30 Ağustos 2019 Cuma

KADINLAR TAPULU MALINIZ FİLAN DEĞİL! | Bedri Baykam | 29.08.2019



Kadına yönelik şiddet yılda 2-3 kere kamuoyu önünde alevleniyor ve gündemin üst sırasına yerleşiyor. Dernekler, siyasiler, basın, herkes ayağa kalkıyor. O anlarda diyoruz ki “Nihayet gereken önlemler alınacak; bu acı olay, toplumu uyandırmış olacak
Ama ne gezer? Toplum nabzının yükselişi, halkın galeyana gelişi, hepsi birkaç hafta sürüyor, ardından gündem değişiyor ve söylenenler, yazılanlar yerlerini yeni felaketlere bırakıyor! Nabız yavaşlıyor, verilen sözler unutuluyor.
Yeni korkunç sahneler önümüze düşene kadar!
Biz Emine Bulut cinayetinin acısı ve sonuçları ile uğraşırken, Gülsüm Karasu, Konya Ereğlisi’nde kocası tarafından boğularak öldürüldü. Ayşe G., Mersin’de boşanmaya çalıştığı kocası tarafından pompalı tüfekle vurularak yok edildi! Gaziantep’te Güldane Y. doğum yaptıktan sonra hastanede eşi tarafından bıçaklandı, şükür ki araya girenler sayesinde ölmedi.
Kocaman devletimiz, bakanlarımız, parlamentomuz, sorsanız hepsi aynı fikirde. Dinleseniz, dersiniz ki bir daha bu ülke “bileklerini keser” böyle bir kadına yönelik cinayete-şiddete geçit vermez! Ama ne yazık ki bunlar “iyi niyetli temenniler” olarak kalıyor. Çünkü radikal kararlar alınamıyor!

KABUL EDİLEMEZ UYGULAMALAR
Babaların, erkek kardeşlerin evin kızlarına karşı sürdürdükleri ağır baskı “normal” karşılanıyorsa,
Kocasından ağır dayak yiyen ve gücünü toplayıp Emniyet Müdürlüğü’ne giden kadın, HALA karşısında “Kocan değil mi? Döver de sever de, hadi evine dön” diyen komiserler buluyorsa,
Karısını döven, tehdit eden ve hakkında uzaklaştırma kararı alınan adam, en korkunç şekilde o beklenen cinayeti işliyorsa....
Mahkemelerde, en akıl almaz şekilde “hafifletici nedenler” uydurulup cezaları en az yarı yarıya azaltılıyor, “iyi hal” adı altında “kravat taktı” gibi sözlerle katil cilalanıyor, kızı öldürülen mağdur ailenin önünde ceza resmen buharlaşıyorsa...
2014’de yürürlüğe giren muhteşem bir uluslararası toplumsal kontrat olan “İstanbul Sözleşmesi” ile denetim altına alınan tüm kadın hakları, fiili uygulamada, kamu görevlileri düzen ve tüm kurumlar tarafından yok sayılmaya devam ediyorsa...
Bu işler kolay kolay düzelmeyecek!

TOPLUM KADINI NASIL GÖRÜYOR?
Bütün bu şiddetin, cinayetlerin ve kadını aşağılamaların arkasında kadını 3. sınıf insan olarak gören o korkunç bakış açısı var. Tutucu zihniyetlerin Anadolu’ya yayılmış, geleneklerle yobazlığın karışımı bir sosla donatılmış kimyasında, kadınlar okumasa daha iyi olur! Bu mantığa göre, kadın bir maldır. Erkeğin tapulu malı... Önce ailesinin içinde babaya aittir. Ardından “münasip bir kısmet” çıkınca, çoğu zaman kız istese de istemese de, “o adamla” evlendirilir. Böylece kızın “tapusu”, babadan kocasına geçmiş olur. Maazallah koca vefat ederse, birçok çevrede, erkeğin ailesi, eşi ölen gelinin “namusunu” ve “iffetini” kendi ana meselesi haline getirir, babası veya biraderleri, kadını koruma yörüngelerinde tutarlar. Bu arada sözü edilen “namus”, kadının bacak arasının denetimi üzerine kuruludur ve onlara göre tabii ki bu o kadına bırakılamayacak kadar ciddi bir aile meselesidir! Uzun lafın kısası, o kadın artık son nefesini verene kadar “özel hayatı” olamaz, o aileye hakları ipotek edilmiş durumdadır.
Türkiye’de “Kadın ve Demokrasi” konusu, sadece “kadının her yerde türban takabilmesi ve her mesleğin türbanlı kadınlar tarafından ifa edilebilmesi” ile sınırlandırılmıştır. Bu, akıl almaz şekilde yörüngesinden çıkarılmış, saptırılmış bir antidemokratik tabloya işaret etmektedir. O kadının, o genç kızın, tüm erkeklerle eşit haklara sahip bir vatandaş olduğu, kendi kararlarıyla yönlenecek bir özel hayata sahip olma hakkı tamamen yok sayılan bir gerçektir. Hiç kimse o kadına “kapanmak istiyor musun?”, “boşanmak istiyor musun?”, “yalnız yaşamak istiyor musun?”, “ekonomik bağımsızlığını kazanmak ister misin?” gibi gerçek haklarını gündeme getirecek sorular sormaz, çoğu zaman onun da kendi kendine sormasına izin vermez. Varsa yoksa, onları ilgilendiren konu, “bakire” teslim aldıklarına emin oldukları kadının bundan sonra da yalnız yaşamaması, evlenmesi veya eş kaybederse kocasının ailesinin rıza göstereceği bir başka “uygun” adama tapusunun devredilmesidir!
İşte Türkiye’yi tehdit eden zihniyet budur! Kadınlar, sizin sahip olduğunuz “mal” değildir. Kendi yargıları, seçimleri, kararları, tercihleri olan ve erkeklerle eşit haklara sahip bireylerdir. Atatürk sayesinde bu ülkede elde ettikleri, yasalar önünde her açıdan erkeklerle eşit olma vasfını ve geri dönülmez haklarını, bu Cumhuriyet’i anlayamamış zavallılar grubuna teslim edecek değillerdir!
Yaşanan FETÖ felaketine rağmen, bundan hiçbir ders almamış şekilde sözde tarikat liderleri önünde el öpmeye ve resmi geçit yapmaya zorlanan kadınları, Cumhuriyetimiz yasalarıyla, polisiyle korumaya mecburdur. Bu da bir zihniyet devrimi yapmakla mümkün olur ancak! Mesela uzaklaştırma almasına rağmen buna uymayan adam, 2 yıl hücre hapsine konur!
Karakolda, kadına “evine dön” baskısı yapan komisere, görevden el çektirilir. Sapık “töre” gerekçeleriyle aile infazına uğrayan genç kızlar, kadınların “organize” katillerine hafifletici nedenler aranarak değil, suçu aralarında paylaşan herkese ağır müebbet cezaları, hem de aftan yararlanamaz şekilde verilerek cezalandırılmalıdır.
Genç kızlarına eşit eğitim şansı vermeyen aileler cezalandırılmalı, kadına şiddet uygulayan HİÇ KİMSE, aradan bir gün geçtikten sonra emniyet binasından elini kolunu sallayarak çıkamamalıdır.

STADLARIMIZDAKİ SEFALET!
Son sözüm futbolumuzu yönetenlere: Sevgili Nihat Özdemir, sevgili Ali Koç, değerli dostlarım, tüm başkanlar: Tabii ki Emine Bulut olayından sonra sahaya siyah tişörtle çıkmak, maçları birer dakika geç başlatmak önemli kararlar. Ama “Kadına uzanan eller kırılsın” diye yeri göğü inleterek tezahürat yapan insanlar, o andan 10 dakika sonra, ister hakemin ister bir rakip futbolcunun herhangi birinin annesine, eşine, kızına yönelik ağıza alınamaz küfürleri, kadın kimliği üzerinden yapmakta hiçbir mahzur görmezler... Türkiye bu yüz kızartıcı rezaletten kurtulmadan, ne stadyumlarda ne TV’lerde söylenen hiçbir cümlenin inandırıcılığı olamaz. Bunu nasıl önleyeceksiniz? Buyurun, gerekirse maçı tatil edin veya seyircileri çıkarın! Radikal önlemler bunlardır!


