9 Aralık 2016 Cuma

KONGO’DAN SAN FRANCİSCO’YA, GELECEK KORKUSU | BEDRİ BAYKAM | 8.12.16

Dünya, büyük bir zelzeleden önce magmasından başlayan çalkantıyı her köşesinde ve yüreğinde hissediyor. Neredeyse, dünya savaşları sonrası hortlamayı seven büyük belirsizliklerle dolu dönemin getirdiği sessizlik ve içe kapanma yaşanıyor. Herkesin içinde ve dilinde aynı soru var: Nasıl bir gelecek bekliyor bizi? Baksanıza, dünya bile kendine ve coğrafyaya aynı soruyu soruyor korkuyla: küresel ısınma bana nasıl bir gelecek vaat ediyor? Daha doğrusu vaat etmiyor? Gelecek korkusu her yerde...

ODACILARDAN PATRONLARA, SANATÇILARDAN BAŞKANLARA GELECEK KORKUSU...
Gençler aynı soruyu soruyorlar, korku dolu gözlerle: Bu ülkede bize bir gelecek bıraktılar mı? Burada yaşamaya çalışmak delilikten başka bir şey ifade ediyor mu? Onların anneleri ve babaları ise yeni anayasa adı verilen ucubenin getirdiği korkuyu dehşetle yüreklerinde yaşıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, zaten taaa muhalefetten başlayan belirsizlikler ve güvensizlikler korkularını depreştirmekten başka şeye yaramayacaklar. İş adamları aylardır Dolar ve Euro kur belirsizliğinden, hiçbir hamleyi gönül rahatlığıyla yapamıyorlar. Onların odacıları da aynen patronları gibi korku içindeler: zar zor elde ettikleri ve ayda 1500 TL ile dört kişilik aile geçindirmelerini sağlayan bu görevi de her an kaybedebileceklerini biliyorlar. Patronlarına her türlü tehdidi çekebilen koskoca başbakanların da “ya beni de azlederlerse?” korkusuyla yaşadığını çok iyi biliyoruz. Yalnız başbakanlar mı? Saraylarda yaşayan total otorite düşkünlerinin bile korkunç bir gelecek korkuları var, daha nereye çıkacaksın ki? “Ya evdeki hesap çarşıya uymazsa? Ya bu sağ kolum da ihanet ederse? Ya çekirge 4. kez sıçrayamazsa? Ya bir gün devran döner, hesap sorulursa?” Gelecek korkusu, dağları sarmış... Peki sıfatların hiyerarşisi ile ilgilenmeyen sanatçıların gelecek korkusu yok mu? Onlar da zindandan, ölümden korkmazlar ama çocuklarının geleceğinden, arkalarında yavruları gibi bıraktıkları eserlerin geleceğinden, yok olup gitme tehlikesinden, kültürü kemiren, kanatan, kanırtan cehalet ve yobazlığın sonuçlarından korkarlar... Başladıkları projeleri bu gidişle bitiremeden bu kavga gürültü içerisinde dünyadan süpürülüp gitme tehlikesi ile boğuşan, her fırsatta hedef gösterilen bölgemizin, cefakar, cesur ve adam gibi adam, kadınlı erkekli sanatçıları bunlar!

ORTADOĞU KADINLARININ YAZGILARI VE GELECEK KORKULARI
Kadın deyince, ülkemizde mesela bir de salt kadınlarımızın yaşadığı gelecek korkusu var... Her gün kanıksanan kadın cinayetleri birbirini takip ediyor, inanılmaz bir süratle... Erkekler bunu tam anlayamazlar. Kadınlarımız bu mide bulandırıcı ortamda, bir de “bir gün acaba zorla kapatılır mıyız, kızımın kuşağında bile olsa haklarımız Suudi Arabistan veya Afganistan seviyesine düşebilir mi?” kabusunu düşünüyorlar kara kara... Siz inansanız da inanmasanız da düşünüyorlar. Ya da çocuklarını teröre, savaşa şehit verme dehşeti ile yatıp kalkıyorlar... Yalnız Türkiye’de mi? Bu dev korku tüm coğrafyamızda mevcut... 2003 yılında Iraklı bir kadının portresini yapmıştım... Amerika’nın kabus ve utanç verici Başkanı Bush’un Irak’a saldırısını planladığı aylardı. Ha saldırdı, ha saldıracak, ha ısırdı ha ısıracak.. O resimde kadının çocukları için kaygısı var.. Ha düştü, ha düşecek bombalar... “Embedded” gazeteciler(!), maç yayını gibi ha girdi ha girecekler sahaya diye bekliyorlardı ölüm kusan tankların üstünde...  İşte orada o kadın üstünden bugün milyonlarca annenin kursağındaki gelecek korkusu var çocukları için... Bu derin bir içsel sıkıntı; “angoisse” der Fransızlar, tıp dilimizde de yeri vardır.
Bundan 4-5 yıl önce etrafa güzellikler saçan Şam veya Halep bugün bambaşka görüntüler altında yaşıyorlar... Silah ve bombaların ortasında, harabe olmuş, yok olmuş sokaklar, aileler, insanlar... Sürgüne zorlanan Suriye halkı bugün tüm dünyada veba gibi dışlanıp, Avrupa’nın karanlık yüzü hortlarken milyonlarca aile, anne, geleceğe dehşet içinde bakıyorlar... Çünkü siyasiler anlamsız toplantılarda ittifak valslerinde eş değiştirirken Iraklılardan sonra en büyük bedeli onlar ödediler ve ödemeye devam ediyorlar.

LE PEN’DEN TRUMP’A, HOFER’E, BATI’NIN YAŞADIĞI KORKULAR...
Peki Ortadoğu göçmen istilası ve her an her yerde patlayabilecek bombalar dışında Avrupa’nın  yaşadığı diğer korkular ne? Brexit yaşanıp, Büyük Britanya adasının AB’den kopuşu, İngiliz gençliğinin kendini açıkta -hatta boşlukta- hissetmesi AB için sonun başlangıcı olacak mı? AB dağılmak üzere mi? Adımlarımızı kaç günlük, kaç yıllık atalım... Koca AB yok olma tehlikesi nedeniyle, Euro’yu rafa  kaldırmayı vücudunda kanserli bir hücre gibi taşıyor... Hadi bunca stres arasında bir de gülümseyin: Avrupa’nın bir diğer korkusu da... Türkiye’nin Lozan anlaşmasına uymama korkusu, AB temsilcileri kalkıp bize Lozan’ın faziletlerini ve tarihi gururunu gerisin geriye satmaya çalışıyorlar! Düne kadar AB karşıtı aşırı sağcı aday Norbert Hofer’in kazanma ihtimaline karşı büyük bir gelecek korkusu yaşayan Avusturyalılar, şimdilik Alexander Van der Bellen’in cumhurbaşkanlığa seçilmesiyle rahat bir nefes aldılar. Ama “gelecek korkusu” ciğerlerinde nefes almaya devam ediyor: Bu seçimi %48’le kaybeden aşırı sağcı FPÖ’nün, önümüzdeki genel seçimlerde birinci parti çıkmasının işten bile olmadığını söylüyorlar...  Fransa, sağda ve solda Cumhurbaşkanlığı adayları ortaya çıkmaya başlarken, aşırı sağcı Marine Le Pen’in oluşturduğu ve kızıştırdığı rekabet, yine bu seçimde safların belirlenmesinde en önemli faktör olacak. Sokaktan tanıdığınız Fransızların büyük kısmı, belki terörden çok bu sarışın kadın yüzünden “gelecek kabusu” yaşıyorlar... İster Fillon, ister Vals, kim Başkan olursa olsun, fark etmez.. Yeter ki o kadın olmasın! Üstelik üç hafta önce yaşanan Amerikan Başkanı seçimleri, kabus ve korkuların gerçekleşebildiğini somut olarak ispat etti bile! Trump dehşetin en az 11 Eylül kadar somut olabileceğini kanıtlamış olmaktan gururlu! Belki kimilerine göre AB’den daha önemli bir ekonomik ve kültürel bir dev olan Kaliforniya, gelecek korkusunu öyle boyutlara taşıyor ki, ABD’den ayrılma kampanyaları sokaklarda ciddi nümayişe dönüşebiliyor!

KÜBA’DAN KONGO’YA, VENEZUELA’YA KADAR GELECEK KORKUSU HER YERDE Kübalıların karmakarışık duygular arasında yaşadıkları gelecek korkusu, Fidel Castro’nun ölümü ile tavan yapmış durumda. Artık kahraman gerilla Che’nin ardından devrimin başkumandanının yok olması, ABD’nin ve vahşi kapitalizmin tüm aygıtlarıyla köşede tetikte beklemesi, adanın omurgasının bu yeni dönemi, devrimin son yaşayan kumandanı Raul’le ne kadar göğüsleyebileceği, belirsizliklerin her gün artması, gelecek korkusunu kaçınılmaz kılıyor. Che’nin bir zamanlar devrim yapmak üzere Bolivya’dan önce gittiği Kongo’da da gelecek korkusu yaşanıyor... Başkan Joseph Kabila, iki dönemi dolmasına rağmen “koltuğumdan inmem de inmem, illaki inmem” diye tepiniyor. Kongo’da kitlesel gösteriler polis şiddetine veya demokrasi şehitleri verme pahasına yapılıyor. Gelecek korkusu, halkın direnme hakkını beraberinde getiriyor. Venezuela’da, Chavez sonrası sönen hayallerin de ortada akbaba gibi gezinen kaosun tetiklediği yolsuzluk furyaları halkın güvenini yok ederken, önünü görememesine neden oluyor. Sağ politikalar Chavez’li yılların acısını çıkarmak istercesine halkın geleceğini ipotek altına almaya çalışıyor.

EMPERYALİZM SÖMÜRÜRKEN, İNSANLIK İLERLİYOR MU?
Uzun lafın kısası, siyasilerin hırsları, insan yaşamını hiçe sayışları eşliğinde her gün her yerden cesetler toplanıyor.. Haklı gerekçelere dayanan “gelecek korkuları”, kah oraya kah buraya kurşunlar, bombalar yağdırıp, görevini en üst seviyeden gerçekleştiriyor. Siyasal yaşam ve sosyal çalkantılar, emperyalizmin açık ve gizli emirleri doğrultusunda yıkımı sürdürüyorlar... İlginç bir şekilde “insanlık” bu alçaklıklara rağmen ayrı bir kulvarda ilerlemeye devam ediyor: Bilim, tıp, teknoloji ve sanat bağımsız bir şekilde yürümeye ve insanlığı başka bir düzeye taşıma yolculuğuna devam ediyorlar. Tabii bu da bizi Mehmet Akif Ersoy’un tartışılan ama haklı “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dizesine götürüyor... Bu cümle doğru olmasaydı, dünyanın sözde tartışmasız en ileri ülkesi, sözde “kitle imha silahları arayacağım” bahanesiyle 1,5 milyon insanı katletmeye güle oynaya gidebilir miydi?

BANA RAHATLATICI BİR YALAN SÖYLE Kİ... DAYANABİLEYİM!
Dünyanın tümü ciddi gelecek kaygıları ile çalkalanıyor... Geleceğini göremeyen, okuyamayan üç kuşak insan, önünde yalnız karanlığı görüyor... Los Angeles bulvarlarından Kongo ormanlarına, Paris Rive-Gauche entellektüel kahvelerinden Viyana konser salonlarına, Halep’in harabeye dönmüş taş yığını sokaklarından Beyoğlu ara sokak meyhanelerine kadar, Moskova’dan Bağdat’a, Havana’dan Londra’ya hava “kurşun gibi ağır”...

