27 Ağustos 2020 Perşembe

BÜYÜK TAARRUZ, NANKÖRLER VE NASREDDİN HOCA | Bedri Baykam | 27.08.2020

Her saniye bizi rahatsız eden kararların alındığı bir ülkede yaşamaktan yorgun düştük. Bu satırları size 26 Ağustos günü yazıyorum, Büyük Taarruz’a yeşil ışık yakıldığı gün. Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’la beraber, Batılı güçlerin sinsi planını alt üst eden ve hesaplarında olmayan büyük şamarı şanlı ordumuzla beraber atmak üzere harekete geçmişti… “Türk’ün Ateşle İmtihanı”, sonsuz bir kahramanlık destanı oluşturacak, Afyonkarahisar, Zafertepe, Dumlupınar sırayla tarih sayfalarına yazılacaktı. Bir insanın “Türk” ya da “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olup da, 26 Ağustos ve 30 Ağustos’u inkar etmesi, kutlanmamak için bin dereden su getirmesi nasıl bir nankörlüktür, bunu izah edebilen var mı? Deniyoruz, “Atatürk olmasaydı, ne ezan, ne Kuran, ne de camiler kalacaktı, zorla hangi devletlerin tebaası haline gelecekti Osmanlı” diyoruz, bir türlü anlatamıyoruz.

Nankörlük ağır bir hastalıktır. Yarı Akşehirli olarak çok sevdiğim Nasreddin Hocamızdan meşhur örneği hatırlatayım: “Hoca, Hoca, koş!!! Köy meydanında Emmi Ağa herkese senin ne alçak bir adam olduğunu anlatıyor, hem de bağıra çağıra!” diye kapısından içeri dalan komşusuna, Hoca hiç istifini bozmadan cevap verir: “Mümkün değil.” “Neden?” diye sorar komşu, “Çünkü ben Emmi Ağa’ya hiçbir iyilik yapmadım, aleyhimde konuşamaz!” der.

Atatürk’ü uyduruk nedenlerle sinsice yok etmeye kalkışan bahtsızlar, gözümde bir hiçtir, FETÖ çetesi kadar değersizdirler. Onlar nankörlüğün zirvesine ulaşmışlardır. Allah affetsin. Halkımız, Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, o günlerin gazi ve şehitlerini anmak için hiç kimseden izin almak durumunda değildir! Vicdanından, ruhundan, beyninden gelen bir sesle tabii ki bulundukları yerde Atatürk anıtlarına çelenk koyacak ve bu toprakları “vatanımız” yapan o günlerin anısına saygı duruşunda bulunacaklardır. Tersine bunu yapmamak gözümde manevi bir suçtur. Salgının gerektirdiği kurallara uyarak her vatandaş ve siyasi, bu anmayı gerçekleştirmelidir. Karşı çıkan siyasiler ise bu ülkede siyaset yapma hakları olmadığını bilmelidirler.

Çok sevdiğim Ankaralı bir sanatsever dostumla tatilde, Bodrum civarında beraberdik. Kendisi ayrıca önemli bir iş adamı. Konu konuyu açtı ve beni çok şaşırtan cümlelerden birini söyledi: “Ben ömrümde hiç kötü bir insana denk gelmedim. Hep iyi insanlar vardı yanımda ve bu yüzden çok mutlu bir hayatım oldu, her işim de en güzel şekilde gerçekleşti”. Eşimle beraber ağzımız açık dinledik bu sözleri. Değerli dostum adına çok sevindim ve heyecanlandım! Demek böyle bir şeye denk gelmiş olmak da mümkündü! Bunun dünyanın en büyük zenginliği olduğunu kendisine hatırlattım. Gerçekten de her yıl insanın lotoda büyük ikramiyeyi tutturması kadar az denk gelebilecek inanılmaz bir yol serüveni bu. Çoğumuzun böyle bir şansı olmamıştır. Benim hayatımda da çok yakın ve iyi dostlarımın yanı sıra, gerek babamın yaşamında, gerek benim çevremde her alanda nankörler, arkadan hançerleyenler oldu. Dolayısıyla dostumun bu inanılmaz şansının hep sürmesi için içimden en derin pozitif enerjileri yolladım.


