20 Haziran 2018 Çarşamba

“KAYBETTİNİZ-KAYBOLUN” PALAVRASINA İNANMAYIN +1TAMAM’A DESTEK OLUN! | Bedri Baykam | 19.06.2018



Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı yarışında en azından konunun medyatik kısmında rakiplerini sürklase etti. Hepimizin bildiği şeyleri tekrarlayıp ego cilalaması yapmayalım birbirimize. İnce’nin kürsü performansı, esprileri, halk edebiyatı ve dili kullanması, cesareti, sevecenliği, güler yüzü, herkesi aynı anda kucaklaması, söylemlerinin içinin dolu oluşu ve benzeri onca nokta üzerinden her birimiz onunla gurur duyduk. Belki CHP’liler birazcık daha gurur duydu ama onu da şimdi abartmanın sırası değil. Sonuçta muhalif seçmenlerde umut, inanç ve heyecan yarattı İnce. Hatta o kulvarda çok başarılı şekilde yarışan Meral Akşener’i de ikinci planda bıraktı. Ama o konuya şimdi girmeyelim çünkü Akşener de medya tarafından büyük sabotaja uğradı. Sonuçta İnce, kitlelerin gözünü yaşartan umut oldu. Onun kampanyasının cephesinde işler iyi gittikçe herkes çalıştı, hepimiz fikir üreticisi haline geldik, gençler her gün sistematik olarak yeni grafikler, sloganlar ve konular ürettiler ve üretmeye de devam ediyorlar..

TAYYİPGİL” İÇİN HERŞEY TERS GİTTİ
Tayyip Erdoğan’ın geniş ailesi olan MHP ile kurduğu ittifak, sözde Bahçeli’nin baskısı ile ortasına fırlatıldığı seçim yolunda, büyük umuduydu. Rakibi ana muhalefet partisinin ancak HDP ile bir ortaklığa girebileceğini ve bunun da zaten AKP lehine bir gelişme olabileceğini düşünüyordu. Ama işler düşündüğü gibi olmadı ve CHP merkez sağ ve hatta Saadet’i yanına almayı başararak beklenilmedik şekilde seçim restini vidolu olarak gördü. Üstelik HDP bu ittifaka girmedi ama Millet İttifakı ile “terso” bir duruma da düşmedi. Halbuki HDP bu ittifaka girse, bundan herkes zararlı çıkabilirdi. Şimdi barajı geçtiği anda, HDP, muhalefetin doğal partneri konumuna gelecek, en azından AKP karşıtı olmak konusunda. Seçilen muhalefet stratejisi, hele HDP buna bir de AKP ve MHP’nin şaşırtıcı polemikleri eklendi. Karşılıklı suçlamalar, tehditler belirli dozlarda gündeme sirayet etti. RTE’nin üst üste yaptığı gaflar, bilerek verdiği yanlış bilgiler (“Adnan Menderes Havaalanını biz yaptık” gibisinden) onun ve Saray çevresinin yaşadığı, hiç alışık olmadığımız ve suratına yansıyan açık tedirginlik, muhalefet kesimlerinin olumlu heyecanını ve kararlılığını teyit etti. RTE, kendi ekibiyle yaptığı kapalı toplantıda iki-üç somut bilgiyi açıklıyor: Birincisi, HDP’nin baraj altında kalmaya mahkum edilmesi gereği. Erdoğan o konuda, HDP’nin barajı aşamaması konusunda şunları söylüyor: “Arkadaşlar, HDP üzerinden parti teşkilatımızın çok farklı çalışma yapması lazım. Bunu dışarıda konuşmam. Burada sizlerle konuşuyorum. Niye sizlerle konuşuyorum? Çünkü onların baraj altı kalması demek, bizim durumumuzun çok daha iyi bir noktaya gelmesi demektir. Dolayısıyla da, her ilçede arkadaşlarım, özellikle onlar üzerinde çok farklı çalışması lazım. 
(...)Markaja almak diyoruz ya, markaja alacaksınız”. RTE’nin kapalı oturuma taşıdığı diğer konu sandık hakimiyeti. Sandıklara hakim olmanın, o sabah oraya erken gelmenin önemini ısrarla anlatıyor AKP örgütüne Erdoğan. Orada da kullandığı kelimeler aynen şöyle “Bizim arkadaşlarımızdan önce onlar gelmemeli. (…) Sandık kurulundaki hakimiyeti biz elde etmiş oluruz. Yani burada çok hassas olmamız lazım. Bu işi hiç hafife almamamız gerekir. Yani bunları geçmişte çok yaşadık. Eğer bunu sağlama alırsak, İstanbul’da başlamadan işi bitirmiş oluruz.”
Uzun lafın kısası, Saray fena gerilmiş vaziyette. Ve ihanet içeriden öyle başlamış ki, onun bu sözlerin tüm ülke duydu ve birbirine yolladı, sosyal medyaya koydu.

ERKEN REHAVET SENDROMU
Bir açıdan işler iki ay içerisinde beklenilmedik şekilde iyi gitmeye başlamışken, her zamankinin tersine, muhalefet seçmenlerinin arasında, ilk defa büyük oranda olumlu ve seçimler açısından bundan da öte bir iyimser hava esmeye başladı. Özellikle birçok internet anketinde ve ağızdan kulağa yayılan başka kamuoyu araştırmalarında, durumun RTE açısından sanıldığı gibi parlak gitmemesi, AKP’nin onun durumundan da daha aşağıda sinyaller vermesi, muhalefet kanadının ilk defa ciddi zafer ışıklarını tünelin ucunda görmesine olanak verdi. Şimdi daha açık konuşmak gerekirse, bana sorarsanız, bugün gerek Parlamento seçimlerinde, gerek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bizler açısından en büyük olası sorun, bazılarımızın şimdiden zafer rehavetine düşercesine kutlama hazırlıklarını umutla planlıyor olabilmesi! “İnşallah bu sefer başaracağız” duaları arasında süren heyecanlı bir 24 Haziran bekleyişi yaşıyoruz. Demokrasinin en zorlu sınavı gelirken bu kadar yerleşik ve yerini kaybetmemeye yeminli bir iktidar görev başındayken, belki bu en ideal tavır değil, ne dersiniz?

SEÇİM ÖNCESİ BİZ MUHALİFLERE DÜŞEN...
Bize bugün düşen, kutlama rüyalarına kapılmak, o uzun gecenin sabahında Taksim veya Kızılay’da halay veya Rock’n Roll seanslarını nerelerde örgütleyeceğimizi konuşmak değil. Bize düşen, her koldan sandık denetiminin tüm ülkede istisnasız her sandıkta iyi gideceğinden emin olmak. Ayrıca muhalif hiçbir parti, diğerine güvenmeden, tek sorumlu kendisiymiş gibi davranmalı. Sandıkları hem seçim günü, hem sandıklar açılıp oylar sayılırken, hem her sandığın imzalı sonuçları kayıtlara geçip fotoğrafı çekilirken, orada bulunan ister kitle örgütü mensuplarının, ister parti temsilcilerinin tam bir güç birliği ve dayanışma içinde olmaları lazım. Onları dışlarcasına veya sindirmek istercesine tehdit eder gözlerle bakanlar olacaksa, bunlara pabuç bırakmayacak kadar birbirine ve kendilerine güvenen kararlı ve demokrasi bekçisi gençlerden oluşması lazımdır. Ama şunu unutmayın, hak savunmak demek, kavga-gürültü-tartışma demek değil. Gerekirse kavga da edilir, ama ilk aşamada bize yakışır şekilde tatlı dilli ve işi oluruna getirmeye odaklı hareket etmemiz gerekir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde tarif ettiği gençlerden oluşması lazım gün boyu ve tüm gece sandıklara sahip çıkıp, ardından “sandık peşine düşecek” bu gençlerin. Ayrıca resmi müşahitlerin ıslak imzalı tutanak almaları şart. Diğer bekçi ve görevliler de teyit için fotoğraf çekmelidir ama unutmayın ki, fotoğraf hukuken geçerli değil, resmi olarak yetmez. Bütün ıslak imzalı tutanaklar elimizde olduğunda, bu sonuçlara kimsenin kötü bir şey yapma şansı yok. Deneme şansı var, gerçekleştirme şansı yok. O gün ve o gece boyunca sürecek maratona katılacak her muhalif insan, diğer parti temsilcileriyle ve resmi makamlarla iyi geçinmeye mecbur. Tabii ki oylarla ilgili herhangi bir şüpheli tavır ve olumsuz davranış gördükleri ana kadar. O noktada her biri, birbirleriyle güç birliği yaparak en cesur ve kararlı adımlarıyla hukuksuzluğa geçit vermeyeceklerini dosta düşmana haykırmaya mecburlar. Her ne pahasına olursa olsun. Zarfların ve oy pusulaların mühürlü olduğunun denetlenmesi, seçmenlere üzerine mühür basılmamış Burada CHP, Sandık Gücü, Oy ve Ötesi, İYİ Parti, HDP, Saadet, hatta İttifak’ın dışında olan Vatan Partisi... Her birine büyük görevler düşüyor. Herkesin, YSK’nın sitesinde olan genelgeleri okuması lazım. Siz ne kadar bilgili olursanız, onlara o kadar söz hakkınız geçer. Partilerin hatta halkın sandık görevlilerine, bekçilerine sandviç, ayran, su, gofret getirmesi son derece önemli. Aman dikkat edin! Sizi sabote etmek için uğraşanlar olabilir. Yani güvenmediğiniz, tanımadığınız kimseden de birşey alıp yemeyin. O gün kimse, İnce’nin de vurguladığı gibi, hastalanmamalı, sandıkları bırakmamalı, tualete giderken bile yerine 10 dakikalığına insan bırakmalı. Orada her okulda, her koridorda, her odacıkta korunan Mustafa Kemal’in mirası, en büyük hediyesi olan bilimsel laik demokratik Cumhuriyet ve onun özgür yarınlara açılan dünyası.

