20 Ekim 2017 Cuma

ATATÜRK CHP’YE NELER SÖYLERDİ | Bedri Baykam | 19.10.2017


Hep söyleyip yapamıyorum ama gerçekten bu sefer konuyu dağıtmamak için kısa yazmaya çalışacağım. Türkiye’nin yaşadığı dış siyaset kaoslarının tamamı çok karışık, bu nedenle ister Suriye konusunda ister Amerika ve Avrupa Birliği ilişkileri, ister iç siyaset çelişkileri ve öngörülerinde çeşitli boyutlarda duvarlara çarpmak ve bunlar arasındaki çelişki yumakları karşısında akli dengenizi kaybetmek durumunda kalıyorsunuz. Başlı başına ayrı bir araştırma ve analiz konusu olan bu olguyu rafa kaldıralım ve çok yakın zamanda gerçekleşen, hatta diğeri dün yaşanan hükümetin iki muhteşem geri vitesine konsantre olalım. Bunlardan biri, Milli Eğitim’de müfredattan Atatürk’ün çıkarılması ve ancak sembolik oranlarda bırakılması, ikincisi ise müftülere resmi nikah kıyılma yetkisi verilmesi.

HANGİ TEPKİLERİ DUYUYORUZ?
BİRİNCİ KONU: MÜFREDAT
Çocuklarını gerici bir müfredat anlayışına teslim etmek istemeyen anneler ve babalar bu konuyu gündemde tutuyorlar ve bu ağır geriye gidişi kesinlikle kabul etmeyerek şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu konuda gazetelere yazıyorlar, imza topluyorlar, aralarında toplantı yapıp kendi güçlerini birleştirip avukatlarla konuşup ne yapabileceklerine bakıyorlar ve bir muhalif siyasi partiye giderek bu tepkilerini ayrıca onlara iletiyorlar. Milli Eğitim’in önce felsefe ve sanattan, arkasından da bağımsız bilim ve Atatürkçü ilkelerden uzaklaşmasını kendilerine yediremiyorlar. Yerlerinde duramıyorlar ve ellerinde hangi gücün olduğunu saptamaya çalışıp bunları üst üste koyup nereye varabileceklerinin hesabını dehşet içinde yapmayı sürdürüyorlar. Çeşitli çağdaş dernekler ve TGB gibi gençlik grupları, durumu kabullenemiyorlar.

İKİNCİ KONU: MÜFTÜLERİN RESMİ NİKAH YETKİSİ
Bu konuda da başta Atatürkçü dernekler ve kadın dernekleri, yurdun her yerinde ayaklanarak laiklik ilkesini yok etmeye çalışan bu uygulamayı protesto ettiler, pankartlarını açtılar, sloganlarını attılar, seslerini kaybedercesine haykırdılar. Atatürk’ün kendilerine onca batı ülkesinden daha önce verdiği tüm hakları geri almak isteyen yobaz uygulamalara karşı vücutlarını siper ettiler. Aynen Semih ve Nuriye ve açlık grevi süreçlerinde onlara destek veren ilerici demokratlar gibi dayak yediler ve derdest edildiler. Terörist muamelesi gördüler. Hangi polisten? Her sabah Atatürk fotoğrafına bakarak görevine başlayan ve yasalarını savunmakla mükellef olduğu bu Cumhuriyetin, yasalarında yer alan laiklik ilkesine de bağlı olması beklenen polisten. Onlar bu toplumda halen annelerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz, eşlerimiz, sevgililerimiz, hayranı olduğumuz düzeylerde entelektüel yaşama ve bilime hizmet eden beyinlerimiz. Ama onlar şu anda bu görevleri bırakıp cumhuriyet bekçisi oldular, Atatürk’e olan görevlerini hatırladılar. Zaten çoğunu birinci dereceden tanıdığım için şunu da eklemem lazım, ne zaman unutmuşlardı ki bu görevi? Hiçbir zaman! Ben onlara hayranım, o Atatürkçü Türk kadınları hiçbir zaman yüce önderin kendilerine hediye ettiği hakları ve değerleri unutmadıkları gibi, işlerini güçlerini bırakıp, hatta kimi zaman aile sorumluluklarını ikinci plana kaldırıp her türlü riski alarak bu “koruma” görevlerine devam ettiler, ediyorlar.
Onlar devam ediyor da, yanlarında blok oluşturması gereken diğer büyük kurumlar, erkekler liderler siyasi partiler nerede? Bu soruyu onlar da soruyor duyarlı halk kesimlerimiz de...

KURBAĞA FIKRASINI BİLMEYEN KALMADI DEĞİL Mİ?
Tarih 1993’tü. Prof. Dr. Selçuk Erez anlatmıştı bana. Ben de Cumhuriyet’teki köşemde bunu hemen yazmıştım. Yalan söylemeyeyim, daha önce hiçbir yerde yayınlandığını ben görmedim, duymadım. Siz biliyorsanız, daha önce okumuşluğunuz veya bu konuyu yazmışlığınız varsa lütfen bana bildirin ben de öğrenmiş olurum ama sonuçta benim bildiğim o fıkra o günden sonra meşhur oldu yayıldı gitti. Ne diyordu fıkra? Siz kurbağaları sıcak suya atarsanız derhal refleksle ciyak ciyak bağırıp kendilerini suyun dışına atmaya çalışırlar. Halbuki ılık suya koyarsanız ve suyu çok yavaş ısıtırsanız, kurbağalar ne olduğunu anlayamadan yavaş yavaş pişirildikleri için refleksleri harekete geçemez ve ne olduğunun farkına varamadan orada öyle kalıp, fokur fokur kaynamaya başlayıp şaşkın şekilde önce öbür dünyaya sonrada yenecekleri tabaklara geçiş yaparlar. İşin komiği şu, ben dokuz veya on yaşındayken bir arkadaşımın ailesinin getirdiği bir aşçı, bu kurbağa pişirme işini o yanlış yöntemle gözümün önünde denedi ve ben ciyak ciyak bağırarak kendini suyun dışına atan ve mutfakta sağa sola koşturan kurbağaları bizzat gözümle gördüm!
Kurbağa fıkrasının siyasetimize nasıl yansıdığını, yaşamın her zerresini yavaş yavaş nasıl değiştirdiklerini çok iyi biliyorsunuz. Bizlerse ciyak ciyak bağırıp dev nümayişlerle kendimizi sokağa atamadan, buradan tepki koyarak, makale yazarak toplantılar yaparak “olmaz böyle şey” diyerek, arada ufak naralar atarak sözde tepkimizi ortaya koyuyoruz ve kurban olarak acı sonumuza doğru artık hayli fokurdamış suda pişmeye devam ediyoruz! İşin akıl almazı, bu durumu neredeyse 30 yıla yakın bir süredir yaşıyoruz! Yani bizler 30 yıldır pişiriliyoruz, insaf birader! Hani Cemal Reşit Rey’de içki yasağı geldi ya, mesela o günden beri pişiriliyoruz; ya da resim öğretmenleri atanmadı ve felsefe dersleri kaldırıldı ya, o günden beri pişiriliyoruz; her yere hastane-üniversite-müze yapmak yerine durmadan camii ve imam hatip liseleri yapılmasını seyrettik ya, AKM durup dururken kapatıldı, içkili restoranların masaları kaldırımlardan kaldırıldı ya, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” Kars’ta yok edildi ya o günlerden beri pişiriliyoruz!
Fıkranın anlamını hala anlamadıysanız, yardımcı olayım: Alıştırıla alıştırıla delirtildiniz. Halbuki pek o kadar da ılık suda pişirilmediniz, ama öldürücü süreç 25-30 yıla yayıldığı için kişisel tüm tepki reflekslerinizi kaybedip “bu muhalefet de birşey yapmıyor ki” cümlesine yenildiniz. Kendinizi etkisiz ve yetkisiz, pasif bir seyirci olarak konumlandırdınız.

GELELİM MUHALEFETE VE CHP’YE, ONLAR HANGİ SULARDA PİŞİRİLDİ?
Bugün Türkiye’de muhalefetten söz edilirken, maalesef insan bu kavramı nereye oturtacağını bilemiyor. Vatan Partisi laiklikle ilgili konularda hükümete tam muhalif, dış politikada hükümetin büyük destekçisi. HDP ise siyaset yapamaz bir parti haline dönüştürülmüş durumda. Demirtaş’ın yaşadığı mağduriyet ortada. Tabii HDP kendi ağır özeleştirisini de yapmaya mecbur, o ayrı bir konu. Ama zaten Atatürk ilke ve devrimlerini pek ağzına almayan HDP, bugün değindiğimiz bu dramatik ortamda pek bir ağırlık taşıyamıyor. MHP, bildiğiniz gibi. Artık muhalefet partileri arasında yer almıyor. Daha çok yavru iktidar, zirveye hizmet partisi rolünde. Hatta burada saydığımız ana şikayet konularımız da tabi ki Sayın Bahçeli’nin 2015 Haziranı’ndan beri AKP’ye olan tartışılmaz desteği sayesinde oldu!
Gelelim CHP’ye... Her biri yakın arkadaşım, dostum, yoldaşım olan sevgili CHP’lilerin normalde bu iki ağır toprak kaymasına karşı neler yapmaları lazım, şimdi ise ne yapıyorlar?
Hiçbiri yanlış anlamasın, her biri parlamento kürsüsünden değerli itiraz sesleri yükseltiyorlar, her biri önemli vurucu demeçler veriyorlar. Hiçbirini yadsımıyorum ve kendilerine teşekkür ediyorum.
ANCAK: Sevgili arkadaşlar, gerçek Türkiye’de, bırakın bu iki geri vites eylemini, herhangi bir insan kalkıp bu iki akıl almaz Cumhuriyet karşıtı eylemi aklına getirip, böyle bir niyetin adını ansa, yeryüzünün en şiddetli itiraz ve pişman edilme fırtınasına tutulurdu. Atatürk devrimlerine ve kadınların en büyük medeni kanun kazanımlarına bu şekilde ihanet edilmesinin soyut düşüncesi bile, Türkiye’de hem halkın, hem siyasi partilerin, hem de kurumların kaldıramayacağı bir şekilde Cumhuriyetin hanesine tecavüz olarak kabul edilirdi.

ATATÜRK CHP’DEN NE BEKLERDİ?
Sevgili CHP’lilerin bu konuda neler yapmaları gerektiğini tam olarak hatırlamaları için MYK olarak topluca Anıtkabir’e gidip bu soruyu Atatürk’e sormaları son derece etkili olabilir! Ben atanın neler söyleyeceğini tahmin edebiliyorum. Mesela “Siz bu dayatmaları ve devrim iptallerini kabul edebiliyorsanız, neden hala benim resmimin her yerinde yer aldığı bir partide görev yapıyorsunuz? Benim size bıraktığım mirası böyle mi koruyorsunuz? Bunun kadınlarımıza ve toplumumuza vereceği zararı görmekten aciz misiniz?” derdi. Ya da o noktaya gidip, “Bizim yerimizde Atatürk olsaydı, şu anda ne yapardı? Halkı ile bütünleşip hangi dev mitingi düzenlerdi, kendini dünyaya nasıl dinletirdi?” sorusunu birbirlerine sormaları da bir o kadar etkili olur!
CHP, bırakın yıllardır yaşadığımız tüm olumsuzlukları, %51 iddiasıyla değiştirilen koca rejimi, yalnız burada hatırlattığım iki verinin gereğini yaparak Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ve en tarihi mitingleri yapabilir, yapmalıdır! Alıştırılarak delirtilen ülkemizin “ana muhalefet” partisi, bu iki konunun “MTV zammına karşı çıkmak” gibi güncel bir oynak siyaset konusu olmadığını, Cumhuriyet’in kalbini tehdit eden bir saldırı olduğunu anlamalıdır. “Biz halkımıza avukat vereceğiz, itiraz etsinler bu müfredata” veya “kadınlarımız bu şekilde evlendirilirse, hemen gidip baksınlar bakalım belediyenin medeni kanun listelerine evlilikleri yansımış mı yansımamış mı,” kontrol etsinler demek bir çıkış kabul edilemez, tam tersine büyük bir mağlubiyetin tescili onayı ve kabulü anlamına gelir bu tavırlar.

