29 Ocak 2021 Cuma

SAYIN BAKAN, ALANINIZ SADECE TURİZM İSE… | Bedri Baykam | 28.01.2021

 T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Mehmet Nuri Ersoy,

Bu açık mektubu yazmak zorunda kalmamak için epey direndim. Ama ne yazık ki, Türkiye’nin görsel sanatçıları, heykeltıraşları, ressamları adına size ulaşmaya çalışırken başka bir formül bulamadım.

Aslında 6 Şubat 2019 günü sizi makamınızda ziyaret etmiştim. Herhalde benden sonraki randevunuz çok önemliydi ki, anlattıklarımı ilgiyle dinleyemediğiniz izlenimine kapıldım. Halbuki size dikkatlice ve etraflıca her detayı anlatmıştım: 2006’dan beri UPSD Başkanlığı görevini sürdürdüğümü, 2015’den bu yana UNESCO’ya bağlı Uluslararası Sanat Dernekleri’nin Dünya Başkanı olduğumu, 2011’de Meksika’da Türk sanatçıları olarak kabul ettirdiğimiz Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ın, “Dünya Sanat Günü” olarak sayısız ülkede kutlanmakta olduğunu... Ayrıca, UNESCO’ya bu özel günü resmi olarak kabul etmesi için bir teklif sunduğumuzu da belirtmiştim. Yapabileceğimiz iş birlikleri ve beklentilerimiz konusunda kısa görüşlerimi sunma fırsatım oldu. Bütün bu aktardıklarım sizde hiçbir heyecan yaratmadı. Çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim! (Hala bu konular ilginizi çekmiyor olabilir, ama yine de makamınızın gerekleri doğrultusunda şunu iletmem gerekir ki UNESCO, 23 Kasım 2019 tarihli kararıyla 15 Nisan’ı, yoğun çalışmalarımız ve diplomatik çabalarımız sonucunda “Dünya Sanat Günü” olarak resmi günleri arasında kayda geçirdi.) Sonra aceleniz olduğunu söyleyip sıfır yorumla görüşmemizi sona erdirdiniz. Ağzınızdan “Ne güzel olmuş!” tarzında standart bir cümle dahi çıkmadı. O ilginç günün ardından da benimle tek bir kez iletişime geçmediniz.

Görüşmemizden bir yıl sonra pandemi sürecine girdik. Sanatçılarımız da her alanda büyük sorunlar yaşadılar/yaşıyorlar. Kira ödeyemeyenler, atölyesini boşaltanlar, boya veya yemek bulamayanlar… Pandemi yaşanırken Nisan ayında UPSD olarak bir teklif hazırladık, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na özetle herkese yarayacak bir formül sunduk. Sanatçılardan veya onları temsil eden galerilerinden eserler satın almanızı, böylece hem zaten çoktandır oluşturmanız gereken çağdaş sanat koleksiyonuna bu vesileyle kararlı bir adım atmanızı, hem de sanat kurumlarının, sanat emekçilerinin ve sanatçıların ayakta kalmasına doğrudan destek olmanızı rica ettik. Sanat insanlarına büyük katkılar yapan Avrupa ülkeleri ve dünyadan rakamsal örnekler verdik.

Sayın Bakan, sizden Almanya gibi her sanatçıya ayda 5000 Euro veya Yunanistan gibi 2500 Euro doğrudan nakit destek vermenizi beklemiyoruz. Ama siz ne projemizi gerçekleştirerek sanat eserleri satın aldınız ne de Avrupa ülkeleri gibi sanatçılara maddi destekte bulundunuz. Siz, bizi yok saydınız. Görüşmemizde elçi olarak bana gösterdiğiniz tavrı, kurumsal başvurumuzu da yanıtsız bırakarak teyit ettiniz. Bakanlıktaki sağ kolunuz Beyoğlu Belediye Başkanlığı günlerinden yakın tanıdığım Sayın Ahmet Misbah Demircan’a ısrarlı takiplerimizi ilettik, ne yazık ki diyalog kurmamız yine mümkün olamadı.

AKP Hükümeti döneminde, 2009 yılında, daha önceki kültür bakanlarımızdan Sayın Ertuğrul Günay’a da sanatçıların şartlarını iyileştirmek için Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak bir yasa tasarısı sunmuştuk. Normalde Kültür Bakanlığı’nın böyle bir yasa tasarısını bizler için hazırlayıp yaşama geçirmesini beklerdik, ama onlardan bir ses gelmeyince bir buçuk yılımızı verip biz bu taslağı hazırladık. Ne oldu biliyor musunuz? Sayın Ertuğrul Günay da aynen sizin gibi ne yasa tasarımızı okuyup herhangi bir yorum yaptı, ne beni ve yönetim kurulumuzu davet etti, ne de bunu Parlemento’ya sundu.

Sayın Bakan, Türkiye Cumhuriyeti’nin görsel sanatçıları hatta tiyatrocuları, müzisyenleri, genç yazarları adına size net olarak ifade ediyorum: Bu ülkenin sanatçıları yokmuş gibi davranarak bakanlık görevini sürdürmenizin mantığını ben anlayamıyorum. Mevzu benim asıl sanatçı kimliğimin yanında, CHP’de daha önce çeşitli görevler üstlenmiş, genel başkan adayı olmuş bir siyasetçi olmam ise, bunun konumuzla hiçbir ilişkisi bulunmadığını size hatırlatmak isterim. Siz, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanı olarak kendi görev alanınıza giren vatandaşların siyasi kimliğine bakmaksızın tümünün sorunlarıyla ilgilenmekle yükümlüsünüz. Kişilerin siyasi görüşleri veya geçmişlerine göre seçkiler yapamazsınız. Şayet “Ben turizmciyim, turizmden anlarım sanattan pek anlamam, çoğunluğu muhalif sanatçılarla bir araya gelmeyi de pek istemem” diyorsanız, o zaman Sayın Cumhurbaşkanı ile en kısa zamanda lütfen görüşün ve Turizm ile Kültür Bakanlığı’nı birbirinden ayırın! Çünkü çağdaş sanat ve kültür alanında karşılaşacağınız kişilerin büyük çoğunluğu zaten bu görüşlerden insanlar olacak. Bunu yapamıyorsanız, Kültür Bakanlığı koltuğunu bırakın, sadece zaten alanınız olan turizmle ilgilenin.

Herhalde farkındasınız ki müzisyenler de, tiyatrocular da, genç yazarlar da, yani sizin alanınıza giren her dalda sanatçılar ülkemizde mesleklerinin içinde bulunduğu şartlar nedeniyle ağır problemler yaşıyorlar. Plastik sanatçılar da, bu mutsuzlar grubunun herhalde en bahtsızları arasında...

Bu yıl Kültür Bakanlığı’nın bütçesi konusunda CHP İstanbul Milletvekili Sayın Sera Kadıgil’in size yaptığı konuşmayı hatırlarsınız. Burada tekrar etmek istemiyorum. Sansürden ve RTÜK’ten hala bitirilememiş, başta AKM olmak üzere çeşitli sahneler, kültür merkezleri veya verilmiş tüm sözlere kadar yaşanan hayal kırıklıklarının ve bütçenin darlığının bir dökümünü yapmıştı sayın Kadıgil.

Sayın Bakan, ben sizin kişisel dostunuz olmaya çalışmıyorum. Size karşı ne bir husumetim var ne de özel bir sempatim. Siz bakan koltuğunda oturuyorsunuz, ben de Türk sanatçılarını temsil eden noktalardan birinde. Yani birbirimizi yok saymak gibi bir tavrımız olamaz.

Sayın Bakan, bu ortamla biraz empati kurarsanız, yaşadığımız durumun absürtlüğünü çok daha iyi fark edersiniz. Dolayısıyla görevinize dair kararları almanızı ve bize bildirmenizi rica ediyoruz.