24 HAZİRAN’DA EN BÜYÜK TEHLİKE:
19.00’DA MEDYADA “ERDOĞAN VE AKP KAZANDI” NAKARATI
Bunun böyle yaşanacağını çok iyi biliyoruz. Bundan hiçbirinizin bir gram şüphesi olmasın. 24 Haziran akşamüstü, biliyoruz ki önce saat mesela 20.00’ye kadar yayın yasağı var denecek. Ardından belki 19.00 veya 19.30’dan itibaren TRT, ATV başta olmak üzere, birden devlet kanalları ve yandaş kanallar, AKP ve Erdoğan’ın nasıl net bir farkla seçimlerde ileri gittiklerini ve kazanmış sayılabileceklerini söylemeye başlayacaklar. Onların hedefi, daha önceki yıllardaki gibi, sandık görevlileri ve hatta müşahitlerin moral bozukluğuyla “cephe”lerini terk etmeleri, meydanı boş bırakmaları. Bu senaryonun bu şekilde yürüyeceği konusunda tereddüdümüz sıfır. Yani, saat 19.00’dan itibaren “Bu iş bitti, Erdoğan yine kazandı” haberleri ısrarla yayılırken, sizler bunları olumlu “iyi haber” olarak alacaksınız. Üzülmeyeceksiniz, kahkahalarla gülüp geçeceksiniz! “İşte yine aynı tiyatro başladı” diyeceksiniz. Bizi ilgilendiren tek sonuç, CHP, İYİ Parti, SÖZCÜ, CUMHURİYET, SAADET PARTİSİ, DEMOKRAT PARTİ, Halk Tv, FoxTv gibi merkezlerden gelecek haberler. Onları almaya başlayana kadar, etrafa yandaş borazanlardan yayılacak bilgiler, yalnız mizahi seçim parodileri olarak görülebilir. İşte bu yazının da en can alıcı ikinci noktası burada yatmaktadır. Sandıkları koruyacak yüzbinlerce vatan evladının yanı sıra, “organize kötü haberler”e inanmayacak kadar bilinçli milyonlarca başka vatan evladı, gerçek haberleri sabaha kadar dikkatle izlemeye dikkat edecekler ve ülkenin Demokratik Devrim gecesinin şahidi olarak bu tarihi geceyi dikkatle izlemeye devam edecekler. DAHA NASIL VE KAÇ KERE TEKRARLAYALIM BUNU: ERDOĞAN AÇIK ARA KAZANIYOR HABERLERİNE GÜLEREK BAKMAYACAKSANIZ, O GÜN HABER İZLEMEYİN. KENDİ MORALİNİZİ VE ÇEVRENİZİNKİNİ BOZMAYIN. ŞAYET BU HABERLERE SORGULAMADAN BAKIP SÜNGÜNÜZ DÜŞECEKSE, OY VERDİKTEN SONRA UYKU HAPI ALIP YATIN!

ENTEL OYVERMEZLER PARTİSİ”NE EL ATIN, ONLARI +1TAMAM GRUBUNA ÇEKİN!
Sinan Bozdemir, çok faklı bir şekilde, sandığa gitmeyen “Entel Oyvermezler Partisi” nin bu seçimlerin akıbetini belirleyecek. Genelde laik bir yaşam tarzı sürdüren, aydın veya merkez gazeteler okuyan bu grup, siyasi görüş olarak en çok CHP’ye yakınlık duyuyor. Eğitimli, ortalama vatandaştan daha çok para kazanan beyaz yakalılar olduklarını açıklıyor Bozdemir bu büyük ve önemli hatta tarihi araştırmasında. Seçimlerde oy vermeye gitmemek için buldukları bahaneler arasında, seyahatte olmak, hasta olmak, seçmen kütüğünün veya kağıdının nerede olduğunu bilmemek, seçimlerde partisine veya onun zaferine güvenememek, tek bir oyun bir şey değiştireceğine inanmamak gibi özetleyebileceğimiz gerekçeler var.

BAKIN SİZE DÜŞEN İŞLERE!
Gelelim size düşene... Son 5 güne girdiğimiz bu seçimlerde -ki 2. tur da olursa buna bir hafta daha eklemeniz lazım- son düzlükte tam saha pres uygulamaya mecbursunuz! Unutmayın ki mesela at yarışlarında veya 5000 metre koşularında, herşey son düzlükte belli olur!
Hem müdafaada, hem hücumda. Hem sokakta, hem sosyal medyada, internette, telefonda, aile veya sokak esnaf ziyaretlerinizde. OTURDUĞUNUZ BİNA, MAHALLENİZİN ESNAFI, TAKSİSİ, SOKAK, KOMŞULAR, AKRABALAR... Daha saydırmayın bana. Her biri bu “tam saha pres” döneminde sizin doğal oy isteme hedefiniz. Tabii ki ilk hedefiniz onların sandığa gitmesini sağlamak. İşte bunun için  ENTEL OYVERMEZLER PARTİSİ’nin sağda solda yakalayacağınız her üyesine, veya bu partiye “mensup” (!) olabileceğini düşündüğünüz her insanı gündeminize alarak onu #+1TAMAM grubunun bir üyesi haline getirmeye çalışın.
Yani onu oyunun ne kadar önemli olduğuna, Türkiye’nin ona ne kadar gereksinimi olduğuna inandırın. Onu heyecanlarınıza ortak edin. Onun rüya görmesinde mahsur yok. Özgürlük kazanırsa, şöyle kutlarız, böyle kutlarız muhabbetini bu ilginç kesimle yapmanızda hiçbir mahsur yok! Siz bu gruptan kaç kişi bulup ikna ederseniz, seçimlerde demokratik devrimin kazanma ihtimali o kadar fazla!

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞTA SOMUT BİLGİLER:
Arzu ederseniz, sandık görevlisi, müşahidi olabilirsiniz.
Sandıklar için, ortalıkta dönen internet başvuru odakları arasındakileri bulabilirsiniz. Benden size katkı: bilgi@sandikgucu.com
Twitter’da: Bu konuyla ilgilenen sevgili Parti Meclisi Üyemiz “Teğmen” Mehmet Ali Çelebi’nin Twitter’ı:
@tgmcelebi
Yine Twitter’da: @sandikgucu
Telefon: 05365201923.
Görev almak isteyenler lütfen bildirsin. Zor yerler seçme hakkınız var.
Ayrıca bana (baykambedri@yahoo.com) WhatsApp numaralarını yollayanlara hangi illerde, hangi sandıklarda açığımız var, onun listesini yollayacağım.
Lütfen ayın 24’ü ve 8’i için sürekli çalışın. Aslında bu çalışmanız, bu toprakların 10.000’lerce yıl yaşayabileceği özgürlüğün teminatı olacak, lütfen adımlarınızı ona göre atın. HİÇBİR bahaneyi kabul etmeyin: “4 ay önceden Londra’ya bilet almıştım” ya da “oğlum-kızım dil öğrenmeye gidiyor”, “Şakire Teyzenin kızı Amsterdam’da evleniyor, ben n’apimm?”. Bu ve buna benzer her bahane, bugün artık maalesef bir ihanettir! Lütfen öncelikle İnce’nin başta 23 Haziran Büyük Maltepe Mitingi olmak üzere tüm mitinglerine, ardından da 24 Haziran seçimlerine kaç +1TAMAM ekleyebildiğinize bakın ve ülkeyi heyecanlandırın. Bu memleket hepimizin ve özgür bir ülkede yaşamanın keyfi hiç bir şeyle kıyaslanamaz!!

11 Haziran 2018 Pazartesi

NADAL SÜRPRİZ İMKANI TANIMADAN SİLDİ SÜPÜRDÜ | BEDRİ BAYKAM | 10.06.2018



Rafael Nadal, beklenildiği gibi Paris Roland Garros turnuasını 11. kere kazandı ve her zamanki güler yüzü ve centilmen mutluluğunu yansıtan havasıyla kupayı eski büyük şampiyon Avustralyalı Ken Rosewall’dan aldı. Avusturyalı rakibi Thiem ise, yine görmeye alışık olduğumuz tüm kaybedenlerin zarafetiyle rakibini tebrik ediyor ve acısını kendi içine görmüyordu. Burada maçın analizine girmeden önce hepimizi ilgilendiren esas olguyu vurgulamak istiyorum. Ben tenisten geliyorum. Bu sporun asaleti ve centilmenliğiyle büyüdüm. İşte bu nedenle üç büyüklerin yaptıkları maçlarda, stadyuma gelen rakibi neden yuhaladıklarını bilmiyorum ve anlamıyorum. Ben her defasında stadımıza gelen rakibi alkışlayarak karşılıyorum. İşte bu nedenle Ali Koç’un seçilirken verdiği dostluk, barış ve centilmenlik mesajlarının hayati önemi vardı. Şimdi buradan yola çıkarak Paris’e dönersek, o kupa töreninde büyük hayat dersleri vardı yine. Sanki konumuz oynanan bir tenis maçı değil, üç kişi arasında yaşanan bir centilmenlik yarışıydı. Sanki kim rakibini, kazananı veya kaybedeni, daha çok ve daha güzel sözlerle överse, o kazanacaktı! Eski büyük şampiyon Rosewall kasılacağına, “ İyi ki bugün sahada değildim” diyordu. Her iki oyuncu birbirlerini ve hocalarını, ailelerini övüyor ve onları yere göğe sığdıramıyordu. Thiem Nadal’ı, o da Thiem’i sözleriyle kucaklıyordu. Bu ortam tenisin çok büyük bir üstünlüğünün ifadesidir bu dünyada... Thiem, 2005’te Rafa ilk Paris finalini oynadığında, henüz 11 yaşında bir çocuk olarak maçı seyrettiğini ve bir gün onunla kendisinin de bir final oynama şansı yakalayabileceğine hiçbir şekilde ihtimal vermediğini söyledi. Nadal ise ona “Sen çok iyi bir insansın, ekibin de öyle” diye yanıt veriyordu. Kuşakların buluşması böyle güzel bir şey...