FATİH PORTAKAL

Detaylarını bilmediğim bir konu hakkında spekülasyon yapmam. Ancak her birimiz şunu söyleyebiliriz ki, Portakal’ın akşam haberlerini bırakıp hızla tatile çıktığı anda bir şaşkınlık yaşamıştık; birkaç gün önce de aldığımız haberle sanki bu ayrılık sinyalinin gerekçelendirilmemiş teyidini aldık. Akşam saat 19:00’da Portakal’ın yorumladığı haberler benim için gerçek bilgi anlamına geliyordu. Atatürkçü bakış acısının korkusuz, nazik, bazen hafif mizahi ve irdelemekten çekinmeyen güzel bir üslubu vardı o ses tonunda. Sonuçta, kanalın aidiyetini düşündüğümüzde Fox Tv’nin kurumsal olarak Ata’nın bir kalesi sıfatıyla direnmesi için doğal bir zorunluluk yoktu, bunun yaşanabileceğini biliyorduk. Umarım İsmail Küçükkaya görevine eski doğrultusunda devam eder.


ÇÖZÜMLEME 3. SAYI ÇIKTI!

Sevgili Utku Erişik’in çıkardığı Çözümleme Dergisi’nin 3. sayısı çıktı. Daha önce de bahsetmiştim. Utku Erişik yıllardır tanıdığım ve güvendiğim bir Atatürkçü genç. Zaten onun emin adımlarla gelen aydınlanmacı tavırları, bundan 30 yıl sonra da “Atatürkçü genç” olarak anılmasını sağlayacak. Benim de ilk iki sayıda çok uzun bir makalede ele aldığım Sosyalizm-Kemalizm karşılaştırmasını okumanızı önerebilirim. Kapakta da bir abide var: Muazzez İlmiye Çığ. Ama özellikle girişte Utku’nun anneciğinin Sümerbank’tan tutumlu ailelerin aldıkları değerli ve indirimli ayakkabıları kutularında saklayıp, üç yıl sonra ihtiyacı olan ailelere temiz bir şekilde nasıl hediye ettiğini ve bugün ise, o ayakkabı kutularının nasıl kirlendiğini ağlamadan okuyabilirseniz, çelik göz damarlarınızla övünebilirsiniz… (Abonelik için 05308803157/+4915147397860)



20 Ağustos 2020 Perşembe

AĞIR BİR HAYAL KIRIKLIĞI | Bedri Baykam | 20.08.2020

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet’teki röportajını, itiraf ediyorum, büyük bir hayal kırıklığıyla okudum. Çünkü durumun sandığımızdan da vahim olduğunu öğrenmiş oldum.

Kılıçdaroğlu, yakın dönemimizin büyük gafı “Ekmelettin İhsanoğlu” konusunu gündeme getirip hala kendisine hak veriyor ve onun değerini anlayamadığımızı savunuyor. Atatürkçü medyada, CHP örgütlerinde, Anıtkabir ziyaretçileri ve seçmenler arasında, kendisi ile aynı görüşü savunan kaç kişi var, Sayın Başkan lütfen bir araştırsın! Bunu objektif olarak yaparsa, esasında ne kadar yalnız bir insan olduğunu kendisi de görür! İşin taze hayal kırıklığı yaratan noktası şu: Kılıçdaroğlu, hatalarından hiç pay çıkarmamış; toplumla, partisiyle ve CHP arka bahçesinin kanaat önderleriyle ne kadar ters düştüğünü algılayamamış! Aynı röportajda Kılıçdaroğlu “Bu Abdullah Gül lafları da nereden çıktı?” diye soruyor. Kendisine önerim hafıza tazelemek için mesela Sayın Meral Akşener’in Teketek programında söylediklerini hatırlaması: “HDP, İYİ Parti, CHP, Saadet Partisi olarak bir araya gelip, Sayın Gül’ü aday göstermemiz istendi bizden. Bu konuda Sayın Kılıçdaroğlu ve Temel Bey’le görüştüm.” Akşener kabul etseydi, aday Gül olacaktı…

Sayın Kılıçdaroğlu, İhsanoğlu ve içinde bulunduğu İslam İşbirliği Örgütü etrafında sevgili Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabının 188 ve 189. sayfalarından daha ayrıntılı bilgi alabilir.