Bu arada lütfen şunu bilin ki, hedefim sizinle kalıcı bir polemik başlatmak değil. İstediğimiz, hakkımız olan diyalog ve devletin sanatçılara yapması gereken katkılardan ibaret!

Bu açık mektup sonucunda bir araya gelebilirsek hedefim güler yüzle ve yapıcı şekilde UPSD üyesi olan veya olmayan tüm sanatçıların hakkını savunmak, sizinle projeler ve sanatçı hakları konusunda işbirlikleri geliştirmek olacaktır.

İyi günler, iyi görevler Sayın Bakan.

27 Ocak 2021 Çarşamba

HE SUBMERGED WEST AND THE BEAST CREATED BY THE 5th WORLD | Bedri Baykam | 14.01.2021

 THIS IS THE UPDATED VERSION OF BEDRI BAYKAM’S ARTICLE (FOLLOWING BIDEN’S INAUGURATION DAY) PUBLISHED BY THE CUMHURIYET DAILY IN İSTANBUL ON JANUARY 14/2021

After the chaotic sightings in the West, I started considering about this new “hybrid” face of the world, which occurs to be a blend of the 1st and the 3rd world, created by the USA and France, I thought about more cliché and key terms like “the 4th or the 5th world” to describe this new face, however, I noticed that even these and similar terms were already in use in various formats. Among all the vast amount of information circulating in the world, we see that concepts like “the 4th, 5th, 6th world” are everywhere. For this reason, I thought of the term "Submerged West" as the title that best describes the states of France and the USA; two iconic countries of the West. Like the giant transatlantic cruise ships of the great Western civilization slowly sinking into the depths of the water. However, if we look collectively at the process, especially in France and the USA, I still had to add the title “5th world” (The “4th world” is used to define the poorest and least developed countries, especially those in Africa. But beyond this, the content of the 5th, 6th and 7th worlds are a “multiple pending gray zones”) Just like the Great Roman or Ottoman Empires collapsed in history, maybe the time for the great “hybrid” West of the 21st century has come now...

The raid on Capitol Hill in Washington D.C. by Trump supporters was like the apocalyptic "grande finale" of all kinds of rampages witnessed in the heart of the West for the last 2-3 years.

On January 20th, Trump did not attend the inauguration ceremony, thus marking this Presidential handover date permanently. After this event, every time the traditional meeting between the Presidents is made every four or eight years, his name will be mentioned and since he claims that “Biden has not won the election”, the occurrence of all these mishappenings will be constantly inherited to new decades, to new generations.

Bush, Clinton, Obama, all came to power as if to make up for the deficiencies of their predecessors. The poet Amanda Gorman, a young black girl, sang with the comfort of a free and self-confident nightingale flying over a clear river, presenting her verses to the world as pieces that suddenly relieve this troubled environment like a fresh breath. Maybe I got too poetic, but that's exactly what happened. The boredom of Biden, as if he was saying within himself, “I want to go home once this is finally over; I am already exhausted" was overcome by these poetic verses. Despite all, the Democrats could not abandon the desperate wish to legally punish Trump, who hesitantly fled the White House by helicopter on the “D” day...

Chuck Schumer, one of the spokespersons of the Democratic Party in the Senate, stated that starting this week, Trump's "impeachment" will be handled and confirmed, that the indictment will be on the agenda of the Senate as of February, 8th.

The interesting situation is: Trying to punish a President whose term is over is like taking a dead person out of the morgue and hanging him/her again just “to set an example”! Of course, with a slight difference; their goal is to prevent Trump from running for the Presidency of the United States again! Because everyone is seriously afraid of this possibility, even though they try to hide their fear. It is very likely that the "impeachment" might not pass the Senate once again. It will not be easy for the 17 Republican Senators to support 50 Democratic counterparts and secure the 2/3 required majority. There is also the risk of being "labelled" by Trump and his team! Even if Trump can or cannot overcome all the heavy troubles and burdens weighing on him, this time, "Trumpism", his son and Co. who knows may mobilize the 74 million voters, some of whom are fanatics, in a dangerous way and everyone's fear is that people will feel the planned and applied chaos and threat of that January 6th 2021 at their necks!

Going back to that "surrealist" setting staged that day; the scene was incredible. In a Viking-like typology that seems to come out of a surreal Hollywood movie, Jake Angeli, who beyond this nickname calls himself the “Q Shaman”, appears in the middle of each representative photograph; knowing that they were “writing history” in their minds, during the raid of the Capitol Hill, they posed with their "companions" dressed as if they were going to a masquerade with flags and clothes wrapped around their bodies, containing slogans.

Whether the Trump era ends in New York towers, in prison or in divorce courts, his eccentric image and the words will be remembered as well as the image of that bison-hunter-like showman inside the Congress... When Trump entered this adventure, he tried all kinds of tricks that were written and unwritten in the books in order any potential criminal complaints. Does he probably feel remorse now? I absolutely think so! But he tries to play the poker-face!

The interesting thing is that the Trump supporters who stormed the Congress building were somewhat politically the opposite of those millions who participated in the marches during the George Floyd events, burning down the streets. Well, do these groups have absolutely nothing in common? Maybe on a very minimal scale! The FBI had announced that when Biden would gain the title of "President" on January 20th, they had been noticed about the groups that could engage in armed rebellion in the centers of all 50 states and they even had taken severe measures. The fact that the civil war-like scenes were not experienced again on that day, enabled every sane person in America to breathe with a sigh of relief. Even though there were no clear statements from Trump that would convince the masses on this issue. The Pentagon had been forced to make some dramatic war-zone like preparations by placing additional forces on the field, especially starting from the capital. The tension will be remembered…

LET'S LOOK AT THE BIG PICTURE!

Now, I want to move on to a more general story. For the next few weeks, whether we like it or not, we will follow America's de facto power transition, the aftershocks of the scandal, the flashy stories of names selected in the new Cabinet and Trump's painful "anti-epic" legal-political resistance efforts.

Please let's move a little further and take a look at what the Western world and especially France and the USA have experienced in the last few years with a broader look to their last couple centuries.

Before the incredible footage of the Congressional raid, the US experienced other mass street movements, starting in direct opposite from the empty squares brought by the harsh reality of Covid-19, to the nationwide reaction, indignation and looting caused by the brutal police murder of black citizen George Floyd. It is truly a pity and thought-provoking that these scenes can still on the agenda 60 years after the "Civil Rights Movement", which was organized under the leadership of Martin Luther King Jr., who had paid with his life the price for black peoples’ rights that swept across America in the 1960s.

Weren't the events in America just like the cinematographic scenes we also saw on the Champs-Elysées, when the great riots in France under the name of "Gilets-Jaunes" (Yellow Vests) turned into huge anti-Macron and anti-government demonstrations?

HOW COULD THE "BRAND VALUES" OF THE WEST FALL IN THAT TERRIBLE SITUATION?

The West and its cultural leaders, the USA and France, are two starting points that constitute democracy, law and the political origins of the contemporary world. However, in the last two years, they have turned in the new centers of giant social waves that disturb the order in their largest central cities. Having caused great agitation within the Generation of 68 in Europe, France carries the traces of the experiences where the youth and trade unions brought the political issues frequently to the streets in form of strikes to demand their rights following this tradition of the 1968 spirit. But the content and textures of today's environment are quite different.

France has long left behind its "pure original French" texture, with North Africans, Africans in general, and the additional Jewish and Turkish ethnic groups, which remained as souvenirs from their ancient colonies. Especially its capital is the center of a new sociological turmoil. Immigrants, whose childbearing rate is three times that of French families, will soon become dominant as a result of a simple mathematical calculation. No one should be surprised to see a First Lady with a veil/hijab in the Élysée Palace after a few decades at the latest!

In a similar situation, the turmoil in America comes from the Blacks, Puerto Ricans and Hispanics, as well as left-axis or anti-capitalist frequencies that are increasing among the youth. Those representing the opposite axis of this political and social stance are the new right-wing, “loud-conservative” cowboys summarized as “Rednecks” who flooded the streets during the Capitol Hill raid in Washington D.C.!

