25 Mayıs 2017 Perşembe

BİRİNDE AVRUPA ŞAMPİYONU, DİĞERİNDE AVRUPA SONUNCUSU! | Bedri Baykam | 24.05.2017


AVRUPANIN ZİRVESİ VE DİBİ YANYANA!
Normal bir ülke olsaydık, bu hafta Fenerbahçe’nin onca dert arasında ülkeye bayram
yaşatan büyük zaferini içine hiçbir şey karıştırmadan detaylarıyla anlatırdım. Fenerbahçe, Avrupa’nın en iyi basketbol takımı. O kadar iyi ki, yarı finalde ünlü Real Madrid veya finalde Olympiakos, maçın hiçbir devresinde Fenerbahçe’ye yaklaşamadılar. Maçı heyecanlı, nefes kesen bir aşamaya taşıyamadılar. Son üç yıldaki performansıyla, Fenerbahçe artık basketin Barcelona’sı, Manchester United’ı, Bayern’i oldu. Fenerbahçe sayesinde dünya bu hafta Türkiye’yi, İstanbul’u, bizi konuştu!
Ama biz, bu yıl, örneğin bu başarı 2001 yılında yaşansa alabileceğimiz prestij getirisinin belki yalnız üçte birini almış oluyoruz. Şu anda işin fazla farkında değiliz belki ama takımın geldiği nokta dünyaya parmak ısırtacak seviyede. Gelelim madalyonun diğer yüzüne: Avrupa basket şampiyonunun ülkesi, insan hakları, ifade özgürlüğü ve demokrasi açısından Avrupa’nın en dibinde yer alıyor. Baskette nasıl zirvedeysek, bu saydığım insani haklar kriterlerinde Avrupa sonuncusuyuz! Ne yazık ki bir abartı yok bu satırlarımda. Yalnız bunu sizlere hatırlatırken içim kan ağlıyor.

BEN ESKİ TÜRKİYECİYİM!
Baştan söyleyeyim: Ben eski Türkiye denilen o güzelim dünyanın ürünü ve savunucusuyum. İsteyen Fenerbahçeli bana kızabilir. Galatasaray Euro Cup’ı veya UEFA’yı kazandığında, ben keyiften dört köşe olmuşumdur. Sarı lacivertli basın arkadaşlarımla sürtüşme pahasına! Bu nedenlerle örneğin Galatasaray koçu Ergin Ataman’ın geçen hafta sonundaki müthiş maçları Fenerbahçe seyircisi ile beraber izlemesi beni çok mutlu etti! Kendisini arayıp bu tavrı ve Fenerbahçe’ye verdiği destek için teşekkür ettim. Buradan bu medeni ortamı sağlayan sarı lacivertli seyircilere ve yöneticilere de teşekkür ediyorum.
Ben o eski Türk filmlerini izleyerek o temiz insan ilişkileri ve namuslu siyasi ortamı ekrandan içime çekmeye çalışırım. Bazen Galata Köprüsü veya Karaköy’de arabalara bakarım, acaba o sahnenin içinden tesadüfen rahmetli babacığımın arabası geçiyor mu diye... Bu nedenlerle Fenerbahçe’nin o müthiş zaferi, dev başarısı beni başka türlü mutlu etti. 1-2 milyar civarında insan bu maçı izledi. Bunun Türkiye’ye kazandırdığı prestij, imaj, tanıtım gücü ve turist çekme kapasitesini düşünebiliyor musunuz? Ben diyeyim olağandışı, siz deyin olağanüstü! Final Four hafta sonu hakkında Fenerbahçe’ye getirebileceğim tek eleştiri var: Ne tribünlerdeki binlerce insan, ne televizyonlarda maçı izleyen yüz milyonlarca sporsever, ayırdıkları zaman-para karşılığında umdukları heyecanı ne yazık ki bulamadılar. Çünkü sarı lacivertliler, net şekilde her iki rakibi de yanı başlarına hiç yaklaştırmadılar. Bu kadarı da olmaz! Ben hep söylerim ve bu sütunda da geçen seneki Berlin Final Four maçları hakkında yazarken de aynı tanımlamayı kullanmıştım: “Basketbol, insan sağlığı için yarattığı aşırı heyecandan dolayı SON DERECE ZARARLI bir spor!” Herhalde aksini iddia edecek yoktur aranızda. İşte bu düşünceyi iptal etti sarı lacivertliler. Neredeyse güle oynaya yendiler dev rakiplerini! (Bu kadar latife-şımarıklık hakkımız da olsun, izninizle).

ŞU ACIKLI DURUMUMUZDAN İNSAN MANZARALARI:
Ben bu satırları yazarken, Semih Özakça ve Nuriye Gülmen uzun süredir ölüm orucunda olan akademisyenlerdi. Dün öğreniyoruz ki, tutuklanmışlar! Yani o ölüm orucunu durdurmak için, ülkenin bakanları, başbakanı gidip onlarla görüşüp bu eyleme son vermelerini rica etmiyorlar. Ülkenin polisi bu akademisyenlere destek olan gençlere, aydınlara en sert şekilde meydan dayağı atıyor! Polisler annelerin üzerine basıp yerde tutuyorlar veya gözaltına alınmış insanların bulunduğu arabanın içine gaz sıkabiliyorlar! Bu da yetmiyor, ülkenin aydınları, gazetecileri, akademisyenleri, Özakça ve Gülmen için ayağa kalkmışken, sanki onlara ve önce Avrupa’ya ve tüm dünyaya gözdağı vermek istercesine, ölüm oruçlarının 75. gününde haklarında silahlı terör örgütü üyeliğinden tutuklama kararı verilebiliyor. Konumuz bu kararın Avrupa’daki yankıları değil, bizim insanlıkla olan bağlarımız! Yarın bir ölüm yaşanırsa, bunun bedelini kim ödeyecek?

