15 Nisan 2018 Pazar

YENİ SAVAŞIN ORTASINDA, “DÜNYA SANAT GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!” | Bedri Baykam | 15 Nisan 2018


Emin olun, hedefim bu değildi. Hedefim, ABD’nin önderliğinde Batı Bloku olarak giriştiği yeni savaşa nazire yaparcasına bu yukarıda okuduğunuz başlıkla size ulaşmak değildi. Hedefim yalnız bugün, yani 15 Nisan Pazar günü karşınıza “Yaşasın Dünya Sanat Günü” başlığıyla çıkmaktı. Ne var ki bir gün önce gecenin köründe “medeni dünyanın şövalyesi” (!) Batı Bloku’nun başlattığı savaş, beni kaçınılmaz şekilde böyle bir melodramatik başlığa taşıdı!
Yine bombalar düşüyor, yine alevler çıkıyor, yine çocuklar ölüyor, yine insanlar panik içinde belki bacağı, belki kolu kopmuş olarak deli gibi sokaklarda koşturuyor, yine çocuklar anasız-babasız kalıyor...

BATI BLOKU’NUN GÜVENİLİRLİK KARNESİNDE NELER VAR?
Peki söyler misiniz bana? Bu savaşın bir iyisi, bir kötüsü var mı! Hanginiz sanki “iyi bir ittifak” mesela “kötü” bir Hitler’e karşı savaşa giriyor diye olaya kendinizi katarcasına işin bir parçası olup, bir tarafı futbol fanatiği gibi destekleyebilirsiniz? Doğrudan bir çıkarınız yoksa zannetmiyorum ki böyle bir sayı yüksek olsun. Herkes yorum ve niyet okuma peşinde. Trump ve çıkarcı ABD böyle bir savaşa gerçekten “sivilleri zehirli gazlardan korumak” amacıyla mı giriştiler? Bu konuda zaten ABD ve İngiltere’nin sicili ağır suçlarla dolu ve inandırıcılıkları yok. Hatırlarsınız 2003 Irak Savaşı’nda ABD ve Kraliçe’nin ordusu, beraberce sözde “kitle imha silahları” aramaya gittikleri Irak’tan utanmaz ve muzaffer bir şekilde 1,5 milyon kişi öldürüp dönmüşlerdi! Aradan bilmem kaç yıl geçip tarih önünde kara sayfalarda rezil olduktan sonra da “N’apalım yanlış istihbarat almışız!” diye 3-5 damla timsah gözyaşı dökmüşlerdi. Şimdi ise alelacele devreye soktukları gerekçe, Doğu Guta’da, Hama’da, sivil halkın üzerine kimyasal silah kullanıldığı iddiası. İyi de artık dünya alem öğrendi ki, dün yani Cumartesi “Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü” isimli uluslararası heyet hangi gazın kullanılıp kullanılmadığını yerinde ölçmeye gidiyordu. Bu saldırıyı aynı günün sabahına koyarak, batı takımı böylece elinde legal gerekçeye ihtiyaç duymadan, yine kendine göre haralom şaralomlarla durumu oldu bittiye getirerek saldırısına geçmiş oluyor. Bu senaryo bana çok tanıdık geliyor.
Sonuçta dediğimize geliyoruz. Ortadoğu malum uluslararası çıkar kavgaları merkezi. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kim iyi kim kötü belli değil. Ne Esadcı, ne Esad düşmanı, ne ABDci, ne Putincisi, halkın beyninden, kalbinden, mantığından geçerli vize alamıyor. Herkes biliyor ki, her farklı lider ve kümelenme karanlık bir çıkar peşinde. Amerikanya dayı, yine birden ağır bir şekilde insan hakları kartına sığınıp (!) vurmaya, ölüm yağdırmaya başladı. Karşı taraf masum mu? Hayır değil. Suriye, İran ve Rusya ile ittifakta.
Türkiye, ilginç bir şekilde, daha dün İran ve Rusya ile toplu el sıkışmalarının orta yerindeyken, bugün hemen alelacele ABD saldırısını onaylıyor. Merak ediyorum, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Putin’e yarın nasıl bir izahat vereceğiz? “Dün dündür bugün bugündür” diyeceğiz herhalde siyasi geleneklerimize göre...
Savaşlara kendi çocuklarını, kardeşlerini, yeğenlerini, damatlarını yollamayan bu liderler, yine düşen her füzede, her bombada, yüzlerce, binlerce çocuğun ailesini evini veya bir uzvunu kaybetmesine neden oluyorlar. Onlar için değişen bir şey yok, aynı saraylarda farklı kişilerle dönen ittifakçılık oyunu geçici anlaşmalar anlamsız el sıkışmalar, aynı iddialı ağır laflar, sürekli olarak ülkeler ve halklar adına yapıldığı söylenen büyük manevralar, uysa da uymasa da tarih adına verilen referanslar...
Bu karanlık dünyadaki karışıklıklar, ruhu şizofrenik ve üç-dört farklı kimliği bünyesinde barındıran psikopat insanların size hazırladığı sürprizlerden daha ağır senaryo değişikliklerine gebe... Biz daha dün batıya dil çıkarıp, en ağır lafları edip, başta Hollanda ve Almanya olarak Avrupa’ya meydan okuyor, ABD’ye Hakan Atilla ve Reza Zarrab davası dolayısıyla, günde iki nota veriyorduk. Neredeyse Nato’dan çıkışımızı verip, Rusya veya Çin’le “yeni bir dünya kurulması”ndan söz edecektik! Şimdi okyanusun öbür ucuna geçmişiz yeniden...

PİRAMİD’DE “DÜNYA SANAT KOKSUN!” PANELİ
Cumartesi günü, Piramid Sanat’ta, “Dünya Sanat Koksun” başlıklı bir panel vardı. Moderatörlüğünü ben yaptım ve konuşmacılar Zeynep Oral, Tamer Levent ve Nasuh Mahruki’ydi. Önce Dünya Sanat Günü vesilesiyle 7 yıldır, dünyanın değişik yerlerinde yapılan kutlamalardan sayısız görselleri gördük. Her yerde coşku, keyif, güzellik ve çocuksu bir heyecan vardı. Birbiri peşi sıra gelen bu görüntüleri seyreden herkes kaçınılmaz şekilde etkilendi. İtiraf edeyim, ben de heyecanlandım ve “İyi ki bu projeyi yaşama geçirerek 100 binlerce belki milyonlarca insanın hayatına bir renk kattık veya bir ölçüde değiştirdik” dedim. Panelin konusu, “Dünya Sanat Koksun” derken, kan, ateş, barut, pislik kokmamasının da çağrısı vardı. O kadar çok meraklısı vardı ki dünyanın her tarafını kirletmenin ve onu bıktırmanın! Bu sunumun ardından, bu sefer tam tersine dünyada muhalif gücü olan karikatürleri sanat eserlerini en başından beri ele alarak izleyicilerle paylaştık. Olay tam bir görsel şölene dönüştü.
Panelde Zeynep Oral, tüm kültürleri biriktirip paylaştırmak isteğiyle yaşama başladığını ve eleştirel düşünceye ulaşmanın tek yolunun sanattan geçtiğini çok erken yaşta anladığını aktardı. Mahruki, sanatın –bir anlamında iyileştirici bir gücü olduğunu ve yaşamının tüm diğeri unsurları ile iletişimde olduğunu ve hümanizmasını vurguladı. Tamer Levent, herkesi mutlu eden şekilde seyircileri ayağa kalkmaya davet etti ve herkesin birbiriyle el sıkışıp tanışmasını sağladı. Ardından da her şeyin aslında bir ölçüde sanat olduğunu, sayılabileceğini aktardı. Spor ve mutfak işlerinin de sanat sayılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca ben dahil, herkesi büyüleyerek (!) sözlerine inandırdı!
Bizler o panelde, Dünya Sanat Günü’nün, evreni kuşatmaya çalışan çıkarcılık, gözünü kan bürümüş savaş çığırtkanlıkları ve aklı yok eden hırs patlamasına karşı, sanatın gücünü öne sürerek, evrensel barışı, kardeşliği, dostluğu, iletişim ve ebedi diyalogu öne çıkarmanın güzelliklerinden üç saati aşkın bir süre söz ettikten sonra, neler olduğunu biliyorsunuz! Yine o günün gecesi, “medeni” batı bloku yine bombalarını Ortadoğu’ya yağdırmaya başladı...

