17 Ocak 2018 Çarşamba

CHP İSTANBUL KONGRESİ KİMLERE YARADI? | BEDRİ BAYKAM | 15.01.2018


Bu yazıyı ciddi bir sıkıntıyla kaleme alıyorum. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nı Canan Kaftancıoğlu’nun kazanmasının bana göre neden beklenen ivmeyi yaratamama riskleri taşıdığını, size gerçekçilik ve üzüntüyle aktaracağım.
Önce şunu netleştireyim: Konunun Kaftancıoğlu ile hiçbir kişisel ilişkisi yok. Kendisi siyaseti seven, çalışkan, ilginç fikirleri olan bir insan olabilir. Siyasetle kendi kimliği doğrultusunda ciddi bir şekilde uğraştığını da düşünüyorum. Kendisinin her görüşünü açıklamaya, her yere aday olmaya, kampanya yapmaya hakkı var. Ancak siyasette her hamlenin bir karşılığı vardır: Parti köklerine ve ideolojisine en azından ters düştüğü imajını bu kadar farklı açılardan veren bir insan, “İstanbul İl Başkanı” olursa, bunun da kaçınılmaz sonuçları olur.
Herhalde son üç günde fazlasıyla duyduğunuz verileri uzun uzadıya hatırlatmama gerek yok. Kaftancıoğlu’nun “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganına karşı duyduğu tepkiyi dile getirmiş olması, 24 Nisan 1915’ten anısına yürüyüş yapılması gereken bir gün olarak söz edip, soykırım iddiacılarıyla aynı paralele düşmesi, 10 Aralık grubu gibi 2. Cumhuriyetçi kanadın sol kesimini temsil eden bir grubun parçası olması gibi konular kaçınılmaz şekilde hangi profille karşı karşıya olduğumuzu bize gösteriyor.
Tekrar söylüyorum, herkes özgürce istediğini düşünür. Ama kişiler ve kurumların, siyasetin her hamle sonrasında kararlarının nelere mal olacağını saptamasına ve oluşan durumların silindir gibi ezip geçmesine şaşırma hakları da yoktur. CHP’nin Kaftancıoğlu profilinde farklı bir milletvekili olabilir, aynen şu anda var olan 2-3 farklı eğilimde milletvekili gibi, ama İstanbul İl Başkanlığı çok başka bir şeydir.


BİLGİSAYARLA SATRANCA BENZEMEZ!
Bu satırları yazmadan önce yapay zekayla satranç oynadım üç el ve tabii ki yenildim. Akıllı telefonunuzun üzerinde satranç oynarken, program hamleleri geri almanıza olanak veriyor. Kararınızın kötü sonuçlar verdiğini bizzat yaşayıp, mesela aniden kale ya da vezirinizi kaybettiğinizi görünce, buna neden olan karar(lar)ınızı geri alabiliyorsunuz. Sonra o noktadan itibaren, tekrar elinizi şakağınıza koyup olası bazı sonuçları hayal ederek hangi pulunuzu oynayacağınızı düşünmeye koyulabilirsiniz. Her ne kadar bilgisayar size sonsuza kadar hamleleri geri alma şansı verse de, oyunda bile bunu yapmaya utanırsınız. Bir an gelir, “artık ne olacaksa olsun” diyerek bilgisayar programının sizi ham yapışını çaresizce izler, mağlubiyeti kabullenirsiniz. İşte siyasette bazen durup dururken vezirini vermek ya da salakça bir hamleyle şah-mat olmak da böyle bir şeydir. Örnek istiyorsanız, başka birçoğunu sayabilirim ama CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı yapması, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilir seçilmez, “27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyorlar” gibi gerçekle hiç ilgisi olmayan bir demeç verebilmiş olması, geri dönülmez hatalardır. Ekmeleddin projesinin neden bir iflası beraberinde getirdiğini herkes anlar da, ikinciyi anlatmak için 18 kadar farklı kitap hatmetmiş olmak lazımdır. Geçelim, konumuza dönelim. CHP İstanbul İl Başkanlığı seçimine... 
İstanbul, CHP açısından vazgeçilmez ana kaledir. Kurultay kazanmak, İstanbul’u kazanmaktan geçer. İstanbul’u kazanan kadro, Kurultay’ın yarısına yakınını kontrole almış demektir. Şimdi Kaftancıoğlu ve ekibinin bu başarılarından (!) sonra, Kurultay’ın nasıl şekilleneceğini göreceğiz. Ama şöyle bir özeti size hemen yapabilirim: Yaşam acımasız bir bilgisayar programıdır ve satranç uygulamasında olduğu gibi hamleleri geri çekme şansı tanımaz. Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanı seçilmesi ise en iyi ihtimalle CHP’yi, neredeyse Alex olayının Fenerbahçe’yi böldüğü gibi ikiye ayıracaktır. Sakın bu sözlerimi yanlış anlayıp, Kaftancıoğlu’na Alex’in Fenerbahçe camiasındaki yeri gibisinden bir güç vehmettiğimi sanmayın. Bununla tabii ki alakası yok. Demek istediğim, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin söylemleriyle yıldızı barışık olmayan bir insanın, o noktaya yükselmesinin getireceği kaçınılmaz fay hattı kırılmasıdır. Aslında Kılıçdaroğlu’nun da TESEV göbek bağları taşıması ve 10 Aralık hareketlerine yakın durması genel başkanlığının özellikle ilk dönemlerinde kendisini 27 Mayıs yorumu dışında da birçok hataya taşımıştır. Mesela “laiklik tehlikede değildir” söylemi veya ‘’Dersim Olayları’’ ile ilgili yorumları gibi... Kılıçdaroğlu, reel politikanın acımasız çarkları karşısında geri adım atıp rota değiştirmiş, “Mustafa Kemal”den ve İnönü’den çok daha sık ve olumlu bahseder hale gelmiştir. (Bu arada Kemal Bey, çok sık övdüğü Ecevit’in, bugün yaşadığımız olumsuzlukların üçte ikisinin ana nedeni olduğunu hala çözememiş.) Atatürkçülüğün, FETÖ çetesinin de etkisiyle bir suç haline dönüştürülmeye çalışıldığı 2007-2015 yılları arasında, Kılıçdaroğlu 2013 tarihinden itibaren Atatürk’ün ana etkilerini ve söylemlerini daha sık dile getirmeye başlamıştır.
Şimdi sürpriz şekilde gelen İstanbul parti içi görev değişimi, Başkan’ın bilgisi dahilinde yapıldıysa, Kılıçdaroğlu’nun son 3-4 yılda çizdiği profil darbe almış olur. Kılıçdaroğlu’nun bu açık hatayı yapmış olduğunu sanmıyorum. Bu kongre etrafında, belediye başkanlarının İstanbul İl Kongresi’ne tartışmalı yöntemlerle karıştıklarının söylentileri, bazı CHP çevrelerinde yoğun olarak sürüyor. Kılıçdaroğlu ise, son günlerde defalarca belediyelerin il kongresinden uzak durmaları için ilçeleri ve delegeleri ikaz etmişti. Peki bu ikazlara kulak asıldı mı? Hayır.