CHP derhal demokratik haklarını kullanarak örgütü, ülkemizin kadınları ve aydınlanmacı halkı ile beraber sokağa çıkarak ses vermelidir. Başka hiçbir çözüm ve alternatif yoktur. Yoksa bu geriye kayış, bir sabah vakti, “şalvar ve peçe mecburiyeti ilan edildi(!)” bildirisine kadar gidecektir.


16 Ekim 2017 Pazartesi

MEYDAN OKUMA VE KANDIRILMA ÜZERİNE | Bedri Baykam | 11.10.2017


SABAH TELEVİZYON İZLEME GAFLETİ
Sabahlar güzeldir. Umut taşır güneş... Her gün, bir canlılık ve gülümsemeyle başlar. Taze simitlerin ve güzel havanın kokusu, vapurun hafif sise karşı çaldığı siren, önünüzden süzülerek uçan martılar, o günkü taze umutlarınızı körükler. Farkına bile varamadan bazen ailenizle yaptığınız bir kahvaltıyı veya çocukluk aşkınızı düşünmenin kalbinizde yarattığı utangaç mayhoşluğu derinden hissedersiniz.
Sonra birden televizyonu açma gafletinde bulunursunuz. Sabah sabah açtığınız mutfak dolabından başınıza tencereler, tavalar, oklavalar düşmeye başlar! Neye uğradığını şaşırıp sersemlemiş bir şekilde yerden kalkmaya çalışırsınız. İşte güne tüm doğal umutlarla başlamışken hayat üzerinize yıkılıyor! Günün, dönemin gerçekleri ile hayat sizi yüzleştiriyor.

SUPER-POWER’LARA MEYDAN OKUMA KEYFİ
Düşünüyorum da, galiba hiçbir dönemde “Türkiye Cumhuriyeti-Devleti-Partisi-Hükümeti” ile bu kadar güçlü kudretli olmadı. Uzaktan yakından hiç bugünkünün havasına yaklaşan benzer bir gücü yaşamadık, vallahi billahi!
Lütfen gözden geçirin neler olup bittiğini. Hani o dünyanın büyük “Super Power”ları var ya... Amerikanya-Rusya filan? Bakın daha dün Rusya ile restleşmemiz bizi bu dev yapı ile soğuk-ılık savaşın eşiğine getirmiş, turizm-ihracat durma noktasına gelmiş, biz de Putin-Erdoğan atışmalarını izlerken “Biz neymişiz yahu!” diye böbürlenebilmiştik. Aradan 1-2 yıl bile geçti geçmedi, bu sefer koca Amerika Birleşik Devletleri ile boks ringine çıktık. Restleşme, dünyanın her yerinden ses getirdi! Yahu kolay mı Amerikanya Dayı ile el ense çekmek? Şimdi nur topu gibi yeni krizimiz hayırlı olsun! N’olacak ki? Olsa olsa milli duyguları pekiştirir, dayanışma yaratır, sağda-solda dindarlar da, dinsizler de, her bölgede yaşayan ABD karşıtları, bu sayede güç birliği kurarak Devlet-Parti-Hükümet üçgenine destek verebilirler.
Bakın o kadar çok kişiye aynı anda, hatta peş peşe meydan okumayı Muhammed Ali bile yapmamıştı! Amerika-Rusya ana cengaverlik alanlarımız.. Yoksa Suriye, Hollanda, Alamanya, gerektiğinde Fransa, Yunanistan fark etmez, herkes Türkiye’nin hışmından payını almalıdır. Aslında Çin’le de bir sürtüşme çıkarmayı başarsak, şöyle Uzakdoğu yakasına da uzansak hiç de fena olmaz! “Eyyy Çin!!” sözlerini aklıma getirmek bile içimi kıpır kıpır ediyor.

DEVLET-PARTİ-HÜKÜMET ÜÇGENİNDE YEREL MEYDAN OKUMALAR
Bu arada sakın zannetmeyin ki, Devlet-Hükümet-Parti yapısal birliği, bütün bu dış güçlerin tahrik, tehdit ve sinir bozmalarıyla gereken şiddette mücadele ederken, iç işlerimizi ihmal ediyor! Kesinlikle öyle bir şey olmadığını gururla söyleyebiliriz. Her gereken veya gerektiği düşünülen, veya gerekeceği öngörülen noktada, ana muhalefet partisinin de, yavru muhalefet partilerinin de işitmeleri gereken ihtarları fazlasıyla alıyorlar. Hatta bunların bağımlılık yaptığı bile söylenebilir. Mesela duyduğuma göre, Sayın Kılıçdaroğlu, şayet 3-4 gün “Eyyy Kılıçdaroğlu!..” hitabetinden uzak kalırsa, morali bozuluyor ve “Acaba ben neleri eksik yapıyorum?” suçlamasını kendisine yönelterek kara kara düşünüyormuş. Bunun dışında gazeteciler, yazarlar, sanatçılar da, bildiğiniz gibi durmadan ağız paylarını alıyorlar Devlet’in tepesinden!
Bu kadarla kalsa iyi; Devlet-Parti-Hükümet güç birliği, otoritesini pekiştirmek için en küçük bir zaman boşluğu bulduğunda, bu sefer ilk hedef AKP belediyeleri ve örgütü oluyor. Üst üste “metal yorgunluğu” adı verilen hastalıktan mustarip çeşitli belediye başkanları veya çeşitli il-ilçe Başkanları istifa ettirilip, yerlerine yenilerinin gelmesi sağlandı, başkalarına ise okkalı bir sinyal çakıldı önümüzdeki dönem olmayacakları konusunda. Bu arada Erdoğan siyasi literatürümüze bir kavram daha kazandırdı: “Seçimle gelen, seçimle gider, ancak bu arada geçen süreçte neler yaptığını da gözardı edemeyiz” mealinden cümleler sarfederek, kendilerinin seçimle geleni seçimden önce “yollayabileceklerini” kendine göre yeni bir temele oturttu. Zaten Bekir Bozdağ da yine bu konuda ondan aşağı kalmayarak, şunları söylemişti: “Seçimle gelen seçimle gider, halk belediye başkanını seçerken şahsa oy veriyor ama bir yandan da partiye veriyor. Parti bir kişiyi koyuyorsa herhalde o kişiyi çekme hakkı da vardır.” Bu arada harika anekdotlar oluştu: Gecenin uzayan saatlerinde Melih Gökçek ve Erdoğan’ın Saray’da Ankara’da açılacak yeni bir müzenin planlarını konuştuğunu öğrendik! Bundan daha büyük mutluluk olabilir mi? Herkes siyasi arapsaçlarının gerginlikleri üzerine soğuk terler dökerken, bakın başkan ve belediye başkanı kültürel değerleri nasıl ele almışlar! Buna da herkes sevindi.
Sonuçta sanki tüm cihana ve... o da yetmedi birbirimize yönelik bu bitmez tükenmez meydan okuma ve savaş hali, kim bilir, önümüzdeki yıllarda çocuklarımıza nasıl yansıyacak...

BU SEVİYEDE GÖRDÜĞÜM TEK DİĞER İSİM BOBBY FISCHER
Dün yine 1972 yılında dünyayı sarsan Spassky-Fischer satranç kapışması üzerine olan filmi gördüm. Şaheser bir yapıt, “Pawn Sacrifice”. Sahnelerden birinde satrancın harika çocuğu Fischer, aynı anda sırayla yirmi kadar masa ile satranç oynuyordu. Her masaya göz atıp, iki saniyede en doğru hamleyi bulup uygulamak! Aklıma hemen Devlet-Parti-Hükümet üçgensel yapımızın zirvesi geldi. Onun da yaptığı sanki farklı mı? Yirmi cepheye ve de üstüne CE-HA-PE’ye aynı anda dur durak demeden haddini bildiriyor! Kaç babayiğit bunu yapabilir? Gerçekçi olalım, dünya böyle bir şey görmüş mü?
Halkımız kendini ne kadar güçlü hissediyordur düşünebiliyor musunuz? Sürekli olarak dünyaya haddini bildirip, herkesin suratına kapıyı çarpan bir lidere imrenmeyen yoktur! Bunun ülkemizde sokağa yansımaları da muhteşem: Kadınlara yönelik şiddeti sokaklarda trafik magandalarından ve sokak bitirimlerinden gövde gösterisi, ürettikleri şiddetin sosyal medyada reklamını yapan örgütler, birbirlerini bıçaklayan lise öğrencileri, herkes ülkenin yaşadığı bu olağan üstü dönemin yansımalarını artık kalbinde, hayatında ve özelinde taşıyor! Evlerde bile insanlarımızın artık birbirlerine odadan odaya “Eyyyy karımmm! Kim oluyorsun sen ya” veya “Eyyyy kızzz, bana bak o sosyal hesaplarını bugün kapatmazsan, ben sana yapacağımı bilirim” şeklinde fetva verir gibi girişmeleri moda olmuş! Anaokullarına bir yansıması olmuş olabilir mi henüz araştıramadım: “Eyyy Efeeee, bir daha gözünü sütüme dikersen...”

KANDIRILMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Ülkemizde, dünyaya sürekli meydan okumanın getirdiği tartışılmaz gurur dışında başka güzel şeylerde oluyor. Örneğin müftülüklerin nikah kıyabilmesi, imamların bu kadar –sanatsal entel bir deyimle- multi-disipliner (çok yönlü-farklı kökenli) güçlere erişmeleri, farklı görevleri aynı anda üstlenebilmeleri gurur veriyor. Bence ötelenen felsefe derslerine bile girebilirler, mani hiçbir durum yok. Bilakis...
Uzun lafın kısası, tam bir gurur dönemi yaşıyoruz. Tek sorunumuz, aşırı iyi niyet ve güzel kalp taşımaktan oluşan “kandırılma” durumları... Maalesef o liste de uzadıkça uzuyor. Aynen meydan okuma listeleri gibi! Ne diyordu gazete manşetleri Trump ve Erdoğan buluşmasında? “Hiçbir zaman bu kadar yakın olmadık.” Şimdi kora kor komando kapışması da çok yakın gerçekleşir, “vücut vücuda” acaba yakınlıktan söz ederken, böyle bir öngörü mü oldu? Olduysa, bakın o öngörü doğru. Yok bu değilse, maalesef Trump da bizi kandırmış!
Kim ne derse desin, bu kandırılma listesi de ne kadar uzarsa, o kadar temiz kalbin kanıtı, yansımasıdır bu! Uzlaşma politikaları adı altında Kürtçü siyaset götürenler de kandırmış, başkanın her tarafını A’dan Z’ye kuşatan FETÖcüler de kandırmış, 15 Temmuz’dan sonra bir ara Kılıçdaroğlu da kandırmış, Rusya da kandırmış, Almanya da kandırmış, Avrupa Birliği de kandırmış, Barzani de kandırmış, Esad da kandırmış, şimdi de Trump kandırmış... İnsan üzülüyor!
Biliyorsunuz, bir de Ergenekon-Balyoz-OdaTv davaları vardı Başkan dahil herkesin kandırıldığı... Benim korkum yarın öbür gün aynı şekilde Cumhuriyet-Sözcü davalarının altından da aynı KANDIRILMA hikayeleri çıkacak... Çünkü biliyorsunuz, baştan sona Ergenekon- Balyoz’la aynı eğreti ve elle tutulur bir yanı olmayan senaryolar birebir uygulanmış, benden hatırlatması...
Velhasıl, meydan okuma konusunda puanımız tam, 10/10!  Bir de kandırılma-kanmama dersinden geçsek, Türkiye’den büyüğü yok! O konuda notumuz çok düşük, hiç vermesek daha iyi olur galiba! Baksanıza, bizi kıskananlar arasına Bob Geldof da katılmış. Bu seviyede bir ülke olmasaydık, Trump, Xi Jinping ve Putin arasında bizim liderimizi de sayar mıydı? İyi yoldayız, artık karşınızda ona buna ihtiyacı olan bir Türkiye kalmadı! Bu sokakların efendisi de, reisi de, büyük patronu da bizim ülkenin lideri!!



24 Eylül 2017 Pazar

YOĞUN SANAT HAFTASININ TRANSİT RAPORU! | Bedri Baykam | 23 Eylül 2017


Hafta başını (hala devam eden) ağır sol bacak ve boğaz ağrılarıyla geçirince, size yazımın ulaşması cumartesi gününü buldu. Ben de sizi sanat ortamımıza davet etmeye karar verdim!

Geçen hafta, İstanbul sanat ile yatıp kalktı. Bu, içinde bulunduğumuz haftanın savaş gündeminden daha renkli bir tabloydu!
Contemporary İstanbul (CI) ve İstanbul Bienali’nin peş peşe açılması nedeniyle, rekabetten uzak durmak istemeyen galeriler ve sanat merkezleri de mecburen aynı günlerde art arda açıldı. Sonuç aslında tam bir “kimin eli kimin cebinde” durum yarattı. Neredeyse, hiç kimse, insanlara verdiği katılım sözünü tutamadı. Contemporary İstanbul sabahtan akşama adeta dolup taşıyordu. İnsanlar Türkiye’nin ve dünyanın önemli sanatçılarının işlerini görebilmek için kuyruğa girip, maratona çıkmış gibi sabah akşam koşar adımlarla bütün katları ve tüm bölümleri baştan aşağı ziyaret ediyorlardı. Türk ve yabancı galericilerin sergiledikleri binlerce sanat eseri, bu yapıtları anlasa da anlamasa da onların arasında gezinmekten keyif alan on binlerin meraklı gözlerine teslim edilmişti. Piramid Sanat’ın fuar standında sergilenen 1987 yapımlı “Demokrasinin Kutusu”, her gün üst üste yeni ziyaretçi rekorlarını kırdı. Fuar açıldığı andan itibaren başlayan kuyruklar kapanışa kadar devam etti. Dış duvarlarında yer alan 1987 kupürleri, bugünkü yobaz gidişatın, nasıl davul çala çala geldiğinin kanıtı olarak açıkta duruyordu. Kutunun içerisine girenler, bu kavramsal-pop yapıtta bir telefon kulübesi, tualet, porno gözetim noktası arasında gidip geldiğini gördüler. En derin anlamıyla “bir metrekare özgürlük” olan “Demokrasinin Kutusu”, Türkiye’de adına daha sonra biraz yapay bir etiketle “güncel sanat” adı verilen her adımın ilk başlangıç taşı, bu iş oldu.

BİENAL VE CONTEMPORARY İSTANBUL ÜST ÜSTE GELİNCE NELER YAŞANDI??
Aynı hafta, aynı anda İstanbul Bienali’nin de açılması ve tüm programların üst üste gelip kesişmesi, aslında belki apayrı bir sanat yazısında irdelenmesi gereken gizli bir kriz yarattı.
Yaşanan krizi şöyle özetleyelim: size Büyükada’da evlenen bir arkadaşınız harika bir hafta sonu daveti öneriyor; ama aynı hafta sonu sizin en yakın renktaşlarınız sizi Antalya’da yapılacak bir Kupa Finaline çağırıyorlar! Bu arada 12 yaşındaki oğlunuzun hem cumartesi, hem pazar kendi basket takımıyla Tuzla’da dört grup maçı var ve çocuk yalvarıyor “Baba nolur gel izlee” diye... Siz şimdi “Bu hafta sonu çok güzel olaylar var” diye sevinebilir misiniz? Seçim yapamamaktan belki sinirle basıp Paris’e kaçıp, uzun bir Seine Nehri gezintisine bile çıkabilirsiniz! “Sinerji” adı altında Contemporary İstanbul’u İstanbul Bienali ile aynı haftaya denk getirenler, böyle bir eş zamanlı ve çoklu krizler dizisine neden oldular! Üstelik İKSV’den bazı insanlar da bu durumdan bir o kadar şikayetçiyken, bunun adı nasıl “sinerji” oldu, pek anlaşılamadı! Tüm açılış ve davetler üst üste kesişti ve işin profesyonelleri, en hafif deyimi kullanırsak, gerçekten mağdur oldular! “Fuar nasıl geçti?” sorusunu soracağınız hiçbir galerici “kötü geçti” demez. Ama gerçekte nasıl geçtiğini bir tek Allah bilir tam olarak!
Sanat koleksiyonerlerinin önemli bir kısmının hala tatilde olduğu şikayeti sıkça dile getirilen bir serzenişti. Contemporary İstanbul yöneticileri şunu bilmeye mecbur: arzu ederlerse objektif bir soruşturma yapsınlar, katılan galerilerin %85’i, Kasım’dan Eylül ayına çekilen tarihten hiç de memnun değillerdi. Umarım gelecek yıllarda bu hatadan dönülür... İstanbul’a yıllardır bu kadar başarılı bir sanat adrenalini veren Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu, katılımcıları ve sanatçıları da düşünmeli. (Tabii bu söylediklerimiz, fuarın daha da iyi geçmesi için. Yoksa oluşan büyük kalabalıklar ve dev kuyruklar gerçekten sevindiriciydi. Bu başarı da alkışlanmaya değer.)

HAYDARPAŞA’DA VAGONLARDA GELİŞEN FARKLI BİR “YEREL KOMŞU”
Ama buna rağmen, en azından “azılı” sanat severler için, bu Eylül ortasında, kentin her yerine bitmez tükenmez sanat ziyafeti sunulmuştu! En azından doymak bilmeyen amatör sanat tutkunları için dayanılmaz davetkar bir ortamdı! Kimse her yere aynı anda gidemese de, kentin her yerinden sanat ve partiler fışkırıyordu! Mesela ben size bienal kapsamında “komşu etkinlikler” başlığıyla yapılan diğer uluslararası etkinliklerinden birini de tavsiye etmek isterim (“Paralel etkinlikler” tarifi, bu sene ciddi “pratik” (!) ve “hayli siyasi” sebepler yüzünden kullanılamadı!). Koreli sanatçı dostum Park Byoung’un 22 yıl evvel kurmuş olduğu ve benim de 15 yıldır üyesi olduğum “Nine Dragon Heads” uluslararası sanat grubunun, Denizhan Özer ve Magda Guruli küratörlüğünde Haydarpaşa Garında vagonlara sanat yerleştirerek, büyük sürprizler gerçekleştirmeleri birçok sanatseverin büyük ilgisini çekti. 4 Ekim’e kadar, muhakkak Haydarpaşa Garına gidin ve sergiyi gezin... Benim de insanın birbirine, dünyaya, hayvanlara verdiği zararı betimleyen, “ASSASSIN GREED” başlığıyla yaptığım kendi vagonum, sizlere ilginç gelebilir...

12 EYLÜL DÖNEMİ GİBİ...
12 Eylül sonrası dönem tüm hızıyla sürerken gençler gözaltında kaybolup işkence odalarında erirken, partiler, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, bir bir kapatılırken morali yerlerde gezinmeye başlayan ve ifade özgürlüğünü kaybeden halk kitleleri kendilerini sanata vermişti. Bu dönem mizah dergileri ve sanat dergilerinin tirajı tavan yapıyor, halk özgürce izleyemeyeceği siyasal tartışmaların acısını sanatsal metinlerden fotoğraflardan karikatürlerden heykellerden resimlerden çıkarıyordu. Önce Milliyet Sanat ardından Hürriyet Gösteri herkesi başka bir düzleme çekerken karikatür dergileri en hinoğluhin başlıklarla derinden ve çaktırmadan toplumu sarsıyordu.

NEREDEN NEREYE!
Şimdi Contemporary İstanbul’un ve Bienal’in gördüğü büyük ilgi bana kaçınılmaz şekilde bunu hatırlattı: Bundan 38 yıl önce, ben bağımsız bir sanatçı olarak yalnız çağdaş sanat yaparak yaşama kararı aldığımda, bana inanan annem babam dışında ailede kimse yoktu. Türkiye’de böyle bir piyasa değil, böyle bir konu bile yoktu. Dört-beş koleksiyoner, izlenimci, klasik veya oryantalist resim toplar, “modern resim”, Picasso veya Mirò gibi bir imza taşımıyorsa, çerçöp sayılırdı. İşin “ticaretini” başlatan, daha önce açıp kapanan Maya gibi galerileri bir köşeye koyarsak, Yahşi Baraz oldu. “Çağdaş” resim deyimi henüz literatürde pek yoktu. 1983 yılında AKM’de açılan kişisel sergim, belki yıllardır görülen en büyük ve “taze” işlerle oluşmuş sergiydi kent için.. Daha doğrusu öyle bir örnek yoktu, görülmemişti. Bu ortamda artık resmi satılanlar arasında Doğançay, Akyavaş ve ben vardık. Sonra oluşmaya başlayan bu küçücük piyasaya Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Balkan Naci gibi önemli yeni kuşak isimler girmeye başladı. Bir Akademi’ye bağlı olmadan uluslararası bağımsız sanatçı olarak yaşama fikrim, herkese göre uçuk kaçık bir projeydi. Böyle bir örnek yoktu ülkemizden... Yola çıktıktan sonrada geri dönüşü yoktu, bir şekilde başarmaya mecburdum. Çünkü ya “iyi örnek” olacaktım ya da “kötü bir örnek”. Çıkılmaması gereken, riskler ve cehennem taşları dolu yolun kötü örneği... NASA’nın dediği gibi, “Başarısızlık bir alternatif değildir” denilen bölgeydi bu... Detayları geçelim, arzu edenler otobiyografimin ikinci cildi “Sonsuz Okyanus”ta her şeyi fazlasıyla öğrenebilirler. Ama en azından şunu bilin ki öyle iki ay iki kursa katıldım diye aşırı havadan patlayacak kadar uçmuş bilgiç insanlar ortalarda böyle fink atmıyordu. İnsanların geneli ise daha mütevazi ama sanata belki daha saygılıydı.