19 MAYIS ENGEL ATLAMA (!) YARIŞLARI
19 Mayıs kutlamaları hiç kimseyi ikna etmeyen sebeplerle yurdun birçok yerinde iptal edildi, engellendi ve Erdoğan’a geçit vermeyen halkın yarısı bu şekilde yine cezalandırıldı.
Daha önce de “genç çocuklar bu kutlamalarda üşüyorlar” veya “bu kutlamalar yüzünden ders çalışamıyorlar” gibi sudan sebeplerle engellenen 19 Mayıs, bu sefer sözde terör korkusu ile iptallerin konusu oldu! Bu da yetmedi, Beşiktaş Belediyesi’nin kutlamaları iptal ederken takındığı tavır ve yaptığı eleştiriler, hemen başka bir soruşturma konusu olarak öne sürüldü, farklı bir ceza olasılığı kapıya dayandı! Ülkenin kimi noktalarında vatandaşlar konu Atatürk olunca yasak masak dinlemeden üzerlerine düşeni yaptılar. Bazı yerlerde de eline balta geçiren bazı alçaklar Atatürk heykellerine saldırırken, halktan dayak yediler.
SÖZCÜ’DEN FETÖCÜLÜK ÜRETMEK!
Aynı 19 Mayıs gününde ülkenin göbekten muhalefet yapan gazetesi Sözcü, bir operasyonun hedefi oldu. Bildiğiniz gibi ben bu satırları yazarken Sözcü Gazetesi’nden Mediha Olgun ve Gökmen Ulu hala gözaltında, gazetenin sahibi Burak Akbay da firari kabul ediliyor. Sözcü’yü FETÖ terör örgütüne bağlanmak için o kadar abartılı bir saldırı denemesi yaratıyor ki, iktidar yanlılığı ile tanınan Akif Beki veya Nagehan Alçı gibi yazarlar bile duruma isyan ederek bu tavırların ancak FETÖ’ye yarayacağını vurguluyorlar. Buyurun bakın Nagehan Alçı neler kaleme almış:
Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşanan sürecin bir benzerinin gerçek ve emsalsiz bir terör şebekesi olan Fetullahçı terör örgütüne dair davalarda da tekrarlanma ihtimali beni çok rahatsız ediyor. O yüzden, FETÖ ile ilgilenen tüm savcıların ve hâkimlerin çok özenli ve dikkatli olması lazım. Bize yargısal aktivistler değil, gerçek hukukçular lazım! Bu ülkenin gerçek hukukçu savcı ve hâkimlere ihtiyacı var demiştim (…) FETÖ dava süreçlerinin temelsiz iddianameler ve alakasız kişiler için tutukluluğun rutin hale geldiği uygulamalarla ilerlemesi FETÖ'nün ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramıyor. Mesela Fetullah Gülen bir süredir özellikle Cumhuriyet gazetesi davasını, oradaki tutuklamaları ve davalardaki diğer tutarsızlıkları yurt dışında sürekli örgütü lehine, Türkiye aleyhine propaganda amaçlı kullanıyor” diye ifade etmiştim ki… Birkaç gün önce Sözcü gazetesine FETÖ gerekçesiyle operasyon geldi ve gözaltı kararları çıktı. Çok çok yazık! Yine gerçek anlamıyla, büyük harfle HUKUK ve ADALET değil, yargısal aktivizm galip geldi. Maalesef bu operasyon da Fetullah Gülen'in ekmeğine yağ sürmekten başka hiçbir işe yaramayacak. Gülen, kendi yönettiği korkunç suç örgütünü kamufle etmek için Türkiye'de yaşanan her abukluğu büyütmeyi çok iyi beceriyor.” 
Burada ilginç bir şekilde yaşanan, daha düne kadar FETÖcülerin Atatürkçülere karşı kumpas hazırlarken kullandıkları yöntemler, aynı kelimelerle bu sefer iktidarın yargı ve polis içinde yer alan iç örgütü tarafından yine solculara, sosyalistlere, muhaliflere, kimi Atatürkçülere karşı kullanılıyor; yine kes-yapıştırla gerçekleşen bu fezleke metinleri, en katı Erdoğancıları bile ikna edemezken, gerçekten de yarattıkları güvensizlik ve kargaşa, en çok FETÖye ve FETÖcülere yarıyor! Böylece FETÖcülerle en çok davası olan, aleyhlerine en çok manşet atan gazete, “FETÖcülere dolaylı destek veriyor” şeklinde bir saldırının merkezi yapılırken, bildiğiniz gibi her gün onları övmek için sabahtan akşama yayın yapmış yandaş gazeteciler veya durmaksızın göz yaşartıcı sözlerle FETÖyü övmüş siyasiler, hala baş tacı yapılabiliyor. Bu ülkenin adı yeni Türkiye!
Bu arada dilimizi yabancı kelimelerden arındırmak faaliyetleri çerçevesinde (!), malum bir yaşam tarzı saldırısı da inceden inceye yeniden tezgahlanıyor! Yarından tezi yok, ülkemizde kafeler kafeteryalar, diskotekler “illa Türkçe kelime kullanacaksınız” diye belediye zabıtalarının hışmına uğrayabilirler! Mesela öğreniyoruz ki, “kafe”, esasında “kıraathane”ymiş! Tabii insanın aklına gelmiyor değil, bu sarsılmaz Türkçe kelime aşkı, din konusu gündeme geldiğinde de hatırlanacak mı acaba?
(Bu arada unutmayalım ki bu saydığım anti-demokratik tutumlar ve insan hakları ihlalleri, yalnız geçen haftadan önümüze düşen taze konular. Diğerleri için lütfen örneğin ODATV’nin geçmiş yayınlarını haberler ve yazarları ile okuyunuz)
Erdoğan yeni referandumun ardından geçen hafta tekrar AKP Genel Başkanı seçildikten sonra verdiği demeçlerde, yine balkon konuşmaları üslubunda birleştirici ve kucaklayıcı cümleler kullanmıştı! Bunların topluma yansıyan izdüşümleri ise şimdilik ne yazık ki yukarıda tarif ettiğimiz gibi...

Karar sizlerin sevgili okurlar... Ülkemizin aynı anda baskette Avrupa şampiyonu ve demokraside Avrupa sonuncusu olduğu, bence çok net... Yalnız Bogdanovic ve Dixon’un 3’lük basketleri ile değil, demokrasi katmanlarımızla da, güçler ayrılıklarımızla da övünebilmek dileğiyle...              