Diyelim ki siyasi sahneye çok geç katıldığı için, o dönemleri bizler gibi içinden yaşamamıştı… Peki, Gül hakkındaki yorumlarına ne demeli! Kendi dönemi değil miydi? Birazcık eşelese, CHP’lilerin neden Gül’den “korktuklarını” anlayabilir. Bence, en iyisi bu konuyu başdanışmanı Tuncay Özkan’a sorsun!

Sayın Kılıçdaroğlu’nun adeta gün boyu aklından çıkmayanlar şunlar: “Aman Sayın İhsanoğlu’nu, Sayın Gül’ü, mütedeyyin seçmenleri, 10 Aralık Hareketi’ni üzecek bir yorumum olmasın… Partinin esas sahibi Atatürkçüler nasılsa gidip ‘tıpış tıpış’ oy verecekler”.

“Kantin solcuları” ve “rakı masası eleştirileri” sözlerine ise hiç girmemeyi tercih ediyorum. Bir CHP Genel Başkanı, üç kuşak parti mensubunu aynı anda yaralayacak üslubu nasıl çıkarıp böylesine manşetlere malzeme yapar, anlayamıyorum. İçinde bulunduğum her siyasi grupta zaten bu sözlere yanıtlar yağdığı için, daha fazla o topa girmeyelim.

Rakı, Atatürk’ün sofrasından da eksik olmamış, yemek kültürümüzün en has değerlerindendir. Biz adabımızla ne rakı içerken ne de siyaset konuşurken rahatsızlık duymayız, kimseleri de rahatsız etmeyiz. Bu konularda dahi muhaliflere yanıt yetiştiren Kılıçdaroğlu’ndan, yönetim biçimine yapılan somut eleştirilere ise de hiçbir cevap alamıyoruz.


CHP YÜKSEK DİSİPLİN KURULU’NA AÇIK MEKTUP

CHP Disiplin Kurulu Başkanı Sayın Uğur Bayraktutan ve sayın üyeler,

Size bu açık mektubu yazma nedenim, kamuoyuna açık yaşanan çelişkili ve CHP’nin kurumsal kimliğine hiç yakışmayan bir duruma müdahale etmeniz içindir.

Biliyorsunuz, CHP eski Parti Meclisi Üyesi ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun danışmanı Sayın Tuncay Özkan, 6 Şubat 2020 tarihinde kamuoyuna bir açıklama yaparak CHP üyelerinin artık CNN Türk’e çıkmalarının yasaklandığını, riayet etmeyenlerin de YDK’ya verileceğini duyurmuştu. Çok antidemokratik bulduğum bu karar hakkındaki görüşlerimde CHP’lilerin kendilerini ifade edememelerinin zararlarını aktarmıştım.

Ne yazık ki hemen ardından CNN Türk’e çıkan İrem Çiçek ve Ümit Kocasakal, YDK’ya verildiler ve haklarında işlem yapıldı. Yakın dönemde, eski Milletvekili Dursun Çiçek’in de aynı gerekçeyle işleme tabi tutulacağını üzülerek öğrendim. Eski Milletvekili Mehmet Sevigen ise, bir ilçe konuşmasında, Libya konusunda yönetimle ters düştüğü için (!) YDK’ya verilmiş.

Ne kadar ilginçtir ki, tüm bu süreçte gerek duyuru yapılmadan önce gerek sonra CHP Üyesi Ömer Lütfi Avşar, CNN Türk ekranlarına çıktı.

17 Temmuz 2020 gecesi Haber Global kanalında yayınlanan bir tartışma programında, yanımda oturan Avşar’a CHP üyesi olup olmadığını sordum, olduğunu söyledi. Ben de kendisine “imtiyazlı üye” olduğunu, çünkü CHP’lilerin çıkmasının sözde “yasaklandığı” CNN Türk’e sürekli katıldığını, kendisini imrendiğimi (!) aktardım. O yasağın yalnız eski PM Üyeleri ve milletvekillerini kapsadığını, kendisinin ise sade üye olduğu şeklinde yanıtladı; kendisine Çiçek ve Kocasakal örneklerini hatırlatarak bunun doğru olmadığını söyledim.