Herkes yaşamak için, canlı kalabilmek için belirli ölçülerde çocuğuna da, kendine de, birbirine de yalan söylemeye mecbur. Yoksa bu yaşam sürmez. Bir resmim daha vardı: “Lütfen Bana Rahatlatıcı Bir Yalan Söyle”... 1986’da yaptığım bir resimdi. Sihirli çaydanlıktan çıkan bir yılana konuşuyordu uzayda yürüyen bir kadın... Yılanlardan bile rahatlatıcı bir yalan duymaya hazırız şu ortamda... Bu yapay dünyada, sahte umutlar fakirin veya geleceği karartılmışın ekmeği.. Havuçu. Sahte güvenli hareketler, yarınımız sorunsuz sislerin arasından belirecekmiş gibi, yapay ortaklıklardan bile medet umulacak bir duruma getirdi herkes kendisini... AB olmazsa Şangay verelim, sosyalizm olmadıysa kapitalizme geçelim, faşizm ve ırkçılık hortladıysa, eski sağ-sol kavgalarını bırakıp, orta yolda buluşalım.... Dünya, kendi kendisiyle yürüyemeyince, neredeyse her karış toprağında, yeni ittifaklarla sil baştan kurulmak dahil, İnönü’nün koyduğu gerçeğin, kendilerine adapte olmuşunda arıyor, umudunu arıyor: “Yeni bir dünya kurulur ve  “herkes” bu yeni dünyada yerini alır!” Gittiğimiz yer, burası olsa gerek... Yoksa Kaliforniya bile “batsın bu dünyaaa!” diye haykırır mıydı?

