28 Haziran 2021 Pazartesi

DJOKOVİC’İN PARİS’TE MÜKEMMELİYET ARAYIŞI | Bedri Baykam | 28.06.2021

Roland-Garros Fransa Açık, yine her zamanki gibi inanılmaz maçlarla, sürprizlerle ve kimileri için zaferler kimileri için felaketlerle dolu bir 15 gün olarak geçti gitti… Turnuayı kazanarak 2021 Grand Slam rüyalarını canlı tutan Novak Djokovic çok ilginç bir karakter… Hırslı, sinirli, gerektiğinde sakin, gerektiğinde zen filozof… İşin ilginç tarafı, 35. yaşının içinde olan Sırp tenisçi, 22 yaşındaki rakibinden daha dinç görünmesinin ötesinde, yıllar geçtikçe sanki daha da gençleşiyor, güçleniyor, deneyim ve ustalaşan teknik seviyesine üstün bir fizik dayanıklılık da ekliyor. Bu nasıl oluyor, ben de bilmiyorum; bildiğini söyleyenler de pek doğruyu söylemiyor bence! Olsa olsa büyü olabilir bu mükemmel gidişatta!

Roland-Garros’ta seyrettiğimiz muhteşem maçların bazılarının notlarını sizlerle paylaşmak istiyorum. Keşke her birini kritik virajlarıyla beraber size aktarabilsem…

Turnuadan önce Parisliler, “Üç Büyükler”in beraber katıldığı son turnalardan birine şahit olacakları için çok mutluydular. Zaten onlar dışında, yeni dönemin yükselen yıldızları Thiem, Zverev, Tsitsipas, Medvedev ve Berrettini gibi isimler de sahne alacaktı. Ama tabii evdeki hesaplar çarşıya uymadı. 4 numaralı seri başı Avusturyalı Thiem, ilk turda İspanyol Andujar’a 5 sette yenilip elendi. Aynen ilk turda yenilip giden 7 numaralı seri başı Rus Rublev gibi... Federer 4. turda o harika tenis oynayan genç Alman Koepfer’e karşı üçü tie break’de biten dört zor sette kazandıktan sonra dizini iyi hissetmediği için turnuvadan çekildi. Doğruyu söylemek gerekirse içimden ona biraz kızdım: Madem turnuayı bırakmayı düşünüyordun, neden maç topunda bir jest yapıp maçı genç ve başarılı rakibine bırakmadın sevgili Ekselans!? Zverev, ilk turda ilk iki seti vatandaşı Otte Oscar’a karşı kaybettikten sonra yarı finale kadar kimseye set vermedi! Yarı finalde karşılaşacağı Tsitsipas ise resmen Zverev’in karşısına çıkana kadar tek set kaybetmedi. Yeni dönemin iki süper yıldız adayının beş setlik kapışmasından ilk iki seti alan Yunan tenisçi, sonraki iki seti kaybetmesine karşın, 5. setten canlı çıkan oyuncu oldu. Tsitsipas, böylece komşu Yunanistan’ın bir slam finaline yolladığı ilk isim oldu. Diğer yarı finale çıkmak için Djokovic, Federer’le değil, İtalyan Berrettini ile oynadı. İnanılmaz servis ve Forehand’e sahip olan olan genç Çizmeli, az daha Djokovic’e kapıyı gösterecekti ama 3. seti tie break’de kazandıktan sonra, 4.’de 6/6’ya ulaşamadan seti son anda 7/5 verdi. O oyunda iki kere maç topu kurtaran Berrettini, Djoko’yu delirtip panoları dev kükremeler eşliğinde tekmeleyecek kadar rayından çıkardı ama sonuçta Schwartzman’ı saf dışı bırakan Nadal’ın rakibi oldu yarı finalde.

Djoko-Nadal yarı finali, dünya tenisinin bir büyük zirvesinin ziyafetiydi. O maça 5-0’la başlayan Nadal, geçen yılki finalin büyük tokadını atacak görünmesine rağmen, o andan itibaren yavaş yavaş maçın gidişatını rakibinin ellerine teslim etti. İlk seti 6-3 aldı ama Sırp şampiyonun sistematik bir hızda artan özgüveni ve momentumu karşısında maçın elinden kayıp gidişine karşı bir şey yapamadı. Belki 3. set tie break’ini kazanabilse, Nadal son bir gayretle 14. şampiyonluğuna uzanmak için olağan dışı bir çaba gösterebilirdi. Ama rakibinin inanılmaz sağlam geri oyunu, hızlı ayakları ve bulduğu şaşırtıcı açılar ve stratejik oyun kurmalar karşısında sanki artık çaresiz kaldığını hissetti. 4. set 6-2 ile kapanırken, böylece Djokovic, Paris’te büyük rakibini 2. kere yenmeyi başardı.

Paris’te Djokovic-Tsitsipas finalinden sonra bizim gençlik dönemimizin efsanevi yıldızı Bjorn Borg podyumda şu sözleri söylüyordu: “Bazen gerçekten her iki oyuncunun da şampiyon olması gerektiğine inanıyorum.” Doğru söze ne denir? Büyük finalde Djokovic ve Tsitsipas arasında kim kaybederse kaybetsin diğerine hem çok yazık hem de büyük bir haksızlık olacaktı. Yunan tenisçinin suratından düşen bin parçaydı. Djokovic, 4 saat 11 dakika süren beş setlik muhteşem finalden sonra törende aynen tahmin ettiğim gibi rakibinin kendisini iyi hissetmesini sağlayacak kelimeleri büyük bir ustalıkla seçti; abartmadan, ona güven ve sıcaklık vererek... Ama o anda bile 22 yaşındaki rakibinin vücudunda ve beyninde esen fırtınaları dindiremezdi… Evet her iki finalist de müthiş yarı finallerden çıkıp gelmişlerdi. Tsitsipas, yaşıtı sayılabilecek Zverev’i 5 sette yenerken, asrın kapışmalarından birinde Djokovic, toprak kort ağası Nadal’ı muhteşem bir maçtan sonra dört sette saf dışı bırakmıştı. Ama Tsitsipas, yalnız ilk Yunan finalist olmanın ötesin de, ilk Yunan Slam şampiyonu olma fırsatını kaçırmıştı ve ülkesine o gururu yaşatamamış olmanın kırıklığını yaşıyordu.