Aynı programda, Avşar anlaşılmaz şekilde kendisine o programda sorularımla kumpas kurduğumu iddia etti ve beni güldürdü!

Bunun ardından kendisine PM’ye aday olup olmadığını sordum, olduğunu söyledi.

Ertesi gün bana YDK ile arasında geçen iki yazışmayı yolladı; ama bunların hiçbiri neden diğer üyelerimiz gibi ihraç edilmediğini açıklamıyordu.

Sayın Bayraktutan, CHP’de YDK Başkanlığı’na tekrar seçildiniz, sizi tebrik ediyorum. Öte yandan herkesin bildiği gibi anayasalar, kanunlar ve tüzükler, her vatandaşa veya her üyeye eşit şekilde uygulanır. CHP de, YDK da, Genel Başkan da herkese eşit davranmaya mecburdur. Şu andaki tüzük yapımızda, Genel Başkan istediğine imtiyaz tanıyarak sıfat dağıtabiliyor. Ama partinin kuralları, herkese eşit olarak uygulanır, nokta!

Avşar, CHP Kurultayı’nın ardından da ilginç bir şekilde CNN Türk’e hiçbir sorun olmadan çıkmaya devam etti. CHP’nin gururu Sayın Yılmaz Büyükerşen ise, kurultay günü CNN Türk’e çıktı.

Sakın yanlış anlamayın lütfen. Sizden talebim, Sayın Avşar’ın veya Sayın Büyükerşen’in CHP’den ihracı tabii ki değildir. Çünkü zaten böyle bir antidemokratik uygulama, 21. yüzyılda sansürden her gün haklı olarak şikayet eden CHP’ye hiç yakışmıyor. Talebim şu: Artık, bir ceza gerekçesi olarak gösterilmek istenen “CNN Türk’e çıkma” fiilinin iptal edildiği, Avşar ve Büyükerşen örneği üstünden net olarak anlaşıldığı için, CHP-MYK ile de temas ederek, bu mantık dışı uygulamadan vazgeçildiğini kesin bir karara bağladığınızı lütfen tebliğ edin.

Mesela bu hafta sizden insanların öngöremediği tamamen farklı bir gerekçelendirme çıkmazsa -ki zaten anayasanın eşitlik ilkesi doğrultusunda bunu mümkün göremiyorum- lütfen bu konu etrafında oluşmuş tüm disiplin karar ve soruşturmalarını iptal ettiğinizi kamuoyuna duyurarak CHP-YDK’yı bu zor ötesi çelişkili durumdan azat edin.

Zaten fiili olarak Avşar ve Büyükerşen “uygulamanız” daha doğrusu “uygulamamanız” da bu söylediklerimi teyid ediyor.

Atatürk’ün cumhuriyetine yakışan, daha özgür ve demokrat günlerde görüşmek üzere, saygılarımla…

13 Ağustos 2020 Perşembe

BAKIN, CHP NASIL BÖLÜNMEZ! | Bedri Baykam | 13.08.2020

Sorular üstüme yağıyor: “İnce, parti kuracak mı?”, “Niye partiyi bölüyor? Kendine ve partiye yazık etmiyor mu?” “CHP’den yüzde kaç oy götürür?”, “İnce’nin parti içinde mücadele etmesi daha doğru değil mi?”

Yanıtlar beynimde bazen değişerek şekilleniyor. Siz bu satırları okurken, yani perşembe sabahı, Muharrem İnce basının önünde tüm bu konulara açıklık getirecek. Dolayısıyla yazdıklarımız, her an güncelliğini kaybedebilir. İnce, geçen haftaki kararında ısrarcı olup “Yıl başına kadar parti kuracağım” da diyebilir, “Ben onu demek istemedim, oyumu %31’den %51’e çıkaracak yeni bir harekete başladım onu paylaşmak istiyorum” da... Bunları zaten yaşayarak öğreneceğiz. Boşuna tahmin yürütmeyelim, çünkü Türkiye’de yüzyıl yorgunu siyasi virajlar ve çıkmazlarla güncel veriler buluşurken lider adayları da anlık stresler içinde hangi yoldan yürüyecekleri konusunda fikir değiştirebilirler.