23 Ağustos 2019 Cuma

BÜLENT ECEVİT VE EMRE BELÖZOĞLU | Bedri Baykam | 22.08.2019



Bazen yazarların işi, gri alanları da eksisi ve artısıyla gündeme taşırken zorlaşabilir. Ama bu sorumluluğu almak da gerektirir. Sizlerden ricam, bu yazıyı elinizden geldiği kadar tarafsız bir gözle okumanız.
Emre’nin Fenerbahçe’ye dönüşü çeşitli tartışmalar eşliğinde oldu. En yakınımdaki yazar arkadaşlarım, makalelerini Fenerbahçe’nin FETÖ direnci üzerine de temellendirerek, bunun “gündeme bile gelebilmesini” önemli argümanlarla eleştirdiler, çelişkiyi vurguladılar. O günden beri, gözlerin üzerime çevrildiğinin farkındayım, ki bu da normaldir.

Emre, 1980 doğumlu, 39 yaşını bitiriyor. Geçtiğimiz gün Fenerbahçe kaptanı olarak sahaya çıktı ve ekibini bir maestro gibi yönetti. Sahaya 23 yaşında gibi yansıyan enerjisiyle, futbol zekasıyla, liderliğiyle ışıldadı. Onun ve kendisini Fenerbahçe’nin merkezine yerleştiren Ali Koç ve Ersun Yanal’ın sayesinde, rakip kolay olsa da, futbolun keyifli ve çok rahat oynanan bir oyun olabileceğine insanları takımıyla birlikte inandırdı. Ama sol kesimin içinde, Emre’nin Gülen tarikatı ile geçmişinden gelen izler, hep ağır bir gölge gibi varlığını hissettirdi. Bugün bu konuda farklı bir bakış açısı getirerek, toplumu kendisiyle ve yadsınamaz yaşanmışlıklarla yüzleşmeye davet edeceğim.

EMRE VE ECEVİT’İN GEÇMİŞLERİ
Emre, arkadaşları liseye girmeye çalışırken, kendisi de daha 13-14 yaşındayken sahalarda parladı ve Zeytinburnuspor’dan Galatasaray’a transfer oldu. Terim dönemi, üst üste gelen şampiyonluklar... Milli takım ve Avrupa başarıları, Inter ve Newcastle dönemi, dünyanın en iyi futbolcuları listelerine giriş yapmak vs... Sonra 2008’de çocukluğunun sevgilisi Fenerbahçe’ye transfer olması ve yeni büyük başarılar. Atletico Madrid dönemini saymazsak, 2015’e kadar güzel bir dönem... O noktada, Aziz Yıldırım’ın yaptığı büyük hata ile sözde “kurumsallaşıyoruz” adı altında takımın, Türkiye’yi hiç tanımayan bir Terraneo’ya teslim edilmesi ve onun Emre’yi kovması, yönetimin bunu seyretmesi... (Kalsa, Fenerbahçeliler son 4 yılda en az 2 şampiyonluk daha görürlerdi).

Gelelim Bülent Ecevit’e. Sosyal demokrat-Atatürkçü kesimler Emre’ye ne kadar soğuk bakabiliyorlarsa, tam tersine Ecevit’e de bir o kadar sıcak bakıp kendisinden hep “dürüst lider” olarak söz edip CHP’nin simgesi haline getiriyorlar. Ecevit, Ulus’ta gazeteciyken, 1950’lerde CHP Gençlik Kolları’nın kurucu başkanı olan babam, Dr. Suphi Baykam’ın büyük ısrarlarıyla Gençlik Kolları yönetiminde siyasete giriyor ve ardından 1970’lerde altın dönemini yaşıyor, Karaoğlan-Kıbrıs Fatihi lakaplarıyla tarihimize damga vuran başbakan oluyor. Sonra Emre henüz 5 günlük bir bebekken, 12 Eylül darbesi yaşanıyor. O yıllarda Ecevit CHP’lilerle tüm ilişkilerini kesiyor, eşiyle DSP’yi kuruyor. Ne bizlerin ricaları, ne onu ziyaret eden profesörler, kimse onu “solu birleştirip başına geçmeye” ikna edemiyor! Gerisi malumunuz, 1994’ten itibaren bu inatların doğal neticesi olarak, yerel seçimlerle beraber Erdoğan dönemi başlıyor. Ecevit sonra 1998-2002 arasında 2. başbakanlık dönemini yaşıyor. Yaklaşımlarında Atatürk’ten daha ılımlı bir laik cumhuriyet anlayışı olan Ecevit, o dönemlerde bizlerin şaşkın bakışları arasında tarikatlara ve Gülen’e en sıcak, en dayanışmacı mesajlarını veriyor!

HADİ BUYRUN ÇELİŞKİSİZ KIYASLAYIN!
Şimdi tekrar Emre’ye dönüyoruz. Kendisi Türkiye’nin %65’i gibi sağa yakın bir kesimde doğmuş, Ecevit’in bu 2. başbakanlığında henüz yalnız 18 yaşında bir genç! Kendinizi onun yerine koyun: Ecevit’in de Fethullah olumlamalarıyla demek Türkiye’nin en az %75’i o adamın sözde dini öncülüğüne destek veriyor veya karşı çıkmıyor. Kimseyi dindar olmakla suçlayacak bağnaz insanlar olmadığımıza göre, genç Emre’nin dini düşüncelerine göre sıcak bulduğu ve maalesef çoğunluğun alkışladığı bu adamla yakınlaşmasını onun açısından yadırgama hakkımız yok. Tabii ki bizler o günlerde de, aynen bugün gibi yalnız Gülen tarikatının değil, Türk siyaset, hukuk ve bürokrasisini ele geçirmeye çalışan tüm anti-laik oluşumlara karşı açık bir mücadele veriyorduk. Ama gördüğünüz gibi 80 yaşına merdiven dayamış Ecevit’i bile ikna edememiştik! Ve o Ecevit, Başbakan oluşunun gücü ve yönlendiriciliği ile yurtiçinde ve yurtdışında Gülen’e tüm kapıları açıyordu! Aynen daha sonra Erdoğan ve Gül’ün yaptığı gibi! Yani o günlerde eleştiri odağımız 18-19 yaşında “Gülen’e inanmış-inandırılmış” bir Emre değil, tam tersine milyonlarca genci bu yola girmeye teşvik eden tüm siyasiler ve gazeteciler olabilirdi!
Şimdi bugüne dönüyoruz: AKP’nin büyüttüğü FETÖ’nün, 2016’daki darbe girişimi yüzünden, Türkiye hala terörü bitirmek için uğraş veriyor.
Şimdi geriye baktığımızda, tüm bu kavga gürültü içerisinde ülkenin ¾’ünün o günlerde maalesef alkışladığı adama, kendi düşüncelerini belki henüz geliştiremeden inanıp kendisini ona yakın hissetmiş bir genç sporcuyu “suçlu” sandalyesine oturtup, profesyonel kariyerini rafa kaldırmasını talep edeceğiz, AMA, gerek solu bölerek, gerek Türk siyasetinin böylece en az %30 oranında sağa kaymasına neden olarak, gerek tarikatları ve Gülen’i olumlayarak Emre ve onun gibi milyonlarca gencin -bana göre- beyninin yıkanmasına doğrudan olanak tanımış bir Ecevit’i idolümüz mü yapacağız? Özür dilerim, mantığım ve tarih bilgim buna izin vermiyor! Emre’nin “suçu” denilen olgular, Ecevit’in ve o günlerde ona destek verenlerin suçunun %1’i bile etmez! Üstelik Emre, Hakan Şükür gibi o tarikat üzerinden onun temsilcisi olarak siyasete girmemiş, parlamenter olmamış, o günlerde henüz bıyıkları yeni terleyen bir topçu!
Ülkenin çoğunluğunu ve solun “simgesini” kandırabilmiş bir sahte dini lider, onu da etkilemiş diye yok mu edelim adamı! Ayrıca bugün kime oy verdiği, yalnız Emre’yi bağlar. Kimsenin siyasi yasal tercihi, futbol dünyasında eleştirilemez.
Sol kesimden rica ediyorum, tutarlı olun. Emre’yi hala “suçlu” görecekseniz tepkinizin 500 mislini Ecevit’e gösterin -ki bence göstermeniz lazım!
Emre, öfke kontrolünü de iyi yapabilirse ve sahada siyasetten uzak durursa, bir futbolsever olarak onu daha en az 2 yıl bu sahalarda o muhteşem futboluyla alkışlamak istiyorum; sorumlusu değil, bence mağduru olduğu siyasi akışlardan dolayı onu gölgelemeden...