Oysa Tsitsipas maça ne kadar formda ve kendinden emin başlamıştı… Taraflar servislerini 5-4’e kadar kazandıktan sonra, Djoko servisinde 30/40 gerideyken set topunda uzun backhand rallisinde Tsitsipas topu auta atarak fırsat harcadı. Bir sonraki oyunda Yunan tenisçi üst üste basit hatalar yaptı ve bu sefer kendi servisini kırdırdı! Tam set bitti denilirken bu sefer dünya bir numarası kendi servisini çok kolay bir şekilde kırdırdı ve böylece izleyicilerin seyretmeye bayıldığı tie-break’e gelindi. Tsitsipas harika yüksek zıplayan backhand topspinleri ve rakibinin hatalarından yararlanarak 4/0 öne fırladı. Ama hemen arkasından kurt rakibi, 6/5 öne geçerek set topuna ulaştı! O noktada Tsitsipas risk alarak harika bir forehand ile bu durumun içinden çıkmayı başardı ve ardından rakibi bir backhand’i auta atınca tekrar set topuna ulaştı ve bu sefer fırsatı kaçırmadı. Tsitsipas’ın bu zorlu ilk seti almasının en önemli gerekçesi, rakibinden çok daha iyi servis atması, bazen de aceleri birbiri peşi sıra devreye sokabilmesiydi.

2. sete finalin sürpriz ismi aynı hızda girdi ve daha girişten rakibinin servisini tekrar kırdı ve ardından servisini de kazanarak 2/0’ı buldu. 4-2’ye kadar tenisçiler servislerini kazanmaya devam ettiler. O noktada rakibinin servisinde avantajı alan Tsitsipas, nefis bir forehand ile skoru 5-2’ye taşıdı ve ardından sert servislerle 2. seti de aktifine geçirdi. Sırp tenisçi zaten bu setin son puanlarını adeta bilerek oynamadan verdi, çünkü üçüncü sete kendi servisinde taze bir başlangıç yapmak istiyordu. Bu sette Djokoviç’in normalde oyuna yön veren düz vuruşu hiç mi hiç çalışmamıştı.

Tenis tarihine geçen bu büyük finalin en kritik ve uzun oyunu dramatik bir şekilde 3. sette Djokovic 2/1 ileride iken yaşandı. Önce olağan bir şekilde kendi servisinde kısa toplar ve sert düz vuruşlarla 40-15 öne geçen Yunan raket, o noktada Sırp şampiyonun büyük direnci ile karşılaştı. Onun harika bir backhand paraleli ve tersine Tsitsipas’ın auta giden bir backhandiyle avantaj karşılayana geçti. Çok uzun süren bu oyunda Yunan tenisçi önce çapraz bir düz vuruşla, ardından bir smaçla, ardından muhteşem bir paralel backhandle, 3 kere servisinin kırılmasını engelledi ve ardından dördüncü servis kırma topunda da rakibi topu düz vuruşunda auta attı. Şans o noktada Stephanos’un eline geldi. Nefis bir servis her ne kadar kendisine bu kabustan çıkıp oyunu cebe atma şansı verdiyse de arkasından üst üste yaptığı backhand hatalarla servisini kırdırdı. İşte bu, maçın dönüm noktası oldu ve yaşanırken de zaten bu olgu kendisini fena halde hissettirdi. O noktadan itibaren tenisçiler servislerini kazanarak geldiler. 5-3’de Djokovic 30/0 öne geçmesine rağmen, rakibinin harika bir çapraz düz vuruşu ve arkasından kendi yaptığı bir çift hatayla bu oyunu riske soktu ancak elde ettiği ilk set topunda Yunan sporcu forehandini auta yollayınca, Djoko ilk setini kazanmış oldu.

4. sette Sırp şampiyon ilk oyunda rakibinin servisini kırdıktan sonra, 2. oyunda servisini kolayca korumayı başardı. Üçüncü oyunda Yunan tenisçi üst üste backhand hataları yaptı ve uzun süren oyunu yine kaybetti. Dördüncü oyunu Djokovic yine sıfıra karşı kazandı ve 4-0’ı buldu, seti kolayca 6-2 ile bağladı. Bu sette en net fark yaratan olgu, Djokovic’in forehandinin rakibine oranla çok daha iyi çalışmasıydı.

Böylece bu maraton kapışmada sıra beşinci ve son sete geldi. Yarı finalde Tsitsipas, Zverev’e karşı ilk 2 seti kazanmış, ardından iki set verdikten sonra, son seti nispeten kolay almıştı. Bakalım şimdi aynı senaryo yaşanacak mıydı? Yakışıklı Yunan tenisçi henüz ilk servis oyununda rakibi servisini kırmaya bir puan yaklaşsa da, “cankurtaran” servis ve özellikle forehandlerle durumu kurtardı. Ancak 1/1’de yine kendi servisinde bu sefer o kadar şanslı olamayacaktı: O oyunda Tsitsipas 40/30 ilerideyken, yakınlarının ona seslendiği adıyla “Nole” yine üçüncü sette kendisini taşıyan o muhteşem bitirici forehandlerden birini daha kullandı ve eşitlik geldi. Birkaç puan sonra ise avantajı eline geçiren “tilki” uzamaya meyilli bir rallide backhandiyle topu öyle bir “70’ler stili” kesti ki, o birkaç mili saniyelik tereddüt ve farklı sıçrama beklenen hatayı getirdi, buz adam servisi son sette de kırmış oldu! Sonra ne mi oldu? Maçın sonuna kadar genç Tsitsipas’ın büyük serüvenine destek veren stadda veya ekran başındaki sayısız destekçisi, maçı terk etmeyen genç Yunan’ın en azından Djokoviç’i bir kere kırıp maça denge getirmesini beklediler. Ama 5/4’e kadar buna yaklaşamadı Stephanos. Ancak yumurtanın kapıya dayandığı son oyunda 40/30’da ilk maç topunda akıl almaz sert bir backhand paralel ile eşitliği sağlayarak stadı tekrar ayağa kaldırdı. Ama bu sevindiği ve sevindirdiği son kıvılcım anı oldu! Djoko önce o köpek balığı sinsiliğinde gelen öldürücü forehandlerinden biriyle avantajı tekrar kaptı. Ardından da rakibine hamle şansı bırakmadan birkaç vuruşun ardından fileye çıkarak yüksek bir forehand voleyle maça noktayı koydu! Atina ve Mykonos barlarının bir-iki saat öncesine kadar bekledikleri o muhteşem gürültülü kutlamalar yerini sessizliğe bıraktı. Kupayı yine “o adam” kaldırıyordu ellerinde… Bıkmamıştı! Sırplar ise dünyanın her yerinde ortalığı ayağa kaldırıyorlardı!