BATIYA MEYDAN OKUMANIN 33 YIL SONRA GELEN KARŞILIĞI!
İşin hem yurtdışındaki hem de yurtiçindeki zorluklarını aşmak zorundaydık. Sizi aşırı şematik bir özet yapacağım mecburen: yurtdışında Amerika ve dört-beş büyük batı ülkesi dışında neredeyse büyük sergilerde adı geçen hiçbir şey yoktu. Büyük Batı, modern sanatın tüm kökenlerini güney ve doğu ülkelerinden almış olduğunu unutarak kendini bir ticaret seline kaptırmış, pupa yelken gidiyordu! Bu akıl almaz derecede önyargılı ve kültürel emperyalist gidişata dur demek için 30 Haziran 1984’te San Francisco Modern Sanat Müzesi önünde bir manifesto dağıttım. Öğrenci vizesi bitmiş cebinde belki 20-30 dolar olan genç bir adam, milyar dolarlık prestijli uluslararası batı sanat dünyasının akışına çomak sokuyordu. Ama içimde en küçük bir tereddüt yoktu, çünkü haklı olduğumu biliyordum. Bu yıl İstanbul fuarının açılışından önceki hafta da, beni mutlu eden önemli bir kitap elime geldi: Londra’da Penguin Books tarafından yayınlanan bu yeni yapıtta, Jessica Lack’in derlemesiyle Why are we artists? (Biz neden sanatçıyız?) başlığıyla, sanat tarihine yön veren 100 manifesto bir araya getirilmişti. Aralarında 1933 yılından Peyami Safa’nın kaleme aldığı “d grubu Manifestosu” ve benim 1984 San Francisco Manifestom (Modern Art History is a Western fait Accompli) vardı Türkiye adına. İşin en güzel tarafı, kitabı derleyenlerin bu bilgilere, kimsenin yönlendirmesi olmadan kendi araştırmalarıyla ulaşmış olmalarıydı. 1984’te “bir manifesto yazıp dağıttım ve bazı eleştirmenlerin bakış açısını değiştirdim” diye dünyanın bir anda değişmeyeceğini fazlasıyla biliyordum! Bir resmimin üzerinde belirttiğim gibi “bu çok uzun bir savaş olacak”tı (it’s gonna be a very long fight). Şimdi, 33 yıl sonra batının kendi tarih kitaplarında bunu kabul edip dile getirmesi, çok güzel ve heyecan verici bir adım ama inanın bu büyük ve uzun savaş devam ediyor; bunun kazanılması için de öncelikle kendi insanlarımızın beyninin yıkanması ve neyin mücadelesini verdiğimizi anlamaları lazım! Sanatı yalnız bir yatırım veya hava atma yöntemi olarak görenlerin bu işe katkıları yok denecek kadar az.

DEVLETİN SIFIR KATKISI İLE YÜRÜYEN BİR SANAT ORTAMI...
Hiçbir zaman tekrarlamaktan usanmayacağım. Dünyanın her ülkesinde kültür bakanlıkları, belediyeler ve vakıflar, sanata ve sanatçıya katkı yapabilmek için adeta birbirleriyle yarışırlar. Türkiye’de ise bu devlet ve onu yöneten hükümetler, Atatürk ve İnönü döneminden sonra, hiçbir müze açmamışlar, ülkeyi “modern” veya “çağdaş” devlet müzesi olmayan tek devlet haline getirmişlerdir. Sakın yalnız AKP’den söz ettiğimi sanmayın. Adalet Partisi, Ecevit’in CHP’si, Milliyetçi Cephe koalisyonları, ANAP, Erbakan-Çiller ya da Mesut Yılmaz Hükümetleri, AKP’den önceki tüm hükümetler için de geçerlidir bu. Bu ayıp bir ülkeye bin yıl yeter! Türkiye, Metropolitan’ını da, MoMA’sını da, Centre Pompidou’sunu da, Tate’ini de, Royal Academy’sini de, üretememiştir!

Yüzleşmemiz gereken acı gerçek budur. Bugün dahi, ülkenin 100.000’i aşkın camisine ek olarak biri Çamlıca tepesinde, diğeri Taksim’de iki kocaman cami daha inşaat halindedir. Ülkede ayrıca özel veya devlete ait, on binlerce spor tesisi vardır. Ama devlet “bir” adet çağdaş sanat müzesi üretememiştir! Bu vahim bir kararlılıktır ve siyaset adamlarımızın, Atatürk’ün kültür devriminden hiç mi hiç anlamadıkları bu şekilde kanıtlanmış ve kabak gibi ortaya çıkmıştır. Gerçekçi olarak da bu durumun bugünün Türkiyesi’nde değişeceğine dair hiçbir emare yoktur. Tam tersine sanatçılarla alay eden, onları aşağılayan veya tehdit eden bir yapı egemendir. Bugün Türkiye’de sanat, devlete rağmen, “Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar” tarafından yapılmakta ve ancak özel sektör ve koleksiyonerlerin desteği ve merakıyla ayakta durabilmektedir. Onların da birkaç tehlikeli ve hiçbir sanatsal geçmişi olmayan, çıkar peşinde koşan, eğitimsiz ve sahte bilgiçlik taslayarak kendini kabul ettirmeye çalışan sanat tacirinin entrika dolu tuzaklarına düşmeye hevesli olmaları, bu ortamı daha da dramatik hale getirmektedir.

ANADOLUDAN BİR TÜRLÜ GELEMEYEN TELEFON
Söz veriyorum, burada bir kaç satıra sığdırmaya çalıştığım bu konuyu ileride ilk fırsatta ele alacağım. Şöyle özetleyebiliriz: Maalesef Türk çağdaş sanat dünyasının tüm yükü, İstanbul dükalığının üzerine yıkılmıştır. Amerika’da da New York, tabii ki sanatın merkezidir. Ama Kuzey Amerika kıtasında, New York dışında, Los Angeles, San Francisco, Miami, Boston, Chicago, Seattle ve onca başka bir şehirde de (çağdaş) sanat çok ciddi fiyatlara, yat-kat fiyatlarına satılmaktadır. Belki kimse sağlıklı olarak yüzdeleri bilemez ama kesin olan bir tek şey vardır: İstanbul Türkiye’de satılan çağdaş sanatın % 94 civarını kapsıyorsa,( +-%3 hata payı ile) böyle bir oran normal hiçbir ülkede olamaz! Adanalılar, Antalyalılar, Bursalılar, Eskişehirliler veya Trabzonluların, hiçbir zaman “yeterince çağdaş sanata ulaşamama” gibi bir dertleri yoktur. Güzel Anadolu’nun insanları, zenginliği doktorları, mühendisleri holding sahipleri nefis evler yaptırırlar, harika arabalar alırlar, çocuklarına Londra’da veya New York’ta ev döşerler, havuz yaptırırlar, ama kesinlikle ciddi bir çağdaş sanat eserine “para kaptırmazlar”! Konu paraları olmaması değildir. Maalesef sanatın neden değerli ve yeri doldurulmaz, uluslararası dünya prestij göstergesi ve en önemli bir yatırım olduğunu bilmezler. Bunu öğrenmemişlerdir ve şu aşamada pek öğrenecekleri de yoktur. Yalan söylemeyelim Anadolu’dan koleksiyoner adaylar tek tük çıkabilir. Gaziantepli dostum Enver gibi, İzmirli dostum Hüseyin Bey gibi... Ama onlar istisnadır. Geneli, mesela duvar kağıdının metrekaresine 300$ vermeyi kabul edebilirler! Ama duvarlarında hala aynalar, alakasız afişler, veya çiçek-böcek resimleri vardır. Yani Anadolu’dan hiçbir doktor, hiçbir bankacı, hiçbir toprak ağası kalkıp büyük bir galeriyi arayıp ya, rahatsız ettim. Bizim kız evleniyor da, harika bir villa aldık kendisine, ama beş büyük duvar için sanat eserine ihtiyacımız var dememiştir! Yani o ilk telefon, ciddi koleksiyonerler platformundan hala gelmemiştir. Ne kadar “tesadüf” demek istesek de bunun öyle olmadığını çok iyi biliyoruz. İnanın bunun gerekçeleri arasında mahalle baskısı da vardır. Çünkü komşuları “ya sen deli misin kafayı mı yedin, bir resme bu kadar para verilir mi?” demeye hazırdırlar! Kendisine, çocuklarına, işyerine çağdaş sanat eserlerinin “en ucuzunu” değil, “en iyisini” almak için telefonunu eline alan bir vatandaşımız, henüz görülememiştir! Yeniden düzenlenen eğitim müfredatının hedefleri göz önüne alınırsa, daha da 2349 yılına kadar bu gidişle böyle bir telefon zaten çalmaz.

ERDOĞAN “HEYKELİMİ İSTEMİYORUM” DEYİNCE...
Geçen hafta eminim çok iyi bildiğiniz gibi ilginç bir demeçle sarsıldı sanat ortamı. “Bazı belediyeler şahsımın heykellerini yapmışlar, bir defa bu bizim değerlerimize terstir. Ben ne heykelimin dikilmesini, ne masklar yapılmasını, ne bu tür görseller yapılmasını istiyorum, sakın benden sonra benim heykellerimi yapmayın!” şeklinde kararlı bir demeç verdi cumhurbaşkanı. Buna kim çok üzüldü, kim çok sevindi, bilemem, ama eminim ki bu heykelleri şimdiden yarınlarda dev ebatlarda anlaşmalı olmak üzere pazarlamak için hazırlanan bazı uyanıklar, fena şekilde şap üstüne oturdular! Projeleri ellerinde patladı. Üstelik Erdoğan, “Ben heykel istemiyorum” cümlesi ile de yetinmedi, “Belediyelerimiz, lütfen bundan sonra bu yanlışlara tevessül etmesinler. Heykel değil, hizmete yönelik eserler diksinler bunların bizim değerlerimizle çatışan şeyler olduğunu bilmeniz lazım” cümlesiyle adeta özellikle figüratif heykel sahiplerine meydan okudu! Böylece Erdoğan, kendi heykellerini Atatürk’le yarıştırmayı tasarlayan güruhun önünü dönüşü olmayan bir şekilde fena kesti...

BÜYÜKERŞEN’İN, MUMYALAR MÜZESİ İSTANBUL’DA!
Vallahi Erdoğan ne düşünür bilmem, ama Büyükerşen de onun canlı heykelini yani mumyasını oturmuş yapmış! Böylece şaka bir yana, ister misiniz Erdoğan illa “bu da kalkacak” diye yeri göğü ayağa kaldırsın?
Dün Özdilek Park’ta açılışı yapılan Mumyalar Müzesi, Büyükerşen’in mahir elleriyle ürettiği müthiş bir kültür yuvası haline gelmiş! Sevgili değerli dost Yılmaz Büyükerşen'in, Mumya Müzesi’nin açılışına katıldık. Kah kendimi Atatürk ile İsmet Paşa arasında buldum, kah, Uğur Dündar'ın Halk Arenası’nda Yılmaz Özdil ve Necati Doğru arasında yer buldum, kah Nazım Hikmet veya Yaşar Kemal gibi muhteşem yazarlarımızın masalarına konuk oldum. Harika bir deneyimdi. Yirminci yüzyıl Türkiyesi’nden günümüze, ülkenin önde gelen siyasetçileri, yazarları sanatçıları arasında seçilen 105 ismin birebir ölçüde mumyası vardı. Müzenin ilk girişinde de ben varım. Bu, Eskişehir'den sonra Yılmaz Büyükerşen’in açtığı ikinci mumya müzesi. Muhakkak gezmenizi öneririm! Bu keyif kaçırılmaz ayrıca çocuklarınıza “Türkiye'de Kim kimdir?” konusunda ders vermek için daha iyi bir yöntem bulamazsınız... Büyükerşen, burada çok önemli bir bellek oluşturmuş. Her geçtiğimiz gün, o Cumhuriyet kadrosunun değerini bu halk umarım daha iyi anlayacak..



