6 Şubat 2018 Salı

MUHARREM İNCE’YE BİR SORU GELDİ AKLIMA... | Bedri Baykam | 06.02.2018


CHP Genel Başkan adayı Muharrem İnce konuşmasıyla Kurultay’ı ve bir ölçüde Türkiye’yi sarstı. Kurultay salonunda dinlendiği odada, kendisini ziyaret edip tebrik ettim. Ayrıca oğlumun da kendisini destekleyen gençlerden biri olduğunu sosyal medyada gösterdim, çünkü konuşmasında “Benim kadrom, sosyal medyada bu açık desteği veren, ilan eden gençlerdir” demişti. “Ben aday olsam ancak bu kadar destek verirdi” dedim, gülüştük. Kendisine getirilebilecek eleştirileri bir yana kaldırırsak, İnce’nin halkı ve gençleri etkileme kapasitesi gerçekten yüksek.
İnce konuşmasında çeşitli önemli vaatler vermişti. Bunlardan biri, seçildiğinde “bu imza rezaletine son vereceği” kararlılığıydı. Bunu duyduğuma sevindim. Aklıma şu soru takıldı: 2003 yılında Kurultay’da, geçen yazımda detaylı anlattığım tüzük darbesi yapılırken, Divan, açık sorguyla ve hatta tacizle her delegeye gözünün içine bakarak “kabul mü, red mi?” diye sorarken, Muharrem İnce o gün Divan Başkanı Abdullah Emre İleri’ye ne yanıt verdi? Nurettin Sözen, Abdülkadir Ateş, Hasan Fehmi Güneş, Ahmet Güryüz Ketenci, Mustafa Gazalcı, Berhan Şimşek gibi yüksek sesle “hayır” dedi mi? Yoksa Baykal ekibinin akıl almaz baskısına boyun eğdi mi? Siz olsanız merak etmez miydiniz? Ben merak ettim! Çünkü İnce “Önce kendinize bakacaksınız! Türkiye için istediğiniz demokrasiyi, Partiniz için de istemeye mecbursunuz” diyor, “İnsanlar ilkeleriyle tutarlı olmalı” diyor. Haklı. Çok haklı. O nedenle merak ettim. O gün benim emeklerim, adaylığım, 924-265 baskılı zoraki oylamayla çöpe giderken çok yalnız kaldım da ondan soruyorum... O gün İnce’nin tüm hakları gasp edilen adaylara verdiği bir desteği hatırlamıyorum. Ne 2003’teki Olağan Genel Kurultay’da, ne de 2012 Tüzük Kurultayı’nda ne de herhangi bir aşamada İnce’nin desteğini de anımsayamıyorum.

KURULTAY’IN ÖZETİ!
Ama bugünlere dönersek, CHP Kurultayı’nın özeti şu: Sokaktaki adam ciddi bir “değişim” bekliyordu, olmadı. Sokaktaki adam hayal kırıklığına uğradı. Örgütün kafası karışıktı. Kurultay’a gelmeden önce konuştuğu komşusu, benzincisi, teyzesi, lise arkadaşı, ortağı, neredeyse herkes “artık başka bir şey yapın, n’apacaksanız yapın ama böyle kalmayın” diyordu. Sonuçta duymak istediği bir heyecan vardı, artık seçim yenilgisine, yeni bir %25’e kimsenin tahammülü kalmamıştı. Herkes ayağa kalkıp, şahlanmak istiyordu, makus talihini değiştirecek “1” insan arıyordu. Evet Kemal Bey’in gerçekleştirdiği o muhteşem ADALET YÜRÜYÜŞÜ herkesi etkilemişti. Herkes saygı duymuş, kimse bu performansa inanamamıştı. Ama aynı kitleler, bırakın Ekmeleddin İhsanoğlu isimli tarihi gafı, ondan sonra gelen 16 Nisan Referandum gecesi, neden YSK önüne gidip oturma eylemi yapılamadığını kesinlikle anlamıyorlardı. Kılıçdaroğlu, saygı ve sevgi uyandırıyor, ama motoru beklenen seviyesinde ateşleyemiyordu...

DELEGEYİ ÖRGÜTTEN AYIRMAK
Her partinin kendi davranış biçimleri vardır. Her partinin bir yaşanmışlıklar birikimi, kendi örf ve adetleri vardır. Tabii ki delegelerin oturacağı yer örgütün oturacağı yerden ayrıdır. Tabii ki basının ayrı bir yeri vardır. Bazen milletvekilleri ve parti meclisi üyelerinin farklı oturacak yerleri vardır. CHP kurultaylarında tabii ki güvenlik kontrolleri vardır, ama sizi temin ederim ki delegeleri örgütten ve adaylardan koparmak için onların etrafına bir Çin Seddi örmek gibi bir şey bugüne kadar yaşanmamıştır. Cumartesi günü Kurultay başladığında bu izolasyona çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bir de bu tavrı tamamlayan bir başka bilgiyi de Kurultay’ın en sonundan verecek olursak, düşünün ki delegeler oy verirken adaylar onlarla temas edip kendilerini hatırlatamasınlar diye yine ciddi bir barikat kurulmuştu ve yalıtımının tam olması isteniyordu. Bu da hiçbir zaman CHP kurultayların da görülmüş bir sahne değildi (Ankara’da kentin dışında yapılan 2004 Jandarmalı, tel örgülü kurultayı hatırladım, tek o benziyordu). Şimdi birisi kalkıp diyebilir ki “Efendim delegeler aday kartları ve broşürleri ellerinde tutmaya çalışmaktan, hareket edemez haldeydiler ve sürekli taciz altındaydılar, o nedenle böyle uygun gördük”. İş bu kadarla kalsaydı, bu kararı uygulayanlar işin içinden bu bahaneyle sıyrılabilirdi belki. Ama öyle olmadı: Bu özel yalıtım ve koruma altında atılan oylar sayılacakken yine aynı şekilde, Parti Meclisi’ne seçilmeye çalışan adayların sandıkların açılışında bulunmamalarını ve sandıklara yaklaşmamalarını istediler! Hatta kendileri de aday olan milletvekillerinin kontrolünde sandıkların açılabilmesini teklif edebildiler! Bu da hiçbir zaman CHP tarihinde görülmüş bir olay değildi ve neden bu ucube karar alındı ve uygulanmaya çalışıldı, anlamak tabii ki mümkün olamadı! Sonuçta konunun başını ve sonunu toparlarsak, Olayın başında delegeler adaylarla karşılaşmasın diye, sonunda da adaylar geleceklerini belirleyecek sandıklarla karşılaşmasın diye ayrı ayrı bir izolasyona gidildi. Neydi bu büyük korku acaba...

ÜMİT KOCASAKAL VE ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU
Kocasakal spor salonunun özellikle dışarısını pankart-afiş ve benzeri malzemelerle fazlasıyla donatmıştı. Aynen ulaşabildiği tüm medya organları ile röportaj yaptığı gibi... Ama bu yöntemlerin, ortaya koyduğu hedefle pek bir ilgisi yoktu. O fotoğraf ve broşürlerin hakkını verecek olan, delegelerdi. Halbuki onlar da, ilgi odağı olmaya alışmış insanlar olarak, Kocasakal ve Eminağaoğlu ile pek bir yakınlık kuracak ortamlarda bulunmamışlardı. Geçen yazımda da söylediğim gibi CHP Genel Başkanı olmak için, yüz bin milyon insanın değil, yalnız 635 delegenin oyu gerekli! Bunlar çok farklı ve derin hesaplar. Dernekler, barolar ve sendikalar üzerinden kitlelere yönelik sürdürülen siyaset ile, CHP içi siyaset, apayrı şeyler.
CHP’de ideal bir demokrasi yok. Ama tartışmasız Türkiye’de demokrasi tanımlamasına bir şekilde yaklaşan ya da yaklaşmaya çalışan tek parti. CHP’yi çıkarırsanız, Türkiye’de -ister sağ, ister sol- partiler arasında demokrasinin parodisi bile kalmaz. Ancak işte maalesef bu iki değerli hukuk insanı CHP için kafalarında çizdikleri farklı dünyayı Parti’yle ve delegelerle paylaşamadılar. Ben inanıyorum ki bu partinin kaybı oldu! Kurultay daha da şenlenir ve renklenirdi.

KURULTAY’DA GÜNDEM VE AKIŞ HATALARI
Kurultay’ın maddeleri yaşanırken, sıra görüşme ve müzakerelere geldi. O arada tualete gitmiştim -Kİ, inanılmaz şekilde yemin ediyorum 4 barikat ve iki kilitli kapı aşmak durumunda kaldım, yani “total yalıtım” o noktada bile sürüyordu! Dönünce bir baktım, olacak şey değil, konuşan Muharrem İnce! Nasıl olur ki? Onun başkan adayları arasında konuşması lazımdı! Ayrıca daha önceden kalkıp 5 dakika için havasını boşa harcaması, büyük bir taktik hata olurdu... Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken, kimsenin de bir şey bilmediğini anladım. Sonradan anladığım şekliyle o anda olup biteni açıklayacaksak, iki alternatif vardı: Ya 49 mükerrer imza nedeniyle, İnce konuşmaya hak kazanıp kazanamayacağını tam bilemiyordu; bu nedenle müzakerelerde konuşmacılara tanınan beş dakikalık süreyi, elinin tersiyle ekarte ederek 70 dakika kadar süre kullanıp ana adaylık konuşmasını orada yapıverdi. Ya da dün Habertürk’te aktardığı gibi, Kılıçdaroğlu’na açılış dışında tekrar söz verilmesini yadırgamıştı ve o nedenle söz istedi... Bu noktada Sayın İnce tamamen hatalı, Kurultay akışını onca tecrübesine rağmen herhalde heyecandan hatırlayamamasına şaşırdım. Çünkü Genel Başkan önce gelir, hoş geldiniz konuşmasını yapar, ardından Divan Başkanı’nı seçtirip, yerine oturur. Ardından Parti Meclisi’nin faaliyet raporunu sunmak üzere tekrar kürsüye davet edilir. Tekrar açıldığından beri, CHP’nin istisnasız tüm kurultaylarına fiilen katılmış biri olarak bunu defalarca yaşadım. Buna rağmen tekrar Parti’nin duayeni Ali Topuz’a da danıştım. Tabii ki aynı görüşteydi. Yani İnce’nin şikayet ettiği bu durum, her kurultayda istisnasız defalarca yaşanmış bir durum!
Burada Parti’nin önemli isimleri Divan Başkanı Sn Yılmaz Büyükerşen’i eleştiriyorlar, müzakerelerde 5 dakika limiti olduğu için, orada adaylık konuşmasına girişen İnce’yi ikaz edip “bu konuşmanızı daha sonra yapacaksınız gündemimize göre” demesi lazımdı diyorlar. Ama Sayın Topuz ve benim gibi Partililer bu hamlenin bir adım sonrasını da görebildiğimiz için, aslında Büyükerşen’in salonun nabzına göre doğru kararı alıp, o ortamı bir kaosa dönüşmekten kurtardığını söyleyebiliyoruz. Çünkü yukarıda izah ettiğimiz gibi, yanlış sebeplerden Kılıçdaroğlu’nun tekrar salona çağrılmasına kızan İnce, ve onu çılgınca destekleyen genç Partililer, İnce’nin o mikrofonu 5 dakika sonra terk etmesi istendiğinde, kaçınılmaz şekilde o salonu kaoslu sloganlarla cehenneme çevirebilirlerdi. Sayın İnce yanlış anlamasın, o noktada gençler bunu anlayamazlardı diyorum, salon nabzı ve İnce’nin fiili olarak yarattığı durumla bunlar yaşanırdı. Büyükerşen, İktidar’ın eline büyük bir malzeme geçmesini engelledi. Cumartesi günü orada İnce’nin yaşadığı çelişkileri herhalde yalnız ben anlıyorum. Çünkü mesela ben o tüzük darbesiyle yaptırılmadığım konuşmayı ancak daha sonra “Korku İmparatorluğu” kitabımda yayınlayabilmiştim. İnsan o anda o kurultay salonunda o şansı kaybetmemek ve o hazırlığı gömmemek için her şeyi yapar. İnce’nin konuşmasını daha sonra ele alacağım. Ama işin ilginç tarafı İnce’den sonra müzakereler devam etti. Arada Hurşit Güneş, Dursun Çiçek ve benim gibi birçok isim konuştu. Daha sonra başkan adaylarının konuşması için, kura çekilmesi ve kimin ilk konuşacağının belirlenmesi lazımdı. Ancak mükerrer oy krizi, basından takip ettiğiniz şekilde, Kılıçdaroğlu’nun mükerrer imzalarda hak talep etmemesi ile çözüldü. Ancak İnce orada şu açıdan haklı: Hangi isimler 49 mükerrer imza atmışlardı? Bunun öğrenilememesi büyük şeffaflık eksikliğiydi ve İnce’nin “algı operasyonu” iddiası orada kuvvetlendi. İlginç bir şekilde divan adaylardan “adaylık konuşması” için kürsüye gelmelerini istemedi veya onlar da artık buna ihtiyaç görmediler çünkü ikisi de uzun uzun konuşmuştu. Dolayısıyla ilk defa bir CHP Kurultayı’nda, adaylar için sıra kura çekimi yapılmadı ve adaylar “aday konuşmaları” başlığı altında kürsüye gelmediler. Her ikisinin farklı başlıklar altındaki konuşmaları, adaylık konuşması sayıldı. Hayret! “Şu hayatta her şeyin bir ilki vardır” demekle yetindik...