DÜNYA SANAT GÜNÜ’NÜ NASIL İLAN ETTİRMİŞTİK?
Bundan 7 yıl önce, Meksika’da yapılacak olan IAA UNESCO Resmi Partneri Uluslararası Sanat Dernekleri Genel Kurulu’na gitmeden önce, UPSD, Türkiye Ulusal Komitesi olarak toplantı yapıyorduk. Yönetim Kurulu’ndan arkadaşlarıma “neden bir Dünya Sanat Günü yok?” diye yakınıp, bu konuyu bir teklifle sahaya taşımanın en doğru şey olacağını düşündüğümü açıkladım. Onların da hiçbiri konuya soğuk bakmadı. İnternette gerçekten bu konuda hiçbir şey çıkmıyordu. Bu sefer hangi günlerin dünya sanat günü olarak teklif edilebileceğini düşündük. Tabi mağara resmi yapan ilk “sanatçı”, bu işin tam anlamıyla öncüsüydü. Ancak onunla/onlarla ilgili hiçbir somut tarihe rastlayamadım ve arkadaşlarıma Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan gününü teklif ettim. Leonardo gerçekten disiplinlerarası farklı katmanları yaptığı geçişler ile bugünkü dünyada bile herkesi etkileyen ve heyecanlandıran tılsımlı bir isimdi sanki.
Aradan bir ay geçtikten sonra, o dönem genel sekreterliğimi yapan sevgili Safiye Mine ve Sibel’le Los Angeles üzerinden Meksika’ya gittik. Los Angeles havaalanında 4-5 Türk doktorla tanıştık, fotoğraflar çektirdik, şakalaştık. Çoğu Fenerbahçeli’ydi ve üstelik FBTV’deki programımın müdavim izleyicileriydiler. 2 Nisan günü, Genel Kurulun birinci gününde teklifimizi kürsüye taşıdım. Güzel bir konuşma hazırlamıştım üstelik 2-3 gün süren genel kurullarda yeni ve heyecanlı her şeyin ilk gün yapılması gerektiğini biliyordum. Ömür üstünden tüm siyasi tecrübem bir yerde işe yarayacaktı elbet! Teklif, kulis çalışmalarının da etkisiyle oybirliğiyle kabul edilirken bildirileri çalışkan bir şekilde tüm salona dağıtmış olan Safiye ve Sibel’le beraber, gözlerimize inanamadan bunu kutladık! Türkiye’ye dönüp, ilk 15 Nisan’ı kendi yönetim kurulu üyelerimiz ve birkaç sanatçı dostları arasında henüz kutlamıştık ki 18 Nisan’da o malum ağır bıçaklı saldırıya uğradım. O sokakta kimsenin beni arabasına almak istemediği meşhur günü hatırladınız değil mi? Sonuçta Akatlar Kültür Merkezi’nin o günlerdeki müdürü Selçuk Kaltalioğlu beni bir taksiye atıp Acıbadem Maslak hastanesine götürdü. Orada beni kim ameliyat etti o gün biliyor musunuz? Los Angeles havaalanında beraber onca fotoğraf çektirdiğimiz Prof. Dr. İsmail Hamzaoğlu! Sedyenin örtüsünü kaldırdığında gözlerine inanamamış. O gün beni onun usta ve mucizevi elleri dışında kurtaran esas detay, o günlerde biraz ekstra şekilde kilolu oluşumdu. 2-3 milim farkla, ana arter kesilmekten kurtulmuş! O da gitse olay yerinde 2-3 dakikada kan kaybından ölecektim. Sosyal medyanın çirkin yüzleri o günlerde hem akıl almaz bir şekilde sabah akşam bana küfür ettiler, neden ölmediğini sordular Bu da yetmiyormuş gibi benim yalnız bacağıma küçücük bir yara aldığımı be buna karşın boş yere yaygara kopardığımı yaydılar. Hem de doktor raporu ve her şey ulu ortada olmasına rağmen. Üstelik ameliyat tüm göğüsüm ortasından açılarak yapılabilmişti ancak. Böylece Dünya Sanat Günü konusunda ilk tebriği, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı”nı savunan basın toplantısından çıktıktan sonra almış oldum! Tabii gerek hastaneye gelerek, gerek mesajlarla bana güç veren on binlerce, yüz binlerce aydın vatandaşımın da hakkını yemeden onları da anmalıyım.
Her şey bir yana, Dünya Sanat Günü bugün Türkiye’nin her yerinde, Peru’dan Amerika’ya, Londra’dan Hindistan’a, Paris’ten Yeni Zelanda’ya kadar dünyanın 60’dan fazla ülkesinde kutlanıyor. Üstelik hem halk, hem müzeler tabanında! Bu başarıdır, bu çok büyük bir güzelliktir.
Dünya Sanat Günü, Türk aydınlanmasının, Atatürk barışçılığının, hümanizmasının evrensel barış ve dostluk ilkelerinin, dünyaya doğrudan bir hediyesidir. Dünyamızın yine bu dönemlerde içinden geçtiği yoğun üzücü yorucu ve ağır sonuçlarla gelen kara tüneller, umuyoruz yakın bir dönemde dünya sanatçılarının ve sanatseverlerin iletişimleri diyalogları sevgileri dünyaya güzel ve kalıcı izler bırakma arzuları ile son bulacak dünya adım adım, daha farklı daha barışçı, zamanını ve enerjisini daha güzel şeylere ayırmayı başaran bir yer haline gelecektir. Bu sözlerimiz kimilerini çok saf, çok naif gelebilir. Hiç fark etmez! Bu saf görünen güzelliklerin onların yeryüzündeki ana hedefleri haline getirdiği hırstan, maddi çıkar arayışlarından, toprak savaşlarından ırk ve din kavgalarından çok daha değerli olduğunu biliyoruz! 
15 Nisan Dünya Sanat Günümüz kutlu olsun! Çocuklarımıza sanatın güler yüzünü yenilikçiliğini araştırmacılığını devrimciliğini barışçılığını, saygısını aşılayabilirsek, ne mutlu bize!
Dünya Sanat Günümüz kutlu olsun!

1 Nisan 2018 Pazar

FENERBAHÇE’NİN 5 YILDIZLI OLDUĞUNUN SAVAŞINI NASIL VERDİK? | Bedri Baykam |1 Nisan 2018


FENERBAHÇE’NİN 1959 ÖNCESİ ŞAMPİYONLUKLARINI 20 YIL ÖNCE NASIL GÜNDEME TAŞIDIĞIMIZIN HİKAYESİDİR!

İLK PERDE: Vallahi kabahat benim değil, veya kabahat yalnız benim! Aziz Yıldırım’ın bu hafta adaylığını açıklarken gündeme getirdiği ve futbol dünyamızda deprem yaratan Fenerbahçe’nin 1959 öncesi şampiyonlukları, Türkiye gündemine ilk taşıyan 1998 yılında ben oldum. Fenerbahçe 1907 Derneği’nde yapılan “Fener Dünyayı Yener” sergim için hazırlanan kataloğun sonunda, eski şampiyonluklar ve puan çizelgesinin olduğu bölümde şu cümleleri kaleme almıştım: “Türkiye birinciliklerinde Fenerbahçe açık ara önde. Son yıllarda ülkemizde görülen genel bir hatta Türkiye’de bugüne kadar toplanan kupaların muhasebesini yaparken başlangıç yılı olarak 1959’u almaktır. Halbuki futbol ülkemizde 20. yüzyılın başından beri oynanmakta (Hatta 19. Yüzyıl sonları) ve cumhuriyet kurulduğundan beri Türkiye birincilikleri düzenlenmektedir. Futbolumuzun muhasebesinin milat tarihi olarak 1959’u almamak Cihatların, Zeki Rızaların, Küçük Fikretlerin ve değerli binlerce futbolcumuzun boşuna top koşturduğu anlamına gelir. Bu nedenle futbolumuzun miladi cumhuriyettir ve Fenerbahçe açık farkla şampiyonluklarda öndedir.” Bundan 20 yıl öncesinden söz ediyorum... O kataloğu ellerine alan Fenerbahçelilerin aklına bu düşünce o günlerden itibaren düştü. O dönem Fenerbahçe 1907’nin Başkanı, şimdilerde 13 yıldır Fenerbahçe televizyonunda her salı beraber program yaptım Ferruh Tanay’dı. O güzel sergiyi ve kataloğu gerçekleştirme imkanını bana sağlayan en başta Ferruh’tu. O kitaptan da onun sempatik fanatik aklında en çok kalan şey, o 1959 öncesi şampiyonluklarımızdı.