17 Mayıs 2017 Çarşamba

AKP’YI BİLİYORUZ: PEKİ YA MUHALİFLERİN DURUMU? | Bedri Baykam |16.05.2017

AKP ve Erdoğan, KHK’larla, kendi atamalarının keyfi baskı ve yasaklarıyla Türkiye’yi kafasına göre yönetmeye devam ediyor. Artık her sabah “bakalım bugün neler yasaklandı” diye televizyon veya gazeteleri açar hale geldik! Yok Antalya’da alkol yasağı (yoksa ayrı bir eyalet mi sandı Vali Bey?), yok evlilik-arkadaşlık programı yasağı, yok hakları ellerinden alınan akademisyenler... bir sele kapıldık gidiyoruz. Mühürsüz seçimi de biliyoruz, atanan AKP’li hakimleri de, seçimlerde sonuna kadar kullanılan devlet imkanları ve polis şiddetini de, yıllardır adım adım yok edilen güçler ayrılığını da, geçmiş skandalları da biliyoruz, keyfi olarak kapatılan Twitter ve Wikipedia’yı da biliyoruz, her şeyi biliyoruz ve şikayet ediyoruz! İyi de, bizim kesimin biriken büyük hataları neler? 30 yıldır biz hangi hataları yaptık da bu utanılası günlere kadar geriledik? İster kabul edin ister etmeyin, bugün sizi bu dökümlerle yüzleştireceğim... Lütfen dinlemeye hazır ve açık olun. Elimden geldiği kadar da 1980 sonrasını esas alarak kronolojik ilerleyeceğim. Sözüm meclisten içeri mi dışarı mı, seslendiğim “siz” kim, siz onları iyi bilirsiniz...
--Önce 1980’lere dönelim: Darbeden sonra siyasetten korktunuz. Çocuklarınıza “aman siyasetten uzak dur” diye fetva verdiniz, kendiniz de çoğunlukla siyasete girmek istemediniz. Apolitik tavrınız yetmiyormuş gibi ülkenin nereye sürüklenmek istediğini gören Atatürkçü gençlere ve gençlik dergilerine maddi-manevi yardım etmediniz, destek olmadınız. Böylece meydanın en istenmeyen unsurlarla dolup taşmasına seyirci kaldınız.
--Aynı dönemde Özalizm’in siyasal ve sosyal altyapıya yaptığı çağdışı dolguları, islami finans veya her telden alakasız yeni kurum ve kavramların sistemimize sokuşturulmasını tepkisizce izlediniz. Hiçbir şeye itiraz etmediniz ve bozuk düzenden nasibinizi almakla yetindiniz.
--Evdeki hesap her zaman çarşıya uymaz. 1987 referandumunda %50,16 ile yasaklar kalktı. Evet oyu verirken “Demokrasiye hizmet ediyorum” sandınız, halbuki Ecevit’in solun iki yakasını bir araya getirmemeye kararlı olduğu gün gibi ortadaydı. O referandumdan sonra tekrar resmi olarak siyasete dönen Ecevit, Türkiye’de solun merkezden buharlaşıp dağılmasına neden oldu. Cumhuriyet’in ipinin çekilmesi o referandum sonucu ile başladı.
--90’ların başından itibaren içimizdeki sözde aydınlar, merkez medyada türban demagojisine en başından kolayca kandılar ve sizler de onlardan etkilendiniz. “Bırakın herkes istediği gibi giyinsin” diyenlere kandınız ama birçok resmi ortamdan, mini etek-dekolte, gösteri sanatlarından ve sokaktan -örneğin- alkol ve erotizmin yok edilmesine seyirci kaldınız. Demokrasi=Türban söylemine dönüştü.
--Tüm o süreçte Ecevit’i hala mavi gömlekli halk lideri sandınız. Tarikatlarla ilişkileri, solu bölmesi ve en ağır suçu olan, sayesinde milletvekili ve kurucu meclis üyesi olduğu 27 Mayıs devrimini aşağılaması ve tüm kredilerinin yok edilmesini hiç sorgulamadan onayladınız. Sözde aydınlarınızın da düşüncesiz katkılarıyla, 27 Mayıs ve 12 Eylül’ü aynı sepete attınız. Bu tarihsel yorum gafının size nelere mal olduğunu hala çözemediniz!
--Kürt sorunu kavramını, sorgulamadan demokrasinin temel verisi olarak kabul ettiniz. Olayın felsefi ve siyasal temel içeriğinin çelişkilerini ve mantıksızlığını gündeme getirmediniz, Cumhuriyet’e olan güvenin her noktada aşınmasına neden oldunuz.
--Başta SHP olmak üzere, sol partiler 1989-1990 süreci içinde Özal’ın tuzağına düşerek artık hiçbir teorik tehlike bile teşkil etmeyen komünizm propagandasını engelleyen 141 ve 142. maddelerle beraber Türk Ceza Kanunu’ndan şeriatçılık propagandasını yasaklayan 163. maddenin kaldırılmasını kabul ederken onları alkışladınız. Böylece bugünkü teröristlerin neredeyse tamamını yetiştiren dinci oluşumların yıkıcı yuvaları korumaya alınmış oldu. Yani onların hiçbirinin bir daha IŞİD saldırısı nedeniyle yas tutma hakları pek yok. Olsa olsa gidip günah çıkartabilirler.
--1994 belediye seçimlerinde Taban Operasyonu olarak yaptığımız tüm ısrarlı ikazlar ve basın toplantılarına rağmen CHP, SHP ve DSP liderleri ne birleştiler ne ortak aday çıkardılar ne de alan paylaşımı yaptılar. Onların bu akıl almaz katkısıyla Recep Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek efsaneleri başlamış oldu. Hem de yüzde yarım gibi oy farklarıyla! Bu intiharın liderleri hiçbir şey olmamış gibi partilerinin başında kaldılar!
--1997 yılında 28 Şubat kararları Erbakan ve takım arkadaşlarının Cumhuriyet’e ve Atatürk’e karşı sürdürdükleri açık saldırıyı durdurduktan sonra yine mağduriyet senaryolarına kandınız ve 28 Şubat’ın neden yaşandığının dökümünü hafızanızda yok ettiniz. Demokrasinin açık düşmanlarını savunmayı demokrasi olarak gördünüz. Sonuç: Düşünsel olarak Siyasal İslam’ı güçlendirdiniz, Milli Güvenlik Kurulu ve orduyu haksız yere yıprattınız.
--Demokratik kitle örgütleri olarak, yaşananlar en ağır gerçekleriyle ortada olmasına rağmen durmadan “biz her partiye eşit mesafedeyiz” söyleminde ısrar ettiniz, karşı taraf kendi partisini güçlendirirken ve ayakta tutarken siz tam tersine durmadan CHP’yi eleştirdiniz. Hem de bunlar çoğunlukla yapıcı değil, dışlayıcı eleştirilerdi. Yani doğal eleştiri hakkınızı kullanmanın çok ötesinde, neredeyse CHP’ye karşı kampanya yürüttünüz. Böylece siyasal matematikte durmadan kendi sepetinizi zayıflattınız.
--Medya patronlarının büyük gazeteleri, Cumhuriyetçi ve Atatürkçü değerlere sahip çıkacaklarına eksantrik dinci, Kürtçü, anti-Kemalist fikirlere kaydılar ve bu patronlar hoşgörü ötesinde bu marjinal fikirleri sahiplenip onları merkeze çektiler, gerçek merkez boşaldı.
--Bu süreçte yeni kuşak, sürekli olarak resmi ideoloji diye aşağılanan, Kemalizm ve Cumhuriyet değerleri ile alay edilen, “cumhuriyetçi teyzelerle” dalga geçilen sahte bir entel kalemşörler dizisiyle tanıştı.