GERÇEK ARAPSAÇI
Gerçekten Cuma günü CHP Genel Başkan seçimini 2003’ten beri meymenetsiz bir Arap saçına döndüğünü anlatan yazımı teyid etmek istercesine, Cumartesi günü skandalın eşiğinden dönüldü. Israrla hukuksuz ve çelişkili olduğunu anlattığımız “gizli oy açık tasnif” ilkesine uymayan imza adedi girişimi, resmen seçimin ayağına dolandı. 49 delegenin bu çift imza işine “imza atmış” olmaları, olayın absürtlüğünün, çağ dışılığının ve zavallığının göstergesi ve kanıtıydı. Kurultay’da yaptığım konuşmada “en kısa zamanda bu ucube Genel Başkan seçimleriyle ilgili tüzük maddelerinden kurtulmamız gerektiğini” anlattım. Seçimden sonra İnce’nin de vurguladığı gibi delegelere yapılan baskılar yüzünden Genel Başkan’ın aldığı imzalardan 293’ünün kendisine oy olarak rücu etmediğini gördük. Aynı şekilde neredeyse “126 imza desteğini bulamadı” propagandası ile karşı karşıya kalan İnce, nasıl 447 oy almayı başardı? Delegelerin yıllardır açıkça bu şekilde fişlendiği bir sosyal demokrat partinin toplumda güven duygusu yaratamaması maalesef sürpriz değil. Bu kadar ağır baskılar yapıldığının doğrudan kanıtı olan bu durum, gerçekten Parti’nin her platformunda tartışılmaya değer. Genel Merkez, kendi yetkilerinin gücü ile, Parti’nin seçim mekanizmalarına ve delegelerine “münasip” baskılar yaparak “sakıncalı” olacak imza ve destek maceralarına girişmemeleri konusunda “abi telkinleri” yapmaya başladığı zaman, bu maalesef Baykal döneminden beri zorla alıştırıldığımız bir yüz kızartıcı sistem olmaktan çıkamıyor.

MUHARREM İNCE’NİN KONUŞMASI
Muharrem İnce Kurultay başladığı andan itibaren, salona hakim olan sloganların ve izleyici desteğinin simgesi haline geldi. Kurultay açıldıktan sonra, İnce taraftarlarının salona hakim olan sesleri, çok ender görülen bir olaydır. Genelinde çok başarılı bir tempoyla seyreden bu önemli konuşmayı nasıl olsa dinlenmişsinizdir veya okumuşsunuzdur; ben size en çok alkış alan, en çok umut veren, en çarpıcı birkaç vaad başlığını hatırlatmakla yetineyim: Ekmeleddin İhsanoğlu iflasından sonra, yeni cumhurbaşkanı adayının 1.200.000 üyenin oylarıyla seçileceğini söyledi İnce; Bir diğer vaadi üst üste iki seçim kaybeden Genel Başkan’ın, mecburen tüzükte yer alan bir maddeyle istifa etmesi mecburiyeti idi. “Bana bile güvenmeyin, koltuğa oturan yapışıyor” dedi İnce. Bir de, benim “derhal terk edilmesi gereken özürlü absürd ucube sistem” diye dillendirdiğim Genel Başkan adaylığı için gerekli imza sistemini derhal kaldıracaklarını söyledi. Bu verilen sözlerin tutulması için en geç 45 gün içinde toplanacak bir Tüzük Kurultayı sözünü verdi. “Artık iktidara en sert şekilde haddinin bildirilmesi” gerektiğini hatırlatan İnce, “kim ne der” diye düşünmeden haklı olan herkesin yanında yer alacaklarını söyledi ve kadrosuzluk iddialarına karşı yeni parti kurmadığını kadroların burada partide zaten yer aldığını ve özellikle gençlerle çalışacağını vurguladı. Fakat bu konuda da şu sözlerini yadırgadım: “Şöhretli büyük insanlar istemiyorum büyük davaya inanmış adamlar istiyorum”. İyi de, bunun anlamı ne olabilir? Mesela yıllardır tüm yurdu arşınlayarak gezmiş, belki hapis yatmış, belki on kitap yazmış, saçını süpürge etmiş değerli ve kıdemli insanlar, sırf şöhretli oldukları için artık tukaka mı ilan edilecekler? İnce “Benimle çalışmak için illa şöhretli olmaya gerek yok, her gence kapım açık” deseydi, bu çok daha doğru bir tavır olurdu. Bunun bir başka nedeni de şu: Konuşmasında, iktidara gelirse, her birini tasfiye edeceğini söylediği MYK üyelerinin yerine, anlattığı şekilde, her biri deneyimsiz isimsiz, “şöhretsiz” iyi niyetli gençler koyarsa, bu sefer bu senaryoya karşı delegeler de doğal olarak “İyi de, yarın parti kimin ellerinde nereye gidecek?” sorusunu aklına getirir. Parti kadrolarında gençliğin enerjisi ve daha ileri yaşların deneyiminin harmanlanmasının daima daha iyi sonuçlar vereceği ortadadır. Örnek mi istiyorsunuz? Mesela İnce “Kılıçdaroğlu’nun raporu sunmak için tekrar çağrılması hatalıydı” gibi bir gereksiz ısrarı yapmamış olurdu, birileri ikaz ederdi kendisini...
İnce Ayrıca “Seçim görevlilerimizi sandık başında ağlatmamak için ve il ve ilçe başkanlarımızı Kaymakamların önünde düğme iliklemeye mecbur bırakmamak için aday olduğunu” söyledi. “Kemal Kılıçdaroğlu’nu çok seviyoruz ama Cumhuriyet’i daha çok seviyoruz” cümlesi de anlamlı bir özetti. Konuşmasının sonunda kendisi için de coşkulu müzik çalınmasını beklemesi iki ayrı sebepten bir hataydı: Birincisi CHP geleneğinde hiçbir zaman Genel Başkan adaylarının konuşmasına müzik veya efekt verilmez; ikincisi zaten kendisi o kürsüye gündemin o noktasında müzakereler üzerine konuşulurken çıktı. Dolayısıyla orada bir sahne müzik koreografisi beklemesi gereksizdi. Sonuçta müzik verme-vermeme gibi bir konu üzerinden bir kötü niyet yoktu, olamazdı. Ayrıca salona girerken Genel Başkan’a ayrılan yükseltili alandaki kırmızı halıdan yürümesinin de CHP’nin yerleşmiş teamüllerine göre yapılması mümkün değildi. Kurultay’ın başında, zaten belirsiz olan adayların açılış koreografisine dahil edilmeleri de söz konusu hiçbir gün olmadı.

İNCE’NİN NAZAR BONCUĞU
1972’de Mayıs Kurultayı’nda İnönü-Ecevit çekişmesini aktarırken aslında Ecevit’in İnönü’ye karşı Genel Başkanlık yarışı içinde olmadığını söylemedi. İşin özünde ise Ecevit’in Parti Meclisi listesi, İnönü’nünkine karşı 8 Mayıs’ta kazanan listeydi. Yoksa İnönü, Ecevit’le yarışıp başkanlık koltuğunu kaybetmedi; ve Parti Meclisi listesi kaybedince, o koltuktan istifa etti ve yerine bir hafta sonra Ecevit getirildi.

MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ”
Ben ise yaptığım konuşmada Genel Başkan seçme yöntemini eleştirmek dışında, CHP’li olmanın Atatürk ile bağlarını anlattım ve haddini aşarak konuyu “Mustafa Kemal’in yoldaşıyız” diyenlere getirerek şunları söyledim:
Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını militarist bulanları anlamak mümkün değildir. CHP Atatürk’ün partisidir, Cumhuriyeti kuran, demokrasiyi getiren partidir. CHP’nin bu duruşunu küçümsemeye hiç kimsenin hakkı yoktur. CHP’nin duruşuyla ilgili bir sorunu olan bir arkadaşımız olabilir, ama bu arkadaşımız CHP’de siyaset yapmaz. CHP’de, CHP’nin ilkelerine aykırı siyaset yürütemezler. CHP’de siyaset yapan herkes “Mustafa Kemal’in askeriyiz” söyleminde hiçbir militarizm olmadığını bilir. Askeriyiz demek, biz onun ilkelerinin, devrimlerini, altı okunun, özgür yurttaş idealinin arkasındayız demektir. Halka karşı siyaset yapılmaz. Bizim gönlümüz Atatürk’ün parsellediği yollarla kaplıdır” Konuşmamı Youtube’dan izleyebilirsiniz.