15 Ağustos 2019 Perşembe

GERÇEK TAKSİM’İN BİZLERE İADESİNİ İSTİYORUZ! | Bedri Baykam | 15.08.2019



Sevgili Ekrem İmamoğlu Taksim’i gezmiş ve bu tarihi kent meydanının yeniden şekillenmesi için 3-4 ay süre vererek Belediye’nin proje alımına açık olduğunu basına duyurmuş. Televizyondaki haberde Meydan için “yeni bir peyzaj çalışması ve alanın daha iyi değerlendirilmesi” gibi sözler geçiyordu. Hemen bir noktayı vurgulamak istedim:
Ben, 52 yıldır Taksim ile iç içe yaşayan biriyim. Ortaokulum Taksim’deydi. Tenisçilik hayatımın tamamı, eskiden Divan Oteli’nin arkasında olan, kente nefes veren Tenis Eskrim Dağcılık Kulübü’nde geçti. O da her fırsatta Taksim demekti, bizler için... Son 28 yılda ise, önce 15 yıl Taksim’in komşusu Tarlabaşı Bulvarı’nda, İstanbul Sanat Merkezi atölyemde çalıştım, son 13 yıldır da sanat merkezim Piramid Sanat, Meydan’a 4 dakika yürüme mesafesinde yer alıyor. En önemli sergilerimi açtığım AKM, Taksim’in kalbiydi! Yarım asırdır, gecesi gündüzü dahil olmak üzere hayatımın en önemli yılları burada geçti. Ne dediğimi bilerek konuşuyorum: Taksim bir komploya kurban gitti. AKM’nin yok edilmesiyle başlayan süreçle, Türk gençlerinin, aydınlarının, entelijentsiasının, halkının Taksim’i boşaltması istendi. Mimarlarımız duysun lütfen! Bizler Taksim Meydanı’nda sadece daha güzel bir yeşil alan, bir peyzaj ve park mimarisi filan istemiyoruz! Biz Taksim’in kente, bizlere, tarihi işlevine iadesini istiyoruz! O zaman 23 Haziran’ın en büyük sonuçlarını görmeye başlarız!

TRAFİK TEKRAR GERİ DÖNMEYE MECBUR!
En önemli nokta, sabote edilen Taksim’e ulaşımın tekrar eski haline dönmesi! Burası suya hasret bir taşra kentinin çizilmiş park ve bahçeler projesinin parçası olamaz! Tarlabaşı’ndan gelen bulvarın aynı hatta Elmadağ’a alttan giden tünelin sağından Meydan’a devam etmesini, Anıt önünde yeniden oluşturulacak döner trafikten geçerek Sıraselviler’den Cihangir’e ulaşmasını veya düz ilerleyerek Gümüşsuyu’ndan İnönü Stadı’na inmesini istiyoruz. Cumhuriyet Caddesi’nden gelen arabaların da yine Meydan’a, oradan Cihangir’e veya Gümüşsuyu üzerinden Dolmabahçe’ye, hatta belki kırmızı ışık ve geçiş sistemi iyi ayarlanırsa sağa saparak oradan tekrar Şişhane yönüne akmasını istiyoruz. Bunların gerçekleştirilmesi, Taksim’in tekrar kentin, Türkiye’nin bir iletişim, eğlence ve kültür merkezi haline dönüştürülmesinde çok önemli bir rol oynayacak ve Meydan artık tekrar “her yerden girilebilen ve oradan her yere gidilebilen” eski haline geçiş yapacak. Böylece toplumdan koparılmış olan bu tarihi merkezin, İstanbullular’a, tarihi işleviyle beraber iadesi mümkün olabilecek, kentin kültürel ve sosyolojik ayarlarına dönüşü, somut olarak başlayabilecek! Bütün bunlar gerçekleştirildikten sonra tabii ki, yeni yeşil alanlar, yeni anıt-heykeller, çiçek ve ağaçlar en güzel şekilde yerini alsın! Siz hiç Paris’te Etoile Meydanı veya Londra’da Piccadilly Circus’ün trafiğe kapatıldığını düşünebiliyor musunuz?

TAKSİM ARABİSTAN OL
Tabii bütün bu trafik geri geldikten sonra, Meydan’ın yalnız Arap müşterileri kaale alan baklavacılar, tatlıcılar ve şerbet-boza ritminden çıkarak, bira içen gençlere de “mahcubiyetsiz” olarak ferah imkanlar sunan demokrat bir görüntü almasını istiyoruz. Taksim, Arap kültürünün bir fetih alanı değildir. Kozmopolit İstanbul’un, şairlerimizin, aşıklarımızın, sanatçılarımızın yeridir! Taksim’in kültür paylaşımı adına da İBB’nin eski Sular İdaresi önünde olan, biraz kör topal olarak yıllardır kullanılan Cumhuriyet Sanat Galerisi gerçekten aktif hale getirilir, belki “Gezi” çarşısından kaldırılan galeri için de ayrıca başka bir alan yaratılır. Bu arada yeni AKM’nin inşaatının durduğu yönünde dolaşan söylentilere de birilerinin acil yanıt vermesi lazım!

TÜRKİYE SÜPER LİGİ BAŞLARKEN...
Yarın, Süper Lig’in yeni sezonu başlıyor. Bütün büyükler güçlü hocalarıyla, sayısız transferleriyle kendilerini şampiyonluğun ana adayı görüyorlar. Öyle bir hava esiyor ki, hangisi şampiyon olursa “yırtacak”, diğerleri ise 2. olsa bile gemisi karaya oturacak! Halbuki ortada basit bir gerçek var. Bu takımların her biri harika transferler yapmış olsa da, en yaratıcı hocalarla çalışsa da, en iyi niyetli medeni idarecilerle yönlendirilse de, YALNIZ TEK TAKIM ŞAMPİYON OLACAK!
Mesela Beşiktaş şampiyon olsa, bu bütün diğer takımların her şeyi hatalı yaptığı, lime lime edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor! Sadece keyif almak için takip edenlerin, halkın diğer kesimlerine göre önemli bir ek yaşam kalitesi var. Ama onlar da takımlarına ve rakiplerine karşı sinir krizleri ve küfürlere başlarlarsa, ortalığı malum nahoş hadiseler kaplarsa, o zaman gerçekten şaşarım aklımıza!
Lütfen futbolu, şiddetinizi akıtacak bir mecra veya sosyal medyada alakasız gerekçelerle birilerine saldırmak için bir araç haline dönüştürmeyin! Rakiplerin maçları dahil keyif almak için izleyin! Ben tüm Türk takımlarının Avrupa kupalarındaki başarılı olmasını isterim. Özgüvenli bir Fenerbahçeli olarak bir kıskançlık duymuyorum, oradan gelebilecek parada da gözüm yok! Siz 30 milyon Euro değerinde bir yıldızı Dereağzı’nda da yetiştirebilirsiniz! Kapışmanın dibinde değil, zirvesinde buluşalım!

ETKİNLİKLERİM:
BUGÜN, 15 AĞUSTOS: Bodrum’da “Yeni Nesil Kütüphane” olarak haklı bir ün yapan Zai’de, saat 19.00’da bir söyleşim olacak. Yeni kitabım “Sistem Eleştirileri” ve bu yıl çıkardığım “Sanat Tarihi Haritası”, konuşmalarımın merkezinde yer alacak. Ayrıca değerli şarkıcı Eda Gür, bu etkinlikte harika şarkılar söyleyecek. Cenneti keşfedin!
PAZAR, 18 AĞUSTOS: Edremit Kitap Fuarı etkinlikleri kapsamında söyleşi ve kitap imza günümün yanı sıra, saat 17.00’den itibaren 200 çocuğumuzla beraber, Kazdağları ve oksijenli gelecek için dev bir resim yapacağız.
PERŞEMBE, 22 AĞUSTOS: Saat 18.00-21.00 arasında Bodrum/Turgutreis’de Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi’nde “3. binyıl” da yaptığım işler “Görsel Maceralar” başlıklı, kapsamlı bir sergide bir araya gelecek.
Tüm bu etkinliklerde kitaplarım ve Sanat Tarihi Haritam da bulunacak. Görüşmek üzere!              