-- İster eski ister genç kuşak olsun, sosyalistler binde üç oy alan marjinal partilerde ısrar ettiler ve Beyoğlu’nda, Beşiktaş’ta fotokopiler dağıtarak zaman öldürdüler. Sosyalizm anlamsız bir zaman kaybına dönüşüp reel politikada hiçbir şekilde yerini alamadı; tam tersine Atatürkçü değerlerin yıpratılmasında ciddi bir rol oynadı. Onlar da farkında olmadan Cumhuriyet düşmanlarının ekmeğine yağ sürdüler.
--Ne Baykal ne de Kılıçdaroğlu döneminde halkın yakından tanıdığı yargı insanlarını, gazetecileri, demokratik kitle örgütü temsilcilerini, sanatçı ve yazarları parlamentoya kazandırmadınız. İlginç bir ısrarla onları dışladınız. Halk katmanlarının güvenini kazanacak sivil önderleri yok saydınız.
--2002 seçimlerinden önce utanç verici %10 barajını düşürmediniz, kendi kazdığınız kuyuya düştünüz. AKP’nin oyların üçte birini alarak parlamentonun üçte ikisini ele geçirmesine sebep oldunuz.
--CHP olarak RTE’yi 2003’te zorla parlamentoya sokarak milletvekili olması yolunu açtınız, “İki-üç ay bile başbakan kalamaz” teziniz çürüdü gitti, hem de ne geri dönülmez maliyetlerle!
--2003’te CHP Kurultayı’nda, Baykal ekibinin seçime iki saat kala tüzüğü değiştirip onaylatmadan yürürlüğe koymasını muhalefet milletvekilleri olarak onayladınız ve seyrettiniz. Diğer Genel Başkan adaylarının bu şekilde safdışı bırakılmasını olağan karşıladınız (!). Bunun nasıl ağır bir utanç verici fatura olduğunu görmezden geldiniz. Bugün yıllar sonra “maç sürerken kaide değişir mi?” dediğinizde, partinin hiçbir inandırıcılığı olmadığını fark edemiyorsunuz. Bu ülkenin televizyon ve gazetecileri olarak, bu çelişki ve tutarsızlığı Baykal’la yapılan onca televizyon programı ve röportajda sormaya bile cesaret edemediniz! Muhalif halk kesimleri olarak da bu hukuksuzluğu tepkisizce seyrettiniz, hiçbir empati kurmadınız.
--Türk medyası olarak, AKP iktidara geçtikten sonra sustunuz, korktunuz ve yaptığınız diğer iş alanlarına zarar gelmesin diye yapılan demokrasi, laiklik ve hukuk ihlallerini çoğunlukla görmezden geldiniz, alttan aldınız.
--Cem Uzan’ın medya organlarına iktidarın saldırısı olduğunda, birçok muhalif “oh oldu” dedi ve bunun nasıl bir tehlikeli gidişatın habercisi olduğunu algılayamadı.
--Siyasal dinciliği, laik demokratik sistemin gerektirdiği noktaya geriletmek yerine, muhalif kanattan birçok yazar ve parti -başta CHP- dincilerden de oy alabilecekleri inancıyla tamamen farklı siyasetler izleyerek -aynen Erbakan’ı takip ederek- yok olan %50’lik merkez sağın hatalı yolundan gittiler. Kendi yaşam tarzlarını savunmaktan, propagandasını yapmaktan, kendi yaşam alanlarını korumaktan korktular. Kendi çağdaş yaşam tarzlarını, sanatı, edebiyatı, özgürlüğü savunmak yerine “biz de aslında dine yakınız” taktiğini gütmeye çalıştılar.
--CHP, 2010’da büyük bir sorumlulukla hazırlayıp sunduğumuz “Demokratik Tüzük Devrimi”ni uygulamadı, peyder pey beş-altı yıla yayarak bütün ilerici ve tetikleyici ruhunu yok ederek bu fırsatı harcadı.
--TSK, 2007 yılındaki Cumhuriyet mitinglerinin tüm getirilerini sıfırlamak istercesine, arkasında bile duramadığı 27 Nisan e-muhtırası saçmalığını devreye soktu. Bu saatli bomba elinde patladı, fatura sonunda neredeyse genelkurmayın telefonlarına bakan ere kaldı.
--TSK, Balyoz ve Ergenekon’a giden yolda adım adım kendi apoletlerini ve forsunu geri çekerek, neredeyse Nazlı Ilıcak ve Mehmet Barlas aleyhlerine yazı yazmasın, AB kendilerini eleştirmesin diye FETO ve AKP’ye toptan teslim oldu.
--Tüm bu süreçte medya ve patronları -yalnız yandaş kanallar da değil-, ciğeri beş para etmez insanlar bu ülkenin ordusunu darmadağın etmeye çalışırken bu linçi seyretti. Bu ülkenin kurucu kurumu olan ordu, zirveden yerin dibine doğru çekildi, yok edildi.
--CHP, toplumdan gelen tüm karizmatik genç lider tipolojisi taleplerine karşın, tam tersine koltuğa yapışan, halk ve seçmenleri ile ters düşen ve ancak örgütün biat etmesiyle ayakta kalabilen bir lider profiliyle hareket etmeyi tercih etti.
--Gençler ve halk kitleleri milyonlarla birlikte bir hareket başlatıp Gezi’yi dünyaya mal ettikten sonra, bunu siyasi bir güce çevirmek yerine “bizim liderimiz yok, lider istemiyoruz, siyasal parti de istemiyoruz, biz böyle duracağız işte” gibi demeçlerle nihilist-pasif bir yol seçtiklerini ısrarla bildirdiler ve sonuçta kendilerine tasfiye olmalarından başka hiçbir yol bırakmadılar! Erdoğan, onların bile pek farkında olmadığı sonuca ulaşması ulaşması imkansız “gücü” idrak ettiği an, Taksim’i basarak “hareketi” evine yolladı. Heyecanlı Türk gençliği Gezi’ye hiçbir güç kazandırmayan, adeta AKP’yi rahatlatan en mantıksız-hedefsiz şekilde hareket etti.
--Gezi Hareketi’ni, olay tüm sıcaklığı ile yaşanırken değerlendirmeyi aklına bile getiremeyen CHP için, diyelim ki o günlerde hafifletici nedenler vardı. Peki, ülke o büyük gençlik hareketi ve artçı şoklarının içinden geçtikten sonra, Türkiye’nin ana muhalefet partisi, Cumhurbaşkanı adayı olarak AKP mantığından gelen Ekmeleddin İhsanoğlu’nu seçtiği zaman, o toplumun, o halkın, o gençliğin artık somut bir umudu kalabilir miydi?
--Toplumda veya partide tek bir miting yapma arzusu oluşturamayan İhsanoğlu ortada dururken, halk ve kitle örgütlerinin öne sürdükleri aday olan Emine Ülker Tarhan için, başkanın bu abartılı hatasını izlemelerine rağmen, sözde en demokratik muhalefet partisi içinden imza verecek 20 yiğit milletvekili çıkamadı. Bu da CHP grubunun nasıl bir anti-demokratik baskı altında yaşadığının şaşırtıcı kanıtı oldu. Bu korkak-pasif tavır da RTE’nin önünü açtı!
--Aynen bundan önceki bütün diğer önemli seçimlerde olduğu gibi, bu hayati anayasa referandumunda bile milyonlarca oy kullanmayan vatandaş, ülkemizdeki bilinçsiz vatandaş tipolojisinin ne boyutlara varabildiğini bize göstermiş oldu. Bu sorumsuzluk, rejimin iflasını getirdi.
--Bu ülkenin Atatürkçü onca aydın ve genç isminin bu yolda şehit olduğu gerçeğine karşın, kimi tatlı su balıklarının hava kararıyor diye aynen 1980 öncesinde olduğu gibi, yurtdışına yerleşme çabaları da gözden kaçmıyor!