PEKİ ŞİMDİ NE OLACAK?
Sonuçta Muharrem İnce, 2014’de yarışı kaybettikten sonra centilmenlikle sonucu kabul edip el ele kol kola Kılıçdaroğlu ile mücadeleyi beraber devam ettikten sonra, bu sefer tamamen farklı davranıp parti içi mücadeleye sürekli olarak devam edeceğinin sinyallerini verdi. Parti Meclisi listesini teorik olarak İnce listesinden delmiş olan Tuncay Özkan ve başka sert taş isimlerin de PM ye girmiş olması, eş-dost kontenjanları nedeniyle ciddi eleştiriler alan Parti Meclisi’nin, hareketli günlere sahne olacağının habercisi.
Ama İnci’nin vurguladığı gibi sonuçta hangi mücadeleler verilirse verilsin herkesin anlaması gereken şey şu: CHP’den istifa kimseye bir şey kazandırmaz. İstifa edenler daima pişman olur ve fiyakaları bozulmuş olarak geri gelirler. Bu nedenle hiçbir örgütün hiçbir delegenin hiçbir üyenin buna yeltenmeyi aklına bile getirmemesini öneririm. Tecrübeme güvenin. Mücadele parti içinde olur ve bu pişmanlığın dönüşü olmaz... Parti içi çekişme nasıl veya başkan kim olursa olsun, ülkeyi öyle sıcak günler bekliyor ki, en sade üyesi veya destekçisinden en zirveye kadar parti 2019’a yol alırken kenetlenmeye mecbur.
Bir başka tahminim, İnce’nin Parti içinde yürütmeyi aklına koyduğu mesafe ve soğukluk tutmaz. Türkiye gündemi, CHP içi böyle uzun kavgaları pek taşımaz bence... Ama yeni bir Kurultay istenir mi? Evet istenir! CHP, heyecanlı kurultaylar partisidir...



3 Şubat 2018 Cumartesi

BIRAKIN KURULTAY’DA TÜM ADAYLAR KONUŞSUN! CHP KAZANSIN! | BEDRİ BAYKAM | 02.02.2018


CHP yarın kurultay için Ankara’da toplanacak ve yeni genel başkanını seçecek. Kılıçdaroğlu’na rakip olan adaylar %10 imzayı toplayabilecek mi, yoksa toplayamayacak mı, Türkiye Afrin dışında 3-4 haftadır bu konuyla yatıyor kalkıyor. Kurultay’da üç yeni genel başkan aday adayı var: Muharrem İnce, Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu. Muharrem İnce gerekli imzaları topladı, bunu Kılıçdaroğlu’na da bildirdi. Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu, ne yazık ki hala gerekli imzaları toplamış görünmüyorlar. Tabii ki Kocasakal ve Eminağaoğlu’nun da ciddi hataları var. CHP Genel Başkanı olmak isteyen insan, kampanyasını halka değil, CHP örgütüne yönelik yapar. Cumartesi günü oy verecek olanlar CHP seçmenleri değil CHP delegeleri. 2003’te o koltuğu kazanmanın son 3-5 saatine kadar gelmiş olmam, yalnız CHP örgütü ve delegelere ısrarla gitmiş olmam sayesinde gerçekleşmişti. Ama CHP’yi yeterince tanımayanlar, kampanyalarını kamuya yapma hatasını işleyebiliyorlar. Buna rağmen bu arkadaşlarımızın konuşma hakkı elde etmelerini istiyor muyum? Çok istiyorum. Partinin bu çok sesliliğin yayılmasına, “fabrika ayarları”nı hatırlamasına ihtiyaç var. Bırakın Kocasakal ve Eminağaoğlu da konuşsun. Bütün bu geriye gidiş, sonradan bir türlü özü düzeltilemeyen 2003 Kurultayı’yla geldi...

BUGÜNKÜ ANTİ-DEMOKRATİK YAPIYA NASIL GELDİK?
Öncelikle geçen yazımda da değindiğim gibi, CHP Genel Başkan seçimlerinin raydan çıkmasının ve yapılan tüzük değişiklikleriyle Arap saçına dönmesinin baş nedeni benim. Ve bundan büyük bir rahatsızlık duyuyorum. Suç benim değil, gerekçe ben oldum. Bakın tam yeri olduğu için size tekrar aktarayım.  2003 yılına kadar Baykal’ın genel başkanlığı döneminde “muhalefet” kurultaydan birkaç gün önce Ankara’ya akın eder, Büyük Ankara Oteli gibi yerlerin salonlarında toplanarak kendi içlerinden bir-iki aday çıkarırlardı. Böylece Baykal bu süreçte Hasan Fehmi Güneş, Ertuğrul Günay, Erol Tuncer gibi değerli rakiplerle karşılaşır, kurultay salonunda çok keyifli konuşmalar dinledikten sonra gidip oy vererek iradesini ortaya koyar, Baykal da hep ciddi farklarla kazanırdı. 1999’da CHP %10’luk barajın altında kalınca, Baykal aday olmadı ve Altan Öymen genel başkan seçildi. Daha sonra 2000 yılında Baykal tekrar aday oldu ve Öymen’i yenerek tekrar genel başkan oldu.
2003 yılında, CHP Genel Başkanlığı için Baykal’a karşı rakip olarak çıkarken, o güne kadar yerleşik tüm düzeni bozdum. İki gün önce Büyük Ankara veya Dedeman otellerini beklemedim. Tam iki ay öncesinden bir basın toplantısı ile adaylığımı açıkladım. Bundan 4-5 gün sonra Baykal kurultayı Ramazan ayının öncesine alarak benim fiili propaganda sürecimi yarı yarıya kısaltmış oldu. Bu farklı yöntemi benden sonra Mustafa Sarıgül, Muharrem İnce, Mustafa Balbay gibi isimler aynen kullandılar. Çünkü mühim olan yeni adayın neler yapmak istediğini açıklama fırsatı bulabilmesiydi.
Bir perşembe akşamüstü, o kurultaydan bir hafta önce, 16 Ekim 2003 günü yine bir yurt gezisinden İstanbul’a dönerken, Hürriyet yazarı Yalçın Bayer’den öğrendiğim “müjdeli” habere göre, CHP’li adayların tüzük maddesi değiştirerek, %5 değil %20 delege genel toplam üzerinden imzası ile yarışa resmi olarak aday olabilecekleri bir değişikliğe gidilmesi istenecekti. Ama işin daha da akıl almaz bir yönü vardı: Hedef, bu değişikliği kurultayın ilk günü kabul ettirip, orada devlet katında Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından onaylanmadan “maç bittikten sonra” kaideleri toptan değiştirerek uygulamaya koymak olduğu söyleniyordu. Ayrıca ek olarak, bu imzaların sahada değil, divan önünde kurultay salonunda atılması istenecekti. Bu teklif, CHP’yi hiçbir partide görülmeyen bir “eli çabukluk ve uyanıklıkla”, demokrasi ile hiçbir ilişkisi olmayan bir dayatmaya taşımış olacaktı. Ertesi gün Ankara’da bir basın toplantısı daha düzenleyerek, böyle bir değişikliğe tenezzül ederek, CHP’de başkanlık yarışını hokus-pokusla neredeyse imkansız hale getirenlerin bundan böyle ömür boyu “demokrasi” ve “hukuk devleti” kelimelerini ağızlarına alamayacaklarını anlattım. Tabii ki daha da ağır cümleler vardı bu ikazlar arasında. Mesela “Ben CHP Genel Başkanı olsam ve rakiplerimi ekarte etmek için bu tüzük darbesine tenezzül etsem, tam 10 yıl evden çıkamam, sonra da iç hesaplaşmamı bitiremeyip intihar ederdim” gibi.

O BAHTSIZ PERŞEMBE GÜNÜ KURULTAY’DA YAŞANANLAR
Ertesi sabah 23 Ekim 2003 Perşembe sabahı kurultay başladıktan sonra, gerçekten de bu yüz kızartıcı tüzük değişikliği teklif edildi ve oylamaya sunuldu. Salonda “kabul edenler”, “etmeyenler” oylandığında, her olanak en az %10-15 farkla “kabul etmeyenler” çoğunluktaydı ve salonda bu dayatmalara karşı sıkışmış gaz gibi bekleyen demokrat güçler tam bir enerji patlaması ve alkış tufanı ile bu delege zaferini kutlamaya başladılar. Kabus böylece aşılmış oluyordu… ki, o da ne? Kurultay Divan Başkanı Abdullah Emre İleri ‘aradaki farkın sayılamayacak kadar “az” olduğunu (!) iddia edip, belli ki önceden hazırladıkları akıl almaz bir kararla 7-8 saat sürecek bir operasyona girişeceklerini orada ilan ediverdi. Bu sefer tenezzül ettikleri yöntem, 1350 civarında kurultay delegesinin oyu, sırayla divan başkanı tarafından adı okunup sorulacaktı. Dünya tarihinde, CHP tarihinde, kurultaya zorla eklenmiş bir tüzük değişikliği oylamasının, 8 saat süren akıl almaz “açık oy” haline dönüşmesi görülmüş duyulmuş bir rezalet değildi. Baykal ve politbürosu, resmen tüm delegelere “Bizimle misiniz, ‘karşı taraf’ mısınız?” sorusunu sormuş oluyordu. Ama Divan Başkanı bunu daha da ileri taşıdı: “oh Sayın Bursa delegemiz Sayın X Bey, bakın Sn. Baykal ve Sn. Eşref Erdem sizleri izliyorlar, nedir yanıtınız bakalım?” şeklinde, her delege resmen yem gibi aslanlara atıp, sanki politbüronun sorgu odasında ışıklar altında yalnız kalmış gibi, manevi taciz ve işkenceye alınıyordu.
2003 kadrosundan, yalnız 18 cesur milletvekili mertçe “hayır” diyebildiler. Diğerleri maalesef utanç duvarının altına girdiler. Siz o faşist baskının sonucuna bakın: Özgürce kalkan ellerde çıkan “hayır” çoğunluğu, Divan Başkanı’nın “tam anlaşılmadı” saçmalığı, 8 saatlik kişisel sorgu dayatması… Ve sonuçta Genel Merkez 924-265 gibi bir farkla bu tüzük değişikliğini seçiyor. Ey faşizm, sen nelere kadirsin! Delegelerin özgür iradesi o arada nereye uçmuş gitmiş, varın siz düşünün korku ve baskıyı! Tüm bu olayı, perde arkası, öncesi, sonrası, açtığım davalar, her şey fazlasıyla “Korku İmparatorluğu” kitabımda var. İşte o andan itibaren dilimize yerleşen bu deyim, o günlerden yadigâr!