İKİNCİ PERDE: Aradan geçen süreçte, Ferruh sürekli şekilde, aralıklarla da olsa, konuyu bizim gerçek şampiyonluk sayılarına getirdi ve bu katalogda yer alan bulguları artık resmi olarak kağıda dökmemiz ve Federasyona müracaat etmemiz gerektiğinde ısrarcı oldu. Nihayet bundan 4 sene önce, 7 Ocak 2014 günü, Ferruh’la beraber, Türkiye Futbol Federasyonu’na giderek, resmi müracaatımızı Federasyon üyesi, Emre Alkin’e belge karşılığı (aynı tarih, 484 nolu alındı belgesi) teslim ettik. Şimdi tarihe duyduğum saygıdan, sizleri, laf aramızda gerçekten iyi hazırlanmış bir başvuru dosyası oluşturan o metinle baş başa bırakarak, tekrar öne sürdüğümüz mantığı kelimesi kelimesine hatırlatmak istiyorum:


Sayın Türkiye Futbol Federasyonu Yetkilileri,
Bu başvuruyu sizlere birer taraftar veya futbol program yapımcısı-yorumcusu olarak yapmıyoruz. Gerçekten objektif verilere dayanarak, tutkun birer sporsever ve futbol aşığı olarak yapıyoruz.

Bildiğiniz gibi Türkiye'de futbolda Lig şampiyonlukları hesap edilirken, 1959 (Beşiktaş’ın başvurusundan sonra 1957) milat yılı olarak kabul ediliyor. Bu hesaplara göre Galatasaray'ın 19, Fenerbahçe'nin 18, Beşiktaş'ın 11, Trabzonspor'un 6 ve Bursaspor'un 1 şampiyonlukları var.
Halbuki işin gerçeğine dönecek olursak, futbol ülkemizde 19. yüzyılın sonlarından beri, "Papazın Çayırı"ndan başlayarak oynanmaya başladı ve 20. yüzyılın ilk 7 yılında sırayla Türk spor ve futboluna renk veren "üç büyükler" kuruldu. Türkiye’de Cumhuriyet 1923'te büyük Atatürk tarafından ilan edildikten sonra,  o tarihten itibaren değerli Milli Takımımız da maçlar yapmaya başladı ve ilk maçında Romanya ile 2-2 berabere kalarak yola çıktı. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 1922’de önce “Futbol Encümeni” adı ile kurulmuş ve hemen faaliyetlere başlamıştır ve hatta FIFA’nın 26. üyesi olmuştur.

Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın birbirleriyle yaptıkları maçlar ne zaman futbol tarihimizde gündeme gelse, hep 1900’lerin başından beri birbirleriyle oynadıkları tüm müsabakaların muhasebesi kamuoyunun önüne serilir ve bu büyük "ezeli rekabet" en güzel şekilde Türk futboluna renk katarak sürer gider.

Türkiye çapında oynanan futbol şampiyonluklarına gelince de, bu müsabakalar 1924’ten itibaren yapılmış ve önce 1924-1951 arasında "Türkiye Futbol Birinciliği" adı altında oynanmıştır. Bu şampiyonaya paralel olarak oynanan bir diğer Türkiye çapında organizasyon, "Milli Küme" adı altında düzenlenmiş ve 1937 tarihinden itibaren oynanmıştır. TFF 1922’den beri son derece başarılı ve aktif olmasına rağmen, akıl almaz şekilde sanki 1959’dan önce hiçbir şey yaşanmamış gibi bir hava oluşturulmuştur. Bu en başta Yusuf Ziya Öniş, Muvaffak Menemencioğlu, Hamdi Emin Çap, Ulvi Ziya Yenal, Orhan Şeref Apak, Hasan Polat gibi tarihi öncü görevler üstlenmiş geçmiş Futbol Federasyonu başkanlarımıza ve yönetim kurullarına karşı yapılmış büyük bir haksızlık ve saygısızlıktır.

Bugün, hesabı değişik isim ve statülerle oynanmasına rağmen 1959’dan itibaren tutulan şampiyonluk adedi ve "yıldız hesapları"nda 1956’dan önce oynanan şampiyonalar değerlendirilmeye alınmamıştır (1956-1958 arasında oynanan 2 Federasyon Kupası organizasyonu da, 2000’li yıllarda Beşiktaş’ın başvurusu kabul edilerek hesaba katılmıştır). Türkiye Ligi ve bugünkü adıyla Spor Toto Süper Ligi'nden önce oynanan sözünü ettiğimiz bu diğer Türkiye çapında yapılmış futbol şampiyonalarının şampiyonluk dökümlerini de bu yazımıza ek olarak altta dikkatinize sunuyoruz (İstanbul ve Ankara mahalli ligleri, bu istatistiklere tabii ki dahil edilmemiştir). Öte yandan dikkati çeken önemli bir husus da TFF’nin kendi resmi sitesinde dahi ilk şampiyonun 1924’te “Harbiye” olduğunun kabulüdür.

Burada hak, hukuk, dürüstlük ve futbol geçmişimize, tarihimize, köklerimize saygı açısından dikkat edilmesini son derece elzem olarak gördüğümüz iki ayrı nokta vardır.
Bunların birincisi, adı geçen Türkiye çapında organizasyonlarda, bugün ligde mücadele eden ve Şampiyon olmuş olan 5 takım dışında, büyük başarıları zor şartlarda elde ederek güçlü rakiplere karşı şampiyonluk kazanmış diğer birçok kulübümüzün varlığıdır. Bunlar sırasıyla HARBİYE (1924-1942-1945), MUHAFIZGÜCÜ (1927),  ISTANBULSPOR (1932), GÜNEŞ (1938), ESKİŞEHİR DEMİRSPOR (1940), GENÇLERBİRLİĞİ  (1941-1946), ANKARA DEMİRSPOR (1947), ANKARAGÜCÜ (1949), GÖZTEPE (1950) kulüpleridir. Halbuki sanki Türkiye çapında futbol şampiyonaları yalnız 1959’dan beri yapılıyor gibi davranıldığı için, bu kulüplerimizin tarihte yer alan başarıları yok sayılmakta, açıkça hakları yenmektedir. Bunun da ötesinde, bu hatalı muhasebeyle futbol Türkiye'de yalnız 4 kulübün tekelinde kalmış görünmektedir. Bu hatalı tavrın düzeltilip, kayıtların 1924’ten itibaren tutulması en başta bu haksızlığı düzeltecektir.

İkinci önemli gerekçe, 1903-1959 (Beşiktaş’ın başvurusundan sonra 1957) arası bu ülkede çok zor şartlar altında yarım asrı aşkın bir süre futbol oynayan, Türkiye'de futbolun yayılması ve sevilmesini sağlayan binlerce sporcunun, yüzlerce yıldız futbolcunun bu kayıtlara girmemesi, resmen yok sayılmasıdır. Bu kimsenin kabul edemeyeceği büyük bir haksızlıktır. Bu hata nedeniyle Türk futbolunda ve Milli Takım’da büyük izler bırakmış olan değerli futbolcularımızın başarıları tamamen mantıksız bir şekilde yok sayılmaktadır.

Bu oyuncular arasından bazılarını hatırlayacak olursak:
FENERBAHÇE'den: Zeki Rıza Sporel, Alaettin Baydar, Cihat Arman,  Bombacı Bekir (Refet), Ahmet Erol, Fikret Arıcan, Fikret Kırcan, Halid Deringör, Burhan Sargun, Suphi Ural, Mehmet Ali Has, Lefter Küçükandonyadis ve diğerleri.
GALATASARAY'dan: Ali Sami Yen, Nihat Bekdik, Leblebi Mehmet, Coşkun Özarı, Bülent Eken, Reha Eken, Gündüz Kılıç, Eşfak Aykaç, İsfendiyar Açıksöz, Suat Mamat, Turgay Şeren ve diğerleri.
BEŞİKTAŞ'tan: Hakkı Yeten, Şükrü Gülesin, Şeref Görkey, Süleyman Saba, Recep Adanır, Fahrettin, Coşkun, Dr Vedii, Ali İhsan, Nazmi ve diğerleri.
GENÇLERBİRLİĞİ'nden: Hasan Polat, Muzaffer Beşe, Ali Polat, Zündap Hüseyin, Burhan Doğançay, Hamdi Ülger, Halim Çorbalı, Refet, Küçük Mustafa Kökçam, Sait Ozan ve diğerleri.
ANKARAGÜCÜ'nden: Kenan Çolak, Fikret Bilal, Mehmet Kandemir, Salim Kandemir, Saksağan Mehmet (Yavuz) ve diğerleri.

