21 Eylül 2016 Çarşamba

TARIK AKAN ÖLÜMSÜZLÜĞE GEÇİŞ YAPTI | Bedri Baykam | 20.09.2016


ÖDÜNSÜZ YOBAZSAVAR’IN ÖLÜMÜ...
Hayat seni en beklemediğin anda arkadan vurur. Ana işidir bu. Kahpeliği sever. Geçen hafta sonu mutlu bir olay için Roma Havaalanı’na yeni iniş yapmıştık. Kuzenimin kızının düğünü için büyük bir aile buluşması vardı. İşte orada geldi o kahrolasıca haber. Tarık’ı kaybetmiştik. Evet, biliyorduk ağırdı durumu... Ama -herhalde inanamamaktan- hepimiz bir mucize bekliyorduk sanki... Veya “daha çok vaktimiz var” gibi düşünmek istiyorduk. Düğün gecesinin devamında, hiç uyumadan Pazar sabahı 07:10’da bir uçak bulup törene ve cenazeye şükür ki yetişebildim.
Harbiye Muhsin Ertuğrul salonuna sığamadı binlerce insan. Tabii ki vermediler Cemal Reşit Rey veya Lütfi Kırdar’ı... Sonuçta aramızdan ayrılan büyük bir muhalifti. Yobazsavardı. Faşistsavardı. Ödünsüzdü. Cesurdu. Korkusuzdu. Yani anlayacağınız, kimilerine göre suçları çok fazlaydı. Tabii ki her bir ret yanıtı için bürokrasinin hazır cevapları vardı: Tadilat/uygunsuzluk, başka angajmanlar vs. Bürokrasi için bahaneden bol ne olabilirdi ki?

HER YAŞ VE HER KESİMDEN İNSANIN, HALKIN KAHRAMANI
İçeri girebilen binlerce insan, konserve kutusuna sıkıştırılmış sardalyeler gibi ezilmelerine rağmen, birbirinin üstüne basma, altında kalma pahasına Tarık Akan hakkında gösterilen bir kare fotoğrafın, iki çift sözün peşine düştü. Her biri, yalnız en sevdikleri aktörü değil, abisini, babasını, kardeşini, sevgilisini, amcasını, en yakınını kaybetmiş olmanın yoğun duygularını yaşıyordu. Biz sanatçılar da, yakın bir arkadaşımızın ötesinde bir eylem arkadaşımızı, Mustafa Kemal’in en güzel askerini kaybettik. İnsanlık Anıtı, işçi hakları yürüyüşleri, bitmez tükenmez davalar, Silivri barikatları, Ergenekon-Balyoz direnişi, 1 Mayıs yürüyüşleri, basın özgürlüğü yürüyüşleri, Taksim, her birinde yan yanaydık. O dev gibi adam hepimize gizli bir gurur ve güven eklerdi. Sonuçta salondan sokaklara taşan on binlerce insanın her biri kendi geçmişini uğurlamaya gelmişti. Halk, gerçek kahramanına veda ediyordu. Çünkü herkes biliyordu onun Saray’ın değil, halkın, kendilerinin sanatçısı olduğunu... Saray’da boy göstermeye doyamayan o kadar meraklı sanatçı var ki...
Sonuçta mikrofon uzatılan herkesin en candan sesleriyle söyleyecek bir şeyleri vardı. Zaten Tarık onların arasında işportacılık, taksicilik yapmamış mıydı? Kahvede onlarla tavla oynamamış mıydı? Manavla, bakkalla, kasapla, çiçekçiyle, mahallenin çocuklarıyla, işçilerle ve emeklilerle arkadaş olmamış mıydı? Oynadığı 111 filmde her kalıba girmemiş miydi? Sinemada elde ettikleri geçici ünü hava atmak, hayranlarına burun çevirmek ve paparazzi dövmek için kullanan renkli skandalların balon starlarına kapak olsun, o efsanenin halkıyla ilişkisi!

Efsane dedik de, lütfen herkes bilsin: Kimse boş yere efsane olmaz... Efsane, olmakla kestane olmak arasında ince sanılan ama esasında timsahlı derelerle ayrılmış büyük mesafeler, uçurumlar vardır. Ün vardır, ün vardır. Nasıl ulaşıldığı, nasıl saklandığı, nasıl sürekli hale geldiğinin çok farklı kaynak ve gerekçeleri vardır. Tarık Akan kadar ünlü birkaç aktör sayabiliriz. Ama onun halk kimyasından, halkla bütünleşmesinden çok uzaktalar. Çünkü Tarık’da kibir yoktu. Şöhreti ile çevresi üstünde baskı oluşturma eğilimleri hiç yoktu. Mütevazılık, onun kimliğinin en çarpıcı yansımasıydı. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, halkın içinden geldiğini ve onlardan biri olduğunu çok iyi bilen bir insandı. Haa, bir de unutmadan söyleyelim... Bu ülkede “en iyi oyuncu kim?” diye sorarsanız, herkesin farklı yanıtları olabilir. Biri çıkıp Şener Şen diyebilir, bir diğeri Uğur Yücel, bir başkası da Cüneyt Arkın diyebilir. Ama “en yakışıklı aktör kim?” diye sorarsanız, kadını da erkeği de, anneleri de, anneanneleri de size ezici üstünlükle neredeyse tek isim verir: Tarık Akan.

OLABİLECEK EN DUYGULU UĞURLAMA...
Muhsin Ertuğrul’daki töreni tüm medya yoğun olarak verdi. Ben de elimden geldiği kadar fotoğraf, video ve yorumlarla sosyal medyadan içeri giremeyen herkese yayın yaptım. Halkın susuzluğunu gidermeye yardım etme ihtiyacını hissettim. Fazıl Say’ın, Zülfü’nün, yetenekli gençlerden oluşan Nazım Hikmet korosunun en güzel yorumlarla izleyicilere ulaştırdıkları şarkılar, Rutkay Aziz’in, Ataol Behramoğlu’nun, Zeki İrfanoğlu’nun ve değerli kızı Özlem’in çarpıcı konuşmaları, Orhan Aydın’ın candan ve profesyonel sunumu, hepsi o acele ve kargaşaya rağmen olabileceğinin en iyisiydi. Herkes kanından, canından bir şeyler katmak istiyordu, o hatıralar yumağına... Ölüm, biz faniler için kaçınılmaz son olduğuna göre, bir sanatçı bundan daha güzel nasıl veda edebilir ki sevgili halkına, sanatına, ailesine, ülkesine? Bir sanatçı, bir düşünce ve eylem insanı için olabilecek en güzel uğurlama ve veda törenini yaşadı sevgili Tarık. Bu bir doruktu. Allah her sanatçıya böyle bir uğurlanma nasip etsin. Ama tabii bunun ömür üstünden nasıl hak edildiğini, her genç sanatçının Tarık abilerinin yaşamını iyice araştırarak, hissederek öğrenmeleri lazım. Kolay şeyler değil bunlar...Türkiye buna benzer az sayıda uğurlama yaşadı. Aklıma gelen Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Yaşar Kemal gibi büyük aydınların cenazeleri var...

TARIK AKAN, HİÇ BİR ZAMAN KENANİZM’LE KEMALİZMİ KARIŞTIRMADI!
Ses dergisinin yarışması ile başlayan serüven, genç “jönprömiye”nin hızlı yükselişini sağladıktan sonra, genç kızların dev sevgilisi kendi içgüdüsünün getirdiği kararlılıkla Yılmaz Güney’le tanışıp dost olmayı başarıyor. İşte ondan sonra başlayan politik filmler dizisi “Sürü” ve “Yol” gibi büyük başarılarla taçlanıyor. Burada Tarık Akan’ın siyasi kimliği ve rotası üstüne bir an durup düşünmemiz lazım. Tarık, 12 Eylül faşizmi ile boğuşulan günlerde Yılmaz Güney ile o siyasi sorumluluklara imza atıyor. Güneydoğu’nun kanayan yarası feodalizm, aşiret ve ağalık sisteminin, faşist yapının üzerine hışımla gidiyor. Evren ara rejimi, tabii ki kendisi ile hesaplaşmayı ihmal etmiyor. Tarık üç ay hapis yatıyor, işkence görüyor ama çizgisini hiçbir zaman değiştirmiyor. “Kenanizm” ile “Kemalizm”i birbirinden ayırt etmeyi çok iyi biliyor. Bunun ne kadar zor birşey olduğunu sakın atlamayın! 12 Eylül’ün yaşattıkları nedeniyle Atatürk düşmanı kesilen o kadar çok defolu “solcu” gördü ki bu topraklar... Kendisini Atatürkçü olarak pazarlayan ve Atatürk’ün partisini kapatıp arşiviyle beraber yok etmeye kalkan Evren yüzünden kafalarını patlatarak Mustafa Kemal’in rotasını ve tüm yaşam evrelerini tersten analiz etmeye çalışan onca zavallı...

2. CUMHURİYETÇİLERİN VE DÖNEK MARKSİSTLERİN KANDIRAMADIĞI ADAM
Nice 2. Cumhuriyetçi, anti-Kemalist ve Marksist solcu, nice bölücü-Kürtçü, Tarık’ı kendi safına çekip onun insancıl, demokrat, özgürlükçü kimliğini deforme etmenin rüyasını gördüler. Tabii bu onlar için bir rüya olarak kaldı. Çünkü Tarık, en sağlam Atatürkçülerden biri olarak, bu çabaların hepsini taca attı, boşa çıkardı. Her biri kendilerini ofsaytta buldu. Onun Cumhuriyetçi ve bağımsız çizgisi, başta Atatürk ve onu takip eden İlhan Selçuk, Atilla İlhan gibi büyük aydınlar, Kuvayı-Milliye destanına imza atan Nazım Hikmet gibi başka devlerden beslenerek oluşmuştu. Medyanın yanar-döner, çıkarcı, oportünist, sahte aydınları onu doğal olarak etkileyemezdi. Her biri beyhude çabalarının ardından aldıkları tarih dersiyle kaldılar. Tarık’ın faşizm düşmanlığı, emperyalizm düşmanlığıyla birleşiyordu. Onlarda olduğu gibi Atatürk düşmanlığının acınası hafifliğinden değil... Emperyalizmin satılık kalemleri veya beynini yıkadığı dönek Marksistler ne Atatürk’ü, ne de Tarık gibi çağdaş Atatürkçüleri anlayamazlardı.

İşte bu nedenledir ki, Tarık Akan’ın ardından sayfalarını hazırlayan medya organlarının yarısından çoğu, onun sert ve eğilmez siyasi çizgisinden ya söz edemediler ya da ona bu vesileyle saldırarak kinlerini ve zehirlerini makyajlı köşe yazılarına akıttılar. Ne yapacaktı mesela yandaş basın? Feto ile kucak kucağa yaşadıkları dönemde, Silivri’de barikatları deviren Tarık’ı nasıl sunduklarını herkes bilmiyor muydu sanki? Sosyal medya ise bu vesileyle ne kadar alçağı barındırdığını tekrar dosta düşmana ispat etti. “Twitter ortaya çıkmadan önce, bu ülkede bu kadar alçağın yaşadığını bilmiyordum” diye durumu özetleyen tweet o kadar doğruyu söylemiş ki...

TARIK AKAN EFSANESİ YÜKSELEREK SÜRECEK

Hababam Sınıfı, bu topraklarda her ülkeye nasip olmayan bir şekilde, sonsuza kadar gösterilmeye devam edecek. Tarık aramızda yaşıyorken söylediği her sözle gelecek günlerimize ışık tutmaya devam edecek. Onu acılar içinde toprağa veren halkı, mahallelisi onu her gün anmaya devam edecek. Taş Mektep’ten yetişen onca aydın genç, beyinleri ve yürekleri ile Türkiye’ye Atatürk aydınlanmasını, Tarık Akan söylemi ve tescili ile yaymaya devam edecek. Afişleri, kartpostalları, eskisinden daha çok satacak. Filmleri her zamankinden çok izlenecek. O veda gününde onu kucaklayan her kuşaktan, her meslekten, her yöreden kadın-erkek-yaşlı-genç-çocuk insanımız onu daha kocaman bir sevgiyle sahiplenecek, bağrına basacak. Mezarını ziyaret edenler dolup taşacak. Zamanın durduğu noktada, artık o yeni bir uzantıya, ölümsüzlüğe geçişini yaptı. Yüzünün akıyla, sıcak kalbi ve ölümsüz izleriyle hep aramızda olacak. Ne mutlu Türk halkına ki, kuşaklar boyu birbirlerine anlatacakları örnek bir aydının izleri, hatıraları ve efsanesi ile yaşamaya devam edecekler.