2 Aralık 2016 Cuma

CASTRO VE DÜNYANIN EN MÜKEMMEL SAVUNUSU | BEDRİ BAYKAM | 30.11.2016


Fidel Castro’nun ölümünün ardından, “Küba’nın Atatürk’ü” olarak görebileceğimiz bu büyük devrimci hakkında onca makale yazıldı, belgeseller ve sayısız fotoğraf gösterildi. Bizim yeni Türkiye tuzağında tarihten ve sosyal izlerden kopuk yaşayan gençlik bile özetle onun kim olduğunu biraz daha iyi anlama fırsatı buldu. Dolayısıyla bugünkü yazımda Castro’nun ne hayatını özetlememe gerek var, ne de Atatürk’ü hangi candan kelimelerle övdüğünü tekrarlamama... Bugün burada, genç devrimci Fidel Castro’nun Batista rejimine karşı ilk büyük mücadelesini ve bunun sonucunda oluşan mahkemede yaptığı unutulmaz savunusunu gündeminize taşıyacağım.
Tarihte birçok savunma veya iddianame metni, unutulmazlar arasında yerini almıştır. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan’ın savunmaları, ABD’de Black Panther’lerin savunmaları, Saddam Hüseyin’in bütün engellemelere karşın yaptığı son savunması, savcı Jim Garrison’un Kennedy cinayetinde sanık sandalyesine taşıdığı işadamı Clay Shaw hakkındaki iddianamesi gibi siyaset ve hukuk tarihine kalmış metinler, hatırlanacaklar arasındaki örneklerdendir. Fidel Castro’nun “Tarih beni aklayacak” cümlesiyle hatırlanan savunma metni ise bu örnekler arasında -bana göre- Gezmiş savunmasıyla beraber, en unutulmazların başında gelir.
10 Mart 1952 tarihinde yaptığı askeri darbe ile iktidarı ele geçiren diktatör Fulgencio Batista’ya karşı, Fidel Castro ve arkadaşları, Moncada askeri Garnizonu’na 26 Temmuz 1953 tarihinde bir saldırı düzenlediler. Girişimin başarısızlığa uğramasının sonucunda, Castro’nun birçok arkadaşı hunharca öldürüldü, kendisi gibi bazıları da hapse atıldı. Arkadaşları ile olağandışı kötü şartlarda bu süreci geçiren Castro, büyük zorluklarla savunusunu hazırladı. Aslında buna savunudan çok karşı- iddianame veya mücadele gerekçelendirmesi de diyebiliriz. Bu tarihi savunma metninin dışarıya sızdırılıp, halka ulaştırılması çalışmalarında, Castro ve arkadaşlarının kullandığı metodlar arasında limon suyu ile yazılmış ve ancak kağıt ısıtıldığında görülebilen satırlar veya kibrit kutusu içine sığabilecek küçücük minyatür ötesi yazılar var. Genç Fidel, bu tarihi metni 16 Ekim 1953 tarihindeki duruşmada okudu. Hedef, yapılan tüm baskılara karşı, kendi karşı propagandasını oluşturmak ve yaymaktı. “Bu metin aslında bizim program ve ideolojimizi de içinde barındırıyor” diyordu Castro. İlk hedefi 100.000 kopyanın basılıp dağıtılması idi. İlk aşamada bu on binlerde kaldı -ki bu da hiç fena değildi. Ana hedeflerinden biri, Batista rejiminin barbarlığını ve suçlarını halka aktarabilmekti. 26 Temmuz hareketinde uğradığı mağlubiyetten, analiz ettiği nedenlerle birlikte bu metin sayesinde temeli atılan bir galibiyet doğmuştu. Şimdi size bu tarihi günde Castro’nun ağzından çıkanlardan derlediğim bir özet çeviriyi vermek istiyorum:
“TARİH BENİ AKLAYACAK” -FİDEL CASTRO
“Saygıdeğer Hakimler,
Tarihte hiçbir zaman, bir müdafi, bu kadar ağır ve kötü şartlarda savunmasını hazırlamamıştır. Bana yardımcı olmak isteyen cesur avukat benimle görüştürülmedi bile. Şu bulunduğum hapishanede kaç kere beni öldürmeye çalıştılar... Benim saklayacak hiçbir şeyim yoktu. İlk günden itibaren her şeyi aynen olduğu gibi açıkladım. Hangi silahı hangi parayla aldığımız dahil... Biz doğruları açıkladıkça, hakkımızda uydurulan yalanlar iskambil kartlarından oluşmuş şatolar gibi çöktü. Yapılacak ikinci sorgumda, hükümet güçlerinin Manzanillo bölgesindeki katliamlarını karşı-sorgu olarak gündeme taşıyabilirdim. Bu nedenle beni duruşmaya almadılar. Hedefleri doktorlardan benim hakkımda hasta raporu almaktı; bunu başaramadılar. Kaçmak istediğimi iddia edip öldürmeyi de başaramadılar. Bu planları da deşifre olup suya düştü. Kendini müdafaa etmek isteyen silahsız, yalnız bir adamdan korktular. Aslında dava açıldıkça, roller değişti. Suçlayanlar, suçlananlar oldu, suçlananlar da suçlayanlar... Bu salona ancak iki avukat ve altı yandaş gazetenin muhabiri girebildi. Ceza kanunu bile bana verilmedi. Matematik kitapları dahi yasaklandı. Belki de “26 Temmuz hareketi için matematik esin kaynağı oldu” dedim diyedir! Buna karşın savcı iki dakikada Sosyal Müdafaa Kanunu’nun 148. maddesini okumakla yetinerek, benim için 26 yıl mahkumiyet talep edebildi.
Sayın Yargıçlar, neden beni susturmak bu kadar önemli hale geldi? Savcı, talebine açıklık getirecek tek bir kelime dahi etmedi. Gerçeklerden mi korkuluyor? Bakın, bahsettiğim madde “Devletin Anayasal güçlerine karşı silahlı bir kalkışmadan” söz ediyor. Sayın Yargıç hangi ülkede yaşıyor? Millete baskı uygulayan bu diktatörlük anayasal değil, tam tersine anayasal olmayan bir güç! Cumhuriyet’in anayasasına karşı bir rejim oluşturmuştu. Yasal bir anayasa gücünü halkın egemenliğinden alır. Ayrıca söz konusu metin “anayasal güçler”den söz ediyor. Anayasal güçler, yasama, yürütme ve yargının güçlerinden, güçler ayrılığından söz eder. Yani hiçbir şekilde bu madde 26 Temmuz olayları üzerinden bize karşı uygulanamaz. Yüreğinizde vatan toprağı, insanlık ve adalet için bir dehliz bulabilirseniz, beni lütfen dikkatle dinleyin. Sesim hiç dinmeyecek. Ne kadar yalnız kalırsam, o kadar güçlenecek. Bizim arkadaşlarımız iddia edildiği gibi askeri uzmanlardan oluşmuyordu. Şimdi yarısı öldürülmüş olan bu gençler (Abel Santamaria, Jose Luis Tasende, Renato Guitart Rosell, Pedro Miret, Jesus Montane) yalnız cesur birer yurtseverdiler.
Aslında operasyonumuz en iyi şekilde başlamıştı. Saat 5:15’te hem Bayamo, hem de Santiago de Cuba’da... İlk defa burada açıklıyorum: Ölümcül bir hata yaptık. Adamların yarısı, yanlış sokaktan saparak tanımadıkları bu şehirde kayboldular. Abel Santamaria ve 21 adamı sivil hastaneyi, Raul Castro ise 10 adamıyla birlikte Adalet Sarayı’nı aldı. Ben ise geri kalan 90 adamla garnizona saldıracaktım. Ama 45 kişilik grup yolda kayboldu. Daha sonra yakalanan bu arkadaşların büyük bir kısmı ölümü cesaretle göğüslediler. Biz en başından beri, rakiplerimizin birçoğunu esir aldık ve onlara son derece saygılı davrandık. En başından beri güçlerimizi bölüş tarzımız da hatalıydı. Geri çekilmeye başladıktan sonra, planladığımız gibi arkadaşlarımla önce bir çiftliğe gittik, ardından da Gran Pietra Range dağına çıktık. Bir haftanın ardından, açlık ve susuzluk sebebiyle adamlarımla inmek zorunda kaldık. Teğmen Sarria, bizi şafakta uyurken kıskıvrak yakaladı. Bu saygıdeğer asker en başından beri bize çok saygılı davrandı ve infaz edilmemizi de engelledi. Zaten yapılan katliamlara halktan büyük tepki vardı.
İki şeyi yapabilirdik, yapmadık: Birincisi, generallerin evlerini basıp onları toplayabilirdik. Bunu yapmadık, çünkü evlat ve eşlerinin önünde trajediler ve ağır çarpışmalar yaşansın istemedik. İkincisi, gayet rahatlıkla bir radyoyu ele geçirip halktan mücadeleye katılmalarını isteyebilirdik. Bunu da yapmadık, çünkü çok kişi katılırdı ama sayısız kayıplar olurdu! Moncada Garnizonu’nu ele geçirmiş olsaydık, iddiaların aksine bizimle olan halk sokaklara dökülürdü. Deniz kuvvetleri zaten bizimle hareket edecek, diktaya karşı aydın insanlardan müteşekkildi.
Şayet Batista, Kübalılar’ın çoğunluğuna karşı iktidarda kalmaya çalışırsa, sonu Gerardo Machado’dan daha trajik olur. Askerlerimize komik şekilde düşük maaşlar veriliyor. Bir de üstüne diktatörlüğün kodamanlarının ayak işlerine; şoför, kapıcı, hizmetçi, koruma gibi pozisyonlara sürülüyorlar.
Biz Kübalılar, vatanımızı korumak için örneği kendi geçmişimizden alırız. 1895’te İspanyol sömürgeciliğine karşı çıkan halkımız, son model silahlar kullanan 500.000 kişilik orduya sahip düşmanlarına karşı, çakı, yumruk, çelik bardaklarla savaşmayı göze almış ve tarih yazmıştı. Bu nedenlerle biz halkımızın desteğinden emindik. 600.000 işsiz, yılda en kötü şartlarda yalnız dört ay çalışan ve çocukları aç gezen 500.000 tarla işçisi, 400.000 zor şartlarda yaşamaya çalışan endüstriyel işçi, 100.000 başka çiftliklere çalışan tarla işçilerine kadar, hatta krize yenilmiş 20.000 esnafa ve 10.000 serbest meslek sahibine kadar her kesimden Küba halkını kastediyorum.
MÜCADELEYİ KAZANSAK, NELER YAPACAKTIK?
Moncada Garnizonu’nu aldıktan sonra derhal ilan edilecek olan beş yasayı burada tekrar hatırlatıyorum: İlk olarak egemenliği tekrar halka ve 1940 Anayasası’na verecektik. İkinci yasa, toprağı çalışanlarına vermek olacaktı. Toprak sahiplerine de 10 yıl üstünden kiralamışlar gibi ellerine geçecek parayı devlet verecekti. Üçüncü yasa ile işçi ve çalışanlar, şirket ve endüstrilerin karının %30’una hak kazanacaklardı. Dördüncü yasa, şeker kamışında çalışan işçilere özel haklar kazandıracaktı. Beşinci yasa ile, belirsiz şekilde servet biriktirmiş şirketlerin ve insanların mal ve paralarına el konulması olacaktı ve yurt dışına kaçırdıkları mallar geri talep edilecekti. Bu paralar, halka, işçilere ve emeklilik fonlarına aktarılacaktı. Bu yasaların hemen ardından ise sıra toprak reformuna, eğitim reformuna, elektrik ve telefon tröstlerinin millileştirilmesine gelecekti.
Halkı bu kadar sefaletten ancak ölüm kurtarabilir ve hükümet de zaten bu ölüm için elinden geleni yapıyor! Yılda yüzbinlerce çocuk ayak tırnaklarından giren parazitlerle ölüyorlar ve insanlar buna duyarsız kalıyorlar. Bakımsız dişleri ve umutsuz gelecekleri ile dinledikleri binlerce nutuğa rağmen sefalet içinde yüzen bu insanların çoğu, Mayıs’tan Aralık’a kadar işsiz geziyorlar. Biri hırsızlık yaptığında kendisine işi olup olmadığını sormuyorsunuz ve cezasını çekiyor. Ama depolarını yakarak sigorta şirketlerinden milyonlar kazanan büyük işadamlarının avukatları olduğu için onlara bir şey olmuyor. Sonra bir bürokrat milyonerliğe terfi ettiğinde, zengin kulüplerine ve kardeşlik masalarına katılıp yılbaşını bu kesimle kutlama şansına erişiyor. Milletin geleceği, karşılaştıkları problemlerin çözümü, küçük bir kesimin egoist çıkarlarının soğuk çıkar hesaplarını bekleyemez. Aynen Jose Marti’nin dediği gibi, benim rüya gördüğümü iddia edenlere vereceğim yanıt şudur: Gerçek bir insan, hangi tarafta yaşamın daha iyi olduğuna bakmaz, ödevlerin ve sorumlulukların hangi tarafta yattığına bakar.
YAŞANAN DEHŞET VERİCİ İŞKENCE VE KATLİAMLAR
Ben bu olayın ilk gününden beri yargıç önüne çıkmak için uğraştım. Onlarla karşı karşıya gelmek istedim, ama gerçeklerden kaçtıkları için buna cesaret edemediler. 27 Temmuz günü diktatör Batista 32 saldırganın öldürüldüğünü söyledi. Aynı hafta sonu bu rakam 80’e çıkmıştı. Arada hangi meydan savaşı oldu ki? Gerçek şu: Konuşmasından önce 25 tutuklu öldürülmüştü, konuşmasından sonra da 50 tutuklu daha yok edildi. 27 Temmuz’da burada yaptığı konuşmayı, cesareti varsa gitsin Küba halkının önünde yapsın. Maalesef bu insanlar Moncada Garnizonu’nu bir işkence ve ölüm atölyesine dönüştürdüler, tutukluları kasapların eline verdiler. Cezaevinin kapısında “tüm umutlarınızı terk edin” yazıyordu aynen cehennem kapılarında olduğu gibi. Aramızdaki çarpışma bittikten sonra sokakları dalıp evinin önünde oynayan küçük çocukları vurdular. Ardından onların başına gelip ağlayan babalarını infaz ettiler. İlk öldürdükleri tutuklu, doktorumuz Mario Munoz’du. Ardından ölen her asker için en az on tutuklunun öldürülmesi gerektiğini söylediler. Bu arada işkencenin ortasında eski başkan bize para verdiğini itiraf ederlerse, onları kurtaracaklarını söylediler. İşkence ve tehditlerle ablukaya aldıkları Haydee Santamaria’ya “Artık bir erkek arkadaşın yok, çünkü onu öldürdük” dediler ama onun yanıtı da şu oldu: “O ölmedi, çünkü insanın vatanı için ölmesi sonsuza dek yaşaması anlamına gelir”. Hastaneleri basıp kan verilen genç adamlarımızı öldürdüler. Başka arkadaşlarımızı kentin değişik yerlerine götürüp işkenceden sonra oralarda öldürdüler. Öldürdükleri her insanın ceplerini boşalttılar, saatlerini ve özel eşyalarını çaldılar.
Sayın yargıçlar 26, 27, 28 ve 29 Temmuz’da Santiago de Cuba’da tutuklanan 60 arkadaşımız nerede? Yaralılar nerede? Yalnız 5 tanesi canlı kaldı, diğerinin hepsi öldürüldü. Onurlu bir asker, eli kolu bağlı tutukluları öldürmez, onlara saygı duyar, onlara yardım eder. Ama bu 10 Mart generalleri hayatlarında tek atış yapmadan bu sıfata erişmiş, vatana ihanet ederek o noktalara gelmiş ve katılmadıkları çarpışmalarda tutuklanan insanlara öldürülme emri verebilmiş, eşek sürmeye bile hakkı olmayacak zavallılar... Öte yandan son derece saygıdeğer başka askerlerin de olduğunu gördük. Tutuklulara centilmence davranan askerler, komutanlar gibi...
İNTİKAM PEŞİNDE DEĞİLİM
Öldürülen yoldaşlarımız için intikam alınmasını istemiyorum. Çünkü onların yaşamlarına paha biçilemez. Onları öldürenlerin hepsini toplasanız, tek birinin yaşamı etmez. Aslında benim yoldaşlarım ne öldüler ne de unutuldular. Onlar bugün yaşıyorlar, hatta her zamankinden daha çok yaşıyorlar ve onların katilleri dehşet içinde ölü vücutlarından fışkıran zafer ruhunu ve fikirlerini seyrediyorlar.
Sonra bu vatanın bir evladı, var olan yasalara ve sosyal müdafaa kanunlarına bakarak bütün maddeleri sıraladı ve Batista’nın ile 17 suç ortağının 108 yıl cezaya çarptırılmayı bu yasalara göre açıkça hak ettiğini vurgulayarak cezalandırılmalarını talep etti. Aylar ve günler geçti, hiçbir şey olmadı! Suçlanan general, Cumhuriyet’in bir yerinden öbürüne bir lord veya saygıdeğer generaller gibi yürüdü ve istediği gibi yargıçları görevlerinden aldı veya yerlerine başkalarını görevlendirdi. Burada benim esas suçlandığım konu şu oluyor: İllegal bir rejimi düşürüp, yerine anayasal gerçek cumhuriyeti tesis etmekle suçlanıyorum! Onlar tanklar ve askerleri kullanıp Başkanlık Sarayı’nı, Hazine Binası’nı ve diğer resmi binaları, silahlarını halka doğrultarak ele geçirdiler ve iktidar oldular. Nazilerden hiçbir farkları yoktu.
Kabul ediyorum ki, bir devrim yasal bir hak getirebilir ama 10 Mart gecesi yaşananlar hiçbir şekilde bir devrim sayılamaz. Bir önceki rejim kirli politikalardan, hırsızlıktan, insan yaşamına saygısızlıktan suçlu ise, bugünkü rejim bu suçları beş kere, on kere, insana saygısızlıkta yüz kere çoğaltmayı başardı!
ANAYASADAKİ TUTARSIZLIKLAR
Anayasayı en önemli ve en yüksek kanun olarak kabul edersek şu durumla karşılaşıyoruz: Birinci madde “Küba egemen ve bağımsız bir devlettir, demokratik bir cumhuriyet olarak organize olmuştur”. İkinci madde şöyle diyor: “Egemenlik halkın arzusunda ve bu kaynaktan gelen güçlerin kullanımında yatar”. Fakat sonra 118. madde geliyor: “Cumhurbaşkanı Bakanlar Kurulu tarafından görevlendirilir”. Yani artık halk değil Bakanlar Kurulu atanmayı yapıyor! Peki, Bakanlar Kurulu’nu kim atıyor? 120. maddeye göre “Başkan özgürce bakanları atamaya ve istediği zaman değiştirmeye yetkilidir”. Bu da bizi tavuk ve yumurta problemine taşımış oluyor, değil mi? Yani “Sen beni başbakan yap, ben de sizi general yapayım. Sonra da 20 tane ‘evet efendimci’ adam bul, ben sizi bakan yapayım, siz de beni başkan seçin”. Böylece hepsi birbirini general, bakan ve başkan olarak seçtiler, hazineye ve Cumhuriyet’e el koydular. İşte ben de diyorum ki, Sosyal Anayasal Haklar Mahkemesi tüm bu olup bitenleri seyretmekle yetindi ve bu mide bulandırıcı yetki dolandırıcılığına korkakça aracı oldu.
Bu arada bir hak var ki, onu kimsenin “iyi miydi, değil miydi” diye sorgulama veya yok etme hakkı yok: O da baskı döneminde bir haksızlığa direnme hakkı! Bundan şüphesi olanlar varsa, işte Sosyal Müdafaa Kanunu’ndan savcının unutmaması gereken bir cümleyi size aktarayım: “Seçilen veya atanan hükümet yetkilileri şayet bir başkaldırıya direnç göstermezlerse ve onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapmazlarsa, altı ila on yıl arası görevden men edilirler”. Yani Cumhuriyet’in hakimlerinin Batista’nın 10 Mart darbesine direnmeye mecburiyetleri vardı! Şimdi gayet anlaşılır bir durum var ortada: Hiç kimse bu kanuna riayet etmediyse, o kanuna saygı gösterenler ve üzerlerine düşeni yapanlar tabii ki hapse girerler! Yaşanan budur!
TARİHTEN VERİLEN ÖRNEKLER
Fidel Castro’dan size aktardığım özet metin bu kadar olsun. Böyle uzun bir makaleye daha fazlasını sığdıramıyorum. Metnin kalan kısmında Castro, tarihten örnekler veriyor. Mesela Ortaçağ’da John Salisbury, “Devlet Adamının Kitabı”nda diyor ki “bir prens kanuna göre riayet etmez ve acımasız bir diktatöre dönüşürse, onun şiddet kullanılarak yerinden edilmesi kanuni ve doğrudur”. Castro, savunusunun geri kalan kısmında yüzyıllar arasında gel-git yaparak, Saint Thomas Aquinas’dan, Martin Luther’den, İskoçyalı reformcular John Knox ve John Poynet’ten, 17. yüzyıl hukukçusu Alman John Althus’ten, John Milton’dan, Fransız Jean-Jacques Rousseau’dan örnekler vererek tezlerini taş gibi sağlamlaştırıyor. Fransız devriminden çok önce de, demokrasi için direnç hakkının nasıl canlı tutulduğunu somut örneklerle aktarıyor.
İşte 20. yüzyılın en unutulmaz 7-8 liderinden birinin kökeninde, bu inanılmaz savunma metni yatıyor... Fidel Castro’nun Küba halkı ile arasındaki altyapının sağlamlığı, bu “senet” üzerinden, en emin ve iç içe geçmiş bir sonsuz birliktelik üzerine kurulu olmasından geliyor...”