MAÇIN AKIŞI
İlk sete Nadal hızlı başladı ve yalnız tek puan vererek ilk iki oyunu aldı. Bunun ardından Thiem sert forehandlerle rakibinin servisini geri kırmayı başardı ve yine servisini de alarak durumu 2-2’ye getirdi. Nadal 3/2 ileride iken Thiem’in servisinde 13 dakika süren çok uzun ve çekişmeli bir oyun izledik. Nadal iki kere rakibinin servisini kırma puanı kaçırdı. Ardından her iki tenisçi de servislerini kazanarak 5/4’e kadar geldiler. Ancak o noktada Thiem, akıl almaz bir şekilde üst üste dört basit hata yaparak kendi servisi ile beraber seti neredeyse Nadal’a hediye etti.
İkinci sete servisini kazanarak giren Nadal, Thiem’in gösterdiği dirence rağmen 5. servis kırma puanında bunu başardı ve bu avantajını sonuna kadar koruyarak ikinci seti 6/3 ile kapadı.
Üçüncü setin giriş oyununda, Thiem 4 servisini kırdırma puanını aslanın ağzından kurtardı ve oyunu müthiş bir forehandle kapadı. İspanyol şampiyon, eşitliği sağladıktan sonra, Thiem tekrar 30/40 geriye düştü ve bu sefer bir kısa top ve ardından bir forehandle durumu kurtardı. Ancak “Rafa”nın sürekliliği, konsantrasyon ve hedefe kilitlenme ciddiyeti uzun süren bu oyunu Thiem’in kendi servisinde kaybetmesine neden oldu. Nadal bir sonraki oyunda, raketi tuttuğu sol elinin orta parmağında bir kramp yaşadı ve oyun birkaç dakika durdu. Fakat sağlık görevlisi kortu terk ettikten hemen sonra Nadal, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” mantığıyla yoluna aynı hızla devam etti. Nadal kendi servisini alıp 4/2 öne geçtikten sonra Thiem’e karşı müthiş röturlarla onun servisini son defa kırdı ve 5/2 de maç için servis oyununu başlattı. 40 saniye sonra 40-0 ileri geçti ve eline üç maç topu geçti. O anda stadyumda fotoğrafçıların anlamaya çalıştıkları konu, acaba yine kendisini yere mi bırakacak yoksa havaya mı zıplayacak sorusuna yanıt aramaktı. Maçın neredeyse tamamı oyun çok kaliteli olmasına rağmen yoğun bir heyecan kasırgasına yaklaşmaktan uzaktı. Ama son bir nefeste, Thiem o maç toplarını kurtararak maça son bir heyecan taşıdı. 5. maç topunda, Thiem’in karşıladığı servis bir kaç santim dışarı çıkınca, Nadal’ın gözleri ışıldadı!


MUHTEŞEM PUANLAR
6/4, 6/3, 6/2 ile gelen 3-0’lık net ve kolay maç havası veren skora rağmen aslında maçtaki sayılar kıran kırana yaşandı. Jeneriklik bir çok puan vardı. Maç iki muhteşem forehandin yarışı şeklinde geçti. Acımasızca, toprağa gömülürcesine çakılan o düz vuruşlar, inanılmaz açılar, fizik olarak mükemmel derecede hızlı ayaklar, tenis severlere tam bir göz ziyafeti çekti. Thiem ise skora rağmen, yükselmekte olan gerçek bir şampiyon olduğunu herkese hissettirdi.

11. kez ulaştığı bu Paris mutlu sonunda, oynadığı 11 finalin dokuzunu orada canlı seyretmiş biri olarak, onun adına sevindim. Çalışkanlığı, mütevaziliği ve sevimliliği ile hep örnek bir sporcu olmayı başarmıştı. Avustralya Açık Turnuası’nı on bir kere kazanan büyük sporcu Margaret Court’un rekorunu egale etmişti ve artık kendisi ve Federer arasında yalnız üç Slam şampiyonluğu farkı kalmıştı: 20-17.
2018 Paris unutulmaz bir final veya turnua olmadı. Ama gerek oyun, gerek centilmenlik seviyesiyle, gerek yarınlara taşıdığı umutlarla tenisin yine her zamanki kadar canlı ve önü açık olduğunu gösterdi. Zverev, turnuanın büyük sürprizi İtalyan Cecchinato, uslanmaz ihtiyar Del Potro, her biri, bir sonraki durakta, Thiem ve Nadal ile Kral Federer’e karşı savaşa hazır olduklarının işaretini verdiler.

HALEP PARİS’TE ŞEYTANIN BACAĞINI KIRDI! | BEDRİ BAYKAM | 09.06.2018



Daha önce ikisi Paris’te olmak üzere, 3 Grand Slam finali kaybeden Romen tenisçi Simona Halep, bu sefer elindeki fırsatı kaçırmadı ve daha önce ABD Açık’ta şampiyonluğu bulunan Amerikalı rakibi Sloane Stephens’i 3 sette 3/6, 6/4, 6/1 mağlup ederek ilk Slam şampiyonluğa uzandı.
Böylece Halep, bir türlü büyük bir kupaya uzanamayan dünya bir numaraları listesinden bir isim daha eksildi, aynen bu yıl Avustralya’da kendisini yenerek ilk büyük şampiyonluğunu kazanan Caroline Wozniacki gibi! Maçtan önce “Daha önce üç final kaybettiniz, bunu da kaybedersiniz ne olur?” sorusuna Halep’in verdiği yanıt çok ilginçti: “Daha önce üç finali kaybettim ve kimse ölmedi herhalde yine kimseye bir şey olmaz!”
Paris’te finale giden yol, Halep için çok kolay olmamıştı yine zaten. Henüz ilk turda Riske’ye karşı kaybettiği giriş seti, çeyrek finalde Alman şampiyon Kerber’e karşı zorlanarak 6/7, 6/3, 6/2 kazandığı maç, nihayet yarı finalde, diğer çeyrek finalde Sharapova’yı resmen dağıtan eski şampiyon Muguruza’yı beklenilenden çok daha kolay bir şekilde 6/1, 6/4 yenmesi, onu yine geçen seneki gibi finale çıkarmıştı. Geçen seneki finalde ise Jelena Ostapenko’ya karşı beklenilmedik şekilde kaybettiği maç, hala yaralı tilki gibi beyninin içinde gezinip duruyordu. Zaten bunlara ek olarak 2014’te Paris’te Sharapova’ya karşı kaybettiği finali de düşündüğümüzde, bugünkü finalde, dünya 1 numarası olarak gelen Romen şampiyonun üzerinde endişe duyacağı çok şey olduğu ortaya çıkıyordu. Finalde ona moral vermeye gelenler arasında Georghe Hagi, Nadia Comaneci gibi Romen spor dünyasının ilahları vardı; her biri bugün 1.68 boyunda ki bu küçücük kızın adını devler listesine yazdırmasını ve yerinde izlemek için gelmiş, onun ailesi, takımı ve hocası Daren Cahill’in yanında tribünlerde yerini almıştı.
Geçen yılın Amerikan Açık şampiyonu Sloane Stephens ise, hiçbir final maçı kaybetmemiş bir tenisçi olmanın özgüvenini yaşıyordu maçtan önce.

SLOANE STEPHENS’İN ISRARLI VE BAŞARILI “AGRESİF MÜDAFAA OYUNU”
Maça her iki tenisçi servislerini kazanarak girdikten sonra forehandini fileye takan Halep’in bu hediyesiyle, rakibinin servisini kırarak durumu 3/1’e getirdi ve ardından 5/3’e kadar da bu avantajını korudu. İlk setin son oyununda kendi servisinde zorlanan Stephens, sonuçta ilk seti 6/3 kapanmayı başardı ve hatta bu hızla ikinci setin giriş oyununda de rakibinin servisini tekrar kırdı ve 2. sette de 2/0 öne geçti. O ana kadar oynanan maçın akışına baktığımızda şunu görüyorduk: Amerikalı tenisçi çok iyi müdafaa yapıyor, ortaya derin toplar atıyor ve gerektiğinde geriden olmadık açılar yaratarak güçlü bir direnç oyununa sahip rakibesi karşısında kontrolü elden bırakmıyordu. O anda Halep, kendi oyunu ve taktiği içerisinde çaresiz görünüyordu ve herhalde stadyumda ve televizyon başında hala kendisinden bugün şampiyonluk bekleyen insan sayısı %10’u geçmezdi.

HALEP’İN KADERE DOĞRUDAN MÜDAHALE KARARI
İşte o anlarda Halep, maçın gidişatına müdahale etmeye karar verdi. “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” der gibi oyunu hızlandırdı ve birden sık sık fileye gelmeye başladı. Üst üste köşelere giden “stroke” voleler, rakibini hataya zorlayarak patlayan forehandler ve backhandler, ortaya bambaşka bir tablo çıkardı. Aklında geçen sene kaybettiği maç vardı ve benzer hatalar yapmamaya karar vermişti bir anda. Maçı kazansa da, kaybetse de, dizginleri kendi elinde tutmaya karar vermişti. Önce Stephens’in servisini 0’a karşı kıran Halep, ardından kendi servisini de aynı şekilde tamamlayıp, şaşkınlık yaşayan Amerikalı’yı tekrar kırdı ve 4/2 öne geçti. Her ne kadar skor 4/4 de eşitlense de, agresif oyununu ve hatta bu başarıya aç öldürücü ruh halini (killer spirit) kaybetmeyen Halep, direkt sayıya dönüşen geri vuruşlarıyla ve her topa yetişmeye kararlı ayaklarıyla, seti 6/4 kapadı.
3. sete Halep, ikinci setin aksine oyuna hakim ve morali yerine gelmiş bir dünya birincisi gibi başladı. Her puanı dikkatli ve ısrarla ayrı ayrı düşünerek konsantre bir şekilde oynadığı her halinden belli olan Halep, skoru inanılmaz bir hızla 5/0’a taşıdı. O andan itibaren Sloane Stephens’in tek yapabildiği son setin onurunu kurtarmak için “halka”yı kırabilmekti. Bunu başardı da. Ama kararlı Romen maçı 3/6, 6/4, 6/1 kapayarak üzerindeki o büyük yükten kurtulmayı başardı! Artık bugün “kimse ölmediği gibi”, bütün Romanya sokaklarda ve barlarda bu zaferi kutlayabilecekti! Simona ise mikrofonda artık son oyunda zor nefes alabildiğini ve tenise başladığı günden beri bu anı beklediğini herkese açıklayabilirdi. Mağlubiyeti çok zarif bir şekilde karşılayan rakibi Stephens ise “zaten kaybedeceksem dünya bir numaraya kaybetmeliydim” diyerek kendisine bir çiçek daha yolladı...
Halep’ten tam 40 yıl önce bir başka Romen’in Virginia Ruzici’nin kazandığı Paris Açık’ı kazanan tek diğer Romen ise, en hayran olduğum stilin sahibi, İlie Nastase idi ve yıl 1973’tü..
Kazanılan büyük şampiyonlukların en güzel tarafı, tarihin o sayfasına kalıcı bir giriş yapma onuruna kavuşmaktır. Halep’in bundan sonra kariyerinin geri kalan kısmında çok daha rahatlamış olarak yoluna devam edeceği ve bu gece güzel uyuyacağı kesin.