DİĞER ÜLKELERİN BU KONUDA YAPTIKLARI ORTADA!
Futbol beşiği sayılan diğer Avrupa ülkelerinin bu konuda yaptıkları ise ortada. İşte tam tersine futbol geçmişlerinin eski ve derin kökleriyle övünen diğer Avrupa ülkelerinden örnekler:
İNGİLTERE:
İngiltere'de ülke çapında futbol 1888’de ilk başladı. İlk takımlar Aston Villa, Everton, Stoke City, West Bronwich Albion, Newcastle United, Manchester United, Manchester City. Hepsi İngiltere liginde 19. asırdan beri yer alıyorlar. Tüm tarihçe üzerinden yapılan değerlendirmelerde Everton 110 sezon Birinci Lig’de oynayarak bir rekor sahibi. Ardından 102 sezonla Aston Villa, 98 sezonla Liverpool, 96 sezonla Arsenal, 88 sezonla Manchester United geliyor. Her biri eskilikleriyle gurur duyuyorlar. Tabii ki Premier Lig'in de adı ve statüsü defalarca değişti. 1888’de "Football League First Division" adı ile başlayan bu karşılaşmalar yıllar geçtikçe farklı statülerde ve farklı takım adedi ile oynandı. Ama değişmeyen tek şey, tarihine olan saygısıydı. İngiltere futbol istatistikleri hep 1888’den itibaren topluca verilir.
İSPANYA:
İspanya Ligi de ülke çapında müsabakalara, Türkiye'den 5 sene sonra, 1929’da başladı. İlk ligin adı da tabii ki La Liga değildi ve o tarihte ilk lig "Primera Division" adıyla Barcelona, Real Madrid, Athletic Bilbao, Real Sociedad, Arenas Club de Getxo ve Real Union arasında oynandı. Kral kupasını kazandıkları için seçilen bu takımlar dışında, aynı kupanın finalisti olarak da Atletico Madrid, Espanyol ve Europa bu şampiyonaya davet edildiler. Real Madrid, Barcelona ve Athletico Bilbao bu ligden bugüne kadar hiç düşmediler ve 81 rakamına ulaştılar. Her biri gururla 1929’dan beri biriken şampiyonluklarını biriktiriyorlar. Bugün yeni adıyla La Liga, tarihçesini tabii ki 1929’dan itibaren veriyor.
İTALYA:
İtalya Futbol Federasyonu, 1898’de kuruldu. 1901’den 1922’ye kadar bölgesel ligler yapıldı. 1929’dan itibaren ise geniş anlamda deplasmanlı İtalya ligine, yani Serie  maçlarında A'ya geçildi. Buna rağmen İtalya liginde şampiyonluklar sayısında bu bölgesel ligler de sayılıyor. Bu şekilde ilk şampiyon 1901 de Milan olmuş. Juventus 29 şampiyonlukla birinci, Milan ve Inter 18 şampiyonlukla 2. sıradalar. Ligi kazanan takımlar arasında 1913’ten Casale ve 1908-1922 arasında 7 şampiyonlukla Pro Vercelli var. İnternazionale, 81 sezonla birinci durumda, Juventus ve Roma 80 sezon, Milan 79 sezon, Fiorentina 79 sezon ve Lazio 70 sezondur İtalya liginde oynuyorlar.
FRANSA:
Fransa'da ülke çapında resmi şampiyonalar 1894’ten beri yapılıyor. İlk şampiyon o tarihte AC Standard Paris. Ülke futbolunda şampiyonlar o tarihten başlayarak bugüne kadar geliyor. 1932’den beri yapılan Ligue 1 de 63 sezon oynamış olan Marseille dışında, 60 yıldır oynayan Girondins Bordeaux ve Saint-Etienne var. Yani yıllar üstünden Fransa Ligi’nin adı, katılımcı sayısı, sponsorları değişti ama geçmişine olan saygısı değişmedi ve kayıtlarda 19. yüzyılın sonundan bugüne kadar sayılan şampiyonlar geçidi vardır.
SONUÇ:
Türkiye'de İstanbul'da 1890'larda başlayan ve 20. yüzyılın en başından itibaren büyük ilgi görerek yayılan futbolumuzun milat tarihi olarak 1959 görülmesi kabul edilebilir bir durum değildir. Gerek kendi futbol tarihimize, gerek arada şampiyon olmuş diğer takımlara, gerek o 60-70 yıllık süreçte futbol oynamış tüm sporcularımızın anısına yapılan büyük bir haksızlıktır bu. Ancak temsili olarak bazı isimlerini saydığımız geçmiş yılların 1959 öncesi yıldızları da bu mantıksız durum nedeniyle yok sayılmaktadırlar. Bu ilettiğimiz talebin, tekrar ediyoruz tuttuğumuz takımla ilgisi yoktur. Hiç bir takım, bu kararın kendisine yarar mı zarar mı getireceğini düşünmeden bu konuya tarihsel boyutta gerçekçilik adına destek vermelidir. Artık Türk futbolunu hiç hak etmediği bu "yeni çocuk" durumundan kurtarmak, hepimizin görevidir. Bu geçmiş yıllarda Türk futbolunu şerefle taşıyan ve Milli takımımızı Dünya Kupası finallerine bile taşımış binlerce sporcumuz "gazozuna" oynamamışlardır! Sonuçta bu uygulama Türk sporuna hakkaniyet ve kök kazandıracak, renk getirecek bir gelişme olacaktır. Bu gerekçelerle Sayın Futbol Federasyonu yetkililerinden ivedi olarak bu yanlışı düzeltmelerini ve Türk futbol tarihinin ülke çapında şampiyonluk dökümlerini 1924’ten itibaren değerlendirmelerini saygılarımızla rica ederiz.



1924’ten bu yana Türkiye Futbol Şampiyonları:

1924: Harbiye
1927: Muhafızgücü
1932:İstanbulspor
1933: Fenerbahçe
1934: Beşiktaş
1935: Fenerbahçe
1940: Esk. Demirspor
1941: Gençlerbirliği
1942: Harbokulu
1944: Fenerbahçe
1945: Harbokulu
1946: Gençlerbirliği
1947: Ank. Demirspor
1950: Göztepe
1951: Beşiktaş

Milli Küme
1937: Fenerbahçe
1938: Güneş
1939: Galatasaray
1940: Fenerbahçe
1941: Beşiktaş
1943: Fenerbahçe
1944: Beşiktaş
1945: Fenerbahçe
1946: Fenerbahçe
1947: Beşiktaş
1950: Fenerbahçe

Federasyon Kupası
1956-57: Beşiktaş
1957-58: Beşiktaş

1959'dan (Beşiktaş’ın başvurusundan sonra 1957) itibaren Türkiye  Ligi de dahil edilince toplam şampiyonlukların dağılımı:

FENERBAHÇE: 27  Şampiyonluk
GALATASARAY: 20 Şampiyonluk
BEŞİKTAŞ: 18 Şampiyonluk
TRABZONSPOR: 7 Şampiyonluk
HARBOKULU: 3 Şampiyonluk
GENÇLERBİRLİĞİ: 2 Şampiyonluk
MUHAFIZGÜCÜ: 1 Şampiyonluk
İSTANBULSPOR: 1 Şampiyonluk
GÜNEŞ: 1 Şampiyonluk
ESKİŞEHİR DEMİRSPOR: 1 Şampiyonluk
ANKARA DEMİRSPOR: 1 Şampiyonluk
ANKARAGÜCÜ: 1 Şampiyonluk
GÖZTEPE: 1 Şampiyonluk
BURSASPOR: 1 Şampiyonluk

Bedri Baykam// Ferruh Tanay”

[Bizim başvuru tarihimizden sonra bugüne kadar geçen süreyi hesaba katınca yukarıdaki Şampiyonluk rakamları değişti. Fenerbahçe 1, Galatasaray 1, Beşiktaş 2 Şampiyonluk daha kazandı.Yani Fenerbahçe 28 (5 yıldız +3 Şampiyonluk), Galatasaray 21,(4 yıldız +1 Şampiyonluk), Beşiktaş 20 (4 yıldız) statüsüne geçti]

Bu başvurunun ardından, Ferruh Tanay’la beraber Piramid Sanat’ta bir basın toplantısı yaparak, konuyu kamuoyunun dikkatine taşıdık ve ayrıca kendi programımızda da derinlemesine işledik. Ayrıca bu buluşmada hatırlattığımız bir başka gerçek de vardı: Avrupa Şampiyonlar liginin zaten ancak 1955’te başlamış olması ve “daha önceki yıllarda Avrupa temsiliyeti yoktu” savının hiçbir geçerliliği olmaması. (Diğer Avrupa ülkeleri, 1950’lere kadar yapılan lig şampiyonluklarını da aynen saymaya devam ediyorlar.)
Basın toplantımıza Fenerbahçe Kulübünün değerli arşivcisi, arkadaşımız Alp Bacıoğlu da katıldı ve birçok belgeyi de basınla paylaştık.