Bu beşinci ve son sette Djokovic’in taktiği farklıydı. Artık sabırla topu oyunda tutarak üçüncü veya dördüncü sette olduğu kadar bitirici vuruş denemesine girmeden, rakibinin hatalarını provoke ederek veya bekleyerek puanları bir bir hanesine yazmayı hedefliyordu. İşte tecrübe orada yine konuştu. Böylece Djokovic, Avustralyalı efsanevi tenisçiler Rod Laver ve Roy Emerson’un ardından, modern zamanda dört slam turnuasını da en az iki kere kazanan 3. tenisçi olarak tarihe geçmeyi başardı. Şimdi ise hedefi, iki hafta sonra başlayacak Wimbledon’da yine şampiyon olarak hem slam zaferlerinde Federer ve Nadal’ı yakalamak, hem de ardından ABD Açık’ı kazanarak, Rod Laver’den sonra aynı yıl dört büyük turnuayı kazanan ilk 21. yüzyıl tenisçisi olmak…


26 Haziran 2021 Cumartesi

EURO 2021 ve Güneş tutulması | Bedri Baykam | 24 Haziran 2021

 Milli Takım’la Avrupa maceramız hüsranla sonuçlandı. Futbol bu! Her şey olabilir. Mesela son maçta, Mert Müldür o nefis şutlarıyla dört gol atıp Avrupa Kupası’nın yıldızları arasına girebilirdi, olmadı; İsviçreli kaleci Sommer izin vermedi. 

Fransa’da harika işler yapan Burak Yılmaz, Milli Takım’da formsuzdu. Belki o da yeterince “beslenemediğini” söyleyecek haklı olarak; özellikle İtalya maçında orta sahayı geçmemeye yeminli oyuncularla elinizde Ronaldo olsa ne işe yarardı?! Zaten her şey o şanssız İtalya maçında Merih Demiral’ın kendi kalesine attığı golle başlamıştı. Son iki yılda Avrupa’da üst üste harika sonuçlar alan Milli Takım’la bu takım, sanki ayrı gezegenlerden geliyordu.   

Şenol Güneş’in de maalesef net hataları oldu. Örneğin, İtalya maçında üçüncü golün resmen “asistini” yapmış olan kaleci Uğurcan, sonraki iki maçta da oynadı. Bale penaltıyı kaçırdıktan bir dakika sonra yaptığı hatayla az daha topu ona çarptırıp kendi kalesine gol atıyordu! Son maçta İsviçre’ye karşı 1. ve 3. golde net hataları vardı. Uğurcan büyük kabiliyet, ama formsuzdu. Buna rağmen Güneş, Uğurcan dışında hiçbir kaleciye şans tanımadı. Emin olun Fenerbahçelilik yapmıyorum. Diyelim ki sezonun en formda kalecisi Fenerbahçeli Altay’ı oynatmak istemedi, çünkü Trabzonsporluların malum baskısı vardı; yani Trabzon kalesinden gelen Güneş’in, arada bu kadar husumet varken Milli Takım kalesini bir Trabzonludan alıp Fenerbahçeliye vermeye diyelim ki eli varmadı. O zaman bile muhteşem bir alternatifi vardı: Büyük tecrübesiyle kapı gibi bekleyen Mert Günok. Ayrıca solbekte Fenerli Caner’i “defansif tarafları zayıf” gerekçesiyle, o kadar uluslararası büyük maç tecrübesine rağmen kadroya almadıktan sonra, zannederdiniz ki Beşiktaşlı Rıdvan’ı genç yıldız adayı olarak sahaya sürecek. Ne gezer! Rıdvan maalesef tek dakika bile oynatılmadan buruk şekilde yurda döndü. Aynen 6-7 başka futbolcumuz gibi! İrfancan’ın orta sahada, uzaktan harika şutlarla gole en yakın oyuncu olduğunu herkes biliyordu. Ama son maçta şerefimizi kurtaran o harika golü atan İrfan Can ilk maçlarda yok sayıldı, ancak Galler maçında son 7 dakikada alındı. Takımımız ilk maç ile “Çanakkale geçilmez” taktiğini en başarısız şekilde oynadıktan sonra diğer maçlarda da belini doğrultamadı. İstatistiklere göre az koştu, dezorganize ve ne yaptığını bilmeyen bir takım havası verdi. Bu arada, sürekli olarak takımın gençliğinin öne çıkarılması ve tecrübesizliğin bizi bu sonuçlara taşıdığını söylemek “özrü kabahatinden daha büyük” bir ortam yaratıyor. Hiç kimse Güneş’e “tecrübeli futbolcular getirme” demedi; bu kendi tercihiydi! Bunun üstünden bir felaket izahına gitmek istenmesi maalesef dramatik. 