24 Kasım 2016 Perşembe

BU TECAVÜZ YASASI, YOBAZLIKLA IŞIĞIN ÇARPIŞMASIDIR! | Bedri Baykam | 23.11.2016


Son senaryo şöyle: Dikkatsiz politikacılar bize özensiz bir yasa taslağı sunmuşlar, sonra devletin zirvesinden gelen beyaz atlı prens, halkının büyük tepkisini görünce “olmaz böyle yasa, çekin bakalım geri!” demiş. Onun sayesinde kadınlarımız ve halkımız bu felaketten kurtulmuş!
Hazmetmeye hazırsanız, size sunulan bu haftaki mönümüz bundan ibaret... Midenize oturmadan afiyetle yiyebilirseniz, ne mutlu size!
Yaşanan o ucube ötesi “tecavüz meşrulaştırma yasası” son 10 günün veya iki haftanın gündemi sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz... Konumuz ortaçağ ile aydınlanmanın bitmek tükenmek bilmeyen hesaplaşması... Konumuz, TÜBİTAK’ın başına imam hatipli atama yarışına girenlerle, bilimin ışığına inananların çarpışmasıdır. Konumuz “dünya dönüyor” diyenlerle, buna “tövbe de!” diye saldıranlar arasındaki büyük kavgadır. Konumuz kadınları kara çarşafa sarmalayıp kendisine hiç bir bağımsızlık hakkı tanımadan, onu babadan damada, oradan da oğluna devreden anlayışın, kadın ve erkek eşitliğini savunan ve herkesi özgür bir insan olarak görenlerle olan kavgasıdır. Konumuz sokakta hakkını arayan annelere veya üniversiteli kızlara copu, dayağı ve gaz bombalarını reva görenlerle, onları demokrasimizin temel taşı olarak görenler arasındaki kavgadır. Konumuz “flört fahişeliktir” diyenlerle, flörtün tüm insan ilişkilerinin temeli olduğuna inananlar arasındaki uçurumdur. Esas konumuz kadın, aşk, hatta insan figürü içeren heykellere saldırıp put olarak görenlerle, sanat eserlerine saygı duyanlar arasındaki timsahlı derelerdir. Konumuz kadın sesini haram görüp kadın kahkahasına katlanamayanlarla, kadınları sosyal hayatın her noktasında görmek isteyenlerin kavgasıdır. Konumuz 19 Mayıs kutlamalarında genç kızların etek giymelerine dayanamayanlarla, onları Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi doğrultusunda devrimlerin bekçisi olarak görenler arasındaki anlayış farkıdır. Konumuz, “babanın kendi kızına şehvet duyması haram değildir” diyerek ensesti neredeyse sevap göstermeye kalkanlarla, çocuklarını buna benzer sapık düşüncelerden korumaya çalışan insanlar arasındaki uzlaşmasız kavga alanıdır. Konumuz utanç verici bir şekilde zorla bütün liseleri imam hatipleştirmeye çalışan çürümüş beyinlerle, özgür, çağdaş, Atatürkçü eğitim arasındaki 100 yıllık kavgadır. Esas konumuz Tophane’de galerilere saldıran anlayışla, o saldırganların “böyle şeyleri büyütmeye gerek yok, tanırım o çocukları” diyerek mazur göstermeye çalışanlar arasındaki 1000 yıllık algı farkıdır. Konumuz dini kullanarak, kan dökerek işgal ettikleri topraklarda öldürdükleri insanların karılarını kızlarını cariye yapan DAEŞ teröristleri hakkında yıllardır ağzını açamayan zavallılarla, Kemalist güçlerin yobazlıkla göğüs göğüse mücadele eden tavrının farkıdır. Konumuz kürtajı toptan yasaklamaya kalkanlarla, karar verme hakkını savunan insanların farkıdır. Ana konumuz tecavüze uğradıktan sonra kürtaj isteyen kadınlara “çocuk niye ölsün, o kadınlar ölsün. Devlet çocuklara nasıl olsa bakar” diyenlerin yüz kızartıcı kavgasıdır. Konumuz kafası kesilerek vahşice öldürülen genç bir kızın ardından acılı ailesi hakkında “kızlarına sahip çıksalarmış” demeyi insanlıklarına yedirebilenlerin yarattığı vicdansız ortamdır. Konumuz hakim karşısında kravat takıp terbiyeli konuşan toplu tecavüz sanıklarına iyi hal indirimi vermeyi akıl edebilenlerin cirit attığı içler acısı yeni Türkiye’dir.

KONUMUZ LAİK, ATATÜRKÇÜ TÜRKİYE’NİN AYDINLIĞINA, ÖZGÜRLÜĞÜNE KATLANAMAYANLARDIR
Konumuz, “kadınlarımızın ve genç kızlarımızın mağduriyetini kaldırma” iddiasıyla, tecavüzü aklamaya çalışan güruhun ortaçağ beynidir. Konumuz Atatürk devrimlerini kaldıramayan ve her yerden sinsi taktiklerle adını çıkartmaya kalkışan aklı-evvellerin kirli dünyasıdır. Konumuz irticayı tehdit olmaktan çıkararak demokratlaştıklarını iddia edenlerin gaflet ve ihanetidir. Konumuz laikliğe inanan insanlarımızdan “laikçi” diye bahsederek onları aşağıladığını sananların yarattıkları cerahat dolu dünyadır. Konumuz türban ve kapanma hakkını demokrasi kriteri olarak ilan eden çarpık anlayışın tutarsız dünyasıdır. Konumuz yalnız bırakılan kadınların davulcuya ya da zurnacıya kaçacağına inanan ve onların evinin süsü olmaları gerektiğini düşünen çarpık beyinlerdir. Konumuz, kadınların siyasi, sosyal, bedensel bağımsızlıklarını ve cinsel haklarını, akıllarına bile getiremeyenlerin örümcek ağlarıyla kuşatılmış beyinlerdir. Konumuz tecavüze uğramış küçük kızları artık “çürük mal” olarak gören ve onları sözde kurtarmak için “bari tecavüzcüsüne hediye edelim” 

16 Kasım 2016 Çarşamba

SOSYAL DEMOKRATLARDAN BAHÇELİ’YE, BOYUT ATLAYAN GAFLET | Bedri Baykam | 16 Kasım 2016


1980’LERİN VİZYONSUZ LİDERLERİ
Sizi belki bıktırana kadar tekrarlayacağım: Demokrasinin yaşadığımız sıkıntı ötesi can çekişme çığlıkları, bundan otuz yıl önce fazlasıyla sinyallerini vermişti. 1987'de Özal Türkiyesi'ne ABD'den "kesin dönüş" yaptığımda, derhal gözüme çarpan verileri tek bir mesleğin teşhis yöntemleri ile kıyaslayabilirim: Nasıl çok iyi bir doktor, bir küçük ben veya hücre dokusunda fark ettiği değişimden amansız bir hastalığın ilk saniyesini görüyorsa, ben de Türkiye'yi tehdit eden faşizm ve yobazlık ipuçlarını ilk saniyelerde gördüm. Tabii ki ilk saniyeler Menemen'e veya Menderes döneminin gafletlerine kadar da çekilebilirdi ama ben size 1960 Devrimi ve 12 Eylül müdahelesi sonrası Türkiye'nin dırumundan söz ediyorum. Evren'in Atatürkçü Türkiye'yi koruma iddiasıyla uyguladığı faşist yöntemler ve komünizmin önünü dinle kesme çabaları sayesinde, Özal'ın yerleştirdiği tarikatların önü açılmaya başlamıştı. İran Başbakanı Anıtkabir'i ziyareti ret ettiğinde, ülkenin tükenme yoluna girdiğini anlayarak siyasete balıklama atlamıştım. Sorgulamadan, Türkiye'nin alarm zilleri çaldığını görerek... Bu kritik durumu yüzbin saatlik çabalarımıza karşın ne Erdal İnönü'ye, ne Baykal'a, ne de Karayalçın'a anlatabilmiştik. Ecevit zaten hiç bir şeyi anlamamaya yeminliydi ve ülke oracıkta göçük altında kaybolup gitse, yine de solun birleşmesine yeşil ışık yakmayacağını her sözüyle açığa vuruyordu. 1994 yerel seçimleri öncesi, tüm ısrarlı çabalarımızla yürüttüğümüz Taban Operasyonu hareketi, görüştüğümüz liderlere şunu söylüyordu: "Seçimi değil, rejimi kaybedeceksiniz. Derhal birleşin veya ortak aday çıkarın!". Hiç oralı olmadı "devlet adamlarımız"! İşte RTE ve Melih Gökçek efsanelerini, sol liderlerin bu öngörüsüzlüğü üretti. Çok merak ediyorum, bizlerin, Saylanların, Aksoyların, Ekşilerin açıkça gördüğü gerçekleri göremeyenler, bugün aynaya baktıklarında yüzleri kızarıp ülkeden özür dilemeyi akıllarına getiriyorlar mı? Sol liderlerimiz, ülkenin geleceğini okuyamamaktan, koltuk kavgasından önlerini görememekten, dayanışmanın önemini kavrayamamaktan ülkeyi sorumsuzca bu uçuruma, tüm uyarıları pas geçerek attılar. Bir de halen yoğun olarak süregelen bir AKP destekçisi sağ lider profili var. Onun ki vizyonsuzluk değil, gizli -ve artık açık- işbirlikcilik... Sonuçta sosyal demokrat gafletin başlattığı ihaneti, bugüne uzanan yıllarda en güzel tamamlayan, bu “asistleri” üst üste gole çeviren bir lider bu...


BAHÇELİ PROJESİ
Yani demek istediğim şu: Bir de gafletlerin ötesinde, bu projelerin doğal liderleri, iletkenleri, tasarlayıcıları var. Ben size illa dış tasarımcılardan söz etmiyorum. En başta aramızda yaşayıp sürekli muhalif rollere ve hallere girmekten çekinmeden, 10 yılı aşkın süredir her kritik virajda, en sorumlu AKP'li olarak davranan o meşhur zattan söz ediyorum. Türkiye'de "dün dündür, bugün bugündür" gibi Makyavelist bir doğrudan gerçekciliği ortaya koyan, "Çoban Sülo"dur. Bunu zerresinin iliğine kadar uygulayan ve dün ak dediğine kara, kara dediğine ak demekten hiç mi hiç gocunmayan kişimiz, siyasetimizin kralı, “asrımızın lideri”dir. Ama bu konuda oynadığı Oswaldvari değişken rollerle tarihe ibret vesikası olarak yazılacak olan lider, tartışmaya mahal bırakmaksızın Devlet Bahçeli'dir. Neden Oswald diyorum, çünkü Kenndy'ye kurşun sıkıp öldürdüğü iddia edilen Oswald'ın Amerika'ya ve CIA'ye mi, yoksa Ruslara mı, yoksa Castro'ya mı, yoksa Castro karşıtlarına mı çalıştığı, hiçbir zaman netlik kazanmamıştır. En azından genel bir doğru oturtulamamıştır. İşte Bahçeli de bazen Erdoğan'a öyle ağır muhalefetler yapıp öyle laflar döşenmiştir ki, içimizden "yarın bunlar TBMM’de nasıl birbirlerinin yüzüne bakacaklar?" diye merak etmişizdir. Ama ayni Bahçeli, aynen şimdi Başkanlık projesine verdiği destek gibi, AKP'nin yaşamının en değerli ve can alıcı noktalarında hep yüzeye çıkıp birinci has adam rolünü üstlenmiştir. Yani bir insanın yaşamı ile kıyaslasak, AKP'nin kirvesi de olmuştur, kız istemeye de gitmiştir, yüzük takmayı da ifa etmiştir, hayat sigortalarını da yapmıştır, AMMAAA, Bahçeli, Erdoğan ve AKP'nin en baş muhalifi rolünü de kimseye kaptırmamayı başarmıştır. Vallahi tarihe geçecek bir manevra kabiliyetidir bu. Ayrıca hakkını da vermek lazım, daha düne kadar MHP'de kongre-kan değişimi vs diyerek herkes teker teker ayrılıp parti sapır sapır dökülüyor ve yeni “Başkan-toto” oynanıyorken, Bahçeli dümeni kıvrak kurnazlıklarla sıkıca tutup gemisinin kontrolünde kalmayı başarmıştır. Buna lider yapışkanıyla koltuğuna dimdik olarak yapışmak denir. Bu ülkede liderliğin en büyük kriteri budur. Bu yapışkanı kullanmayan tek lider, Erdal İnönü olmuştur. Ama Bahçeli'ninki önde gelen bir politika (yani etimolojik anlamıyla çokyüzlülük) başarısıdır. Şimdi medyada vuku bulan acıklı, içeriksiz ve anlamsız sözde başkanlık tartışmaları eşliğinde ülke Erdoğanizm'in kesin kucağına teslim edilirken, MHP, artık kendi büyük “vizyoneri” Tuğrul Türkeş’in istediği rotaya gelmiş durumda. Eh, Meral Akşener ve diğer muhalifle disipline takılmışken nasıl olsa “dur napıyorsunuz orada?” diyecek adam da kalmadı...