Hem sanat aşkına, hem inadına sanat diyoruz işte bu nedenlerle!

18 Eylül 2017 Pazartesi

İngiltere'de tarihi Manifestolar kitabında Bedri Baykam ve D Grubu

TÜRKİYE’DEN İKİ SANAT MANİFESTOSU
ULUSLARARASI TARİH KİTABINA GİRDİ!

BEDRİ BAYKAM’IN SAN FRANCISCO MANİFESTOSU VE
PEYAMİ SAFA’NIN D GRUBU MANİFESTOSU LONDRA’DA ÇIKAN KİTAPTA!

Londra’da Penguin Books’un Modern Classics serisi kapsamında yayınlanan “Why Are We Artists?” başlıklı kitap, dünya sanatına yön vermiş, 1909 ve 2012 yılları arasında yazılmış 100 manifestoyu bir araya getiriyor.
Editorlüğünü Jessica Lack’in yaptığı manifestolar arasında Türkiye’den de iki bildiri yer alıyor: Tarih sırasına göre ilki D Grubu’nun 1933’te ilk sergisinin broşüründe yer alan, yazar Peyami Safa’nın manifestosu... Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Zühtü Müritoğlu, Elif Naci ve Cemal Tollu’dan oluşan isimler, Türkiye’nin iz bırakmış en önemli sanatçı gruplarından...
İkinci manifesto ise, Bedri Baykam’ın 1984’te ABD’de yayınladığı “San Francisco Manifestosu.” Batılı büyük ülkelerin tüm önemli sanat sergileri ve kitaplarını tek yönlü olarak üretmeleri ve modern sanat tarihini “batının bir oldu-bittisi” haline getirmelerini 30 haziran ve 1 Temmuz 1984 günlerinde San Francisco Modern Sanat Müzesi’nin önünde ve ertesi gün panelde yaptığı eylemlerle protesto eden Baykam’ın çıkışı, birçok dergide yayınlanmış, en önemli sanat tarihçiler, tavır değiştirerek bakış açılarını genişletmişlerdi. Baykam’ın manifestosu bilindiği gibi daha sonra geliştirilmiş haliyle bir sanat tarihi kitabı olarak “Maymunların Resim Yapma Hakkı” adıyla 1994’te yayınlanmıştı.



13 Eylül 2017 Çarşamba

NADAL ABD AÇIK’TA "1 NUMARA" SIFATINI TESCİLDEN GEÇİRDİ! ​​​| Bedri Baykam | 11.09.2017

NADAL: SABRIN GERİ GETİRDİĞİ ŞAMPİYON
İspanyol tenisçi Rafael Nadal, onca büyük turnuayı kazandıktan sonra 2015 ve 2016’yı hem boş hem de sakatlıklarla boğuşarak geçmişti. Özellikle oynadığı yıpratıcı lifte tenis tarzı nedeniyle kariyerinin artık uzun sürmeden biteceğini ve sona yaklaştığını inananlar neredeyse çoğunluktaydı. Benim bile ciddi şüphelerim oluşmuştu. Üstelik, Djokovic ve Murray’nin önleri daha açık gözüküyordu. Ayrıca Thiem’den Zverev’e birçok genç oyuncu da artık zirveyi zorluyor görünüyordu. Ama Nadal maçlarda bazen bir puan için aynı topu 40 kere vururken gösterdiği sabrı, hayatında da gösterdi ve vücudunu tamir etmeye de, tekrar özgüvenini kazanmaya da büyük gayret sarfetti. Bunun sonucunda ise bu yıl hem tekrar bir numaraya yükselmeyi başardı, hem de Paris’ten sonra dün New York açık turnuasını da kazandı. Kendisiyle aynı yaşta olan, ama profesyonelliğe 6 yıl daha rötarlı geçmiş olan Anderson, tablonun alt kısmında oluşan dev boşlukları en iyi değerlendirip finale çıkmayı bilen isim olmuştu. Dün de Güney Afrikalı raket elinden geleni yaptı ve seyircilerin büyük takdirini kazandı; ama ne var ki karşısındaki çok iyi bir tenisçi değil, efsanevi bir büyük ustaydı. Hem terminatör, hem toreador, hem taktik uzmanı bir stratejist. Belki de en iyi tenisine çok yaklaşan Anderson’un gücü, masum bakışlı mütevazi canavara yetmedi.

DÜNKÜ MAÇTA NELER OLDU?
Dünkü New York finali birçok insanı yanıltacak şekilde Anderson’un büyük direnci ile başladı. İlk setin yarısı aşıldığında skor 3/3’tü. Nadal servis kırma noktasına yaklaşabiliyor ama elmaya uzanamıyordu. O noktada oyun berabereyken, Anderson önce bir çift hata yaptı arkasından da harika bir servisten sonra önüne düşen kolay lokmayı bir santim auta atarak servisini teslim etti! Sonra bu moral bozukluğuyla, ilk ve ikinci set, elinden aynı skorla kayıverdi: 6/3.
3. sette ise yine şaşırtıcı şekilde maçın gidişatını değiştirmek için sonuna kadar savaşan bir Anderson vardı sahada. Aldığı Her kritik bu andan sonra yumruğunu sıkan kararlı adımlarla yürüyen ve pes etmeyeceğini yemin etmiş bir tenisçiydi bu, ama ne demiştik? Karşısındaki bir tenisçi değildi. Küçük top ve raket ilişkisinde, tarihin efsaneleri arasında yer alan bir makineydi. Zaten Federer’i yenip, dev kapışmayı engelleyen del Potro’da, yarı finalde Nadal’a karşı maça o kadar iyi başlamasına rağmen bu makine intizamına sonunda ruhunu ve umutlarını bırakmamış mıydı? Konu şu Nadal’a karşı: Bir set ondan daha iyi servis atabilirsiniz, o gün forehandiniz ondan daha öldürücü bile olabilir, arada muhteşem puanlar kazanabilirsiniz, ama maçın genelinde aynı performansı bu şekilde sürdüremezsiniz! Sonuçta dün de nefis puanlar da oynayan Anderson bu kaçınılmaz sona dur diyemedi...

MARSEL 2 YIL ÖNCE ANDERSON’U YENMEYE ÇOK YAKINDI!
Dün Amerika Açık finalini kaybeden Kevin Anderson, 1 Temmuz 2015 tarihinde, Marsel İlhan’a karşı Wimbledon 2. tur maçı oynadı. Servisini kaybetmeden ilk seti 7/6 aldı, ardından 2. set tie-break’inde 3 set top kaçırdı. Hele bir tanesinde ayağı kayan rakibine karşı, topa tam vurup içeri atamadı boş sahaya... Sonuçta o seti de alsa, oradan Anderson’un çevirmesi çok zor olacaktı. O maçı Güney Afrikalı raket 4 sette aldı. Hatta o yıl büyük formuyla Paris kapalı kort turnuasında 16larda Nadal’a karşı maçı 2 sette alabilme noktasına 2 puan kadar yaklaşıp, limitte yenilmişti... Merak ettim gerçekten dün Marsel finali seyrederken aklından neler geçti diye... Benim açımdan da dün o maçı seyrederken o anların aklıma gelmemesi mümkün değildi. Hem tekrar kaçan fırsata yanarak, hem de bize bu dorukları gösterdiği için Marsel’e teşekkür ederek!

FEDERER-NADAL ZİRVESİ DAHA ÇOK KAVGAYA GEBE...
Nadal 31, Federer 36 yaşında. Daha önce 2006, 2007 ve 2010’da 4 slam turnuasını da aralarında paylaşmışlar. Aradan 7 yıl geçtikten sonra, yine bu yıl aynı şey oldu! Dün sürpriz finalist Anderson’u yenen Nadal, bu sene (10. kez kazandığı) Roland Garros’tan sonra, Amerika Açık turnuasını da kazandı. Federer ise, yıla Avustralya Açık’la başlayıp, ortasında Wimbledon’la devam etmişti. Diğer “yan cebime koy” şampiyonluklarını saymıyorum bile... Sezonun büyük turmuaları dün New York’ta sonlanırken, bu iki büyük şampiyona ancak şapka çıkarılır. Nadal, tam 10 kere aldığı Paris dışında, 3 kere Amerika Açık’ı, 1 kere Avustralya’yı, 2 kere ise Wimbledon’u kazanarak toplam rakamını 16 Slam şampiyonluğuna çıkarmayı başardı. 36 yaşındaki Federer’in ise 19 Slam şampiyonluğu bulunuyor. Bu hesaba göre aralarındaki beş yıl farkı da göz önüne alırsak iyi bir Nadal, Federer’i tarihsel performans üstünden sollayabilir şampiyonluklar totalinde onu geçebilir. Ya da Nadal’ın oluşturduğu tehlike, Federer’e 2-3 Slam turnuası daha kazanması için büyük bir kamçı oluşturabilir. Ama bir tek şey kesin: Her ikisi de bu işi bıraktıktan sonra bu rakam ne olursa olsun dünya tenisini 15 yıl boyunca bu kadar “işgal ve ihya eden” iki tenisçi zor çıkar. Hadi size bir hatırlatmada bulunarak, artık maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir iddia koyayım ortaya. Şayet Amerika açık finalini Nadal ve Federer oynasalardı, bu dünyada tarih üstünden en çok izlenen tenis maçı olarak tarihe geçebilirdi!

BU TURNUADAN NELERİ HATIRLARIZ?
Mesela daha 3-4 hafta önce Montreal'de Rogers Cup'da Federer’i yenip şampiyonluğa uzanan Alexander Zverev’in, Hırvat Coric karşısında 4 sette kaybetmesinin hayal kırıklığını hatırlarız. Coric'in bu kendi başarısını sıfırlarcasına Anderson'a ezilip gitmesine pes diyebiliriz Aynı şekilde bu yılın çok formda ismi Bulgar Dimitrov’un, Rus Rublev’e karşı kaybettiği maçı aynı kategoride değerlendirebiliriz. Ukraynalı Dolgopolov’un Çek Berdych’i 4 sette elemesine çok şaşabiliriz! Tablonun alt kısmında önü açık olarak görülen Wimbledon finalisti Marin Cilic’in Arjantinli Schwartzman’a karşı dört sette kaybedivermesine de aynen şaşıp kalabiliriz! Del Potro’nun Avusturyalı Thiem’e karşı, ilk iki seti ateşli oynayıp maçı bırakmayı düşünmesini ve ardından dördüncü sette iki maç topunu iki ace servisle öldürüp, beş sette inanılmaz bir galibiyete ve unutulmaz bir maça imza attığını, ömür boyu unutmayabiliriz! Nadal’ın, Dimitrov galibi Rublev’e toplamda yalnız 5 set verirken, onu silip süpürdüğünü hatırlayabiliriz... Alexander’ın abisi Micha Zverev’in, en formda sezonunda, ABD’li Isner’i 3 sette yendikten sonra, bir başka ABD’li Sam Querrey’e o kadar kolay yenilmiş olmasına "hayret" biliriz. Del Potro’nun çeyrek finalde Federer’e karşı 3. sette 4 set topu kurtarıp, onu 4 sette eleyerek “küçük Slam” (yani 4 Slam’in 3’ünü kazanmak) hayallerine son verdiğini kesin unutmayız!