12 Eylül 2016 Pazartesi

Wavrinka şampiyon olunca bakın neler yaptı

Bedri Baykam yazdı: Wavrinka şampiyon olunca bakın neler yaptı
4 set süren büyük kapışma yeni bitmişken, dünyanın bir numarasını, Novak Djokovic'i 6/7, 6/4, 7/5, 6/3 yenmiş olan adam, kendisini diğer büyük şampiyonlardan görmeye alıştığımız gibi yerlere atmıyor, baygınlık numaraları yapmıyor! Sakin ve vakur bir şekilde filede rakibinin elini sıkıp onu tebrik ediyor ve sakin adımlarla tribüne çıkıp antrenörleri ve ailesini, yakınlarını kucaklıyor. Kupa kendisine teslim edilirken o önce eline tutuşturulan 3,5 milyon dolarlık çeki cebine dikkatlice yerleştiriyor. Ne de olsa bu para Wavrinka'nın çevresindeki Federerler, Nadallar, Murrayler, Djokovicler gibi her gün kazandığı meblağlar değil. Mütevazı yıldız her şeyden önce Djokovic'i tebrik edip tenis sporuna kattığı güzellikleri dile getiriyor. Kendinden çok ondan söz edip onu övüyor. Allah için Djokovic'in de tavrı aynıydı. Mızıkçı bir mağlup şımarıklığından çok uzak olan Novak, centilmence İsviçreli yeni şampiyonu alkışlıyor, sarılıp tebrik ediyor. Sporun güzellikleri bunlar. Türk futbol dünyasının öğrenecek o kadar çok şey var ki tenis dünyasından...
"STAN THE MAN" İLE TANIŞIN...
İsimler ve sloganlar boş yere oluşmuyor. Onun lakabı "Stan the Man". 2014 yılında Profesyonel Tenisçiler Birliği ATP'ye rica ederek turdaki resmi ön adını Stanislas'dan Stan'e değiştiriyor. İşte o tarihten itibaren tüm başarılar "adam gibi adam" Stan Wavrinka'nın oluyor. Yani Stan the Man'in.
İsviçreli. Yıllarca Roger Federer'in altında ezilmiş. Vatandaşı dünyanın bütün kupalarını acımasızca toplarken Wavrinka hep iyi bir 2. sınıf tenisçi olarak gözükmüş. Davis Cup'da Federer ile beraber önemli başarılara imza atmışlar, arada saman alevi gibi parlamış ama hep "neydi o diğer İsviçrelinin adı?" kıvamında kalmış. 2008 Olimpiyatları’nda Federer ile gelen çift şampiyonluğu önünü çok açmasa da, 2014 yılı, 29 yaşında bir tenisçi olarak dikkatleri üzerine çekmeye başladığı ilk ciddi yıl olmuş. Yine Federer ile beraber milli takım düzeyinde Davis Cup'ı kazanmalarının dışında o yıl Avustralya Açık Turnuası’nı ve Monte Carlo Masters'ı alması "one minute!" dedirtmiş! Kimilerine kariyer sonu son bir nefes güzelliği gibi görünen bu başarıların üstüne geçen yıl Paris Açık finalinde Djokovic'i yenerek şampiyon olması, bu yıl da oynadığı 11 finalin her birini kazanmış olması ortaya bambaşka bir Wavrinka profili çıkarmış...
FAVORİ HALKA GÖRE DJOKOVİC, ELEŞTİRMENLERE GÖRE...
Tüm bunlara rağmen Wavrinka, 31 yaşında Amerika Açık finaline çıkarken genel halk kitleleri Djokovic karşısında fazla şansı olmayacağını söylüyordu. Ama aralarında olduğum tenis yazarları ve eleştirmenleri ise Wavrinka'nın şansının daha fazla olduğunu düşünüyorlardı. Haklı çıkanlar arasında olmama sevindim. Özel arzum, 4 Slam turnuasından üçüncüyü de dün kazanan Wavrinka'nın, önümüzdeki birkaç yılda Wimbledon'u da kazanarak hiç olmazsa kariyer Grand Slam'ini tamamlayan o ender ve değerli efsanevi tenis yıldızları katına en üst düzeyden giriş yapması.
MAÇA GİRER GİRMEZ GAZA BASAN DJOKO...
Büyük finalden önce Djokovic de doğal olarak tedirgindi. Hem rakibinin giderek artan form grafiğinden haberdardı, hem de her finali kazanabilme kapasitesinden. Maça hızlı bir giriş yapması lazımdı. Yaptı da. Maçın henüz 2. oyununda rakibinin kolay bir backhand'i kaçırmasının ardından servisi kırdı. Djokovic bu avantajla skoru 4-1’e taşıdıktan sonra, Wavrinka’nın servisinde 5-1’i de kaçırdı. Djokovic kolay bir şekilde 5-2’yi bulduktan sonra Wavrinka, 15/40’da iki set topunu kurtarıp kendi servisini aldı ve bu da yetmezmiş gibi rakibinin son bir çift hatasından da yararlanarak Djoko'nun servisini kırdı. Ardından kendi servisiyle 5-5 gelince, iş tie-break'e kaldı. Orada dünya bir numarası, üst üste yaşanan artistik ve nefes kesici puanlardan sonra ağırlığını koydu ve 7-1 ile tie break'i, 7/6 ile ilk seti kazandı. O anda maçın ibresi, eksperlerin ilk tahmininin aksine, biraz Djokovic'e kaydı. Çünkü istatistiklere göre, 2009'da Arjantinli Del Potro ve 1992'de İsveçli Stefan Edberg dışında ilk seti kaybederek US Open'ı kazanan yoktu... Maçtan sonra Wavrinka, 5/2’den 5/5’e taşıyıp kaybettiği o set hakkında, bakın neler söylüyor:"Maça dönebilmiş olmam, o seti kaybetmiş olsam bile bana moral verdi. O andan sonra oyunu dengelediğimi ve kazansam da kaybetsem de maça tüm gücümle asılabileceğim havayı yakaladığıma inandım". Evet, verdiği set Wavrinka için maçın dönüm noktalarından biriydi.
İKİNCİ SETTE DEĞİŞEN SENARYO
Aslında inanılmaz derecede sıkıcı hatalarla, "unforced error" yüklemeleriyle başlayan maçta, her iki oyuncu da başlarda en iyi tenislerini oynamaktan çok uzaktılar. Hatalar şaka gibi -ya da yağmur gibi- üst üste geliyordu. İkinci sette de bu durum birden değişmedi. Wavrinka'nın servisi ile başlayan sette, İsviçreli 4. oyunda rakibinin servisini mükemmel bir backhand paralel ile kırdı. Ardından 0/40 geri düşmesine rağmen ACE servis ve forehand winner'larla skoru 4/1’e taşıdı. Sonra ilginç bir şekilde sanki film tersten sarıldı ve bu sefer Djokovic farkı kapatarak 4/4’e taşıdı. Wavrinka’nın kolayca kendi servisini süpürmesinin ardından Djokovic 15-40’da forehand'ini out'a atınca setlere eşitlik geldi.
SAKATLIKLAR VE SEYİRCİLERLE UĞRAŞAN BİR DÜNYA 1 NUMARASI...
Wavrinka üçüncü sete bu moralle hızlı başlayan taraftı. İkinci oyunda Djokovic'in servisini nefis bir backhand passing shot'la kırdıktan sonra, maç kendi tarihi içinde üçüncü kere tekrarlandı ve Djokovic skoru 3/3’e kadar geriye sarmayı başardı. Maç 5/5’e kadar geldikten sonra Wavrinka'nın servisinde skor 30/30’a geldi. O noktada Djokovic'in üst üste iki basit hatası oyunu Wavrinka'ya verdi. 6/5’te Djokovic, maçı tekrar tie-break'e taşımak üzereyken üst üste üç basit hata yaparak Wavrinka'ya 7/5 ile adeta hediye etti.
Üçüncü setten itibaren sakatlıklarıyla boğuşmaya başlayan Djokovic, ayrıca ilginç ve alışılagelmedik şekilde, seyircilerle de kendisini dekonsantre eden bazı sinir bozucu diyaloglar yaşadı. Bu seviyede, kabul edilebilir bir zaaf göstergesi değil bu.
Dördüncü set, aynı hava içerisinde giderek maçtan kopma sinyalleri veren Djokovic ile, oyunu artık avucunun içine almış olmanın keyfini yaşayan, konsantre bir Wavrinka arasında başladı. Wavrinka aynen 3. sette olduğu gibi önce 3/0'ı buldu. Ardından 3-1’de Djokovic tıbbi yardım ve müdahale molası isteyip elde etti. Birçok Wavrinka taraftarı, bunun bir taktik yöntemi olabileceğini düşünüp sıkıntıya girerken Djokovic, özür diledi rakibinden ve iş tatlıya bağlandı. Su toplayan ayak parmaklarının yakın görüntüleriyle tanışmış olduk. Maç tekrar başladıktan sonra ilk oyunda servis Wavrinka'da idi. O kritik oyunda 3 servis kaybetme topu kurtaran Wavrinka, skoru 4/1 yaparak, Djoko'nun bu sete ortak olmasına mani oldu. 5/3’e kadar her iki oyuncu da servislerini kazandıktan sonra, son servis oyununda Wavrinka 2. maç topunda rakibinin bir backhand'ini auta atmasıyla o rüya gibi zaferi nihayet cebine koymayı başardı.
Stan the man... İyi ve güvenilir insanların, mütevazı sporcuların giderek azaldığı bir ortamda, size tavsiyem onu takip etmeye devam etmeniz. Kazansa da, kaybetse de...
O DA "ERKEN ÖLÜM"ÜN EŞİĞİNDEN DÖNMÜŞTÜ!
Bir dakika! Bu defteri kapatmadan önce aktaracağım bir detay daha var. Nasıl evvelsi gün Pliskova'nın 4. turda Venus Williams'a karşı bir maç topu kurtararak finale çıktığını size hatırlattıysam, Amerika’nın yeni kahramanı Wavrinka'nın da geldiği yer aynı. Bu turnuanın üçüncü turunda İngiliz Evans'a karşı 4. sette maç topu kurtaran Wavrinka, o noktada topu fileye taksa veya ayağı kaysa bugün bizler burada başka hikayeler yazıp okuyor olacaktık. Zaten hayatın her noktası böyle zincirlerden oluşmuyor mu? Stan, turnuaların ilk turlarında daha dekonsantre ve alt bir seviyede oynarken özellikle grand slam'lerde iki haftanın içine girdikçe, kendisini ve seviyesini bulan bir oyuncu! Son zamanlarda özellikle final performansının artmasını ise üç yıl öncesine kadar olan dönemden sonra, aktardığım şekilde özgüveninin çok artmış olmasına borçluyuz. Bir de şunu da unutmayın: Stan gelişmeye devam ediyor! Nasıl gençlerin boyu 20 yaşına kadar uzarsa, Stan'in gelişim çizgisi de inanın hala sürüyor!
Bir de son kişisel not: Bizim eski kuşak Türk tenisçiler olarak genellikle Wavrinka'yı tutmamızın diğer nedeni, bizim dönemin stilini yansıtıyor olması. Tenis turunun en iyi tek elli backhand'ine sahip oluşuyla öne çıkarılan Wavrinka, bizlerin gözünde her şeyden önce estetiğin, zeka tenisinin öne çıkan ismi... Bu nedenle de, güç tenisi ve robotların, kontratların ortada dans ettiği ortamda içimizi ısıtan bir eski meşale kendisi!
Bedri Baykam