GELELİM BUGÜNLERE…
2010 yılında, CHP Gençlik Kolları’ndan Arif Tuna Eryılmaz, Devran Mustafa Yörükçü ve başta Yekta Güngör Özden, İhsan Yalçın ve birçok partili ile yürüttüğüm “Demokratik Devrim Tüzüğü” çalışması, partiye tam demokrasiye dayanan ideal bir tüzük getirmeye çalıştı.
Bu makalenin konusu değil ama CHP, o tüzükteki 3 ayda uygulanması gereken toplu devrimleri, 8 yıldır, 2-3 yılda bir, bir bölümünü yaşama geçirerek ne idüğü belirsiz bir gri tabakaya dönüştürüyor. Bunlar ayrı bir makale konusu. Ama gelelim bizi ilgilendiren “Genel Başkan Adayları” ile ilgili bölüme: Kılıçdaroğlu döneminde 2012’de yapılan yeni tüzük değişiklikleriyle, %20 utancının, yarısı giderilerek %10’a düşürülüyor (%5’e değil). Divanda imza alma utancı kaldırılıyor. Ama işin esas yanlışlığına dokunulmuyor, hem de Tüzük Kurultayı’nda kürsüden yaptığım ısrarlı ve detaylı tüm izahatlara rağmen: bir adaya imza veren delege, başka bir adaya imza veremiyor. Hâlbuki 2003 utanç kurultayından önce, aynı delege birden fazla adaya imza verebiliyordu ve kimseye bunun hakkında yapılan bir baskı yoktu. Yani mesela bir Yozgat delegesi bugünkü 4 adaya bakarak, “Ben bu adaylardan 2’sine veya 4’üne imza veriyorum, çünkü şu, şu, şu arkadaşların parti için ne önereceklerini dinlemek istiyorum, ona göre de oyumu seçtiğime atacağım.”
İşte bu durumu değiştirmedi, Kılıçdaroğlu yönetimi. Halbuki ana sorun buydu.

BU DAYATMANIN GETİRDİĞİ İKİ BÜYÜK YAKIŞIKSIZ NEGATİF SONUÇ
HUKUKSUZLUK: Tüzük Kurultayı’nda yaptığım uzun konuşmada da açıkça belirtiğim gibi, tüzüğümüzün en temel maddelerine göre “CHP Genel Başkanı gizli oy, açık tasnif” yöntemine göre seçilir. Halbuki bugüne kadar ulaşan “ucube” sisteme göre, bir genel başkan adayı için alınan destek resmi imzaları, başkasına da verilemediği için açıkça “oy” haline dönüşüyorlar. İşte bu şekilde “gizli oy” ilkesi tecavüze uğramış oluyor. CHP tüzüğü, demokratik mantık açısından beraber yürümesi mümkün olmayan bir çelişkiler yumağı haline geliyor. Başkanlık seçiminin tarafsızlığı, saydamlığı, açık kürsü hassasiyeti, netliği, hepsi güme gidiyor!
 
ANTİ- DEMOKRASİ: Size tarihsel kökenini aktardığımız bu küçük ve büyük felaketler sonucunda, CHP kurultayları, artık 4-5 adayı açıklık ve demokratik rekabet ortamında dinleyemiyor. Ayrıca özellikle şark kültürünün yadigarı olan çelişkili “demokratik biat kültürü” (!) nedeniyle, delegeler bu anti-demokratik ortamda “biz şu, şu, şu adayları da dinlemek istiyoruz” şeklinde bir çıkış yapmaya kalksalar, hemen “Genel Başkan’a karşı” olarak fişleniyor. Bu da Genel Merkez’e gerek örgütün il-ilçe başkanlarını ve milletvekili-belediye başkanı atamalarında, kim ne derse desin, hala son derece ağır bir ortam getiriyor. Delegelerin çoğu bu şekilde mimlenmiş olmak istemiyor. Dolayısıyla ortaya çıkan adaylar konuşamaz duruma düşürülmüş oluyor. Bir genel merkezin, genel başkanın var olan statüko gücünü bu şekilde kurultayın iradesine, başkan ve PM seçimine taşınması, itiraf edeyim ki övünülecek bir şey değil, tam tersine çok üzücü bir sendrom.

GELELİM BU KURULTAYA!
SEVGİLİ DELEGELER DEMOKRASİDEN KORKMAYIN! TÜM ADAYLARI KONUŞTURUN!
Yarın son bir gayretle, Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu da aday olabilmek için gerekli 127 delege imzasına ulaşmaya çalışacaklar. Şimdi benim çağrım, tüm CHP delegelerine: “lütfen CHP’ye yakışan şekilde cesur olun, mert olun ve her adayın konuşmasını sağlayacak imzaları aranızda anlaşıp dağıtın, verin; CHP’ye bu yakışır. Tüzüğün bu çelişkili ve yakışıksız durumu hala sürerken, demokrasiyi bu ortamın kurbanı haline getirmeyin. İsterseniz hepiniz Kılıçdaroğlu’nu destekleyin. Bu özgür iradenize kimse müdahale edemez, herkes saygı duymaya mecburdur. Ama korkmadan herkese söz verin, herkesi dinleyin. Sözlerden, eleştirilerden korkmayın. Atatürk kendi döneminde, demokrasiye “açık münakaşa” adını veriyordu öz Türkçe’de, bu en sevdiği deyimlerden biriydi. İşte sizler de şimdi bu açık yürekliliğin, bu şeffaflığın sorumluluğunu taşıyorsunuz. Bırakın, Genel Başkan Kılıçdaroğlu ve gerekli imzayı toplamış Muharrem İnce’nin dışında, Ümit Kocasakal ve Ömer Faruk Eminağaoğlu’da konuşsun. Bırakın Türkiye konuşsun. CHP Türkiye’ye, kendi delegeleri üzerinden demokrasi dersi versin! Delegasyonlar aralarında toplanıp, özgür iradeyle “dinleme hakkı” adına imzalarını bilinçli olarak paylaştırıp, kürsüyü açsınlar. Demokrasi getirmiş, Cumhuriyet’i kurmuş CHP, Türkiye’ye partiye yakışanı yapsın! Ve tabii ardından da, bu 2003 felaketi yadigarı çelişki yumağı illegal tüzüğü değiştirin!
Sevgili okuyucular, yöntemi tartışmaktan, kamuoyunun CHP Kurultayı’nda beklediği esas konulara girmedik. Sarsılmaz Atatürkçü yörünge, 2019 öncesi kararlı strateji ve tüm partinin arkasında duracağı sağlam aday, tam demokrasi ritminde çalışan özgüvenli kadınlar… Ve delegeden yetkiyi almış olan İnce’nin umarım bu sefer geçmiş hatalarını tekrarlamadan Kurultay’ı gerçekten ateşleyebilmesi! Tüm bunlar ve kurultay değerlendirmem, haftaya...


28 Ocak 2018 Pazar

WOZNİACKİ MAKUS TALİHİNİ AVUSTRALYA’DA YENDİ! | Bedri Baykam


Caroline Wozniacki, 43 kere o dev dört turnuaya katıldıktan sonra, rakibi Simona Halep son backhand’i fileye taktığı anda, nihayet ilk büyük “Slam” şampiyonluğuna uzandı.
Danimarkalı tenisçi o anda gerek iki haftadır, gerek yirmi yıldır yaşadığı tüm gerginlikleri unutarak kendini sırt üstü yere bıraktı. Gözyaşları boşaldı. Ne hissettiğini çok iyi anlıyordum. Maç boyunca Wozniacki’nin kazanmasını isteyerek seyrettiğimi size itiraf etmem lazım. Ne hocası, ne menajeri, ne akrabasıyım ama onu bu finalde büyük bir enerjiyle destekleyenlerden biriydim. Niyesini birazdan daha iyi anlayacaksınız…

DÜNYA 74. NUMARASINDAN TEKRAR ZİRVEYE
Konu bu genç hanımefendinin sarışın, yeşil gözlü ve sempatik olması değil. Evet olabilir. Ama konumuz, yedi yaşından beri canını dişine takarak bu sporu yapan, aynı zamanda babasının koçluğu ile beraber, onunla dünyanın her yerine yirmi yıldır seyahat eden, 2010-2012 arasında, tam 67 hafta dünya 1 numarası olarak zirvede kalan ve bugüne kadar yalnız iki kere Amerika Açık finali oynayıp kaybeden bu şirin kızın, nihayet üzerindeki uğursuzluğu atıp ilk defa bir Slam Turnuası kazanmasının arkasındaki anekdotlar, detaylar... Ben, Wozniacki’nin Dünya “1” numara olduğu, ama hiçbir Slam Turnuası kazanamadığı o yıllarda, diğer ünlü kadın raketlerin o konu açıldığında, burun kıvırarak “Slam kazanamayan birinin nasıl bir numara olabileceğini anlamadıkları” şeklindeki sayısız ukala yorumlarını çok iyi hatırlıyorum. Dünyanın dört bir yanından aldığı puan ve zaferlerle dile kolay 67 hafta o zirvede kalan bir insana bunlar söylenemezdi. Sanki erkeklerde ATP veya kadınlarda WTA’de puan/sıralama sisteminin nasıl işlediğine karar veren Wozniacki miydi? 2016’da Dünya 74 numaraya kadar sıralamada gerileyen Wozniacki hakkında artık konuşulan konu, “tenisi ne zaman bırakacağı” haline gelmişti...
İşte artık bugünden itibaren Danimarkalı raket, hak etmediği bu anlamsız sataşmaları çöpe gönderdi. Hem de en büyük raketlerin oynadığı Melbourne’ da! Yalnız şampiyonluğu kazanmakla kalmadı, Caroline tekrar “Dünya 1 Numarası” olmayı da başardı...

2.TURDA GİYOTİNİN UCUNDAN DÖNÜŞ!
Melbourne’da nihayet kazandığı o kupaya sarılıp bırakmayan Wozniacki, aynı turnuanın 2. turunda, Hırvat rakibi Jana Fett’i 3/6, 6/2, 7/5 yenerken iki maç topu kurtarmayı başarmış, yani üzerine inmekte olan giyotinin keskin darbesinden kafayı son anda çekerek sıyrılmıştı. Dünya 103.sü olan rakibi, setler 1-1 iken, 5-1 ileri geçtiğinde 40-15’de iki maç topu kullandı ancak maçı kapayamadı. İnatçılığı ve “zafer susuzluğu” ile kıvranışı ile her topa asılan Wozniacki, o seti oradan 7-5 alarak mucizevi şekilde 3. tura çıktı! Bu inanılmaz bir başarıydı. Ancak, o gün kimse bu serüvenin finaldeki zafere kadar uzanacağını öngöremezdi. Aynen rakibi Lauren Davis’e karşı üç, Angela Kerter’e karşı da iki maç topu kurtaran rakibi Simona Halep gibi...

FİNALİN AKIŞINDAN NOTLAR
Her iki tenisçi için bu nedenlerle büyük anlam ifade eden dev finale Wozniacki, beklenilenin aksine çok hızlı girdi ve 4-1 öne geçti. Sağlam bir geri oyunla maçı kontrol altına alan Danimarkalı tenisçi, genel tenis profesyonelleri ve eleştirmenlerince favori görülen rakibine karşı “agresif bir müdafaa oyunu” ile sonuca giden bir strateji izledi. 5/2 geri düşen Halep, o andan itibaren maçta teslim bayrağı çekmek istemiyorsa, sert vuruşlarını devreye sokup puanları kendisi kazanmaya mecbur olduğunu nihayet algıladı. Usta düz vuruşlar ve direkt puan yazan servislerle 5/5’i buldu. O noktada Wozniacki bir sonraki oyunun ilk puanını 19 vuruşluk bir maraton ralliden sonra kazandı.

Tie-break’te maça tüm konsantrasyonunu koyan Wozniacki, başarılı servisler, voleler ve özellikle 5/2 ileri geçtiğinde, o muhteşem ralideki başarısıyla elde ettiği 4 set topunun ilkini hemen kazanmayı bildi.