9 Ağustos 2019 Cuma

HER YAŞTAN EKOLOJİ GERİLLALARI NÖBETTE! | Bedri Baykam | 08.08.2019


Merak ediyorum, Kazdağları nöbeti ve duyarlılığı yurdun her kesiminde yükselmeye devam ettikçe, bu sefer de “Konu 200.000 ağaç filan değil, bunların alayı FETÖcü” mü diyecekler? Hiç şaşırmam, bize 17 yılda öyle malzemeler verdiler ki! Sıkıştıkları her noktada tek uyduruk silahları, hemen bir alakasız iftira bulup tehditler savurmak!
“Doğa katliamları” konularında beliren birkaç grup insan var: Yeraltını, doğayı, sahilleri denizleri, ormanları umursamazca talan ederek ranta kara tahvil etmeye çalışan gözünü para bürümüş bir kesit! Diğeri, bu grupları konuyu anlamadan savunan ve her aşamada onları mazur gösterecek uydurma bilgiler pazarlayan yandaş medya ve genel ajitatörler. Üçüncü grup, tartışmaları medyada rastladığı oranda takip eden ama aslında olan biteni pek umursamayan, konunun ne kısa ne de uzun vade sonuçlarıyla ilgilenmeyen, kendi günlük hayatlarına devam eden, TV’lerde denk geldikleri bir dizi gibi bakan, apolitik, umursamaz kitle.

ÖRNEK VATANDAŞLARIMIZI TANIYIN, GURUR DUYUN!
Sonra bir diğer grup vatandaşımıza geliyor sıra... Onlar, bu doğa düşmanlığına karşı göğsünü siper eden, her riski alarak denizine toprağına sahip çıkan, yaşına veya sağlık durumuna bakmadan bu yola baş koyan, onlarla aynı nüfus kağıdını taşımaktan gurur duyduğumuz yol arkadaşlarımız! Öğrenciler, esnaf, ev kadınları, emekliler, işsizler, demokratik kitle örgütleri, sanatçılar, amcalar, teyzeler, dedeler var. Hepsi gözümüzü yaşartıyor ve yıllardır süregelen talana en bilinçli şekilde, dayanışma içinde direnmek için, geçmişin kirli sayfalarından her dersi aldıklarını kanıtlıyorlar! Gelecek kuşaklara karşı sorumlulukları olduğunun bilincinde yaşıyorlar ve kendilerine gelebilecek zarardan çok, bu toprakları bırakacağımız çocukları düşünerek hareket ediyorlar! Hanife Teyze, şu sözleriyle tarihimize geçti bile: “O cumhurbaşkanıysa, devletse, biz de milletiz!”. 71 yaşındaki Nezahat Ertopçu, “El birliği içinde dağları kurtaracağız, yoksa bunlar bize zehirli sular içirecekler” diyor. 65 yaşındaki Mehmet Aksu “Bizler buraya AKP’lilerin de torunları için geldik” diyerek, en önemli mesajı iletmiş oluyor. Onlar “Su ve Vicdan Nöbeti”nde dimdik ayakta duruyorlar! 220 çadır uyumadan “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır” dercesine o toprağa sahip çıkıyor! Onlar ülkenin oksijen deposunu korumak için Kazdağları Andı’nın altına imza atanlar:
O ağaçların ayakları yok kaçmaya, elleri yok dövüşmeye, dilleri yok sövmeye. O halde Kazdağlarımızı biz savunacağız biz. Bu dağlarda durursa kalbim bir gün, düştüğüm yere gömün. Yüreğim dağ çiçeklerindedir
İşte Kanada şirketi Alamos Gold’a kabus olan, en üst bilinç noktasına geçiş yapmış bu örnek, insanlığın süper kesiti. Her biri, 1 gram altın için 1 ton toprak veya 3 ton su harcandığını bilerek hareket ediyorlar! Bu tehlikeli faaliyetlerin ortaya çıkardığı mineraller, su ve hava ile temas edince, asit gölleri oluşturuyor. Asit ise, kayalardaki kurşun, cıva, bakır ve arsenik gibi maddeleri açığa çıkarıyor. İşte onlar, 32’si endemik olan 283 bitki türünün sonu anlamına geliyor. Mesela yabani sarımsak, sarı kız çayı, geven otu, taşkıran otu, yoğurt otu gibi. Karabaşlı Çinte, Anadolu Sıvacısı, Kaya Kartalı, Gökdoğan gibi çok özel kuş türlerini ve alanın doğusunda İnönü Mağaraları’nda yaşayan çeşitli yarasa türlerini de yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakıyorlar!
ÇED raporuna göre 45.600 ağacın kesilmesi planlanmışken, her yerden bu rakamın şimdiden 200.000’i geçtiği haberi fışkırıyor. Kemerleri bağlayın: Bir tek Sabah’ta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın yanıtını okudum: “Söz konusu firma, mevzuat gereği iki farklı noktada ‘Hatıra Ormanı’ oluşturarak, 14.000 fidan dikimi gerçekleştirdi. İddialarda yer alan alanda kesilen ağaç sayısı, ortaya atıldığı gibi 195.000 değil 13.400” diyor, “ayrıca etkin maden faaliyetleri bakanlığımız ve ilgili kurumlar tarafından periyodik olarak denetleniyor”. Meğer tüm bu yarattığımız panik, kuru gürültüymüş, ortada bir ekolojik tehlike olmadığı gibi, bu masum firma kestiğinden daha çok ağaç dikmiş. Bakanlığınıza güveniyorsanız, lütfen bu makaleyi çöpe. Ortalığı vesvese veren teyzelere, amcalara ve yazarlara kulak veriyorsanız buyurun okuyun, ve okumakla kalmayın size düşen görevleri üstlenin. Mesela Doğa Hakları’ndan sorumlu Başkan Yardımcısı CHP Denizli Milletvekili Gülizar Biçer’le beraber hem nöbet tutun, hem de konunun siyasi platformlara aktarımına tavsiyelerinizle yön verin! Onunla beraber Kazdağları’ndaki bilirkişi raporunun altındaki imzanın açık uyumsuzluğundan başlayarak, konu etrafında bulabildiğiniz tüm şaibe ve gri noktaların üzerine gidin! Kusura bakmayın, bu durum siyaset üstü filan değil. Bu katliamları gerçekleştiren siyasi iktidar ve her noktada karşısında duran muhalefet partileri ve halk. Yapılanları görmezden gelmeyin, destek olun.

BM VE STK’LAR: BİR SANİYE BİLE YOK!
İklim değişimi, bitki ve hayvan türlerinin yok olması, küresel ısınma, kuraklık, seller, verimsiz topraklar, tsunami, hepsi aynı ortak konuya bağlanıyor: Kapitalizmin kırbaçladığı yıkıcılığın sınır tanımaz, kelime anlamaz, dert dinlemez, sorumsuz halleri... BM Genel Sekreteri Guterres tüm devletlerin iklim değişikliği ile mücadele etmek konusunda acil önlem alması gerektiğini ısrarla vurguluyor. Son dört yılda görülen ısı yükselmelerinin buzdağının görünen kısmı olduğunu söyleyen Genel Sekreter, “Zaten buzdağı da hızlı bir şekilde eriyor” diyerek kırmızı alarm sinyali veriyor! Bu ağır tepkiye paralel olarak STK’lar sıfır gelecek kampanyası başlatarak ekolojik krizin tam ortasında olduğumuzu vurguluyorlar. Yeryüzü Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Buğday Derneği gibi 10 kurum bir araya gelerek artık mücadele için kalan zamanın ne kadar azaldığını şöyle vurguluyorlar: “Bir saniye bile yok”.
Kazdağları, halkının en değerli kesimine yaslanarak bu nöbete üzerindeki ağaçlarla, çiçeklerle, bitkilerle, böceklerle katılıyor. Salda Gölü de aynı tehditler altında yaşam savaşı veriyor. Aydın’da, 16 ilçeyi kapsayacak 110 jeotermal saha çalışması için açılan ihaleye karşı halk ayakta. “O santrali kurdurmayacağız. Suyuma dokunma” sloganları ile nöbetti aynen diğerleri gibi sürüyor. Bunlar bir köşe yazısına damlayan başlıklar ve tepkiler... Buyurun sizi de nöbete bekliyoruz!