In America, the media watched by these two very different undercurrents, are completely different from each other; for example, CNN or FOX-News… And there is almost no follow up of each other's media among these groups! Social media also contributes heavily to this big rift. For example, groups that make internet searches with "Black Lives Matter" are then always provided with data and results in this particular specific direction! As a result of this, decisions of the House of Representatives or Congress, supported by both parties in the United States, declined significantly. The polarization in the masses began to look like that of the hardcore football hooligans. The regions dominated by the white squires, also defined as the "Sun Belt" states in America, do not have much intersection with the cosmopolitan eastern or western metropolitan cities.

Similarly, in France, far-right “Le Penists” who propagate racism and groups close to North African/Islamist frequencies in the suburbs do not have a chance to meet! Economic difficulties and social discrepancies fuel these divisions. The point where France and America differ, is that when France grants its immigrants citizenship rights, it accepts them as "French" and regards them as equal; America, on the other hand, takes the issue as "minority rights" and separates the different structures within these groups. For example, it may be required by law to employ certain percentages of ethnic minorities within public institutions with quotas adjusted to these minorities!

Therefore, in the changing social climate, these rigid stances fuel each other, they become more severe. Meanwhile, thanks to (or because of) the media and social media, those with the lowest income trying to earn their bread and the right to live versus those who take caviar baths in golden palaces allegedly meet in the same dream, but by experiencing and creating terrible disappointments!

FACING YOUR OWN INNER-BEAST

I have lived for years in these tense ethnicity fueled tension points or other frequencies of both France and the USA; I know both from within. I watched with on-site observations of their changing demographics, gang wars, student riots and university strikes, families' difficulties of staying alive and well without getting involved in crime!

Like the accelerated videos giving us fleeting images of the cities, life now flows at a similar terrifying speed. By constantly reading the stories of becoming a dollar billionaire, which they see as “success stories”, people are becoming more struggling in their own desperation. The famous slogan of a sports company is "one life, live it", unfortunately corresponds now more to another slogan born from within the ghettos "one life and we missed it" in real life! As this increases the disappointment, the reckoning that gushes from the traces left by slaves, races and colonies that have been exploited for centuries, now take this confrontation to "here and now" in an existential way.

Thus, we arrive at a schizophrenic environment where burning everything down is permissible and historically and ethically normalized. Evacuated cities, tens of thousands of stores that have been raided and looted, destroyed streets, like the footage we see in science fiction movies… Social textures create their own inside grown beasts from their guts like in the movie “Alien”. The gap between politics and real life is rapidly built up in the environments that create blood enemies, not blood brothers. The sociological tsunami, which reaches almost 200 meters in the apocalyptic environment, hits societies in their faces and catches them in their centuries-old sleep. Thus, the "American Dream” of privilege ends.

As a result, the American dream, democracy and the power segregation are shattering. The realities of war, poverty and hunger spread by the West to the rest of the world and the bragging of democracy

There is also another huge wound in the face of the United States and some of its allies like England and Poland: That is the terrible drama caused by the Iraqi War launched under the Bush Presidency in 2003. Supposedly going to the Middle-East again in order to “look for weapons of mass destruction” and coming back after few years having killed 1,5 million humans, will forever stay as a shame, at least for all the responsible politicians of the Bush administration alongside the President. Also history will never forget the unacceptable so-called “apologetic” behaviors of Bush after the damage was done, in spite of all the international warnings, the heavy remorse declared by Hillary Clinton and Tony Blair, when they dared saying that “they had received misleading intelligence” that lead to this genocide like mass killing of the Iraqi people. The English Labor Party carrying that shame also, will never really be pardoned by the conscience of the democratic people of the earth. In other words, the “West” supposedly the cradle of democracy, civilization and advancement, remains also still unfortunately the dark side of humanity, always ready to spit out its own monstrous face, whenever their large interest is at stake… These are much more recent-history reminders without going into the colonial periods and earlier massacres…

This new face of the West will never be the same as before. 1963 marks the terrible turn of cards with the assassination of JFK, who would have led the USA into completely a much more peaceful horizons. Seeing in horror at what dangerous waters his country was drawn into, John F. Kennedy was executed by American fascism in front of his own people in Dallas, when he dared to go on a total war against the CIA, the FBI, the Pentagon, the big capitalists, the war industry and the mafia at the same time! He acted just like a social democratic leader. But in the eyes of the most fascist centers of the US-regime, he was labelled as a "secret communist". JFK had to pay for these efforts with his life. Since then, the US has tried to shape the world according to its own interests, from Vietnam to Latin America, from Iraq to the entire Middle East, and this has been going on for almost 60 years!

Capitalism, with its brutal crushing and reckless attitude, seeks methods of "getting rid of the excess of human beings" counted now with several billions, beyond the desire to search for cheap labor force either in migrants or in the dark sides of the moon in the Far East. Will the emerging Covid-19 surprise or the robots provide them with more relief in the mid-term; who is really running after what, we will have to stay alive to check all that!

In this 3rd millennium where the Silicon Valley has succeeded in devouring and fitting in digital number all by itself, a considerable slice of the world’s wealth for the Tycoon stars of that environment, after all maybe all these “regimes”, “congresses”, “senate” or all the panicky scenarios of struggling with Covid-19, these supposedly current efforts to protect personal data and private lives as well as the so often talked about protection shields for “freedom of thought”, all of the above will rather and up looking like meager scenes that are the wasted out-takes of an old documentary film…

21 Ocak 2021 Perşembe

“CHP’Lİ NECİP FAZIL” VE TÜRKÇE EZAN FOBİSİ VE KILIÇDAROĞLU… | Bedri Baykam | 21.01.2021

NECİP FAZIL VE MENDERES CHP’Yİ TEMSİL EDEMEZ!

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, İBB Halkla İlişkiler Koordinatörü’nün organize ettiği bir online toplantıda Ahmet Hoca Enstitüsü adı altında muhafazakâr isimlerle görüşürken, asıl CHP’nin muhafazakâr bir parti olduğunu söylüyor. Ardından da “Hepimizin dedesi, babası bir şekliyle CHP'liydi. Mesela önemli şairlerden Necip Fazıl Kısakürek CHP'nin Parti Meclisi üyesidir bir dönem. Adnan Menderes CHP'lidir. Tek parti var zaten, o tek parti aslında çok değişik görüşlerden, kimliklerden insanlar o tek parti döneminden parlamentoda ya da parlamento dışında partiyi temsil etmişlerdir. Ayrışma çok partili hayata geçtikten sonra başlamıştır'' diyor. Gerçekten söyleyecek söz bulamıyorum. Bugün sağ kesimden oy almak için Menderes ve Necip Fazıl’dan söz ederek bir CHP profili çizilemez, “Tek parti döneminde onlar da CHP üyesiydi” şeklinde bir siyaset oluşturulamaz. Bu şimdi kalkıp “Hepimiz Adem ve Havva’dan geliyoruz, hepimiz kardeşiz, herkes iyi geçinsin” demeye benziyor! Bunlarla kitlelere güven veremezsiniz, özellikle tüzüğünüzde “çağdaş, demokratik, sol bir siyasal parti” yazıyorsa! Sayın Kılıçdaroğlu bunları toplumdaki gerilimleri azaltmak için yaptığını düşünse de, parti kimliğine zarar veriyor ve geçmişi ile çelişkiye düşüyor. Ayrıca maalesef yakın dönemde de, yoruma bile açık olmayacak şekilde Kılıçdaroğlu’nun sorumluluğunu üstlendiği bir Ekmeleddin İhsanoğlu gafı var. İşin daha da vahimi, milyonların ağır tepkisini çeken bu konuda henüz kendisinden bir “hata kabulü” bile gelemedi. Dolayısıyla bu gelişmeleri değerlendirirken de bu malum veriler ışığında olaylara baktığımızı kimse de unutmasın.