11 Eylül 2016 Pazar

Amerika Açık'ta yeni şampiyon

Bedri Baykam yazdı: Amerika Açık'ta yeni şampiyon Amerika Açık Tenis Turnuvası finalini seyretmeye hazırlanırken, "iyi oynayan kazansın" diye düşünmediğimi biliyordum. Amerika Açık Tenis Turnuvası finalini seyretmeye hazırlanırken, "iyi oynayan kazansın" diye düşünmediğimi biliyordum. Angelique Kerber bu yıl Avustralya Açık'ı kazanmıştı ve bu turnuada da Serena'nın mağlubiyetinin ardından, pazartesi açıklanacak sıralamalarda dünya 1 numaraya da terfi etmişti. Benim gönlüm daima "favori olmayan, arkadan gelen"de olduğu için, ilk defa bir büyük turnua finaline yükselen Çek Katarina Pliskova, bu yarışta ısrarla tuttuğum plase "at" olacaktı! Finale gelirken Pliskova, Amerika'nın gururu Venus ve Serena kardeşleri sırayla yenmişti. Bu da zaten fazlasıyla onun bu alanda yeni bir dünya markası haline geleceğinin ön/açık belirtisiydi. (İtiraf edeyim, Williams kardeşlere karşı, Katarina'nın dünya yüz numarası cıvarında gezinen kendi ikizi Kristina Pliskova ile oynayacağı bir çift kadınlar maçına denk gelirsem, saniyesini kaçırmam!) Evet, Pliskova dünya 12 numarasıydı, ama tenis çok nankör bir spordur; milyonlarca tenis oynayan arasında, dünyanın ilk 6-7 tenisçisinden biri değilseniz, geniş kitleler size "zavallı (!)" diye bakmaya hazırdır. Şimdi bu turnuadan sonra pazartesi açıklanacak yeni klasmanda eminim ilk 5 oyuncudan biri haline geleceği için, Plistova'nın morali de, havası da artacaktır. İşin gerçeğinde ise ilk 10 tenisçiden biri haline gelmek, futbol diliyle, Messi, İbrahimovic, Alex ya da Rooney olabilmektir. Tenis'in azizlikleri meşhurdur... Serena'yı yarı finalde 6/2-7/6 yenerek büyük bir başarıya imza atan Pliskova, ondan önce, 4. turda Venus Williams'a yenilmek üzereydi ve son sette 5/4, 30/40 gerideyken, harika bir sert forehand'le bir maç topu kurtarmıştı. İşte filenin veya çizginin bir milim daha sağı veya soluna düşerek kaprisli zigzaglar çizen o tenis topu, tarih boyunca onca kayda geçirdiği büyük dönüşlerle, dev sürprizlere olanak vermiştir. İYİ Kİ FİNALDE BİR TENİSÇİMİZ YOKTU, ÇÜNKÜ... Bakın, iyi ki Amerika Açık'ta finalde bir tenisçimiz filan yoktu, ne olur ne olmaz, maçtan önce, turnuada bol paralel vuruş yaptığını tespit etseler, "iadesini istiyoruz, o da paralelciymiş" diye tutturabilirlerdi! Vallahi abartmıyorum, Şener Özmen gibi sanatçı/öğretim üyeleri terörist diye göz altına alınabiliyorsa, şu hayatta her şey olabilir ve bu yazdıklarım da abartı değil demektir! Neyse, konumuza dönelim. Ben önce size bildiğiniz sonucu tekrar bildireyim: Alman Angelique Kerber, ne yazık ki benim "gözde" favorim Çek Katarina Pliskova'yı 3 sette 6/3, 4/6, 6/4 yenerek şampiyon oldu ve 3,5 milyon Amerikan dolarını cebe indirdi. Sonuçta zaten New York, yeni bir şampiyon çıkaracaktı! Her iki finalist de, daha önce bunu başaramamıştı. Sonuçta daha olgun ve tecrübeli olan Kerber, bu taktik ve sinir mücadelesini, son setin sonlarına doğru, "rakibi sayesinde" yaptığı atakla lehine çevirmeyi başardı.. KERBER'İN HIZLI BAŞLANGICI Halbuki maçın başlarında, ilk sette iki kere rakibine servisini kırdıran Pliskova, önce maçı erken bırakabilecekmiş gibi bir hava yaydı ve ilk seti 6/3 kaybetti. Sete girişte ve setin son oyununda servisini kırdıran Pliskova, Serena karşısında gösterdiği seviyenin gerisinde kaldı. İlk setin puanlarının gidişatı, aslında maçın da özeti gibiydi. Pliskova, pazartesi dünyanın zirvesine oturacağını bilen Kerber karşısında, haddini bilmeyen, korkusuz ve agresif ötesi bir yöntem seçmişti. Maç notlarıma baktığımda gözüme hemen çarpan, Pliskova'nın ya doğrudan puanları müthiş alkışlanacak "winner"larla kazandığı, ya da topu en hızlı şekilde "unforced error"larla dışarı "şutladığıydı"... Pliskova, Fransızlar'ın kullanmayı sevdiği bir deyimdeki gibi, sahayı sular gibi, topları sağa sola, bazen metrelerce out'a yolluyordu. Adeta vitamin ve aşırı enerji patlamasından ortaya çıkan bir sahaya oturamama söz konusuydu. Yani biz Türkler'in deyimiyle arpası belli ki abartılı bol verilmişti! Çoğunlukla düz vuruşlarla, toptan hıncını almak ister gibi tokatlarını patlatan Plistova, gereksiz yavaş toplarda bile, büyük hata yüzdesi ile rakibine sayısız hediye puan kazandırdı. Çek raket, henüz maçın girişinde 2-1 gerideyken, rakibinin servisini kırma şansını tepti. Bunun ardından oyun tamamen Kerber'in kontrolü altına girdi ve ilk set, 6-3 ile tescil edildi. Sonuçta hayatında daha önce bir büyük turnuada çeyrek final bile oynamamış olan Pliskova'nın deneyim eksiklikleri yüzeye çıkıyordu... İKİNCİ SETTE SENARYO DEĞİŞİYOR... Maçın 2. seti önce birinciye oldukça benzeyen bir ritmde ilerledi. Pliskova kendi servisini bu sefer kaybetmese de, 3-2 geriye düşmüştü ve Kerber hedefine oldukça emin adımlarla yaklaşıyordu. Yine 2-1 gerideyken 4. kere rakibinin servisini kırma şansını tepen Pliskova, kendi servisinde tekrar durumu 3-3 beraberliğe getirdikten sonra, Kerber'in servisinde 5. kere rakibinin servisini kırma şansını yakaladı. O puanda, olmadık bir topla fileye çıkıp macera arayan Pliskova, inanılmaz şanslı bir puanı lehine çevirdi. Kötü bir kısa top deneyen rakibini kolayca geçmeye hazırlanan Kerber'in passing shot denemesi, Plistova'da eridi ve Çek raket o topu lop olarak tam geri kort çizgisine yollamayı başardı. "İşte maçın döndüğü an herhalde budur" dedim, maçı beraber seyrettiğim arkadaşlarıma... Gerçekten de 2. setin sonuna kadar başka bir servis kırma yaşanmadı ve 2. set, 6-4 Pliskova'ya gitti, skora denge geldi... İşte maçın o anlarında, yarı finalde Serena'yı neredeyse sahadan silen Pliskova'nın büyük oyunundan güzellikler korta yayılmaya başladı. Sağlı sollu sert geri toplarla rakibini bunaltan Pliskova, sık sık fileye de gelerek hazırladığı puanları orada afiyetle yedi bitirdi. ÜÇÜNCÜ SET VE RÜZGARIN YİNE TERS DÖNÜŞÜ Üçüncü sete artan özgüveniyle aynı hızda başlayan Pliskova, Kerber'in ilk servis oyununu almasının ardından üst üste 3 oyun alarak son sette de rakibinin servisini kırdı. Bu dakikalarda, oyunu tamamen domine eden rakibine karşı Kerber neredeyse pes etmiş görünüyordu. Durmadan hep en büyük topları deneyen Pliskova, sanki rakibini de çaresizlikle aynı tavra zorluyordu. Oyunu hızlandırmaya çalışan Kerber hata yüzdesini arttırdı ve ilk defa ritmi istediği gibi kontrol eder görünen Pliskova zafere iyice yaklaştı. İşte o noktada, tenisin ana kaideleri tekrar birden yürürlüğe girdi! Her puanı doğrudan olağanüstü riskli ve şık vuruşlarla bitirmeye kalkan Pliskova, aslında o noktada artık teslim olmuş görünen, gereksiz itirazlarla psikolojik olarak kendi kendisini sinirlendiren, mağlubiyetin acısını yüreğinde hissetmeye başlayıp oyundan kopan Kerber'i sanki birden diriltmeye karar verdi! Adrenalin iğneleri gibi gelecek hataları tekrar üst üste yapmaya, puanlarını bol keseden dağıtmaya başladı. Herhalde maçı tekrar seyrettiğinde kendisine de absürd görünecek bu "halet-i ruhiye" içerisinde, 3-1'den sonra Pliskova, yalnız tek bir kere kendi servisini kazanarak skoru 4/4 e taşıyabildi. Ardından son iki oyunda tek puan bile alamadan maçı 6/3, 4/6, 6/4 vererek, sahada en çok Kerber'in şaşkınlıktan küçük dilini yutmasına neden oldu. Maçı moral olarak kaybetmiş görünen Kerber ölüsüne verilen bu şanslarla yeniden doğup, bir de harika bir kaç riskli paralel düz vuruşla büyük alkış topladı. Zaten maçın kendisi için en karanlık bölümlerinde bile, derin toplarla ve maça asılan mental gücüyle dikkat çeken Kerber, maç puanını kazanır kazanmaz kendisini yere atıp ağlayarak, artık alabileceğine pek ihtimal vermediği bir maçın kendisine hediye edilmesine duyduğu şaşkınlığı doya doya yaşıyordu. Ölüp gömülmüş, Pliskova sonra onu baştan yaratacak bir formülle, her puanını jeneriklik vuruşlarla kazanmaya kalkışıp, durup dururken kazandığı maçı gerisin geriye onun ellerine teslim etmişti... PLİSKOVA ÜZERİNE BİR İDDİA Burada özetlediğimiz gibi, maçın her puanına bir hızlı tren gibi hükmetme rüzgarına kendini kaptıran Pliskova, tecrübesizliğinin kurbanı oldu. Daha önce Martina Navrotilova, Jana Novotna, Hana Mandlikova ve yakın dönemde Lucie Safarova, Petra Kvitova gibi yıldızları çıkaran Çekya, şayet Pliskova'ya hafif gecikmeyle de olsa iyi bir teknik hoca bulmayı başarırsa, bu yıldız adayının yeni bir Navratilova olması işten bile değil. Zaten maçtan sonra kendisin uzatılan mikrofona aynen sabırsız oyunu gibi saatte 320 kilometre ile konuşan Pliskova, kendisini en iddialı şekilde teselli etmeyi tercih etti: "Daha önümde çooookkk finalller olacak". Bence haklı. Önünde bence de sayısız finaller var. Ama yeter ki, onun ruhunu dengeleyen bir zeki ve kurnaz hoca bulsun. Birisinin ona "teniste puanlar, her zaman olağandışı sert ve de üstüne artistik açılı vuruşlarla kazanılamaz, bazen de rakip üst üste hatalar yapar ve onun hatası sayesinde yine bir puanı ya da maçı kazanmış olursun" gerçeğini, hatırlatması lazım. Yani saatte 200 kilometreyle tam doksana yerleşen bir paralel backhand de bir puan yazıyor, rakibin fileye taktığı uyuz bir top da! İşte tenisin en basit kaidesi olan bu gerçeği, bir an önce bu genç arkadaşın (24) algılaması lazım! İşte iddiam basit... Pliskova, kendi bitirici vuruşları dışında, rakibinin hatalarını da beklemeyi göze alan "percentage tennis"in doğal matematiğini keşfettiği zaman, Navrotilova gibi bir kalıcı büyük yıldız olması işten bile değil. Kendisine benim önereceğim hoca ise, eski çift partnerim Ali Göreç! Ya da başka bir alternatifi, eski büyük şampiyon Chris Evert'e veya Navratilova'ya yalvararak, onlardan birini üç aylığına hayatının her noktasına taşımak, onlardaki tenis birikimini, değişken oyun kurgularını değerlendirmek, resmen emerek almak.... Tenisin en başta rakiple karşılıklı bir ritm bozma, strateji ve sabır mücadelesi olduğunu keşfeden sporcu, maça 1-0 önde başlar. İşte o günü merakla bekliyorum ve hatta bir tenissever olarak iple çekiyorum. Çünkü dünkü Pliskova, rakibi ve puanların vahametini umursamadan her topu "gömmeye" çalışan vurdumduymaz bir boksör gibiydi! Kazansa, hayranlık sözlerimizi de bu zaafı üzerine kurup, kendisine rağmen bu çılgın oyunla işi hasbelkader bitirebildiğini yazacaktık! Ama ne demiştik? Onun daha çoook finalleri olacak! Bedri Baykam Odatv.com http://odatv.com/amerika-acikta-yeni-sampiyon-1109161200.html

7 Eylül 2016 Çarşamba

MADRA OLAYI VE BASKI REJİMİNİN KOLAYCI SİLAHŞÖRLERİ! | Bedri Baykam | 07.09.2016


TAHAMMÜLSÜZ ÜLKENİN “ASOSYAL” MEDYASI!
Türkiye'de siyasi yaşamın kutuplaşma hastalıkları üzerine kurulu olduğu, ne yazık ki bir gerçek. Hatta bunun sonucu olarak sosyal yaşamın da aynı hastalıklarla boğuştuğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz.
En basit Facebook "durumu" ya da atılan bir tweet, ülkenin gündemine oturmayı anında başarabiliyor. Bunun sayısız örneğini hepimiz sıralayabiliriz.
15 Temmuz'un getirdiği kaotik kin ortamında, RTE, hükümet ve yandaş basın artık bildiğimiz gibi sürekli bir cadı avında! Her yerden tüten ya da tüttüğü iddia edilen dumanın üstüne gidilerek paralelci aranmıyor, kesinlikle bulunuyor! Bundan da taviz verilmiyor, çünkü emir büyük yerden geliyor. Tüm yaşananlar, Türkiye'nin ne denli tahammülsüz bir ülkeye hızla dönüştüğünü dosta düşmana tekrar kanıtladı!
Twitter’ın bu muhbirlik ve cadı kazanı furyasının merkezi olduğu apaçık ortada. Kimler geldi, kimler geçti, geçiyor, geçecek o çarktan, dipsiz kuyu!