HALK “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK İSTİYOR...
Şimdi neler yaşanabileceğine göz atalım: CHP’de siyaset yapmayı seçen “farklı kanatlar”, yani mesela bu yazının başından beri hatırlattığımız değişik 2. Cumhuriyetçiliğe yakın oluşumlar, aynen basındaki bu grupların uzantıları gibi, sürekli olarak birbirlerini kollayarak, halk içindeki güçlerinin çok ötesinde bir etki alanına yükselebilirler. Hep yükselmişlerdir de... Ama sokağa çıktığınızda, kitleler ve milyonların bu eksantrik kalıplara sokulamayacak kimlikleri vardır.  Dolayısıyla, ne üyeler bazında CHP örgütü ne de CHP seçmeni, bu ideoloji kaymasını kabul etmeyecektir. Yani uzun lafın kısası, Kaftancıoğlu şu ya da bu nedenle il kongresinde sağladığı başarının karşılığını kurultayda, sokakta, internette ve seçimlerde bulmayabilir. Çünkü bu halk “Mustafa Kemal’in askeri” olmak istemektedir ve Türkiye’nin haksız yere Ermeni soykırımı iddialarından hüküm giymesine karşı her yerde bayrak açmıştır. Üstelik Erdoğan’a karşı demokrasi mücadelesi verilen bir dönemde bu kaymalar uyumsuz, anakronik ve partiye oy getirisi de kesinlikle taşımayacak gereksiz sapmalar, ideolojik şımarıklıklardır ve başka türlü algılanmalarına da imkan ihtimal yoktur. Kimsenin bu saatten sonra kafası karışık bir Kaftancıoğlu’ndan laikliği, Kemalizm’i ve Cumhuriyet tarihini yeniden öğrenecek değildir! Şöyle özetleyebilirim: Kaftancıoğlu, basından örnek verecek olursak, Türkiye’de tutunamayan Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin çizgisini temsil ediyor. Halbuki Türkiye’de muhalif halkın nabzı ve dili, Sözcü Gazetesi ve Halk TV, Halk Arenası frekansında... Şimdi Kaftancıoğlu şu ya da bu tweeti atmadığını, şu cümleydi söyleneni kast etmek istemediğini, Şu fotoğrafın şaka olduğunu Ve daha bir çok şeyi ispatlamaya çalışıyor. Dün sabah FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın kendisine yönelttiği ısrarla soruları eskrimden bildiğimiz ilginç vücudu kaçırma hamleleriyle atlattı. Ama çok ikna edici oldu mu, bence pek değil! İyi de, mesela Ermeni iddiaları hakkında o tweeti atmadım diyene sorarlar: Peki o zaman bu konuda hangi tweetleri attın, hangi makaleleri yazdın, hangi konuşmaları yaptın? İstanbul İl Başkanı olma iddiasında bir insana sorarlar: Peki sen bu konu hakkında veya Kemalizm hakkında veya Cumhuriyet’in kuruluş yılları hakkında NE DÜŞÜNÜYORSUN? Ben şunu şunu yazmadım diyenlere, “peki ne yazdın?” diye sorarlar... Veya Ermeni iddiaları karşısında aynen soykırım kelimesinden kaçan Amerikan Başkanlarıyla aynı dili konuşup, “büyük acı” cümlesini kullanması, politik bir özel “A la Americana” bir tavır mıdır? Sonuçta vardığımız nokta şu: aynen suçlamalar karşısında durmadan “ırkçı” olmadığını kanıtlamaya çalışan Trump gibi, Kaftancıoğlu da artık durmadan karşısına çıkacak bu suçlamalara yanıt vermekle zaman kaybedecek. CHP’nin buna hali vakti var mi?


İYİ PARTİ OYLARINI CHP’DEN DEĞİL, AKP’DEN ALSIN!
CHP’nin yaptığı bu intihar kokan hamle, başka partilere yarayabilir. Bu mantıksız ve zamansız iç kavgadan doğrudan nemalanacak olan başta AKP ve Erdoğan’dır. Bu ağır çalkalanmayı yaşayacak olan CHP’nin ön ve arka bahçesi krizden nasibini alırken, solun her renk kesimi alışık oldukları “CHP eleştirmenliği” için bundan daha iyi bir fırsat bulamazlardı! Dolayısıyla önümüzde bizi bekleyen üç büyük seçimin her biri için CHP dün giriştiği bu değişimle maça şu anda 3-1 mağlup başlıyor! Dost acı söyler bunu söylemek beni üzüyor ve yaralıyor ama çevrenizde yapacağınız gözlemlerde ne yazık ki bu yorumun yanlış olmadığını göreceksiniz... CHP işlerin zaten çok iyi gitmediği bir dönemde, resmen kendi bacağına kurşun sıkmıştır. Bu halkın umudunu canlı tutan “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganını da elinden almaya kalkarsanız, bir de Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşanan olayları, ılımlı İslamcı-bölücü veya Ermeni soykırım iddiaları taşıyıcılarının yaptığı gibisinden söylemlerle donanmış insanları il başkanı yaparsanız, o halkın, o üyenin, o seçmenin yarın sizin için sokaklarda, mitinglerde saçını süpürge yapmasını pek beklemeyin! Ekmeleddin projesinin iflasını kimse unutmasın!
İYİ Parti’nin kuruluşundan beri geçen nispeten kısa süreçte, neler konuşulduğunu biliyorsunuz. Meral Akşener’in CHP ve geniş anlamda HAYIR bloku ile 2. turda beraber hareket edeceğini  açıkladığını, bu sütunda da dile getirdiğim tereddütleri yok ederek net bir şekilde ifade ettiğini biliyoruz. AKP’den kurtulmak için, şimdiden birçok cumhuriyetçinin seçimlerle ilgili, başka partileri kaale alan genel stratejiler üzerinde beyin fırtınaları yaptıklarını sanal ortamda görüyoruz. İYİ Parti’nin CHP’den değil, AKP’den oy alması, tabii ki bu iktidarın yükünden kurtulmak isteyen cumhuriyetçi ve sosyal demokrat kesimin en önemli dilekleri arasında. Ben de buna nasıl katkı sağlayabileceğimiz üzerine kafa yoranlar arasındayım. FAKAT, CHP’nin en önemli ilde böyle bir riskli seçim ile kurultaya gidiyor olması, şimdi kaçınılmaz şekilde seçmenler arasında tereddütler yaratırsa, buna kimin şaşırma hakkı olabilir? Kurultay’ın bu tehlikeyi gerçekçi olarak nasıl değerlendireceğini ve nasıl CHP’ye oy kaybettirmeden bu gri alanı bertaraf etmeye çalışacağını merak ediyorum ve kaygıyla izliyorum.

Türkiye’de solda veya CHP’de siyaset yapıyorum diyen insanların, artık halkın ve kendi genel seçmen kitlelerinin doğrularına karşı bir ideoloji ile yürüyemeyeceklerini anlamaları lazım. Bir partide farklı renkler olması başka şeydir, bu “farklı” (!) renklere filonuzun en önemli gemisini emanet etmek farklı bir şeydir. Sorarlar o partiye, “tarihin en kritik seçimine gittiğimiz gün gibi ortadayken, bu Rus ruletlerini hangi mantıkla, neden hala oynama peşindesiniz?” diye..    

Kaygılarımız aşırı evham olabilir mi? Keşkee! En çok ben sevinirim böyle çıkarsa! Ama aksi şeytana bakın ki, hiç yanılmadım bugüne kadar siyasi yorumlarımda..


3 Ocak 2018 Çarşamba

PANEL: Carmelo Strano-Hasan Bulent Kahraman @Piramid Sanat


ESKİ FOÇA - YENİ ADANA: YURDUN GÜZELLİKLERİ | BEDRİ BAYKAM | 02.01.2018


Yeni yıla ailemle İzmir’in şirin ilçesi Eski Foça’da girdik. Tam da “sakin bir balıkçı kasabası”nda yaşamak isteyen herkesin kafasında tarif ettiği yer. Ne kadar tatlı ve sakin bir hayat var burada, inanamazsınız! Küçük Deniz, bu inanılmaz yerin merkezinde yer alan minnacık bir koy. Foça’nın kendi havuzu desek daha doğru. Herkes güleryüzlü, herkes dost, her biri burada geçirdiğim bir haftada beni ve ailemi evinde hissettirdi. İlk gün, cuma akşamı, Uğur Dündar’ın “Halk Arenası” programının burada yapılacağını bilmiyordum, herkes “Arena için mi geldiniz?” diye sorduğunda anladım konuyu. O gece de harika geçti zaten. Sağ olsun, sevgili dost Uğur Dündar en önde yer ayırtmıştı eşime ve bana. Onun bu programı, Türkiye’de muhalefetin gerçek atar damarı... Ne kadar tebrik etsek azdır. O gecenin konukları, Selin Sayek Böke, Aykut Erdoğdu ve İsmail Saymaz’dı. Her biri gerçekten çok çarpıcı konuları gündeme getirdiler. Erdoğdu, darbe gecesinin sıcak detaylarına girdi, parlamentoya düşen bombaların ortasında yaşadıklarını anlattı. Selin Sayek Böke, net ve herkesin anlayacağı bir üslupta “CHP’nin alternatif bütçe programı”nı sundu. Yani AKP’yi eleştirmenin ötesinde, CHP iktidarının derhal gündeme alacağı somut farkları dile getirdi. Halk da büyük keyif aldı, izleyenler de...