İkinci set, taraflar 3/3’e kadar servislerini kaybetmeden gelmeyi başardılar. Durum 3-2 iken tıbbi yardım talep eden Halep, o andan sonra ilginç bir şekilde toparlandı. Ancak sahada onun bacak adaleleriyle değil tansiyonu ve kalp ritmiyle ilgilendiler. Halep 4/3 ilerideyken rakibinin servisini kırmayı başardı ve ardından kendi servisini kaybetmenin iki kez eşiğine gelmesine rağmen bu puanları kurtarıp seti 6/3 kapadı ve maça eşitlik geldi.

Wozniacki, 3. setin başında bir üst vitese çıkarak rakibinin servisini kırıp durumu 2-0 yaptı ve hatta 3/0’ı bulma puanını kaçırdıktan sonra Halep’in forehand’i ve Wozniacki’nin bir çift hatası oyunu Romen tenisçiye verdi.

Buna karşın Wozniacki hemen ardından Halep’in, ondan sonra da Halep Wozniacki’nin servisini kurtardı. 2. setin tam tersine, artık her tenisçinin rakibinin servisini alabildiği daha gergin bir atmosfere girmiştik. Halep, Wozniacki’nin servisini bir daha kırıp 4/3 öne geçtiğinde Wozniacki tıbbı mola aldı. Servis Halep’teydi. O anda dünyada bu maçta Wozniacki adına iddiaya girecek insan sayısı %15’i geçmezdi. Ama tıbbi molanın ardından son üç oyunda bambaşka bir Danimarkalı izleyecektik. Önce harika bir müdafaa direnci sergileyen Wozniacki, ardından sert bir drive-volley’le maça tekrar 4/4 de eşitlik getirdi.

Ardından kendi servisini bir çift hatasına rağmen uzatmadan kazanan sarışın oyuncu, son viraja 5/4 önde girdi.

Son oyunda 30/15 öndeyken çift hata yapan Halep’e karşı, ardından oynanan uzun ralliyi voleyle bitiren Wozniacki ilk maç topunu elde etti. Nefeslerin tutulduğu o puanda Halep işi uzatamadan backhand’ini fileye taktı ve yeni şampiyonun adı o anda belli oldu!
Wozniacki için kazandığı 4 milyon dolardan çok daha değerlisi, üzerindeki “slam laneti”nden kurtulmasıydı. Her iki tenisçinin birbirlerine ettikleri “centilmence” laflar ve karşılıklı jestler, töreni çok daha güzel ve anlamlı hale getirdi. Mutluluğu her zerresinden belli olan Wozniacki, bugün o yakınlığı hissedip içinde yaşayan kaç kişiyi daha dünyanın değişik yerlerinde ağlattı merak ettim.

Başardan daha büyük başarı yoktur” derdi rahmetli babam. “Herkesi susturur, herkesi alkışlatır”. Dedikoducu diğer dünya yıldızlarını bile! Bravo Caroline!

26 Ocak 2018 Cuma

CHP KURULTAY’I İDEOLOJİK KARGAŞAYI ÖNLEYEBİLECEK Mİ? | Bedri Baykam | 25.01.2018


25 YIL ÖNCE, BİR DEV KALEME KIYDILAR
Sevgili dost, güzel insan, Türkiye sevdalısı Uğur Mumcu’nun 25. ölüm yıldönümünü dün andık. Haberi uğursuz bir Pazar günü, spor yaptıktan sonra alıp yıkılmıştım. Aksoy, Emeç, Üçok, Turan Dursun cinayetlerinden sonra gelen yeni, dev bir darbeydi. Korkunç yağmurlu bir kış günüydü. Cenazede milyon kişi vardı. Havanın kurşun gibi ağırlığı bin yıl geçse unutulmaz. Kortejde Atatürkçü gençlerle yürümeyi tercih etmiştim. O yıllarda Atatürkçü gençlerin çıkardığı Devinim isimli dergiye destek veriyordum. Kimsenin, anlattığımız hiçbir tehlikeyi göremediği yıllardı. Cinayetten kısa bir süre önce Mumcu ile her zamanki gibi telefonda dertleşirken, “163. Maddenin kaldırılmasının getireceği mahsurlar konusunda sizler haklı çıktınız. Türkiye’ye bol geldi, dinci terör fırladı” demişti bana.. O kritik yıllarda rahmetli Muammer Aksoy, Yekta Güngör Özden, Oktay Ekşi, Necla Arat, Türkan Saylan ve ben, Türk Ceza Kanunu’ndan dinci şeriatçı propagandaya sert cezalar getiren 163. maddenin kaldırılmasına karşı büyük kampanyalar yapmış ve ne SHP’yi ne de birçok kendi aydınımızı ikna edebilmiştik. Mumcu aynı itirafı Y.G. Özden’e de yapmıştı o son döneminde... O son konuşmadan 1,5 ay sonra gelen Mumcu cinayeti bizi alt üst etmişti. Mumcu yaşasaydı ve mesleğini icra etmeye devam etseydi, bilin ki Türkiye’de birçok şey farklı olurdu. Ne demek istediğimi onu ve yaptığı araştırmacı gazeteciliği bilenler anlar... Türkiye’de hiçbir şer güç bu kadar rahat at koşturamazdı.


AFRİN ŞEHİTLERİMİZ YÜREK YAKIYOR
Afrin “Zeytin Dalıı Harekatı” beş gündür sürüyor. Maalesef yine gencecik Mehmetçikler şehit düşüyor. Ateş düştüğü yeri yakar, o evlerde neler yaşandığını düşünemiyorum bile. Uzman Çavuş Musa Özalkan’ın bıraktığı vasiyeti dinledim radyoda. Gözlerim yaşardı. Mehmetçiklerin bu özverili mücadeleleri vatan için, bizlerin rahat uyuyabilmesi için... Öte yandan dünyada her savaş istisnasız kötüdür. Tarihin en başından beri, bu istisnasız böyledir. Dikkat edin, kötüdür diyorum, haksızdır demiyorum. Maalesef dünyada haklı savaşlar vardır. Toplumların mecbur olduğu. Diktatörlerin ve faşizmin, emperyalizmin mecbur ettiği savaşlar vardır. Dünya Hitlerler, Pinochetler, Mussoliniler görmüştür. Bushlar görmüştür. Ama sonuçta her savaş arkasında yıkımlar, ölüler ve gözyaşı bırakır.
Türkiye’nin Afrin operasyonunda iktidar ve ana muhalefet olarak tek vücut olması, askerimizin moral anlamda şansıdır. Temenni edebileceğimiz tek şey, Türkiye’nin hedeflerine hızla ulaşıp, diplomatik masalarda da istediklerini alıp, bu operasyonu mümkün olan en kısa zamanda tamamlaması, sevgili askerlerimizin sağ salim yurda dönmesidir. 

CHP’NİN İLLEGAL OLARAK DEĞİŞTİRİLEN TÜZÜĞÜ VE BAŞKANLIK YARIŞI
Ümit Kocasakal ve Muharrem İnce’nin adaylık süreçleri, Afrin operasyonunun gölgesinde yaşanmaktadır. Normalde CHP Kurultayları, demokrasi açısından ülkemizin görebileceği en üst buluşmalardır. “Normalde” diyorum, ve bunu söylerken arada çok adaylı kurultaylarda yaşanan itiş kakış ve kavgalardan, ağız dalaşlarından söz etmiyorum. 2003 yılındaki kurultayda genel başkan seçimine birkaç saat kala illegal bir şekilde oldu bittiye getirilip değiştirilen tüzükten ve aynı kurultayda saptanan ve o anda uygulanmaya kalkışılan yeni seçim şartlarından söz ediyorum. Devlet katında Asliye Hukuk Mahkemesi’nde onanmadan o gün seçimden bir kaç saat evvel yürürlüğe konulan o illegal tüzük değişiklikleriyle, CHP Genel Başkan seçimi o andan itibaren şaibeli hale geldi. Bunun dışında tüzüğe göre “gizli oy açık tasnif” ile seçilmesi gereken genel başkan makamı, orada yapılan değişiklikle “açık oy, açık tasnif” ile seçilir oldu. Eskiden delegeler birden fazla adaya imza verip, adayların konuşmalarını dinleyip ona göre seçerken, artık yalnız tek adaya açık imza ile destek verebilir hale geldiler. Böylece, aday teklif imzası ile oy arasında fark neredeyse kalmadı ve liderin hangi delegelerin imzası-desteği-oyu ile kazandığı, “açık” hale geldi. Yani “gizli oy” prensibiyle çelişerek... CHP benim de yarıştığım, daha doğrusu ihtiyacımın iki misli imza almama rağmen yarıştırılmadığım o 2003 kurultayından beri, demokrat başkan seçimleri yapan tek parti olma vasfını böylece kaybetti.
Bunları neden mi hatırlatıyorum yine? Büyük ihtimalle Ümit Kocasakal, 130 imzayı bulamayacak ve yarışamayacak. Halbuki CHP kurultayında delegelerin iradesi her ne olursa olsun, onun önemli çıkışlarını dinlemeye ihtiyaçları vardı. Çünkü Kocasakal, partiye bir anlamda terapi niyetine iyi gelecek şekilde, son derece önemli DNA ayarlarını hatırlatıyor. Aynı şekilde Muharrem İnce’yi dinleme ihtiyacı da var Kurultay’ın... İkisi de kitlelerin dinlemeyi sevdiği değerli insanlar. Kocasakal Kurultay dışı kitleleri, İnce parti içini daha çok ilgilendiriyor.
Görünen şu ki, Büyük Kurultay İnce’yi dinleyecek, Kocasakal’ı dinleyemeyecek. Kocasakal önemli bir hata yaptı CHP delegelerine göre. Adalet Yürüyüşü’ne katılmadı. Kocasakal eminim bu kararı için de kendisi açısından tatmin edici yanıtlar buluyordur, “niye”lerini açıklamak için. CHPlilerin tam anlayamadığı gerekçeleri temellendiren düşünceleri ne olursa olsun, delegelerin ve üyelerin %90’ını tatmin edemediğini ömür üstünden CHP tecrübemle söyleyebilirim. Kocasakal, Atatürkçü Düşünce Dernekleri bünyesinde bulabileceği karşılığın, CHP’de farklı bir algı yaratabileceğini galiba tam anlamadı. “Ben neysem oyum, anlasalardı beni” demek, başta Kocasakal, kimseye bir fayda sağlamaz. 
Muharrem İnce’nin durumu ise farklı. İnce daha önce iki kere başkanlık işine soyundu. Bir kere Kılıçdaroğlu’nu bayağ terletti. Diğerinde ise adaylıktan çekilerek ciddi eleştiriler aldı. Onun yüzünden diğer adayların önünün kesildiği gündeme getirildi. Kocasakal’ın aksine, İnce’nin CHP örgütünde ciddi bir karşılığı var ve demin söz ettiğim hatayı yapmadı. Tekrar ediyorum Kocasakal için kendisi o görüşlerinde çok haklı olabilir. Ama hiç fark etmez. Burada konumuz, örgütün ne düşündüğü. Şayet CHP kalesinde bir başarı arayan varsa, o kalenin içinde yer alan her insanın görüşlerini ve genel düşünce yapısını ciddiye almaya mecbur.