BERAL MADRA’NIN BAŞINA ÖRÜLEN ÇORAPLAR!
Beral Madra, Türkiye’de sanat küratörlüğü denince akla ilk gelen isimden biri. Çanakkale Bienali, 10 yıldır yapılan ve 2006 yılında Denizhan Özer ve Seyhan Boztepe’nin başlattıkları önemli bir girişim. Çağdaş sanatın yurdun her yerine yayılması için gerekli olan bu atılımlara herkesin destek olması lazım. Beral Madra da, üçüncüsünden itibaren Çanakkale Bienali’ne doğrudan katkı yapmış bir isim.
Şu andan itibaren yazdıklarımı lütfen özel bir dikkatle okuyun! Daha önce de yazdım. Ben FETÖ davasında tarafım. Beni Ergenekon davasının içine çekmek için hazırladıkları kumpas kağıtlarını geçen yıl HSYK Başmüfettişleri önüme koyup davacı olup olmadığımı sordular, ben de tabii ki sonuna kadar davacı olduğumu söyledim. Hayatta yüzünü görmediğim insanlarla beni ilişkilendirmeye kalkan, yüz kızartıcı iğrençlikte yalanlarla dolu pespaye bir belgeydi. Benim FETÖ davasında taraf olmam, objektif ve demokrat kalma çabamı ise tabii ki engellemez. 15 Temmuz’da yapılan kanlı darbe girişiminin ardından gözaltına alınan, tutuklanan veya en azından açığa alınan on binlerce isim var. Bu vakaların her birine karşı dikkatli olmak, demokrat her insanın görevi. Bu şahıslara kendini savunma hakkı verilip verilmediğinin araştırılması da son derece önemli. Ama en tehlikelisi, birilerinin her konuyu fırsat belleyerek herkesi aynı “FETÖCÜ” torbasına atmak üzere yaptıkları girişimler! Benim bu davada taraf olmam, dikkatimi azaltmıyor.


MADRA’YA “DARBECİLİK” SUÇLAMALARI” (!)
Beral Madra, Çanakkale Bienali’nin hazırlık aşamalarıyla boğuşurken, daha önce de abartılı yandaş-yağcı dolduruşlarını açıkça eleştirdiğimiz bir “sözde güncel sanatçı”nın muhbirliği ve yönlendirmesiyle kendini ağır bir “Aktrol” saldırısı altında buluyor. Beral Madra’nın attığı birkaç tweet yüzünden kendisi aleyhine bir saldırı kampanyası düzenleyip konuyu Çanakkale Bienaline bağlayıp, onun bu görevi bırakması için baskı yapmaya başlıyorlar. Bunun üzerine AKP Grup Başkanvekili Bülent Turan devreye girip açıkça bir anti-propaganda başlatıyor! İtiraf edeyim, “darbecilik” ve Madra isimlerinin yan yana hiçbir anlam ifade etmediğini bilen biri olarak şaşkınlıkla okudum o satırları: “Şehrimizde Bienalin genel sanat yönetmenliği, CHP’den çok HDP savunuculuğuyla bilinen, darbe destekçisi Beral Madra’ya yaptırılmak isteniyor. Bütün toplumu kucaklayan, herkes tarafından kabul görmüş onlarca onurlu sanatçı varken Beral Madra isminde ısrar edilmesinin anlamı nedir? Belediyeyi bu faaliyete destek olmamaya davet ediyoruz. En azından Belediye, Beral Madra’nın isminin listeden çıkarılması şartını öne sürebilir. Darbe kafalılar, sanatçı olsa ne olur, olmasa ne olur?... Madra, 15 Temmuz darbe girişiminin olduğu günden itibaren sosyal medya hesaplarından darbeyi meşrulaştıran açıklamalarda bulunmuştur... Çanakkale Bienali’ne farklı fikirlerde insanların katılması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak aleni bir şekilde darbe savunuculuğu yapan bir ismin genel sanat yönetmeni olması, hem Çanakkale halkına, hem de bienale katılacak diğer sanatçılara bir hakarettir.”


İDDİA KONUSU İKİ TWEET HAKKINDA
Bunları okuduktan sonra ne beklersiniz? Herhalde Madra’nın basketbolcu Enes Kanter veya en azından Hakan Şükür gibi Gülen’in veya 15 Temmuz’un arkasında durduğunu zannedersiniz değil mi? Bakın bula bula ne çıkıyor ortaya: İlki, Madra’nın Kılıçdaroğlu’na yönelik bir eleştirisi, diğeri de Nazi Almanyası’ndan ortada dolanan bir fotoğraf! Birincisinden başlayalım: 15 Temmuz sonrası aniden başlayan linç furyasında, “idam isterüüükkkkk” sesleri vahşi naralarla kimi meydanları inletirken AKP’liler meydanlarda bunu Parlamento’ya taşıma sözü veriyorlardı. Kılıçdaroğlu o gün benim de yadırgadığım şekilde bunu kendisine soran gazetecilere “Bir getirsinler bakalım (Parlamento’ya)” dedi. Madra bu cümle hakkında ağır eleştirel bir tweet atmış: Sonuçta belki Madra, anın sıcaklığı ve konunun vahameti ile yazmış: “Bu denli ciddi ve sakıncalı bir konuya verdiği yanıt sığ/zeka yoksunu/sorumsuz!”. Yani Madra’nın idama heyecanla karşı çıkarken kızgınlıkla kullandığı bir yorum. Kaldı ki, idama karşı olmakla, darbeci olmak arasında hiçbir bağlantı yok! İkinci tweet ise, demin dediğim gibi, Nürnberg 1937 ile ilgili atılmış yorumsuz, YAZISIZ bir tweet! İşte elde olan her şey bu: “Vay efendim sen nasıl kalkıp o fotoğrafı koyarsın?”. İşte o saatten sonra sırayla kroşeler, aparkütler yağmaya başlıyor Madra’nın üstüne. Bütün bu demeç ve sosyal medyalarda gezen “alçak-darbeci-hain” saldırıları, bu iki tweet üzerine inşa edilmiş! Bu mantığı anlamak mümkün değil. Madra’nın Kılıçdaroğlu’na getirdiği, idam konusuna yeterince tepki vermemesiyle ilgili eleştiri, bir sanat insanının, bir annenin ya da daha doğrusu duyarlı her insanın korumacı çığlığı... İdama karşı olan ben de, o gün bu pasif tavra sinirlendiğimi çok iyi hatırlıyorum. Madra’nın yorumu anın kızgınlığı ile çıkmış, hepsi bu. Nürnberg’le ilgili paylaştığı miting fotoğrafı ise yorumsuz bir kitle fotoğrafı. O fotoğrafın altını herkes istediği gibi doldurabilir. Birisi, kitlenin büyüklüğünü öne çıkarır. “Yenikapı’dan daha büyük miting de yapılmış” denebilir, “büyük mitinglere her zaman kanmamak lazım, dikkatli olalım, tarihte ne mitingler yapılmış” şeklinde bir yorum da getirebilir, “kitle mantığı ve güruh tavırlarına teslim olmak tehlikelidir” yorumunu yapabilir veya biri büyük kitlelerden korkabilir, tehlikeli yönelişleri düşünebilir. İsteyen istediği yorumu yapar.
Bakın, ben katıldım Yenikapı mitingine. Gittim, içinde bulundum. Ana bölüme sığamadık, çevresinde kaldık vs, ama o atmosferi yaşadım. Gitmek, katılmak, o dayanışmaya o gün şans vermek, benim kararımdı, başka kimsenin değil. Herkes aynı görüşle, Kılıçdaroğlu, Bahçeli veya Bedri, Ali, Veli gitti diye gitmeye mecbur mu? Katılmayan nasıl eleştirilir? Sıla’nın yaşadığı linç kampanyaları nedir? Beral Madra’nın yorumsuz fotoğrafına herkes nasıl kafasına göre altyazı-açıklama yazar? Bunun sonu nerelere varır? İsteyen eleştirir, isteyen “Yenikapı ruhu”na inanır, güvenir; isteyen güvenmez, inandırıcı bulmaz. Ortamı “Hepiniz inanacaksınız, inanmayan haindir, FETÖ’cüdür” diye yorumlayan bir hukuk devleti ve onun vekilleri olabilir mi? Demokrasi bunun neresindedir? Ben Yenikapı’ya gittim ve bunun sonucunda Cumhurbaşkanı’na açık mektup yazdım. Cevabını alamadığım bir açık mektup. Herkes aynı tavrı göstermeye mecbur mudur? İsteyen gitmez, isteyen mitingi düzenleyeni veya mitinge gideni veya beni eleştirebilir. Örneğin OHAL ile ev aranır, örgüt mensubu araştırılır, delil üstünden iz sürülür... Ama varsayımlar, yorumlar ve siyasi farklılıklar üzerinden “muhaliflere cadı avı” başlatılamaz! Bu tavrın özrü yoktur.

SİNDİRİLEN AYDINLAR, SANATÇILAR...
Sonuçta, onca büyük emekler harcanan bu bienal, baskılar sonucunda çöpe gitti. Beral Madra özverili bir şekilde “Ben çekileyim, bienal yapılsın” dedi. Bu da yetmedi. CHP’li Belediye Başkanı Ülgür Gökhan da engel olamadı, baskıların getirdiği bu üzücü sonuca. En azından benim tesellim bienali kaldırma kararının CHP’li bir belediyeden gelmiş olmaması. Ama demek ki Türkiye artık şöyle bir ülke: Sanat insanları, küratörler, artık bu büyük siyasi ve polisiye baskılardan yılmışlar. Konuşmaktan bile ürker hale gelmişler. Sansür, oto-sansür, bıkkınlık, sıkıntı her yeri kaplamış. Hangi çağda, hangi rejimde yaşadığımızı bilmeyen insanlar grubunun sözcüsü ve toplumun vicdanı olarak sanatçılar, sanat insanları -en azından bir kısmı- beyinlerinde pes etme noktasına gelmişler. Dün Mehmet Ali Alabora’ya Fazıl Say’a, Nasuh Mahruki’ye, bugün Erol Evgin’e, Sıla’ya, Beral Madra’ya yönelen saldırılar, birbiri peşi sıra ve acımasızca geliyor. Her an bir hedef belirlenip onun üstüne yürünüyor.


ARAŞTIRMACILAR MI FETÖCÜ, YOKSA FETÖ’CÜLERİN BAŞDOSTLARI SİYASİLER Mİ?
FETÖ operasyonları sürerken “düşünce ve araştırma özgürlüğüne saygı” gündeme gelmiyor. Mesela birisinin evinde Gülen’le ilgili kitaplar varsa, bu hemen suç deliline dönüşebiliyor. Bu mantığa göre, Gülen veya Hitler veya Mao veya Stalin hakkında kitaplar okuyan bir tarihçi ya da gazeteci, FETÖCÜ veya Hitlerci veya Maocu veya Stalinci mi oluyor? Böyle ucube bir mantık olabilir mi? Veya yine meraktan soruyorum: 20 yıl önce Gülen’i ziyarete gitmiş eski futbolcular, şimdi “terör örgütü üyesi” olarak tutuklanırken gerekçe nedir? Bunu merak ediyorum. Yeni ve süren bir terör örgütü bağlantısı mı söz konusu, yoksa sırf 20 yıl evvel ki tanışıklık mı baz alınıyor? Konu oysa, o zaman, fazla geriye gitmeye gerek yok. Daha şurada 2-3 yıl önce Feto’nun dizinin dibinden ayrılmayan kaç lider, kaç bakan, kaç milletvekili var sırada... Onlar dururken içine düştükleri eğitimsizlik ve boşlukların ortasında Feto ziyaretine gitmiş futbolcu avına çıkarak mı kamuoyu rahatlatılıyor? Ben bunu merak ediyorum. Hem de FETÖ ve Feto ve “F tipi”(!) düşmanı, ve onlara karşı “taraf” bir yazar olarak merak ediyorum, hakkım değil mi? Eğitim Sen’in akademisyenlere yönelik her türlü baskıya karşı koyan bildirilerine hangi yanıtlar veriliyor veya hiç yanıt veriliyor mu, merak ediyorum. Benim FETÖ düşmanı olmam, “FETÖ’nün her düşmanı dostumdur” mantığından geçmiyor ve geçmeyecek. Yapılan her baskı ve haksız saldırıda diğer vatandaşların haklarını koruma reflekslerimizi canlı tutmaya zorunluyuz. Bu bizim demokrasi ve insanlık ödevimiz.