FOÇA’NIN KARATAŞ’I
Foça’da şeytan tüyü var. Gelenler sanki buraya muhakkak geri dönüp sonunda da taşınıyorlar... Sevgili Ataol Behramoğlu da bu kentin “Karataş”ına bastığından, Foça virüsünü kapıp yılın hatırı sayılır bir bölümünü burada geçirenlerden. Karataş ne miymiş? Bugün nerede olduğu belli olmayan Foça’nın Karataş’ına basanın Foça’yı kolay kolay terk edemeyeceği veya zorunlu sebeplerle gitseler bile bir gün muhakkak geri geleceği söyleniyor! (Adana’nın Karataş’ı ile karıştırmayın, orası da ayrı bir güzelliktir) Ataol’un eşi Hülya ile burada oluşturdukları harika evi, Sibel ile geçen yaz ziyaret etmiştik. Tam bir sembolik aydın şaheseri... Mütevazı, rahat, tam bir çalışma ortamı. İleride o evin müze olması gerektiğini şimdiden Foçalılara hatırlatmak isterim. Ataol, beraber aynı hedefler için omuz omuza mücadele etmekten gurur duyduğum, günümüzün Nazım’ı... Ve çoğu üniversiteliden çok daha genç!
Size Foça’nın barış ve huzur dolu ortamını şöyle tarif edeyim: Ne yaparsanız yapın, burada kediler ve köpekler alt alta, üst üste, kucak kucağa uyuyorlar! Hatta birbirlerinin sırtını kaşıyıp, birbirleriyle flört ediyorlar. Gece, herkes uyuduktan sonra, Demokrasi Meydanı’ndaki, heykeltıraş Müge Olçum ve seramik sanatçısı Özgür Bilgi’nin yaptıkları Balıkçı heykelinin önünde beraber poker oynadıkları konusunda bile rivayetler var, o kadarını göremedim! Burası emekliler, yazarlar ve ressamlar için biçilmiş kaftan. Benim tanıdıklarım arasında Cemile Bulut, Fevzi Yavuz, Yücel Öztemur gibi değerli meslektaşlar var. Değerli şair ve yazar Hasan Öztoprak da, 10 yılı aşkın bir süredir Foçalı.  Ayrıca Bahattin Bilgin’in de ön ayak olup 6 yıl önce açtığı FOÇART isimli oluşum da ayrı bir önem taşıyor. Tüm bu aydınlar ayrı bir hava katıyor güzel Foça’ya. Herkes ayrı ayrı samimi ve sıcak burada.. Onlara imrenmemek mümkün değil! O harika Dibek kahvesini her gün keyifle yapan Mehmet Şen de, özellikle sakızlı ve her çeşit harika dondurmayı yapan ve dükkanının önünde yüzlerce metre kuyruk oluşan Nazım Usta da Foça’nın o sade hayatı içerisinde marka olmuşlar. Müthiş kahvehaneleri saymaya imkan yok. Palmiye’den Kavala Cafe’ye kadar, hepsi ayrı güzel. Burada hava kirliliği, trafik, siyasi sapkınlık, sokak magandaları gibi hayatı kurutan gölgeler yok. Ramiz lokantasını işleten Özlem Temizel, son CHP kongresinde yeniden yönetime seçilmiş. El ele çok güzel bir projeye el atmışlar: “Foça Sokakta” isimli bir oluşum kurmuşlar. “Hayır Grubu”nu bir araya getiren bir hareket başlatmışlar. Demokrasi Meydanı’nda, ayda bir akşam üstleri belirlenen bir konuda halka açık bir forum yapıyorlar. Geçmiş dönem ilçe Başkanı Günal Biçer’in başlattığı bu buluşmalara CHP’li Belediye Başkanı Gökhan Demirağ da destek veriyor. Foça Forum, Foça Barış Kadınları, sivil toplum örgütleri, değişik siyasi partiler, ADD Foça, bu oluşumda yer alan hareketler. Bunlar Türkiye’nin her yerinde görmek istediğimiz sahneler... İYİ Parti’nin de katılabileceği buna benzer dayanışmaların tüm Anadolu’ya yayılmasını diliyorum. Hem de 2019 seçiminde yumurta kapıya dayanmadan...

GÜNEYİN İNCİSİNDE YENİ ADANA GAZETESİ’NİN 100. YIL KUTLAMASI
Geçen hafta güneydeydim. 24 Aralık Pazar akşamı, Yeni Adana Gazetesi’nin 100. Kuruluş Yıldönümü için baba topraklarına, ailemizin kökenini oluşturan sevgili Adana’ya gelmiştim. Kuruluşu, Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal’in efsanevi serüveni ile iç içe geçmiş olan Yeni Adana Gazetesi, 100. yılını kutlarken, bir anlamda 1923’te 100. yılını coşkuyla idrak edeceğimiz Cumhuriyet’in ön kutlaması da yapılmış oldu! Büyük Atatürkçü, büyük Cumhuriyetçi, değerli insan, rahmetli Ahmet Remzi Yüreğir’in, bin bir zorluğa, tehdide ve caydırma eylemine göğüs gererek canı pahasına güneyin ve ülkenin demokratik yaşamına yerleştirdiği bu büyük girişim, oturduğu sağlam ideolojik, insani ve sosyo-politik temeller üzerinden, koca bir yüzyılı kucaklayabildi ve Türkiye’ye damga vurmuş oldu. Bu vesileyle hazırlanan ilk kitapçık yayınında, Avni Doğan Bey’in dayanışmacı dostluğunun, o zor yıllarda Ahmet Remzi Bey’e ne kadar büyük bir güç taşıdığının çok güzel ve net birkaç sayfayla aktarılmış olması, bu son derece değerli bilginin içeriği dışında başka bir konuya açıklık getiriyor: Ahmet Remzi Yüreğir ne kadar arkadaş canlısı, dost ve dayanışmacı bir kişilikse, onun çocukları Çetin Remzi Yüreğir ve Yalçın Remzi Yüreğir de bu geçmiş yıllarda hangi bedellerin ödendiğini çok iyi bilen kadirşinas insanlar olarak, Avni Doğan Bey’i yüceltmişler. Bu vefalı davranış, Yeni Adana Gazetesi’nin ruhuna hakim olan paylaşımcı, dost, dayanışmacı ve dürüst tavrın ne kadar güvenilir olduğunu bir kere daha gösterirken, bu tavrın tersini yapmak için her gün 1001 takla atan sayısız şaklabana da ders vermiş oluyor. İnsan beraber yol aldığı, emek harcadığı insanları yok saymak yerine, onları da yüceltirse, olsa olsa kendisi büyümüş olur. Bu başarılara başkaları da destek vermiş diye küçülmez. Ne yazık ki Türkiye, zamana yayılan farklı emekleri yok etmek isteyen egoist bir girdabın içinde sürüklenmeye alışmış. Her alanda örnekleri sıralayabiliriz. Allah’tan böyle güzel örnekler de var.

Türkiye’de, özellikle yeni ifadeyle “medya” alanında, rüzgara göre eğilip bükülen ne kadar oportünist olduğunu, havuz medyasında tatlı su balıklarının gezdiğini, 2. Cumhuriyetçilerden ılımlı İslamcılara, Yetmez ama Evetçilerden, fırıldak topaçlara kadar her yerin, toplumun yüz karalarıyla örtülü olduğunu, bilmem anlatmaya gerek var mı? Böyle bir ortamda, Yeni Adana’nın sağlam ve ödünsüz duruşu, Türkiye’nin yüz akıdır!
Ülkenin, Atatürk Cumhuriyeti’nin aslında 100 yıl gibi uzun değil, kısa bir ilk adımını tamamlamak üzere olduğu şu son yıllarda, Yeni Adana gibi felsefesinden, duruşundan ve köklerinden taviz vermeyen bir yayın, her şeyden önce güneyin incisi Adana’nın değil, tüm ülkenin gururudur. O gece, Yeni Adana’ya destek vermek için sayısız değerli insan çıkıp gelmişti Seyhan Oteli’nin balo salonuna: Duayen demokrasi savaşçıları Oktay Ekşi ve Orhan Karaveli’den, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto’ya, CHP’li yol arkadaşlarım Mustafa Gazalcı’dan Kemal Anadol’a, Mehmet Tomanbay’a kadar, burada saymayı bitiremeyeceğim sayısız değerli insan...

İNÖNÜ VE DR. SUPHİ BAYKAM DÖNEMİNDEN BERİ YAYINLANAN SAYILAR
Rahmetli babam Dr. Suphi Baykam, her zaman Adanalılığı ve Karşıyaka’ya uzanan kökleriyle gurur duydu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lerdeki Demokrat Parti dönemi ile gelen ilk savrulmalarında, büyük önder İsmet İnönü’nün Adana Milletvekili sağ kolu olarak, 1957’den itibaren demokrasiyi korumak üzere “Paşa” ile beraber yollara düşmüştü.

Yeni Adana’nın, 70 yıllık Baykam arşivinde, gerek babam, gerek daha sonra 80’lerin başından beri benim faaliyetlerimiz konusunda ne kadar önemli, dürüst ve tutarlı bir yer tuttuğunu çok iyi biliyorum. Daima Atatürk devrimlerini ve ilkelerini savunmuş, hiçbir tehdit ve zorluğa pabuç bırakmamış, prensiplerine ve çizgisine sadık, güvenilir bir yayının Türkiye’de ne kadar bulunmaz bir değer olduğunu, Dr. Suphi Baykam’dan daha iyi bilecek bir insan yoktu. Onun hayatını yakından tanıyanlar ne demek istediğimi bilirler. Bu nedenlerle, Yeni Adana’nın bizlerin gözündeki yeri, ödünsüz Cumhuriyetçi tavrı ve güvenilir sağlam yüreği ile paha biçilmez bir noktadır! Adana’ya her geldiğinde, Yeni Adana ile ilişkilerini sürdüren babamı bu 100. Yıl kutlamalarında görmek için neler vermezdim. Bu 100. Yıl buluşmasına Adana’daki aile büyüğümüz, büyük kuzenim Zeki Baykam’la gittik. Ona babamın orada olması için neler verebileceğimi anlatırken beni ne kadar derin anladığını görmek beni rahatlattı.
Bu ülkeyi 80-90 yıldır delirerek uğraşmalarına rağmen batıramayan onca bahtsız bölücü, yobaz ve hırsız, tüm bu süreçte cirit atarken Yeni Adana bir gurur abidesi, bu sağlam karşı koyuşun en önemli kalelerinden biri olarak, sonsuza dek sevgili güneyimizin “yüreği(rin)de parlamaya devam edecek.
Saçını süpürge ederek bu yolculuğu sürdürenlere içten sevgi ve saygılarımı, izninizle babam Dr. Suphi Baykam ve aynı yolda devam eden 3. kuşak, oğlum Suphi Baykam adına da sunuyorum.