CHP’nin bölünmesinin gündeme gelmesi dahi hoş değil tabii ki. 92 yaşındaki annem, sıkıntıdan uyuyamıyor. Arada ben de ondan fırça yiyorum, “Siz deli misiniz, niye mani olmuyorsunuz?” şeklinde… 10. yıl nutkunu meydanlardan canlı dinlemiş, CHP Gençlik ve Kadın Kolları’nın kuruluş süreçlerini, 27 Mayıs devrimini içinden yaşamış bir insanın, ne bugün Türkiye’nin yaşadıklarına o meşhur Z kuşağı gibi uzaktan ve soğukkanlı bakmasını bekleyebilirsiniz, ne de Kılıçdaroğlu gibi “giden gider, kalan sağlar bizimdir” söylemine girmesini…

Aslında, genç yaşından beri CHP’de siyaset yapan İnce, şayet partiden ayrılsa, en çok kendisi üzülür. O duygusallık içinde kendini ailesinden soyutlanmış hissedebilir, ki bu da çok insancıl bir duygudur.

CHP’ye bunları yaşatmak, gerçekten yazık. Kılıçdaroğlu, neden parti içi gerçek demokrasiden bu kadar korkuyor? Özgüven eksikliği mi, yoksa Türkiye’nin değişmez hastalığı olan koltuğa yapışma sendromu mu? Bir tek şey kesin...Bugün İnce hangi kararı açıklarsa açıklasın, günümüz CHP’sinin her türlü demokratik etik anlayıştan uzak yönetim mantığı böyle süremez!

CHP eski Genel Başkanı Hikmet Çetin ve SHP eski Genel Başkanı Karayalçın’ın, Kılıçdaroğlu ile temasa geçmeleri bizlerde öncelikle partinin bölünmemesi için gösterilen bir çaba olarak yansıdı. Ancak Karayalçın’ın görüşme sonrası “şantaj”dan bahseden İnce karşıtı açıklamaları beni şaşırttı, her ne kadar sonra “Ben öyle demek istemedim” diye dönüş yapsa bile… (Bu arada arşivler, Karayalçın’ın 2001’de CHP’den istifa edip 2002’de yeniden SHP’yi kurmasını hatırladı.)

CHP’de esas duyulan ihtiyaç, bir an önce liderlik sultasına son verecek bir tüzük değişikliğine gidilmesi. Mesela bence Muharrem İnce kimseden cumhurbaşkanlığı adaylığı garantisi istemez. Ama cumhurbaşkanı adayını CHP’nin tüm üyelerinin kendi oylarıyla seçmesinin garantisini ister! Ki bu da en doğal hakkıdır, zaten partinin bu şekilde yönetilmemesi gerçekten 21. yüzyıla hiç mi hiç yakışmamaktadır!

Çözüm, Kılıçdaroğlu’nun partinin tüm adaylarını belirleyecek ve sürekli kendisini seçtirecek yönetim modelinden uzaklaşmayı kabul edebilmesinden ibarettir. Derhal yapılacak bir kurultayla, bir sıfata erişecek her örgüt üyesini, sadece o bölgenin tüm üyeleri seçerse, CHP hiçbir şekilde bölünmez. Yoksa bugünkü anlayışla, CHP ne uzar, ne kısalır, devrimini yapamadan güdük kalır. CHP’yi firesiz kurtaracak yegane formül, tüzük devrimidir.


KORKUYORUM, THY ATEŞLE OYNUYOR

Uçağa bindiğinizde, sizi en çok ilgilendiren konu nedir? Sandviç ya da kahvenin kalitesi mi? Yoksa… sağ salim gideceğiniz yere iniş yapmak mı? Ben yanıtınızı biliyorum.