Burada saydığım gerekçeler, 30 yıl üstünden ancak bir makaleye sığabilecek kadarı seçilmiş bazı köşebaşı virajlar. Öyle yoğun bir siyasi ajandamız var ki, bunlar dışında siz veya diğer okurlar onlarca farklı ek yapabilirler! Ama yalnız bu maddelerden yola çıkarak da söylüyorum; sizin Tayyip Erdoğan veya AKP’ye kızma hakkınız var mı? Onlar görevlerini yapıyorlar! Demokrasiye inanmadıklarını zaten yola çıkarken söylediler. Şimdi sizler onların anti-demokratlığını büyük bir bulguymuş gibi afişe ettiğinizde belki kendinizi tatmin ediyorsunuz, ama siyasette bunun karşılığı yok. Sizlerin artık bu geçmiş ağır hatalardan yola çıkarak yenilerini yapmamak için, kendi kaderinizi değiştirmek için, geleceğinizi doğru çizmek için, bu duruma el koymanız gerekmektedir.


Bari bu saatten sonra tarihten ders almayı deneyin!                                                                           

12 Mayıs 2017 Cuma

CHP’NİN “İNFAZ” MERAKI VE MUHALİFLER, ADAYLAR | BEDRİ BAYKAM |10.05.2017


CHP, kim ne derse desin, Türkiye’de siyasi partiler arasında demokrasiyi yaşama geçirmeyi deneyen tek parti.
Açık konuşalım bugünkü sağ partilerde demokrasi zaten yok. MHP’ye ve AKP’ye bakarak bunu rahatça söyleyebilirsiniz. Sol partilerin de eskiden beri -mesela DSP- demokrasi konusunda sınıfta kaldığını biliyoruz. Sosyalist partilere gelince, o konuya hiç girmeyelim! Genel olarak işleyen bir demokrasi öncelikleri arasında yer almaz. Bunun yerine partilerin sürekli olarak isimleri değişir veya ikiye üçe bölünürler.