Eski Foça nire, Adana nire? Birbirinden bu kadar uzak iki farklı yöremizi birleştiren ana hat, güzel insanlarımızın ortak Cumhuriyet değerleri, dayanışmaları, zengin gönülleri... İki ayrı hafta sonunda birbirinden güzel insanlarla tanışıp bu ülkeye neden güvendiğimi yeniden iliklerimde hissettim. Yeni bir yıla girerken, tüm kalbimle size söylemek istiyorum ki, 2019 seçimlerinde umutlu olmak için her nedenimiz var. Yeter ki kim olduğumuzu hatırlayalım, bu topraklarda yaşayan milyonlarca güzel insanın varlığını hissedip özgüvenimizi hak ettiği yere çıkaralım. Hepinize mutlu yıllar!

20 Aralık 2017 Çarşamba

PANEL: Ekim Devrimi'nin 100. Yili @Piramid Sanat


HAYVANLARI MAL GİBİ GÖRENİN KENDİSİ MALDIR! | Bedri Baykam | 19 Aralık 2017


Bugün size dev rüşvetler alıp, ardından utanmadan aramızda dolaşarak sırıtmaya devam eden yüzsüzlerden; demokratik hukuk devletinde farklı görüşlere saygı duymadan, elinde tuttuğu gücü rakiplerini tehdit etmek için kullananlardan; yaptığı yolsuzluklarla yakalanıp bunun üzerinin örtbas edileceğine emin olanlardan; dün söylediklerini, ertesi gün inkar etmeyi adet haline getirenlerden; kendi suçlarını yok sayıp, kandırılmış garibanları hedef tahtası haline getirenlerden; belediye ve ihaleleri yol geçen hanı haline getirenlerden söz etmeyeceğim. Bugün konumuz maalesef, insan denilen vahşi yaratığın her türlü işkencesinin bedelini en korkunç şekilde ödeyen hayvanlar...

Hayvanlara eziyet edenler, onlar üzerinden para kazanmak için yapılan katliamlara ortak olanlar, bu konuda utanmadan bir de ukalalık yapanlar, VE bu affedilmez suçlara imza atanları pasif şekilde seyredenler, hepsinden tiksiniyorum. Bu insanların aramızda yaşıyor olmalarından dolayı bir vatandaş olarak büyük utanç yaşıyorum.
Bu arada tekrar üstüne basarak söylüyorum. EN AZ ŞİDDET UYGULAMALARINI YAPANLAR KADAR, ALÇAKÇA BU EZİYETLERİ SEYREDENLER DE SUÇLULAR.

BAZI ALÇAKLIKLARIN DÖKÜMÜ
Zaten hepsini biliyorsunuz. Buna rağmen örnek olarak bazı alçaklıkları size hatırlatacağım.
--Muğla’da Haziran ayında arabanın arkasına bağlanan ve sürüklenen köpeği vatandaşlar müdahale edip kurtardı. Hatırladınız mı?
--Ekim ayında Eyüp Belediyesi’nin kulakları küpeli zararsız köpekleri topladığı ve bu köpeklerin hiçbir barınma merkezinde de bulunamadığı konusu, hayvan severlerin gündemini sarstı. Hatırlıyor musunuz?
--Kütahya Hayvan Barınağı’nda aç bırakılan köpekler, yavru bir köpeği parçalayarak kafasını kopardılar. Barınak kendi haline bırakılmış, kim aç kim tok, nasıl yaşarlar kimsenin umurunda değil... Biliyor muydunuz?
--8 Ekim tarihli haberde çocuk parkında Benek adlı bir köpeğe tecavüz ederken bir adam yakalandı. Hayvan severler feryat ettiler diye... Hatırlıyor musunuz?
--Yakın zamanda, Aralık başında Erzincan Orduevi Nizamiyesi’nde bir askerin yumruk ve tekmeyle işkence ederek öldürdüğü kedi olayının videosunu hatırlamamak mümkün mü?
O olayı gerçekleştiren sapık daha sonra serbest bırakıldı. Neler hissettiniz o gün?
--Marmaris’te geçen yılın Kasım ayında, yerde hareketsiz yattığı görülen kedinin defalarca tecavüze uğradığı tespit edildi. Genital bölgesinde yırtık ve kanama vardı. Hatırladınız mı?
--Gaziosmanpaşa’da yine bir kedi tecavüzü olayı yaşandı. Aynı Gaziosmanpaşa’da 18 yaş altı iki gencin, iki köpeğe kedileri canlı olarak parçalattıkları belgelendi. Hatırladınız mı?
--Çorlu’da geçen günlerde otlaması için boş bir alana bağlanan at tecavüze uğradı, E.Ç. isimli sapık gözaltına alındı. Hatırlayabildiniz mi?
--Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi’nden M.C.A. isimli öğrencinin bir kahveden ödünç aldığı kediyi işkence yaparak öldürdüğü iddia edildi ve Eskişehir Dördüncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Kendisi tutuksuz yargılanıyor.
--Geçen yıl Metropolitan Galası’nda şarkıcı Rihanna’nın giydiği son derece lüks olarak üretilmiş dev kürk giysinin üretimi için 50 hayvan vahşi şekilde öldürüldü. Rihanna ise yüzlerce paparazziye o gösterişli giysi ile fotoğraf çektirmekle meşguldü. Şov, hayvan ve insan haklarından daha önemliydi yıldız şarkıcı için...
--Antalya’da E.K. isimli biri arabasını köpeklerin üzerine sürerek onları ezdi ve yalnız 1097 TL idari para cezası ödedi. Hatırladınız mı?
--Antalya’da kimliği belirsiz kişiler yaşam savaşı veren üç köpeği zehirledikten sonra patilerinden tel örgülere astılar. Üç köpek can çekişerek öldü. Biliyor muydunuz?
--Isparta’da ipe bağladıkları köpeğin kulaklarını kesen iki vahşi, bu fotoğrafları üstelik bir de övünerek paylaştılar. Hayvan koruma derneği bu fotoğraflar hakkında suç duyurusunda bulundu, işkence sahiplerinin H.K. ve N.Y. oldukları tespit edildi.
--Konya’da Cumra ilçesinde yaşadığı öğrenilen M.Ö. isimli saldırgan kulağını kestiği yavru köpek ile poz verdi. Hatırladınız mı?
--Nöroloji uzmanı olduğu iddia edilen Kocaeli Üniversitesi’nden sahte bir insan, sahte profesör başıboş köpeklerden birine saldırarak onu bıçaklayarak öldürdü.
--Kozmetik hayvan deneyleri, tavşanlar üstünde onlara akıl almaz zarar veren gözlerini çalışmaz hale getiren sonuçlar doğuruyorlar. Deneyler sonucunda hayvanların başına gelen en hafif olay bu. Yarın kozmetik mağazalarına girdiğinizde hatırlayacak mısınız?
--Bozburunda Ethem ve Sinem Dirvana’nın köpekleri, yaklaşık iki ay önce hayvan düşmanı bir komşuları tarafından zehirli etle öldürüldü, katil ayrıca köpeğin sahiplerine de saldırdı. Hatırladınız mı?

Hepimiz biliyoruz ki bu saydığım örnekler basına yansıyanların sadece ufak bir bölümü, ne yazık ki örnekler sonsuza dek çoğaltılabilir. Kim bilir şu anda ben bu yazıyı oluştururken ve daha sonra sizler bu yazıyı okurken, kaç tane daha vahşet yaşanacak, kaç hayvan insanların sapık ruhları nedeniyle katledilecek...