Şu günlerde uçağa biniyorsanız, şunu bilmelisiniz ki ne yazık ki pilotlarınız son derece rahatsız. Maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar yaşıyorlar ve uçağa binerken hiçbir sükunetleri, rahatlık veya huzurları kalmadı. Pandemi başladığından beri, pilotlar maaşlarının sadece yüzde onunu alıyorlar! Kimi pilotlar, mecburen çocuğunu okuduğu kolejden geri çekti, kimisi ev almıştı ve bugün çaresizlikten kıvranıyor. Lütfen kendinizi onların yerine koyun, okuyan çocuğunuzun cep harçlığını veremediyseniz, evinize bankalardan icra kağıtları geliyorsa, aile hayatınız çatırdıyorsa, siz o uçağı rahatça göklere çıkarabilir veya indirebilir misiniz? Allaha şükür sevgili pilotlarımız bunu alınlarının akıyla yapmayı sürdürüyorlar. Ancak maalesef yaşam tecrübesi bunun sonsuza dek süremeyeceğini gösteriyor. “Bugün insan güvenliği hiçe sayılıyor, 5 dakikalığına konsantrasyonunuzu kaybederseniz uçakta güvenlik yok olur” diyor bana bir pilot dostum. Peki o zaman biz neyi bekliyoruz? Bir kaza olmasını ve ardından gerekçelerin araştırılmasını mı?

Bakın, burada konu particilik değil. Bu yazıyı yazma sebebim AKP’yi yıpratmak değil. Acilen bir hatadan dönülmesini ve belki böylece korkunç bir kazanın yaşanmasını engellemeye çalışmak. THY’nin bugünkü yönetimindeki isimlerin büyük çoğunluğu, ilginç bir şekilde Kartal İmam Hatip Lisesi’nden geliyor. Tabi liyakat açısından insan bunun gerekçelerini çok merak ediyor. Konu hava yolları olduğunda işin en önemli tarafı insanın güvenliğine dokunması, her gün 10 binlerce yolcu uçuyor. Lütfen biraz empati yapın: Pilotsunuz, uluslararası prestije sahip resmi hava yolunda çalışıyorsunuz ve birden maaşınız yüzde 10’a iniyor! Ayrıca sürekli bir mobbing yaşandığı da bana aktarılan veriler arasında. Dünyada böyle uygulaması olan bir şirket yok!

THY’nin parçası olduğu Star Alliance grubunun lider şirketleri de kimseyi işten çıkarmadı. Bu arada bu maaş kesintisinin dışında Türk pilotlar günde 12 saatin üzerinde uçmaya zorlanıyorlar ve şaşırarak öğrendiğime göre artık pazar mesaileri veya otoyol ücretleri de kesilmiş durumda, aynı şekilde senede aldıkları dört ikramiye de iptal olmuş. Pilotlarımız greve de gidemezler çünkü 2012’de grev hakları iptal edilmiş. Bu arada mesela kadın hosteslerin kırmızı ruj sürmeleri artık yasak (yoksa yönetim bütün erkeklerimizi boğa mı zannediyor?) ve tüm personelin sosyal medya hesapları didik didik ediliyor. Konuyu siyasallaştırmak istemediğim için buna benzer detaylara girmek istemiyorum.

Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu ITF, 5 Ağustos’ta THY’yi uyardı ve acilen Hava-İş ile pazarlık masasına oturma çağrısı yaptı. Çünkü onlar konunun ne kadar büyük ve ivedi can riskleri taşıdığını herkesten daha iyi biliyorlar! Sayın Ulaştırma Bakanı veya Sayın Erdoğan acilen THY yönetiminin yaptıkları bu ağır hataya müdahale etsinler. Onlar bunu yapmıyorlarsa, muhalefet partileri derhal konuyu parlamentoya taşısınlar. Mühim olan bunları başımıza bir kaza gelmeden gündeme almamız! Çünkü insanlık, mantık ve uygarlık zaten bunu gerektiriyor.

6 Ağustos 2020 Perşembe

“N’OLCAK BU CHP’NİN/FENER’İN HALLERİ” | Bedri Baykam | 06.08.2020

Beni takip eden değişmez sorular vardır. İster Rio de Janeiro’da plajda, ister Tokyo’da bir gece kulübünde, ister bir Paris cafésinde, hep karşıma çıkarlar. Şimdi Ege’de tatildeyken de pek değişmiyor durum! Öncelikli iki soru hep aynıdır: “N’olcak bu CHP’nin hali?” veya “N’olcak bu Fener’in hali?”. Ben de ayaküstü çözüm bulmak zor olduğu için, biraz şakaya vurarak, biraz geçiştirerek, soruyu yönelten dostumu tatmin edemeden mecburen o ortamı terk eden adam olurum.