4 Haziran 2018 Pazartesi

FENERBAHÇE DEVRİMİNİN “SESSİZ” BAŞ AKTÖRLERİ! | Bedri Baykam | 4 Haziran 2018



SONUÇLARI BEKLERKEN...
Ali Koç destekçisi taraftarlarla beraber, tribünde heyecan içinde sonuçları bekliyoruz. Alkışlar, sloganlar, yaşlı gözler... Herkeste büyük bir beklenti var. Ali Koç sabahtan beri büyük bir enerjiyle etrafta geziyor, merdivenleri inip çıkıyor. Cıva gibi. Aziz Yıldırım da uzun süre oy verilen bölgenin yakınında, kendi taraftarlarıyla fotoğraf çektirip sohbet ediyor. Tabii ki oy verip giden çok kişi var. Ama belki yarısı da hiçbir yere gitmeden tribünlerde oturarak veya ayakta salınarak kalmayı tercih ettiler. Teorik olarak Migros tribününe sürülmüşlerdi, yani biraz olayların uzağına. Ama önce birkaç yüz Fenerli buna uysa da, ardından herkes merkeze doğru aktı. Oy sayımı başladıktan 40 dakika sonra küçük bir arbede çıktı ama sükunet çağrıları hemen karşılığını buldu.

Oturduğumuz yerden kendi gözlerimizle uzaktan izleyebildiğimiz kadarıyla 1 ve 2 nolu sandıklarda zarflardan sürekli beyaz oy çıkıyor, yani Ali Koç oyları, en azından görüntü bu. Oran: 10 beyaza, 1-2 sarı! Allah Allah?! “Nasıl oluyor, biz mi yanlış görüyoruz acaba?” diye bakıyoruz... Nihai sonuçtan kimse emin olamaz ama tribünlerden, konuşmalardan ve ayaküstü kulis sohbetlerinden aldığımız Ali Koç rüzgarı sandığa da yansımış görünüyor. Arada görünen farka rağmen Ali Koç tribünlerindeki herkeste hem heyecan hem hala “inanamamanın” getirdiği güzel bir küçük tedirginlik var.

Twitter’dan fısıltı gazetesi hızla yayılıyor. 17 nolu sandıkta 450-105 Ali Koç’un önde olduğu haberi yayıldı şimdi... Ardından haberler bulunduğumuz Ali Koç tribününe sel gibi yağmaya başladı. Her yerde neticeler birbirine çok yakın. Hep oyların %77 civarı Ali Koç’a gidiyor. Bu Amerikalıların landslide dedikleri inanılmaz bir toprak kayması. Koç zaten söylemişti “sonuçlar yakın olmayacak, kim kazanırsa kazansın fark olacak”. Bunun anlamı şuydu “ya gerçekten yaşadıklarım tamamen gerçek ve biz büyük farkla kazanacağız, ya da kim bilir belki kongre sahiden sokaklardan ve toplantılardan çok farklı. Belki biz bir yerde hata yapıyoruz, öyle olursa da net kaybederiz”. Koç, öngörülerinde haklı çıktı. Allah’tan iki alternatif arasından ona seçimi kazandıran büyük dip dalgası yaşandı.

Sonuç haberleri yayılmadan önce, nasıl olduysa henüz daha sandıklar açılmadan, hatta henüz kapanmadan önce bir fısıltı gazetesi Aziz Yıldırım ekibinin 11.000 oy aldığı şeklinde bir dedikodu yaydı. Ben bunun mümkün olamayacağını söyledim. Çünkü daha sandıklar açılmamıştı ve içinde ne olduğunu ancak Allah bilebilirdi. Anlaşılan Yıldırım yönetimi veya taraftarları, son bir moral aşısı ile ayakta durmaya çalışıyordu o anlarda...

Aziz Yıldırım, kongreden 3-4 gün önce yapılan röportajlarda televizyonda kendisine “sonuç ne olur?” diye soran gazetecilere ortada bir seçim sorunu olmadığını, seçimi zaten çoktan kazandığını söylüyordu. Burada ömrünü kurultaylarda, kongrelerde, genel kurullarda geçirmiş bir insan olarak tüm birikimim devreye girdi: Ne zaman hayatımda biri “biz bu seçimi kazandık, bu iş zaten bitti” dese, hep kaybetti istisnasız! 1972’de CHP Genel Sekreteri Kemal Satır, o ünlü Ecevit-İnönü kurultayında bu cümleyi kullanmıştı ve İnönücüler yenilmişti. 1989’da Bedrettin Dalan İstanbul Belediye seçimlerinde aynı cümleyi kullanmış ve o koltuğu Nurettin Sözen kazanmıştı. Bunlardan o kadar çoğunu yaşadım ki, neredeyse bu ağır iddiaların uğursuzluk getirdiğine kesin inandığımı söyleyeceğim size. Aziz Bey o cümleyi sarf ettiğinde yine tabi bunları düşündüm. Tarih yine tekerrür etti.

Sonuçta belki Aziz Bey’e inanan kongredeki 4000-5000 taraftar kongre üyesi sonuçlar açıklandıkça dev bir hayal kırıklığı yaşadılar. Aziz Bey’in daha henüz birkaç sandık açıldıktan sonra kongreyi bırakıp gitmesi doğruyu söylemek gerekirse şık olmadı, her ne kadar anlaşılır olsa da. 20 yıl günahıyla sevabıyla bu kulübü en zor günleri dahil yönetmiş olan değerli bir insanın, bir duygusal veda konuşması yapıp arkasından rakibini tüm kongrenin önünde tebrik etmeliydi. Ama olmadı; sinirine yenilen Aziz Bey hemen “olay yeri”ni terk etti. Tabi onunla beraber şaşırmış taraftarları da stadı terk etti. Aziz Bey’i destekleyen onca insan arasında sayısız arkadaşım vardı. Hem de çok yakın arkadaşlarım. Onlar adına üzüldüm sonuca, ama Fenerbahçe adına itiraf edeyim, çok ama çok sevindim. Aziz Bey, herhalde yakın çevresinin dolduruşları nedeniyle yaptı bu hatayı..
SESSİZ DEVRİM” SONUCU EN NET ŞEKİLDE NASIL BELİRLEDİ?
Yaşanan adı aslında büyük bir “sessiz devrim”di. Ben aslında bunu zaten bekliyordum bu tanımlamayı yaparken. Ne demek istediğimi şöyle anlatayım: Ali Koç’u destekleyen tribün, kongreye gelen ve sessiz değil, tam tersine çok sesli, hatta “değişim-devrim” diye haykıran grubun parçasıydılar; onlar stadyumda belki 9000 kişiydiler. Ama Ali Koç 16.000 oy aldı! En az tahmini ek 7000 oy benim “sessiz devrim” dediğim, geçmişte Aziz Yıldırım’a destek veren ve artık yaşanan durumlara katlanamayan, Aziz Yıldırım aleyhine konuşmayan, belki onunla kulüp çerçevesinde dost olan ama sandığa oy atmaya girdiğinde “gereğini yaparak” inandığı doğruya oy veren üyelerden geldi! İşte Aziz Yıldırım’ı bu kongrede mağlup eden olgu, en az açık Ali Koç destekçileri kadar, bu sessiz devrime imza atan bu eski Aziz Yıldırım destekçileriydi. Şayet aralarında hala tereddüt edenler var idi ise, onlar sokağa çıktıklarında bindikleri taksi, alışveriş yaptıkları manav veya kasapta sürekli olarak halktan “Aziz Bey’in dönemi artık yeter” mesajı aldıkları için son tereddütlerini de erittiler. Ali Koç’un, uzaktan birbirine yakın gibi görünen oy dengesini birden lehine çevirmesine neden olan ana ağırlık onlardan geldi... O oylar Aziz Bey’de kalsaydı, çok daha yakın ve gergin seçim sonuçlarıyla karşılaşırdık...

AZİZ BAŞKAN’IN UNUTULMAZ ARTILARI
Aziz Başkan, Fenerbahçe’de büyük işler yaptı. Yaptığı tesisleşmeler saymakla bitmez, hepsinin dökümünü biliyorsunuz, hepsine ancak şapka çıkarılır! Dünyada böyle bir zaman sürecine bu tesis başarılarını sığdıran başka kulüp oldu mu bilmiyorum, hiç duymadım!
3 Temmuz’da Aziz Yıldırım, büyük direnç gösterdi ve Fenerbahçe için hapse bile girdi, bir yılını geçirdi. O dönemde söylediği meşhur “Ne şikesi? Ülke elden gidiyor” sözlerinin vahametine gözlerini kapayanlar, dramatik gerçekle 15 Temmuz 2016’da en ağır şekilde yüzleştiler... Bütün o dönemde Aziz başkan yönetimi ve tüm taraftarlar tarihe geçecek bir direniş bütünlüğünde kenetlenmişti. Bu dönem Alex’in bile “Gerekirse Fenerbahçe için para almadan ikinci ligde oynarım” dediği dönemdi... Taraftarlar o dönemde kah Silivri’de kah Metris’te, kah Çağlayan’da, kah Bağdat Caddesi’nde toplanıp Aziz başkanları için yeri göğü inletiyorlardı. Ancak Aziz Bey çıktıktan sonra yapılan hatalardan ve acı söyleyen dostlardan gelen yapıcı ikazlardan yönetim ders almadı. Ali Koç’un hatırlattığı hatalar üst üste geldi.
Keşke sevgili Aziz Başkan böyle gitmeseydi. Ama maalesef etrafını saran alkışçıları dinleyerek bu hataya düştü. Bu seçime girmemeyi başaramadı. Onun en büyük zaferi bu seçime girmeden bu bayrağı devretmek olacaktı, ama kader tarihe bu dönüşümü başka şekilde yazdı. Kendisine Fenerbahçe camiasının ve herbirimizin saygısı değişmez...