31 Ağustos 2016 Çarşamba

İSMAİL KAHRAMAN’A DÜŞEN DERHAL İSTİFA ETMEKTİR! | Bedri Baykam | 30.08.2016

NEDEN KAHRAMAN’A TBMM BAŞKANI OLARAK BAKAMADIĞIMA DAİR...
Kahrolduğum nokta şu: Sıfatı “TBMM Başkanı” olan bir insan, dost bir ülkenin ve hatta dünyanın gözünde ülkemizin entellektüel seviyesini yerin dibine batıran bir konuşma yapıyor ve biz de bu utancı yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Tarihe “Meclis’inin Başkanı, Che hakkında 2016’da katil ve eşkıya demiş bir ülkenin vatandaşı” olarak kaydoluyoruz! Bu yüz kızartıcı yorumlardan sonra ne Che’nin prestiji sarsılacak ne de bizlerin veya dünyanın ona olan hayranlığında bir azalma olacak! Hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki, tersine Türkiye’de Che’yi nispeten daha az tanıyan yeni kuşak, Kahraman sayesinde bu büyük insanı tüm derinliğiyle keşfedecek, daha çok sevecek, ona çok daha fazla hayran olacak!
Her şeyden önce, Che’nin sevgili ailesinden, dost Küba ve Arjantin halklarından, Güney Amerikalılar’dan, hatta dünyanın tüm hümanist, demokrat, aydın, ilerici insanlarından özür diliyorum. Lütfen bizi yanlış tanımayın. Biz bu kadar cahil, bu kadar dünya değerlerinden yoksun bir toplum değiliz! Aslında en doğru sözü, Küba Meclis Başkanı Esteban Lazo Hernàndez söylemiş: “Atatürk gibi büyük bir devrimciyi anlayamamış birinin, Che’yi anlaması beklenemez!”. İşte ben buna Meclis Başkanı derim!
Ben zaten İsmail Kahraman’a “TBMM Başkanı” olarak bakamıyorum. Yaptığı milletvekili yemininin en önemli ve değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddesi olan “laiklik” ilkesinin yeni Anayasa’da yer almasını istemeyip Anayasamız ile ters düşen ve daha ilk dakikadan kendi sıfatını dinamitlediğinin farkına bile varamayan bir Meclis Başkanı’nı nasıl kabul edebilirim ki? Muhalefet partileri Kahraman’ın o günlerde istifası için sonuna kadar nasıl diretmediler, hala anlayabilmiş değilim. Ama şimdi bu tarihsel gafla ve yeniden neden olduğu krizle beraber, İsmail Kahraman’ın derhal istifa etmesini talep ediyorum! İki halkın arasına kabul edilemez nifak tohumları sokan, gafletiyle diplomatik ve siyasi bir yükün altına girmemize neden olan bu insana düşen “Bu 2. vakamla, dönemimi doldurdum” diyerek siyasetten -veya en azından Meclis Başkanlığı’ndan- ayrılmasıdır. Kah-ra-man İs-ti-fa!!!


DİPLOMATİK GAFLARIN MALİYETİ
Meclis Başkanı, herhalde kendi Cumhurbaşkanı’nın daha şurada 1,5 sene önce Küba’ya yaptığı resmi ziyaretten habersiz. Küba demek, Castro ve Che demek. Erdoğan Küba’ya gitmiş ve Che’nin duvar resimleri, heykelleri önünde resmi fotoğraf çektirmiştir. Küba’ya saygılarını sunmuştur. Kahraman hangi düşüncesiz gerekçelerinden Che’ye “eşkıya” dediyse, aynı yorum Castro için de geçerlidir. Keşke o zaman Cumhurbaşkanı’nı da “aman Küba’ya gitmeyin, orası bir eşkıya devletidir” diye ikaz etseydi!
Siyaset ve diplomasi, ülkelerin birbirleriyle ilişkilerini bağlayan ciddi bir alandır. Sarf edilen sözler, yalnız sahibinin sorumluluğunda değildir. Makamı temsil eder. Örneğin dünyada herhangi bir üst düzey politikacı kalkıp Cumhuriyetimiz’in kurucusu hakkında aynı ağır sözleri sarf etse, neler yaşanırdı, düşündünüz mü biraz empatiyle?
Bunun gibi çıkışlar, siyasi krizlere de yol açar; tam tersine veciz ve evrensel değerde büyük sözler, tarih boyu sürecek etkiler de oluşturabilir. Tek bir cümle, insanı rezil de eder, vezir de... Tek bir gaf, ülkeleri bazen savaşın eşiğine getirmiştir. Siyaset, insanların desteksiz atabileceği bir alan değildir.
CHP Milletvekili Veli Ağbaba’dan 68’liler Birliği Vakfı’na, Jose Marti Kültür Vakfı’ndan Küba Büyükelçiliği’ne ve çeşitli yazarlara kadar birçok insan şimdiden Kahraman’a hak ettiği tepkiyi verdi. Benim merak ettiğim konu, Kahraman’ın ait olduğu siyasi hareketin her zaman tenezzül ettiği “gündem değiştirmek için skandal sözler sarf etmek” taktiğini örnek alarak kendi boyunu aşacak şekilde bu çıkışı yapmış olup olmadığıdır. Ya bu gerekçeyle zamanlama ayarını tutturamayıp bu skandalı tetikledi ya da kendi gerçek kimliği aradan 50 yıl kadar geçtikten sonra tekrar yüzeye bulaştı. Her iki gerekçe de, birbirinden daha bayağıdır. Kah-ra-man İs-ti-fa!!!


KAHRAMAN’IN NEDEN “DİĞER TARAFTA” OLDUĞUNA DAİR!
Kahraman’ın 1968’in her zerresi isyan, devrim, aşk ve bahar kokan günlerinde, nehir yatağının tam tersine, Amerikancı, yazıklar olası bir emperyalist korumacılığa girebilmiş olması, gerek ODATV’de, gerek başka basın bildirileri ve yorumlarda dile getirildi. Kahraman ve onun gibiler, hiçbir zaman Che ve Deniz Gezmiş gibileri anlayamazlar. Çünkü bazı insanlar kendilerini değil, toplumu, evrensel anlamda insanlığı, kardeşliği, dürüstlüğü düşünerek yaşam tünelinden geçerler. Hedefleri büyüktür, tavırları ödünsüz! Kendi çıkarları diye bir konu yoktur. Düşmanla uzlaşma yoktur. Ölüm korkusu yoktur. Deniz ve Che gibi... Gençliğini emperyalizmin sapı olma hayaliyle geçirmiş insanların Che, Deniz veya haksızlıklarla ölümüne mücadele etmiş başka değerleri bu kadar aşağılamaya çalışmalarının arkasında, dramatik ve hezimete mahkum bir günah çıkarma çabası, daha doğrusu kendini dolaylı olarak aklama hayali vardır. Bunlar tabii ki beyhude çabalardır! Kendi geçmişlerinden böyle kaçamazlar!


BU KONUYU NEDEN KILCAL DAMARINA KADAR BİLDİĞİME DAİR...
Her insan her konuyu bilemez. Bilmemek hiç ayıp değildir. Yeter ki insan bilmediği bir konuda kulaktan dolma bilgilerle, popülist dolduruşlarla ukalalığa kalkışmasın!
Küba’ya iki kere gittim. Che ve Küba ile ilgili sayısız kitap ve film elimden geçti. Kendim İmge Yayınları’ndan çıkan ve şu anda tükenmiş bir Che kitabı yazdım: “Küba ve Binyılın Süvarisi Che”. Havana’daki Devrim Müzesi’nde 1999’da “Che ve Küba Devriminin 40. Yılı” başlıklı bir sergi açtım. Geçen yıl yine yeni bir kitap çalışması için Küba’daydım. Yine Che’nin kız Aleida ve oğlu Camilo ile beraberdim. Daha önce Che’nin “Motorsiklet Günlükleri”nde Güney Amerika’yı genç bir adam olarak beraber gezdiği Alberto Granado ile büyük bir röportaj yapmıştım. Geçen yıl da, Che’nin en yakın silah arkadaşlarından Pombo ile beraberdim ve saatler süren bir analizi birlikte yaptık. En büyük Che tarihçilerinden Froilan Gonzalez yakın dostumdur ve kimi detayları da ondan öğrenmişimdir. İnanılmaz ve göz yaşartıcı hatıralarım vardır bu karşılaşmalardan... Dolayısıyla naçizane, Kahraman’ın Rize’de üzerine “kahramanlık” yapmaya kalkıştığı bu konuyu, en azından ondan çook daha iyi bilirim!


EŞKIYA KİME DENİR, CHE KİMDİR?
Eşkıya sözcüğü, halkı taciz eden, çalan çırpan, kaçakçılık yapan, adam kaçıran, soyan, öldüren, kanun dışı silahlı ve acımasız bedbahtlar için kullanılan bir sözcüktür. Che ile uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, Che tüm ömrünü bunun tersine adamıştır. Yani aksine, kendisi için tek bir çöp istemeyen, doktor kimliğiyle fakir insanları bedava tedavi eden, yalnız işçiler, köylüler ve masum halk kitlelerinin çıkarı için canını vermek dahil her ne pahasına olursa olsun emperyalizm ve faşizmle doğrudan “kora kor” mücadele eden bir insan olarak ömrünü tamamlamıştır.
1955 yılının Temmuz ayında Fidel ile Meksika’da yolları kesişen Che, onunla beraber Küba’yı fethetmek üzere yola çıkan 82 gerilladan biri oldu. Adaya iner inmez Batista’nın askerlerinin yaylım ateşiyle karşılaşan gruptan yalnız 12 kişi sağ kaldı. Bu 12 kahramanın Sierra Maestra dağları ve balta girmemiş ormanlarında başlattıkları uzun yürüyüş ile, 1956 Kasımı’ndan 1 Ocak 1959’da Havana’dan Batista’nın kaçışıyla gelen zafere kadar, dev ve mucizevi başarıları beraberinde getirdi. Bu kahramanlar Atatürk’ü ve onun Bandırma Vapuru’yla başlattığı Kurtuluş Savaşı ve anti-emperyalist mücadeleyi örnek aldılar. Nutuk’tan esinlendiler. 1997 yılında İstanbul’u Habitat zirvesi için ziyaret ettiğinde, Castro kendisine yöneltilen sorulardan bıkıp gazetecilere “En büyük devrimci sizin ülkenizde, niye illa dışarıdan kahramanlar arayışındasınız?” diye ilginç şekilde çıkıştı.


CHE-NAZIM HİKMET İLİŞKİSİ
Che, Granma isimli tekneyle yola çıkarken ailesine son veda mektubunu atıyor ve bunu Nazım Hikmet’in dizelerine atıf yaparak bitiriyor: “Ömrüm boyunca deneme ve yanılma yöntemiyle yaşamda doğruyu aradım. Şimdi de doğru yolda arkamda bir kız çocuğu bırakarak daireyi tamamladım. Şu andan itibaren Nazım Hikmet’in dediği gibi ölümümü bir hayal kırıklığı olarak görmeyeceğim, yalnız mezarıma bitmemiş bir şarkının hüznünü taşıyacağım”. Bu alıntıyı da tarih sayfalarından bulup çıkarmak bana nasip olmuştu, 1999’da... Hadi sizi güldüreyim: 2. Cumhuriyetçiliğin o hızlı günlerinde Cumhuriyet ve Aydınlık gibi sol gazeteler dışında, Milliyet’te Ayça Atikoğlu Küba seyahatim konusunda harika ve uzun bir röportaj yapmış, 2. Cumhuriyetçi geçici bir genel yayın yönetmeni o röportajı sayfadan gece uçuruvermişti!
Kahraman’ın eşkıyası (kimbilir sevgili Şener Şen ne düşünmüştür!), gerilla arkadaşlarına ormanda her dersi veren, yakın zamanda da onlardan bir ülke yönetecek karakterde insanlar çıkarmayı hedefleyen bir mükemmeliyetçidir. Şiirin yanı sıra edebiyat ve sanat düşkünüdür.