2 Ağustos 2019 Cuma

BELEDİYELERDE TÜTEN DUMANLARA ÖRNEK TEPKİLER! | Bedri Baykam | 01.08.2019


Günlerdir gündemi, CHP belediyeleri içerisinde yapılan hatır ve özellikle akraba, eş, oğul, kardeş atamaları oluşturuyor. Burada isimlerle örneklendirilmiş hatırlatmalar yapmayacağım. Zaten yeterince yazılıyor, çiziliyor. Bunları okuduğumda, üzülüyorum. Ama bu tartışmaların yol yakınken ortaya çıktığına da çok mutluyum. CHP altyapısı ve üst yönetiminin de basınla aynı anda gereken tepkiyi vermiş olmaları, çok önemli bir refleks kanıtı.
CHP, unutulmaz bir atılımla, 1994’ün rövanşını çeyrek asırdan sonra alarak siyasi tarihimize bir damga vurdu.
Gazetelerin manşetlerine yansıyan bu defolu atamalar, solun iç muhasebesi ve kendisiyle hesaplaşması. AKP’nin buradan nemalanabileceği pek bir malzeme yok. Çünkü AKP’nin tüm varlığı bu akraba, eş dost, yakın aile efradının uygun yerlere yerleştirilmesi üzerine kurulu. Dün Sözcü Gazetesi, Aile eski Bakanı Fatma Betül Sayan’ın çeşitli yerlere en üst düzeylerden atanmış 3 kardeşinin dökümlerini ve buna benzer diğer milletvekillerinin aile efratlarına yönelik “becerikli sevgi ve ilgi kanıtlarını” ortaya koyan bir haber kullanmıştı, “Bunlar da AKP’nin atamaları” başlığıyla, “bakın yalnız CHP’de olmuyor, işte AKP’de de var” diyerek hatırlatmış oluyordu Sözcü. İyi de bence ancak tersinin haber değeri olabilirdi: “Bakın AKP’de şu belediyelerde, şu isimlerde hiçbir yakın ataması yoktur” diye bir haber olsa çok daha ilgili okurdum. Çünkü Cumhurbaşkanı’nın kızı ve damadından başlayarak, mahdumların vakıflarına ve onlara sürekli tahsis edilen belediye arazilerine kadar, AKP bu dallanıp budaklanmalar üzerine kurulu! Dolayısıyla hiçbir yandaş basın kalemşörünün zaten bu konularda ağzını açacak hali yok! Aynen AKP milletvekillerinin susmak ve izlemekten başka seçenekleri olmadığı gibi! Hiç kimse, yarın öbür gün Kılıçdaroğlu’nun yeniden gündeme getirdiği “Etik-siyasi ahlak yasası”nın Parlamento’da alkışlar arasında kabul edilmesini beklemesin!
Ama CHP, bir AKP olmadığı için bu haklı tepkiler, daha baştan bu sorumsuz işaretlere dur demiş oldu. Bunda yarar var, çünkü SHP döneminde 1989 zaferinin, nasıl 5 yıl sonra bir acı mağlubiyete dönüştüğünü ve İSKİ skandalının en az 10 yıl nasıl ağır bir iz bıraktığını hepimiz hatırlıyoruz.
Şimdi eş dost atamaları dışında ülkemizin 3 büyük ili haricindeki önemli noktalardan tüten dumanlar, bazı ilçe başkanlarını yok sayan bazı Büyükşehir Başkanları ve bunun ötesinde bazı özel hayat dedikodularına işaret ediyor. Ben de duyarlı başka arkadaşlarım gibi uyarmak istiyorum. Bu yıl yaşanan CHP ve “muhalefet koalisyonu” çıkışı, iyi değerlendirilirse, gerek Parlamento, gerek başkanlık seçiminde muhalefet önemli bir başarı devamını yakalayabilir. Ama tersine, bu fırsat değerlendirilmezse, CHP bir dahaki genel ve başkanlık seçimlerinde umut olamadan sahnede iddiasını önden kaybeder.
Parti’nin özeleştiri yaparken “Biz nasıl bu hatayı yaptık?” diye ciddi olarak bir sorgulama yapması lazım. Acaba AKP’nin açtığı yoldan kötü örnekleme ile bir kopyacılığa mı girildi? “Nasıl olsa bu tip olaylar artık Türkiye’de normal karşılanıyor AKP yapıyorsa biz neden yapmayalım?” diyen farklı bir sosyal demokrat kuşak mı yetişti? CHP’liler şayet izlenecek örnek arıyorlarsa, İsmet İnönü’yü veya Ahmet Necdet Sezer’i hatırlasınlar, yanlış ufuklara bakmak yerine...

KÜLTÜR VE LİYAKAT!
Liyakat. Son derece önemli diyor herkes. Ne kadar uygulanıyor, bilemiyorum. “Şu arkadaş eskiden beri benle çalışıyor, onu da kültürün başına atasak ne olur ki?” tavrı, pek hayra alamet değil. CHP, kültürle olan ilişkilerinde, maalesef sınıfta kalmayı seven bir yapıya sahip. Şöyle izah edeyim, mesela dışişleri masasına, partinin uygun göreceği donanımlı, deneyimli eksper bir emekli büyükelçi seçme konusunda fazla hata yapılmaz ama kültür genellikle “Ne yapsak olur, abartmamak lazım çok da önemli değil aslında, kimi koysak götürür o işi” mantığıyla geçiştirilen bir alan olarak kalır... Örneğin, bu konulardaki özeni ve sanatçılarla ilişkileri mükemmel düzeyde olan Ercan Karakaş’ın artık kültür konusunda muhatap alınmaması düşündürücüden öte üzücü! İşte buyurun size liyakat örneği! Sizin ister Genel Merkez’de, ister büyük belediyelerde kültür konusunda kullanacağınız isimlerin mesela Karakaş seviyesinde veya onun tavsiyeleri, yorumları ve çevresinden geçmiş insanlar olması lazım. Ama bunun bile yapılabilmesi için, Genel Merkez’in neden Karakaş’ın görevine devam etmediğini ve yerine kimin niçin atandığını veya neden kimsenin atanmasına bile lüzum görülmediğini açıklaması lazım. CHP, bugüne kadar sanatçılardan çok destek gördü ve görmeye devam ediyor, gerek kurumsal olarak gerek bireysel olarak. Ama bu sevgi, özen ve ilgi karşılıksız kalmamalı, “Bu arkadaşlar zaten yanımızda” şeklinde bir umursamazlığa girilmemeli. Gerek kültür konusunda yapılacak her atama, gerek kültüre alışıldık festival açılışları ve resepsiyonlar ötesinde ayrılacak çok ciddi bütçeler ve iddialı evrensel boyutta projeler hızla gündeme alınmalı.

SONUÇ:
Gerek İmamoğlu rüzgarı, gerek yerel seçimdeki yurt çapında genel başarı, şu son günlerde su yüzüne çıkan bu kötü haberler, alakasız atamalar, “yaptım oldu”larla gölgelenmemeli...
Her CHP’linin “Onlar yeteri kadar yedi, şimdi sıra bizde” yaklaşımından büyük dikkatle uzak durması lazım. Şimdi liyakat, etik, ahlak, mantık egemen olmalı. Örneğin tabii ki geçmişte CHP’li diye üzeri çizilen şirketler ihalelere eşit şartlarda girmeli ve en iyi teklifi verdiyse almalı veya ülkenin farklı yerlerinde eğitimde laik ve Atatürkçü olduğu için dışlanmış dernekler, vakıflar, kurumlar kişiler, tabii ki artık bu negatif ayrımcılıkla muhatap olmamalılar ve herkes hak ettiğini almalı!
Gerek parti gerek belediyelerimiz, atamalarda da, seçimlerinde de, ihalelerde de, yeni imtiyazlılar sınıfı yaratmadan, hak edenlere doğal sosyal demokrat felsefeler doğrultusunda hak ettiğini vermeli. Toplum bu şekilde CHP’nin hak-hukuk-adalet yürüyüşlerinin Atatürkçü ve sosyal demokrat pencereden nasıl topluma yansıdığını inandırıcı bir şekilde yaşamalı.