CHP-MUHARREM İNCE ve KURULTAY SONRASI

“Sol duyulu” insanlar olarak kurultayın ertelenmesi için adeta yalvardık. Hem daha geniş bir yerde coşkuyla yapılması hem de pandeminin tekrar yükseldiği Ankara’da kaçınılmaz bulaşma risklerinin üstlenilemez bir sorumluluk teşkil ettiği için… Ne yazık ki parti yönetimi bu yolu takip etmedi. Örgütün, halkın, Onur Üyeleri’nin katılamadığı bir kurultay salonunda COVID-19 rüzgâr gibi esti ve medyada çıkan haberlere baktığımızda şu ana kadar bilinen 78 kişinin hastalığa yakalandığını öğrenmiş olduk. Tabi gerçek rakam nedir, bu kişiler ayrıca kaç kişiye bulaştırdı? Sonuçta bu ısrarın hiç doğru bir karar olmadığını da hayat bize teyid etmiş oldu. Zoraki bir şekilde yapılan kurultayın 9 milyon TL’ye mal olduğu söyleniyor. Buna karşın neredeyse hiçbir yerde dezenfektan yoktu. Salona alınmayanlara ayrılan tualet neredeyse 10 dakika yürüme mesafesindeydi, insanlar oraya gidip ellerini bile yıkayamadılar ve adeta Covid-19 aynen plajlarımızda olduğu gibi yok sayıldı. Kimse “İşte biz o yüzden kurultaya az kişi aldık” demeyi sakın denemesin, çünkü CHP bunu istediği stadyumda ferah bir alanda, sağlık koşullarına dikkat ederek yapabilirdi. Onur Kurulu Üyeleri’ne ayrılan yer, bu sözde kampüsün en uç noktasında tecrit edilmiş bir alandı. Yani oraya giren, halkı da, girip çıkan insanları da uzaktan bile göremiyordu.

Bir ay süren şikayet ve baskılarımızdan sonra hasbelkader Onur Üyeleri’ne 5 dakikalık konuşma lütfedildi, ben de inat ve sebat edenler arasında konuşabildim! Tabii Genel Başkan ve yakın ekibinin hiçbir eleştiri konuşmasını dinlememesi üzücü ötesi bir umursamazlıktı. Şu ana kadar CHP yönetiminden ne Covid’e yakalanan kurultay katılımcıları hakkında ne de kurultaya harcanan para ve sağlanamayan güvenli ortam hakkında bir yanıt gelmedi.

Kurultay sonrası, siyaset ortamını hafif çaplı sarsan olayların başında Muharrem İnce’nin parti açma kararı geliyor. Medyada ve sosyal medyada herkesin açıkça söz ettiği bu yeni parti oluşumunu, İnce yarı açık bir şekilde basınla paylaştı ve çıkan haberleri de yalanlamadı. Yani niyeti çok ciddi.

Ömrüm boyunca sosyal demokrat, Kemalist, sol partilerin birleşmesi için bir savaş verdim. 1993’te kurduğumuz Taban Operasyonu’nun öngördüğü somut önerilerini Sayın Karayalçın ve Sayın Baykal yaşama geçirmiş olsaydı, DSP reddettikten sonra bile SHP-CHP beraberliği Tayyip Erdoğan’ın yükselişini daha 1994 yılında durdurabilirdi. Dolayısıyla bugüne kadar her ayrı parti kurma olayına karşı çıkmış bir insan olarak konuşuyorum: “İnce niye ayrı parti kuruyor, bence büyük hata yapıyor” diyemiyorum: Kılıçdaroğlu ve ekibinin seçimlerdeki katılıklarını, kimseyi dinlememelerini ve partinin genel dengelerini (özellikle seçmen katında) gözetmeyişlerini maalesef takip ediyoruz. CHP’nin izlediği ideolojik çizgi ve seçmen tabanının tercihleri arasındaki makas bu kadar abartılı şekilde ayrıldığı zaman bu tartışmalar ve oluşumlar kaçınılmaz hale gelir. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın tek adam rejimini durmadan halka şikayet ederek, kendi partisinde aynı senaryoyu uyguladığında, toplumda da inanılırlığı kalmıyor.