COMANDANTE CHE GUEVARA
Che’ye “Comandante” sıfatını 1957 yılında, gerilla Frank Pais’in ölümüne ilişkin taziye mektubu imzalanırken Fidel vermiştir. Gayet doğal ve sakin bir sesle “Mektupta adının altına Comandante yaz” diyerek onun nihai üst rütbesini belirlemiş, efsaneye sıfatını vermiştir: “Comandante Che Guevera”... İşte bu dünyanın aşık olacağı “eşkıya”, Castro, kardeşi Raul ve Camilo Cienfuegos ile beraber Batista’nın Küba Anayasası’nı hiçe sayarak yaptığı kanlı darbe ve ülkeyi Amerikan emperyalizminin peyki haline getiren teslimiyet tavırlarıyla mücadele etmişlerdir. Yani Kahraman, Che’ye “eşkıya” derken Batista gibi, 15 Temmuz’da Türkiye’de yaşanan başarısız darbenin “başarılısını” yaparak ülkeye ve demokrasiye el koyan, kin ve kan saçan bir diktatörün savunuculuğunu üstlenmiş olmaktadır. Aynen 1968’de arkadaşlarıyla yaptığı gibi! Aslında hiç olmazsa, kendi anti-demokratik ve faşizm yanlısı seçimlerinde tutarlıdır Kahraman!


Küba’da zafer halkın büyük sevinç gösterileri ve yer yer doğrudan katkılarıyla elde edildikten sonra Che, Merkez Bankası Genel Müdürü ve ardından Sanayi Bakanı olmuştur. Zaten tüm dünyanın gözünde Castro ile beraber devrimin eşit ana kahramanı olan Che, Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşma ile ülkesini başarıyla temsil etmesinin yanı sıra, uluslararası gezilerinde dünya liderlerinin tanışmak için can attığı efsanevi bir isimdi. Nasır’dan Tito’ya, Sukarno’dan Nehru’ya, Ben Bella’dan Mao’ya sayısız lider, Kahraman’ın “eşkıya”sı ile görüşmeler yapmak için sıraya girmiştir. Aynen Jean Paul Sartre, Ernest Hemingway ve Simone de Beauvoir gibi, dünyanın en ünlü yazarlarının ve tüm büyük gazetecilerinin yaptığı gibi...


CHE’Yİ YARGILAMAYA CESARETİ OLMAYAN EMPERYALİZM
Sıfatlara yaslanıp kendini zafer takının içinde dondurmak istemeyen Che, önce Kongo’da bir gerilla eğitim kampı kurmuş, ardından Bolivya’da tekrar gerilla mücadelesine girişmiştir. Uygun ülke olarak gördüğü Bolivya’da, not defterlerinden izlediğimiz büyük çarpışmalardan sonra köylülerin ve Bolivya Komünist Partisi’nin desteğini alamayan Che ve arkadaşları, dramatik sonlarıyla burada karşılaştılar. Che, 8 Ekim 1967’de yakalandı. 9 Ekim günü ise Bolivya’nın faşist diktatörü Barrientos ve CIA’in ortak görüşmelerinden sonra aldıkları hukuk dışı bir kararla, La Higuera köyünde, Mario Teran isimli, yakın zamana kadar yaşayan alçak bir “gönüllü infazcı” asker tarafından ateş edilerek öldürüldü.


Yine sormak lazım Meclisimiz’in tarih profesörü Kahraman’a: “Sizce Bolivya ve ABD’nin, savunmasız bir esir konumunda olan Che’yi, yargılamadan apar topar hukuksuz bir şekilde infaz etme nedenleri neydi?” Cevabı duyar gibi oluyorum: “İşte eşkıyaydı da ondan!”. Yok İsmail Bey, yine yanıldınız. Amerika ve Barrientos, Che’nin yargılanma sürecinin, esasında tüm dünyada Amerikan emperyalizmi ve peyklerinin yargılanacağı bir felakete ve imaj iflasına dönüşeceğini bildikleri için ortada böyle bir seçenek olamazdı. Bu nedenle, koca ABD, koca Bolivya hükümeti ve başkanı, Che için başparmaklarını aşağıya çevirip “ölüm” kararı verdiler. Tabii orada bir efsaneyi ölümsüzlüğe en güçlü şekilde yolluyor olduklarını göremeden... Aynen Batista gibi, Barrientos da hukuku, insan yaşamını, savaş hukukunu, özgürlük ve demokrasiyi hiçe sayan, her zerreleri işkencecilik ve çıkarcılık üzerine kurulu yasadışı faşist hükümetlerin Amerikan kuklasıydı. İşte Kahraman’ın cümleleri ve özlemleri, bu kirli karşı tarafı savunmuş oluyor. Hukuksuz, yobaz, faşist, kukla hükümetlerin, işkenceci diktatörlerinden yana taraf olup, onların karşısına halk adına dikilen Che ve efsanesini aşağılayabileceğini sanıyor. Ve ülkemizde de bizler bu vesileyle Che’ye tekrar sahip çıkıp onu genç halkımıza sunmuş oluyoruz. Ne diyelim, sağ ol ey Kahraman! Sayende halkımıza, gençlerimize yazıp hatırlatabildik bu satırları... Kah-ra-man is-ti-fa!!!

17 Ağustos 2016 Çarşamba

“2. CUMHURİYET DEMOKRASİSİ” VE YAYINLANMAYAN DÜZELTİ! | BEDRİ BAYKAM | 16.08.2016‏


Yazıya neresinden giriş yapayım, bilemiyorum. O kadar çok kapısı var ki!
Türkiye’de en yalama olmuş kavram “demokrasi”! Sorsanız herkes demokrat ve herkes bunu kendine göre yorumlayabiliyor. Aynen “laiklik” gibi... Kimine göre yalnız dindarların ve her dinden insanın ibadet hakkını garanti altına alan yüce bir kavram; benim gibi insanlar için ise, bundan önce dinin hiçbir aşamada devlet işlerine veya yasalara karışmaması...


Bugün ana konumuz Cumhuriyet Gazetesi’nin “demokrasi aşkı” ve başkalarına reva gördüğü demokrasi seviyesi. Benim en önemli yaşam kriterlerimden biri şu: “Başkasının sana yapmasını istemediğin şeyi, sen de kimseye yapma!”


MUSTAFA” FİLMİ, CAN DÜNDAR’LA ARAMIZI NASIL AÇMIŞTI
Bildiğiniz gibi geçen yıl Can Dündar ne yazık ki tutuklandı ve yapılan yerli-yabancı tüm baskılarla 3 ay sonra özgürlüğüne kavuştu. Dündar cezaevine girmeden 1-2 hafta önce hiçbir resmi sıfatım olmamasına rağmen- CHP’yi sade bir üyesi olarak eleştirdim diye yazımı önce sansür edip ardından da beni 30 yıldır yazdığım gazeteden çıkartmıştı. Aslında düşünüyorum da, 2008 yılında Dündar’ın “Mustafa” filmine ciddi eleştiriler getirmiştim. Belki de onu atlatamadı, bilemem. O yazıda, o filmin Atatürk’ün 1930’da Serbest Fırka’nın kuruluşuna aracılık edip çok partili rejime, yani demokrasiye geçişi hızlandırmaya çalıştığı gerçeğinin özenle nasıl sakladığını anlatmıştım. Yazının adı “Mustafa Filminin Ölüm Noktası” idi. Dündar o en önemli bilgiyi neden yok saydığını ne bana ne de kamuoyuna ömür boyu izah edemez. Hadi diyelim ki Atatürk’ün son yıllarını iyi anlayamamıştı. Demokrasi tarihimizin bu kadar günümüzü de ilgilendiren kilit ve somut bir anını nasıl “unutabildi” (!?). Çünkü bu unutkanlık veya “bilgisizlik” değilse, başka senaryolar gündeme gelir.


CUMHURİYET GAZETESİ’NİN ÇİZGİSİ NERELERDE RAYDAN ÇIKTI?
Cumhuriyet’in asırlık çizgisini düşünüyorum da... Türkçe alfabeye geçtikten sonra yayınlanan her Cumhuriyet gazetesini, hazırladığım büyük sergiler doğrultusunda arşivinden okumuş bir insan olarak, herhalde gazetenin ideolojisini, çizgisini, felsefesini Dündar’dan 1890 kere fazla DNA’larıma geçirmiş biriyim. Ne mutlu herkese ki Dündar hapisten çıktı, birkaç ay önce de Almanya’ya intikal etti. Cumhuriyet Genel Yayın Yönetmenliği’ni ise bildiğiniz gibi iki gün önce resmi olarak bıraktı. Ekibiyle beraber gazetenin kimliğinde yarattığı depremler ise kolay kolay tamir olacağa benzemiyor. Peki o süreçte Dündar’ın yerine gazetenin günlük genel sorumluluğunu “fiilen” kim almıştı dersiniz? Sizi uğraştırmayayım: Aydın Engin!


Cumhuriyet “yeni” yönetimi ile, birkaç yıl önce somut değişme sürecine girdi. Atatürkçü duruşu ile bilinen Oktay Akbal, Ümit Zileli, Alev Çoşkun, Mehmet Faraç, Mustafa Balbay ve benim gibi yazarlarla yollar sırayla ayrıldı; arada yazan Coşkun Özdemir ve Deniz Banoğlu gibi isimlerle de ilişki kesildi. Bu isimler yerine Ahmet İnsel, Aydın Engin, Nuray Mert, Ceyda Karan ve tabii onlardan önce gemi kaptanlığı görevini alan şimdi ise vazgeçen Can Dündar gibi isimler geldi. Kemalizm’le arasına mesafe koyan, “yetmez ama evet”çilerle ikinci Cumhuriyetçiler bölgesinde duran bir anlayışın temsilcileri...
Benimkiden farklı her ideolojiye saygım var, ama anlayamadığım şeyler de var: Mesela insan niye mertçe kalkıp Radikal veya 90’lı yılların Yeni Yüzyıl’ı gibi bir gazete yapacağına, Cumhuriyet’i ele geçirip onun ideolojisine ters, farklı bir yayını o mecrada yaşama geçirmeye çalışır? Bu sebeplerle gazeteden toplu olarak ayrılıp yıllardır protestolarını sürdüren CUMOK’ların (Cumhuriyet Gazetesi Okurları) üzücü durumu da zaten ortada. Şayet bu da “demokrasi” ise, sağ olun, ben almayayım!




AYDIN ENGİN’İN AFFEDİLMEZ İFTİRASI
Bir dönem Türkiye’de aydınlanma ve Atatürkçü demokratik görüşün kalesi olan sevgili gazetemde yazan ve hatta gazetenin Dündar yokken yönetmenliğine soyunan Aydın Engin isimli zat, hakkımda inanamadığım, affedilmez şeyler kaleme almış. Açık konuşalım, kızdım. Hadi yazan yazabilir, ama o gazetenin içinde bunların palavra olduğunu bilen o kadar çok insan var ki! Acaba yeni sıfatından mı çekindiler? Ne yapalım, yayınlanmış. Düzeltme yolladım. Yorucu diyaloglar orada başladı. Üç gün boyunca bana verilen dört isimden hiçbirine ulaşamadım. Sonunda zar zor gazetede imtiyaz sahibi olan eski dostum Orhan Erinç’e ulaştıktan bir gün sonra Abbas Yalçın nihayet bana dönüş yaptı. Önce kendisinin künyedeki sıfatı “sorumlu müdür” olmasına rağmen, “bu kararı tek başına değil, tüm yazı işleri ile beraber verdiğini” söyleyerek gardını aldı ve benim tepkimle karşılaştı. “Bunu yayınlayıp yayınlamamak gibi bir seçenekleri olmadığını” söyledim. Aydın Engin’in beni dolaylı da olsa Hrant Dink cinayetinin sorumluları arasında göstermeye cüret ettiğini hatırlattım!
Geçen Cuma günü, tekzibimi yayınlamayacaklarını, umursamaz ve hatta ne yazık ki bunun da ötesinde bir tavırla tebliğ ettiler:Yazınızın yayınlanmayacağını, tekzip talebinizi resmi/yasal başvuru ile iletmeniz gerektiğini belirtmek durumundayım”.

Ben de onlara altta okuyacağınız yanıtı verdim:


Sayın Abbas Yalçın,
Yanıtınız beni özellikle Cumhuriyet açısından üzdü. Gazetenin bu kararın sorumluluğunu alan yazı işleriyle, basın ahlak yasasını tanımayan hangi insanların eline düştüğünü görmüş oldum. AraştırMAma üzerine gazetecilik mantığını kurmuş ve uydurma bilgilerle insanları "cinayete katkı" ile suçlamaya tevessül edecek çapta insanları koruyor olmanız, benim adıma GAZETEM açısından koca bir hayal kırıklığı. Vicdanınız buna müsaitse, bu sözün bittiği yerdir. 
Basın ahlak yasasını, yanıt hakkına saygıyı, demokratik etik davranış kodlarınızı, yani mesleğin alfabesini tekrar gözden geçirmenizi diliyorum.
Beni yasal yollara başvurmak zorunda bırakan da sizsiniz. Bu durum beni İlhan Selçuk'un Cumhuriyet'i açısından ayrıca üzmüştür. Yakışmadı.”