En çok da tabii, tablonun alt kısmının, bir Slam turnuasına benzemeyen yapısının sürprizlerle de desteklenerek kocaman bir boşluğa dönüştüğünü tarihe yazabiliriz. Anderson’un elinden geldiğince doldurduğu boşluk işte buralardan geçmişti...

7 Eylül 2017 Perşembe

DOSTUM NİHAT GENÇ’İ CHP’DE SİYASET YAPMAYA DAVET EDİYORUM, ÇÜNKÜ... | BEDRİ BAYKAM | 05.09.2017


Yazar dostum Nihat Genç, geçen haftaki Adalet Kurultayı hakkındaki yazım üzerine bir yazı kaleme aldı: “Bedri Baykam’a yanıtımdır”

Okuduktan sonra kendisini aradım ve teşekkür ettim. Sonuçta iyi niyetinden zerre kadar şüphem yoktu, çünkü artık bu alanda 30 yıldır feleğin her çemberinden geçmiştik ve birbirimizi tanıyorduk. Onunla her zaman aynı şeyi düşünmüyor olsam da, bu aramızdaki genel dayanışmaya mani bir durum değil. Açık konuşmak gerekirse zaten bu tartışmanın böyle bir hal almasının nedeni, yıllardır ülkedeki partileri yöneten siyasilerin abartılı şekilde yanlış kararlar almalarıydı. İşin özü bu olduğu için, aynı hedefe koştuğunu bilen iki insanın, içinde yaşamaya mecbur edildiği ortamın çelişkileri, zaafları ve mantıksızlıkları nedeniyle karşı karşıya gelmeleri normaldi.
Yazıyı her zamanki gibi, kendi söylediklerinden ve geçmiş tüm makale ve eylemlerinden “emin” olan bir insanın rahatlığı ile okudum. Zaten en büyük servetim de bu faturasızlık ve mantık üzerine inşa edilmiş algı-yorum sistemim. Nihat Genç’in yazıdaki hatalarından biri, Danton-Robespierre kıyaslamalarını bizim dönemimize, dolayısıyla CHP-Bedri Baykam ve Türkiye’deki diğer bazı aydınlar üzerinden bir kıyaslanma şablonuna oturtmaya kalkışmasıydı. Kaçınılmaz şekilde anakronik ve çelişkilerle dolu, uyumsuz bir dönem karşılaştırması denemiş Nihat.
Fransız Devrimi’nin dünya tarihine yön veren bir aydınlanma ateşi oluşturduğu konusunda hemfikiriz. Bu devrimin temel metni olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Jefferson’un Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz” cümlesinden ve halkın, istismara kalkışan despot yönetimleri devirme hakkına ve görevine sahip olduğunu belirten temel metninden esinlenerek oluşturulmuştu. Arkasında Voltaire, Diderot, Montesquieu ve Rousseau’nun da felsefeleri vardı. Mustafa Kemal’in ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken üzerinde en çok kafa yorup model olarak aldığı çıkış Fransız Devrimi’ydi.
Genç’in kurmaya çalıştığı karışık ve uzun kıyaslama şablonlarının gidişatında kah Robespierre, kah Danton oluyorum sanırım... Ayrıca Genç’in de kendisine hangi rolü biçtiği tam anlaşılmıyor. 228 yıl ve 2730 kilometrenin, ayrı bir galaksi kadar uzak gerçeklerinde yaşananların yorumu, özellikle son Çanakkale Adalet Kurultayı üzerinden, CHP’nin son yıllardaki gidişatına monte edilmeye çalışılmış. Hadi peki, bu entelektüel çabaya da saygıyla bakıyorum. Uysa da, uymasa da...
Fransız Devrimi, öncesi, sonrası ve iç hikayeleriyle sayısız filme, romana, tarih yorumuna ve on binlerce kitaba konu olmuş dipsiz bir kuyu... Bize verdiği en esaslı ders, “Devrim kendi çocuklarını yer” sendromundan kurtuluş olmadığı. Bu, gerçekliği kanıtlanmış fiziksel veya kimyasal veriler kadar tartışılmazdır. Bu konu beni de, kendi tarihimi de etkilemiştir. Giyotin inerken dehşet içinde işlediği suçun kendisini de vuracağını bilen korku dolu Robespierre’i resmederek, 1985’te “Danton Kanını Boş Yere Kaybetmedi” isimli resmimi yapmıştım...

ÇANAKKALE ADALET KURULTAYI’NA GELİRSEK...
Öncelikle “Çanakkale’de ahlaksızca içki içtiler” saldırısı üstüne birkaç yorum yapmak lazım: Laik bir toplumda bira veya şarap içmek suç veya günah kabul edilemez. Ne yazık ki toplumumuz o kadar geriledi ki, bu suç kavramı tartışılmaya bile gerek görmeden de facto kabul edildi! Medeni bir toplumda insanlar serinlemek için ister su içer, ister ayran içer, ister şerbet içer, ister bira içer. Dolayısıyla ben “birkaç densizin işidir” diye bakmadım. Ortalıkta, bira içip, taşkınlık yapıp, kontrolden çıkan insanlar olsaydı, bir derece bu yorumları anlardım. Hiçbir medeni ülkedeki bir kampta gece sükûnet içinde içilen bir bira olay konusu olmaz. Yobaz ülkeler hariç... Bunu herkesin aklında tutmasında yarar var. CHP’liler Çanakkale’de yüz kızartıcı hiçbir şeye girişmediler. Yani sevgili Nihat’tan o konuda ayrılıyorum. Her şey çok sorunsuz bir biçimde ilerledi.
Bu arada o 3-4 gün boyunca, orada çok güzel sahneler yaşandı. “ABANTKALE” gibi talihsiz bir benzetmeyle verilen Kurultay’da, yurdun her yerinden gelen aydın insanlar sabahtan akşama yurtseverlik içinde demokrasiye sahip çıktılar. Belki de insan görmediği bir etkinlik hakkında bu kadar iddialı laflar etmemeli. Özellikle bu yorumlar çok öznel biçimde hataya açık veriler üzerine kurulmuşsa... Önyargı, bu kadar hassas konularda ağır yanılgılara neden olabiliyor.

CHP İLE BAYKAMLARIN 70 YILA YAKLAŞAN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE...
Uzun ve çetrefilli yollarda her parti, her zaman, herkesin istediği gibi yönetilemez. CHP’nin de son yıllarda özellikle benim veya Nihat Genç’in görmek isteyeceği şekilde yönetilmediği, gerek Deniz Baykal döneminde gerek Kılıçdaroğlu döneminde bizi veya başka sayısız ulusalcıyı çileden çıkaran karara imza atıldığı da ortada.
Fakat bazı yorum farkları getirmem lazım. Babam Dr. Suphi Baykam’ın CHP Gençlik Kolları’nın Kurucu Başkanlığını ve “Ortanın Solu”nun 1965’te ilk sözcülüğünü üstlendiği, Grup Başkan Vekilliği yaptığı Parti’de, ben de 90’ların 2. yarısında Parti Meclisi Üyeliği yaptım, ardından 2003’te de Genel Başkan adayı oldum. Parti’nin içini, doğduğumdan beri -diyelim ki Nihat Genç’ten ve Türkiye’nin %95’inden daha iyi bilirim.
Genç’in söz ettiği konularda, en sert çıkışları yapan Partililerden biriyimdir ve bunu herkes bilir. FETÖ, PKK ve 2. Cumhuriyetçilere karşı benden daha çok kavga etmiş insan zor bulursunuz. Zaten 19 Aralık’ta da şikayetçi olduğum VIP Dinleme Davası’nda, bana karşı kumpas kuran çete hakkında Silivri’de davaya katılacağım.
Parti’nin geçmişine bakarsak, 1989-90 ekseninde 163. maddenin sorumsuzca kaldırıldığı SHP döneminden 1994’teki sorumsuz ötesi solda bölünmeyi durdurmak için aylarca sabah akşam yaptığım çalışmaya kadar, tüm Parti Meclisi Üyesi olduğum dönemden, Genel Başkan adaylığı kampanya dönemime kadar, her zaman Parti’de Atatürkçü görüşü öne çıkarmak, yobazlık ve bölücülükle mücadele etmek için çalıştım. 2010’da Genel Merkez’e sunduğum tüzük yenileme çalışmamda ise, tüm demokratik kanalları açık bir partileşme modelinin nasıl gerçekleşebileceğini genç arkadaşlarla beraber en ince detayına kadar sunduk. Ekmeleddin İhsanoğlu krizinde, Parti’nin “intiharvari” seçimine karşı, Emine Ülker Tarhan’ı demokratik kitle örgütleri olarak aday çıkardık. Yaptıkları ısrarlı ve anlaşılmaz hatalara karşı, geçmişte Parti’nin Genel Başkanlarını açık mektupla istifaya davet ettim.
Tüm bu hatalı gidişatlara en ağır tepkileri Parti’nin içinden vermiş bir insan olarak, şimdi bu kritik ağır şartlarda, halka güven saçan ve moral veren Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ve Kurultayı’nı görmezden gelecek halim yoktu. Ayrıca bilmem tekrar hatırlatmama gerek var mı, bunlar CHP etkinlikleri değildi, herkese açık etkinliklerdi. CHP rotasından farklı düşünen birçok insan da gelip katıldı, görüşlerini sundu. Burası bir CHP Kurultayı olmadığı için de herkes sükûnetle dinledi. Bu demokratik bir olgunluktur.

KADROLAR GELİR GİDER, BEN KENDİ DURUŞUMA BAKARIM!
Sonuçta, CHP konusunda ben kendi duruşuma bakarım. Genç’in de kabul ettiği gibi bu Parti’de benim de son yıllarda ön saflarda yer almam istenmemiştir. Hatta 2003’te net olarak Genel Başkanlığı almak üzere olduğum görüldüğünde traji-komik şekilde Genel Başkan seçimine birkaç saat kala apar topar tüzük değiştirilmiş ve resmi onaydan geçmeden oracıkta yürürlüğe konmuştur. Ama bu veya başka mesafe koymalar, benim partiyle ilişkimi asla değiştirmez, CHP’liliğimi etkilemez. Dikkat ederseniz, birçok kadro gelir geçer ve değişir, ama ben kalırım. Hatta halk da sokakta beni hep CHP Milletvekili sanmaya devam eder. Çünkü ben zaten hissiyatımda “milletin vekili”yimdir. Ben inandığım Atatürk’ün Partisi’nde yoluma devam ederim. Benim Parti’ye “küsme” lüksüm yoktur.
Genç’in yazısında beni ciddi rahatsız eden tek şey, “dikkatli olun, öyle böyle değil, çok dikkatli olun..” şeklinde dikkatsiz bir dost uyarısı gibi kaleme alınmış ama maalesef herhalde farkına varmadan tehdit kokan bölümdür. Tüm yazıda bir tek o bölümü, Genç’in tecrübesine ve duruşuna yakıştıramadım.