Ardından uzun bir bekleme süreci başladı. Federasyona başvuru tarih ve numaramızı hatırlatarak ısrarlı şekilde hatırlatmalarımızı yaptık. Nihayet 10-08-2015. tarihinde Türkiye Futbol Federasyonu’ndan Kadir Kardaş 16324 Sayı Nolu yazısıyla bize bir yanıt vererek, “Türkiye Futbol Federasyonunun faaliyetlerinin yönetimine ilişkin talepte bulunmaya hakkı olan bir Futbol Ailesi Mensubu olmamanız sebebiyle talebinizin değerlendirilmeye alınmadığını bilgilerinize sunarız” şeklinde gerçekten affedilemez ve baştan savma bir yanıt verdi! Bu, gerçekten işe bulaşmamanın en ucuz yöntemiydi. Avukat Emin Özkurt aracılığıyla Federasyon’a yollanması için kaleme aldığımız ağır yanıtta, bu “ailenin mensubu olmadığımız” savının, futbol seyircisine (ve spor medyasına!) karşı büyük bir haksızlık olduğunu vurguladık: “Yoksa size göre taraftar yalnız Pasolig ile fişleyip, kombine ile parası çekilip, ardından da suç unsurlarını aramak için kameralar altına yatırılan, sağılacak ve fişlenecek basit bir denekten mi ibarettir?”...
Aynı yanıtımızın devamında şu önemli noktayı vurguladık: İkincisi, konunun özüne girmekten neden kaçtığınızı anlayamıyoruz. Burada özellikle yanıtınızla ilgili bir düzeltme daha yapmak istiyoruz. Bizim talebimizin Fenerbahçe ile hiç bir direkt ilgisi yoktur. Bizi burada ilgilendiren tek konu, Türkiye’de gerçek anlamda üst düzey futbolun 1923-1959 arasında 36 yıl boyunca hiç oynanmadığını varsayan ve bu şekilde binlerce futbolcunun kariyerlerini göz ardı eden kabul edilemez yaklaşımın sona erdirilmesidir. Türkiye Futbol Federasyonu’nun gerçeklerle hiçbir ilişkisi olmayan şekilde bu uygulamaya gitmesi, Türk futbolunda ve milli takımda efsane olmuş Cihat Arman, Ali Sami Yen, Gündüz Kılıç, Recep Adanır, Hakkı Yeten, Eşfak Aykaç, Samim Var, Zeki Rıza Sporel, İsfendiyar Açıksöz, Hasan Kamil Sporel, Reha Eken, Bombacı Bekir (Refet), Mehmet Ali Has, Basri Dirimlili, Şükrü Gülesin, Halim Çorbalı, Büyük Fikret, Hasan Polat, Salim Kandemir, Coşkun Özarı, Şeref Görkey, Selahattin Torkal, Süleyman Seba gibi sayısız futbolcunun seve seve yaşamlarını vakfettikleri, ömre yayılan kariyerlerini yok saymış oluyorsunuz. Anlaşılan bu hatalı yaklaşıma onları da affedilemez şekilde sizin “futbol ailesi” diye tanımladığınız gruba kabul etmeyerek, bize gösterdiğiniz dışlamayı onlara da uygulamış oluyorsunuz. Bunu kabul ederek, Türkiye çapındaki şampiyonalarda (Türkiye Futbol Birinciliği, Milli Küme) yıllarca ter dökmüş, emek vermiş ve çoğu artık ebediyete intikal etmiş bu ağabeylerimize karşı böyle bir –kusura bakmayın- saygısızlık yapmış olmak istemezsiniz herhalde...”..... “Bu hatanın ivedi olarak düzeltilmesi, Türk futbolunun namusudur. Hiç kimsenin “bunu uygularsak kim sevinir, kim üzülür, kim kazanır, kim kaybeder” gibi günlük sorularla, bu vicdani hak konusunu kirletme ve küçük çıkar tartışmalarına çekme hakkı yoktur”.


BUGÜNE DÖNECEK OLURSAK...
Başkan Aziz Yıldırım’ın ve Fenerbahçe Spor Kulübü’nün nihayet bu konuya resmi olarak el atmaları gecikmiş de olsa, son derece yerinde ve bu iş sonuna kadar peşini bırakmamaları gereken dev bir konu... Ve en önemlisi, Federasyon artık “ Futbol ailesi mensubuydu- değildi” tartışması üzerinden bu taş gibi dosyayı keyfi şekilde kapatamayacak!

KONU FENERBAHÇE’NİN ÇIKARLARI DEĞİL...
Şimdi birçok kişi bu konuyu Aziz Yıldırım’ın bir seçim yatırımı konusu yaptığını düşünebilir veya bu konunun yalnız Fenerbahçe’nin çıkarlarını savunmak üzere ortaya atıldığını savunabilir. Halbuki bu girişim, her şeyden önce en ciddi şekilde Türk futbolunu her Avrupa ülkesinin diğer önemli fertleri gibi, 20. yüzyılın en başından itibaren dünya futbol tarihi haritasına ve kronolojisine yerleştirmiş olacak. Ayrıca başta Beşiktaş olmak üzere, birçok başka kulübümüz de (bugün faal olan veya olmayan) bu girişim başarıya ulaşırsa, bu dürüst yaklaşımdan faydalanabilecekler.
Federasyon, artık bizim girişimimizi taca atmak için kullanmaya çalıştığı “aile dışı” bahanesini kullanamayacak.
Aslında, en önemli gerekçe çok basit ve önemli: Tarihe ve geçmişimize karşı dürüst olmak. Diğer ülkelerin yüzde yüz benzerlik gösteren tarihleri zaten ortada... İnanmayacaksınız belki ama, belki Galatasaraylı olsaydım bile, belki kalkıp bu girişimi aynen yapmazdım ama tarihe duyduğum saygı nedeniyle, bu girişim önüme gelse, “adamlar haklı” der susardım, veya onaylardım...


22 Mart 2018 Perşembe

İSTİKLAL MARŞI KONUSUNDA GERÇEK KONUMUZ PROZODİ FİLAN DEĞİL, SEVGİLİ HALİT BEY! | Bedri Baykam


OdaTv’de Halit Kakınç’ın bir yazısını okudum. Cumhurbaşkanı’nın son derece haklı olduğunu ve İstiklal Marşı’nın prozodisinin çok bozuk olduğunu savunuyordu. Yazıyı önce dikkatle sonuna kadar okudum, acaba Kakınç bir espri mi yapıyor diye. Ama hayır, gördüm ki yazısının her zerresi ciddiydi. Kakınç, İstiklal Marşı’nın güftesinin çok iyi olduğunu ancak bestesinin müzikal açıdan bir rezalet olduğunu ve prozodinin yerlerde gezindiğini savunuyordu. “Sözler cümle grupları ile, müzik de cümle grupları ile uyuşmamaktadır” diye kestirip atıyordu Kakınç.

BAZI KİŞİLERİN DERDİ PROZODİ Mİ YOKSA CUMHURİYET’LE HESAPLAŞMA MI?
İstiklal Marşı’nın kimyası ile oynamak 12 Eylül sonrası Özal döneminden beri arada hortlayan gerici bir sendrom. Tabii ki o dönemden beri ayaklarımıza yapışan her gerici çelik halatı destekleyen ciddi bir sol liberal saf ya da satılmış demokratlar ordusu, nam-ı diğer 2. Cumhuriyetçiler güruhu var. Onların da desteği ile, ilk olarak 80’lerin ikinci yarısından başlayarak bu “müzik aşkı ile kavrulan fikir” kah sergilendi, kah perdelendi.
Lafı uzatmaya gerek yok... 30 yıldır bu coğrafyada İstiklal Marşımızın güftesini veya bestesini değiştirmeyi aklına koyan kim olursa olsun, biliyoruz ki bunu müzikal kaygılarla yapmıyor.
Akıllarında fikirlerinde bambaşka farklı iki senaryo var:
Birincisi, bu hassas konuyu kullanarak gündem değiştirmek, seçim ittifak ve yasalarının normal bir insanı deli edecek kabul edilemez haksızlıkları ve eşitsizliklerine karşı toplumu oyalamak, yani uzun lafın kısası gündem değiştirmek. Bu konu zaten AKP iktidarının uzmanlık alanına giriyor. Mesela CHP bu sefer konuya direkt atlamayarak dersini iyi çalıştığını gösterdi ve fırlatılan oku havada bıraktı. Kim unutur bu taktikle hangi yasaların gece yarısı Meclis’te oldu bittiye getirildiğini? Bu nedenle Halit Kakınç’ın, en fazla bir tweet hak edecek bu konuda bu şekilde tuzağa düşmesine şaşırdım.