CHP, BU GENEL BAŞKAN SEÇİMİNDE, YAKIŞIKSIZ METODA NASIL GEÇMİŞTİ?
Kimse yadsıyamaz ki, dışarıdan fokurdayan kazan olarak nitelenen CHP aslında herkesin içinden gıpta ederek baktığı bir demokrasi yatağıdır ve bu ezelden beri böyledir. Fakat ne ilginçtir ki son 20 yıldır CHP içinde yaşanan fikir ayrılıkları, iktidar veya genel başkan arayışları hep sancılı geçer. Genel görünüm şudur: “Tanrım neden bu işler böyle? Evet teorik olarak demokrasiyi sevmem lazım ama ben de her Türk gibi aslında demokrasiyi sevmiyorum, severmiş gibi yapıyorum ve bu konuda makyajım her yerden sapır sapır dökülüyor”. CHP Genel Başkan seçimlerinin antidemokratik bir yapıya dönüşmesinin kritik virajı, 2003’te benim aday olduğum Kurultay’da yaşananlardı. Burada tekrar ediyorum, yine anlatıyorum: Benim sürdürdüğüm uzun kampanya ile ilk defa tanışan Baykal, (Benim 2003 adaylığımdan önce adaylar Baykal’a karşı son iki günde ortaya çıkarlardı) grupta yaptığı konuşmada “Bu nasıl bir tüzük! Bakın Erdoğan’a karşı kimse aday çıkarmıyor, bizde nasıl çıkabiliyorlar bu kadar kolayca, bu böyle mi kalacak?” diye parti içi demokrasinin alfabesinden şikayet edince, o yıl CHP tüzüğü kalıcı bir yara aldı. Seçime iki saat kala, adaylık için gerekli imza sayısı, %5’ten, %20’ye çıkarıldı. Daha da kötüsü, bu imzaların, Kurultay’da, divan önünde atılması şartı getirildi. Daha daha kötüsü, her delege, yalnız bir adaya imza verebiliyor hale geldi. Daha önce, bir delege, beğendiği birden fazla adaya imza verip her birinin projelerini adaylık konuşmalarında dinleyebiliyordu. İmza “oy” anlamına gelmiyordu. Halbuki şimdi her delege tek adaya imza verebildiği için, her imza “açık oy” haline dönüşüyor. Halbuki tüzüğe göre başkan seçimi gizli oy, açık tasnifle yapılıyor. 2003 tüzük iğfalinden beri ise artık o seçim açık oy, açık tasnif haline dönüşmüş durumda. Her imza ve her oy aynı anlama geliyor. CHP Kurultayı’nda 2,5-3 yıl önce, Kılıçdaroğlu döneminde yeni tüzük rötuşları devreye girdiğinde, bu ağır çelişkiyi teşhir eden kürsü konuşmamdan sonra, Atilla Sav eleştirileri kabul edip “ben de ikaz etmiştim zaten” diyebilmişti. Genel Başkan seçimi o günden beri iflah olmadı. Şimdi CHP’nin şikayet ettiği “maç sürerken kaideler değişir mi?” yaklaşımı, işte ilk o günlerde benim yorumlarımla gündeme geldi. Hatta ben o günlerde olup biteni şu sözlerle özetlemiştim: “Sırıkla atlamak için koşuyorsunuz, havaya yükseliyorsunuz, fakat siz havadayken birileri çıtayı o anda daha yükseğe çekip size hayatınızın kazığını atıyor!”.
Hatırlayın son kurultayları: Bir kere zar zor Muharrem İnce aday olabildi. Mustafa Balbay ve Umut Oran aday olamadılar. Evvelsi gün de Muharrem İnce yine adaylığı sorulduğunda kendisi açıkça “konumuz aday olmak değil, 130 imza alabilmektir” diyerek sıkıntıyı tekrar dile getirmiştir.

BAYKAL’DAN KILIÇDAROĞLU’NA, “TEK ADAM”LIK DEĞİŞTİ Mİ?
Peki neden CHP’de, gerek Baykal döneminde, gerek şimdi Kılıçdaroğlu döneminde aday olmak istemektedirler? Bu yalnız liderlik merakı ile açıklanabilir mi? Kesinlikle hayır! Maalesef CHP kendi demokratik devrimini tamamlayamamış, 2010 yılında somut olarak sunduğumuz Demokratik Tüzük Devrimi’ni hala içine sindirememiş bir parti konumundadır. Doğruyu söylemek gerekirse gerek kamuoyundan, gerek parti içinden hakkında sayısız şikayet gelen Baykal tek adamlığı, hiç beklenilmedik şekilde yerini Kılıçdaroğlu tek adamlığına terk etmiştir. Bu sözlerin abartılı olmadığını görmek için MYK’nın nasıl tek adam tarafından seçildiğini veya Ekmeleddin İhsanoğlu fiyaskosunun Kılıçdaroğlu tarafından nasıl CHP’nin resmi adayı haline bir saniyede dönüştürülebildiğini görmek yeterli olur. Kılıçdaroğlu’nun kırmızı listesine girmek istemeyen kurultay delegeleri, başkan adaylarına imza vermemiş veya Emine Ülker Tarhan’ın başkanlık adaylığı da, 20 milletvekilinin desteğini bulamamıştır. Bunun da ötesinde Kılıçdaroğlu, çekinmeden “konuşan öğrenciyi sınıftan, kopya çeken öğrenciyi okuldan atarım” diyen bir lise müdürüne benzemekten çekinmemiştir. CHP Genel Başkanı, bu tavrının ne kadar yıkıcı, yalnız parti için değil tüm seçmenler açısından ne kadar moral bozucu olduğunu görememiştir.

“İDAM İSTERÜK”ÇÜLER; “İNFAZ İSTERÜK”ÇÜLERE KARŞI!
“Bir-ikisini Taksim Meydanı’nda sallandıracaksın, bak sonra konuşabiliyorlar mı?” mantığını uygulamak istercesine, Fikri Sağlar’ın apar topar “kesin ihraç talebiyle” disipline verilmesi, Kılıçdaroğlu’nu partide iktidara taşıyan “parti içi demokrasi” umudu ve rüzgarının yok oluşunun kanıtıdır. Nasıl Aylin Nazlıaka sorununda yapıcı bir kriz masası kurulamamışsa, bu sefer de aynı acele ve infaz merakı, Sağlar için devreye girmiştir. Sonuçta Kılıçdaroğlu, kendisini Genel Başkan yapan vaatlerinin çok gerisinde kalmıştır. Belki bu “infaz” merakının bir nedeni de, Baykal krizi yaşanırken kendisini parti içi iktidara taşıyan güçlü isim Önder Sav’ı, makamına eriştiği saniyede harcamış olması yatmaktadır. “Beni bu noktaya taşıyan kimseye borçlu kalmak istemiyorum” un derin felsefesi...
Ne kadar acıdır ki, aynen “idam isterük” naraları atan AKP ve MHP’nin faşizme meraklı alt katmanları gibi, CHP içinde Başkan’a yaranmak isteyen sayısız isim de, bu terminatör tavra yeşil ışık yakabilmektedir. Partiler, kraldan fazla kralcılarla doludur. Parti içi muhaliflere karşı yürütülen sert politikaya karşı çıkan Baykal’da, “CHP, bu şekilde baskılarla yönetilemez” derken, kendi Politbürosu ile ne baskılar ve eksen kaydırmaları yaşattığını unutmuşa benzemektedir. Onun tek adamlığına son vermek üzere başkanlığa taşınan Kılıçdaroğlu, son yıllarda giderek sanki Baykal’ın kötü taraflarını alarak ona benzeme yolunda mesafe kat etmiştir.
Geçtiğimiz günlerde Baykal, Muharrem İnce, Fikri Sağlar grubuna eklenen Selin Sayek Böke de, birden dün sözcüsü olduğu partinin şimşeklerini üzerine çekebilmiştir. Aslında işin en acı tarafı, bu muhalif seslerin Saray ile ilişkide olduğunun iddia edilebilmesi, hemen olayda Erdoğan veya Amerika’ya kadar varabilecek komplo senaryolarının değişik üsluplar da, Başkan veya onun yakın adamları veya örgütteki sosyal medyacıları tarafından gündeme taşınabilmiş olmasıdır. Esas CHP’ye yakışmayan budur!  CHP’de üst yönetimden memnun olmayan lider adayları veya bazı grupların harekete geçmesi, parti içinde gayet doğal karşılanması gereken durumlardır. Öte yandan mesela İnce’nin, Saray ve benzeri iddialara karşı gayet anlaşılır sert tepkisi, Bülent Tezcan’a göre “partinin ihtiyacı olmayan” üsluplardır. Tabii Genel Merkez, aslında bu sert yanıtı tetikleyen kendi iddialarıyla yüzleşip esas o noktada partinin böyle abartılı bir polemiğe ihtiyacı olup olmadığını sorgulayarak, aynaya bakmalıdır.