VE ŞİMDİ, TÜRKİYE KAN AĞLIYOR!
Şimdi ise Türkiye can çekişiyor... Türkiye bir mengene gibi, marangozun işkence aleti gibi suyunu sıkmaya çalışan bir karanlığın, demokrasinin kalıntılarını yok edişini dehşet içinde ve acıyla kıvranarak izliyor. Ülke şu anda soğuk ve utanılası bir karambolle resmi olarak tek adam diktasına sürüklenirken, cılız tepkiler sağdan soldan kendini duyurmaya çalışıyor. Her biri aynı zamanda beyhude kaldığını bilerek ve biraz umutsuzluğun dramıyla buna başvuruyor. Ama insanlar birbirine inanmadan sanki sadece duyuyorlar itirazları, ama dinlemiyorlar. Çünkü oluşturulan karanlık proje bir kere canavar bir tank gibi sokağa salınmış. Ülkenin demokratik tepki alanı, eriyen bir buz parçası gibi gözle görülür bir hızla daralırken sahte tartışmaları medyanın yapay kanallarından inançla veya bir şeyleri değiştirmek umuduyla izleyen pek kalmadı. Herkes “mış” gibi yapıyor o oturumlarda.


MEDYANIN AĞLANACAK YAPAYLIĞI...
Türkiye’nin bu merkez medya yapaylığına bayılıyorum. Bir medya düşünün ki, ülkeyi tek başına aldığı tüm kararları uygulayarak yönettiği tescillenmiş insanının verdiği her emre göbekten uymaya zorunlu hissediyor kendisini. "Dikkayyttt, şimdi ve her zaman 27 Mayıs'a hücum edilecek! Et!”, "Dikkkayyt, şimdi 12 Eylül'e hücum edilecek! Et!!", "Dikkaayttt, şimdi açılım süreci cilalanacakkk!", "Dikkat, şimdi Başkanlık propagandasına damardannn girişilecek!", “Dikkayttt şimdi açılım sürecine saldırılaacaaak"! Yahu, daha düne kadar "Fethullah Hocaefendi Hazretleri" diye yağ çekerek demokrasiye katkılarını (!) öve öve bitiremedikleri Pensilvanya kralının maskesini indirmek için bile bunlar liderden emir beklemediler mi? İnsaf yaa! Siz de mi 15 Temmuz'da öğrendiniz Feto'nun ne olduğunu? Kargalar bile gülmekten ceviz yiyemez hale düşüyorlar, bu acıklı emir kulu halinizi gördükçe... Ve bu medyanın içindeki en büyük AKP yandaşları, avukatları, savunucuları, ne derseniz deyin, şimdi ya içerideler, çünkü onlara hep ikaz ettiğimiz gibi kullanım süreleri doldu ya da işsiz güçsüz şekilde hiçbir zerresinde haklı çıkmadıkları Türkiye öngörülerinin içinde çarşaf olmuş durumdalar. Şimdilerde bu posası çıkmış eski “2.Cumhuriyetçiler” ve “Yetmez ama Evetçiler”in yerine, ne dediği anlaşılmaz, orta yere karışık konuşan yeni Türkiye yağcıları geldi. Hem demokrat, hem liberal, hem de gizliden veya açıkça RTE goygoyculuğu yapan cevheri kendinden menkul yeni yetme isimler... İşte gülsuyu ile yıkanmış Yeni Türkiye haber kanalları, artık bu “gündem” adıyla öne sürülen emredilmiş siparişleri, alıştırarak halka yutturmakla mükellefler.
Liste uzayıp gidiyor. Bu yağcılığın adı "efendim gündem böyle belirlendi, bizim suçumuz değil". İyi de o gündemde sen söyleyecek lafı olanları yok sayıp, hep laf geveleyen orta oyuncularını çıkarmaya mecbur musun? Birkaç Ergenekon avukatı dostumuz ve birkaç CHP milletvekili dışında tık yok. Hadi buyrun çıkarın Cengiz Özakıncı'yı, Soner Yalçın'ı, Ümit Zileli'yi, Onur Öymen'i ya da TGB başkanı Çağdaş Cengiz'i de, konuşturun özgürce. Bu listeden iki üç tane daha hemen ellerine verebilirim. Ama hep aynı sistem: Konu Başkanlık mı? İstemeyenler tu kaka ve eskicibaşı, isteyenler ilerici, yenilikçi, düşüncelere açık beyinler! Aynen bundan önce türban tartışmalarında yaşadığımız gibi! Nasıl orada da türbana karşı olanlar, gerici, anti-demokrat ve örümcek beyinli Kemalist ilan edildilerse, bugün de iktidarın herhangi bir talebine karşı çıkanlar, o dozları ayarlı tartışmalarda önden mağlup ediliyorlar. İşin gülüncü, mesela açılım konusunda siyahla beyaz arasında tercih değiştirenler de iktidarın pozisyonuna göre gerici veya ilerici damgasıyla yaftalanıyorlar. Bir de, sıkı durun, son hatırlatma geliyor: Yeni Türkiye medyası, iktidarın “idam” ihtirasını da hep gündemde tutmayı başarıyor! İki gün bahsedilmezse, hemen usturuplu bir bahaneyle veya doğrudan heycanla gündeme taşınıyor. Dönemin kan pornografisiyle kutsanmış medyatik çılgınları, artık naklen idam yayınlamak isteyecekler sanki! Hatta yakında yine idam isteyenler de ilerici, bizler yine “köhne gerici Cumhuriyetçi” ilan edileceğiz. Yuh artık!
AYDINLARIMIZ TÜYAP’TA BULUŞUYOR
Bugün Saray’ın sanatçısı olmayı redetmiş aydınlar, 17’Kasım saat 14.00 de, Tüyap Kitap Fuarı’nda yanyana gelip, bu akıl almaz derecede bayağı ve tehlikeli uçurum koşusuna karşı dikilecekler. Sanatçılar Girişimi sözcülerinden Ataol Behramoğlu o toplantıya katılırken, Orhan Aydın Girit’te olacağından, benim de Başkanı bulunduğum Dünya Sanat Birlikleri’nin Kore’de düzenlediği uluslararası bir büyük sanat festivali düzenleme sorumluluğunu üstlenmiş olmamdan dolayı orada bulunamayacağız. Ancak ülkemizin gururu birçok yazar-çizer-sanatçı, bu demokratik tepkiye damardan destek verecekler. Cumhuriyet gazetesinin durumu ve HDP’li milletvekillerine yaşatılan gözaltı ve tutuklamalar, sorgusuz sualsiz, hiç bir şeffaflık olmadan kapatılan yüzlerce dernek ve estirilen o buz gibi karanlık perdenin rüzgarı... Yapmaya çalıştıkları şu: Herkesin herkesle bir hesaplaşması ve alıp veremediği olduğundan, ince hesaplar, böl, parçala, tepkiyi cılız tut, korku ver, imha et, bir dahaki hedefe yürü! Bu taktiği kimileri anlayamıyorlar ve “onlara yardım etmek sana mı düştü?” garabetinde boğuluyorlar. Bugün HDPli vekilleri desteklemek, onların düşüncelerini desteklemek anlamına gelmiyor. Düşünce özgürlüğü ve demokrasiyi savunmak anlamına geliyor. Onların neden ifade vermeye gitmediğini soranlara ise, CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Günaydın ağır bir cevap vermiş: “Yargı çay toplamasaydı, Cumhurbaşkanı önünde düğmesiz cübbesini iliklemeye çalışmasaydı, ‘neden ifade vermediler’ diyebilirdiniz”. İşte bu kadar ağır bir baskı rejiminin ortasında, iktidarın zirvesi “senin dokunulmazlığın kaldrııldıktan sonra, ne farkın kaldı, gideceksin ifadeye” dediğinde, parlamentonun artık bir güvenilir yapısı kalmıyor. İşte Türkiye’nin gururu olan aydınları, sanatçıları ve yazarları, 17 Kasım Perşembe günü, Tüyap’ta 3. Salonda Cumhuriyet standında topluca bu gidişata dur diyecekler... Tabii merkez medya ne oranda onları göstermek isterse, o oranda sesleri duyulmuş olacak. Ama herkes bilsin ki, Türk aydınları ayakta ve bu senaryolara karşı direnmeye devam edecekler...


Tabii bir de “direnç” denince, akla ana muhalefet partisi geliyor. Bunun analizi de bir paragrafa sığacak değil tabii ki, bekleyin biraz...



10 Kasım 2016 Perşembe

TRUMP’IN ÖNLENEMEYEN ZAFER GECESİ | BEDRİ BAYKAM | 09.11.2016

Siz şaşkınlık içinde bu sabah ekranlardan Trump’ın zafer konuşmasını izlerken, geceyi bilgisayarı ile ekran başında uyumadan geçirmiş olan bendeniz, herkesin nefret etmekten gurur duyduğu, Robert de Niro’nun en ağır hakaretlerle “taçlandırdığı” bu olağandışı siyasetçinin yaptığı “balkon(!)/teşekkür” konuşmasını dinliyor ve Erdoğan’dan alışık olduğumuz söyleme ne kadar benzediğini düşünüyordum. Daha da hayret verici nokta, yarışı büyük bir sürprize imza atarak kazanan Trump’ın spontan olmasına karşın, hatasız yaptığı öz ve kapsamlı hitabetin olgunluğuydu. Herkesin alay ettiği ve “Cumhuriyetçilerin bile adayı olamaz” denilen bir insan, kendi partisi dahil herkesin kendisine karşı yaptığı muhalefeti yenmiş, şimdi de işin kaymaklı zevkini çıkarmakla meşguldü. Şimdi sizleri gecenin hikayesi ile baş başa bırakıyorum.

TELEVİZYONLARDAN AKAN HABER-DEDİKODU VE BAŞKANLIK YORUMLARI
“Clinton ilk kadın Başkan olacak mı?
Türkiye Amerika’ya kırgın kalacak mı?
2020 için bir hispanik lider hazırlanıyordur.
Dolar çok aşırı çıkmaz(mış), 3,20 de sabitlenir.
Amerika’da basın özgürlüğü var.
Trump “şerefsiz basın” demiş.
Açık hakaret edebildi.
Feministleri değil, erkekleri daha çok heyecanlandırıyormuş Hillary.
Clintonlar sanki White House’a tapu koymuş.
Hillary hala soğuk ve kapalı kutuymuş.”

Bu arada ABD başkanlık seçimleri görüntülerinin altından Türkiye haberlerimiz resmi geçit yapıyor:
Erdoğan CHP’ye karşı suç duyurusunda bulundu: Cumhurbaşkanına karşı bildiri yayınlamak hangi demokrasiye sığar?
AKP, CHP PM bildirisine karşı suç duyurusunda bulundu.