İkincisi, yukarıda dediğimiz gibi Özal döneminden beri bu Cumhuriyeti hazmedemeyenler Atatürk devrimlerinin ve Cumhuriyetin tüm temellerine saldırırken, İstiklal Marşı onlar için daima “kutsal” bir hedef haline geldi. Yıllardır bu taktikleri takip edenler için biraz kabak tadı veren bu saldırıların ana hedefi, bizi biz yapan Cumhuriyeti de gözlerimizi yaşartacak o büyük geçmişin tüm duygulu paketi ile donatan bağlarımızı koparmaya çalışmak! Kakınç’ın bunu görememesi de yine beni şaşırttı. Farz edelim ki o İstiklal Marşı gitti, yerine prozodisi daha iyi oturmuş başka bir alternatif marş geldi. Milyonlarca vatandaşımız, bu değişim nedeniyle, gerek tüm öğrenim yıllarında, gerek törenlerde, gerek maçlarda duymaya alıştıkları ve kendilerine Atatürk’ü, devrimlerini, Kurtuluş Savaşı’nı hatırlatan bu beste-güfte ikilisini artık duymaz oldular. Herhalde bu duygusal ve manevi bağı koparmanın, “Yeni Türkiye” diye tutturanlar için ne kadar pratik olacağını düşünebiliyorsunuz!
Fazıl Say tweeter’da konuyu irdelerken, İstiklal Marşı konusunda bir ciddi sorun olmadığını, bir kaç teknik rötuşla görünen sorunun halledilebileceğini net olarak vurguladı...

Bu arada bu değişimi gündeme getiren Sayın Cumhurbaşkanı’na sormak lazım: İstiklal Marşı, aynen Cumhuriyet’in adı ve bayrağımız gibi, Anayasa’nın değişmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri arasında. O zaman nasıl böyle bir konu gündeme gelebiliyor? Ortada hukuki bir çıkmaz yok mu? Bunu izah edebilen var mı?

Peki bir an için farz edin ki, böyle bir anayasa maddesi ortada yok. O zaman şu soru gelmiyor mu insanın aklına? Her gelen yeni cumhurbaşkanının farklı zevkleri, farklı bir müzik anlayışı olacak. O zaman devletimizin başına geçen herkes, bir önceki İstiklal Marşı’nı beğenmez ve değiştirmeye kalkarsa, bunun sonu ne olur? O zaman her yılın Eurovision birincileri olduğu gibi, her başkanlık dönemi yeni bir marşla mı anılacak?
Peki ya başka bir devlet başkanı, diğer değişmezlerden biri olan bayrağımıza kafayı takarsa, rengiyle veya şekliyle oynamak isterse kim ne diyebilecek kendisine o zaman?

İşte böyle! Bilmiyorum Halit Bey bu yazıyı okuduktan sonra hala “Bence Sayın Cumhurbaşkanı, İstiklal Marşı konusunda kesin haklı” diyebilecek mi? Gerçekten merak ettim...

4 Mart 2018 Pazar

CHP TÜZÜĞÜYLE UĞRAŞANLAR, GERÇEKTEN DEMOKRASİYİ SEVİYORLAR MI? | Bedri Baykam | 03.03.2018



Başka bir “azzz sonra!” diyen bomba haber çıkmazsa, Türkiye önümüzdeki hafta CHP Tüzük Kurultayı’na kilitlenmiş olacak. Yeniden açıldığından beri, Baykal’ın genel başkan seçildiği ilk kurultay hariç, her birine katılmış, partinin içini dışını doğduğundan beri solumuş ve 21. yüzyılda CHP’nin ilk büyük tüzük çıkışını yurt çapında örgütlemiş ve kaleme almış biri olarak, bu konuda en çok topa girme hakkı olan birkaç insandan biriyim. Önümüzdeki hafta sonu yapılacak olan Kurultay öncesinde bir milyon civarındaki CHP üyeleri ve 12 milyon CHP seçmeni arasından siyasetle yakın ilgilenenler, ciddi anlamda tepkililer. Büyük bir gaz sıkışması var, sıkıntı var. Ama ağızlar pek açılmıyor. Çünkü seçimler öncesinde sayısız partilinin çeşitli adaylık beklentileri var ve “fişlenmek” istemiyorlar. Parti’nin malum yumuşak karnı...

DEMOKRATİK TÜZÜK DEVRİMİ 2003 VE 2010’DA NASIL ENGELLENDİ
Gelin sansürsüz konuşalım: Baykal’ın hegemonyası ve Parti’deki tartışılmaz görünen tahakkümünü sorgulayan önemli muhalif CHP’liler oldu. O dönemlerden insanın aklına başta Hasan Fehmi Güneş, Erol Tuncer, Ertuğrul Günay (!) gibi isimler geliyor. Öte yandan genel bir “Parti içi demokrasi” talebinin ötesinde, somut ve Parti’yi yoğun olarak tepeden tırnağa çalkalayan bir “Demokratik Tüzük Devrimi” ile ilk ortaya çıkan, 2003 Genel Başkan adaylığım döneminde ben oldum. Biliyorum, bu sütunda buna daha önce birçok kez değindim. Ama 9-10 Mart Tüzük Kurultayı’nın yapacağı tüm ağır ve kuru gürültünün kökeninde, maalesef hala o meşhur 2003 Kurultayı’nın ağır izleri var.
Bir ay boyunca 41 ili gezerek ve çeşitli broşürler ve röportajlar yayınlayarak yeni bir Parti, yeni bir Türkiye, yeni bir dünya öneriyordum. Bu yeni dönemi insanlara anlatırken, özetle artık Genel Başkan’ın tek seçiciliği, Parti’ye olan mutlak hükümranlığı yerine, her üyenin doğrudan tercihleriyle Parti’ye yön verdiği, her yöreden üyelerimizin Parti temsilcilerini, kendileri tüm üyelerle beraber seçtiği, kadınlara ve gençlere milletvekilliği ve yerel seçimlerde pozitif ayrımcılık kotalarıyla büyük bir alanın açıldığı, Genel Başkan’ın artık “Ali kıran baş kesen” tarzındaki görünümden kurtularak, hakla iç içe yaşayan, Parti’nin imajını taşıyan, işin her zerresinde hamallık yapan bir insana dönüştüğü, “akıllı üye kartı” uygulamasıyla, her bilgiyi içeren çipli kartla üyelerin parti içi seçim ve tercihler için oy kullanabildiği, eski dönemin tüm tıkanmışlıkları ve hantallıklarının üzerimizden birden atıldığı bir yeni dönemi anlatıyordum. Kendimden emin olarak, halkta ve örgütte doğrudan heyecan yaratan bu fikirlerin kaynağı ise, yıllardır halkın ve ADD veya ÇYDD gibi demokratik kitle örgütlerinin arasında geçirdiğim uzun süreçti. Halkın yurdun her yerinde neden şikayet ettiğini, ne istediğini çok iyi biliyordum. Özellikle gençler, kendilerine rüya gibi gelen bu büyük atılıma inanamıyor ve bana büyük destek veriyordu. Konu Başkan değiştirmek değil, Parti adına toptan varoluş tarzını ve “Parti içi yaşam tarzını” değiştirmekti. Parti’de gücü elinde tutanlar arasında büyük bir panik yaşandı.
O günleri benimle beraber içinden yaşayan eski Genel Başkan Altan Öymen, çok detaylı şekilde yaşananları bilir. Ne yazık ki, sürekli olarak Genel Başkanlığı bu yeni önerilerle almaya doğru yürüdüğümü gördükçe, bu hareket başarıya ulaşırsa, “Politbüro”daki etkin rolünü kaybedecek olan “ağır toplar”, panik içinde bir arayışa girdiler. Kurultay’a bir hafta kala, önümü kesebilmek için, var olan tüzüğü değiştirip, aday olabilmek için gerekli delege imzası kaidelerini toptan değiştirme fikrini ortaya attılar. Bunun ardından tüm ikazlarıma rağmen, Kurultay günü, hem de illegal ve dayatmacı baskılarla gerekli imza sayısını %5’ten %20’ye çıkardılar. Hem de aynı Kurultay’da bu değişikliğin uygulanmasını da devreye sokarak tam bir skandala dönüştürdüler olayı. Masayı deviren pokerci gibi, başka türlü durduramayacaklardı o gün gelmekte olan iktidar kayıplarını...
Bu rezalet henüz gerçekleşmeden, her milletvekili ve delegeyi ikaz etmiştim Ankara’da yaptığım basın toplantılarında. “Bu faşist yöntemlere tenezzül edenler, bir daha ömür boyu demokrasiden söz edemezler” dedim. Ne var ki, o gün Baykal’ın ekibinden olup bu günaha EVET oyuyla parmak kaldıranlar arasında, daha sonra kendileri Genel Başkan adayı olup, bu ucube değişimlerden şikayet edecek iki arkadaşımız vardı. Biri Muharrem İnce’ydi bu arkadaşların. Kendisi ne yazık ki son Kurultay’da var olan tüzükten “sonuna kadar” şikayet ederken, bu konuda kendisine en ufak bir özeleştiri getirmiyordu. Halbuki son Kurultay’da kendi adaylığına ve imza toplama çabalarına karşı çıkanlara kendisinin nasıl baktığını düşünebilirdi. Dolayısıyla, bana sorarsanız, Tüzük Kurultayı’na giderken, Parti’nin ve o dönem bu karara imza atanların, önce 2003 Genel Başkan adaylarından ve tüm CHP üyelerinden özür dilemeleri lazım.
Bu kadar kamuoyu önünde demokrasiyi hiçe sayarak, bu yüz kızartıcı operasyonlara girişen her insan bilmeli ki, tüzüğe getirilecek ilk değişim, hiçbir Parti içi iktidarın bir daha kafalarına göre maçın ortasında kuralları değiştiremeyeceğinin sağlanması, ve buna yeltenen her İktidarın, “Partiden uzaklaştırılma” dahil, en ağır yöntemlerle cezalandırılması olmalıdır. Çünkü 2003’te bir ekibin insanlık onurunu ve emeğini hiç sayarak, buna yeltenmiş ve bunu “başarmış” olması, CHP’ye ve demokrasi kavramına hiç mi hiç yakışmaz, bunu bilen veya öğrenen herkeste de koca bir hayal kırıklığı yaratır.
2010 yılında ise, Sayın Yekta Güngör Özden ile başlatıp, CHP örgütünün birçok kademesinden yakın dostumla sürdürüp nihai sonucuna ulaştırdığım somut ve büyük bir tüzük çalışması gerçekleştirdik. Neredeyse bir yıl süren bir çalışmaydı. Bu Tüzük devrimini hazırlamadan önce Sayın Kılıçdaroğlu ile bir akşam yemeğinde uzun uzun görüşüp, buna neden gereksinim olduğunu anlatmıştım. Kendisi henüz Grup Başkanvekiliydi. Kılıçdaroğlu Genel Başkan olduktan sonra da CHP Gençlik Kollarından birçok arkadaşımla bu demokratik tüzük kitapçığını yurdun her noktasına dağıttık, herkesle konuştuk, 2012 Tüzük değişikliğinden önce de her yerde bu düşünceleri yeni maddeleriyle savunduk. Ama ne yazık ki, Partiyi halkıyla kucaklaştıracak fitili o Kurultay ateşleyemedi...