Unutulmaması gereken en önemli noktalardan biri şu: 1970’lerde yapılan araştırmalarda, birçok seri katilin, çocukken hayvanlara işkence edip öldürdükleri belgelenmiştir. Bizim insan olmamız ve sözde daha mükemmel bir beyine sahip olmamız, dünyayı paylaştığımız diğer canlılara karşı bu alçakça cinayetleri işleme hakkı vermiyor bize. İnsanlardan başka, yaşam ve yemek güdüsü dışında, canice birbirini öldüren ve başka hayvanları öldüren bir başka canlı yok. İnsanlar maalesef bu evrenin yüzkarası. Yarın öbür gün gücü eline geçiren robotlar devreye girerek, “gereksiz ve son derece kötü kalpli ve son derece sapık, şiddete kendini mahkum etmiş bu insan denilen canlıların yeryüzünde gerek yok” kararı alırlarsa ve bizi toptan imha ederlerse hiç şaşırmam.

ÖNCE İNSAN” SLOGANININ YANLIŞLIĞI
Kendi partimin bir İstanbul Belediyesi sloganı vardı: “Önce İnsan” diye... İyi niyetle konmuştu bu slogan şüphesiz. Ama ben hiçbir zaman sevemedim: Şayet bunun anlamı “önce insanların sorunlarını halledelim, sonra diğerlerine bakarız” gibisinden bir şey ise, bir kere hiçbir zaman insanların sorunları bitmez. Sorunları bitse bile bu sıraya konulacak ve önceliğin insana verileceği bir konu değil. Bu dünyada birlikte yaşıyoruz, hiçbirimizin önceliği yok. Dolayısıyla “önce tüm şu insanların problemlerini kentte A dan Z ye çözelim, ardından doğa mı korunacak, hayvan mı, öyle bir gün gelirse, o zaman bakarız, hele bir dur bakalım” cümlesinin bir anlamı yoktur. Çünkü böyle bir gün gelmeyecektir. Hiçbir zaman.

Ayrıca kimin şunu söyleme hakkı olabilir ki? “Biz insanlar, daha zeki, daha karmaşık, daha mükemmel varlıklarız. Dolayısıyla hayvanları da, doğayı da dümdüz edebiliriz gerekirse, çıkarımız öyle buyuruyorsa...”
Tam tersine “önce insan” olmak, hayvanları ve doğayı koruyacak kadar üstün insan olmaktan geçer. Yeryüzünü beraber paylaştığımız, bu dünyaya bizim gibi öylesine atılmış ve hasbelkader “gelmiş” olan bu güzel ve hisli yaratıkları bizler korumak durumundayız. Onların güç, zeka veya nefeslerinin bittiği yerde, bizler bu fedakar, tatlı, komik, keyifli ve paylaşımcı yaratıklara kucak açmak, onların sorunlarına ve dertlerine çare ve merhem taşımak durumundayız. Hem de bu eylemin bize mutluluk getirdiğini hissederek!
PARLAMENTO’DAN BEKLENEN
Bir sürü alçağın, kanunların şu andaki utanç verici halinden istifade ederek, Kabahatler Kanunu’nda “mala zarar vermek” veya “yere tükürmek”le aynı cezaya maruz kalacaklarını bilmeleri, hayvanları öldürüp işkence ve tecavüz ettikten sonra elini kolunu sallaya çıkıp gidebilmesi bu ülkenin akıl almaz bir ayıbıdır. Parlamento’da yalnız muhalefet değil iktidarın da, bu utanılası rezil duruma Türk halkı önünde son vermeleri, hayvanları öldüren alçakların insanları öldüren alçaklarla aynı şekilde cezalandırılmaları, yasaların derhal değiştirilerek bu suçların artık ceza kanununda en ağır şekilde yerlerini bulmalarını sağlamalılardır.

GÖRÜNMEZ KAHRAMANLAR
Peki bir de hayvanların hakları ve güzel yaşamaları için her gününü feda eden görünmez kahramanlardan bahsetmek lazım. Patili Köy’ü kuran Volkan-Canan Koç, dostlarımızın çektikleri acıları unutturmak ve güzel bir yaşam sürmeleri için gece-gündüz çalışan Işkın Moğol Alçı, Eda Menzilci Kuru, Sibel Molu, Ayberk Ayar, Aleyna Özgat, HAYTAP, instagramda @buaradabennian, @engelsizhayvanlar ve benim buraya yazamadığım daha niceleri... Buradan hepsine candan teşekkür ediyorum. Peki bizlerin yapması gereken nedir? En azından canı gönülden çalışan bu insanlara yardım etmek, Patili Köy’e, barınaklara, ormanlara battaniyeler mamalar götürmek... Zaman ayırıp fiziki olarak onlara katılıp köpeklere, kedilere, tüm hayvanlara sevgi götürmek... Patifood veya Ormana Mama’nın web sitesine girip KUMBARALAR bölümünden hepsine tek tuşla mama gönderebilirsiniz. Önemli olan sizin içinizde olan istek, her türlü yardımınızı bekliyorlar.

Ve en önemlisi, SATIN ALMAYIN, SAHİPLENİN!


9 Aralık 2017 Cumartesi

KUDÜS GÜNDEMİ, ZARRABZEDE VE MAN-ZEDE AKP’YE OKSİJEN Mİ? | Bedri Baykam | 07.12.2017


Dünya bu sefer Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesiyle çalkalanıyor. AKP iktidarı da, aynen CHP ve birçok başka ülke ile beraber, bu habere karşı büyük tepkiler verdi. Öte yandan da AKP iktidarı, belki birkaç haftadır kendisini bu kadar sıkıştıran ulusal ve uluslararası gündemde rahatlamış oluyor. Yanlış anlamayın, kimseye “AKP bu olaya sevindi” filan demiyorum, alakası yok! Ama insan iki şeyi de ekliyor kaçınılmaz şekilde: Birincisi, gündem işte böyle bir şey. İster siyasi, ister magazinel bir skandal, bir oksijen darlığı, adı ne olursa olsun, fark etmez. Bir iktidarı veya kişiyi ablukaya almışken, bir anda yeni bir vaka geliyor, ve o ağır gündemi süpürüveriyor! İkincisi, biraz daha dizi film tadında: Hani AKP hep kandırılıyor ya, işte o bitmez tükenmez seride, son kandıran yine İsrail ve ABD. İsrail ile daha geçtiğimiz aylarda yoğun çiçek açmış bir bahar yaşamıştık, ABD ile ise, güya “hiç olmadığı kadar” yakındık. Ama işte ne var ki yine “kandırılmış taraf” oluyor AKP’liler...
Aynen Zarrab konusunda ve daha sayısız vakada olduğu gibi...

ASLINDA SENARYO HEP AYNI
Aslında AKP’yi haftalardır sıkıştıran gündem konusunda hep aynı şeyi konuşuyoruz. Kılıçdaroğlu’nun sunduğu belgelerde de, Wikileaks’ten sızanlarda da, New York’ta hortlayan 17/25 Aralık iddialarında da dört bir yandan aynı bilgiler akıyor. AKP’li siyasetçiler ve aile efratları -en azından bir kısmı- akıl almaz bir düzeyde para trafiği içine boğulmuş durumdalar! Bu ne dünya, ne de Türkiye tarihinde pek görülmüş bir olay değil. Maalesef o para kah 1 sterlinlik şirketlerin hesabına, kah ayakkabı kutularına, kah para sıfırlamak üzere alınan koca koca dairelere, kah saatlere, kah Man adası dekontlarına gidiyor-geliyor. Yani Amerika’da da, İstanbul’da, Ankara’da da yıllardır hep aynı şeyi konuşuyoruz. Bazen bir gemicik oluveriyor, filo oluveriyor, bazen yurtdışında başka birinin oğlu-kızı başka gemiler alıyor, şirketler açıyor-kapıyor! Sonra “herkes ticaret yapar, n’olacak! Ticaret yasak mı?” gibi sözler duyuyoruz. Evet, bir bakanın, başkanın çocukları kırtasiye veya bir spor salonu açabilir. Ama dünyanın hiçbir yerinde devleti yöneten başkanların, bakanların, başbakanların çocukları bu şekilde ülkeler arası, üst düzey, siyasetin atar damarlarını yararak geçen uluslararası petrol, enerji, ağır taşımacılık, devlet ihaleleri, kaynağı ve ne yaptığı belirsiz işlerle uğraşamaz. Demokratik bir hukuk devletinde, bir başkanın damadının enerji işinde suyun başını tutması akla bile getirilemez. Bunu bir başkan denese, o ülkenin demokratik hukuk kuruluşları buna bir gün izin vermez. Buna biri yeltense, iki gün iktidarda kalamaz! AKP hükümeti, ayrıca belki dünyanın gelmiş geçmiş en çok para harcayan, en lüks içinde yüzen iktidar partisi. Ve ilginç bir şekilde hiçbir şey, bu servet arayışına son vermiyor...”Nedir bu dinmeyen açlık?” sorusu, ister istemez akla geliyor!
 