REEL SİYASETİN ACIMASIZ SİVRİLİĞİ
Kimse siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama ister Parlamento’da, ister derneklerde, ister basında siyaset yapanlar, gerçekçi olmayan ve siyasette yalnız çözümsüzlükleri ve tıkanıklıkları değil, o dönemdeki en iyi çıkış yollarını göstermeye mecburdurlar. Reel siyaset yuvarlak laflar kaldırmaz, herhangi bir akış yanında büyük bir hata yapanlar daha sonra ömür boyu bu hata ile yaşamak durumunda kalırlar. Mesela, 1994’te birleşmemek için inatçı şekilde ısrarcı olanlar, 2003’te tüzük değiştirme rezaletine parmak kaldıranlar veya Ekmeleddin İhsanoğlu’na CHP Cumhurbaşkanı adayı olarak oy veren Milletvekilleri, ömür boyu bu ağır pişmanlıklar ile yaşayacaklardır. Keza, bugün “CHP’yi beğenmiyorum ve desteklemiyorum” diyenler, pasif kalsalar bile Erdoğan’ı ve bu iktidarı destekliyor olacaklardır. Bunu engelleyemezler. 2019’da Meral Akşener’i destekliyorum deseler bile, yine ancak CHP ile güç birliği yaparak bu düşüncelerini iktidara taşımayı deneyebileceklerdir. Bunu yapmazlarsa boşa konuşuyor, ülkeye ve kendilerine zaman kaybettiriyor olurlar. Yanlış anlamayın, tabii ki değerli bir anlamı vardır söylediklerinin, ama siyasette bir karşılığı yoktur. CHP’yi kötülemek veya iğneleyerek aşağılara çekmek, Türkiye’yi kurtarmaya yetseydi, Türkiye şimdiye kadar bin kere kurtulurdu! Mesela 2019’dan önce hala kafalarına göre yeni, ideal, ulusalcı bir parti kurmayı düşünen ve kendilerini bu şekilde avutan başka rüyalar aleminde arkadaşlarım da vardır. Daha önce bu yolun en az on kere denendiğini hatırlamadan heyecanla bu senaryolara tekrar girişebilirler! Nihat Genç veya başkaları, CHP’nin suç dökümlerini yaparak o kapıyı sonuna kadar kapatmaya da çalışabilirler! Ama yerine başka somut bir çıkış sunamazlarsa iktidarın yoluna su taşımaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar, hem de farkına varmadan! İşte o zaman onların ne diktadan, ne şeriattan, ne hukuksuzluktan çıkış konusunda bir plan sunamadıkları ortaya çıkar. CHP’yi beğenmeyenler ayaklarını yere basarak başka bir somut ve kitleleri ikna edebilecek alternatif sunmak durumundadırlar; sunamazlarsa demokratik bir kurtuluş planları yok demektir.

KİMSE HALKI ÇÖZÜMSÜZLÜĞE HAPSEDEMEZ!
Şimdi size, bu yanıtımın en kilit cümlesini sarf ediyorum: Türk halkını çözümsüzlüğün katı ve boğucu duvarları arasına hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur. Örneğin “hiçbir parti oy hak etmiyor, sandığa gitmeyin” diyerek hava attığını sanan burnu havada bir “aydın” varsa, bilin ki bugünkü iktidarın en çok duymak isteyeceği propagandayı yapmaktadır! “Yeni bir ulusalcı Parti kurup Samsun’dan yürüyelim” diyen aydın varsa, ne kadar iyi kalpli olursa olsun, yine günümüz iktidarının oy parçalanması adına destekleyeceği bir insan olmaktan öteye geçemez. Çünkü CHP, siz ister beğenin, ister beğenmeyin, Cumhuriyet’in Atatürkçü halk tabakalarının içine nüfuz etmiş, yalnız il-ilçelerde değil, köylerde, kasabalarda, beldelerde örgütlenmiş ve o ateşi her yörede az ya da çok taşımış, içi Cumhuriyet aşkı ile dolup taşanların Partisidir. Siz isterseniz on bin kişilik salon toplantısı doldurup marşlar söyleyin, varabileceğiniz hiçbir yer yoktur. Bu dediğinizi, Cumhuriyet’in en sağlam aydınları , Mümtaz Soysal’lar, Yekta Güngör Özden’ler, Vural Savaş’lar yakın zamanlarda denemiş, dev birikimleri ve tertemiz kalplerine rağmen, onlar bile zaman ve para harcamak dışında bir yere varamamışlardır. CHP, Türkiye’nin çıkışını arayabileceği tek Parti’dir. Tekrar ediyorum, Akşener’in sağ-merkezden kurduğu Parti ilerlese bile, muhalefet ancak işbirliği ile bugünkü yapıyı değiştirmeye yeltenebilir. Aksi, lafı-güzaftır. CHP’ye benden daha bağlı bir Parti’li pek bulunamayacağını herkes bilir. Ama öte yandan, CHP’yi her gereken noktada, benden daha çok ve daha sert eleştirmiş hiçbir CHP’li de yoktur. Önemli olan, Cumhuriyet’in vicdanı ve kalbi olarak, Atatürk’ün partisini sürekli olarak doğru yörüngeye çekme çabasıdır. Bu siyasi gerçekçilik ve dürüstlüktür. Evet, herkes siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama Türkiye için söyleyecek sözü olan cesur yürekli insanların CHP’ye girerek, Parti’yi istedikleri Cumhuriyetçi, demokrat, ulusalcı yörüngeye çekmeye çalışmaları, benim onlara somut önerimdir. Zaten bunun dışında yalnız çözümsüzlük vardır. Bu düşüncelerle, sevgili dostum Nihat Genç’i, kefil olacağım yurtsever, Türkiye aşığı ödünsüz kimliğiyle, güzel kişiliğiyle CHP’ye davet ediyor, mücadeleyi her aşamasında Parti içinde sürdürmesini bekliyorum. Sevgilerimle....



31 Ağustos 2017 Perşembe

ADALET KURULTAYI’NIN ARTILARI VE EKSİLERİ CHP SAİD’İ NURSİ PROPAGANDASI YAPMADI, YAPTIRMADI! BAKIN NİYE... | Bedri Baykam | 30.08.2017


Öncelikle 30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutlarım. Size Adalet Kurultayı’nda bahsetmeden önce, 30 Ağustos’a birkaç gün kala Çanakkale’de olmak, Atatürk’ün evini, Conkbayırı ve Anzak koyu gibi tarihi noktaları, Seyit Onbaşı’nın İzmirli sanatçımız Eray Okkan tarafından yapılan o etkileyici heykelini görmek ve o efsanevi günleri bu kadar yakından hissetmek, tarif edilemez bir duyguydu.

Belli ki Kılıçdaroğlu’ndan çok korkmaya başladılar. Bu atlet konusunda emir üzerine her birinin tekrarladığı, elle tutulan hiçbir yanı olmayan sözde eleştiriler, aslında şimdiden 2019’u düşünerek CHP liderinden ne kadar rahatsızlık duyduklarının bir ifadesiydi. 25 gün süren büyük Adalet Yürüyüşü, zaten ana muhalefet liderinin kotasını yukarılara çekmişken, onun daha fazla kamuoyu nezdinde parlamasını istemiyorlardı. Adalet Kurultayı başlarken de Kılıçdaroğlu’nun atletli fotoğrafını kendileri açısından şansız şekilde gündeme taşımalarının nedeni buydu. Benim açımdan, halkın kendisini lidere yakın hissetmesini sağlayabilecek önemli bir belge olan bu fotoğraf hemen karalandı, ve bir yakışıksızlık olarak sunuldu (!). İşin acı tarafı hepimiz biliyoruz ki, Erdoğan’ın böyle bir fotoğrafı etrafta dolaşsaydı hemen “işte halk adamı” manşetleri ile aynı insanlar o fotoğrafı kutsardı!

ATLETLİ” KAREDEN DE DAHA TARİHİ OLAN FOTOĞRAF BENİM KOLEKSİYONUMDA
AKP’lilerde paranoya yaratan o karavanda çekilmiş fotoğrafın belki daha ilginci benim koleksiyonumda var. Adalet Yürüyüşü sırasında kendisi karavanında yalnızken ziyaret ettiğim Kılıçdaroğlu’nun izniyle bu fotoğraf karesini çektim; fakat aynı zamanda da kendisine bu fotoğrafı ileri bir zamanda kullanacağıma dair de söz verdim. Sabretmeniz gerekecek. Belki 25 günlük yürüyüşün en anlamlı ve özetleyici karesinden söz ediyorum. Kılıçdaroğlu’nun emeğini, sadeliğini ve kararlı yalnızlığını en iyi taşıyan fotoğraf diyebilirim.

BEN ADALET DİYORUM, O ATLET DİYOR!”
Kılıçdaroğlu’nun birinci gün yaptığı konuşmadaki en önemli vurgusuBen adalet diyorum, o atlet diyorçıkışıydı. “Sabah akşam benim atletimle uğraşacağına, faiz lobisine ödediğin 142 milyar doları ülkenin çiftçisine, köylüsüne, emeklisine ver” cümleleri çok etkiliydi ve büyük alkış aldı. “Binlerce akademisyen atıldı. Hapishaneler gazetecilerle dolduruldu. Bu mudur adalet? Hakkını aramak için açlık grevi yapan kişiler hemen hapse atılıyor. Bu mudur adalet? Zenginle yoksul arasındaki eğitim harcaması farkı tam 78 katına çıkmış, bu mudur adalet?” şeklinde uzayıp giden çıkışları da çok çarpıcıydı.

KILIÇDAROĞLU KENDİNİ İYİ GELİŞTİRDİ
Doğruyu söylemek gerekirse, Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığını kazandığı ilk yıla oranla kendini çok geliştirdi. Konuşmaları daha vurucu, kelime seçimleri ve örneklemeleri halkı cezbediyor, vücut dili de gelişti. Bu toplum kendisinden daha da fazlasını bekliyor ve umuyorum o günler de geliyor. Toplum artık kendisine ana muhalefet partisi lideri olarak bakıyor. Özellikle Adalet Yürüyüşü’nden sonra çok farklı halk katmanları kendisine bir hayranlık duydu. Bu adalet Kurultayı da Adalet Yürüyüşü’nün mükemmel bir tamamlayıcısı ve başarılı ikinci hamlesiydi.