Bu yeni gerilim gündemi, birkaç hafta önce yaşanan “Şeb-i Arus töreninde İBB tarafından Türkçe ezan mı okutuldu?” tartışmalarını hatırlattı. Biliyorsunuz, ortam son derece sert salvolara, dini konular üstünden siyasi kavgalara doğru evrilmişti. Konu tabii ki hemen Atatürk dönemi ile hesaplaşma fırsatının tekrar kullanılmasını gündeme getirdi! Konu tabii ki hemen Atatürk dönemi ve ezanı Türkçe okutmak isteyenlerle hesaplaşma üzerinden günümüz CHP’sinin kötülenmesiydi.

Erdoğan, “Buldukları her fırsatta tek parti faşizmine dönüyorlar. Kuran’ı Türkçe okutma gibi bir garabet İstanbul’da sergilendi” diyerek CHP’yi suçladı. Kasım 2018’de CHP Milletvekili Öztürk Yılmaz Türkçe ezanı savunduğunda Kılıçdaroğlu hızlı bir kararla onu partiden ihraç ettirmişti. O günlerde Yılmaz’ı makaleleriyle savunan çok az sayıda insandan biri bendim. Kılıçdaroğlu konu kendisine sorulduğunda hemen yine aynı pozisyona geçerek “Bir dönem Türkçe ezan okunmuş ama sonra CHP’nin de oylarıyla bugün bildiğimiz şekliyle okunması kararı alınmış. Türkçe Arapça tartışmasını doğru bulmam” deyiverdi.

Öncelikle, CHP’nin bu konudaki tavrından son derece rahatsız olduğumu söyleyerek başlamam lazım. Atatürk Türkiyesi’nin simgelerinden biri haline gelen Türkçe ezanı, Mustafa Kemal’in partisinin bugün yadsıyabilmesi, hatta bir vekilini ihraç edebilmesi yenilir yutulur lokma değil. O zaman ne yapacaksınız? Partide “değişmez önder”in kimi sözlerini seçip kafanıza göre sansürleyip çöpe mi atacaksınız? Demokrat bir ülkede ezanın illa yalnız Arapça veya Türkçe okunmasını istediğini savunanlar tabii ki olacaktır. Ama hiç kimsenin, Atatürk Türkiyesi’nin devrimler döneminin simge çıkışlarından biri olan “Türkçe ezan” konusunda haddini aşarak “cadı avı” başlatma hakkı yoktur!

Türkiye’yi Araplaştırmak veya Katarlaştırmak isteyenlerin, bu fikirle kendilerini doğal müttefik haline getirmeleri normal de, CHP’nin bu kendi içine agresif tavrını anlamak mümkün değil. Üstelik artık parti şunu öğrensin: Şeriata özenenler veya köktendincilerle pazarlık da olmaz, ödün vererek bir orta yol da bulunamaz! Türkiye’de bunu deneyen merkez sağ, bildiğiniz gibi 90’lar boyunca adım adım eridi ve oyların yarısı elindeyken, müflis bir tüccar gibi her şeyini kaybetti. Çünkü gericiliğe ödünler verilerek laik-demokratik bir Cumhuriyet savunulamaz!

O mükemmel siyasal gençlik dergisi Çözümleme’de bu konuları işliyorum, son aylarda. Önce, 90’lar boyunca solun gaflarını, bu sayıda ise merkez sağın kendini yok edişini ele aldım. (Önümüzdeki sayı ise 2. cumhuriyetçi medyanın nasıl kullanılma sürecini tamamlayıp tasfiye edildiğini anlatacağım. Abonelik için: cozumleme@tiyatrobirileri.com)


TÜRKÇE EZAN, OSMANLI’DAN GELİYOR!

Gelelim işin yadsınamaz iki farklı bakış açısına. Öncelikle herkes şunu bilmeli/hatırlamalı ki, Türkçe ezan, Atatürk veya CHP’nin ortaya attığı bir konu değil. 19. yüzyılda Türkçülük duyguları yükselme sürecindeyken, Sultan Abdülaziz döneminde hayatı akıl almaz olaylarla dolu olan Türkçü “Genç Osmanlı” yazar Suavi, “dinde reform gerekir” düşüncesinden hareketle, hutbenin her milletin kendi dilinde okunmasını ısrarla ilk olarak gündeme taşıyan kişiydi. Onun görüşü, Cemaleddin Efgani ve Macar halk bilgini Ignaz Kunoş tarafından da geliştirilerek dile getirildi. Dinde tutucu dogmalara karşı çıkmak, Tanzimat döneminden beri, uzun süre takip edilen bir devlet politikasıydı. Ziya Gökalp’in şu dizeleri de yol gösterici:

"Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur.

Köylü anlar manasını namazdaki duanın

Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kuran okunur

Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın

Ey Türk oğlu, işte senin orasıdır vatanın.”


Hafız Ali Rıza Sağman, “Tanrı Uludur, Tanrı Uludur” tercümesini yapan din adamımız ve bu cümle Türkçe ezanın ana vurgusu olarak yerleşti.

Soner Yalçın, ODA Tv’de konuyu kaleme alırken Şafii bilginlerin, Kuran’ın başka dillerde de okunabileceğini savunduklarını anlatıyor. İmam Azam Ebu Hanife, “Ezan Farsça da okunabilir, yeter ki ezan olduğunu anlayalım ve namaz vaktinin geldiğini fark edelim” diyor. Yine aralarında Ebu Hanife, Alauddin Kasani, Zeyla’i gibi isimlerin olduğu İslam alimleri, “Kuran’ın tercümesi de Kuran’dır” görüşünün savunanlar arasında... (Yani bugün “Türkçe ezan-kuran olamaz” diyen Diyanet’ten farklı düşünüyorlarmış!)

Demek ki neymiş? Türkçe Kuran, CHP dönemi veya Atatürk’ün bir “icadı” değilmiş. Halbuki topluma bu hep böyle sunuluyor. “Camileri ahır yaptılar” palavrasını bir tamamlayıcısı gibi geliyor.


İŞİN MANTIK-ANLAM-FELSEFİ YÖNLERİ

Lise sonda felsefe hocamız bir rahipti, Monseigneur Dubois. İnanılmaz donanımlı, zarif ve derin bir insandı. Bazı okurlarımı duyar gibi oluyorum: “Din ve felsefe, ne alaka! Çok farklı hatta zıt şeyler! Nasıl olur!” demeyin. Olur. Hem de bal gibi olur. Zaten din felsefesi diye bir dal var. Yeter ki, benzer sorulara farklı yanıtlar gelebilse de, aydın bir bakış açısı olsun! Din insanı da filozof da kendine benzer sorular sorar. “Ben kimim, nereden geldim, niye dünyada varım, ölümden sonra ne var? Neden iyilik ve kötülük var? Hangi kurallar altında yaşamam lazım? (İster dini, ister etik, ister sosyal) Evren sonsuz mu? Bu evrenin patronu kim?” Tabii ki din ve felsefenin birbirinden ayrılan sayısız bölmesi de var ama kesişme alanları küçümsenemez.

Sonuçta felsefi metinlerin nasıl birer anlamı, içeriği, sorunu kurup geliştirip yolun sonunda duvar olsa bile çözüm stratejisi geliştirme yöntemi varsa, din de aynı şekilde bir mesaj, bir bakış açısı, bir kaideler dizisi taşıyor.

Ama ülkemizde biz bunu şöyle bir farkla yaşıyoruz: Bu ezan ve Kuran’ın Türkçe ele alınışı, büyük bir sorun olarak görülüyor! Adeta Türkler’in Kuran’da ne dendiğini anlamamaları isteniyor! Sanki bundan açıkça korkuluyor! Gel de şaşırma! Yani bunu bir Avrupalı’nın gözüne soksanız, “Bizim duaların ne dediğini kimse anlamıyor çünkü kimse Arapça bilmiyor, aslında anlamamız da istenmiyor” deseniz, o insanlar önce size inanmazlar sonra da gülümseyerek birbirlerine bakakalırlar!