AKP PANİK YAPTI...
Kılıçdaroğlu’nun sunduğu belgelere karşı, AKP’liler ne diyeceklerini şaşırdılar. O kadar kısa zamanda organize de olamadılar. Biri çıktı “hepsi sahte” dedi. Diğeri çıktı, “bunlar Türkiye’den gelen para değil, tersine Türkiye’ye giren paralar” dedi. Sonra Erdoğan çıktı, “n’olacak ya, bunlar ticaret belgesi, ticaret yapma yasağı mı var sanki” dedi. Herkesin  takip ettiği gibi, her biri ayrı telden çaldılar. Senkronize, birbirini tutan mantıklı yanıtlar gelemedi. Organize olamadılar. Bir de beklendiği gibi hemen “Bu belgeler nereden geldi, kim verdi size bunları?” dediler: Belgeler sahteyse, zaten soru yanlış. Buna inanıyorlarsa, onları CHP’nin imal ettiğini düşünmeleri lazım. Belgeler doğruysa, o sorunun önemi ikincil hale gelmiyor mu? Sonuçta CHP’nin dediği şu oluyor: “Sen benden kanıt istemedin mi? Ne bekliyordun? Yoksa Bilal ya da geçici Başbakan Yıldırım mı verecekti kanıtı? Niye gocunuyorsun? Kendinden emin şekilde bunlar uydurma diyerek bize yükleniyorsun ya? Hani savcıları göreve davet etmiştin? Neden parlamentoda soruşturma komisyonu oluşturma teklifimizi reddettiniz? Nedir bu paniğiniz? İnsan bu kadar kendinden emin olsa, o sahte dediğiniz belgeleri suratımıza vurmak için bile olsa, o komisyonu kurdurmaz mı?

Aslında FETÖ’yü tüm sorumlu noktalara AKP’nin, her ikazla alay ederek yerleştirdiğini bilmeyen yok! Ne kadar hatırlatsak azdır, “ne istediler de vermedik” sözlerini.. Bunları bu halkın unutmasını istiyorlar ama bu bir türlü olamıyor dijital çağda! 17/25’te ortaklık bozulduktan sonra anti-FETÖcü olarak kendini aklayabileceğine inanan AKP’liler, devletin tüm kademelerine Fethullah’ın adamlarını yerleştirdiklerini belleklerinden çıkarmışa benziyorlar. Sonra da gördüğümüz şu: “Efendim Ali Bey, Bank Asya’da hesap açmış, Veli Bey, şu FETÖ okulunda öğretmenmiş, onlarla uğraşıp, hıncımızı onlardan çıkaralım!” Sen git o Bank Asya’yı aç, herkese methet, FETÖ’yü tüm ekibinle başımızın üstüne çıkar, sonra da sana inanıp bu gruba katılan kandırılmış garibanları suçlu ilan et!

AKP FETÖ’YE ÇOK ŞAŞIRMIŞTI (!)
17/25 Aralık tarihlerinde FETÖ yolsuzluk kanıtları ile AKP’ye saldırdığında, iktidar partisi çok şaşırdı. Gören zanneder ki karşılarında bir “çete” olduğunu ilk defa duydular. Yahu MGK siz iktidara geldikten iki yıl sonra, bunların devletin her kademesine sızmış, planlı programlı, karanlık hedefli bir yobaz çete olduğunu elinize raporla vermedi mi? Her gün düşman gözüyle baktığınız ve nasıl sustururuz diye uğraştığınız o dürüst gazeteciler, her Allah’ın günü size FETÖcülerin rezilliklerini, kirli çamaşırlarını tüm çıplaklığıyla anlatmadılar mı?
CHP yönetimi Parlamento’da sizi sayısız defa ikaz etmedi mi? Atatürkçü veya solcu yazarlar, onca kitabı kimin hakkında yazdılar? Sağır sultan bile anladı da bir onlar anlayamadılar!
FETÖ, terör örgütü çıktı. Çete çıktı. Bir tek onlar şaşırdı. Biz biliyorduk... MGK, halk, gazeteciler, muhalefet Partileri, herkes biliyordu. Bülent Arınç şimdi kalkmış diyor ki, “Efendim FETÖ’nün kandıramadığı 80 kişi vardı” Bülent Bey de anlaşılan kendi kendini bayağ kandıranlardan! İktidarın tüm aklama çabalarına rağmen, halkımızın en az yarısı, bu FETÖ çetesinin durumlarının vahametinin fazlasıyla farkındaydı.
İnternet ortamında bu konuda biraz gezinen herkes, yıllar boyu, Erdoğan’dan Gül’e, Arınç’tan büyük karşıtı Gökçek’e, Bekir Bozdağ’dan Binali Yıldırım’a, tüm AKP’lilerin nasıl FETO’yu övmek için acımasızca birbirleriyle yarıştıklarını bilir. İnsan şimdi 15 Temmuz alçaklığından sonra, bu yüzlerce dakika süren yağcılık yarışına kızsın mı, gülsün mü, ağlasın mı, bilemiyor...

KANDIRILMA VAGONLARI PEŞPEŞE!
Atatürkçü değerlere, kurumlara, gazetecilere, yazarlara FETÖ planlı şekilde saldırırken, Türk Ordusu’nun erinden generaline her kademesini paramparça etmek için, o çete ile AKP yönetimi göz yaşartıcı bir uyum içinde çalışırken, tam bir işbirliği yaparken, her türlü kumpas, yalan dolan ve sahtekarca üretilmiş delil ile, genel kurmay başkanı dahil TSK’nın her değerli mensubu FETÖcü savcılar, yargıçlar ve polislerin işbirliğiyle Silivri’de süründürülürken, Başbakan, bugün kırmızı bültenle tüm dünyada aradığı Zekeriya Öz’lerin eş-savcısı ilan ediyordu kendisini. Herhalde o günlerde kandırma treninin içinde sıra Zekeriya’nın vagonundaydı. O konuda her düşündüğümüzde, o trenin bayağ uzun olduğunu ve “her vagonun” çok önemli sahipleri olduğunu görüyoruz! Zekeriyalar, Ruslar, Amerikalılar, İsrail, Kürtler, PKK, IŞİD... İşte şizofreniye varan bu “her gün aldatılma” hallerinden dolayı, bir yandan Türk Ordusu oluk oluk kan kaybederken, diğer yandan ülkenin en değerli askerleri ve yazarları, yıllarca bu çetenin işbirliği ile zindanlarda tutuldu. Taaa ki 17/25 Aralık sonrası -aslında bildiğiniz gibi- sırf bu sefer AKP’ye diş gösterdiler diye gerçekler kabak gibi ortaya çıkınca... AKP’yi herkes kandırdı. En son da Zarrab kandırdı. Sonuçta herhalde bu konuda,  Nasrettin Hoca’nınkilerden çok daha fazla fıkraya konu olacaklar! Şimdiden ortaya bir Zarrab’la başlayan tuluat çıktı sosyal medyada.
Daha düne kadar Rıza Zarrab, tüm devlet erkanının baş adamı idi. Protokolde İran Dışişleri Bakanı gibi Türk bakanların yanı başından ayrılmıyordu. 17/25’ten sonra rüşvetçi kaçakçı Zarrab’ın el konulmuş tüm paralarının yalnız iadesi sağlanmadı, bir de rüşvetçinin el konulmuş parasına faiz ödenmesi sağlandı! Yeminle söylüyorum, bu kadarı Kemal Sunal komedi filmlerinde bile görülemez! Ne oldu şimdi diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor insan. Daha düne kadar sevgili vatandaşları olarak gördükleri Rıza Zarrab’ın halini vaktini tespit etmek için, panik içinde Amerika’ya notalar veriyorlardı. Hem de övüne gerine “Bir değil iki nota verdik Amerika’ya” diyerek... “Vatandaşımızı iade edin” diye her kapıyı çalarak...

BÜYÜK MUHALİF BAHÇELİ MEĞER GELECEĞİ TOPTAN OKUMUŞ!!
Sizi de güldüreyim biraz hadi: Umarım sosyal medyada o kısa videoya rastlamışsınızdır! Sayın Bahçeli var ya? 14 Haziran 2016’da, kendisi, başımıza bela olan Zarrab hikayesinin geçeceği çetrefilli yolların her birini size ikaz etmiş! Ve bir de üstüne demiş ki, “Dost nasihati veriyorum, ne olur ne olmaz, gelin şu sıralar ABD’ye gitmeyin. Sık sık giderseniz sonra karşımıza neyin çıkacağını, kimin ne yapacağı belli olmaz! Başınıza neyin geleceği belli olmaz, alimallah bu İranlı kaçakçı alayınızı Amerika’da ele verirse, okyanus ötesinde yandaş hakim ve savcı da bulamazsınız! Büyük bir skandalın faili olmaktan da kurtulamazsınız. Şansınızı fazla zorlamayın!” Vallahi helal olsun demekten başka şansımız var mı Devlet Bey’e? Kendisi sizinle takımınızın başına gelecek her felaketi önceden bilmiş detaylarıyla ama aksine bakın ki, bir kendi başına neler gelip, nasıl 180 derece dönüş yapmayı başaracağını bilememiş! Allah iyiliğinizi versin Devlet Bey, iyi güldürdünüz bizi! Merak ediyorum bu videonuza sosyal medyada rastladınız mı hiç?
Biliyor musunuz aslında Devlet Bahçeli’nin U dönüş rekorlarından çok daha dramatiği, MHP grubu! Bahçeli yakın geçmişte Tayyip’e ve “İranlı Kaçakçı”ya saydırıyor, alkışlıyorlar; sonra Zarrab’ı koruyup Kılıçdaroğlu’na saydırıyor, onu da alkışlıyorlar. Şimdi Zarrab ve Kılıçdaroğlu’na saydırıyor, yine alkış, alkış, alkış! Lütfen söyler misiniz bana, bu takım elbiseli insan görünümlü alkışçıların içinde aslında otomatiğe kurgulanmış robotlar mı var? Bu beyefendilerin hiç kendilerine ait, özgün inandıkları fikir var mı? Şaka yapmıyorum, merak ediyorum.