Türkiye’de sokak gösterisi de, demokratik kitle örgütü bildirisi de demokrasiye sığmıyor, artık siyasal parti veya lider bildirisi de sığmıyor... Her biri suç duyurusu konusu oluyor! Ne demişti Erdoğan Al Jazeere’ye “yeni bir demokrasi ve laiklik tanımlaması getirdim”. Şimdi o demokrasinin hudutları belli oldu: Aksaray Aksaray, Aksaraaaaayyyyy!!!
AMA bu AKSARAY, Amerikanyalıların WHITEHOUSE yani BEYAZSARAY’ından daha bir farklı.
AKSARAY’ın gücü, BEYAZSARAY’a 10 basar! AKSARAY çok daha iyi ve temiz çitiliyor, öğütüyor, ve isterse yalnız lekeleri değil, gömleği de içindekiyle beraber ortadan yok edebiliyor! Uzak diyarlara tıkabiliyor. Silivri’ye, Sincan’a...
Beyaz adam kendini Amerika’da tehlikede hissediyormuş! Renkli insanlar, kime oy vereceklerini bence şaşırmış durumdalar! Clinton’a oy verseler, her gün kendilerini sokakta infaz eden o acımasız Amerikan polislerine karşı elleri kolları bağlı olarak felaketi seyretmeye devam edecekler. Demokratik başkan arada sırada bu katliamları kınadıysa da, aslında pek kılını kıpırdatmadı. İyi de, Trump kazanırsa da bu sefer de Obamacare denilen sosyal güvenlik büyük ihtimalle toptan ortadan kalkacak, bir daha geri gelmeyecek...
Kritik eyaletler: Florida, North Carolina, Indiana, Nevada, Arizona, Ohio, Iowa...

SONUÇLAR GELMEYE BAŞLADIKTAN SONRA, MEDYA TAHMİN KARGAŞALARI
North Carolina’da Trump %54’le öndeymiş, Clinton’cılarda endişe varmış. Oyların henüz ancak %3’ü sayılmış, Hillary % 50-47 öndeymiş! Florida’da durum 49-48 Clinton lehineymiş ve durum kritikmiş. Trump taraftarları, Clinton taraftarları kadar sokakları henüz istila etmiyormuş... ABD genelinde  %4 sayılmış, Trump %49-47 öne geçmiş. Virginia’da Trump’ın önde olması, büyük sürprizmiş. Illinois’da demokratlar kazanıyormuş. Maryland’le Delaware de demokratlara gitmiş. Gece 04.00’te 68-48 Hillary öne geçmiş. Oklahoma’yı Trump kazanıyormuş. Paralel atlar koşmaya devam ediyor, aklıma at yarışlarını radyodan anlatan spikerleri geliyor! Reytingi arttırmak isteyenler, son nefese kadar başabaş bir yarış havası yaymaya çalışıyorlar. AMA gece 04.04’te bir münasebetsiz, “Hillary Clinton lehine büyük bir toprak kayması tarzı ezici galibiyet geliyormuş. Ama bu %54’ten fazla da olmayabilirmiş!” sözlerini ortaya atıp konuya limon sıktı (Vallahi her an o adam kovulabilir sayın seyirciler!). CNN veya NTV’den hangisiydi, hatırlamıyorum... Konuşulan da şu: 8 senelik demokrat başkan iktidarından sonra hala bir demokratın kazanabilmesi imkansız bir şey gibi görünse de, şimdi bu oluyormuş!

ABD’YE HIZLI OY SAYMAYI DERHAL ÖĞRETMEMİZ LAZIM!
Vallahi bu adamlar, Türkiye’nin tırnağı olamaz! Bizim ülkede seçim gecesi için heyecanla kuruyemiş, peynir, pastırma, hıyar ve domatesle uzun bir rakı masasına oturanlar, birden gece saat 7:05’te münasebetsiz bir spikerin, maç sonuçlarını 72 saniyeye sığdırarak, maçı oynanmadan düdükle bitiren alçak bir hakem gibi konuşmasına, gözlerini fal taşı gibi açıp inanamadan bakakalırlar. Uzun lafın kısası bu Amerikalılar oyları hızlı sayamıyorlar, bu konuda AKP’li siyasetçilerden çok ama çok uzakta ve teknolojik yardıma muhtaç olduklarını söyleyebilirim! Çünkü ben Amerikan seçimlerini izlerken ıspanaktan yoğurda, ondan meyveye, ondan da tekrar kuruyemişe geçme fırsatım oldu hatta birazdan tahıl gevreği bile yiyebilirim! Florida’da seçimler, tam bahisçilerin istediği kıvamda gelişiyor! Oyların %48,5’i sayılmış. Trump, %48,6- 48,4 önde!! Off! Ne son an bahisleri dönüyordur, gayrı resmi bile olsa! Aklıma Florida’da Bush’un kazandığı seçimde yaşanan büyük kavga ve bitmez tükenmez yarış geliyor! Florida: oyların %91’i sayılmış, 47,1 Clinton, %49,1 Trump! Fark ilerlemiş... Aaa HaberTürk Clinton belgeseli seyrettiriyor... Serdar Turgut, durumun her an değiştiğini, YANİ BENİM DEYİMİMLE  AT YARIŞININ BELİRSİZLİK İÇİNDE KOŞULDUĞUNU söylüyor... Trump Tennessee, Mississipi, Kentucky, Oklahoma gibi Güney eyaletlerini alıyor... Turgut, sonucun sabahın erken saatlerinde bile değil, ancak ertesi gün öğlen anlaşılabileceğini söylüyorlar. “Anketler yanlış yapmışız” diyormuş, hispaniklerin anketlere verdikleri yanıtlar, dil uçurumu yüzünden güvenilmezmiş... Ana hatlarda değil de, “kılcallarda” bir durum gelişiyormuş... Yerleşik düzen sorgulanıyormuş...    
Gece 05.20’de kesin delegelerde, Trump 129-83 ilerdeymiş... Allah Allah bir saat önce Clinton’un lehine toprak kaymasından söz ediliyordu!

İŞİN RENGİNİN DEĞİŞTİĞİ TESCİL OLUYOR!
Şarkıcı Prince ne demiş biliyor musunuz? İki partili sistem, iki tehlikenin en az tehlikeli olanını bulmak... Bir seçiminiz olduğu illüzyonu... Hiçbir şeyin değişmediği ve üzeri örtülü bir faşizm... Genel sayım: 49,7-46,3’le Trump öndeymiş... 05.25... Delegelerde 138-104 Trump öndeymiş... CNN Clinton karargâhını gösteriyor, moraller bozuk...
CNN 05.40’da Trump için rüya gecesi kelimelerini kullanmaya başlıyor...
Bundan on gün önceydi.. Obama, yine Clinton lehine olan konuşmalarından birini yapıyordu. Hillary’ye  destek verilmesini istiyordu, bunun ne kadar geri tepebileceğini o anda hissetmiştim. Aklıma Fenerbahçe’de, 1998’de Ali Şen’İn, Vefa Küçük’e verdiği destek ve bir oy farkla kazanan Aziz Yıldırım geldi...  Gece 05.41 Trump 139-104 önde...
Gece 05.47’de Hillary’den teslimiyetçi bir mağlubiyet tweet’i geldi: “Her ne olursa olsun, bu ekibin gurur duyacağı o kadar çok şey var ki! Hepinize çok teşekkürler”. İşte bu bence “içeriden gelen sesle” Hillary mağlubiyetinin ilk itirafı olacak.
NOT: Bu yazı canlı yazılıyor ve geriye dönüş olmayacak yorumlarda ve yazının yapısında!
Hmmmm... Medyanın hazırladığı söylem şuydu: Zenci başkan, ardından kadın başkan, ardından da herhalde “next time” hispanik başkan mı?
CNN’de Trump belgeseli: “IŞID’i 30 günde bitiririm! Dünya şu anda bize gülüyor, ama ben Başkan olduktan sonra gülemeyecekler...”
Bundan üç hafta önce Trump’ın son skandal seksist söylemi “kadınları şöyle ... tutacaksın benim gibi” videosundan sonraki üç gün içinde herhalde Trump’a bahis oynayacak insan sayısı, yüzde beşi geçmezdi... Her ne kadar kendisi “bunlar erkeklerin soyunma odası söylemlerinden ibaret” diye olayı küçümseme yolunu seçse de, insanların geneli o anda toplu bir ayıplama ve aşağılama ile Trump’ı ezme yolunu seçiyorlardı. Öte yandan saat 06.10 itibariyle artık yayınlar Trump’ın galibiyeti üzerine şekillenmeye başladı. Cüneyt Özdemir, “öteki Amerika’nın” karşılığını Trump’ta bulduğunu ve bildiğimiz Amerika’nın, Silikon Vadisi’nden, Hollywood’a, New York Times’dan Cumhuriyetçi Parti’ye, oradan da medyaya kadar yerleşik düzenin her zerresine karşı kazanılmış bir zafere gidildiğini anlatıyor. Saat 06.20: 149-109 Trump diyor rakamlar... Bazı medya organları, “%80 Trump alacak” moduna geçmişler... Bir dakika ya! Bundan iki saat önce Clinton için “toprak kaymasıyla Clinton kazanır” diyenler, hangi göçük altında kaldılar acaba? Egemenlerin, beyaz Amerikalıların, hatta kendi partisi Cumhuriyetçilerin bile karşı duruşlarına rağmen kazanmaya koşan Trump, bir kutlama programı hazırlamamış doğru dürüst. Çünkü herhalde bu kadarını kendisi bile beklemiyordu...

YENİ DÜNYAYA GEÇİŞ EMARELERİ
Önümüzdeki 15 gün hangi makaleleri, araştırmaları okuyacağımız belli oldu. “Herkes neden yanıldı?”, “Trump ‘Amerikayı tekrar büyük yapacağım’ derken kimleri ikna etti?”, “Clinton’un ters tepen söylemleri hangileriydi”, “Trump kendi geçmişine ve diline rağmen neden kazandı?” veya tersine “Trump seksist söylemleri ve yarı deli ukala tavırlarıyla mı kazandı?”... Özeti şu: Düne kadar Trump’la alay edenlerin bu sabahtan itibaren onun büyük başarısı karşısında oturup bilimsel makaleler yazmaları artık beklenen bir gelişme!
ALIN SİZE BÜYÜK BİR SORU: TRUMP’A KARŞI POZİSYON ALAN KENDİ PARTİSİ, ŞİMDİ “DEĞİŞİP” YENİ BAŞKANINI ALKIŞLAYACAK MI? Veya bizde sık sık görüldüğü gibi “ben onu demek istememiştim” ya da “yanlış anlaşıldım” sığınağına girecekler mi? Mesela şu anda CNN International’da günah çıkarır gibi “Trump anketlere güvenmeyin demişti” diye yayın yapıyor...
Öte yandan 06.49’da bir muhabir-uzman “çıkmayan candan umut kesilmez” gibisinden bir tavırla Hillary’de nefes-nabız aramaya başladı.
Oğlum Suphi “açılmayan tüm eyaletler Clinton’un, son anda sürpriz yapabilir” diyerek gerilimin sürmesinden yana tavır koyuyor. Rakamlar ise, Trump’ın 254- CNN/NTV - veya 244’e (HaberTürk) ulaştığını söylüyor saat 08.43 itibariyle...