Zülal Kalkandelen Cumhuriyet köşesinde birkaç hafta önce Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın, Kuran’ın Türkçe çevirisinin gençleri Deizm ve Ateizm’e yönlendirdiğini iddia ettiğini hatırlattı. O zaman Sayın Karadaş’ın söyledikleri akla iki şey getiriyor; ya “Kuran’ın ne dediği anlaşılırsa bu o kadar inandırıcı gelmeyecek ki gençler deist veya ateist olacak” ya da demek Diyanet iddia ediyor ki, “Kuran’ın Türkçe meali kötü bir çeviri olduğundan okuyanlar başka yola gidiyorlar”. Ben şahsen Karadaş’ın hangisini ima ettiğini merak ettim! (Mantıken üçüncü bir şık var mı, siz söyleyin, ben bilemiyorum.)

İşin AKP ve Erdoğan açısından son ilginç hatırlatması tabii 2015’de çözüm süreci devam ederken Erdoğan’ın Batman mitinginde Kuran’ın Kürtçe çevirisi ile halka seslenip siyasi destek istemesi! O günlerde Devlet Bahçeli’nin bu olgu hakkında Erdoğan’ı nasıl teşhir edip tanımladığının araştırmasını lütfen siz yapın, beni aşar!

Dünyada, kendi vatandaşlarının dinini anlamasının önüne bu kadar dikenli tel çeken başka bir ülke yok!

İktidar kesiminin davranışlarını anlıyorum tamam da, Kılıçdaroğlu kendisini anlamamı beklemesin! Bir de lütfen kara kara düşünsün: Acaba Atatürk kendisinin koltuğunda bu iddialı ve sert “Türkçe ezan-Kuran olmaz” görüşlerinin yükseldiğini duysa, neler düşünürdü.




14 Ocak 2021 Perşembe

BATIK BATI VEYA 5. DÜNYANIN YARATTIĞI CANAVAR | Bedri Baykam | 14.01.2021

 Batı’da yaşanan kaotik görüntülerden sonra, Amerika ve Fransa’nın 1. dünya ve 3. dünyayı harmanlayan, yeni “hibrid” çehresi hakkında düşünürken, aklıma önce “4. veya 5. Dünya” gibi daha klişe kilit isimler gelse de, bunlar ve benzeri her ismin farklı şekillerde kullanıldığını hatırladım. Dünyadaki atıllaşan onca bilgi yığını arasında “4. 5. 6. Dünyaların” kavram olarak cirit attığını görüyoruz. Bu nedenle, Batı’nın simge iki ülkesi olan Fransa ve ABD’nin bu hallerini en iyi tarif eden başlık olarak “Batık Batı”yı düşündüm. Yavaş yavaş suya gömülen büyük Batı medeniyetinin dev renkli transatlantikleri gibi… Ama buna rağmen, özellikle Fransa ve ABD özelinde yaşanan sürece toplu bakarsak, başlığa yine de

5. Dünya” tanımlamasını eklemekten kendimi alamadım. (4. Dünya, Afrika başta olmak üzere en fakir ve donanımsız ülkeleri için kullanılıyor. Ama ötesinde, 5. 6. ve 7. Dünyaların içerikleri de “çoklu muallak”ta…) Belki nasıl Roma veya Osmanlı imparatorlukları tarih içinde göçüp gittiyse, şimdi sıra yavaş yavaş 21. yüzyılın bu şekilde hibritleşen büyük Batısı’na geldi…

Trump’cıların, Washington DC’de Capitol Hill’i basması, 2-3 yıldır süren ve Batı’nın kalbinde yaşanan her türlü taşkın olayın apokaliptik “grande finale”siydi adeta. Siz bu makaleyi okurken dünyanın gündemi şu an Trump’ın azledilip edilmeyeceği, bunun için hangi yöntemin kullanılacağı, daha önce onca hazırlıkla deneyip başaramadıkları, Trump’ı Beyaz Saray’dan uzaklaştırma operasyonunu bu sefer

2. Impeachment”ın ardından “mutlu son”a ulaştıramayacaklar var. Tabii bunun için Senato’dan onay almaları lazım.

Sahne inanılmazdı. Gerçeküstü bir Hollywood filminden çıkmış görünen, Viking’i andıran bir tipolojide, kendine Q Shaman adını uygun gören Jake Angeli lakaplı şahıs her temsili fotoğrafın ortasında yer alıyor; üstlerine sardıkları bayrak veya slogan dolu örtülerle maskeli baloya gider gibi giyinmiş “yol arkadaşları” ile beraber, Kongre baskınında tarihe geçtiklerini bile bile poz veriyorlar.

Trump dönemi, ister New York kulelerinde, ister hapishanede, ister boşanma mahkemelerinde bitsin, onun eksantrik imaj ve sözleri kadar, o bizon avcısına benzeyen Kongre içindeki şovmenin görüntüsü de hatırlanacak… Trump, bu maceraya giriştiğinde, dünyanın en güçlü koltuğunu terk etmemek için kitapta yazan ve de özellikle yazmayan her türlü numarayı denemeye kalktı, kendisini o noktaya taşıyan Amerikan rejimini dinamitleyerek tahtının gücünü ve hakkındaki potansiyel suç duyurularına karşı dokunulmazlığını sürdürmek istedi. Şimdi pişman mıdır? Bence kesinlikle! Ama hiç çaktırmamaya gayret ediyor!

İşin ilginç tarafı, Kongre binasını basan Trump’cılar, George Floyd olaylarında ortalığı yakarak yürüyüşe geçen milyonların siyasi olarak bir ölçüde zıttı. Peki aralarında küçük de olsa bir kesişme yok mudur? Belki, çok minimal düzeyde olabilir! FBI, Biden’ın “başkanlık” sıfatını kazanacağı 20 Ocak günü, 50 eyaletin merkezlerinde silahlı isyana girişecek gruplar hakkında duyumları olduğunu açıkladı ve önlemler almaya şimdiden başladı. O gün iç savaş görüntüleri yaşanmaması Amerika’da aklı selim her insanın temennisi. Ama Trump’tan bu konuda kitleleri ikna edecek net demeçler bir türlü gelemiyor! Pentagon, özellikle Amerika’nın başkentinden başlayarak ek güçleri sahaya sürerek, büyük hazırlıklar yapmak durumunda kaldı. Ortam gerilmeye devam ediyor.


BÜYÜK TABLOYA BAKALIM!

Şimdi daha genel bir hikayeye geçmek istiyorum. Nasıl olsa önümüzdeki bir hafta boyunca Amerika’nın iktidar geçişini, Kongre baskını skandalının artçı şoklarını ve Trump’ın acı dolu “anti-epik” serüvenlerini istesek de istemesek de izleyeceğiz. Lütfen konudan biraz daha uzaklaşıp Batı dünyasının ve özellikle Fransa ve ABD’nin son birkaç yılda hatta yüzyılda yaşadıklarına göz atalım.

ABD, Kongre baskınının inanılmaz görüntülerinden önce, başka kitlesel sokak hareketlerini, Covid-19’un getirdiği bomboş meydanları, George Floyd’un polis tarafından acımasızca öldürülmesinin ülke çapında yarattığı tepkileri, infiali ve yağmaları yaşadı. Amerika’yı 1960’larda kasıp kavuran siyahi hakları için Martin Luther King’in canıyla bedelini ödediği liderliğiyle örgütlenen “Sivil Haklar Hareketi”nden 60 yıl sonra bu sahnelerin hala gündemde olabilmesi, gerçekten yazık ve düşündürücü.

Amerika’daki olaylar aynen Fransa’da “Gilets-Jaunes” (Sarı Yelekliler) adıyla gerçekleşen büyük isyanların Macron ve hükümet karşıtı dev gösterilere dönüşürken Champs-Elysées’de gördüğümüz sinematografik sahneler gibi değil miydi?