BU KURULTAYDAN DA MAALESEF DEMOKRATİK BİR MÜJDE ÇIKMAZ. BAKIN NEDEN:
Kurultayların, tüzüklerin birer “ruhu” vardır. Mesela Fransız Devriminin ruhunu belirleyen “İnsan ve Yurttaşın Hakları” metni, 1789 Devrimi ile beraber Fransız Aydınlanmasını dünyaya taşımış bir metindi. 1960 Devrimini sonucuna taşıyan 1961 Anayasası, ayrıca döneme ve onu takip edecek en az 20 yıla damgasını vuran büyük bir atılımdı.
Şimdi bu Kurultay’dan önce, çoğu insanın da fark ettiği gibi, herkes yine “demokrasiyi severmiş gibi” yapmakla meşgul. Size YİNE 2003 Kurultayı’nı anlatarak başlamamın nedeni gayet basit. Genel Başkan seçimi ve tüm diğer birimlerin seçim yönteminde, hep o uğursuz Ekim 2003 yılında, zoraki bir darbeyle anti demokratik bir ruhun kalıbına sokulan tüzüğün defolu, yorgun ve çelişkilerle dolu kimliği var.
Nasıl mı? Mesela 2012 Tüzük Kurultayı’nda, Genel Başkan adayı olabilmek için, %20 imza şartı daha sonra %10’a çekildi. Ayrıca %10 imza alabilmek için, bu insanları Divanın önüne getirme mecburiyeti de kaldırıldı. Ama maalesef işin özündeki aksaklıklar aynen durduğu yerde bırakıldı.
İyi de neden %5’e çekilmedi tekrar? Neden her delege, farklı adaylara aynı anda imza verip, “havanın kokusuna göre” onlardan bu son derece önemli Kurultay’da farklı konuşmalar isteyemiyor! Bu söylediğim sistem, 2003’de yapılan Tüzük darbesine kadar zaten böyleydi ve her şey sorunsuz tıkır tıkır işliyordu. Bir gün 2003 yılında, bir Meclis grup toplantısında, ben adaylığımı açıklayıp kampanyama başladıktan sonra, Baykal şunları deyiverdi: “AKP’ye bakın! Onlar hiç Erdoğan’a karşı böyle kolayca adaylar çıkabiliyor mu? Bizde niye aynı huzur yok?” Ne kadar acıdır ki, demokrasinin ülkemizdeki beşiği CHP, kendi demokratik çarkını çevirebilmek için AKP’nin tek ses düzenini örnek (!) gösteriyordu. Daha önce de bu sütunda, yarattığımız ucube tüzüğün mantıksız ve illegal yönünü, iflah olmaz çelişkilerini anlatmıştım. 7 yaşında çocuğun bile anlayabileceği ana terslik şu: CHP tüzüğüne göre Başkan “gizli oy/açık tasnif” ilkesiyle seçiliyor. Halbuki uydurulan yeni sistemle, bir adayı önermek için ona destek imzası verenler, başka kimseye aynı destek imzasını veremedikleri için, bu imzalar, kendini açıkça deklare etmiş “oy”a dönüşüyor! Sormazlar mı insana “hani senin genel başkanın gizli oy açık tasnifle seçilecekti?” diye? Tabi bu işin en acıklı tarafı genel merkez ve genel başkan baskısıyla “hadi bakalım destek vermiyor musunuz genel başkana adaylığını tekrar önermek için?” diye genel merkezden arandığınızda, soğuk terler de dökseniz ister nezaket kuralları ister vefa kuralları doğrultusunda o andaki inancınızın tersine de bir kararı bildirebiliyorsunuz! O andan itibaren, eşit şartlarla yapılan parti içi yarıştan söz etmek katiyetle mümkün değil; çünkü karşı taraf, genel merkez olmanın sayılamayacak kadar çok avantajını yanına alarak yarışa başlıyor. İşte tüm Kılıçdaroğlu döneminde de düzeltilmeyen bu ağır çelişki ve adaletsizlik nedeniyledir ki, her kurultayda bu imza toplandı toplanamadı, muhalefete imza verildi verilmedi, kavga gürültüsü aynen sürüyor. İşte önümüzdeki hafta getirilecek yeni taslakta da bu ucube hukuksuz durum aynen korunuyor! Gerisi, güzel nutuklar ve demokrasiyi çok severiz lafları! Sormazlar mı adama “ülke için istediğini iddia ettiğin tam demokrasi ve adaleti, kendi parti içinde neden istemiyorsun?” diye?

NEDEN, NEDEN, NEDEN... BİR BİLEN VAR MI?
Geçtiğimiz günlerde, Genel Merkez’in hazırladığı tüzük taslağını toptan okudum. Hani tüzüklerin de ruhu vardır diyordum ya, işte bizi ilgilendiren o özgürlükçü ruh, bu taslakta ne yazık ki hiç yok. Tüzüğü iyi okumayı bilen deneyimli gözler için, maalesef Parti’de mutlak merkeziyetçi yönetim anlayışı, satır aralarına gayet usta bir ince işçilikle yerleştirilmiş.
--İşe üyelikten başlayalım. Üyeler artık ikiye ayrılacakmış. “Üye” ve “destekçi üye” olarak. Yani 1. sınıf üyelik ve 2. sınıf üyelik. Aidat ödeyen ve çalışmalara aktif olarak katılan ancak “üye” olabilecekmiş. Ancak: Tüzük bu kriterlerin ne olduğunu bize öğretmiyor: “Parti çalışmalarına aktif olarak katılma ve düzenli aidat ödemenin ölçütleri, takibi ve gerektiğinde uygulanacak istisnalar, yönetmelikle düzenlenir”. Neden bu kriterler ne olacağı belirsiz bir yönetmeliğe devrediliyor da, 2-3 cümlede tüzükte aktarılmıyor?
--Genel Başkan’ın yetkileri arasında, MYK üyeleri tartışmasız en önemli görevleri üstlenecek Genel Başkan yardımcılarını seçmek var. (Örgütlerden sorumlu, idari ve mali işlerden sorumlu, hukuk işlerinden sorumlu, yerel yönetimlerden sorumlu ve genel sekreter) Ayrıca diğer Genel Başkan yardımcılarının görev alanı da Genel Başkan tarafından saptanıyor! (Madde 22/2)
Neden Parti Meclisi’nin adayları kesinkes “Çarşaf liste” de ilan edilmiyor da, “Blok Liste” Demokles’in kılıcı gibi kellelerin başı üzerinde geziniyor? (Madde 39/2): “Gündemin seçimler maddesine geçilmeden önce, kongre üye tam sayısının onda birinin yazılı önerisi üzerine blok liste usulü ile seçimlerin yapılmasına karar verilebilir”.