YAYINLANMAYAN TEKZİP
Gelelim, noter (ve ardından gerekirse mahkeme) yoluyla onlara yolladığım tekzibe:


BEDRİ BAYKAM’DAN CUMHURİYET GAZETESİ SORUMLU YAZI İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜNE


15.08.2016


9 Ağustos 2016 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, KENDİSİNE TANINAN YERDE Aydın Engin yazdığı “Hrant’ı da Cemaat öldürmüş öyle mi?” başlıklı yazısında adımı hakaret ve tazminat davalarına konu edilebilecek şekilde geçirmiştir:


(...) Eğer Hrant Dink cinayetinin tüm suçu sadece Cemaat’in sırtına yıkılacaksa, Hrant Dink’in yargılandığı davalarda mahkeme salonunda yer tutan, adliye binasını kuşatanların safında yer alan Veli Küçük, Kemal Kerinçsiz, Bedri Baykam gibi yiğitler de FETÖ üyesi olsalar gerek. Yani ey AKP elebaşları!.. Ey Cemaat’in ılımlı İslam dümenine yatmış elebaşıları!.. Ey Perinçsizler, Kerinçekler, Veli Küçükler!.. Hepiniz oradaydınız... Orada; Hrant’ın ölümüne giden kanlı yolun taşlarını döşeyenler arasında; mahkeme salonlarında Hrant’ı linç etmek için tepinenler arasında ve 2007’nin 19 Ocak’ında arkadaşım kalleşçe, arkadan vurulup öldürülürken Agos’un önünde... Kiminiz cisminizle, kiminiz isminizle, kiminiz milliyetçiliğinizle oradaydınız!..”


Yazarımız diyerek SIFAT kazandırdığınız Aydın Engin isimli “köşe yazarı”nın, en ufak bir araştırma dahi yapmadan, sorumsuzca, bu kadar cahilce ve fütursuzca insanları dolaylı bile olsa “cinayet”le suçlayabilmesi, uzaktan yakından affedilir bir şey değildir.


Söz konusu iddialarına gelince: Hrant Dink’in yargılandığı davaya hiçbir zaman katılmadım. O dava konusunda aleyhine tek bir yazı da yazmadım. Bu konudaki duruşmalarda hiçbir zaman bulunmadım. Mahkeme salonlarında Hrant’ı linç etmek için hiçbir zaman “tepinmedim”.
İddialarını hayal dünyasında kuran bir insanın, bünyesinde 30 yıl yazdığım, Türkiye’nin en köklü gazetesinde böyle yazılar döşenebilmesini esefle karşılıyorum.
Hrant Dink, medenice ilişkilerim olan bir yazar dostumdu. Kendisiyle 3-4 kere televizyonlarda soykırım iddialarını ve güncel konuları son derece uygarca tartıştık. Üstelik, atölyem 15 yıl boyunca Tarlabaşı’nda bir Ermeni manastırındaydı. Dink atölyemi de ziyaret etti ve dostluğumuz hep medeni bir çerçevede sürdü.
Öldürüldüğü gün de Agos’u ziyaret ettim, başsağlığı dileklerimi, teessürümü ilettim.
Herkes gibi ağır bir şoktaydım.


AYDIN ENGİN NEYİ-NEYLE KARIŞTIRMIŞ, ONU DA BEN SÖYLEYEYİM...
Aydın Engin yine tamamen yanlış şekilde, neyi-neyle karıştırdığını kendi dağınık düşünce dünyasında ve dağarcığında bulamayacağı için, ona da ben yardımcı olayım. Yalnız bu “araştırmaMAcı” gazetecimizin, ciddi bir efor sarf ederek, Cumhuriyet’in arşiv bölümüne inmesi lazım! Hrant Dink değil, Orhan Pamuk’un davası açılmadan 3-4 ay önce, 20 Eylül 2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde “Pamuk Olayı: Dikkat Uçurum Geliyor” başlıklı bir yazı kaleme aldım ve kesinlikle Pamuk’a dava açılmaması gereğini vurgulayarak kendisine yanıtın demokratik platformlarda verilmesi gerektiğini anlattım. Hatta Sayın Cumhurbaşkanı ve davanın savcısından, bu dava üzerinden Türkiye aleyhine yaşanacak anti-propagandaları da düşünerek dava açılmasını engellemelerini rica ettim. (Şayet o dava o yılın sonunda görülmeden önce, Aydın Engin’in de böyle bir “davayı önden durdurma” girişimi olduysa haberim olsun, kutlarım!).
Tüm bu çabalarıma rağmen Orhan Pamuk davası Şişli Adliyesi’nde görülmeye başlandığında, tamamen aynı mantık doğrultusunda Pamuk’un yargılanmaması, davanın düşmesi, beraat etmesi için oraya gittim. Gerek makalelerim, gerek basın bildirilerim, gerek verdiğim röportajlar, hatta o gün canlı katıldığım rahmetli Mehmet Ali Birand’ın programı bunun sayısız kanıtı arasındadır. O gün de, hiçbir şekilde, Engin’in adını andığı diğer gruplarla bir temasım olmadı. Bu uyduruk, sahte ve genellemeci iddialarla Atatürkçüler’e çamur atmaya çalışanlara da o günlerde somut ve net cevaplarımı Cumhuriyet’ten vermiştim. Ayrıca o saçma dava vesilesiyle, Orhan Pamuk’un bence hak etmediği bir şekilde “demokrasi kahramanlığına tırmandırılmasına da karşı çıktım.
Aydın Engin, adını andığı diğer gruplarla beraber, bahsettiği konularda çekilmiş tek bir kare fotoğrafımı veya müşterek atılmış imzamı ihtiva eden tek bir delil bulamaz.


Bu denli sorumsuzca ve cehalet dolu, İFTİRAYA TEVESSÜL EDEN bir yazıyı –şu an sizde yazmasa da- 30 YILLIK YAZARINIZA KARŞI kaleme alabilen birinin gazeteniz tarafından önden ikaz edilmesini beklerdim.


Aydın Engin’e düşen ilk hareket önce kendi siyasi tutarsızlıklarının hesabını vermeyi denemesidir. Yani.... Ey AKP elebaşları!.. “ derken herhalde olsa olsa kendinden bahsediyor. Çünkü 2010’da referandum sırasında nasıl “yetmez ama evet”çilerle beraber AKP çığırtkanlığı yaptığını, herhalde en azından basın dünyasında hatırlamayan yok! Tüm ikazlarımıza rağmen “güçler ayrılığı” kavramını yerle bir ederek AKP’ye akıldışı güçlerin teslim edilmesindeki hukuk komplosunun baş aktörlerinden birisidir zat-ı alileri! Dolayısıyla, bugünkü muhalif eleştirileri havada kalmaktadır.
Aydın Engin’in siyasi görüş veya duruşlarını tartmak için daha fazla zaman harcamama gerek yok.


Bedri BAYKAM
ABANT TOPLANTILARININ MÜDAVİMLERİNDEN “F TİPİ” ERGENEKON-BALYOZ İNFAZCILIĞINA!
İşte böyle sevgili arkadaşlar...
F tipi”nin şu meşhuurrr Abant toplantılarının müdavimlerinden Engin Aydın, bu şekilde fütursuzca, bu tutarsız ve gerçeklerle sıfır bağlantılı yazılarıyla etrafa kin ve zehir saçıyor. Yani sizin anlayacağınız, hani kendisi “hepiniz oradaydınız” diye atıp tutuyor ya? Yine kendi grubuna gönderme yapıyor herhalde! Yardımcı olayım kendisine: “Hepiniz oradaydınız, Abant’ta! Ilımlı İslamcısından Atatürk düşmanına, küçümseyenine, F tipinden, 2. Cumhuriyetçi’sine, liberal atar-tutarlardan yeminli yandaşlara kadar... Topunuz oradaydınız, bol bol fotoğraflar çektirdiniz, nutuklar attınız, birbirinizin sırtını sıvazladınız... Hıncınızı da Silivri’de kumpaslarla mücadele eden yurtseverlerden çıkarmaya çalıştınız... Var mı buna bir itirazınız?
Kendisi şimdiler de ise TV’lerde günah çıkartmaya çalışıyor: “Bundan sonra Cumhurbaşkanı olmuş bir zat, onun bakanları, ‘biz kandırıldık’ diyerek ellerini yıkayamazlar. Çünkü ben bir yurttaş olarak bilemeyebilirim (...) ama bu pozisyonda olanlar, yani devletin istihbarat gücünü elinde tutanlar ve o güçlü devlet aygıtına sahip olanların bir: ‘kandırıldık’ diyerek ellerini yıkaması mümkün değil, iki: kandırılmaları da aslında mümkün değil” (kaynak: Medyascope TV)
Ah Aydın Engin, ahh! O dönemlerde tabii Cumhuriyet’te yazmıyordun ki, nereden bilecektin bunları! Demek Cumhuriyet’i okumuyordun bile! Çünkü biz “kanmaya meyilli olanları zamanında uyandırmak için” bunları defalarca yazdık. Ama o günlerde galiba “F tipi” kanallarda gezmekle meşguldün, o yüzden göremedin. 2010 Referandumu konusunda da herhalde aynı gerekçelerle seni de kandırdılar!
Bu yaşında, Atatürk olmadan bu topraklarda kimsenin sosyalist olamayacağını hala anlamamış olan bu zat, o günlerde artık iflası çoktan tescil edilmiş Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında, “askeri vesayetten kurtuluyoruz” diye mutluluğunu her fırsatta dile getiriyordu! Şimdilerde yaşadığı kavram kargaşası ve hızlı U dönüşlerinin ortasında, belki Can Dündar’ın ortalığı karıştırıp bırakıverdiği koltuğa tam yerleştirilecek! İşte o günler gelir de Aydın Bey aynı “araştırmama” mantığıyla gazeteyi çıkarmaya kalkarsa, vay bu Cumhuriyet’in haline!
Bir bireyin her türlü yörünge kayıplarını anlayabilirim de.. koca çınar Cumhuriyet’e neler yaşatıldığını, neler dayatıldığını görüyorum ve hazmedemiyorum.


11 Ağustos 2016 Perşembe

OPEN LETTER TO THE DISTINGUISHED PRESIDENT | BEDRİ BAYKAM | 09.08.2016


Dear Mr. President,
I was amongst those who approved of the prior decision of The Republican People's Party’s (CHP) about not participating in the Democracy Rally you held in Istanbul. This was due to your undependable attitude towards the concept of democracy over the years. However, your insistence on unity and solidarity of the country and the triumph of democracy came to fruition and first Devlet Bahçeli the leader of Nationalist Movement Party (MHP), then Kemal Kılıçdaroğlu the leader of CHP accepted your second invitation. Therefore, although I am a person against you and the political ideology you have been representing for years, I decided to join this rally and give a chance to the democracy-peace duo. I went to Yenikapı. On the premises, I got together with all your supporters. Today, with your permission, stowing away my judgments and even my political beliefs in the refrigerator, within democratic practices, I will share with you my thoughts free heartedly.

Dear Mr. President,
The July 15 bloody FETO (Fethullah Gülen Terrorist Organization) coup attempt, I hope has inevitably reminded you during a most critical process one of Atatürk's most important discourses: “The Republic of Turkey can never be the country of sheiks, dervishes, disciples and members of sects. The best, the truest sect is the sect of civilization.” Your voters, who looked upon sects as "innocent religious formations" up until today, have probably come to their senses. As you know, most of the 2nd Republican1 writers who supported you and the political Islam would get defensive whenever FETO aka “F-type” was mentioned and say, “What's their difference from civilian lobbying groups or non-governmental organizations?” That difference, Turkey as a whole had to learn it on that night by paying a heavy price. Following the orders of a fundamentalist fanatic, the raving so-called soldiers did not refrain from firing artillery, shells and machine guns at their own people, inflicting heavy losses on our people. What is interesting is fact that, those members of the military you tried to prevent being discharged from the Turkish Armed Forces (TSK) always by putting an annotation to their “discharge” decision by the high military council, along with those belonging to the same group (FETO) who leaked into the highest ranks in the army, carried out these unforgivable attacks against you and the public. And most of the soldiers within the TSK, who protected you and warded off the coup, came from the Kemalist-traditional TSK line. Thanks to them and the masses you to called to the streets via the media, FETO’s vile operation did not achieve its goal. The trouble is that there may still exist ‘sleeper cells’ infiltrated deep in the TSK. This suspicion is constantly brought to the agenda. Perhaps the most secured harbor for you is the Republican-Democrat-Kemalist officers that did time in prison during the ERGENEKON2 case! No one doubts that they stood dead on end against FETO and the coup. More precisely, maybe there is no one else other than these people that passed this full “test” of being and anti-FETO personality! I hope that from now on, the critical positions like your Presidential aider, will be chosen more carefully.