FENERBAHÇE DEVRİMİ VE POTANSİYEL YANSIMALARI
Dünkü Fenerbahçe seçimleri şunu kanıtladı tekrar: Taraftara karşı spor kulübü başkanlığı VE seçmen vatandaşa karşı siyaset yapılmaz! Anlayana... Bildiğiniz gibi dünkü seçimlerden sonra bütün Türkiye heyecanla 24 Haziran genel seçimlerini de daha büyük bir heyecanla beklemeye başladı! Ülkemizin siyasi muhalefeti ilk defa Erdoğan’ın kalibresine uygun adaylarla onun karşısına çıkıyor olmanın heyecanını yaşıyor. Fenerbahçe’de 20 yıldır değişmez görünen yapı, nasıl dün çatırdayıp, iskambil kağıdı kulesi gibi yıkılabildiyse, insanlar ister istemez “demek demokratik yollarla böyle dev tıkanmalar aşılabiliyormuş” düşüncesine yatay geçiş yaptılar. Gerçekten de 19,5 yaşındaki oğlum Suphi, doğduğundan beri Fenerbahçe’de yalnız Aziz Bey’i görmüştü. RTE’de iktidara 2002’de geldiğinden siyasette de ondan başka hiçbir hükümet ve lider görememişti! Dün o şaşkınlıkla şunu diyordu bana Suphi: “Hayatımda ilk defa bir seçim kazandım, şaşkınlık içindeyim. Acaba iktidar nasıl bir şey, şimdi bunu ruhumuzda nasıl kullanabileceğiz bakalım göreceğim”.
İşin ilginç yanı bu konuşmamızdan 15 dakika sonra tribünlerde benimle fotoğraf çektiren bir kız tam aynı cümleyi kullanıyordu: “Ömrümde ilk defa bir seçimde güldüm”. Galiba ister spor ister siyaset, bu yoğun zafer duygusunu bu kongrede birçok genç ilk defa yaşadı. Hayırlı olsun. Şimdi herkesin görüşüne göre tarihimizin en önemli seçimi yaklaşırken, herkesin gözünde birden Fenerbahçe devriminin rüzgârının siyasete nasıl yansıyabileceği ve bu dip dalganın bu iktidarı nasıl süpürebileceği konuşulmaya başlandı. Bunu kongreden önce de zaten görüyorduk ve hissediyorduk... Türkiye’deki tüm muhalif olacaklar esen bu güzel zaferin rüzgârından kaçınılmaz şekilde etkilendiler. Şu anda seçimlere daha büyük bir inanç ve hırsla hazırlanıyorlar. Ali Koç’un önderliğini yaptığı beyaz devrim, bir DNA örneği bıraktı. Yol yöntem ve muhteşem sonucun taşıdığı coşkunun beklentisini getirdi... “Ali başardı, sıra inşallah Muharrem’de” beklentisini getirdi halkta..
KONGRE KONUŞMAM VE KENDİ ÖZEL DURUMUM
Kongrede 36 kişi konuşurken, bunlar arasından Aziz Bey lehinde konuşan sayısı yalnız yüzde 20’ydi. Yani 7-8 kişi. İlginç bir şekilde bu Aziz Bey’in alacağı oy oranı civarındaydı! Aziz Bey lehine konuşanlar arasında en belirgin özellik taraftara sataşmalarıydı! İnanılmaz ve affedilmez şekilde o kürsüden taraftara “güruh” dendi, “yeniçeri” dendi. Konuşmaların %80’i açıkça Ali Koç’u destekliyordu ki bu da Fenerbahçe kongrelerinde muhalefete verilen destek anlamında görülmüş şey değildi. Konuşma sırası bana geldiğinde yaptığım iki tane ana vurgu vardı: Birincisi Fenerbahçe kongresinde çıkacak her olay Fenerbahçe düşmanlarının mest edecekti, buna olanak vermemelerini rica ettim. Bu hevesler onların kursağında kalmalıydı. İkinci yaptığım vurgu ise taraftar hakkındaydı: Kongreden rica ettim! Arkadaşlar tüm Türkiye bizi izliyor, taraftarlar bizi izliyor. Lütfen hiçbir konuşmacı bu kürsüden taraftara sataşmasın, bu çok yanlış bir şey! Çünkü herkes biliyor ki, taraftar varsa, kombine var, satış var, alkış var, tribün var, sponsor var! Taraftar yoksa yalnız sessizlik var! O yüzden taraftarımıza sevgi ve saygı ile yaklaşalım onlar bizim her şeyimiz. Buradan taraftara sataşanlar zaten Aziz Başkan’a da, Fenerbahçe’ye de büyük kötülük yapıyorlar
Sonuçta ben o konuşmamda ve kongreye giden süreçte kamuya açık noktalardan Ali Koç’a destek veremezdim. Daha doğrusu iki aday arasında zaten ortaya herhangi bir net tercihi, sosyal medyamda veya FBTV’deki programımızda koyamazdım. Aziz Yıldırım desteği de yapamazdım, zaten hiçbir aşamada yapmadım. Çünkü bu noktada kişilere eşit mesafede durmam şarttı. Ancak genel konuları ve kavramları gündeme getirebilirdim. Yoksa bulunduğum pozisyonu suistimal etmiş olurdum. Kilit konuları irdelemeyi fazlasıyla yaptım. Her FBTV programımda, Aykut Kocaman’ın Valbuena krizinden de, sansürlü gibi yok sayılan kralımız Alex’ten de, geçmişte boş yere harcanmış başarılı futbolcu ve hocalarımızdan da sürekli bahsettim, bunların geçerli bir yöntem olamayacağını vurguladım. Ayrıca OdaTv köşemde Fenerbahçe’yi ele aldığımda yaptığım açık eleştirel analizler de bu söylediklerimi çıplak olarak ortaya koyuyordu. Oy verme süreceğinde ise yaptığım “demokrasi, özgürlük, şeffaflık, Fenerbahçe’nin geleceği” vurguları, aslında kaçınılmaz şekilde doğal olarak Ali Koç’u tarif ediyordu. Zaten konuşmamda taraftarın hakkını savunurken, kürsüden yapılan saldırılara dur derken ve tavrımın başka türlü anlaşılır bir şekli yoktu. Bunları da zaten gururla savunduğum kavramlar olduğu için hesabını her zaman vermeye hazırdım. Bunları bilen insanların, benim kime oy vereceğimi sormaları bile abesti, tavrım bu kavramsal hatlar üzerinden o kadar netti ki... Oyumu verdikten sonra bir-iki saate belli olacak sonuçları beklerken artık Ali Koç’un destekçileri arasında yerimi almamda bir mahsur kalmamıştı. Bu kişisel bir risk miydi? Belki. Ama bu artık fark etmezdi. O anda artık mevkimi suistimal etme şansım zaten yoktu, çünkü oy verme süreci bitmişti. Ama kimsenin hakkını yemek istemiyorum. Bu sözlerimle, Aziz Bey kazansaydı, bizim FBTV’deki programa son verirlerdi demek istemiyorum kesinlikle. Bu ayıp olur ve haksızlık olur. Ben yalnız böyle bir risk var idi ise-ki vardı, kimse için sonuç önceden çantada keklik değildi- bu riski severek almıştım.
AZİZ BAŞKAN’IN TARAFTARA MESAFELİ DURUŞU
Aziz Bey, taraftarı bir türlü istediği sterilliğe çekemedi. Kah toptan tribün kapattı, beğenmediği bir gruba karşı kombine satışını durdurdu, kah şampiyonluk kutlamasında Alex diye bağıran taraftara doğrudan çok ağır laflar etti maalesef, hem de şampiyonluk töreninde. Cumartesi günü ise konuşmasını yaparken yine tribünlerde oturan çeşitli muhalif kongreyi üyeleriyle ağız dalaşına tutuşarak, hala “pek yakında hesaplaşmaktan” bahsediyordu. Ne demiştik yukarıda taraftara karşı durarak spor kulübü başkanlığı yürümez. 3 Temmuz’un özel şartları da eklenince, aslında Aziz Yıldırım taraftarlarla olan sorunlu ve paramparça diyaloğuna rağmen başkanlığı sürdürebildi. İlginç şekilde Yıldırım’ı taraftarlar arasında onlarla kucaklaşan, fotoğraf çektiren bir insan olarak da göremedik. Hep bir mesafe, hep bir soğukluk hep bir “gülümsememe” yani “surat etme” vardı ortada. Tabii ki her karaktere saygı duymak lazım. Bu da onun kişiliğiydi fakat işte bu mesafeli tavırlar halkta karşılığını, sıcaklığını bulamıyordu. Kongreler kendisine o kadar sürekli bir rölans verdi ki, ister istemez bu rahatlık noktasına yükseldi Aziz Bey. Bu nedenle, büyük ihtimalle “ben kongreyi çoktan kazandım” derken samimiydi, tarihin tekerrür etmesine güveniyordu. Ama her geçen gün o tarihten gelen şartları da çok ağırlaştırdığının ve taraftar adına değer bulamaz hale getirdiğini göremedi.
Kongrede Aziz Bey’in yönetim tarzına itiraz eden üyelerden Zeki İzci’ye İlhan Ekşioğlu’nun kendini tutamayarak burnuna yapışıp işaret parmağıyla tehditler savurduğu fotoğraf karesi, “eski baskıcı Fenerbahçe”nin çırpınışlarıydı. Gizli ve açık gerginlikler, tehditler, kavgalar, küslükler, Fenerbahçe yönetiminin ikinci ruhu gibi olmuştu maalesef.