26 Temmuz 2019 Cuma

DIŞ İLİŞKİLERİMİZ VE ABD KRİZLERİMİZ-BAĞIMLILIKLARIMIZ | Bedri Baykam | 25.07.2019


Önce S-400 ve bağlantılı olarak F-35 savaş uçakları konusunda patlayan kriz, Türkiye’nin ait olduğu NATO-ABD-Batı ittifakından neredeyse kopup, Rusya eksenli yeni bir hat üzerine yerleşmesini gündeme getirdi. Bu düşünceler havada uçuşurken, İran eksenli başka bir siyasi krizin sonucunda Amerika’da hapse giren Hakan Atilla, ülkeye döndü ve bu sefer de gündemimize Zarrab bağlantılı bir gerginlik daha gelmiş oldu.

DÜNYANIN EN KAYPAK ALANI: DIŞ İLİŞKİLER
Ülkelerin ilişkileri siyasal, diplomatik, askeri, sanatsal, ekonomik ve çok farklı düzeylerde iniş çıkışlı virajları, irtifa kayıpları ile sürekli yeniden belirlenebilir. Bu ilişkiler dostluk, işbirliği, dayanışma, veya zamana yayılan ekonomik çıkar krizi, ani siyasi kriz, ilişkileri askıya alma, yeni partner arayışı, tehdit, ültimatom ve savaşa kadar gidebilen sayısız zigzaglı yollardan geçebilir. Bu süreçler bazen ABD-SSCB arasında yaşanan, asıl 1946-1989 arasına yayılan, ancak günümüze kadar da uzanan Soğuk Savaş maratonlarına da dönüşebilir.
Mesela Yunanistan ile ilişkilerimiz, yıllardır yukarıda saydığım teorik ortamların tamamını kapsayacak şekilde dolaşır. Büyük dost, Kıbrıs olayında müzmin düşman, Ege kıta sahanlığı, AB ilişkilerimizde takoz, turizm partneri; dönme dolaba binip, sırayla tüm renkleri görebilirsiniz.
Bu kaypak dünya, çelişki doludur. Her arkadaşınızın arkadaşı sizin dostunuz değildir. Düşmanlarınızın baş dostu da sizin en yakınınız olabilir.

İKİ KUTUPLU DÜNYADA YAŞADIĞIMIZ KRİZLER
S-400 Hava Savunma Sistemi’nin Türkiye’ye teslim edilmesi, neredeyse uluslararası bir kriz yarattı. 2013’te Çin çıkışlı bir füze savunma sistemi ihalesinin NATO baskısıyla iptal edilmesinin ardından, bu sefer Ankara ödün vermedi ve “nur topu gibi” bir krizimiz oldu!
Bugün 40 yaşın altında olanlar, 1989 öncesi “ağır şekilde” iki kutuplu soğuk savaş ve satelit sıcak savaşlarla yürüyen, Sovyet-Amerikan modellerinin verdikleri büyük diplomatik, ekonomik, askeri ve bazen neredeyse fiili savaşların boyutlarını pek anlayamazlar. Bazen tarih kitaplarını ve Berlin Duvarı külliyatını okumak, bazen James Bond filmlerini izlemek işe yarayabilir.
20. yüzyılın başından beri dünyanın patronu olmak üzere savaş veren kapitalist ve sosyalist dünyanın büyük ideolojik ve fiili bilek güreşi, 2. Dünya Savaşı sırasında, kesintiye uğramış ortak düşman Hitler’e karşı Amerika ve Sovyetler omuz omuza mücadele etmek durumunda kalmışlardı. Bunun hemen ardından ise, Amerikan Emperyalizmi’nin dünyayı zaptı rapta alma ve Komünizm’in yayılmasını şiddet yoluyla engelleme çabaları, ortaya Kore ve Vietnam gibi savaşlara neden oldu. Ya da Küba, 1959’da Castro ve Che tarafından fethedildikten sonra, gerek Domuzlar Körfezi çıkartması gerek Küba füze krizi yaşandığında, bu kendisi küçük ve sembolleri büyük ada üzerinden Sovyetler Birliği ve Amerika kaç kere Kennedy ve Kruşçev’in özel telefon diplomasisi sayesinde nükleer savaşın eşiğinden döndü; ABD’ye karşı Küba’da bulunan Sovyet füzeleri, Sovyetler’e doğru Türkiye’de bulunan Amerikan füzelerinin kaldırılmasını talep etmiş, dünya nükleer yok olma riskini en yoğun şekilde yaşamıştı.
Türkiye, NATO üyesi olduktan ve Kore’de Amerikan blokunun sahada fiili olarak çarpışan partneri olarak yer aldıktan sonra, zaten ekonomik olarak bağımlı olduğu ABD’ye giderek daha çok yaklaştı. Komünizm’in “domino teorisi”nin uzak da görünse, en azından hedef tahtasında yer alan Türkiye’de, 68 Kuşağı’nın en azından bir kısmının da Sovyetler’e potansiyel partner olarak bakması, sürekli eylemlerle geçen o yıllardan beri, Türkiye-ABD görünürde hep çok iyi bir stratejik partnerlik örneği yansıtırken, öte yandan Amerika’nın sürekli olarak dünyaya ve özellikle Orta ve Latin Amerika’nın ötesinde, Orta Doğu’ya yakın doğuya kendi çıkar ilişkilerine göre yeniden tasarlama merakı, ortaya bizim de bir parçası olduğumuz bir dizi dolaylı darbeye müdahalelerini veya en azından yeşil ışık yakışlarını da beraberinde getirdi. Amerika adım adım güvenilmez ülke statüsüne geçiş yaptı. Birçok uluslararası askeri veya CIA müdahalesi, Amerika’nın “Emperyalist” yüzünün yansımasıydı.
Türkiye, bütün bu veriler ışığında gerek Marshall yardımından faydalanmak, gerek NATO’nun kanadı altında kendini potansiyel tehlikelere karşı korumak, gerek ekonomik IMF bağımlılıkları, gerek dünya koşullarının tarafsız ve bağımsız kalma olanaklarını bir ütopya olarak bile bırakmayıp yok etmesi nedeniyle hep son kertede çeşitli dönemsel ağır krizlere rağmen Amerika ile partnerliğine devam etti. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra başlayan yakın ilişkiler, Menderes’in “küçük Amerika olacağız” hayalleri, daha sonra İnönü’nün Johnson’a yolladığı ünlü mektuptaki “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyadaki yerini alır” cümlesiyle farklı frekanslara girip çıkmaya başladı. Ecevit döneminde yaşanan Haşhaş krizi, Kıbrıs çıkartması döneminde yaşanan silah ambargosu ve İncirlik krizleri gibi detaylarına burada giremeyeceğimiz birçok gerilim hattı yaşandı. 2003 yılında Irak Savaşı öncesi, ABD’nin Türkiye topraklarını üs olarak kullanma arzusu, meşhur “tezkere”nin parlamentoda takılmasıyla ABD’nin şaşkın bakışları arasında yeni bir krize dönüştü. Hem de Başbakan’a rağmen alınmış bir karar olarak. Bunu “çuval geçirilmesi”, vize krizi ve papaz Brunson’un krizi takip etti.

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?
Türkiye NATO’dan çıksın” demek çok kolay. Mesela biz bunun somut sonuçlarına hazırlıklı mıyız? ABD’de de çeşitli şahinler zaten “NATO’da Türkiye ihtiyacımız var mı ki?” sorusunu rahatlıkla gündeme getirebilirler ama hiçbiri Türkiye’yi jeostratejik önemi nedeniyle NATO’dan çıkarma girişimini fiiliyata geçiremez. Bugünkü iktidarın aslında en büyük zorluğu, tutarlı bir politikaya uzun vadede sahip olmamasıdır. Değişen konjonktüre göre biz kah Rusya’nın en yakını, kah büyük düşmanı, kah Güneydoğu’da açılım politikası izleyen en dogmatik milliyetçi fikirlere kapılan bir ülke olarak yalpalıyoruz. Ne Avrupa, ne de fazla belli etmemelerine rağmen süper güçler bizim bu seksek oynayan bukalemun kimliğimize alışamıyorlar. İşin belki en ilginç noktası şu: Bütün bu krizler öyle bir aşı haline geliyor ki aynen sürekli olarak çöktü çökecek denen ekonomimiz gibi mesela Amerika ile ilişkilerimizde dalgalar arasında böyle bata çıka, ilerlemeye devam ediyor.