AMERİKALILAR YENİ DEMOKRASİYİ ÇÖZEMEMİŞ!
İster misin Trump ciddi ciddi Müslümanların ABD’ye girişini yasaklamaya çalışsın... Yani yasaklayıversin! İşte gözümün önünden bu sözü verdiği haber geçiyor! Amerikalıların %63’ü oylarını kime vereceğini TV tartışmalarına göre karar vermiş. Bizde ise, bölgede “demokrasi ve laikliği yeniden tanımlayan” Cumhurbaşkanımız, böyle bir karar mekanizmasına geçit vermiyor! Kendisinin tercihi, tek başına her kanalda en yüksek sesiyle kükreyerek halkın oyunu yönlendirmek, muhalif gazeteci veya siyasilerin karşısına çıkmamak! Demek ABD’nin gerçek ileri demokrasiyi öğrenmek için daha kırk fırın ekmek yemesi lazım!
SAAT 09.02: CNN INT. Trump’ı hala 238’de tutuyor ve 4 eyaletin oylarının çok az farkla gittiği için Trump hanesine yazılamayacağını öne sürüyor. Mesela Wisconsin, Mississipi ve New Hampshire...

“TRUMPTAN ÖNCE VE SONRA” ÇİZGİSİ GELDİ GELİYOR!
Şimdi bu işler ciddiye biner de birazdan Trump zafer konuşması yaparsa, seyreyle gümbürtüyü: her şey sıfırlanacak. Mesela adam kürtajı yasaklayabilir derhal! Küresel ısınma diye bir kavramın saçma olduğu yönündeki düşüncelerini fiiliyata çekebilir. Suriye’de Esadçı olabilir, onlarla beraber IŞİD’ın kökünü 30 günde kazımak için yola koyulabilir, dediği gibi Meksika sınırına kocaman bir duvar ördürüp faturayı da Meksika Hükümeti’ne yollayabilir, Rusya ile görülmemiş bir yakınlık kurarken, Çin’den gelen mallara %45 vergi koyarak ucuz Çin malı sendromunun önünü kesip, Amerikan ekonomisine gaz verebilir, NATO’yu neredeyse yok olma veya kökünden değişme noktasına taşıyabilir, Amerika’da veraset vergilerini toptan kaldırabilir, zenginlere vergi cennetine dönüşen bir ABD yaratabilir, Obamacare adını taşıyan tüm muhtaç Amerikalılara verilen sağlık yardımını çöpe yollayabilir, ısrarla söylediği gibi Clinton’a kelepçe taktırabilir... Uzun lafın kısası, Trump A’dan Z’ye, gerek ABD içinde, gerek ABD dışında hayatın yeniden kurgulanmasına ciddi olarak neden olabilir. Şöyle söyleyelim özetle: Dünya tüm ilişkilerini ve gidişatını sıfırdan kurup “Trump’tan önce ve sonra” diye bir çizgi çekmeye gerçekten mecbur kalabilir.
09.08: CNN INT. Utah eyaletinin 6 delegesini de Trump’a yazıp rakamını 244’e çıkardı.
SAAT 09.55: Asistanlarımdan Serdar bir Türk kanalında Trump’ın 274’ü bulduğunu söylüyor ve ardından CNN INT’e  bakıp “bu Amerikalıların da çok geriden geldiğini “ söylemeyi ihmal etmiyor! Doğru söze ne denir? Fransız TV5 Monde, Trump’ın Temsilciler Meclisi ile hangi uyum içinde çalışabileceğini anlayamadıklarını vurguluyorlar. Ama hemen ekleyelim onlar da Türkiye’nin çok gerisinden geliyorlar: orada da hala 247’yi aşamamış Trump!

MAĞLUBUN FİRARI
10.03’te Clinton kampanya şefi sürpriz bir konuşma yapıyor ve özetle Hillary’nin bugün konuşmayacağını belirtip “Sizinle gurur duyuyoruz, onunla da gurur duyuyoruz. Lütfen şimdi evinize gidin ve uyuyun, dinlenmeye ihtiyacınız var. Şu oyları bir sayılsın sonra tekrar konuşuruz” diyor. İşte bu artık tam bir mağlubiyet kabulü ve tescili, daha ne diyebilirler ki? SAAT 10.10: Al Jazeera Trump’ı 266’ya kadar çıkarmış! Yani Arap kanalları Türk hızına yakın! Bakıyorum, ODATV’de de Başkan Trump! Artık işin lamı cimi kalmadı. Sonra canlı yayınlarda yürüyen bir insan güruhu ve kameralar, gecenin karanlığını yardı: Trump ve şürekâsı New York merkezlerine gelip, herhalde konuşmasını yapmaya hazırlanıyor. SAAT 10.30: Wisconsin eklenince Trump CNN INT önünde 257’ye resmi çıkış yapıyor. O anda tüm Türk kanalları artık Trump’ı Başkan ilan etmiş durumda. Buna eklenen bir de Al Jazeera var. Fransız ve İngilizler, hala resmiyetten ilerleyip Başkanı ilan etmiyorlar. SAAT 10.40 Bloomberg’de Başkan Trump’ı ilan etti. O saatte BBC ve CNN hala temkinli ama dannnn! haber geliyor: Hillary Trump’ı arayıp tebrik ederek mağlubiyetini kabul etmiş! 10.45: BBC “Amerikan medyası Trump’ı Başkan ilan etti” demekle yetiniyor. Dünya şaşkınoğluşaşkın... Koca ülke Hillary ile yoluna devam edecek olsa, herkes yerini bilecek. Herkes o kadar Clinton zaferine kendini şartlamış ki, o gece 04.00 civarındaki yanlış Clinton zaferi haberinin ardından Posta Gazetesi, aceleden basının temel yasalarını acelecilik ve “haberi yetiştirmiş olma” iddiası uğruna feda ediyor ve Gazetesini birinci sayfada “Clinton Başkan” haberiyle yayınlanıyor... Bilmiyorum, belki başkaları da aynı gafa düşmüşlerdir... Yani anlayacağınız iki dönem Clinton ve Bush’un ardından yarı Hillaryli iki benzer Obama dönemi, şimdi de bunların karbon kopyası yeni bir beklenti kapıda beklerken, masa devriliyor. Ama şimdi tüm kartlar yeniden karıldığı gibi, bir de üstelik bu yeni oyunda kimin joker olduğunu, valenin veya kralın gücünün ne olduğunu kimse bilmiyor. Herşey sil baştan! Üstelik bu, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun da Cumhuriyetçilerin elinde olduğu bir dönem. Allah, herkese kolaylıklar versin...

TRUMP’IN BALKON KONUŞMASI
Sonra büyük an geliyor: başkan yardımcısı Pence kısa bir konuşmayla Trump’ı ve eşini takdim ettikten sonra, kovboy müziği eşliğinde küçük adımlarla kral gibi gelip kürsüyü aldı. Önce Hillary Clinton’un kendisini arayıp “onları” tebrik ettiğini açıkladı ve kendisi de Hillary’ye ve hizmetlerine teşekkür etti. Sonra da kendi rüyasını, tam bir balkon konuşması edasıyla ortaya koydu! Ekibinin Ankara’yı iyi etüd ettiğini böylece anladık. Gerçekten şaşırtıcı bir başarıyla yapıcı sözler vererek göz boyuyor. Kadirşinas, olgun, barışçı, şaşırtıcı bir sunum. “Amerika’nın çıkarlarını önde tutacağız ama bizimle diyaloga açık her ülkeye de dürüst ve hakkını vererek davranacağız”. Sıra geliyor aile ve ekibe teşekkürlere...Trump bunların hepsini herkesi onore ederek yapmayı başarıyor. Amerika’nın Gazi (veteran) askerlerini, gizli servisin korumalarını, ekibini, arkadaşlarını, ailesinin her bireyini methede methede bitiremiyor. Bir gece bizim sabahımızda saat 11.05’te böylece bitiyor, haydi hayırlısı... Fondaki Rolling Stones’un ünlü şarkısı sanki Hillary’ye mesaj yolluyor: “You can’t always get what you want” –Her zaman her istediğini elde edemezsin. Aralarındaki ağır kamplaşmalardan sonra 20 Ocak’ta Obama’dan koltuğu devralacağı buluşmada yapılacak konuşmaların siyasi ve insani dengelerinin merakıyla izninizle defteri kapatıyorum...

29 Ekim 2016 Cumartesi

“CHE’NİN OĞLU” OLMAYI TAŞIYABİLEN ADAM... | Bedri Baykam | 25 Ekim 2016


Çok zor ve pahalı olan, benim ise “diş söktüren” diye tarif edebileceğim bir sergiyi hazırlıyoruz. Yarın (26 Ekim, Çarşamba) açılmış olacak; herhalde çoğunuz duymuştur. Bu serginin sanatçısı, dünya tarihinin en büyük birkaç efsanesinden biri olan Che Guevara’nın büyük oğlu, Camilo Guevara. Yarın, yani ayın 26’sında, bu sergi açılıyor. Paniğe ve kendinizden geçmeye gerek yok, sadece yarınki işlerinizi iptal edip açılışa gelin!
Öncelikle şunu söyleyeyim: Sanat merkezimin on yıldır neler yaptığını bilenlerdenseniz, Piramid Sanat’ta hatır sergisi olmayacağını bilirsiniz. Sanat ve sporda torpil olmaz. Olamaz. Yani çarşambadan itibaren İstanbul’da Piramid Sanat’ta izleyeceğiniz “TABÚ” başlıklı sergi, sanatçı “Che’nin oğlu” olduğu için düzenlenmedi. Sanatçı Camilo, gerçekten ilginç, yaratıcı ve soru işaretleri ile dolu bir sergi hazırladığı için açıldı. Bunun ötesinde, 1,5 yıl boyunca bu kadar zor ve sorunlu bir sergiyi uzaktan kumandalı olarak ısrarla takip edip inatla “doğurmaya” çalışırken, her türlü olumsuzluğu yenmeye uğraşırken, üzerimizdeki Che imgesinin “bir gram dahi fonksiyonu olmadı” dersek, o zaman da yalan söylemiş oluruz, gerçekçi olmaz. Bilinçaltı da olsa, elbette Che sevgimiz mesafenin yarattığı sorunları aşılabilir kıldı.


TABU NEDEN, VE NASIL TÜRKİYE YE GELEBİLDİ??
Peki ben Camilo ile nasıl tanıştım, TABÚ ile nasıl karşılaştım? Aslında Che’ye dair bir şeyin önüme çıkması, yaşamın bir tesadüfü değildir. Ben yıllardır Küba Devrimi’nin de, Che Guevara’nın da, onun yakınlarının da, sürekli etrafında dönen bir insanım. Daha önce de belirtmiştim: 1999’da Havana Devrim Müzesi’nde açtığım “Küba Devrimi’in 40. Yılı ve Che Guevara” isimli sergi vesilesiyle, Che’nin kızı Aleida, en yakın arkadaşı, meşhur “Motorsiklet Günlükleri” günlerinden “yol”daşı Alberto Granado ve nice yakın dostu ile tanışmış, röportajlar yapıp Che ve Küba Devrimi üzerine bir kitap da kaleme almıştım. Geçen yıl da hem arşiv çalışması hem de bu kitabı yeni röportajlarla genişletmek üzere tekrar Küba’ya gittim. Orada bu sefer, Froilan Gonzalez gibi bir Che tarihçisi, Pombo gibi Che’nin en yakın silah arkadaşı ve Che’nin kızı Aleida ile tekrar görüşmek dışında, tamamen hayat tesadüfleri ile Che’nin oğlu Camilo ile tanıştım. Nasıl mı? Küba’da yapmak istediğim bir model fotoğraf çekimi için tesadüfen tanıştığım bir Türk, Havanalı bir fotoğrafçı ile buluşmamı sağladı: Luis Gell. Benim geçmişimi öğrenince de Camilo Guevara ile çok yakın dost olduğunu ve onun bir sanatsal projesini beraber götürdüklerini bana aktardı. Sonuçta ciddi bir fikir takibiyle, Centro Che’de Camilo ile tanışıp görüştük. Ardından evinde kendisi bana detaylı bir şekilde “TABÚ”yu anlattı. Çünkü “TABÚ”, yıllardır üzerinde çalıştığı bir projeden ibaretti. Önümde skeçler, desenler, bilgisayar notları ve orijinal büyük boy basılı halde projenin temeli olan erotik, birbirini okşayan iki kadının fotoğrafları vardı. Öte yandan serginin bütünü, bu tabu konusunun üstüne gidip her türlü engelleme ve hareket ve parçalanma-çözülme yöntemini kullanıp, fotoğrafların rahat algılanmasını bozmak üzerine kuruluydu. İşte bu zor projeyi o günden itibaren geliştirmek için Camilo’nun proje yardımcısı Luis Gell iki kere İstanbul’a davet edildi. Burada başta Piramid’in direktörü Öykü Eras olmak üzere Piramid ekibi bize eklenerek tüm eserlerin üretimi yapıldı. Olay saniye saniye pişen bir sabır kebabı olarak yarınki açılışa kadar gelişti.