AZİZ YILDIRIM NEDEN KAYBETTİ? KOÇ’UN KONUŞMASI:
Yukarıda anlattığımız gibi taraftarla yaşadığı kopukluğu anlayamamanın, görememenin bedelini ödedi Yıldırım. Peki bu kopukluğun nedenleri neydi? Aslında Ali Koç, bunları çok iyi toparlayıp anlattı konuşmasında.
Salt bu konuşmanın satırbaşlarını hatırlarsak, “Fenerbahçe’nin hiçbir başarının cezasız kalmadığı bir kulüp” haline dönüşmüş olması herkesin şikayet ettiği ve taraftara illallah dedirten, hepimizi hayattan soğutan en önemli nedendi. 20 yıldır kulübün gönlünde taht kuran Revivo, Rüştü, Hooijdonk, Alex gibi bütün önemli futbolcuların sırayla infaz edilir gibi yok edilmesi, kimseyi inandırmayan sudan sebeplerle görevden uzaklaştırılan Denizli, Zico, Yanal gibi şampiyon teknik direktörler, alakasız iddialarla görev bıraktırılan idareciler, ezeli rakiplerle girişilen ağır gerginlikler ve daha sayılamayacak kadar benzer olay. Özellikle en alakasız şekilde, takımın Terraneo’ya teslim edilmesi, onun da takımın (Emre-Egemen gibi, hatırlatayım) en ateşleyici futbolcularını takımdan atarak Robin Van Persie gibi sakat ve pahalı bir oyuncuyu takıma alması, yine yapılan önemli bir eleştiriydi. Koç’un en önemli cümlelerinden bazıları şunlardı. “Hep ‘hiç kimse Fenerbahçe’den daha büyük değildir’ dediniz ancak bu cümlenin sizin için de geçerli olduğunu sizin de Fenerbahçe’den daha büyük olmadığınızı unuttunuz”, “sürekli olarak yok ettiğiniz yıldızların, çocukların hayallerini nasıl parçaladığını, onları ağlatıp küstürdüğünü göremediniz, gelecek kuşaklardan onca genç kaybettik”, “Alex gibi Fenerbahçelilerin gönlünden kimsenin silemeyeceği bir yıldızın belgeseli için stadyuma sokulmaması, nasıl bir zihniyettir?”,Evet tabii ki küfüre karşıyız, ama yöneticilerin de taraftarlara küfretme hakları yok”
Koç’un diğer çok önemli bir vurgusu, altyapıya önem vereceğini söylediği ve inandırıcı olduğu bölüm. Hele bunların en kalıcı tarihi örneği olarak genç takımdan gelip yıllarca A takımda oynayan, kaptanlık yapan şampiyonluklar gören ve ardından yine ömrünün sonuna kadar yıllarca kulübün idari genel müdürü olan, büyük ebedi dostumuz kardeşimiz Serkan Acar’ı göstermesi, derin Fenerbahçelileri çok etkileyen bir kadirşinaslıktı.

TOPUNUZ GELİN” FIRTINASI!
Bu arada Koç’un 2. kere Yıldırım’ın bazı sataşmalarına yanıt vermek için sahne aldığında söylediği bazı spontan sözler, büyük puan topladı. Orada bir parantez açarak Vefa Küçük’e teşekkür etmek lazım. Çünkü art niyetli bir başka Divan Başkanı, Koç’u kürsüye 2. kere çağırmayabilirdi veya 15 dakika kullanmasına olanak tanımayabilirdi. Keza bana kalırsa-kulüpte hangi stresli iç süreçler yaşandı bilmiyorum- Vefa Küçük bence tüm bu gergin süreci mümkün olduğu kadar demokrat ve eşitlikçi bir şekilde yönetti. Yıldırım’ın biraz alakasız şekilde yarattığı Ümit Özat-soyunma odası polemiğine Ali Koç içerikli yanıt verdikten sonra, “Sayın Başkan bir süre daha o koltukta kalmak için bunlara tenezzül etmeye değer miydi?” cümlesi vurucuydu. “Benim hakkımda “FETÖCÜ” iddialarını paylaştığınız kişilerden Selim Soydan bunu bana kendisi söyledi” cümlesi de çarpıcıydı. Bu arada, sahnede yakışıklılığı ve fizik “fit”liğiyle bir aktör kadar dikkat çeken Koç’un, tribünleri ikna ederek, 3 Temmuz’dan sonra nasıl “pamuk eller cebe” diyerek yönetimin futbolcu transferine bütçe yaratması fikrinin diğer yöneticilerde rağbet görmediğini, Ali Yıldırım’la masa başında girdiği polemiğin ardından kürsüde yerini alırken söylediği “neyiniz varsa getirin, topunuz gelin” sözleri ve bunları söylerken ki ses tonu ve jestleri, Türkiye’de bir tatlı fırtına yarattı, hemen kalıcı slogana dönüştü. Bu cümleyi, veya özetle “topunuz gelin” sözlerini bundan sonra siyasi mitinglerde de görürseniz şaşırmayın. Nusret’in tuz dökme jestinin pabucunu dama atacağa benziyor... Öncelikle tişörtlerini bekliyorum

BU “BALKON KONUŞMASI”NA KİMSENİN İTİRAZI YOK!
Balkon konuşması derken Ali Koç’un kazandıktan sonra ana kürsüde yaptığı konuşma ve ardından stadın dışında kendisi ile kucaklaşmayı bekleyen binlerce taraftara yaptığı konuşmaları kastediyorum; yani zafer sonrası yapılan konuşmalar. Koç’un henüz birinci dakikadan başlayarak tüm ekibinin hakkını vermesi, vücut dili gençliği mütevazi bir paylaşımcılığı on üzerinden on puan aldı, bravo! “İşte kompleksiz insan budur” dedirtti. Ayrıca kulübün gerçek kalıcı, “hancı” sahibinin taraftar olduğunu hatırlatarak “ben yalnız sizin vitrininizim” demesi sayısız siyasetçiye de dersti. Yıllardır CHP’de bir türlü anlatamadığım olguyu tarif etti o da. Bütün uzun teşekkürlerinden sonra yaşanan bütün olumsuzluklara ve gerginliklere rağmen konuyu Aziz Yıldırım’a getirip ona da samimi ve içerikli ve büyük bir teşekkür sunması, kulübe kattıklarının dökümünü yapması ve onu “efsane başkan” diye tarif etmesi, yine Fenerbahçe’yi de Ali Koç’u da büyüten, özlediğimiz sahnelerdi. Buna da ancak “helal olsun” denir. Çünkü gerçekten bazen bizleri, taraftarı çok kızdırsa da, Aziz Yıldırım’a saygı-sevgi duymayan Fenerli yoktur. O dönem, tarihte tartışılmaz yerini almıştır ve zaman geçtikçe stresler ve polemikler unutulacak, Aziz Bey’in artıları hafızalarda yer bulacaktır. Saraçoğlu Stadı, Ülker Arena, Avrupa Euroleague Şampiyonluğu, futbolda 6 Lig Şampiyonluğu toplam 13 kupa, rekor düzeyde amatör branşlar başarıları, 2007 100. Yılda kırılan Guinss rekorlar kitabına geçen Kupa rekoru ve sayısız buna eklenebilecek zaferler..

Sonuçta 1998’de Vefa Küçük’e karşı bir oy farkla kazanan Aziz Yıldırım, dün 11.448 oy farkla kaybetti. Gerek var mıydı? Bir çoğumuza göre yoktu, ama bildiğimiz gibi o koltuklar ilginç bir şekilde insanı içine çekip yapıştırıyor sanki... “Son defa aday oluyorum” şeklindeki ısrarları da üyeler arasında rağbet görmedi.

HAPPY END
Dün taraftar kazandı, Türkiye kazandı, Fenerbahçeliler kazandı, demokrasi kazandı, UMUT kazandı! Ali’yi kürsüde günün sonunda Suphi ile beraber sarılarak kutlarken, aklıma yıllardır bu takım için yaptığımız onca konuşma, beraber seyrettiğimiz onca maç geldi. Bu sorumluluk dolu büyük “Fenerbahçe Cumhuriyeti” (Bakınız Yalçın Doğan kitabı) başkanlık koltuğunu, çocukluğundan beri ne kadar hayal ettiğini ve arzuladığını bildiğim için ve son 20 yılını içinden yakından beraber izlediğim için onun adına, tüm taraftarlar adına SONSUZ sevindim. Yine aklıma sevgili Mustafa (Koç) geldi. Keşke bugünü görebilseydi, belki de görüyordur... Yaşasın Devrim! Hele baharda geliyorsa!


30 Mayıs 2018 Çarşamba

CUMHURBAŞKANI ADAYLARINA HİÇ DE MARJİNAL OLMAYAN “MARJİNAL KONULAR”! | Bedri Baykam | 29.05.2018


Geçtiğimiz Cumartesi günü, UNESCO’da verdiğim “Dünya Sanat Günü” konferansı için gittiğim Paris’ten döner dönmez, ayağımın tozuyla Ulusal Kanal’da, Osman Güdü’nün “Kent ve Yaşam” programına konuk oldum.
Güdü, haklı olarak Cumhurbaşkanı adaylarının kent, çevrecilik, kültür, sanat gibi konularda hiçbir şey söylemediklerini ve bu konunun üzerine gidilmesi gerektiğini söylüyordu. Sonuçta, muhalefetin bu konuları neden gündeme getirmediğini en mantıklı ve doğal şekilde herkesin zaten düşünebileceği gibi izah ettim: Ülkede 15-16 yıldır siyaset, hukuk, demokrasi, ekonomi, yolsuzluk o kadar çamurlu tarlalara takıldı ki, halk nefes alamaz ve yarınlarını göremez hale geldi ki, doğal olarak toplumun farklı kesimlerinin güvendiği cumhurbaşkanı adayları, bunlarla ilgili söylemlerine öncelik vermek durumunda kaldılar. Yoksa her birinin bu konularda televizyon sohbetimizde yaptığımız hatırlatmaları zaten bildiklerine ve düşündüklerine eminim. Buna rağmen bu toparlamayı yaparak muhalefetin kucağına bırakmak istedim. Ayrıca en önem verdiğimiz başlıklardan, “Hayvan Hakları” konularında adaylar ne kadar içten ve samimi olurlarsa o kadar güven verirler. Aynen LGBT yürüyüşlerinin faşistçe yasaklandığı bir ülke olma ayıbını kaldırılması konusunda söyleyeceklerinin önemi gibi...