Bunlar benim gördüğüm gerekçeler; herkesinki ayrıdır. Sonuçta “en kötü takım” sıfatı bize yapıştı. Güneş istifa etmeli mi? Bilemem, ama en azından bu soru sorulduğunda “Bu da nereden çıktı” der gibi uzaya bakmamalı! Büyük başarılarda ne kadar çok alkış-prim ve heykel varsa, bu kadar kötü sonuçlarda da istifa beklentisi normal. Güneş’in daha mütevazı yaklaşıp kamuoyunun ve hatta federasyonun önüne en azından istifa kartını koyması ve “tamam mı devam mı” sorusunun yanıtını beklemesi daha yerinde olur. Güvenoyunu tazeleyip tazeleyemeyeceğini görürüz. Hiçbir şey olmamış gibi davranmanın anlamı yok. Türkiye ruhundan ve futbolundan hiçbir şey anlamayan bir yabancı hoca getirmenin de doğru olacağına inanmıyorum. Ciddi söylüyorum, bu kadar başarıya aç ve bir o kadar da emek dolu bir geçmişten gelen Yılmaz Vural, Milli Takım’ı çalıştırmaya adayımdır. İçeriksiz gerekçelerle reddetmezseniz sevinirim. 

Fenerbahçe, büyük tartışmaların eşiğinde

Siz bu satırları perşembe sabah okurken, eski Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın basın toplantısını izliyor olacaksınız. Yalnız bir tahmin, ancak Yıldırım’ın üç yıl önce kendisini başkanlıktan düşüren Ali Koç’a karşı ekonomik konular ve bıraktığı miras üzerinden eleştirel bir çıkış yapacağı konuşuluyor. Başkan Koç’un cuma günü olacak Fenerbahçe Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, gündeme getirilmiş olabilecek savlara birçok cevap verecek olması herhalde kaçınılmaz.

Kamuoyunun geneline, hatta Fenerbahçe taraftarlarının önemli bir kısmının kıstaslarına göre Ali Koç’un kurduğu takımın özellikle futbolda başarılı olamaması, ciddi bir zaaf ve vaatlerin tutulmaması olarak görülüyor. Birkaç paragrafta Ali Koç döneminin analizini yapamayız. Ama evdeki hesabın nerelerde çarşıya uymadığını hatırlayabiliriz. Birinci yılın başlangıcında Türkiye’yi hiç tanımayan bir ekibe takımını emanet etmesi bence kaçınılmaz bir çöküş getirdi. Ersun Yanal, seyircilerin büyük desteğiyle göreve geldikten sonra, bir yandan transferlerin zayıflıkları ve santrforsuzluğun yanı sıra stoper eksikliğini bu mevki ile hiçbir ilgisi olmayan oyuncularla doldurmaya kalkması yüzünden önce kamuoyunun gözünde, ardından kendi iç psikolojisinde çöktü gitti. Emre Belözoğlu, sportif direktör olarak geldiği Fenerbahçe’de üçüncü yılın hocası Erol Bulut’un ayrılmasının ardından on maçlığına teknik ekibin başına getirildi. Halbuki belki sportif direktör kalsa daha iyi olurdu. Geçen yıl Türkiye Kupası’nın yarıfinalinde en basit Sörloth provokasyonuna gelerek saha kenarında kırmızı kart aldı, bu sene en beklenmedik anda takımı ile beraber şampiyonluk tacı giyecekken sezonun Fenerbahçe açısından en iyi dört oyuncusunu Sivas maçında sahadan alarak şampiyonluğu Beşiktaş’a hediye ederek taraftarlara saç baş yolduran tercihleri ile şampiyonluğu sanki kendi arzusuyla bıraktı. Böylece iki görevini birden kaybetmiş oldu. Zaten ben hiçbir zaman sportif direktörlüğün Türk futbol mantalitesine uygun olduğunu düşünmedim. Üstteki sandalyede oturan, alttaki teknik direktörün yerine geçiyor, boşalan koltuğu da kimse oturmuyor! Bu da zaten hiç kimsenin sportif direktörlük koltuğuna kesin bir gereksinim olduğuna inanmadığı ortaya çıkarıyor. Ama ortada bir gerçek var, Fenerbahçe bütün sezonu santrforsuz geçirdiğini okuyamayan bir teknik kadro tarafından yönetildi. 

Bu saydığımız olumsuzluklara rağmen Ali Koç ve ekibi geçen yıl kupayı ve Süper Kupa’yı, bu sene de Ligi ve Süper Kupa’yı alabilirdi. Ama her iki sezonun kritik noktasında, teknik yönetim gerilim hattını taşıyamadı. 

Bu hafta sonu yapılacak olan genel kurulda Ali Koç göreve geldiği günkü oranlarda güvenoyu bulamayabilir. Ama yaptığı hatalardan dersler çıkararak yoluna devam etmesi, her şeye karşın Fenerbahçe için büyük şans olacak diye düşünüyorum. Maddi manevi çabalarının ötesinde, günün 20 saatini nasıl bir yoğunlukla kulübe mesai olarak harcadığını biliyoruz. Hayatını Fenerbahçe’ye göre kurgulayan Ali Koç’un verdiklerinin karşılığı bu olmamalıydı. 

Bu hafta sonu Fenerbahçe etrafında dönecek tartışmaları dinlemekten ya büyük heyecan duyacaksınız ya da resmen bıkacaksınız!

‘Hamdolsun’ yine kandırılmışız! |Bedri Baykam | 17 Haziran 2021

 İnsaf! Bu sütunlarda günlerce neyi yazdık, ekranlarda neyi savunduk? Biden’ın, “Ermeni Soykırımı” iddialarını tanımasına karşı Türkiye’nin bu hukuksuzluğu teşhir etmesi, bu şekilde mahkemesiz, savunmasız (neredeyse) tek yönlü bir yargısız infaz olarak tüm siyasi partileriyle bu konunun üzerine tek yumruk olarak gitmesi, en kısa zamanda karşı atağa geçerek gerekirse ABD ve Avrupa’nın tescilli soykırımlarına karşı savaş açması, bunlar adına anıtlar dikmesi ve daha neler neler… Bu uğurda, o konu üzerinden kaç tartışmada Erdoğan’ı savundum, hatta bu konuda dokunulmazlığını ilan ettim! Sonra bu hafta yaşananlara bakıyoruz ve küçükdilimizi yutuyoruz! Brüksel’e gitmeden önce “Soykırımı gündeme getirmememiz mümkün değil, Türkiye rastgele bir ülke değil” diyen Erdoğan, Brüksel’de aynı konu sorulduğunda “Hamdolsun hiç gündeme gelmedi” diyebiliyor! Pes! Yine vatan millet Sakarya hattı üstünden, “ulusal birlik-ülkenin bekası-diplomatik onur” gibi iddialı kavramlarla iyi kandırılmışız! Demek ki bundan sonra ülkenin lideri, benzer uluslararası diplomatik seyahatlere çıkarken bizlere düşen, konuları istediği zaman değiştirebilmesi için eline birçok kart vermek, böylece riskli başlıkların gündeme gelmemesini “hamdolsun” sağlamak olmalı… Bu mudur yani? Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda Biden’ın yüzünü kızartacak ve hiçbir cevap veremeyeceği 1001 argüman elimizde iken böyle bir tavır sergilemek neyin nesidir? BOP eşbaşkanlığı hatıraları mı devreye girdi yine yoksa…