FENERBAHÇE’NİN YENİ 3 TEMMUZ’U, 4 AĞUSTOS!

Fenerbahçe sanki 3 Temmuz 2011 krizini, 4 Ağustos’ta tekrar yaşadı… Bu sözlerim abartılı görünse de, aslında ortaya atılan harcama limitlerinde ana hedefin Fenerbahçe’ye zarar vermek, hatta adeta Ali Koç yönetimini pes ettirmek olduğu çok net olarak görüyor. Bütün Türkiye sarı lacivertli camiada büyük beklentilerle başkan olan Ali Koç’un şimdi üçüncü yönetim yılında nasıl bir sonuç alacağına odaklanmışken, Fenerbahçe’nin potansiyel harcama bütçesini üçe bölmekten beter ederek 64 milyon Euro’dan 18 milyon 800 bin Euro’ya düşürmek gerçekten Fenerbahçe’nin geleceğini karartmak ve şu andaki yönetimi, sezon başlamadan adeta yok etmek anlamına geliyor. Yani bu açıkça bir savaş ilanı oluyor! Federasyon Başkanı Nihat Özdemir’in Fenerbahçe ile yaşadığı polemikleri ülkede duymayan kalmadı. UEFA “financial fair play” kriterleri ile bütün ülkelerin takımlarına mali bilanço üzerinden onları çeşitli tahditler koyuyor. Kendi takımlarına bu kadar karışarak, neredeyse, “kaç simit alıp alamayacaklarının kararını önden kafasına göre verdiği” başka kaç ülke federasyonu var merak ediyorum!

Rahmetli babamın siyasette de karşılığını çok gördüğü ve sık tekrarladığı bir cümle vardı: “Zor, oyunu bozar” diye… 3 Temmuz’da Fetö çetesinin ağır saldırısına uğramış, başkanı hapse atılmış, daha sonra bütün takımı yok etmek üzere Rize deplasmanı dönüşü otobüsü kurşunlanmış, üç yıl haksız yere Avrupa şampiyonalarından men edilmiş ve hakemlerin abartılı çifte standart uygulamalarına bu yıl ısrarla maruz kalmış bir takımdan söz ediyoruz! Şimdi herhalde bu takımın usluca 4 Ağustos manevrasına sorun çıkarmadan boyun eğip futbol sezonu başlamadan kendi fişini çekmesini aklı başında hiç kimse beklemiyor, değil mi? Beklerse de aklına şaşarım! Peki Fenerbahçe’nin kullanacağı hangi “kart” oynanan bu oyunu bozabilir? Daha önce atılmış imzalar yüzünden ligden veya havuzdan çekilmek çok zor ya da imkansız olabilir. Ancak 21 yaş altı takımıyla maçlara çıkma kararı alınırsa ve kaçınılmaz şekilde yüzbinlerce belki milyonlarca Fenerbahçeli yayın izleme paketlerini terk ederlerse oluşacak mali kaos, Türk futbolunu göçük altında bırakır. Fenerbahçe yöneticileri harcama limitlerinde gerçek haklarının 436 milyon TL olduğunu iddia ediyorlarsa, bunu 154 milyon olarak belirleyen Federasyon’un yerinde olsam, bir an önce inat etmeden hatamdan dönerim ve Fenerbahçe ile masaya otururum. Aynı şekilde diğer takımlara haksızlık yaptıysam onu da düzeltirim. Şu anda yapılan uygulama bazı bankaların seçilmiş kulüplere adeta el koyması için yapılmış münasebetsiz bir yönetmelik! Hiçbir borcu olmayan Kasımpaşa’ya da en kabul edilemez şekilde cezalandırılırcasına komik bir harcama limiti verilmesi, aynı uygunsuz ihtirasların açığa çıkmasından başka bir şey değil.

Bu yazıda detayına inmedik, ancak siyasetin bir an önce futboldan elini eteğini çekmesi şart!