BATI’NIN “MARKA DEĞERLERİ” NASIL BU DURUMA DÜŞTÜLER? 

Batı ve onun kültürel liderleri ABD ve Fransa, dünyada demokrasi, hukuk ve politik kökeni oluşturan iki çıkış noktası. Özellikle son iki yılda ise en büyük şehirlerinde düzeni alt-üst eden, dev sosyal dalgaların yeni merkezleri. Fransa, gerek 68 Kuşağı’na Avrupa’ya yaşattığı büyük ajitasyondan, gerek gençler ve sendikaların bu 68 ruhu geleneğiyle sık sık hak talep etmek için, işi sokağa ve grevlere döken deneyimlerin izlerini DNA’sında taşıyor. Ama bugünkü ortamın içeriği ve dokuları çok farklı…

Fransa, kolonilerinden kendisine yadigar kalan Kuzey Afrika, Afrika ve buna eklenen Musevi ve Türk etnik gruplarla kendi “eski katıksız Fransız” dokusunu çoktan gerilerde bırakmış. Özellikle başkenti yeni bir sosyolojik fırtınanın merkezini oluşturuyor. Çocuk yapma oranları Fransız ailelerin üç misli olan göçmenler, matematiksel bir doğal çıkışla bir süre sonra egemen hale gelecekler. Élysée Sarayı, en fazla birkaç on yıl sonra türbanlı bir cumhurbaşkanı eşi görürse, kimse şaşırmasın! 

Benzer durumdaki Amerika’da ise kaynama siyahilerden, Porto Rikolulardan ve Hispaniklerden ve gençlik arasında artan sol eksenli veya anti-kapitalist frekanslardan geliyor. Onların normalde temsil ettiği siyasi ve sosyal duruşun karşıt ekseninde yer alanlar ise, Washington Capitol Hill baskınında sokağa dökülen yeni sağcı, “redneck” şeklinde özetlenen “gürültülü-tutucu” yeni kovboylar! 

Amerika’da, bu iki çok farklı dip dalganın izledikleri medya organları da birbirinden tamamen farklı; mesela CNN veya FOX haber… Ve bu gruplar arasında birbirinin medyasını takip eden yok denecek kadar az! Sosyal medya da bu büyük yarılmaya ağır bir katkıda bulunuyor; şöyle ki, mesela “Black Lives Matter” doğrultusunda internet aramalarına girişen gruplara, daha sonra hep bu yönde veriler ve sonuçlar sunuluyor! Bunların sonucunda mesela Amerika’da her iki partinin de desteklediği Temsilciler Meclisi veya Kongre kararları büyük ölçüde düşüşe uğradı. Kitlelerdeki kutuplaşmalar, sert futbol holiganlarınkine benzemeye başladı. Amerika’da “Güneş Kuşağı” olarak tanımlanan beyaz çiftçi egemenliğinin yoğunlaştığı bölgelerin kozmopolit doğu veya batı merkez kentleriyle pek kesişmeleri olamıyor. 

Fransa’da da benzer şekilde, ucu ırkçılığa değen aşırı sağcı Le Pen’ciler ve varoşlardaki Kuzey Afrika/İslamcı frekanslara yakın grupların kesişme şansları yok! Ekonomik zorluklar ve sosyal kıskançlıklar bu ayrışmaları körüklüyor. Fransa ve Amerika’nın ayrıldığı nokta şu: Fransa göçmenlerine vatandaşlık haklarını verdiğinde onları tam “Fransız” kabul ediyor ve eşit statüde görüyor; Amerika ise konuyu “azınlık hakları” şeklinde ele alıp içindeki farklı yapıları ayrıştırıyor. Örneğin, kurumlara belli yüzdelerde farklı etnik azınlıklara uyumlu kotalarla iş vermek kanunen zorunlu kılınabiliyor!

Dolayısıyla değişen sosyal iklimde, bu sert duruşlar birbirini körüklüyor, daha da sivri hale geliyorlar. Bu arada medya ve sosyal medya sayesinde (veya yüzünden) ekmek ve yaşam hakkı arayan en düşük gelirli ile altın saraylarda havyar banyosu yapanlar sözde aynı rüyanın içinde buluşuyorlar, ama korkunç düş kırıklıkları yaşayarak ve yaratarak!


KENDİ CANAVAR KARŞITIYLA YÜZLEŞME

Hem Fransa’nın hem Amerika’nın bu bahsettiğim gergin etnisite noktalarında veya diğer frekanslarında yıllarca yaşadım; her ikisini de içinden biliyorum. Değişen hızlı demografilerini, çete savaşlarını, öğrenci olayları ve üniversite grevlerini, ailelerinin canlı kalma ve suça karışmama zorluklarını yerinde gözlemlerimle izledim!

Televizyon program geçişlerindeki hızlandırılmış Boğaz vapurları veya bulutlar gibi, artık yaşam da aynı korkunç süratle akıyor. İnsanlar “başarı öyküsü” olarak gördükleri, dolar milyarderi olma hikayelerini sürekli okuyarak, kendi çaresizliklerinde daha da debelenir hale geliyorlar. Bir spor firmasının ünlü sloganı “tek yaşamın var, kaçırma, yaşa” (one life live it), ne yazık ki gerçek hayatta adeta “tek yaşam hakkımız vardı, onu da ıskaladık” (One life, we missed it) sloganına dönüşüyor! Bu da hayal kırıklığını arttırdığı gibi, yıllarca sömürülen köleler, ırklar ve kolonilerin bıraktığı izlerden fışkıran hesaplaşma, varoluşçu bir şekilde bu yüzleşmeyi “şimdi”ye taşıyor.

Böylece, her şeyi yakıp yıkmanın mübah ve tarihsel etik açıdan normalleştiği bu şizofrenik ortamda, sosyal dokular kendi bağırsaklarından “Alien” filmindeki gibi karşıt canavarlarını yaratıyor. Karınlardan kankardeşi değil, kandüşmanı yaratan ortamlarda siyaset ve gerçek yaşam farkı hızla açılıyor. Apokaliptik ortamda adeta 200 metreye ulaşan sosyolojik tsunami, toplumların suratına çarparak onları asırlık uykularında yakalıyor. Böylece “Amerikan ayrıcalığı” rüyası da bitmiş oluyor.

Sonuçta Amerikan rüyası da, demokrasisi de, güçler ayrımı da tuzla buz oluyor. Batı’nın dünyaya yaydığı savaş, sefalet ve açlık gerçekleri artık kendi ülkelerinde bile demokrasi palavrasının kendi ellerinde patlamasını beraberinde getiriyor. Batı’nın yeni çehresi bundan sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. John F. Kennedy 1963’de Amerikan faşizmi tarafından kendi halkının önünde infaz edilmeden önce ülkesinin hangi tehlikeli sulara çekildiğini dehşet içinde görerek, CIA, FBI, Pentagon, büyük kapitalistler, savaş endüstrisi ve mafyaya karşı aynı anda savaş açma çılgınlığına cüret etmişti (!) Esasında tam bir sosyal demokrat lider gibi hareket ediyordu. Ama ABD düzeninin en faşist odaklarının gözünde o bir “gizli komünist”ti. JFK bu çabalarını canıyla ödemek zorunda kaldı. O günden sonra, Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Irak’tan tüm Orta Doğu’ya kadar ABD dünyaya kendi çıkar kararlarına göre şekil vermeye kalkıştı ve bu neredeyse 60 yıldır böyle sürüyor!