KURULTAY’IN ÖNEMİ ARTTI
Kesinlikle durum böyle. Çünkü yeni İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun yarattığı “türbülans”, CHP kalesinin içinde yer aldığını söylediğimiz insanların tahmin edebileceğinden çok daha büyük. İşte o noktada da, Kocasakal’a tüm değerli fikirlerine karşın, CHP olgusunu iyi kavrayamamak konusunda getirdiğimiz eleştirileri, benzer şekilde CHP örgütünün bir kısmına da uygulayabiliriz. Onlar da parti içinde sorun görmedikleri Kaftancıoğlu ve söylemi gibi bir paketin, dış dünyada, hatta kendi seçmen arkabahçelerinde neye mal olabileceğini hiç anlamıyorlar.
Yani bu sefer, Parti “kalesi” dışarının algı ve eleştirilerini öngöremiyor, ciddiye almıyor, “bu işleri büyütmeye gerek yok” diyor.
İşte bu körler-sağırlar dünyasında, CHP’ye kızgın olan kendi seçmeni açısından, bu kurultay sanıldığından daha önemli. Kitleler, kurultayın CHP’nin ideolojisini düzeltmesini bekliyor resmen! İşte böyle çelişkiler var: Halk/CHP ideolojisi/aday profilleri/CHP delegeleri arasında! Birinin istediği, diğerine kusurlu geliyor, birinin gördüğü koca mahsuru, diğeri algılamıyor veya tam tersi oluyor...

CHP İDEOLOJİSİYLE ARTIK OYNAMAYIN!
CHP, aslında ne çektiyse, ideolojisinin yıllardır sağa sola çekiştirilmesinden çekti. CHP ne çektiyse, içine çekilmeye çalışıldığı siyasi eksantrikliklerden çekti. Bu konu aslında üzerinde kitap yazacak kadar uzun. Bu nedenle özetleyerek geçeceğim.
CHP’nin belli bir çizgisi var, asırlık bir kökü olan. Anadolu ve Rumeli müdafaa-i hukuk cemiyetleri, Atatürk devrimleri, 1923 Cumhuriyet’i, Temel Hedefler Beyannamesi, 1960 anayasası, Ortanın Solu kim ne derse desin bunlarla uydurulmuş teorik farklar dışında hiçbir çelişki taşımayan sosyal demokrasi değerleri. Bunların bizi içine taşıdığı rejim de, çok partili bir parlamenter rejim ve laik bir hukuk devleti çerçevesinde demokratik bir yapı... 
1992’den beri, yani CHP yeniden açıldığından beri, bu şımarık ideolojik kuşatmalar değişik şekillerde sürüyor. Sürekli olarak “Kemalizm’i aşmak” adına (!) her türlü ikinci cumhuriyetçi düşünceler bazen ılımlı İslamla çalkalanarak devreye sokuluyor.
Yeri gelmişken bazı gençlere sormak istiyorum: bugün durmadan CHP’nin daha solda olması lazım derken neyi tarif ediyorsunuz? SSCB üzerinden yaşanan sosyalizm deneyimini mi? Bir dönem moda olan liberal solculuğu mu? Solculuk derken, özgürlük-barış- demokrasi-insan hakları-adil paylaşım-hukuk devleti dışında aradığınız hangi değer var?
Bugün CHP içine “Kürtçülük” sokmaya çalışanlar bilmelidir ki bu kimseye bir şey kazandırmaz çünkü bu partinin çizgisi, bu kavramın ırkçı ayrımcılığıyla doku uyuşmazlığı yaratır. Ayrıca bu gerçeği görmek ve Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunlarına çözüm arayışları ve sevgiyle yaklaşmak, apayrı konulardır.
Ayrıca Mehmet Bekaroğlu, Ekmeleddin İhsanoğlu, Muhammet Çakmak gibi isimlerin getirdiği bir İslamizasyon, türban oyları üzerinden CHP’ye bir patlama yaptırmaz. Zaten yaptırmadı! Bunu biliyorsunuz, yaşadık, hatta bedellerini de ödedik...
10 Aralık hareketi veya TESEV, neye göre Kemalistlerden “daha sol”, bir bilen var mı? Bu laf salatalarının hiç bir karşılığı yok. Sırf imaj köpüğü...

KURULTAY PARTİYİ KENDİNE GETİRMEYE MECBUR!
CHP, bugüne kadar ne çektiyse sürekli olarak kendisini ikinci cumhuriyetçilerin arka bahçesi yapmaya çalışan ve bugün tedavülden kalkmış olan yetmez ama evetçi yazarlardan çekti.
Benden söylemesi! 2019 ve kritik üç seçimin eşiğinde, 12’ye 5 kala, ideolojik olarak eksantrik yollara sapmak, partiye hayır getirmeyeceği gibi oyları da %25’in altına indirir.

CHP Kurultayı, ülkeyi gerçekten “en kritik” seçimlere taşıyacak bu yeni dönem öncesinde, aklını başına toplayarak, makus talihimizi değiştirecek hamleyi kadrosunda yapmalı, halka umut aşılayacak bir değişime giderek son günlerin ağır talihsiz gaflarını temizlemeyi denemeli... 

17 Ocak 2018 Çarşamba

CHP İSTANBUL KONGRESİ KİMLERE YARADI? | BEDRİ BAYKAM | 15.01.2018


Bu yazıyı ciddi bir sıkıntıyla kaleme alıyorum. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nı Canan Kaftancıoğlu’nun kazanmasının bana göre neden beklenen ivmeyi yaratamama riskleri taşıdığını, size gerçekçilik ve üzüntüyle aktaracağım.
Önce şunu netleştireyim: Konunun Kaftancıoğlu ile hiçbir kişisel ilişkisi yok. Kendisi siyaseti seven, çalışkan, ilginç fikirleri olan bir insan olabilir. Siyasetle kendi kimliği doğrultusunda ciddi bir şekilde uğraştığını da düşünüyorum. Kendisinin her görüşünü açıklamaya, her yere aday olmaya, kampanya yapmaya hakkı var. Ancak siyasette her hamlenin bir karşılığı vardır: Parti köklerine ve ideolojisine en azından ters düştüğü imajını bu kadar farklı açılardan veren bir insan, “İstanbul İl Başkanı” olursa, bunun da kaçınılmaz sonuçları olur.
Herhalde son üç günde fazlasıyla duyduğunuz verileri uzun uzadıya hatırlatmama gerek yok. Kaftancıoğlu’nun “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganına karşı duyduğu tepkiyi dile getirmiş olması, 24 Nisan 1915’ten anısına yürüyüş yapılması gereken bir gün olarak söz edip, soykırım iddiacılarıyla aynı paralele düşmesi, 10 Aralık grubu gibi 2. Cumhuriyetçi kanadın sol kesimini temsil eden bir grubun parçası olması gibi konular kaçınılmaz şekilde hangi profille karşı karşıya olduğumuzu bize gösteriyor.
Tekrar söylüyorum, herkes özgürce istediğini düşünür. Ama kişiler ve kurumların, siyasetin her hamle sonrasında kararlarının nelere mal olacağını saptamasına ve oluşan durumların silindir gibi ezip geçmesine şaşırma hakları da yoktur. CHP’nin Kaftancıoğlu profilinde farklı bir milletvekili olabilir, aynen şu anda var olan 2-3 farklı eğilimde milletvekili gibi, ama İstanbul İl Başkanlığı çok başka bir şeydir.


BİLGİSAYARLA SATRANCA BENZEMEZ!
Bu satırları yazmadan önce yapay zekayla satranç oynadım üç el ve tabii ki yenildim. Akıllı telefonunuzun üzerinde satranç oynarken, program hamleleri geri almanıza olanak veriyor. Kararınızın kötü sonuçlar verdiğini bizzat yaşayıp, mesela aniden kale ya da vezirinizi kaybettiğinizi görünce, buna neden olan karar(lar)ınızı geri alabiliyorsunuz. Sonra o noktadan itibaren, tekrar elinizi şakağınıza koyup olası bazı sonuçları hayal ederek hangi pulunuzu oynayacağınızı düşünmeye koyulabilirsiniz. Her ne kadar bilgisayar size sonsuza kadar hamleleri geri alma şansı verse de, oyunda bile bunu yapmaya utanırsınız. Bir an gelir, “artık ne olacaksa olsun” diyerek bilgisayar programının sizi ham yapışını çaresizce izler, mağlubiyeti kabullenirsiniz. İşte siyasette bazen durup dururken vezirini vermek ya da salakça bir hamleyle şah-mat olmak da böyle bir şeydir. Örnek istiyorsanız, başka birçoğunu sayabilirim ama CHP’nin Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı yapması, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilir seçilmez, “27 Mayıs’ı yapanlar bugün utanıyorlar” gibi gerçekle hiç ilgisi olmayan bir demeç verebilmiş olması, geri dönülmez hatalardır. Ekmeleddin projesinin neden bir iflası beraberinde getirdiğini herkes anlar da, ikinciyi anlatmak için 18 kadar farklı kitap hatmetmiş olmak lazımdır. Geçelim, konumuza dönelim. CHP İstanbul İl Başkanlığı seçimine... 
İstanbul, CHP açısından vazgeçilmez ana kaledir. Kurultay kazanmak, İstanbul’u kazanmaktan geçer. İstanbul’u kazanan kadro, Kurultay’ın yarısına yakınını kontrole almış demektir. Şimdi Kaftancıoğlu ve ekibinin bu başarılarından (!) sonra, Kurultay’ın nasıl şekilleneceğini göreceğiz. Ama şöyle bir özeti size hemen yapabilirim: Yaşam acımasız bir bilgisayar programıdır ve satranç uygulamasında olduğu gibi hamleleri geri çekme şansı tanımaz. Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Başkanı seçilmesi ise en iyi ihtimalle CHP’yi, neredeyse Alex olayının Fenerbahçe’yi böldüğü gibi ikiye ayıracaktır. Sakın bu sözlerimi yanlış anlayıp, Kaftancıoğlu’na Alex’in Fenerbahçe camiasındaki yeri gibisinden bir güç vehmettiğimi sanmayın. Bununla tabii ki alakası yok. Demek istediğim, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinin söylemleriyle yıldızı barışık olmayan bir insanın, o noktaya yükselmesinin getireceği kaçınılmaz fay hattı kırılmasıdır. Aslında Kılıçdaroğlu’nun da TESEV göbek bağları taşıması ve 10 Aralık hareketlerine yakın durması genel başkanlığının özellikle ilk dönemlerinde kendisini 27 Mayıs yorumu dışında da birçok hataya taşımıştır. Mesela “laiklik tehlikede değildir” söylemi veya ‘’Dersim Olayları’’ ile ilgili yorumları gibi... Kılıçdaroğlu, reel politikanın acımasız çarkları karşısında geri adım atıp rota değiştirmiş, “Mustafa Kemal”den ve İnönü’den çok daha sık ve olumlu bahseder hale gelmiştir. (Bu arada Kemal Bey, çok sık övdüğü Ecevit’in, bugün yaşadığımız olumsuzlukların üçte ikisinin ana nedeni olduğunu hala çözememiş.) Atatürkçülüğün, FETÖ çetesinin de etkisiyle bir suç haline dönüştürülmeye çalışıldığı 2007-2015 yılları arasında, Kılıçdaroğlu 2013 tarihinden itibaren Atatürk’ün ana etkilerini ve söylemlerini daha sık dile getirmeye başlamıştır.
Şimdi sürpriz şekilde gelen İstanbul parti içi görev değişimi, Başkan’ın bilgisi dahilinde yapıldıysa, Kılıçdaroğlu’nun son 3-4 yılda çizdiği profil darbe almış olur. Kılıçdaroğlu’nun bu açık hatayı yapmış olduğunu sanmıyorum. Bu kongre etrafında, belediye başkanlarının İstanbul İl Kongresi’ne tartışmalı yöntemlerle karıştıklarının söylentileri, bazı CHP çevrelerinde yoğun olarak sürüyor. Kılıçdaroğlu ise, son günlerde defalarca belediyelerin il kongresinden uzak durmaları için ilçeleri ve delegeleri ikaz etmişti. Peki bu ikazlara kulak asıldı mı? Hayır.