17/25’i HORTLATAN ZARRAB!
Amaaa! Bir konu var ki, devamlı  kaçtığınız ve tehditlerinizle medyada da seslendirilmesini engellediğiniz. İşte o fellik fellik kaçtığınız konuyu dillendirme vakti geldi. İsteseniz de istemeseniz de! Bakın hani o sesler, kayıtlar, kutucuklar, sıfırlamalar var ya!
Nedir şu anda Amerika’da yaşanan biliyor musunuz? Hani apar topar örtbas edip herşeyin inkar edildiği 17/25 olayları var ya! İşte o iddiaların üzeri apar topar Türkiye’de örtülebilir. Ama gurbet ellerde burada olduğu gibi arzu edilen kararları verecek hakim ve savcılar tabii ki kolay kolay bulunamaz!! Yani sayın Bahçeli A’dan Z’ye haklıymış! Bizi dinlemediniz, bari onu dinleseydiniz!
Bütün o yolsuzlukların nasıl yapıldığını bizlere, tüm dünyaya aktaranın, iktidarın eski ortağı FETÖ çetesi olması, AKP’lileri tüm o iddialar karşısında aklıyor sanıldı. Ama ne var ki eski ortaklarının iddialarını, Zarrab tekrar taaa Amerikanya’da bir kere daha kirli çamaşır olarak döküverdi ortaya! Bu gerçeği değiştiremez kimse artık! O iddialar, bu sefer Halk Bankası avukatı tarafından teyid edilerek tam hortladı!

VE DEĞİŞEN GÜNDEM!
AKP’lilerin o her gün savunarak 17/25 olaylarından sonra zorla özgürlüğüne kavuşturduğu Zarrab, şimdi iktidarı, o yok saymaya çalıştığın bataklığın ta dibine çekiyorDU. Mızrak çuvala sığmaMIŞTI. Bakın burada üstü örtüldü sanılan mızrak, okyanusu delip, ABD’den hortlayıp çıktMIŞTI! İsteyen Zarrab’ı “casusluk ve devlet sırlarını satmak”la suçlayabilirDİ. Ama CHP’nin “Peki o zaman aranızdan kim niye verdi bu devlet sırlarını şu rüşvetçiye?” (ya da Bahçeli’nin deyimiyle şu kaçakçıya!) sorusuna yanıt bulamazDI...

ERDOĞAN ARTIK KENDİNİ İSLAM ALEMİNİN SÖZCÜSÜ İLAN EDECEK
Neden bu paragrafta geçmiş zaman kullandığıma gelince:
Sonuçta, tekrar ediyorum: Hiçbir şekilde buna sevinmemesine, ve hatta üzülmesine karşın, şimdi AKP ve Erdoğan’ın elinde bir koz var: Erdoğan artık kendisini bu Kudüs davasının doğal lideri ilan edecek ve bunu kesinlikle kendisi böyle görüp, dünyanın da bu algıyı kabul etmesini sağlamak isteyecek. Zaten Papa ve diğer herkesle görüşmek için şimdiden sıraya girdi. Bu durum, Kılıçdaroğlu’nun gündeme taşıdığı iddiaların biraz 2. plana düşmesini kaçınılmaz kılacak. Erdoğan “Dünya İslam Ülkeleri Sözcüsü” sıfatını resmen almış gibi... Uluslararası planda, bu yeni büyük gündemle beraber durumun yarattığı kahraman olarak yola çıkacak. Din ve siyaset tarihinin birbirine dolaştığı Ortadoğu’nun o asırlardır süren kurumaz savaş ve polemik bataklığı, artık maalesef dünyanın her yerinde yeni terör eylemleri, yeni büyük tehditler yaratarak varlığını sürdürmeye devam edecek. Hamas Trump cehennemin kapılarını açtı derken, maalesef yeni karanlık eylemlerin doğrudan habercisi oluyor. İntihar bombacılarını devreye sokmak için bahane bekleyen yalnız IŞİD değil, her terör örgütü ellerini ovuşturuyor.
New York mahkemelerinde süren Zarrab davasında ise hakimin ve jürinin bu yeni gündemden ne kadar etkilenip etkilenmeyecekleri, hepimiz için bir soru işareti olarak kalmaya devam ediyor.

TRUMP DA ERDOĞAN KADAR “İÇ NEFES” ARIYOR
ABD başkanı Trump’ın da, en az Erdoğan kadar kendi ülkesi içinde yaşadığı bir huzursuzluk ve destek kaybı var. Başta New York Times olmak üzere, Amerikan kamuoyuna yön veren medya organlarının Yahudi lobileri ve sermayesinin elinde olması, bu “muhalif” gazetelerin her gün Trump’ı fena halde hırpalamasına karşı, Trump bu karşı hamleyi yaptı. Ama bu kararla ülkesi içinde de ne kadar ciddi bir destek bulacağı tartışılır. Bu hamle kimi Yahudilere şirin gözükse de, aslında terör ve huzursuzluk dalgalarına yaptığı açık çağrıyla, aslında bir intihar kararı olarak da görülebilecek. Böyle bir Trump-Filistin inatlaşmasının bedeli, salt Amerikan halkının değil, tüm dünya halklarının önüne konmuş saatli bir bomba... Sonuçta o nefes ve destek arayışının ters tepeceği kesin denebilir. Çünkü bu ağır provokasyonla, Trump ülkesinin güvenliğini ateşe attı.
Siyaset Türkiye’de kendi içindeki baş döndürücü hızının dışında, artık dünya konjonktüründen de bir o kadar etkilenen bir dönme dolap...



1 Aralık 2017 Cuma

CHP-AKŞENER DİYALOGUNA ARTIK HER ZAMANKİNDEN DAHA ÖNEMLİ! | Bedri Baykam | 28.11.2017


Biliyorum, Türkiye’de gündem o kadar hızlı ki, geçen hafta Meral Akşener hakkında bu sütunumda kaleme aldığım yazının yanıtlı devamını verirken, Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında siyasi gündemimize düşürdüğü bomba ortalığı toz dumana boğdu, depreme neden oldu! CNN’de duydum: “AKP’den iddia ve belgeler yalanlanmış, sahtelermiş, paralar da zaten esas oradan Türkiye’ye gönderiliyormuş.” İyi de belgeler sahteyse, Mann adasından Türkiye’ye para gönderildiğini nasıl kanıtlayabiliyormuş? VE orada hangi işten kazanılmış o para?

Aslında şu andan itibaren Türk siyasetinde atılacak adımlar, muhalefetin dirsek temasının daha da yoğun olması gereken şu dönemde artık daha da önemli. Dolayısıyla CHP ve İYİ Parti arasında artık yanlış anlamaların değil, rekabete rağmen doğal yapıcı diyalogların öne çıkması gerekecek. Bu nedenle, bugün ana gündem olmayan bu temasların sağlığı açısından, bu yazının ışık tuttuğu teorik veya pratik gerçekler herkes için anlaşılmalı.