Kapitalizm, acımasız ezici ve umursamaz tavrı ile emek gücünün ucuzunu ister göçmenlerde ister Uzak Doğu’da arama sevdasının da ötesinde, “insan fazlasından kurtulma” yöntemlerini araştırıyor. Bunu orta vadede Covid-19 sürprizi mi yoksa robotlar mı sağlar, kim neyin peşinde orasını yaşayarak (?) göreceğiz…

Silikon Vadisi’nin, dünya servetinin hatırı sayılır bir kısmını tek başına dijital numaralara sığdırıp iç ettiği yeni bir 3. binyılda, bu ortamın büyük yıldızları için belki rejimler de, kongreler veya senatolar da, Covid-19 ile mücadele senaryoları da, insanların kişisel verilerini ve özel hayatlarını, düşünce özgürlüğünü koruma altına alma arzuları da, artık eski bir belgesel filmden sahneler gibi…




7 Ocak 2021 Perşembe

SAYIN CUMHURBAŞKANI, HANGİ TÜRKİYE’Yİ TASARLIYORSUNUZ? | MR. PRESIDENT, WHAT KIND OF TURKEY ARE YOU DESIGNING? | Bedri Baykam | 07.01.2021

Sayın Cumhurbaşkanı,

Son zamanlarda yaptığınız kimi yorumlar ve bunlarla ilişkili gördüğüm bazı uygulamalar beni size bu açık mektubu yazmaya itti.

 

YILIN SON İKİ AYINA YAYILAN İMAJ ÇABALARINIZ

Açık açık “18 yılda fikri iktidarımızı tesis edemedik” diye şikâyet ettiniz. Sonra bu uğurda “fikri iktidar” için yeni bir sanat vakfı kurdunuz ve sözcünüz olarak hareket eden İbrahim Kalın da bu vakfın yönetim kurulunda yer aldı. Hedefiniz “Kadim medeniyetimizin yapıtaşları ve değerleriyle beslenen evrensel bir kültür sanat anlayışından güç alarak eğitim ve üretim odaklı yaklaşımı ile Türkiye’nin kültür-sanat ekonomisine katkı sağlamak” olarak açıklandı. Çevrenizde yalnız siyasi ve maddi güç arayışına girmiş insanlar olduğunda, dünyada saygın bir imaj elde edilemediği gibi, ülkenin içinde de güven oluşamadığı belli oldu. Ardından ikinci bir hamleyle, şahsınız ve Adalet Bakanı Gül’ün, “adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” şeklinde özetlenen çıkışınızla, artık mahkeme kararlarına ve “hukuk devleti”ne saygı gösterileceği yönünde bir umut ışığı yaktınız. Hemen arkasından da yine “AB hamlesi” olarak özetlenen üçüncü bir çıkışla bu “olumlu algı inşası” çabanızı somutlaştırdınız. Sözcünüz Kalın, Brüksel’e giderek AB yetkilileriyle görüştü. AB ve ABD’ye sıcak mesajlar yollayarak, geleceğimizi AB’de gördüğünüzü dosta düşmana ilan ettiniz. Arada yaptığınız ağır AB ve Batı karşıtı çıkışla doldurulmuş seçmenlerinizin önemli bir kısmı bunu yadırgasalar da sizin siyasi gelgitlerinize alışık oldukları için fazla üstelemediler. Ardından sıra dördüncü hamlenize geldi. Yılın son birkaç gününde, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri töreninde ise, “Beklediğimiz o sanatçı, muhalefetini sosyal medya hesabından savurduğu siyasi polemiklerle değil, kanatlanıp uçurduğu sanatıyla gösterecektir” diyerek, “milleti hor görmeyen” sanatçıları beklediğinizi ifade ettiniz. Çok pardon, bir de yine aralık ayında, daha önceki yorumlarınızın aksine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı saygı ve dikkatle dinlediniz, müziğe verdiğiniz önemden söz ettiniz.

Yine aynı dönemde, size özellikle bir hayvansever olarak teşekkür ederim, engelli bir köpek olan Leblebi’yi yanınıza aldınız, ona eşinizle beraber şefkat gösterdiniz. Buradaki teşekkürümün de hiçbir imalı yanı olmadığından emin olmanızı isterim.

 

KOYDUĞUNUZ HEDEFLERLE UYUŞMAYAN UYGULAMALAR!

Sayın Cumhurbaşkanı,

Yukarıda, birbirini tamamladığına inandığınız davranışlarınızla, umarım bir gün gerçekten ülkemizi düşünce insanları, sanatçılar ve müzisyenlerle dolu, Batı’nın artık kabul ettiği bir hukuk devletine doğru çekersiniz… diyeceğim ama, yaşanan onca çelişkili uygulama beni tam tersine bu konuda ağır şüphelere taşıyor. Sanatçılara ödül dağıtırken kullandığınız ifadeler, bu tereddütlerimi fazlasıyla arttırıyor.

Sayın Cumhurbaşkanı, “fikri iktidar”, “Batı’da saygı”, “sanatçılar dünyası ile diyalog” arıyorsanız, o zaman şunları dikkatinize sunmak isterim:

Enis Berberoğlu, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında mahkemenin kararlarına saygı gösterilmezse; GATA’nın başına, paylaşımlarıyla Cumhuriyetçi saygın insanlarla alay eden tarikatçı bir doktor atanırsa; iktidar yanlısı şeriatçı televizyon kanallarında ölüm listeleri hazırladıklarını ve mahalleleri kana bulayacaklarını söyleyen yobaz kadınlar özgürce cirit atarsa; idam tartışmalarını, her fırsatta “hedef göstererek” başlatanlara şaibeli bir şekilde destek verilirse; kadına şiddet her gün masum insanların canını alırken İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamamak için her türlü bahane ve saptırılmış yorum ortaya sürülürse; bunun yanı sıra sokakta gösteri yaparak hak arayan kadınlarımıza her türlü şiddet gösterilirse; Ayasofya yeniden ibadete açılırken imam açıkça Cumhuriyet’in kurucularına beddua okur, aynı imam, “Yılmaz Özdil’in cenazesi camiiye sokulmamalıdır” diyen bir Sifil’in “haklı olduğunu” utanmadan söyleyebilir ve bu ağır nefret provokasyonlarına rağmen görevden alınmazsa; bu ülkenin kurucusu Atatürk’ün anıtına çiçek ve çelenk koymayı bile suç sayan kaymakam veya valiler atanabilirse; ülkenin sanatsal oksijen alabildiği AKM ve Rumeli Hisarı Açık Hava Tiyatrosu hiç kimseyi tatmin etmeyen nedenlerle kapatılmışsa; düz ve anadolu liseleri zorla ve mantıksız şekilde imam hatip lisesine dönüştürüldüyse; AKP milletvekili Cengiz Aydoğdu “şeriat bizim hukukumuzdur” diye demeç verebildiyse; ülkenin en aydınlık ve ilerici sayılan üniversitelilerinin başına, iktidarın siyasal yapısında yer almış insanlar büyük tepkilere rağmen rektör olarak atanabildiyse; iktidarı temsil eden iki ortak partinin liderleri sürekli olarak ana muhalefet partisi hakkında ağza alınmayacak sözler sarf ederek bu tarihi partiyi aşağılıyorlarsa, “CHP’nin kökü bereketsizdir” diye çekinmeden halkı kin duygularıyla doldurabiliyorlarsa; ülkede iktidarın görüşünü temsil eden kurumlar, muhalefet görevini yürüten gazetelere karşı akıl almaz kampanyalara girebiliyor, her türlü ceza ve baskıyı devreye sokabiliyorsa; ülkenin en değerli yeşil alanları ve koyları, yerel halkın ve ekoloji derneklerinin bütün uyarılarına rağmen yeni saraylar yapılacak diye iktidara peşkeş çekilebiliyorsa; Necati Doğru ve Emin Çölaşan gibi efsanevi yazarlar hakkında sen FETÖcüsün diye içeriksiz davalar gündeme alınabiliyor ve hatta sonuca bağlanabiliyorsa; dünyanın en sevilen  havalimanlarından Atatürk Havalimanı isim alerjisi yüzünden milli serveti de yok ederek kullanılamaz hale getirilip zoraki şekilde yeni havaalanı yapılıyorsa; dünyada görülmemiş bir komediyle, televizyonlarda karın deşmek serbestken, içkilerin üstü buzlanabiliyorsa; sanatçı tarifinizde, düşünen insanın egemen güçlerden farklı eleştirel görüşleri dile getirebileceğini yok sayarak, “uslu sanatçı” tarifi yaparsanız; bu ülkede hala sizden farklı düşünen bir Fikri Sağlar’ın görüşleri eleştiri değil, dava konusu olabiliyorsa

 

SONUÇ: Sayın Cumhurbaşkanı, daha fazla saymama gerek var mı? Lütfen artık bu durumu görün. Türkiye’de bunlar yaşandığı müddetçe sizlerin “fikri iktidar” kurmanıza uzaktan yakından imkan yok. Sanatçılarla sağlıklı diyalog oluşturmanıza imkân yok. Batı’nın sizi ve yaptıklarınıza saygı duyarak AB’de ülkemize yer açmasına imkân yok. Ve hepsinden önemlisi bu ülkenin insanlarına huzur, mutluluk, dinginlik yok.