HALK “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERİ OLMAK İSTİYOR...
Şimdi neler yaşanabileceğine göz atalım: CHP’de siyaset yapmayı seçen “farklı kanatlar”, yani mesela bu yazının başından beri hatırlattığımız değişik 2. Cumhuriyetçiliğe yakın oluşumlar, aynen basındaki bu grupların uzantıları gibi, sürekli olarak birbirlerini kollayarak, halk içindeki güçlerinin çok ötesinde bir etki alanına yükselebilirler. Hep yükselmişlerdir de... Ama sokağa çıktığınızda, kitleler ve milyonların bu eksantrik kalıplara sokulamayacak kimlikleri vardır.  Dolayısıyla, ne üyeler bazında CHP örgütü ne de CHP seçmeni, bu ideoloji kaymasını kabul etmeyecektir. Yani uzun lafın kısası, Kaftancıoğlu şu ya da bu nedenle il kongresinde sağladığı başarının karşılığını kurultayda, sokakta, internette ve seçimlerde bulmayabilir. Çünkü bu halk “Mustafa Kemal’in askeri” olmak istemektedir ve Türkiye’nin haksız yere Ermeni soykırımı iddialarından hüküm giymesine karşı her yerde bayrak açmıştır. Üstelik Erdoğan’a karşı demokrasi mücadelesi verilen bir dönemde bu kaymalar uyumsuz, anakronik ve partiye oy getirisi de kesinlikle taşımayacak gereksiz sapmalar, ideolojik şımarıklıklardır ve başka türlü algılanmalarına da imkan ihtimal yoktur. Kimsenin bu saatten sonra kafası karışık bir Kaftancıoğlu’ndan laikliği, Kemalizm’i ve Cumhuriyet tarihini yeniden öğrenecek değildir! Şöyle özetleyebilirim: Kaftancıoğlu, basından örnek verecek olursak, Türkiye’de tutunamayan Yeni Yüzyıl ve Radikal gazetelerinin çizgisini temsil ediyor. Halbuki Türkiye’de muhalif halkın nabzı ve dili, Sözcü Gazetesi ve Halk TV, Halk Arenası frekansında... Şimdi Kaftancıoğlu şu ya da bu tweeti atmadığını, şu cümleydi söyleneni kast etmek istemediğini, Şu fotoğrafın şaka olduğunu Ve daha bir çok şeyi ispatlamaya çalışıyor. Dün sabah FOX Tv’de İsmail Küçükkaya’nın kendisine yönelttiği ısrarla soruları eskrimden bildiğimiz ilginç vücudu kaçırma hamleleriyle atlattı. Ama çok ikna edici oldu mu, bence pek değil! İyi de, mesela Ermeni iddiaları hakkında o tweeti atmadım diyene sorarlar: Peki o zaman bu konuda hangi tweetleri attın, hangi makaleleri yazdın, hangi konuşmaları yaptın? İstanbul İl Başkanı olma iddiasında bir insana sorarlar: Peki sen bu konu hakkında veya Kemalizm hakkında veya Cumhuriyet’in kuruluş yılları hakkında NE DÜŞÜNÜYORSUN? Ben şunu şunu yazmadım diyenlere, “peki ne yazdın?” diye sorarlar... Veya Ermeni iddiaları karşısında aynen soykırım kelimesinden kaçan Amerikan Başkanlarıyla aynı dili konuşup, “büyük acı” cümlesini kullanması, politik bir özel “A la Americana” bir tavır mıdır? Sonuçta vardığımız nokta şu: aynen suçlamalar karşısında durmadan “ırkçı” olmadığını kanıtlamaya çalışan Trump gibi, Kaftancıoğlu da artık durmadan karşısına çıkacak bu suçlamalara yanıt vermekle zaman kaybedecek. CHP’nin buna hali vakti var mi?


İYİ PARTİ OYLARINI CHP’DEN DEĞİL, AKP’DEN ALSIN!
CHP’nin yaptığı bu intihar kokan hamle, başka partilere yarayabilir. Bu mantıksız ve zamansız iç kavgadan doğrudan nemalanacak olan başta AKP ve Erdoğan’dır. Bu ağır çalkalanmayı yaşayacak olan CHP’nin ön ve arka bahçesi krizden nasibini alırken, solun her renk kesimi alışık oldukları “CHP eleştirmenliği” için bundan daha iyi bir fırsat bulamazlardı! Dolayısıyla önümüzde bizi bekleyen üç büyük seçimin her biri için CHP dün giriştiği bu değişimle maça şu anda 3-1 mağlup başlıyor! Dost acı söyler bunu söylemek beni üzüyor ve yaralıyor ama çevrenizde yapacağınız gözlemlerde ne yazık ki bu yorumun yanlış olmadığını göreceksiniz... CHP işlerin zaten çok iyi gitmediği bir dönemde, resmen kendi bacağına kurşun sıkmıştır. Bu halkın umudunu canlı tutan “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganını da elinden almaya kalkarsanız, bir de Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşanan olayları, ılımlı İslamcı-bölücü veya Ermeni soykırım iddiaları taşıyıcılarının yaptığı gibisinden söylemlerle donanmış insanları il başkanı yaparsanız, o halkın, o üyenin, o seçmenin yarın sizin için sokaklarda, mitinglerde saçını süpürge yapmasını pek beklemeyin! Ekmeleddin projesinin iflasını kimse unutmasın!
İYİ Parti’nin kuruluşundan beri geçen nispeten kısa süreçte, neler konuşulduğunu biliyorsunuz. Meral Akşener’in CHP ve geniş anlamda HAYIR bloku ile 2. turda beraber hareket edeceğini  açıkladığını, bu sütunda da dile getirdiğim tereddütleri yok ederek net bir şekilde ifade ettiğini biliyoruz. AKP’den kurtulmak için, şimdiden birçok cumhuriyetçinin seçimlerle ilgili, başka partileri kaale alan genel stratejiler üzerinde beyin fırtınaları yaptıklarını sanal ortamda görüyoruz. İYİ Parti’nin CHP’den değil, AKP’den oy alması, tabii ki bu iktidarın yükünden kurtulmak isteyen cumhuriyetçi ve sosyal demokrat kesimin en önemli dilekleri arasında. Ben de buna nasıl katkı sağlayabileceğimiz üzerine kafa yoranlar arasındayım. FAKAT, CHP’nin en önemli ilde böyle bir riskli seçim ile kurultaya gidiyor olması, şimdi kaçınılmaz şekilde seçmenler arasında tereddütler yaratırsa, buna kimin şaşırma hakkı olabilir? Kurultay’ın bu tehlikeyi gerçekçi olarak nasıl değerlendireceğini ve nasıl CHP’ye oy kaybettirmeden bu gri alanı bertaraf etmeye çalışacağını merak ediyorum ve kaygıyla izliyorum.

Türkiye’de solda veya CHP’de siyaset yapıyorum diyen insanların, artık halkın ve kendi genel seçmen kitlelerinin doğrularına karşı bir ideoloji ile yürüyemeyeceklerini anlamaları lazım. Bir partide farklı renkler olması başka şeydir, bu “farklı” (!) renklere filonuzun en önemli gemisini emanet etmek farklı bir şeydir. Sorarlar o partiye, “tarihin en kritik seçimine gittiğimiz gün gibi ortadayken, bu Rus ruletlerini hangi mantıkla, neden hala oynama peşindesiniz?” diye..    

Kaygılarımız aşırı evham olabilir mi? Keşkee! En çok ben sevinirim böyle çıkarsa! Ama aksi şeytana bakın ki, hiç yanılmadım bugüne kadar siyasi yorumlarımda..


3 Ocak 2018 Çarşamba

PANEL: Carmelo Strano-Hasan Bulent Kahraman @Piramid Sanat


ESKİ FOÇA - YENİ ADANA: YURDUN GÜZELLİKLERİ | BEDRİ BAYKAM | 02.01.2018


Yeni yıla ailemle İzmir’in şirin ilçesi Eski Foça’da girdik. Tam da “sakin bir balıkçı kasabası”nda yaşamak isteyen herkesin kafasında tarif ettiği yer. Ne kadar tatlı ve sakin bir hayat var burada, inanamazsınız! Küçük Deniz, bu inanılmaz yerin merkezinde yer alan minnacık bir koy. Foça’nın kendi havuzu desek daha doğru. Herkes güleryüzlü, herkes dost, her biri burada geçirdiğim bir haftada beni ve ailemi evinde hissettirdi. İlk gün, cuma akşamı, Uğur Dündar’ın “Halk Arenası” programının burada yapılacağını bilmiyordum, herkes “Arena için mi geldiniz?” diye sorduğunda anladım konuyu. O gece de harika geçti zaten. Sağ olsun, sevgili dost Uğur Dündar en önde yer ayırtmıştı eşime ve bana. Onun bu programı, Türkiye’de muhalefetin gerçek atar damarı... Ne kadar tebrik etsek azdır. O gecenin konukları, Selin Sayek Böke, Aykut Erdoğdu ve İsmail Saymaz’dı. Her biri gerçekten çok çarpıcı konuları gündeme getirdiler. Erdoğdu, darbe gecesinin sıcak detaylarına girdi, parlamentoya düşen bombaların ortasında yaşadıklarını anlattı. Selin Sayek Böke, net ve herkesin anlayacağı bir üslupta “CHP’nin alternatif bütçe programı”nı sundu. Yani AKP’yi eleştirmenin ötesinde, CHP iktidarının derhal gündeme alacağı somut farkları dile getirdi. Halk da büyük keyif aldı, izleyenler de...