CHP, SANATÇILARIN ÖNEMİNİ DAHA ÇOK ANLAMALI
Sanatçılar Çalıştayı’na, benim dışımda Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Orhan Kurtuldu, Mehmet Güleryüz, Haluk Işık, Ezel Akay, Berhan Şimşek, Emre Yetim, Eren Aysan gibi isimler katıldı. CHP adına da Sera Kadıgil oturumu yönetti. Kendi konuşmalarımda özellikle, Ercan Karakaş’ın “Sanat ve Kültürden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” sıfatını bırakmasının ardından, sanatçılar ile parti arasında köprünün maalesef koptuğunu vurguladım. Karakaş’ın eski Kültür Bakanı olarak yürüttüğü güven dolu ilişkileri ve sanata, sanatçıya karşı olan dost duruşunu bir başkasının aynen taşıması çok zor. Hatırlattığım başka bir konu, aslında heykel yıkıcısı Taliban’ın veya IŞİD’in veya sanat konusunda Milli Şura’yı toplayan iktidarın ortak noktaları, sanata CHP’den daha çok önem atfetmeleriydi. Çünkü CHP sanatı Genel Başkan yardımcılarının sorumluluk alanları arasından çıkarmakla yetinmedi, aynı zamanda kurultayda yapılan onca panel arasına “İnançta Adalet” konusunu bile aldı ama ağır sorunlar yaşayan sanat ve sanatçıların durumunu gündeme taşımadı. Yani “karşı taraflar” sanatın gücünün farkında ve neden düşman olmaları gerektiğini veya onu nasıl dönüştürmeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar. CHP ise sanatçıları büyük bir dayanışma ortağı olarak yanına alması gerektiğini henüz anlayamamış. Bu örneği verirken biraz provokatif olduğumu biliyordum ama partinin bu konuda sarsılmaya ihtiyacı vardı. Yine gündeme getirilen konulardan biri sanatçılar girişiminin 14 Ağustos’ta yayınladığı bildiride vurguladığı gibi Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünün kaldırılmasına karşı, bu yarışmanın başka bir kentimize transfer olmasının gereğiydi. Çalıştaya katılan sanatçılar arasında da heyecan yaratan bu öneriyi Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın ve ben kaleme almıştık. Genç sanatçılar, talepler için sokağa inilmesi gerektiğinde ısrar ederken, ben ise sokak, hukuk ve teorik karşı çıkış kavgalarının eşzamanlı olarak yapılması gerektiğini vurguladım. Güleryüz, sanatın toptan yok edildiğini hatırlatırken, Kurtuldu, AKM olayında CHP’nin sanatçıların yanında olamadığından şikayet etti. Toplantının özünü toparlayan Behramoğlu da, CHP’den çok daha kararlı adımlar beklendiğini dile getirdi.
Bu arada Genel Merkez’in talebi üzerine, Kurultay için “Çağdaş Türk Sanatı Seçkisi” başlıklı bir sergi hazırladım ve 16 çağdaş sanatçımızın işleri sanat çadırında sergilendi, büyük ilgi gördü. Kılıçdaroğlu’nun ve neredeyse tüm MYK’nın izlediği sergi, Kurultay boyunca açık kaldı.

ALKOL VE İHRAÇ TELAŞI!
CHP’nin alkol ve erotizm konularında kolay pes ettiği ve geri adım attığı da dile getirildi. Sanki bu konuda getirilen eleştirileri haklı çıkarmak istercesine -belki yasak olduğunu bilmeden- kamp alanında bira içen genç üyeler için ihraç işlemi başlatıldığı açıklandı. Bu tavır, sosyal medyadan ve “konuşan” Türkiye’den çok ağır tepkiler aldı. Bu arada vurgulamamız gereken önemli bir konu var. CHP yöneticileri ihraç mekanizmasını çok kolay dile getiriyorlar ve uygulamaya kalkışıyorlar. Mesela Aylin Nazlıaka krizinde -ki çok fena yönetilmişti- yine hemen konunun uyarı veya kınama yerine ihraca gelmesi çok şanssız bir seçimdi. Keza Fikri Sağlar’ın da ihraç edilmeye kalkışılması büyük bir hataydı ve Allah’tan Yüksek Disiplin Kurulu kınama vermekle yetindi –ki bence o bile verilmemeliydi. Ayrıca bütün haberlerin sanki CHP’li bu gençler şehitlerin mezarları başında alem yapmış, “dağıtmış” gibi verilmeleri, işin abartılı ve çirkin yüzüydü. Laik bir toplumda normal bir bira içimine “büyük günah işlenmiş” muamelesi yapmak normal değil. İşte bu nedenle “ihraç” gündemi çok tepki topladı. Tekrar ediyorum parti, bu konuda uyarı dışında bir ceza verirse, kendi seçmenlerinin büyük bir bölümünün tepkisini çekecek, ki bu da karşı tarafa gereksiz ötesi şirin görünmeye çalışmaktan çok daha vahim sonuçlar doğurabilir.

PANELLERDEN KALEMİME TAKILANLAR
İnsan hakları konusundaki adalet arayışlarında, 12 Eylül’ün neden olduğu yıkımlar ve kayıplar, yine yoğun olarak gündeme geldi. 20 Kasım 1980’de gözaltında kaybolan Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren’in konuşması, insanların kalbini kanattı. “Kemiklerine ulaşmak 85 yaşındaki annemin hakkıdır, talebidir” sözlerinin yankısını unutmak mümkün değil.
Nasuh Mahruki, gelişmiş ülkelerle aramızdaki makasın her an açıldığını ve dünya uçan arabalar, teknik harikalarla uğraşırken, Türklerin 3. sınıf insanların 3. sınıf bakış açılarına mahkum kaldığını dile getirdi. Çözümün örgütlü toplumdan geçtiğini belirten Mahruki, mafyanın bile örgütlü oluşundan ama bizim olamadığımızdan şikayet etti.
Yazar Tayfun Atay, “Siyaseten dine oynayarak yürütülen dinbazlık politikası, en büyük zararı yine dine veriyor, dinin önemini koruyabilmek için laikliğe ihtiyaç var” derken, laikliğin en önemli getirisinin farklı inanç ve mezheplerin bir arada barış içinde yaşayabilmesi olduğunu hatırlattı.

İHSAN ELİAÇIK CİDDİ İLGİ GÖRDÜ
Eliaçık, Kuran’dan yola çıkarak hatırlatmalarda bulundu ve özellikle yine Medine Sözleşmesi üzerine vurgu yaptı. Ama şu farkla: Geçmişte, özellikle 90’lı yıllarda şeriatçı yazarlar, esasında kendilerinin demokratik olduğunu anlatmak ve bu kavrama düşman olmadıklarını inandırmak için hep Medine Sözleşmesi’ni gündeme getirirlerdi. Halbuki tersine Eliaçık, Medine Sözleşmesi’ni hak ve adalet kavramlarından uzaklaşan ve dindar olduğunu etrafa anlatan insanları hizaya sokmak için gündeme getiriyor.Adem’den gelen kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur” diyor İslami kökenli yazar. Dindarların, ateistler ve agnostiklerle kolayca bir araya gelebilmeleri ve sorunsuz şekilde bir arada yaşamaları gerektiğini vurguluyor. Kapanışta söylediği cümlelerden biri düşündürücü ve çarpıcı:Sarayın dinine karşı, adalet arayanların dini aynı mıdır?” derken aslında izleyicilerin değil, başkasının gözüne bakıyor.

CHP’YE YÖNELTİLEN HAKSIZ “SAİD’İ NURSİ PROPAGANDASI” İDDİASI
Son 1-2 gündür, CHP’nin Adalet Kurultayı’ndan Risale-i Nur propagandası yapılmasına izin verdiği ve bunun parti yöneticilerinin derhal kınanmasını gerektiren bir suç olduğu gündeme getiriliyor. Konunun aslı ise şu: Nur tarikatına bağlı Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Kazım Güleçyüz’ün çalıştayda yaptığı bir konuşma var: İşte o konuşmadan yola çıkarak CHP’ye büyük suçlamalar getiriliyor. Bakın buna getireceğim net yanıt şöyle: Herhalde en azından 1992’de yeniden açıldıktan sonra, CHP içinde laikliğin önemini benden daha fazla vurgulayan olmadığı gibi, yobaz kesimlerle benden daha fazla mücadele eden de olmamıştır. Bunu her açıdan kaleme alınmış kitap, makale sayısı, verilen konferanslar ve katılınılan TV tartışmaları üzerinden somut ve rakamlı olarak hatırlatıyorum. İşte o Bedri Baykam olarak, neden rahatsız olmadığımı size özetleyeyim.
Birincisi, bu cümleler bir CHP’li değil, din çıkışlı bir gazeteci tarafından söyleniyor. İkincisi, bu sözlerin ifade edildiği yer, bir CHP kurultayı değil. Kamuya ve tüm görüşlere açık bir “fikir pazarı.”
CHP zaten en başından itibaren, kanunun aradığı suçlular hariç, Adalet Kurultayı’nın herkese açık olduğunu, salt CHP’lilere özel olmadığını, parti bayrağı bile kullanılmayacağını defalarca kamuoyuna aktardı. Sonuçta bu tezin gerçeklerle örtüşmesi için de CHP kökeni dışında insanların da bu kurultaya katılmaları lazımdı. Aksi takdirde hemen herkes “her kesime açık dediler, yine kendi kendilerine çalıp oynadılar” diyecekti. İşte nasıl İhsan Eliaçık, Fatma Bostan Ünsal gibi isimler kurultaya katıldıysa, Güleçyüz de dışarıdan katılan isimlerden biri. CHP’den farklı fikirler taşıdığı malum. Sonuçta hiçbir CHP’li bu sözleri duyduğu için Nurcu olmayacak. Zaten bu kadar kolay olsaydı, yıllarca katıldığımız televizyon programlarını izleyen tüm CHP’liler, dinci olurdu (!) CHP’li dostlarım, Güleçyüz konuşmasına başladığında onu zorla sustursalardı, Adalet Kurultayı bir fiyaskoyla sonuçlanmış olurdu ve hemen bütün Türkiye “işte antidemokratik CHP, bakın kendi görüşlerinden başka kimseye tahammülleri yok, işte görün Kılıçdaroğlu faşizmini” diye yeri göğü inletirdi. “Diğer” katılımcıların konuşma metni önceden istenseydi, “sansür uygulanıyor, denetleme kurulu mu var?” diye yine ortalık dağılır giderdi. Şimdi bunların hiçbiri yaşanmadan, zaten o görüşte olduğu bilinen biri, herkese açık bir toplantıda bunları tekrarladı, insanlar tahammülle dinledi ve herkes yoluna devam etti. Söz konusu ortam bir CHP kurultayı olsaydı, durum başka olurdu ama artık herkes anlasın ki, Adalet Kurultayı herkese açık bir alandı ve farklı görüşler dile getirildi. Dolayısıyla CHP’ye “Said’i Nursi propagandası yaptırdı” diye gerçekle alakası olmayan suçlamalar getirmek, partiyi kamuoyu önünde yaralamaya çalışan malum kadroların tuzaklarına gönüllü olarak düşmekten başka bir şey değil.

SONUÇ

Dile getirdiğimiz artıları ve bazı eksiklikleri ile Adalet Kurultayı, sonuç bildirgesinin de dile getirdiği gibi ülkede artık hiçbir alanda adalete güven kalmadığını tekrar gündeme getirdi. Devlette, seçimde, geçimde, eğitimde, yaşamda, medyada adalet kalmadığını somut örneklerle kanıtlayan panel ve çalıştaylar, toplum katmanlarında bir duyarlılık yaratabilir. Kurultayın kendisi çok keyifli ve coşkulu geçti. Adalet Kurultayı’nın “ana bulvarı” diyebileceğimiz yürüme hattı üzerinde büyük bir mutluluk ve coşku vardı. Özellikle Çanakkale’nin Atatürkçü ve yurtsever insanlarının yaşadığı güzel topraklarda yeni dostluklar kazandık. Sağ olsunlar, kucaklaşmadan, fotoğraf çektirmeden adım atamadım. Bunlar da bu yaşadığımız yorucu hayatın adrenalin pompaları...