Hedef Peker’i susturmak değil, konuşturmak olmalı

İktidarın tavrı fazlasıyla belli oldu: Peker’in söylediklerini “yok saymak”, “geçmiş kimliği üzerinden güvenilemez bir kaynak olarak nitelemek ve aşağılamak”, “içerikle değil, laf salatalarıyla işi pişkinliğe, mizaha ve karambole taşımak”, “Peker’in artık kanıksanacağı ve gündemden düşebileceği bir bıkkınlık yaratmasını ümit etmek” ya da “onun uzak/yakın çevresini tehdit ederek bir çıkmaza sürüklemek, diplomasi trafiği, yurtiçi baskınlar ve alan daraltmalarla onun susturulacağı bir ortamı bir an önce sağlamak” gibi taktiksel ve stratejik, bir ucu psikolojik savaş arayışlarına giden bir perspektiften medet ummak…

Normal bir ülkede neler görülür? Bu kadar ağır iddiaların gürül gürül aktığı bir ortamda, savcıların bu verilerin üzerine çöküp ellerine geçirdikleri her ipucundan siyaset-mafya-ticaret ve artık maalesef medya arasında dönen tüm kirli dolapları açığa çıkarmak için büyük bir operasyon başlatmaları… Parlamentonun da buna paralel olarak savcılara destek için Meclis komisyonu kurması ve tüm partilerin katılımıyla iddiaların üzerine hışımla gitmesi…  

Peki, bunlar yaşandı mı? Hayır. Biz her biri ağır ve vahim iddialar dışında, Sedat Peker sayesinde tekrar öncelikle hangi bilgilerin teyidini aldık? Birincisi, maalesef yıllardır bildiğimiz gibi Türkiye’de bağımsız çalışan bir yargı sistemi olmadığının ve yargı bağımsızlığının içi boş ve yüzümüzü kızartan bir cümleden ibaret olduğunun... Bağımsız bir yargı bu iddialar üzerinden yalnız mafyayı veya kirli ilişkilerini değil, kabineyi sarsabilirdi. İkincisi, maalesef parlamentomuzun ülkenin çamur deryasının üzerine yürümek gibi bir görev heyecanı olmadığını gördük. Nasıl FETÖ- siyaset ilişkilerinin üzerine gitmekten özenle imtina ettilerse, Peker iddialarının da ne kadar uzağında kalmaya çalışarak mutlu olacaklarını gördük. Şaşırdık mı? İşte bu da bizim ülkemizin demokrasi-adalet-temiz siyaset (!) durumlarının acınası röntgeni. 

Biz sabırsızlıkla Sedat Peker’i dinlemek istiyoruz; evet, konuşmadığı zaman onu merak ediyoruz ve bir an önce onun tüm iddialarını ekranda tartışılırken görmek, katılmak istiyoruz… Bu konu “Siz şimdi Peker’den mi medet umuyorsunuz?” sataşmalarını çoktan geride bıraktı! 

Danimarka korkuttu, sevindirdi, sonra da kızdırdı!

Avrupa Futbol Şampiyonası dünyanın ilgisini çekerek başladı. Türkiye maalesef Coşkun Özarı’nın şerefli mağlubiyetler dönemini aratacak katastrofik bir oyundan sonra, neredeyse kendi yarı sahasını terk edemeden İtalya’ya 3-0 yenildi. Bu konunun gerekçelerini ve tartışmasını burada yapmayalım; tek dileğim dün gece Bakû’da oynadığımız maçta Galler’e karşı Fransa’yı, Norveç’i, Hollanda’yı ve onca başka takımı yenerken gördüğümüz, özgüveni yüksek ve maçları “kaybetmemeye değil, kazanmaya” oynayan gerçek bir takımı sahada görmekti. İnşallah bunu başarmışızdır. Burada konumuz Danimarka-Finlandiya maçındaki yüksek voltajlı dram ve takip eden saatlerde yaşananlar. Herhalde artık sizin de bildiğiniz gibi Danimarkalı oyuncu Eriksen, ilk devrenin sonlarına doğru birden yere kapaklandı, kalp krizi geçirdi. Büyük bir panik yaşandı; doktorlar, arkadaşları, kalp mesajları, elektroşoklar derken sahada “X oldu” korkusu tüm dünyayı sarıverdi. Sonra Tanrı’ya şükür önce bir fotoğraftan Danimarkalı oyuncunun yaşamaya devam ettiğini gördük ve bir saat kadar sonra hastaneden iyi haberler geldi. Hepimiz derin nefes aldık. Buraya kadar yaşananlar ürkütücü, şaşırtıcı ama sonuçta sevindirici. Ben neden mi söz ediyorum? Efendim UEFA, o gece kriz masasında takımlara iki seçenek vermiş: “Ya bir saat sonra maça devam edin ya da yarın öğlen 12’de oynayın. ” Yarım asrı aşkın zamandır sayısız spor organizasyonunu yakından izlemiş biri olarak size diyebilirim ki çok medeni ve gerçekçi bir öneri. Sonuçta maça aynı gece tekrar çıktılar, Finlandiya 2. yarıda bulduğu bir golle Danimarka’yı 1-0 yendi, konu kapandı. Sonra, birden UEFA hedef tahtasına kondu: “Neden yalnız bu iki seçeneği vermiş, neden başka bir zaman veya ileri bir gün de bu maç oynanmamış.” Biraz zekâsı olan herkes düşünebilir ki bu bağımsız bir maç değil, her oyunun birbirine bağlı olduğu bir turnuva. Bununla ilgili uçak biletleri, televizyon yayınları, binlerce kişinin otel rezervasyonu, maç biletleri, futbolcuların bundan sonraki maç için geçirecekleri dinlenme süreci, turnuvanın kaydırılamaz bitiş günü ve daha bin bir gerekçe… Danimarka o gece maçı kazansaydı, bütün futbolcular “biz Eriksen için çıktık kazandık” diye sevinç naraları atacaklardı. “Maça dönün oynayın” diyen başta kendi futbolcuları. Onlar da ertesi günü bile bekleme gereği görmeden aynı geceyi kabul ederek oynamışlar. Koparılan yaygara mantıksız ve hiçbir gerçekçiliği yok. Futbol maçlarında sayısız oyuncu beyin sarsıntısı geçirdi, hastaneye kaldırıldı; hiçbir maçın durdurulduğunu gördünüz mü? Evet, burada daha ileri giden korkular oldu, tehir tabii ki anlaşılırdı. Ama buradan yola çıkarak zaten gecikmeli yapılan bir Avrupa Şampiyonası’nı işin içinden çıkılmaz bir takvim felaketine sürüklemenin elle tutulur hiçbir mantığı yoktu. Bazı Danimarkalıların ve kraldan daha kralcı bazı “uluslararası” gazetecilerin tavrı hayal kırıklığı yarattı.