KANAL İSTANBUL FELAKETİ
Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım. Muharrem İnce, seçildiği gün yapacağı işler arasında, Kanal İstanbul saçmalığını durduracağını galiba herkesten önce söyledi. Bu RTE projesinin eko-sistemimizi nasıl mahvedeceğini detaylı şekilde öğrenmek istiyorsanız, lütfen biraz internette gezinin ve TMMOB’nin veya Ahmet Küçük’ün bu konuda hazırladıkları raporları okuyun. TMMOB İstanbul İl Koordinasyonu’nun Çevresel Etki Değerlendirmesi açısından “yaşamsal bir yıkım ve felaket önerisi” olarak nitelendirdiği girişimin negatif detaylarını böylece en hızlı şekilde öğrenmiş olursunuz. Bunların her birinin detaylarına girecek olsak, bu yazının 2-3 misli bir veri alanını kaplamamız gerekir. Birkaç kritik konuyu ele alacak olursak,
45 kilometrelik güzergâhın; orman, tarım vb. ve yerleşme alanlarını, dünyada örneği nadir kalmış coğrafik varlıklardan olan Küçükçekmece Lagün ve Kumul alanlarını, İstanbul’un içme suyu ihtiyacının bir kısmını karşılayan Sazlıdere Barajı ve havza alanlarını, yok ederek geçirilmesi öngörülmüştür.
Şimdiye kadar açıklanan verilerden dahi; Kanal projesi kapsamında; Terkos havzası da dahil 3. havalimanı ve 3.köprü bağlantı yollarından geriye kalan bütün orman alanları, tarım alanları, meralar, yeraltı ve üstü su toplama havzaları, havzadaki mahallelerle birlikte, Karadeniz ve Marmara denizi ve kıyıları dahil olmak üzere bütün coğrafyanın inşaat ve yıkım alanı olarak tasarlandığı anlaşılmaktadır.

Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Saydam’a gore: Doğaya ait olmayan bu  yapay kanal, sadece yakın çevresini değil Çanakkale’den Karadeniz’e hem Türkiye’yi hem de Doğu Avrupa’yı olumsuz etkileyecek. Projenin hayata geçmesi ile Karadeniz’in soğuk ve tatlı olan suyu ile Akdeniz’den Marmara’ya, oradan da Karadeniz’e varan sıcak ve tuzlu su arasındaki denge ters düz olacak.”

TMMOB’nin bir başka hatırlatması, sözde Boğaz trafiğinin bu şekilde hafifleyeceği safsatası üzerine: 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanmış Montrö Boğazlar sözleşmesine göre sadece Karadeniz’e kıyısı olmayan ülkelerin askeri gemileri için gemi tonaj sınırlama kuralları vardır. Uluslararası hukukun verdiği avantajla gemiler geçişlerinde İstanbul Boğazı’nı tercih edeceklerdir. Ayrıca yine Montrö sözleşmesinin 28. Maddesine göre Boğazlardan serbest geçiş ilkesi sonsuz olarak belirlenmiş olup boğazların uluslararası dolaşıma kapatılmasının olanağı yoktur.”

Bunun dışında su havzaları, tarım alanlarının göreceği dev zararlara ek olarak, bölgede deprem risklerini arttıracak olan Kanal İstanbul, duyarlı mimar ve mühendislere göre tam dar görüşlü ve sorumsuz bir proje.

ÇARPIK KENTLEŞME
Zaten diğer hükümetler döneminde de var olan ülkemizin bir büyük sorunu, gelişigüzel rant şebekelerine peşkeş çekilerek her yöne büyüyen şehirlerimizin işler acısı hali. AKP döneminde dev rant güç odaklarına teslim edilen kentlerimiz, maalesef artık her yerin betonlaştığı, gökdelen ve avmlerin yarıştığı yüz kızartıcı bir profil çiziyor. Yeşil alanların yok edildiği çocuk parkları ve spor sahalarının gülünç derecede azaldığı, park, bahçe, heykeller, meydanlar, göletler ve kentin tüm diğer çekim odaklarının yok sayıldığı ve temsiliyetlerinin en alt seviyelere çekildiği bu noktada, AKP kentlerimizin ve ülkemizin geleceğini yok ederek yalnız eş dost, yakın çevre ve yandaşlarının para makinası olarak görüyor kentlerimizi. Nüfus oranlarına göre orman-gölet, park-bahçe-spor sahaları-çocuk parkları-otopark gibi alanların katlayacağı yüz ölçüm ve bölgelerin saptanması, çağdaş kentleşmenin olmazsa olmaz verileri olarak adayların her birinin dikkat etmesi ve gündeme getirmesi şart olan temel gerçekler. Örnek bir kent neye benzer sorusunun cevabını arayanlar Moskova, Paris, Berlin, Viyana Londra, Stockholm gibi kentleri gezerek ne demek istediğimi anlayabilirler. Yüzlerce yıldır yıkılmadan korunan tarihi caddeler ve örnek heykellerle donatılmış ihtişamlı meydanlar, ormanlar, parklar, spor tesisleri, yeşillikler ve park alanları... Bunlar maalesef hasret kaldığımız görüntüler. Beton dökmek, yol yapmak, tarihi bina yıkmak, kumsal mahvetmek, her gün yeniden yolları kazıp farklı alaturka parkeler döşemek, gökdelenler dikmek, Tarlabaşı veya Sulukule gibi tarihi doku oluşturan semtlere “resmi” olarak saldırmak, maalesef bizim iktidarların kentleşmeden anladıkları. Taksim ve AKM gibi hassas konuları ise hiç girmiyorum. Onları bu sütunlarda defalarca yıllardır derinlemesine ele aldık.
Muhalefetin cumhurbaşkanı adaylarının danışmanları, kendilerine göre haklı olarak, herhalde bu konuları hiç hatırlatmıyorlar, “şimdi sırası mı?” diyorlardır yazının başında anlattığımız gibi. (Muhalefetin diyorum, çünkü RTE’nın kültür-çağdaş sanat-ekoloji-meydanlar-halkın yaşam tarzı tercihleri gibi konulara nasıl baktığını 16 yıldır ezberleme fırsatı bulduk). Halbuki halkın da bu konulara önem verdiğine eminim: Çocuklarına nefes ve taze oksijen verebilecekleri, onların oynayıp, gençlerin spor yapabilecekleri, genç aşıkların veya emeklilerin gezip oturabileceği alanlara hangi halk kesiminin ihtiyacı yok ki?

MÜZELER, SANAT KURUMLARI VE GENÇ SANATÇILAR
Muhalif cumhurbaşkanı adaylarının çok iyi bilmesi gereken bir konu, Atatürk ve İnönü sonrası, hiçbir hükümetin ülkeye bir çağdaş veya modern müze yapmamış olduğu ortada.
Maalesef kültür politikaları hiçbir zaman hükümetlerimizin önceliği olamadı bu ülkede. Bu ülkede, sanat alanı o kadar yatırımsız bırakıldı ki, tekrar tekrar söylüyorum, muhalefet cumhurbaşkanlığını kazanırsa, şu anda makam olarak kullanılan Saray, derhal modern ve çağdaş sanat müzesine dönüşmelidir. Sanat, yüz kızartıcı şekilde, Atatürk ve İnönü sonrası tüm hükümetler tarafından yok sayılmıştır. Muhalefet olarak “Çankaya” kazanıldıktan sonra, yeni cumhurbaşkanı, bu ülkenin en büyük ayıbını örtecek ve birbiriyle rekabete girecek şekilde, mesela İstanbul, Eskişehir, Adana, Diyarbakır, İzmir’den başlayarak, 5 dev çağdaş sanat müzesinin temelini atmalıdır. (Ankara’yı saymıyoruz, biliyorsunuz başkentin dev müzesi zaten hazır!). Bunun dışında her alanda genç sanatçılara, müzisyenlere, yazarlara burslar, atölyeler, mali destekler, eser satın almalar, kitap-katalog yayınlama yardımları yapılmalıdır. Yeni orkestraların, yeni tiyatro kumpanyalarının, yeni kültür merkezlerinin kurulması konusunda devlet ciddi bir destek vermelidir.
Bir ülkenin dünyadaki en önemli prestij kriterlerinden biri, modern ve çağdaş sanattaki seviyesi ve uluslararası plandaki gücüdür. Sanat batı ülkelerinde en önemli ekonomik sektörlerden biridir. Türkiye yüzünü nihayet sanata çevirmeye karar verirse, bu alanda hem doğru hamlelerle uluslararası alanda hem maddi, hem de manevi büyük bir çıkış kapısı yakalayabilir. Sanatı yok sayarak yaşamak, Türkiye’nin 75 yıldır kendisine yaptığı en acımasız ihanettir.

Bitirmek için kentlere dönecek olursak, özetle her kentin nüfusuna göre, yüzölçümüne göre, parklar, ormanlar, kültür merkezleri, spor sahaları, çocuk parkları, otoparklar, toplu taşımacılık imkanları, emekliler, hayvanlarını gezdirenler, ve herkese nefes aldıracak imkanlar sağlanmalıdır. Bu dengelerin ivedi olarak nasıl sağlanacağını muhalefeti temsil eden cumhurbaşkanı adayları derhal ortaya koymalıdır. Bu ülke artık devletin sanata sürekli olarak sırtını döndüğü utanılası koca bir toprak parçası olmaktan çıkmalıdır. Hem de derhal, bu yıl 9 Temmuz’dan itibaren...