24 Temmuz 2019 Çarşamba

ÇOĞUNLUĞU ÜZEN, DRAMATİK VE TARİHİ BİR WİMBLEDON | Bedri Baykam | 24.07.2019



Dünyanın tartışmasız en çok ilgi gören Slam’i, en büyük gürültü koparan turnuası Wimbledon, yine unutulmaz dramatik maçlara ve insanlara kalp krizi geçirtecek bir finale sahne oldu. Ama belki en az son günün trajedyası kadar önemli olan, 1. turun ilk iki güne yayılan büyük sürprizleriydi! Kimler düşmedi ki! En büyük şaşkınlık, 5 numaralı seribaşı Thiem’in Amerikalı büyük servisçi Sam Querrey’e ilk seti kazanmasına rağmen 4 sette elenmesiyle yaşandı. 2. seti de tie-break’de kazansa, işler tabii farklı akardı. 6 Numaralı seri başı Rus asıllı Alman Alexander Zverev, her yıl olduğu gibi yine büyük hayal kırıklığı yarattı. Çek Vesely’ye 4 sette yenilirken birçok izleyici “aslında şaşırmadım” sözlerini açmakla meşguldü. 7 Numaralı seri başı Yunan Tsitsipas, İtalyan Fabbiano’ya karşı 5 sette maçı kaybederken, onu turnuanın gizli favorilerinden biri ilan edenler, ne diyeceklerini şaşırdılar. Tsitsipas da inanın bir o kadar şaşırdı! Kanadalı genç yıldız, Shapavalov, Litvanyalı Berankis’e karşı hiçbir varlık gösteremedi. Bulgar Grigor Dimitrov, geçen yıl İstanbul TED açık turnuasında şampiyon olan solak Fransız Moutet’ye karşı ilk iki seti almasına rağmen sonraki setleri 7/6, 6/3, 6/1 kaybederek elendi. Birkaç yıl öncesine kadar “finale çıkar mı?” gözüyle izlenen “komşu” yıldız maalesef düşüşte... Bunun ardından gelen 2. turda da bu erken veda kervanına Marin Cilic eklendi. Portekizli Sousa’ya 3-0 yenilerek o müthiş servisine rağmen yok oluşunu engelleyemedi. Yine 2. turda yok olan Slam şampiyonlarından biri, Wavrinka oldu. Amerikalı Opelka’ya, 5 sette (hem de son set 8/6!) yenilerek soğuk bir duş yaşadı, yaşattı. Halbuki kimbilir, bir tur sonra Raonic’le ne büyük bir kapışmaya hazırlanıyordu! Raonic de Opelka’dan Wavrinka’nın intikamını aldı ama çeyrek final yolunda Arjantinli Pella’ya karşı nefes kesen bir maçtan sonra 5. sette 8/6 ile yenilerek elendi. Fakat Pella da, seyircilere fazla bir çekicilik sunamayan Bautista Agut’a 4 sette yenildi ve Djokovic ile yarı final oynama şansını kaçırdı. Diğer tarafta Thiem dışında tüm favoriler çeyrek finale kayıpsız geldiler ve böylece sıra Turnuanın başından beri beklenen Federer-Nadal maçına geldi, Wimbledon nefesini tuttu...
Sonunda yazmam gerekenleri lütfen başından söyleyeyim: Federer-Nadal maçı, ikilinin neredeyse 2017 Avustralya Açık’taki muhteşem finallerini bile gölgede bırakabilecek olağandışı bir tenis karşılaşmasıydı. 3 saat boyunca topa kilitlendikten sonra “İyi ki yaşıyorum ve iyi ki bu maçı izleyenler arasındayım” diye haykırdım içimden! Bu maçla beraber, inanın tenis sporu kendi içinde boyut atladı. İki tenisçinin izleyicilere bir görsel şölen sunduklarını çok görmüşüzdür. Ama burada ziyafetin ötesinde yeni bir uzay tenisi vardı. Toplara bu kadar sert vurulan, topun bu kadar önde ve yüksekte alındığı, dömi-volelerin bu mükemmellikte üst üste vurulabildiği ve oyunun Çinli masa tenisçileri kıvamında aktığı bir düello tadını, ömrü boyunca bu maçların neredeyse tamamını izleyen ben bile sanki hatırlamıyorum.

BÜYÜK KAPIŞMANIN AKIŞI:
İLK SET: Her iki raket, kendi servislerini kazanıyor olmaktan mutluydu! Oyunun başlarında ralliler oldukça kısa sürüyor, her iki oyuncu da “kazanan vuruş” peşinde sayıyı alıyor ya da veriyordu... Her iki oyuncu da servis kırma şanslarını kullanamadılar ve iş tie-break’e kaldı. 2-1 geriye düşen Federer, inanılmaz İsviçreli disiplinine terlemeden giydirdiği acı kuvvetle duruma hakim oldu ve o kritik oyunu 7-3’le kapayarak ilk seti hanesine yazdı.

İKİNCİ SET: Bu setin yalnız başı hakkında söylenecek bazı şeyler var. Nadal 2-1 ilerideyken, Federer iki servis kırma puanı kaçırdı. Kalan oyunlarda, konsantrasyonunu kaybeden Federer, adeta dinlenircesine seti 6/1’le gidişatına bıraktı ve maça denge geldi.

ÜÇÜNCÜ SET: Kabus setin ardından, Federer kendi servisiyle başladı ve 2-1 öndeyken Nadal’ı kırma şansını elde etti ve çok iyi hazırladığı bir puanı şık bir vole ile bitirdi ve ardından kendi servisini de alarak 4-1 öne geçti.    
Federer o noktadan sonra doğal skor akışıyla seti 6/3 almayı başardı.

DÖRDÜNCÜ SET: Kral, rakibinin servisini başlarda kırdı ve 2-1 öne geçti. Maçın sonu yaklaştıkça, Federer servis oyununa kutsal kitabına taparcasına yapıştı. Çekişmeli maçın sonlarında İsviçreli şampiyon önce dört maç topu kaçırdı. Amerikan filmlerinde olduğu gibi, Nadal yedi canlı bir cengaver olarak o gladyatör kapışmalarında hep kurtardı kendini. 5.maç topunda artık Federer’in bu şansı kaçırmayacağına emindim. Kısa bir ralliden sonra İspanyol efsanesi backhand’iyle topu auta atınca Federer beklenen duygu patlamasını yaşadı.

MAÇIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ:
Maç boyunca toplarını en uzun ve üstelik fileye teğet geçecek bir makine intizamında oynamayı başaran Federer, hızlı sahalardaki oyununu çok geliştiren Nadal’a karşı, herkese parmak ısırttı. Onu seyrederken aklıma yaşı 30’a yaklaşan her futbolcuyu emekli etmeye kalkışan Türk futbol kulüpleri geldi. İş onlara kalsaydı, tenis bireysel bir spor olmasaydı, Federer’e defalarca tenisi zorla bıraktırırlardı!