11 Haziran 2021 Cuma

TSK VE BAŞKOMUTANI ATATÜRK! | Bedri Baykam | 10.06.2021

Bunu kendi görüşüm olarak kafamdan atmıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri, resmi ve sürekli olarak hem sosyal medyada hem bildirilerinde, Atatürk’ün TSK’nın “Ebedi Başkomutanı olduğunu her fırsatta vurgulamıyor mu? Yakın dönemlerde, Türkiye’de devletten maaş alan kimi sözde memurların Atatürk’e karşı haince ve küstahça yürüttükleri hakaret propagandası karşısında TSKya soruyorum: Ebedi Başkomutanınızın/Başkomutanımızın sürekli olarak bu utanmazlar tarafından hakaretamiz sözlerle saldırıya uğruyor olması sizi rahatsız ediyor mu? Buna ne tepki vermeyi düşünüyorsunuz, merak ediyorum!


SEDAT PEKER KASETLERİ

Emin olun, her hafta bu sütunda veya ekranlarda aynı şeyleri tekrarlamak artık beni yoruyor! Sonuç hep aynı yere çıkıyor: Peker’in, ben dahil milyonlarca insanın merakla izlediği bitmez tükenmez somut suçlamaları, kimseyi tatmin etmeyen cevaplarla olayı geçiştirmeye çalışan AKP iktidarı ve bir türlü devreye girmeyen savcılar! En taze iddialar sürekli şelale gibi akıp duruyor ortalığa! Sonuçta şu ya da bu nedenle mızrak çuvala sığmadı ve olay artık Peker’in deyimiyle geri dönülmez şekilde patladı. İyi de savcılar daha ne kadar bunu görmezden gelecek ve bu skandal iktidar açısından nelere mal olacak? Peker “Her şeyi yakıcam. Her şeyi planlıyorum, zekam yerinde, beni öldürmeden kurtuluşunuz yok… Beni öldürseniz de kurtulamayacaksınız rüyalarınızda geri geleceğim” gibi sözlerle artık okun yaydan çıktığını net olarak vurguluyor. RTE’nin bu konuyu yok sayması ve somut yanıtların gelememesi, AKP iktidarının yaşadığı kan kaybının nasıl sonuçlanacağını görmemizi engelliyor.


ŞİMDİ FENERBAHÇE’YE BİR ÖZÜR GELECEK Mİ?

3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren Fenerbahçe hakkında verilen medya hükümleri, bu ağır iddialara inanmadığım için bir avuç insanla beraber götürdüğümüz karşı sosyal medya ve medya atağı, televizyonlarda sürekli canlı yayınlarda en müstehzi kelimelerle saldıran sözde spor yazarlarıyla cebelleşme ve kora kor çarpışmalar… Daha hangilerini hatırlatayım size? Her programa çıkmadan önce, o günlerde yönetim kurulunda olan Ali Koç ve Murat Özaydınlıdan aktüel brifing alma, onları kendi bilgilerimle bir mantık süzgecinde çalkalama ve cengaverlikle o iftiraların yaşandığı ortama dalış… Hepsi dün gibi! Fenerbahçe’nin değerli eski başkanı Aziz Yıldırım’ı hapishanede ziyaret ettiğim gün kulağıma fısıldadığı “Memleket elden gidiyor, bunların hepsi cemaatin işi” sözleri…

Fenerbahçe bir yandan kendi aleyhine açılan davada verilen beraat kararlarının Yargıtay onayını “hala” beklerken, kumpas davasında alınan kararlar artık malumun ilanı oldu ve kirli çete çöktü. Peki Galatasaray ve Trabzonspor başta olmak üzere kimi yöneticilerin ve spor medyasında yer alan kirli kalemşörlerin en azından ağır bir özür borcu yok mu Fenerbahçe camiasına? Veya Federasyon, göz göre göre gelen ve ikazlarını almış olduğu felaketin maddi yanlarını nasıl tazmin eder? Bekliyoruz… Kongre üyesi olduğum Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bir önceki dönem başkanı ve yönetim kurulu üyelerini ve bu dönemki başkanı ve yönetim kurulu üyelerini bu davadaki ısrarlı ve inançlı dik duruşlarından dolayı candan tebrik ediyorum.