FOÇA’NIN KARATAŞ’I
Foça’da şeytan tüyü var. Gelenler sanki buraya muhakkak geri dönüp sonunda da taşınıyorlar... Sevgili Ataol Behramoğlu da bu kentin “Karataş”ına bastığından, Foça virüsünü kapıp yılın hatırı sayılır bir bölümünü burada geçirenlerden. Karataş ne miymiş? Bugün nerede olduğu belli olmayan Foça’nın Karataş’ına basanın Foça’yı kolay kolay terk edemeyeceği veya zorunlu sebeplerle gitseler bile bir gün muhakkak geri geleceği söyleniyor! (Adana’nın Karataş’ı ile karıştırmayın, orası da ayrı bir güzelliktir) Ataol’un eşi Hülya ile burada oluşturdukları harika evi, Sibel ile geçen yaz ziyaret etmiştik. Tam bir sembolik aydın şaheseri... Mütevazı, rahat, tam bir çalışma ortamı. İleride o evin müze olması gerektiğini şimdiden Foçalılara hatırlatmak isterim. Ataol, beraber aynı hedefler için omuz omuza mücadele etmekten gurur duyduğum, günümüzün Nazım’ı... Ve çoğu üniversiteliden çok daha genç!
Size Foça’nın barış ve huzur dolu ortamını şöyle tarif edeyim: Ne yaparsanız yapın, burada kediler ve köpekler alt alta, üst üste, kucak kucağa uyuyorlar! Hatta birbirlerinin sırtını kaşıyıp, birbirleriyle flört ediyorlar. Gece, herkes uyuduktan sonra, Demokrasi Meydanı’ndaki, heykeltıraş Müge Olçum ve seramik sanatçısı Özgür Bilgi’nin yaptıkları Balıkçı heykelinin önünde beraber poker oynadıkları konusunda bile rivayetler var, o kadarını göremedim! Burası emekliler, yazarlar ve ressamlar için biçilmiş kaftan. Benim tanıdıklarım arasında Cemile Bulut, Fevzi Yavuz, Yücel Öztemur gibi değerli meslektaşlar var. Değerli şair ve yazar Hasan Öztoprak da, 10 yılı aşkın bir süredir Foçalı.  Ayrıca Bahattin Bilgin’in de ön ayak olup 6 yıl önce açtığı FOÇART isimli oluşum da ayrı bir önem taşıyor. Tüm bu aydınlar ayrı bir hava katıyor güzel Foça’ya. Herkes ayrı ayrı samimi ve sıcak burada.. Onlara imrenmemek mümkün değil! O harika Dibek kahvesini her gün keyifle yapan Mehmet Şen de, özellikle sakızlı ve her çeşit harika dondurmayı yapan ve dükkanının önünde yüzlerce metre kuyruk oluşan Nazım Usta da Foça’nın o sade hayatı içerisinde marka olmuşlar. Müthiş kahvehaneleri saymaya imkan yok. Palmiye’den Kavala Cafe’ye kadar, hepsi ayrı güzel. Burada hava kirliliği, trafik, siyasi sapkınlık, sokak magandaları gibi hayatı kurutan gölgeler yok. Ramiz lokantasını işleten Özlem Temizel, son CHP kongresinde yeniden yönetime seçilmiş. El ele çok güzel bir projeye el atmışlar: “Foça Sokakta” isimli bir oluşum kurmuşlar. “Hayır Grubu”nu bir araya getiren bir hareket başlatmışlar. Demokrasi Meydanı’nda, ayda bir akşam üstleri belirlenen bir konuda halka açık bir forum yapıyorlar. Geçmiş dönem ilçe Başkanı Günal Biçer’in başlattığı bu buluşmalara CHP’li Belediye Başkanı Gökhan Demirağ da destek veriyor. Foça Forum, Foça Barış Kadınları, sivil toplum örgütleri, değişik siyasi partiler, ADD Foça, bu oluşumda yer alan hareketler. Bunlar Türkiye’nin her yerinde görmek istediğimiz sahneler... İYİ Parti’nin de katılabileceği buna benzer dayanışmaların tüm Anadolu’ya yayılmasını diliyorum. Hem de 2019 seçiminde yumurta kapıya dayanmadan...

GÜNEYİN İNCİSİNDE YENİ ADANA GAZETESİ’NİN 100. YIL KUTLAMASI
Geçen hafta güneydeydim. 24 Aralık Pazar akşamı, Yeni Adana Gazetesi’nin 100. Kuruluş Yıldönümü için baba topraklarına, ailemizin kökenini oluşturan sevgili Adana’ya gelmiştim. Kuruluşu, Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal’in efsanevi serüveni ile iç içe geçmiş olan Yeni Adana Gazetesi, 100. yılını kutlarken, bir anlamda 1923’te 100. yılını coşkuyla idrak edeceğimiz Cumhuriyet’in ön kutlaması da yapılmış oldu! Büyük Atatürkçü, büyük Cumhuriyetçi, değerli insan, rahmetli Ahmet Remzi Yüreğir’in, bin bir zorluğa, tehdide ve caydırma eylemine göğüs gererek canı pahasına güneyin ve ülkenin demokratik yaşamına yerleştirdiği bu büyük girişim, oturduğu sağlam ideolojik, insani ve sosyo-politik temeller üzerinden, koca bir yüzyılı kucaklayabildi ve Türkiye’ye damga vurmuş oldu. Bu vesileyle hazırlanan ilk kitapçık yayınında, Avni Doğan Bey’in dayanışmacı dostluğunun, o zor yıllarda Ahmet Remzi Bey’e ne kadar büyük bir güç taşıdığının çok güzel ve net birkaç sayfayla aktarılmış olması, bu son derece değerli bilginin içeriği dışında başka bir konuya açıklık getiriyor: Ahmet Remzi Yüreğir ne kadar arkadaş canlısı, dost ve dayanışmacı bir kişilikse, onun çocukları Çetin Remzi Yüreğir ve Yalçın Remzi Yüreğir de bu geçmiş yıllarda hangi bedellerin ödendiğini çok iyi bilen kadirşinas insanlar olarak, Avni Doğan Bey’i yüceltmişler. Bu vefalı davranış, Yeni Adana Gazetesi’nin ruhuna hakim olan paylaşımcı, dost, dayanışmacı ve dürüst tavrın ne kadar güvenilir olduğunu bir kere daha gösterirken, bu tavrın tersini yapmak için her gün 1001 takla atan sayısız şaklabana da ders vermiş oluyor. İnsan beraber yol aldığı, emek harcadığı insanları yok saymak yerine, onları da yüceltirse, olsa olsa kendisi büyümüş olur. Bu başarılara başkaları da destek vermiş diye küçülmez. Ne yazık ki Türkiye, zamana yayılan farklı emekleri yok etmek isteyen egoist bir girdabın içinde sürüklenmeye alışmış. Her alanda örnekleri sıralayabiliriz. Allah’tan böyle güzel örnekler de var.

Türkiye’de, özellikle yeni ifadeyle “medya” alanında, rüzgara göre eğilip bükülen ne kadar oportünist olduğunu, havuz medyasında tatlı su balıklarının gezdiğini, 2. Cumhuriyetçilerden ılımlı İslamcılara, Yetmez ama Evetçilerden, fırıldak topaçlara kadar her yerin, toplumun yüz karalarıyla örtülü olduğunu, bilmem anlatmaya gerek var mı? Böyle bir ortamda, Yeni Adana’nın sağlam ve ödünsüz duruşu, Türkiye’nin yüz akıdır!
Ülkenin, Atatürk Cumhuriyeti’nin aslında 100 yıl gibi uzun değil, kısa bir ilk adımını tamamlamak üzere olduğu şu son yıllarda, Yeni Adana gibi felsefesinden, duruşundan ve köklerinden taviz vermeyen bir yayın, her şeyden önce güneyin incisi Adana’nın değil, tüm ülkenin gururudur. O gece, Yeni Adana’ya destek vermek için sayısız değerli insan çıkıp gelmişti Seyhan Oteli’nin balo salonuna: Duayen demokrasi savaşçıları Oktay Ekşi ve Orhan Karaveli’den, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto’ya, CHP’li yol arkadaşlarım Mustafa Gazalcı’dan Kemal Anadol’a, Mehmet Tomanbay’a kadar, burada saymayı bitiremeyeceğim sayısız değerli insan...

İNÖNÜ VE DR. SUPHİ BAYKAM DÖNEMİNDEN BERİ YAYINLANAN SAYILAR
Rahmetli babam Dr. Suphi Baykam, her zaman Adanalılığı ve Karşıyaka’ya uzanan kökleriyle gurur duydu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lerdeki Demokrat Parti dönemi ile gelen ilk savrulmalarında, büyük önder İsmet İnönü’nün Adana Milletvekili sağ kolu olarak, 1957’den itibaren demokrasiyi korumak üzere “Paşa” ile beraber yollara düşmüştü.

Yeni Adana’nın, 70 yıllık Baykam arşivinde, gerek babam, gerek daha sonra 80’lerin başından beri benim faaliyetlerimiz konusunda ne kadar önemli, dürüst ve tutarlı bir yer tuttuğunu çok iyi biliyorum. Daima Atatürk devrimlerini ve ilkelerini savunmuş, hiçbir tehdit ve zorluğa pabuç bırakmamış, prensiplerine ve çizgisine sadık, güvenilir bir yayının Türkiye’de ne kadar bulunmaz bir değer olduğunu, Dr. Suphi Baykam’dan daha iyi bilecek bir insan yoktu. Onun hayatını yakından tanıyanlar ne demek istediğimi bilirler. Bu nedenlerle, Yeni Adana’nın bizlerin gözündeki yeri, ödünsüz Cumhuriyetçi tavrı ve güvenilir sağlam yüreği ile paha biçilmez bir noktadır! Adana’ya her geldiğinde, Yeni Adana ile ilişkilerini sürdüren babamı bu 100. Yıl kutlamalarında görmek için neler vermezdim. Bu 100. Yıl buluşmasına Adana’daki aile büyüğümüz, büyük kuzenim Zeki Baykam’la gittik. Ona babamın orada olması için neler verebileceğimi anlatırken beni ne kadar derin anladığını görmek beni rahatlattı.
Bu ülkeyi 80-90 yıldır delirerek uğraşmalarına rağmen batıramayan onca bahtsız bölücü, yobaz ve hırsız, tüm bu süreçte cirit atarken Yeni Adana bir gurur abidesi, bu sağlam karşı koyuşun en önemli kalelerinden biri olarak, sonsuza dek sevgili güneyimizin “yüreği(rin)de parlamaya devam edecek.
Saçını süpürge ederek bu yolculuğu sürdürenlere içten sevgi ve saygılarımı, izninizle babam Dr. Suphi Baykam ve aynı yolda devam eden 3. kuşak, oğlum Suphi Baykam adına da sunuyorum.


Eski Foça nire, Adana nire? Birbirinden bu kadar uzak iki farklı yöremizi birleştiren ana hat, güzel insanlarımızın ortak Cumhuriyet değerleri, dayanışmaları, zengin gönülleri... İki ayrı hafta sonunda birbirinden güzel insanlarla tanışıp bu ülkeye neden güvendiğimi yeniden iliklerimde hissettim. Yeni bir yıla girerken, tüm kalbimle size söylemek istiyorum ki, 2019 seçimlerinde umutlu olmak için her nedenimiz var. Yeter ki kim olduğumuzu hatırlayalım, bu topraklarda yaşayan milyonlarca güzel insanın varlığını hissedip özgüvenimizi hak ettiği yere çıkaralım. Hepinize mutlu yıllar!