HALK, CHP’YE YENİ, İKTİDARA OYNAYACAK, ATATÜRKÇÜ BİR LİDER ARIYOR
Benim bu sözlerime karşı çıkan okurlar veya CHP örgütü üyelerine çok somut bir ev ödevim var. Lütfen sokağa çıkın ve yürüyen insanlara, bakkallara, taksi şoförlerine, öğrencilere, sanatçılara şu soruyu sorun: “CHP’nin bir liderlik sorunu var mı?”. Size göre yoksa, emin olun ortaya çıkacak yanıtlara çok ama çooook şaşıracaksınız! Yani parti içinde “Başkan’dan ve birbirimizden ve izlediğimiz tüm siyasetlerden memnunuz” yorumlarını çekinmeden her yerde tekrarlayanların, acilen sokağa çıkıp gerçeklerle yüzleşmeleri lazımdır. Bu yüzleşme, koltuk koruyan örgüt üyeleriyle ve makam koruyan milletvekillerinin duruma olan yorumlarından çok farklı neticeleri taşır meydana.
CHP’de farklı bir üslupla halkı arkasına alıp ikna ederek pastayı genişletmek isteyen lider adayı, şu ortamda gerçekten büyük destek bulabilir. Çünkü ortada zaten bu yönde esen büyük bir rüzgâr var halk masaya yumruğunu sert vurabilen, azı laf yapan, güvenilir ve Atatürkçü bir lider istiyor. Öte yandan da kesinlikle partinin artık iç arayışlarının sosyal demokraside yeri olmayan faşist tavırlarla yok edilmesini de kabul etmiyor. Uzun lafın kısası: Kamuoyu dışarıdan CHP’yi, CHP’nin kendisini içeriden gördüğü gibi görmüyor! Ortada bir uçurum var! Hem de kocamannn!

MUHARREM İNCE’NİN ADAYLIĞI HAKKINDA
Muharrem İnce, ağzı laf yapan, halkın gözünde çıkışları prim yakalayan, nüktedan ve somut veya esprili örneklerle güzel konuşan bir siyasetçi. Ancak geçmiş hatalarından ders alıp almadığını bilmiyorum, henüz bu yönde bir tespitim olmadı. İnce hala kendi kadro hareketini güven verecek şekilde kuramıyor, yalnız adam görüntüsünden ileri gidemiyor ve CHP’li arkadaşlarla güven verecek bir ortaklık arayışı sürdüremiyor. Bu nedenle geçen sefer adaylığını sonuca ulaştıramadığı gibi, şu anda da parti içinde veya seçmenler düzeyinde, altı ok bağımlılarına güven vermekten uzak. Emin olun bunun nedenini ben de bilmiyorum. Tecrübesizlik desem, artık oraları aşmış olması lazım. Bunun önemini bilmiyor desem siyaseti bırakması lazım. Kimseyi ikna edemiyor desem, o zaman zaten geçmiş olsun, demek ki başkanlık karizması yok... Büyük ihtimalle bunların hiçbiri değil. Belki İnce, “kimseye ihtiyacım yok” gibi biraz aşılmış olması gereken ben merkezci egoya yenik düşüyor. Yoksa İnce birçok çıkışında haklı! Yedi yılda parti sözcülerinin ve genel başkan yardımcılarının sürekli değişmesi, laik kesimin yaşadığı özgüven eksikliği, bugünkü lider ve ekibinin, aynen Baykal örneğinde olduğu gibi yenilgilerden kendilerine hiçbir pay çıkarmamaları konularında tamamen haklı. Ama İnce’de en basit dayanışma hatları oluşturma güdüsü, stratejisi, çabası yok. Hatta sanki böyle bir konu yok İnce’nin kitabında! TV’lere, gazetelere çıkıp, şikayetleri güzel sözlerle toparlamanın her şeye yeterli olduğunu sanıyor. Burada ciddi ve ağır bir ikazı yapmaya mecburum: Geçmişte de, İnce aynı tavırla “Ben Kılıçdaroğlu’na karşı adayım” diye tek başına, kimselerle yan yana gelmeden, Parlamento içi ve dışından ekip oluşturmadan, tek bir ağaç gibi ortaya çıkmış, bir süre sonra da “olmuyor, ben vazgeçtim” şeklinde konuyu kapatıvermişti. O günlerde de yoğun şekilde eleştirdiğimiz bu yanlış tavır, başka adayların da çıkmasına mani olmuştu. Şimdi İnce’ye soruyorum: Sayın dostum, niyetiniz, bu sefer de bir heyecan dalgalanması yaratıp, başka adayların çıkışını durdurup, ardından çekilmek mi olacak, yoksa olayın gerektirdiği boyutlarda bir parti içi diyaloga ve yapılanmaya, gerçek bir Genel Başkan adayı gibi gidecek misiniz? Konu heyecan yaratmaksa, çok başarılısınız. Ama ya devamı?  Bu sorunun yanıtı, şu anda İnce’nin kanal kanal gezerek yapacağı televizyon sunumlarından çok daha önemlidir. Eğer aynı geri dönüş tavrını gösterecekse, adaylığını koymaması çok daha yerinde bir karar olacaktır.
Süren bu tartışmalarda, benim Kılıçdaroğlu’ndan gelen en önem verdiğim cümle, “Parti Genel Başkanı Cumhurbaşkanı olmamalı” açıklamasıdır. Gerçekten de, CHP %49-52, her neyse HAYIR oyu kullanan seçmen sayısı, onların hepsine hitap edecek aday ismi, normalde CHP Genel Başkanı olmamalıdır. Bu açıdan, bu konuda Kılıçdaroğlu ile aynı şeyi düşünüyorum. Geçen yazımda da Yılmaz Büyükerşen ve ilhan Kesici isimlerini bu nedenle gündeme taşımıştım. Yani CHP adayının durumu, Erdoğan-AKP ilişkisi durumundan çok farklı!