BALİKESİR’DEN CEZAEVİ MEKTUBU

Evvelsi gün, Cumhuriyet üzerinden bana gelen Burhaniye’den bir tutuklu mektubu aldım. Tabii ki çok duygulandım ve bu mektubu içinden çıkan karikatürlerden biriyle burada yayınlıyorum…


29.03.2021

Sayın Bedri Baykam, merhaba,

Bu mektubu size Burhaniye T Tipi Hapishanesinde yazıyorum. Yıllar önce henüz 3-4 yıllık bir mahkumken o zamanlar kaldığım Adıyaman Hapishanesinden size mektup yazmıştım. 2000’li yılların başıydı, o zamanlar henüz yeni yeni resim ve karikatüre ısınıyordum. Amatörce çizdiğim desen ve karikatürü size yollamıştım. Hiç beklemediğim bir anda bana o zamana kadar yayınlanan kitaplarınızı ve Skala Dergisinin bütün sayılarını yollamıştınız. Ayrıca bir desen çalışmamı da dergide yayınlamıştınız.

Skala gibi kaliteli bir dergide desen çalışmamı görünce çok gurur duymuştum. Şimdi halen yanımda saklıyorum. O günden sonra resim ve karikatüre olan ilgim daha da arttı, sonraki 20 küsur yıl boyunca hep çizdim. Zaman zaman karikatür yarışmalarına da katıldım. Maltepe Üniversitesinin düzenlediği İnsan Hakları konulu yarışmada 2.’lik ödülü aldım. Ödülümü o sırada bir kitabını okuduğum ülkemizin gurur kaynağı, felsefecimiz İoanna Kuçuradi’den almak (cezaevine gelerek plaketimi kendi eliyle sundu) beni daha da gururlandırdı. Musa Anter Karikatür Yarışmasında da ödül aldım. Ayrıca Moskova’da İzvestiya gazetesinin düzenlediği düşünce özgürlüğü konulu yarışmada onur diploması aldım. Çalışmalarımı halen büyük bir şevkle sürdürüyorum. 25 yıllık hapis hayatım karikatür sayesinde katlanılır oldu. İçeride Açık Öğretimde 3 bölüm okudum, ayrıca İngilizcemi iyi denebilecek bir seviyede geliştirdim. Bu kartı size minnettarlığımı ve teşekkürlerimi ifade etmek için yazdım.

Sağolun, varolun

Mehmet Boğatekin


Hem üzülmemek hem de bir başka açıdan sanatın gücünü görüp sevinmemek mümkün mü?


SPOR EKRANI SİZİ İHYA EDECEK!

Muhteşem beş hafta var önünüzde! Bugünden başlayarak, bu hafta Fransa Açık tenis Turnuasının yarı finalleri ve finalleri muhteşem karşılaşmalara gebe Yarın, sevgili milli takımımız İtalya ile 2020 Avrupa Şampiyonasının açılış maçını oynayarak büyük bir onur paylaşacak ve dünyada milyarlarca insan canlı izleyecek. Avrupa Şampiyonası 11 Temmuz’a kadar bize futbol adına her heyecanı yaşatacak, hop oturup hop kalkacağız. Birçok takımla kah sevineceğiz, kah üzüleceğiz. Ben milli takımımızın performansından çok umutluyum ve finale kalırsak şaşırmam… (Bu arada öyle gruplar var ki, insan seyrederken her saniye kalp krizi geçirebilir. Mesela her biri eski Avrupa Şampiyonu olan Almanya, Fransa, Portekiz ve onların yanında bir ekol olan Macaristan’ın grubu).

Yarın gece İtalya-Türkiye maçıyla aynı anda büyük ihtimalle Nadal-Djokovic yarı final maçı olacak. Haziran 28’de ise Londra’da Wimbledon Tenis Turnuası başlayacak ve tek erkekler finali de Avrupa Şampiyonası ile aynı gün 11 Temmuz’da oynanacak! O günlerde gerçekten spor kıyafetlerinizi giyip bu tüm gün ve gece sürecek ziyafete hazır olmanızı diliyorum! Uzun lafın kısası beş hafta spora doyamıyacağız!



4 Haziran 2021 Cuma

İMAMLAR SIRTLARINI KİME DAYAYARAK HAKARET EDİYORLAR? | Bedri Baykam | 03.06.2021

Bildiğiniz gibi imam Mustafa Demirkan, Ayasofya Camii’ndeki hafızlık töreninde Atatürk’ü açıkça ima ederek “Öyle bir zaman geldi ki, bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze haline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kafir kim olabilir... Yarabbi bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma...” şeklinde hakaretler kullandı. Muhalif siyasiler ve yazarlar kendisine büyük bir tepki gösterdi. Siyasi partiler, ADD, çeşitli Atatürkçü kişi ve kuruluşlar, barolar, “eski imam” Demirkan hakkında peş peşe suç duyuruları yaptılar.

Ama maşa gibi kullanılan, eski imam değil olsa olsa “imam eskisi” veya Faik Öztrak’ın vurguladığı gibi “imam müsveddesi” olabilecek bu zattan ziyade başka bir şeyden söz etmek istiyorum.

Ülke bu konuda birbirine girmişken, AKP’liler gerek olay yerinde gerek daha sonrasında bu konular karşısında dut yemiş bülbül gibi kaldılar ve hakaret edilirken devletin zirvesi bunu seyretmekle yetindi. Bu sözlerin “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyan bir insan önünde sarf edilebilmiş olması, olayın failinin cüret, küstahlık ve vurdumduymazlık seviyesini göklere taşıyordu. Ama tek ses yükselmedi. O “hafızlık töreninde” bu sefillik yaşanırken, hazirun içinden tek bir kişi kalkıp “sen kim oluyorsun da Cumhuriyetimizin kurucusuna karşı bu nankörce ve alçakça sözleri sarf edebiliyorsun” diyemedi!

Acı olan bu! İmam hatip okullarında nasıl bir kabul edilemez bir eğitim alıyorlarsa, dün Ayasofya İmamı, daha sonra Yalova Çınarcık’ta bir imam, şimdi de eski Yıldırım Beyazıt Camii İmamı Atatürk hakkında ağza alınamayacak sözler söyledi, alçakça sataşmalar yaptı; bu maalesef onların artık onarılamaz cerahatli beyinlerinin sonucu. Ama şayet bu isimler bu kadar serbestçe, üst üste bu kabul edilemez rezaletlere imza atabiliyorlarsa, demek ki birilerinden güç buluyorlar. İlla siyasi erkle bir iş birliği ve sürekli iletişim ve koordinasyon içinde olduklarını söylemiyorum, belli ki örümcekli ruhundan ortak payda bulan bir eş zamanlılık içinde birbirlerine bir çeşit hizmet taşıyorlar!