Geçen haftaki yazımın başlığı “Meral Akşener Erdoğan’ın Yanı Başındaki Bahçeli’nin Yerini mi Almaya Çalışıyor?” idi. Yazma nedenim, Akşener’in Hürriyet’te 18 Kasım’da yayınlanan “CHP ile ittifak yapmayız “ başlıklı röportajıydı. Şunları söylüyordu Akşener: “Cumhurbaşkanlığı seçimi hadisesinden baktığım zaman CHP kendi adayını çıkarmalı. Biz çıkaracağız, MHP de keşke çıkarabilse ama anlaşılıyor ki çıkarmayacaklar. HDP adayını çıkarmalı ve AK Parti de adayını gösterecek. Çoklu aday seçmenin oyunu isteyerek koyduğu bir alandır. Görüldüğü kadarıyla 4 adaylı seçim olacak. CHP ile cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda ittifak yolu arar mısınız derseniz, açık bir şekilde ‘hayır’ derim. Beni aday olarak arkadaşlarımız arzu ediyor. Ben iddialı bir insanım. Adayım ama parti kurulları tartışacak. 100 bin imza ile gelecek bir adayım, ama kararı tartışarak alacağız. Milletvekilliği seçiminde ise Demokrat Parti gibi partilerle işbirliği içinde olabiliriz.
Ben Sayın Erdoğan’ın düşmanı değilim. Cumhurbaşkanı’nın başkaları tarafından dayak yemesini istemem ama Cumhurbaşkanı’nın da Türkiye’nin tüm fertlerinin Cumhurbaşkanı olmasını istemem de hakkımdır.” Siyaseti yıllardır yakın takip eden bir insan olarak, bu söylemin oluşturabileceği tehlikenin farkındaydım. Çünkü Akşener her partinin zaten beklendiği gibi aday çıkarmalarını istediğini açıkladıktan sonra, “CHP ile ittifak yapmayız” açıklamasını, “ama 2. turda destekleriz” cümlesiyle değil, detaylı olarak okuduğunuz gibi Erdoğan için sarf ettiği dostane cümlelerle bitiriyordu. Bu sefer de, makalemde bu durumun düşündürdüklerini açıkladım. Burada CHP ile 2. tur işbirliği hiç gündeme gelmediği gibi, tam tersine, Cumhurbaşkanına karşı büyük bir dostluk gösteriyor ve bir çeşit dolaylı dayanışma sözleri sarf ediyordu. O gün Akşener Fox Tv’de bu konuda verdiği ve Hürriyet’e yansıyan demeçte beni ve bu yazıyı okuyan onca “hayır”cıyı üzmüştü. Yazım çıktıktan sonra Akşener bana bir yanıt yolladı: “Sn. Baykam OdaTv’de yazdığınız makalenizi dikkatle okudum. Sanırım yanlış anlama olmuş. Bana sorulan soru ‘Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile bir ittifak yapar mısınız’ şeklindeydi. Ben cevabımda bu ittifaka hayır diyeceğimi, hatta tek aday ben olsam bile doğru bulmadığımı ifade ettim. Sebebi ise yeni bir Ekmel Bey vakası olur endişemdir. CB birinci turunda CHP , İYİ parti, HDP hatta imkan olursa Saadet partisi aday çıkarmalıdır. Birinci tur sonunda ikinci tura CHP adayı kalırsa şartsız olarak tüm gücümüzle destekleyeceğimizi ifade ettim. Bu görüşümün gerçekçi olduğuna inanıyorum. Ayrıca hayır blokunu incitecek hiç bir söz ve tavrım ve tavrımız olmadı, olmayacak.” Kendisine şu yanıtı verdim:
Sayın Akşener, çok nazik yanıtınız için teşekkür ederim. Keşke her siyasi sizin gibi bu kadar net olsa.. Bu yanlış anlama doğrudan o zaman Hürriyet’in/basının hatası. Çünkü mesela ‘İkinci tura CHP adayı kalırsa şartsız olarak tüm gücümüzle destekleyeceğiz’ sözleriniz hiç yer almadı o demeçte. Halbuki son derece önemli, hatta o demecin en önemli ve çarpıcı sözleri olurdu. Üstelik o sözleri okuyan herkes, sizin 2. turdan söz ettiğinizi zanneder. Çünkü zaten sizin ve CHP’nin ilk tura ayrı ayrı aday olarak gireceğinizi herkes biliyor. Bu düzeltmeyi önümüzdeki haftaki yazımda aynen kullanacağım. Yazdıklarınız beni toplumsal genel muhalefet açısından mutlu etti ve umutlandırdı. Toplumun bu vesileyle doğru görüşlere ulaşacak olması güzel bir şey. Umarım önümüzdeki dönemde görüşme fırsatımız olur. Türkiye için çıktığınız bu yolun hayırlı olmasını dilerim. Saygılarımla”

Kendisi bana yine nazik bir yanıt yolladı ve yakında görüşme dileklerimizle konuyu kapattık. İYİ Parti’nin yönetim katında olan isimlerden çok eski yakın dostum Aydın Sezgin’le de konuyu görüşerek, bu yanlış anlamaların önüne geçilmesinin gerekliliğini konuştuk. Çünkü bu dönemde ve özellikle şu günlerde CHP-İYİ Parti diyalogunun her şeyden daha önemli olduğunu herkesin artık görmesi lazımdı. Sosyal medyada ise, dostum Tuncay Erciyes, yine aynı gün Akşener’in Etv’de yayınlanan şu röportajını dikkatime yolladı. Orada Sn. Akşener şunları dile getiriyordu: “2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminde (...) benim inancım şu: CHP bir aday çıkarmalı, kim olursa olsun, İYİ Parti bir aday çıkarmalı, zaten AKP bir aday çıkaracak, HDP bir aday çıkaracak –öyle görünüyor. CHP ile beraber bir aday çıkarmanın yanlış olduğunu düşünüyorum, onlar açısından da, bizim açımızdan da, Türkiye açısından da, ama 2. tura kim kalırsa bu hayır blokundan elbette ki biz sonuna kadar onun yanında durup çalışacağız, bu başka birşey. Ama 1. turda bütün siyasi partiler adaylarını çıkarabilmeli diye bakıyoruz biz, yani daha evvel yaşadığımız bir travmadan dolayı”.

Gerçekten benim o gün o yerel televizyon veya küçük kanalda yayınlanan röportajı görmemem ve aynı gün Fox Tv haberi üzerinden Hürriyet’in yaptığı habere güvenmem, ortaya o yorumu çıkardı. O yorum, Hürriyet habere göre doğru yazılmıştı. Çünkü 2. turda birleşmeden hiç bahsedilmeyen bu metinde, tam tersine herkesi ayrı aday çıkaracağı ve CHP ile ittifak yapılmayacağı vurgulanıyordu.
Yazıda da belirttiğim gibi kimse zaten ilk turda CHP ve İYİ Parti arasında bir ittifak beklemediği için ister istemez bu ittifak yapmayız sözleri, 2. Tur için söylendiği intibaını veriyordu doğrudan. Hürriyet’te o haberi kim toparladı, kim yazdı bilmiyorum ama sonuçta aynı gün, Etv’deki içerik, Hürriyet’te hiç yoktu. Halbuki Akşener, tereddüde mahal vermeyecek şekilde 2. turda hayır bloku ile dayanışmaya gideceğini belirtiyordu. Buradan çıkaracağımız ilk ders, en yüksek tirajlı gazetenin böyle bir haberine bile güvenilmemesi gereği. Ben bu dersi kendi adıma aldım. Hatam, Hürriyet’in ilk sayfadan verdiği habere güvenmekti. İkinci bir kaynaktan kontrol etmem lazımdı. İkinci vurgulamak istediğim nokta, Akşener’in gösterdiği son derece medeni tavır. Bir yayın organının neden olduğu bir yanlış anlamaya rağmen, bu kadar kritik bir konuda soğukkanlılığını koruyan Akşener, beni aynı gün bizzat kendisi bilgilendirerek, kendisinin ve partisinin gerçek duruşunu dikkatime sundu. Ben de kendisine teşekkürler ederek bu bilgiyi kullanacağımı söyledim. İYİ Parti, tabii ki ilk turda Akşener’i tek başına aday çıkarmalı. Tabii ki aynı şeyi CHP ve diğer partiler de yapmalı. Bu garabet seçim sistemi, yani 100.000 imza şartı olmadan, her isteyen aday olabilmeli.


Sonuçta daha fazla adayın çıkması, Erdoğan’ın doğal olarak ilk turda seçilememesi anlamına gelecektir. Ancak 2. turda başta CHP ve İYİ Parti olmak üzere, hayır blokunun aralarındaki ayrımlara bakmaksızın beraber hareket etmeleri, hem doğal bir ittifak, hem de hayır diyen milyonlarca seçmene saygı açısından mantıklı, zorunlu ve kaçınılmaz bir işbirliğini işaret ediyor. Her liderin, bu perspektif doğrultusunda, kullandıkları her kelimeye dikkat etmeleri lazımdır. Bu dikkat, olmazsa olmaz bir şarttır. Sayın Akşener’e gösterdiği hızlı hassasiyet, uygar söylem ve soğukkanlılığı için tekrar teşekkür eder, tüm hayırcıları sonuna kadar aralarından su sızdırmayacak bir aritmetik dayanışmaya davet ederim. Ayrıca gereksiz şekilde geçmiş yol ayrılıkları ve kan davalarının hiçbir şekilde gündeme taşınmaması lazım. Bu aklı olsan herkes için geçerli. Çünkü 2. turda tüm HAYIRcılar tek vücut olmaya mecbur olacakları için, bu dayanışmayı içten çökertecek ne sağdan ne de soldan sorumsuzlara ihtiyaç var!