22 Mayıs 2018 Salı

FENERBAHÇE’NİN ŞANSSIZ “ŞEREFLİ İKİNCİLİKLER” YILI​​ | BEDRİ BAYKAM | 21.05.2018



UMUT DOLU BAŞLANGIÇ...
Belgrad Final Four seferine, yine sevgili oğlum Suphi, 2F1B programını 13 senedir beraber yaptığımız Ferruh Tanay ve 1907’den yakın dostlarım Uğur Pasiner, Korkut Erbuğ ve Melih Mekik’le beraber çıktık. Fazla bir talebimiz yoktu şu hayattan. Avrupa şampiyonluğunu alıp Euroleague kupasıyla mest olup zafer naraları atarak Belgrad sokaklarını inletmek isteyen binlerce Fenerbahçeli arasındaydık. Ayağımızın tozuyla ilk akşam çıktığımız maçta, Zalgris’i Dixon’un maça koyduğu inanılmaz ağırlık ve yaratıcılıkla geçtikten sonra, artık Pazar günü gelecek olan şampiyonluğu bekleyebilirdik.
Zaten ondan önce bir kutlama umudu daha vardı: Cumartesi günü tüm Fenerbahçeliler bu sefer mucizenin kendilerine çalışacağına ve üç kere son anda kaybettikleri şampiyonluğu kazanacaklarına inanmışlardı. Yarı şaka yarı ciddi gelen bu umutlar, az daha gerçekleşecekti de... Çünkü maçların ilk yarısı bittiğinde Fenerbahçe 2-0 ilerdeydi, Başakşehir takılmış durumdaydı. Yani Göztepe’nin atacağı tek bir gol, fişi çekebilirdi Galatasaray’ın damarlarından. Hatta DemBa ve Selçuk, buna da çok yaklaştılar. Ama olmadı. İkinci yarıda İzmir’den gol sesi, Gomis’in penaltısıyla geldi. Hala anlamış değilim, o kritik kararı Terim nasıl aldı, Gomis nasıl kabul etti de, 3 kere üst üste penaltı kaçırdıktan sonra beyaz noktanın başına geçmeyi kabul etti? Neyse, Galatasaraylı kardeşlerimizi tebrik edip sayfayı çevirelim.

OdaTv’den iki sene önce size Berlin’de yaşadığımız bir Final Four felaketini yazmıştım. Hani CSKA’ya son saniyede kaçırdığımız şampiyonluğu... 2 saniye kala rakibin bir ribaundda parmak ucu ile giren beraberlik sayısı, uzayan maç ve hakemlerin de yardımıyla yok olan hayaller. Allah’tan Belgrad’da böyle son saniyede yaşanan bir hayal kırıklığı olmadı. Maçın ikinci yarısına 40-38 geride başlayan Real Madrid, 7-0’lık bir seri yakaladı ve maçın sonuna kadar bu avantajını bırakmadı. Yani maç aslında o 2-3 dakikada oynandı, umutlarımız orada boşaldı ve bir türlü ipin ucunu tekrar yakalayamadık. 

MAÇIN ANALİZİ
Bunu daima söyleyeceğim. Basketbol kalbe çok zararlı bir spor. Yine Belgrad’da Stark Arena’daki finalde, hop oturup hop kalktık. Maça aslında fena başlamayan Obradoviç’intalebeleri ilk çeyreğin ikinci bölümünde 3-4 tane 3’lük kaçırıp, Real de yüksek şut yüzdesine geçince, ilk çeyreği 21-17 geride kapadılar. Bu ilk bölümün tek parlayan ismi, pota altını çok iyi ve özgüvenli kullanan Ahmet Düverioğlu’ydu. 
İkinci çeyrekte skor 25-17’ye kadar geriledikten sonra, birden her maçta ortaya çıkan kahramanlardan biri belirdi. Bu Melli’ydi. İkinci çeyrekte üst üste bulduğu sayılarla farkı kapattı ve seyircinin fişini tekrar maça bağladı. Sloukas ve Wannamaker’in de katkılarıyla ilk yarı 40-38 sarı lacivertlilerin lehine sonuçlandı.
İkinci yarı yukarıda anlattığım kötü şakalarla başlayınca, Fenerbahçe bir daha eşitliği sağlayamadı. Seyirci şaşkınlık içinde alerjiyle ilgili anaflaktik şoka girercesine maça ve şampiyonluğa olan ciddi inancını hızla yitirirken, her ne kadar Melli direnmeye çalışsa da devamlı 5-7-8 puan arasında değişen fark, 3. çeyrek bittiğinde 63-55’le 8 olmuştu.
Dördüncü çeyrek, Fenerbahçe’nin sanki maçı kaybetmemek için dakikalar erirken can çekiştiği kritik bir 10 dakikadan ibaretti. Fark bir ara 10 puana çıkıverdi. Vesely’nin acizlikle yaptığı sportmenlik dışı bir faulden gelen puan kayıpları bardağı taşıran damlalar oldu. Sonuçta Real Madrid maçı 85-80 kazanıp bu dev kupayı 10. kez müzesine götürürdü ama, o lanet olasıca son saniye mucizesine Fenerbahçe tüm olumsuzluklara rağmen 2-3 kere yaklaştı. Bobby Dixon’ın nefis bir üçlüğünün ardından fark birden 81-78’le üçe iniverdi! Sonraki Madrid hücumunda Fenerbahçe faul yaptı. İlk atış kaçtıktan sonra ikinci de çemberden döndü ama ne var ki o Berlin’den beri bizi takip eden parmak uçları yine en rezil şekilde devreye girdi ve skor tekrar 83-78 oldu, “beraberliğe giden üçlük” kullanma şansımız yok oldu.

MAĞLUBİYET NEDENLERİ ÜZERİNE BEYİN FIRTINALARI
Tabii basketbolun eksperi olmayan benim ve sayısız kişinin  görebildiği bazı şeyleri neden Fenerbahçe basketin yöneticileri göremediler, bilmiyorum. Bu takımın en iyi savunmacısı Ekpe ve basketbolumuzun “Alex’i” Bogdan Bogdanovic bu takımdan ayrıldıktan sonra yerlerini dolduracak transfer hamleleri yapılamadı, bu kesin. 
Bu arada final maçında sarı lacivertlilerin normalde büyük umudu olan Vesely’nin neredeyse sıfır çekmesi, 3 sayıda kalması, Thompson, Nunnally ve Guduric ‘ın gerçekten “0” çekmeleri, koca finalin yükünün yarısının Melli üzerine nasıl kaldığının somut verileriydi. Bunlara anlaşılmaz şekilde bir Obradovic kararı eklendi: Pota altında çok etkili olan Ahmet 4 faul alınca onu saha kenarına alıp bir daha maça sokmadı. Halbuki belki Ahmet, maçın başında yaptığı gibi pota altından 6-7 sayıcık daha çıkarsa, kazanan Kanarya olacaktı. Çünkü maçın 2. bölümünde Fenerbahçe en az 10-12 puanı pota altında inanılmaz bir beceriksizlikle harcadı. Sonuçta Fenerbahçe en mükemmel oyununu oynamasa bile jokeri olarak oynayan Melli’ye yardımcı olmayı başaracak 2. ismi çıkaramadığı için kaybetti. Yarı finalde yalnız 12 dakika oynayıp 19 sayı üreten ve maçın mucizevi yıldızı olan Dixon, dün az sahne alabildi. Maçın başında, özellikle şut ve yaratıcı playmaker potansiyellerini çok iyi görmüş olan Madrid’in hocası, onu çok sağlam marke edince, Zalgris maçının MVP’si ( Maçın en iyi oyuncusu)etkili olmadı. Maçın sonlarında her şeye rağmen eldeki son koz olarak tekrar sahaya sürülen Dixon’a, güzel bazı sayı ve hareketlerine rağmen, maçın “kader-kısmet ikilisi” o saatten sonra fazla şans tanımadı. Onun da sahada gezinen Sloukas yerine oyuna daha çok girmesi yerinde olurdu. Datome’mi? O da bu takımın sorumlu vicdanı ve gizli kaptanı gibi çıktığı maçta, potansiyelinin yarısından fazlasını kullanamadı. Ya da Sinan Güler veya Melih Mahmutoğlu son anda “sürpriz 3’lükçüler” olarak devreye sokulamaz mıydı? İnsanın aklına gelmiyor değil! Ama samimi olalım: Hiçbirimiz bu takımı ve basketbolu Obradoviç kadar tanıyamayız... Elbet bir sebebi vardır kararlarının!
Maçtan sonra sevgili annemin mesajını gecikmeli gördüm: “oyunculara moral destek”... Diğer arkadaşlarımın mesajları da aynı doğrultudaydı, mesela halı saha futbol arkadaşım genç Barış Aktaş: “Çok zoruma giden ve inanamadığım bir diğer vahim durum ise, salonun dörtte üçünü hatta daha fazlasını kaplayan Fenerbahçe taraftarının maça SIFIR etki etmesi.. Bu kadar ruhsuz, sanki televizyon başında maç izler gibi.. Hem de Final Four finalii!!!”
Bizler salonda moralsizlik içinde kah oturup kah ayağa kalkıp bağırırken belki çok fark edemedik bu önderlik eksikliğini... Ama herkes söylediğine göre demek o da doğruymuş...

ON GÜNDE GELEN ÜÇÜNCÜ İKİNCİLİK
Sonuçta büyük umutlarla girdiğimiz bir finalin daha sonunda hüsran vardı. Fenerbahçeli olmak, artık böyle bir şey... Kritik, gergin ve önemli maçları kaybetmek, artık bizlerin kötü alışkanlığı oldu. Daha 10 gün önce, Akhisar’a karşı oynanan Türkiye Kupası finalinde, yine bir Aykut Kocamaaaan faciası yaşanmış ve “Ben Valbuenasız da kazanırım” inadını yaşama geçirmek isteyen Kocaman sayesinde Akhisar 3-2 kazanıp şampiyon olmuştu. Aynen 2012’de “Ben Alexsiz de play-off finalini kazanırım” diye işi inada bindirerek 3 Temmuz’un tarihi finalini Galatasaray’a hediye ettiği gibi... Neyse bunlar uzuuuunnn konular, OdaTv hafıza gigabyteları bile hepsini sığdırmaya yetmeyebilir, bu sayfayı da çevirelim. Fenerbahçe’de hiçbir başarının cezasız kalmadığı gerçeğini deşmeyi de geçelim. Aldırma gönül aldırma, diye şarkılar mırıldanıp, “bir teselli ver” kahvesiyle yolumuza devam edelim... Euroleague’de Fenerbahçe’yi üç yıl üst üste finale taşımayı başaran Obradovic ve Fenerbahçe yönetimini samimiyetle tebrik etmeyi unutmadan!