O NE FİNALDİ ÖYLE!
Tenis gerçekten nankör! 5 saat sahada mücadele edersiniz, sonra son saniyelere kalır her şey... Top gidip gelirken alabileceğiniz tek bir yanlış karar, bir çuval inciri berbat eder. Tenis dünyasının kralı, “Ekselansları Federer”, tarihin en büyük maçlarını sığdırdığı kendi kariyerini emekli olduktan sonra gözden geçirirken dün maçın son anında yaptığı bir hatayı hiçbir zaman aklından çıkaramayacak. Şimdi filmi geri sarıp, o ana dönelim...
Maç o anda belki 4,5 saattir maç oynanıyor. Maçtan önce, kendisinden 5 yaş daha genç rakibi karşısında daha az şans tanınan Federer ilk seti kaybettikten sonra, hatta daha sonra 3. seti kaybettikten, 2-1 setlerde geri düştükten sonra, yaşından beklenilmeyecek bir direnç ve kararlılıkla, puanların her biri için akıl almaz mücadeleler vererek alıyor, 8/7 öne geçiyor ve kendi servisindeki o “taç giyme” oyununda 15/15’de üst üste çaktığı iki servisten direkt puanla 40-15’e geliyor. Bunun anlamı, “maç topu” elde etmek... Çok farklı bir sırat köprüsüdür maç puanı... Bir tarafı uçurum, diğer tarafı cennet. O top gider gelir, gider gelir.. Bilinçaltınızdan film şeridi gibi akan olasılıklar sizi esir alabilir. Hem melek hem şeytan dürter sizi: “Hadi işte vur kazan, kahraman ol! Bu stresten kurtul, yere yat, çığlık at, kupayı kucakla!” Federer, ilk maç puanında, hem kendisi hem tüm stad o sevinç patlamasına hazırlanmışken, doğru bir kararla yine forehand’e kaçıp, rakibinin backhandine uzun ve sert bir top atmak istiyor. Karar doğru. Ama o top auta gidiyor. Olabilir. Sonra sıra 2. maç topuna geliyor. O ace veya rakibin ancak değebildiği puanlarla 50-60 kez sayı yazmış olan servis, orada da bir yardım etmiyor. O ana kadar, Federer, Wimbledon’daki maçlarında servislerinin %94 civarını kazanmış. Hele 40-15 öndeyken herhalde kaybettiği servis oyunu oranı %1’e bile yaklaşamaz. Ama “Murphy Kanunu” diye bir terslik düzeni vardır. İşte o %1, durur durur, Wimbledon finalinde taç giyme törenine bir saniye kala karşına çıkar!. İşte Federer, o 2. maç topunda inanılmaz derecede sabırsız bir kararla, o anormal hatayı yapıyor ve kruaze ve kısa bir forehand vurarak fileye çıkıyor. Olağan dışı sert ve açılı bir sürpriz fileye çıkış yapmıyorsanız, ya uzun bir paralel top atacaksınız ya da fazla açı bırakmadan ortaya uzun oynayacaksınız. Federer puanı hazırlamadan servisinden sonra hemen ilk vuruşta en çıkılmayacak şekilde markete gider gibi geliyor ve Djokovic cezayı kesiyor. Çünkü o anda kralın aklında artık raketini atıp çocuklarına dönüp kendisini alkışlamak için yanıp tutuşan tebasına öpücükler vermek, rakibini centilmence kutlamak, bu yeni zaferin tadına varmak istiyor. Başka bir izahı yok bu yıkıcı aceleciliğin...


BÜYÜK FİNALİN AKIŞI:
İLK SET: Her tenisçi servislerini kazanarak 6/6’ya kadar geliyorlar. Federer’in servis ve voleleri, Djokovic’in servisinin ardından vurduğu sert geri toplarla, puanlar dengeli gidiyor. Tie-break’te. Federer 3-1 geriden gelip 5-3 ileri geçti. Ama bütün maç boyu sürecek olan sendrom burada ilk defa kendini gösterdi. O kritik puanları Djokovic üst üste aldı ve Federer’in fileye taktığı bir forehand seti bitirdi: 7/6

İKİNCİ SET: İlk setin kaybı Federer için bu maçta başına gelebilecek en kötü olaydı. Herhalde o anda bahisler açılsa, insanların %80’i maçı üç sette Djokovic’e verirdi. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı! Müthiş bir performansla silahlarını çalıştıran Federer 2. seti kolay kaparken Djokovic’in locasını bile alkışlattı: 1/6.

ÜÇÜNCÜ SET: Her iki tenisçi de yine servislerini kazandıktan sonra, iş yine tie-break’e kaldı. Djokovic 5/1 öne geçtikten sonra Federer 5/4’e kadar geri geldi, ancak bu da yetmedi ve ölümcül puanları hanesine yazan Sırp şampiyon bu seti de 52 dakikada 7/6 kapamayı bildi.

DÖRDÜNCÜ SET: Djokovic hızlı servis ve sert geri vuruşlarla 2/1 önüne geçtiğinde sanki Federer artık psikolojik olarak maçı bırakmış görünüyordu. Ama Şampiyon bunun yalnız yanlış bir izlenim olduğunu kanıtlayarak üst üste 4 oyun kazandı. Özellikle 4/2’de Djokovic’i 2. kere kırarken vurduğu öldürücü backhand ve kısa volelerle adeta ışıldadı. Ardından Djokovic, Federer’in servisinde 35 vuruşluk bir rallinin sonucunda rakibinin servisini ilk defa kırdı ve kendi servisleri de kolayca alarak birden skoru 5-4’e kadar düzeltti. Ama “Kral” kendi servisini bu defa kimseye acımadan sıfıra karşı kazandı ve maça 2-2’lik denge geldi: 4/6

BEŞİNCİ SET: Ardından sıra tenis tarihinin en acımasız en vahşi setlerinden birine geldi.
5. sette 4/2 ileri geçen bir Djokovic’e karşı artık Kral ne yapabilir ki?” diye düşünüyordu herkes. Ama Kral yine çeşitli sürprizlerini hazırlıyordu. Önce rakibinin servisini hemen kırıp bu avantajını yok etti. Ardından kısa toplarla dengesini bozdu. Oyuncular 6/5’e kadar servislerini kırdırmadan geldiler. Auta çıkan bir backhand’iyle, Federer kendi servisinde 15-30 geri düştü. Orada sert servisler ve forehandlerle, oyun yine dengelendi. Hem de aceleci bir Federer’in olmadık drive volleylerle arada kendi kendini sabote etmesine rağmen... 7/7’de, İsviçreli şampiyon, kısa toplar ve forehand passing shotlarla rakibinin servisini bir kere daha kırdı.
8/7’de Federer’in başına kaderin hangi ağları ördüğünü, Bu yazının başında anlatmıştık. Kaçan büyük fırsata rağmen Federer maça asılmaya devam etti. 11/11’e kadar herkes yine servisini kazanmaya devam etti. O oyunda güzel voleler vuran Federer, rakibinin haksız yere itiraz ettiği bir sert topun arkasından servis kırma puanı kazandı ama bundan faydalanamadı.
Bu set de böylece 12-12’de 3. defa Tie-break’e kaldı. Djokovic önce 4/1, ardından 6/3 öne geçti. İlk maç topunda, Federer bir çeşit “ıskamsı” vuruşa denk gelerek maçın bittiğini ilan etmiş oldu. Santrkortun %90’ının yüzünden düşen bin parçaydı...

BİR DJOKOVİC MUHASEBESİ
Djokovic maçın sonunda seyircilere manidar bakışlar atıp, çömelip yerden kopardığı birkaç çim parçasını sessizce yedi ve ardından hırsla göğüs kafesine vurdu ve agresif şekilde seyircilere baktı. Maç esnasında da yine anlamsız şekilde kendi kendine söylenmeler Hakem Kulesi’ndeki bantlara raketiyle vurmak, haksız çıktığı Şahingöz taleplerinden sonra bile söylenmeye devam etmek gibi, antipatik gelen hareketlere devam etti. Kimbilir, belki bu şekilde önümüzdeki yılda da bir nevi “bad boy”luktan kamçılanmış olarak çıkmak istiyor.
Ama haksızlık yapmayalım. Çelik sinirleriyle, inanılmaz fizik kondisyonu ve iş ciddiyetiyle, kendisinden önce kraliyet salonuna yerleşmiş olan Federer ve Nadal’ın 2003-2004’den beri yerleşik görünen devler rekabetinin arasına 16 Slam zaferi sığdıran bir adama ancak şapka çıkarılır!
Sonuçta Wimbledon tarihinde, ilk defa bir final setinde o saçma kararla tie-break oynan
bu kısa yola rağmen, bu maç aynı zamanda bu tarihin en uzun süren müsabakası oldu 4 saat 57 dakika ile... 5 saatlik ziyafetin sonu ise ekşi-acılı ve de üstelik ağır kokulu işkembe çorbasıydı çoğu izleyici için...