ARKADAŞIM CHE BANA OĞLUNU EMANET ETMİŞ!
Camilo İstanbul’a eşi Rosa ile beraber geldi. İlk andan itibaren, benim için şöyle bir his oluştu: Yıllardır, her anını okuduğum için “yakın arkadaşım” olarak bildiğim Che, bana fotoğrafta kucağında baş parmağını emen oğlunu emanet etmiş, onun Türkiye’ye gelmesine izin vermişti. İşte hep bu özenle Camilo’ya sahip çıkma ihtiyacı hissettim. Bu insan 54 yaşında olsa bile!
İnsanlara önceleri yakın yüzünü göstermeyen, onların gerçek derinliklerini keşfetmeyi bekleyen, samimi ve göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, dünyada hiç kimseye önden açık çek vermeyen bir insan. Bir kere herkesin en çok merak ettiği noktayı başından söyleyeyim: “Che Guevara’nın oğlu” imajını ve sorumluluğunu çok iyi taşıyor! Hatta ilk algının ardından, özellikle suratının ne kadar Che’ye benzediğini fark edebiliyorsunuz. Kendisi ile fotoğraf çektirmek isteyen insanları, elinden geldiği kadar kırmıyor. Ama asla fotoğrafçıların arzu ettiği anlamda poz vermiyor. Ne yakalarsanız doğal akışta oluyor. Futbol seyretmeyi seviyor. Ama daha çok Almanya ve İngiltere ligine yoğunlaşıyor -bizim lig onu pek sarmadı. Nedeni ise size, bize göre malum! Son derece spor ve sade giyiniyor. Ayağında hep bir sandalet... Rahatlık abidesi. Bu arada Türk çayına aşık oldu, bizler gibi günde 20 bardak içiyor, şimdiden onun adına kara kara düşünüyorum ülkesine dönünce ne yapacak diye!


TÜRK BASINININ DAR VİZYONLU KESİMİ, “HABER BEKARET”İNE ESİR!
Basınla olan temaslarında, ömründe on bininci kez yanıt verdiği sorulara karşı bile sabırlı olmayı beceriyor. Ancak izin verirseniz, Camilo Guevara’nın basın temaslarının bazı detaylarına inmeden önce, Türk basınının bir acıklı röntgenini size aktarayım: Dünyanın en önemli 3-5 soyadını taşıyan insanlarından biri, hem de bir sergiyle ülkemize gelmiş. Konusu çarpıcı. Babası sonsuza dek dünya yıldızı. Ben Camilo’yu Türkiye’ye davet eden insan olmasam, onunla röportaj yapmak için ölürüm mesela! Halbuki bizim basını ilgilendiren TEK konu, Camilo ile “ilk” konuşan olmanın komik yarışı! Yani “ben nasıl bu adamla çok ilginç bir söyleşi yaparım?” sorusu ve meydan okuması akıllarına bile gelmiyor. Olaydaki sığlık, biraz Türkiye’deki “bekaret fetişizmi”ni andırıyor! Özgüvenlerine ve bilgilerine, röportaj zekalarına güvenmeyen bu insanların tek kullanmaya çalıştıkları kredi, “ilk konuşan” olmak! Peki bunu gerçekleştirmek için ne yapıyorlar dersiniz? Arada bana telefon etmek! Tek efor da bu! Peki benim Camilo’yu, bu rüyayı gören her yayına “ilk” olarak sunmam, mümkün mü? Hayır! Onca örneği size aktarmayayım ama, şunu bilmekle yetinin: Can Dündar’ın tasarladığı evlere şenlik “Yeni Cumhuriyet” yapısıyla, sudan sebeplerle benim 30 yıllık yazılarıma ve onca başka isme dur diyen, bana iftira atan “yetmez ama evet”çi yazarlarını bile ısrarla koruyan Cumhuriyet gazetesi dahi, ciddi ciddi benim Camilo’nun ilk röportajını onlara vermemi bekliyormuş, bu olmayınca da “görüşmek istemiyoruz” (!) diyerek aradan çıkmışlar! Güler misiniz, ağlar mısınız? Neyse, bu ziyaret vesilesiyle, Türk basınının nasıl bir özgüven ve entelektüel seviye kaybı içinde yüzdüğünü bir kere daha anladım demekle yetineyim!




CAMİLO’NUN BASIN YANITLARI:CEHALET KOL GEZİYOR!!
İsmail Kahraman’ın, babası hakkında “eşkıya” demesi ile ilgili olarak Camilo, “Cehaletin kol gezdiğini ve bu sözleri sarf eden siyasetçinin kaçınılmaz şekilde kendi seviyesini belli ettiğini, ağır açık verdiğini” bilge ve sakin bir üslupla anlatıyor. “Babanızın resmi her yerde, o bir pop-ikonu, bu sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna da “İnsanların onu fotoğraflarından önce düşünceleriyle tanımalarını isterim” yanıtını veriyor, doğal olarak. Ben ise bu konuda ondan farklı düşünüyorum. Che’nin görüntüsünün her yerde var olmasını olumlu buluyorum. Çünkü yeni kuşak Che’nin oltasına önce o tişörtlerden ve rozetlerden düşüyor, ardından merakla yaşamına, fikirlerine yönelebiliyorlar. Yoksa dünyada, o simge statüsüne çıkamadan fikirleri dar çevrede kalan onca başka insan var ki!
Keşke Camilo “hazır tual işler ressamı” olsaydı da, İstanbul’u gezecek vakti kalsaydı! Çünkü bu sergiyi hazırlamak tam da filin üzerinde ayakta dengede durmaya çalışırken, ipliği iğne deliğinden geçirmek gibi!


TURİST CAMİLO NOTLARIMDAN
Buna rağmen arada bulduğumuz bazı zamanlarda Camilo ile dolaşırken, onun kim olduğunu öğrenen şanslı insanlar, hemen fotoğraf çektiriyorlar. Camilo ve çok uyumlu bir hayat sürdüğü Venezuelalı sempatik diplomat eşi Rosa, Beyoğlu’ndan rock tişörtleri aldılar. Üzerinde “ABD” yazanlardan ise tabii uzak durdular! Benimle fotoğraf çektirirken onun kim olduğunu öğrenen bazı mağaza sahipleri, ona Che ve Deniz Gezmiş rozetleri hediye ediyorlar. 1999’daki Küba sergimde ve ülkenin televizyon kanalları ile yaptığım görüşmelerde, ben de Che’nin yanına koyduğum bu esmer yakışıklı gencin kim olduğunu defalarca anlatmıştım. Camilo ve Rosa, Deniz efsanesini benden de uzun uzun dinleme fırsatı buldukları için, rozetleri konunun içeriğini bilerek kabul ediyorlar! Camilo fotoğrafı gerçekten çok seviyor; etrafta her mağazada babasının görüntülerini çekerken, ben de aynı anda onun fotoğrafını çekiyorum. Toplumumuzun “normal” insanları, Che sevgileri üzerinden Camilo’ya da aynı duygularla sahip çıkıp heyecanlanıyorlar. Çok güzel sahneler gördüm ve görmeye devam ediyorum. Che’nin, çocuklarını ve genel anlamda çocukları ne kadar sevdiğini biliyorum. Aynı şey Camilo için de geçerli. Arada Piramid’de Küba’da kendilerini heyecanla bekleyen 7 yaşındaki kızları Celia Habana ile facetime’dan görüntülü konuşma yaparken ben de Tarzanca-İspanyolcamla araya girip o tatlı kıza annesinin, babasının ve büyükbabasının “amigosu” olduğumu söyleyerek hava atıyorum! Camilo’nun iştah sorunu yok ve Türk yemeklerine bayılıyor. Serpme kahvaltı, kebap, lahmacun, meyveler, et-balık fark etmez, her şey...
Size bu yazıyı ulaştırabilmek için, Piramid Sanat ekibi her zamanki gibi müzeci ciddiyetiyle çalışırken ben de onlarla masa başında ve galeride sabahlıyorum. Okuyucularımla yıllardır buluştuğum Salı gününün sabah 5’ini bulmuşuz bile!
Yapıtları tabu konusuna bir yap-boz gibi yaklaşırken, bu komplike eserlerin İstanbul’daki yapım serüvenine girişebilmemizin belki de en önemli nedeni, sadece benim bu projeyi dünyanın diğer ucundan bulup getirmem değil, aynı zamanda Piramid’in Öykü Eras gibi yarı “tatlı kaçık” bir sanat insanı tarafından yönetiliyor olması sayesinde! Çünkü normal bir insan bu sergiye bulaşıp elini taşın altına sokamaz, tüm yapıtları 10.340 kilometre öteden, bu topraklarda üretmeye kalkışmaz! Kanıtı şu: Camilo bile 10 yıl boyunca bu projeyi ancak teoride bırakmış! Sergiyi ziyaret ederken ortada hala bitirilmeye çalışılan bazı parçalar görüp de homurdandığınızı yakalarsam, vay halinize! “TABÚ” zaten henüz tamamlanmamış, önü açık bir proje!
Ben bu duruma biraz fazla alıştım galiba. Che’nin sevgili oğlu, -hem de en sevdiği cephe arkadaşı, devrimden 10 ay sonra bir uçak kazasında kaybolan ünlü 3. Comandante Camilo Cienfuegos’un anısına “Camilo” adını verdiği gözbebeği- burada kah Piramid Cafe’de, kah Beyoğlu sokaklarında bizimle beraber zaman geçiriyor. Bu gerçekten güzel bir onur. Bizler için, ülkemiz için, sanat ve siyaset ortamımız için. “Bunun değerini Camilo ayrılınca anlayacağız” demiyorum, çünkü bunu her an içimizde hissediyoruz.


KOLAY MI CHE’NİN OĞLU OLMAK!
Evet, doğruyu söylemek gerekirse, “Che’nin oğlu olmak zor be kardeşim!”. Nazım’dan yardım istiyorum, güzel dizeler yazardı bu konu hakkında! Zaten Camilo da gelir gelmez Nazım’ı sordu, “babam ondan alıntılar yapardı” dedi gururla. Ama Küba’nın bu çok özel insanı, durumu donanımıyla, bilgisiyle, kültürüyle, bilgeliğiyle rahatça idare etmeyi biliyor! Onunla oluşturduğumuz dostluğun, Guevara ailesinin tarihinde güzel bir yer edineceğine inanıyorum. Camilo’nun 10 yıl boyunca askıya aldığı rüyasının Türkiye’de gerçekleştiğini, eminim torunları da uzun uzun konuşacaklar.
Küba dünyanın sürekli ilgi odağı kalmayı başaran bir merkez ada! Dünya merkezi, fazla değil! Adayı bekleyen değişim rüzgarının hafif hafif de olsa başladığını hepimiz biliyoruz. Herkeste gizliden bir telaş var, “adaya fazla bozulmadan”, Starbucks ve Mc Donald’s saldırısına uğramadan gitmek... THY de direkt seferlerine başlamak üzere olduğuna göre, kim tutar sizi!