ADAY SAPTAMA YÖNTEMLERİ SAKAT KALMAYA DEVAM EDİYOR...
--TBMM aday üyelerinin saptanması konusu, büyük ölçüde yine Genel Başkan’ın inisiyatifine bırakılmış. Genel Başkan’ın Merkez yoklaması ile saptayacağı adaylar, %15. Fakat bunun dışında Partinin %10’dan az oy aldığı seçim çevreleri ve tek milletvekili çıkardığı iller de yine adayın “Merkez yoklaması” üzerinden yine Genel Başkan’ın insafına bırakıldığı durumlar (Madde 51/4) Bu durumda 57 ilde, Merkez yoklaması ile Genel Başkan Milletvekili adayları üzerinde doğrudan söz sahibi olacak. Böylece Anadolu’daki illerin büyük kısmında önseçim yapılamayacak olması, Parti dokularında ciddi bir moral bozukluğu ve ivme düşmesi yaratacak, kimse bunun aksini iddia edemez. Bu adrenalin düşmesi, Parti’ye bir hareketlenme getirmeyeceği gibi, tam tersine kireçlenme hızlanacak.
Ayrıca adaylar arasında “Parti üyesi olmayanların aday yapılabilmesi” gibi, örgütün kimyasını bozucu bir olasılık neden ekleniyor? Yeni Ekmeleddin tarzı doku uyuşmazlığı taşıyan projeleri son anda devreye sokabilmek için mi? (Madde 52/2)

--Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda Ekmeleddin İhsanoğlu skandalından sonra parti yönetimi halktan hiç özür dilemediği gibi, nasıl oluyor da bu yeni taslakta da cumhurbaşkanı adayının yalnız “tüm örgüt tüm üyeler” tarafından seçileceği müjdesi verilmiyor? Neden hala her türlü son anda grup kararı, merkez yoklaması kararı gibi işi tek adamın seçimine getirecek alaturka yöntemler sürekli canlı tutuluyor? Yine peşine düştüğümüz yeni dayatmalar mı var? (Madde 53/1-2-3) Maalesef CHP Milletvekilleri, bu akıl almaz ve Parti’nin köklerine ve ruhuna aykırı dayatmaya karşı, aralarında 20 oy toplayamadılar Emine Ülker Tarhan için... Bu basiret bağlanmasını unutmadık. “Ne yapalım, Grup kararı” denerek üzeri örtülebilir bir hata değildi. Acıdır ki, geçmişte Eşref Erdem, Erol Çevikçe, Önder Sav, Adnan Keskin gibi isimlerin uyguladığı “haksızlıklara sessiz kalma, tek adama şartsız kayıtsız teslim olma” hatasını, bugün başka isimler devralmış durumda...
--Kotalardan söz edilirken, hatırlatırım ki mühim olan, o kotalarda ne yazdığı değil, seçilen milletvekilleri lacileri giyip parlamentoya geldiklerinde, bakalım seçilenler ve mazbatasını alanlar arasında gerçekten o kota tutuyor mu? Tutmuyorsa, herkes şunu bilmelidir ki, tutmayacak şekilde yapılmış bir milletvekili aday sıralamasının, tüzüğün kota ile ilgili maddeleri yanında hiçbir değeri olamaz!
Disiplin kurullarında verilen cezalar arasında “geçerli özrü olmaksızın seçimlerde oy kullanmamak” da var (Madde 67/3/d). Anlaşılan yeni bir “tıpış tıpış oy verecekler” sendromuna karşı bir ön hazırlık bu! Umarım yanılıyorum çünkü bu halk yeni bir Ekmeleddin faciası daha kaldıramaz!
Parti Meclisi’nde bir “Bilim Kültür Sanat Platformu” var. Bu platforma kim nasıl girmeye hak kazanıyor? İnsanların bana gelip sanki benim kararımmış gibi “Neden bu platforma girip destek vermiyorsunuz?” demelerinden vazgeçtim, hiç kimse gelip bana “Kimleri koysak iyi olur? Yıllardır bu ortamın içindesiniz” diye bir tek gün sormadı. Alınan isimlerin son derece değerli isimler olduğundan şüphem yok. İyi de neden illa hiç kimsenin bizim sanat ortamımızdan tanımadığı veya geniş halk kitlelerinin bilmediği insanlar seçiliyor, bir bilen var mı?
--Neden bu Kurultay apar topar, birden toplanma aşamasına giriyor da, bu son derece önemli konularla ilgilenmek ve konuşma yapmak isteyenlerin büyük bir kesimi, programlarına alamadıkları için bu Kurultay’a katılamaz hale getiriliyorlar? Neden halk bu kurultayı izleyemiyor? 1600 kişilik bir salona, 1200 delege, Parti yetkilileri ve basın girdikten sonra, Parti üyeleri ve seçmeni, nereden izleyecekler bu kadar önemli bir buluşmayı? Eninde sonunda partiye oy verecek olanlar, yani partinin gerçek sahipleri onlar değil mi? Neyi kimden saklıyorsunuz? Neyi apar topar bir oldu bittiyle geçirmek istiyorsunuz?

Parti içi demokrasinin, Parti içi dayatma metodlarından daha iyi olduğuna son yıllarda gecikmeli de olsa nihayet kanaat getiren Muharrem İnce, bu konuda son Kurultay’da çarpıcı bir konuşma yapmıştı. Onun ve Umut Oran’ın benzer şekilde önerdikleri, önemli noktalar var. Bunların ana konuları, “iki seçim kaybeden Başkan, tüzük gereği gider” ve “Üç dönemden fazla milletvekilliği yapılmaması” gibi öneriler. Buna bir de “anahtar liste yasağı” getirme teklifi ekleniyor. Bence radikal görülen bu teklifler aslında son derece doğru. İki genel seçimde başarısız olan bir başkanın, neden hala ısrarla orada durmak isteyeceği pek anlaşılır bir şey değil. Üç dönemden fazla milletvekilliği yapılmaması da bence çok yerinde. Çünkü ortaya “profesyonel milletvekili” gibi bir kavram çıkıyor. Partiye parlamento için de taze kan pompalanmasının büyük yararları var. Anahtar listelere gelince, o listelerin, çarşaf listenin özgür ruhunu hemen yine nasıl “Genel Merkez kontrol ve baskısına kurban ettiği”, siyasetin içinde olan herkesin çok iyi bildiği bir yadsınamaz gerçek.

O KADAR YAZIK OLDU Kİ...
Bu tüzük tartışmalarıyla CHP, önce 2003, sonra da 2010’dan itibaren bugüne kadar 15 veya 8 yıl kaybetti. CHP, o tarihlerden beri, halkıyla bütünleşmiş, kapısını gençlere, kadınlara, derneklere sonuna kadar açmış, her yerde tüm üyeleriyle önseçim yapan, adayları hakkında hiç kimsenin polemik üretemediği, çağdaş bir Parti aidiyet kartıyla her üyenin her hakkını göğsünü gere gere kullandığı bir Parti olacak, üye sayısı belki beşle çarpılmış olacaktı. Ülkede artık Bursa’nın veya Samsun’un belediye başkan adaylarını veya milletvekili adaylarını Bursalıların veya Samsunluların seçtiği, Ankara’da Genel Başkan katından hiçbir şeyin artık dağıtılmadığı farklı bir dünyada yaşıyor olacaktık. Şayet bu devrimler, üç ayda toptan gerçekleştirilse, bütün Türkiye’yi sarsacak ve halkı büyük bir umutla CHP’ye yönlendirecek olan bu önerilerden bazıları, yıllar içinde değiştirilerek, yavaş yavaş ve ruhu kaydırılarak uygulanmaya çalışıldı. Aklıma Sezen Aksu’nun “Kaybolan Yıllar” şarkısı geliyor. Hem de ne pahasına!
Ne acıdır ki, aradan 15 sene geçtikten sonra, hala aynı yerdeyiz hatta belki daha da kötü noktalardayız. Kılıçdaroğlu, bence Deniz Baykal’ın kötü taraflarını içselleştirerek aynen almış. CHP ve Parti içi demokrasisinden söz ediyorum... Keşke bir mucize olsa da, Önümüzdeki hafta sonu CHP yönetimi kendini aşarak Partinin dikenli tellerini kesip atsa, bulutları ve maviyi kucaklasa...