Bu nedenle önünüze koyduğunuz umut dolu hedeflere gerçekten ulaşmak istiyorsanız, yeni yapılacak işler listemizde “nelerin olması ve olmaması gerektiğini” yeniden gözden geçirmenizi öneriyorum. Çünkü ülkemizin en çok huzura ihtiyacı var!

Saygılarımla.

---------------------------------------------------------------------------------------------

MR. PRESIDENT, WHAT KIND OF TURKEY ARE YOU DESIGNING?
Bedri Baykam, January 7, 2021


Dear Mr. President,
Your recent comments and some of the decisions you made and implementations of your power structure, urged me to compose and address this open letter to you.

YOUR EFFORTS FOR IMAGE DURING THE LAST TWO MONTHS OF THE YEAR

Bluntly, you complained; “We were not able to establish our intellectual power in 18 years”. Then you founded a new art foundation for "intellectual power" for this purpose, and İbrahim Kalın, who is your spokesperson, took place as a board member in this foundation. Your objective was announced as "Contributing to Turkey's culture and art economy with a training and production-oriented approach, powered by the universal understanding of art & culture, that is fed by values and building blocks of our ancient civilization.” It has become clear that neither a respectable image could be achieved in the world, nor even trust could be established within the country, as long as there are people around you who only seek political and material power. Then, with a second move, you imposed a glimpse of hope that the court decisions and the "state of law" will now be respected, with your outlook summarized as "Let justice be served, even if the price for it is Doomsday," as pronounced by you and Minister of Justice, Mr. Gül. Immediately after that, with a third attempt, again summarized as the "EU move", you enforced your "building a positive perception" effort. Your spokesperson Kalın went to Brussels and met with the EU officials. By sending warm messages to the EU and the USA, you declared to friends and foes around the globe that you see your future in line with the EU. Although a significant part of your voters, agitated by the heavy anti-EU and anti-Western debates you often made, found this approach somewhat strange, they did not push it too much since they were used to your recurrent political tides. Then it was time for your fourth move. In the last few days of the year, you said during the Presidential Culture and Art Awards ceremony, "The artist we expect will show his opposition not with the political polemics s/he scatters from his/her social media account, but with the art s/he blows us away with", and you also stated that you are expecting artists who do not “despise the nation”. Sorry, and again in December, contrary to your previous comments, you listened to the Presidential Symphony Orchestra with great respect and attention, and bragged about the importance you attach to music.

Again, in the same period, I hereby would like to thank you especially as an animal lover; you adopted a disabled dog, Leblebi (Chickpea), and you showed affection to this dog together with the First Lady. I want to assure you, that my thanks here have no cynical implications.

APPLICATIONS THAT DO NOT MATCH WITH YOUR GOALS!

Mr. President,
With your behaviors mentioned above, which you believe complement each other, I hope that one day you will really divert our country towards a state of law full of thinkers, artists and musicians and is also finally recognized by the West; I am eager to pronounce this hope of mine, however and to the contrary, all the contradictory practices that have been experienced in the political arena, make me seriously skeptical about this issue. The expressions you used while handing out awards to the artists, incite those hesitations.

Mr. President, if you are looking for "intellectual power", "respect by the West", "dialogue with the world of the artists", then I would like to bring to your attention the following facts:

If the court's decisions are not respected in the cases of Enis Berberoğlu, Osman Kavala and Selahattin Demirtaş; if a sectarian doctor is appointed as the head of GATA (the military hospital), who makes fun of respectable Republican people with his social media posts; if the bigoted women who dare to say that “they are preparing death lists and that they will turn some neighborhoods into blood arenas” on pro-government sharia favoring television channels run around freely; if those who initiate again the death row debates by "targeting people" at every opportunity are given dubious support; if violence against women takes the lives of innocent people every day, if all kinds of excuses and distorted comments are put forward in order not to sign the Istanbul Convention; if in addition, all kinds of violence is asserted by the police on women seeking their rights by demonstrating on the streets; while Hagia Sophia is being opened to worship again, if its imam clearly curses the founders of the Republic, and then shamelessly gives support to a would be miserable academician who proposes "Yılmaz Özdil's (famous opposition journalist and writer) corpse should not be permitted in the mosque for his funeral" as "righteous" and if this İmam is not dismissed from office despite these severe provocations of hatred; if some district or provincial governors, who consider placing flowers and wreaths at the monument of Atatürk, the founding father of this country, as a crime, can still be appointed; if the Atatürk Cultural Center and the Rumeli Hisarı Open-Air Theater, some of the very few spots where the country could still inhale artistic oxygen, were closed for reasons that satisfied nobody; if most of public and Anatolian high schools were forcibly and unreasonably converted into İmam-Hatip high schools (religious vocational high schools); if AKP parliamentary Cengiz Aydoğdu could make a blunt statement saying “Sharia (Islamic law) is our law”; if people who took part in the political structuring of the government were appointed as deans to the most enlightened and progressive universities in the country, despite great student and academic staff reactions; if the leaders of the two allying parties representing the government constantly humiliate the opposition party by spreading immoral statements about this historical party, if they can agitate the people with hatred without hesitation saying "The root of the CHP (Republican Party of the People) is unproductive and infertile"; if the institutions representing the view of the government in the country can engage in unimaginable campaigns against the newspapers carrying out their opposition duty, and if they can impose all kinds of punishment and pressure methods towards those publications; if the most valuable green areas and bays of the country can be offered to the holders of power so that new palaces would be built despite all the warnings of the local people and ecology associations; if lawsuit cases without content can be brought up and even concluded with convictions against legendary writers such as Necati Doğru and Emin Çölaşan with allegations of them being members of the FETO (Fethullah Gülenist Terrorist Organization); if the “Ataturk” Airport, one of the most popular airports in the world and essential part of the national wealth, is made obsolete and destroyed due to an allergy to its name and a new airport hugely expensive and pompous is being built by force; like a comedy that the world has never ever seen before, if it is okay to show bloody crimes like stabbings on TVs, whereas scenes containing alcohol consumption are blurred and disguised; if in your description of the artist, a "good artist" to be precise; means ignoring the fact that a thinking person can express critical opinions very different from the dominant forces in politics and if you define the opinions of Fikri Sağlar (Former Minister of Culture and Parliament member of CHP) who still dares to think differently from you in this country, not as pure criticism, but make his critical expressions (about the veil) a subject for litigation...


CONCLUSION: Mr. President, do I need to mention more examples? Please perceive this situation now. As long as all this is experienced in Turkey, there's no way, not even remotely close, that you can establish what you call your "intellectual power". It is impossible for you to establish a healthy dialogue with the artists. It is impossible for the West to reserve a place for our country in the EU by respecting you and your actions. And most important of all; there will be no peace, happiness or serenity for the people of this country.

Therefore, if you really want to achieve the hopeful goals you have set before you, I suggest you reconsider "what should and should not be done" on your new to-do list.
Because,
peace is what our country desperately needs, the most…

Respectfully.