I WAS A TARGET OF FETO AS WELL
Dear Mr. President,
FETO messed with me too. At the turn of the 1990’s the Foundation of Journalists and Writers, which is under Gulen’s control, had invited me insistently to their reception (“Gulen Hoca wants you among us”), which of course I had refused. I did not fall to the trap. I left a big distance between us and carried on with my Kemalist struggle. Later during the Ergenekon case, using the same tactics against Kemalist figures like Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, they made up indictments consisting of most untrue scenarios that were exposed without achieving any results. Apparently I was also a victim of phone hacking for many years. I was informed of this last year by senior overseers of the supreme board of judges and prosecutors. They showed me also official documents and police records. Of course I pressed charges against these people and participated in the proceedings in the FETO case as a plaintiff. In addition, the source of the heavy attack I was subject to in 2011, a “commissioned murder” in all its aspects, is still in the dark. The aggressor was sentenced to serve 32 years in prison but did not confess his connections.


THE SOVEREIGNTY WHİCH CAME DOWN DOWN FROM THE SKIES AND SECULARISM…
As the saying goes, “every cloud has a silver lining”. After the coup attempt, the vast majority of our people wanted to believe in the winds of peace and democracy blowing in the Turkish political climate. Because the public is most severely divided into at least three or four major groups and people can no longer stand it.
Despite all the political groupings in Turkey, they miss the old days when they as a whole looked up with hope to the future and democracy.
As you well know all efforts trying to politicize religion assert, "Sovereignty belongs to Allah" as opposed to “Sovereignty rests unconditionally with the nation”. Come July 15, the shift to "Sovereignty belongs to the nation", particularly seen in the political party you have founded, the AKP is extremely promising. Because as you can see, after saying "Sovereignty belongs to Allah", you can never know or calculate whose hands this "authority" will fall into; in the hands of which sheikh or a sect leader with a brain full of seeds of discord! Could there be a more despicable separatism than using faith and love of God as an argument, as a quest of power in the political arena? So in this case as well, we have ascertained that Atatürk is right. I hope everyone draws lessons from these experiences and we will no more have any sects that will have an access to unduly power and underserved profits.
I'm sure you are actually glad that the “triumph of democracy” on July 15 was attained with the wholehearted defense of democracy of the media organizations, which you had often harshly criticized in the past.
Just like the discourse, "Everyone will one day be in need of law", the statement “Everyone will one day need a free media" has indisputable been proven right. Of course, strictly speaking, the media in our country is still far from being qualified as "free". According to the world freedom of press index issued by Reporters Without Borders in Washington in 2016, we rank 151 out of 180 countries in the world, just reminding...
I'm sure, in a contemporary Turkey where people who revered democracy in Yenikapı, you too are disturbed by this situation.

Dear Mr. President,
At the demonstration which was held in the memory of 239 martyrs and for democracy nice words were spoken, the public was promised democracy and days full of civil peace and comfort. In particular, the CHP leader Kılıçdaroğlu’s insistence that “politics must be kept out of the mosques, courthouses and barracks” was striking. On the other hand, the speakers of the rally had difficulty in explaining exactly the meaning of the word secularism. Because the critical threshold of the case, of course, evolves around secularism. Unfortunately, somehow the public was unable to learn or unwilling to accept that secularism is above all a concept that is related to the separation of state and religion and that it respects all religions, all faiths and nonbelievers equally.

DEMOCRACY IS POSSIBLE ONLY BY TOLERANCE AND RESPECT OF THE OTHER
Dear Mr. President, before addressing you with questions in this regard as a citizen, I wanted to make some succinct reminders about the word “democracy”. As you know, democracy is first and foremost a cohabitation culture. It’s not about just tolerating but also knowing that one is compelled to tolerate others who are not like him, who do not live like him, who do not think like him. Democracy means the unconditional sovereignty of the nation, the power being neither in the heavens nor at the hands of one single person. Secularism comes also with pluralistic thought and freedom of expression. The essence of democracy is respecting your opponent, your rival even in the most harsh difference of opinions. It is a series of a code of ethics. And not the powerful misuse of that power to bring the minority to its knees, making deterrent threats. In the end being a democrat means, people who work for you in your surroundings, in your political sphere, in your bureaucracy and security forces should equally be egalitarian and democratic. So if you are going to highlight democracy the way you have been emphasizing since July 15, you need to miraculously carry your entire team to the same level. I hope you will succeed.

COULD YOU REALLY CHANGE IN THESE MATTERS AND BECOME A DEMOCRAT?
Dear Mr. President,
At the Yenikapı rally, where more than 5 million of our citizens gathered together, I would like to believe that the setting you have built on the concept of democracy is sincere. Then I ask you: A few days after the coup, you declared in the public squares, “We will re-install the ancient Artillery Barracks in Taksim” (which was one of the triggering points for the Gezi Protests). Are you still insistent on this allegation? Atatürk Cultural Center has been unnecessarily closed down for 8 years; will this illogical situation that has become a real torture for the artists still continue? The heartbreaking situation that our State and City Theater, our ballet, our opera, and our classical music orchestras have collapsed into is evident. Will this matter persist or will it be corrected by giving an ear to rightful complaints and the loud uproar of art institutions?
In historical matters, will the sensitivities of the community be taken into account and will the founders of our Republic be approached with due respect? Will you be able to stop the so-called teachers or head of departments who are trying insidiously and step by step to erase Atatürk's name and reforms anywhere?
How long will everyone’s state of “being on a bed of nails” concerning “the separation of powers” which is normally under constitutional guarantee that has created a great disturbance in the political arena and in the society continue? On the 1st May, will the modest and justified demands of the workers who want to fill the main squares, notably Taksim, be met by a wall again? Will the Justice and Development Party (AKP) municipalities grow out of the habit of complicating and disrupting transportation during the days of opposition rallies or meetings? Will the “Saturday mothers”3 are able to share the pain of their children with each other and the public without clashing with the police? Are you going to continue your tradition of lashing out to or suing journalists and writers who harshly criticize you? In this regard, dropping all old lawsuits against those who were charged with insulting you was a very important step. How will the rest follow? Will you exhibit reactions like immediately pressing charges against those who criticize you (not referring to those who openly insult you) on the social media, or going even further by slowing down the Internet, banning a popular social media? Will we continue to witness a country where prisoners are lost or die in custody, where those that do time in prisons struggle with death due to the process of being unable to receive necessary health services? Will you still keep just watching those at the head of the state media TRT, who persistently do not give any broadcast time, or right to answer, or special program to any opposition party? Will the AKP continue to embed their own people at every level of the state and ministries? Are you going to allow the attendance of journalists from the opposition to the television programs or the press conferences you participate in or foreign trips you take? Will the LGBT Pride parade still be sieged by the cops and will people be asked to leave the streets?

Dear Mr. President, if you are sincere about the triumph of democracy”, as you should agree, all the answers to these questions need to be different from those given so far.

AS THE PRESIDENT OF AN ART ORGANIZATION...

Dear Mr. President, the goal of this article is not to create controversy. Since the people now really look forward to the calming down of the political environment and since you too, after this bloody coup, insist that with a new era of dialogue and reconciliation specifically want to make democracy bloom, serious steps should be taken to change things. For example, while we were at the Democracy Rally; the play, “At the Table of the Sun: Nazım Hikmet and Brecht”, performed by one of Turkey’s honorable actor and theatre director Genco Erkal at a historical site in a schoolyard in Moda has been banned. A week prior to this incident, at the İstanbul Municipal Theatre, 7 actors were nonsensically removed from their jobs due to their leftist and opposing views. Those seizing the opportunity of OHAL (State of Emergency) stopped many artistic activities and theaters in various part of Anatolia. I, as the World President of International Association of Art/IAA- an official partner of UNESCO and President of the Turkish National Committee, UPSD regard all this as very strange and of course totally unacceptable.
If Turkey is truly going to go through these changes, then please intervene in these impermissible acts and allow no longer the bureaucrats to practice this arbitrary pressure on artists in every country there are people who are more royalist than the king. Let them not be afraid of people thinking, questioning, criticizing and protesting. They are the conscience of this country. In fact, we artists want much more from this state. While going abroad for your political trips in the same way that you take with you businessmen, bureaucrats we expect you take along with you your museum directors, artists and curators and go ahead with the construction of at least ten Museums of Modern and Contemporary Art at the four corners of the country. Because foreign politicians and businessmen evaluate our country by the museums we have not built, in as much as by the bridges we have built! You probably are aware that the State, since the Atatürk era, has not opened a single Modern and Contemporary Museum in our country!

TO RESPECT THE OPPOSITION ARTISTS AND THINKERS
Dear Mr. President,
In every democratic country in the world, leaders regard in tolerance the opposition cartoonists, writers, theater people, artists or the musicians. Sometimes they even take advantage of the situation in order to make fun of themselves. That behavior on the contrary, makes them even greater in the eye of the public. You have to carry-on as the President also of the people who want to see you lose in the elections. So if you suddenly decide for instance to open new museums and surprise the world by appointing a board of directory that would let artists exhibit nude paintings or opposition political works; in that case you will freeze everybody with those unexpected moves. Only then the whole world will be accepting that this country is finally sailing towards a real democracy! Surprise everybody Mister President!

THIS YEAR WILL BE YOUR LITMUS TEST
Dear Mr. President,
If there are no changes of conduct in the examples I have presented to you, trust me that it would be a pity for the 5 million people that went to the Yenikapi manifestation and all the Turkish citizens that are dead tired about what the country is going through. In that case, may it be in our country or in the outside world, people will think that this great rally was nothing more than a sort of non substantial show off! Then the undisputed comment that the main issue in this manifestation of August 7, was nothing other then your own search for support and power. Which would mean that in the coming weeks everything would turn very fast to its initial position and all your efforts regarding compromise that you had started with such and euphoria, would abruptly end. Let me also tell you that the issue of death penalty that you have thrown into the hands of the Parliament, would end up the EU cutting off all relations with Turkey and beyond that, our country would turn into a sort of unlawful state of the Pirates! You know much better than me that in a lawful state, the changes made within the law, can never be applied to an ulterior date. I would kindly ask your special attention to that very important matter.

Dear Mr. President,
This flowing human ocean upon which you placed your emphasis in the demonstration of Yenikapi, was maybe the largest crowd in the history of the world that attended a political rally. It was a big success to bring together this manifestation at such a level of intensity and a spirit of “single body” as you worded it, with the Parties of the opposition being present on the same stage as you and the Prime Minister! Turkey badly needed that after all the disastrous attacks of the PKK, ISIS and now FETO. In order to record the manifestation of 7 August as an unforgettable page in our history, can only become possible by turning it into a milestone day for democracy. That’s why I would like to point out that the issues brought here to your agenda, are the ones that people are waiting with a growing curiosity in Turkey as well as in the outside world.

As I respectfully salute the 239 new democracy martyrs and their memory, I would like to repeat here that my strongest wish in life is to see Turkey full of peace and freedom, living as a country that has digested democracy fully in every regards.

Respectfully,
BEDRİ BAYKAM

1. “The Second Republicans” are some media writers, university professors whose common denominators is to underestimate Atatürk and his times, try to minimize or criticize the values of the reforms that Atatürk brought. They have been close to the so called soft-Islamist and Kurds. However their own lifestyle and family roots are most of the time “Kemalist”. All their theories were very “a la mode” when they controlled the media and used their power to the benefit of the AKP. According to the Kemalists they have been “used” by the power of political Islam and then thrown as waste after their “expiration date. Now they are floating in no-man’s land without belonging to any group.


2. ERGENEKON and BALYOZ were the name of the court cases, when hundreds of Kemalist journalists, writers and army officers were arrested by prosecutors and the police in made-up conspiracies, plots with false documents and operational invented loadings of fake material into their computers, accusing them of wanting to abolish the Republic of Turkey. Most of those names stayed 6-7 years in prison. The court case was during the high times of the AKP-Fethullah Gülen partnership. When Gülen’s people attacked Erdoğan and his family on corruption charges, their roads split. Quite fast following this high conflict, the Ergenekon and Balyoz convicts were released.

3. Saturday Mothers: Every Saturday afternoon in the İstiklal Avenue near Taksim Square, in front of the Galatasaray High School, mothers who lost their children or leftist or Kurds that have been legally or physically “lost”, get together to complain, sign petitions or comfort each other in their agony.