Niye mi bunu söylüyorum? Çünkü bu son Demirkan saldırısı yaşandıktan sonra yalnız Bakan Ömer Çelik Atatürk hakkında bazı müspet ifadeler kullandı ama ne Demirkan topuna hiç girdi ne de bu adamı lanetledi. Cumhurbaşkanı deseniz zaten olay kendisinin önünde gerçekleşti, Demirkan’ın suç mahallinin en önündeydi!

Uzun lafın kısası ben artık Türkiye’nin gündemini sürekli olarak yazıklar olsun dedirten ve en ağır davaları hak eden bu sözde imam zavallıların üstünden meşgul etmeyi doğru bulmuyorum. Konumuz onlar değil. Konumuz artık onlara tepki vermeyerek onay ve destek vermiş olan, onlara doğrudan veya dolaylı olarak yeşil ışık yakmış olan siyasi erkin ta kendisi!

Benim en başta onlara bir çift sözüm var: “Din adamı” sıfatının altında bulunan itibarsız utanmazlar, Atatürk’ü en zavallı şekilde ağızlarına doluyorlar ya, bakın onlara ağır tepkiler vermediğiniz zaman, olay kamuoyuna şu şekilde yansıyor: “Bizim aslında bu söylemlere bir itirazımız yok ama biz bu cümleleri kendimiz kullanamıyoruz, onlar bizim adımıza bunları söylemiş oluyorlar. Hem de olay dini mekanlarda olduğu için kimse de müdahale edemiyor, alan memnun satan memnun”. Sayın Cumhurbaşkanı da AKP’li diğer bakanlar ve milletvekilleri de bu doğru değil diye itiraz edebilirler! O zaman soruyorum, biz niye Sayın Kılıçdaroğlu’nun, sayın Özgür Özel’in, sayın İnce’nin, sayın Enginyurt’un, sayın Akşener’in tepkilerini okuyoruz da sizinkileri göremiyoruz? Üstelik toplumun bu kadar hassas olduğu bir konuda herhalde bu bir unutkanlık olamaz! Olsa olsa “işine gelme” şeklinde gelişen bir oportünizm olabilir! Aksini ispat etmek AKP’lilerin görevi. Biz onların gerçekleşmeyen tepkilerini niyet okumayla bulup çıkaramayız!

Son sözümü şöyle bağlamak istiyorum: Tepki vermediğiniz bu cümleler, imamların yanı sıra sizin de düşüncelerinizse, bunu açıkça ortaya koyun; kim olduğunuzu daha net görelim ve anlayalım… Lütfen şeffaf olun ve toplum neler cereyan ettiğini açık şekilde görsün, anlasın! Herkes mert olsun, razı mısınız?


SAYIN BAHÇELİ’YE YÖNELTİLECEK SORULAR

Şimdi burada sayın Bahçeli’ye oturup çok ciddi bir soru sormak gerekir: Sayın Bahçeli, evvelsi gün o imama ağır tepkiler verip, FETÖ bağlantılarının bile araştırılmasını isteyerek şunları ifade etti: “Herkes bilsin ki Atatürk bizim ve milletimizin kırmızı çizgisidir”. CHP lideri Kılıçdaroğlu hemen kendisine sordu: “Sizin kırmızı çizginiz Saray’a yaklaştıkça renk mi değiştiriyor?” Bahçeli daha önce benzer ifadeleri andımız içinde kullanmıştı ama Saray çok farklı yorumlarla karşılık verdikten sonra andımızın kırmızı çizgisinin “renk değiştirmesine” hiçbir tepki vermemiş, olay da gündemin girdabı içinde sulandırılıp yok edilmişti. Şimdi burada sayın Bahçeli’ye sormak istiyorum, bu tepkiniz ne kadar geçerli? Yine gündemin değişmesini bekleyerek yok edilecek bir tepki mi yoksa sarayda ortağınızla baş başa verip Atatürk hakkında süregelen bu din adamları adı altında sıklaşan saldırılara toptan dur demek için elinizi masaya sertçe vuracak mısınız, yoksa pas mı geçeceksiniz? Uzun lafın kısası bir alışkanlık haline gelen bu kabul edilemez durumun devlet katında devlet memuru olan imamlar eliyle sürdürülmesine de seyirci kalacak mısınız? Örneğin fikri takip yapacak bu konuyu Bahçeli’den ısrarla beklemeyi sürdüreceğim.


İMAMOĞLU’NA DAVA

İmamoğlu’nun varlığı ve çeşitli girişimlere rağmen bir türlü istenilen şekilde gölgelenemeyen imajı ve o yüzdeleri nedeniyle iktidar ve yandaşları kendisine kafayı fena takmışlar. Lütfen biri bana anlatsın 1,5 yıl sonra durup dururken bu YSK davası neyin davası? Bu soruşturmanın (veya davanın) çok normal bir zamanlama ve mantıkta açılmasının benim gözümde inandırıcılığı, ancak “Erkam Yıldırım’ın Venezuela’ya maske ve Korona kiti taşıması” kadar olabilir. Bilmem anlatabildim mi?

İktidara son bir çift sözüm var: Oy kaybettiğinizi ve seçim virajına kaygan zeminde yaklaştığınızı siz de biliyorsunuz, herkes de biliyor. Anlaşılan aranızda daha da fazla oy kaybetmek için durmadan Atatürk’le uğraşan, mantıklı hiçbir ilişkisi olmayan davalar ve yasaklara kafa yoran birileri var! Artık sizin Türkiye’yi ne kadar anlamadığınızı görmek ilginç bile gelmiyor. Halkı ve gençleri kendinizden yani muhalefete fazla iş bırakmadan soğutmak için her şeyi yapıyorsunuz, tebrikler.