TOPARLARSAK:
Referandum sonrası CHP’nin o yoğun eleştiri alan ilk gece (ve ötesi) tepkisizliği, Kılıçdaroğlu’nun basının sorularına bile cevap vermeden mağlubiyeti ve oldu bittiye getirilerek dayatılan sonuçların ardından doğal akışta “atı alanın Üsküdar’ı geçmesi”, kamuoyunda ciddi bir tepki ve rahatsızlık yaratmıştır. Halktan gelen yoğun baskıların da arttırdığı muhalefet dozu ile oluşan tepkilerin ardından CHP yönetiminin sertleşmesi ve kendi içinde bir bilanço oluşturmak yerine, ihraç mekanizmalarını çalıştırmaya karar vermesi, aklı selim davranışlar değildir. Aynen, Baykal’ın, daha AİHM süreci başlamadan-bitmeden sonuçları toptan kabullenip, sanki tek sorun buymuş gibi “aday saptama” yöntemleri üzerine tetiklediği tartışmalar gibi...
Kendisine güvenen her CHP’linin, Başkanlığa adaylığını koyma hakkı vardır. Genel Merkez’in bundan rahatsız olmaması, kendi performansını masaya yatırması lazımdır. Öte yandan, Fikri Sağlar gibi yıllardır sosyal demokrat partilerde, Özal döneminden beri mücadele veren bir ismi hemen radikal kararlarla partiden ihraç etmek şık durmayacağı gibi, bu haksızlık yine bir çok kararsızın ve “%49” seçmeninin partiden uzaklaşmasına neden olur. Yüksek Disiplin Kurulu, acilen Parti’nin köklerini hatırlayarak, bu infaz talebini durdurmalı, konuyu tatlıya bağlamalıdır.                                                               



3 Mayıs 2017 Çarşamba

BAYKAL’IN YANILDIĞI VE ŞAŞIRTTIĞI NOKTALAR | BEDRİ BAYKAM | 01.05.2017


BAYKAL KENDİNİ Mİ TARİF EDİYOR?
Dün gece CNN Türk’te, Deniz Baykal’ın Ahmet Hakan’la yaptığı, başkanlık seçimi ile ilgili açıklama ve tartışmalar bu haftanın gündemini ciddi şekilde belirleyecek. Baykal’ın somut olarak neler dediğini zaten medyadan okuduğunuz için ben doğrudan işin yorumlarına gireceğim.
Baykal, öncelikle Kılıçdaroğlu’na diyor ki “Yedi yıldır genel başkansın, birçok badireden geçtin. Başkan adayı olmak istersen bu senin hakkın, buyur ol. Biz de seni destekleriz, ama aday olmayacaksan derhal kurultay toplansın ve başkan adayı olmak isteyenler yarışsın. CHP genel başkanı seçilen isim, aynı zamanda başkan adayı olsun. Çünkü aksi bir senaryo mümkün değil, ciddi olmaz”.
Ardından Baykal başkan adayı olacak ismin sahip olması gereken tecrübe ve meziyetlerin dökümüne öyle bir giriyor ki, doğal olarak insanın aklına “Acaba kendini mi tarif ediyor?” sorusu geliyor. Ahmet Hakan da bu soruyu somut olarak sorunca “Yok hayır, benim kendim için hiçbir talebim yok” cümlesini takip eden satırlar arasında “ama bana verilecek sorumluklardan da kaçmam” cümlesi öyle dikkat çekiyor ki, siyasal tecrübeye sahip herkes, bunun ne anlama geldiğini biliyor. Halk dilinde bunun anlamı “Bu teklifi yan cebime koyarsanız, hayır demem”. Bunu da tabii ki her siyasinin gündeme getirme hakkı var.


BAYKAL YERİNDE DURAMIYOR
Şöyle bir gerçek var: Özellikle son bir-iki yıldır Baykal yerinde duramıyor. “Antalya Milletvekili” sıfatı kendisine yetmiyor. Kendisiyle uzun yıllar siyaset yapmış ve onu en yakından izlemiş bir insan olarak bunu net olarak görüyorum. Diyelim ki Baykal kariyerinin sonlarına yaklaşırken bu kritik süreçte, Türkiye’nin tecrübesinden yararlanmasını istiyor. Bu da doğal hakkı. Öte yandan partiyi şu anda yöneten kadro da belki onun bu çıkışını “durumu biraz oldu bittiye getirme çabası” olarak görüyor. Çünkü Baykal’ın “aksi düşünülemez” mantığıyla öne sürdüğü savlar, aslında hiç de iddia ettiği gibi bir dokunulmazlık ve alternatifsizlik taşımıyor.
Ezcümle ne diyor Baykal? “Şayet Kılıçdaroğlu bugün adaylığını açıklamayacaksa, adaylar çıksın yarışsın, kazanan aday olsun ve görevi de muhalefette görünen %49’u örgütlemek ve toparlamak olsun”.


BAYKAL TÜM ÜYELERLE SEÇİMİ HATIRLADI
Burada bir parantez açmaya mecburum. 2003’te CHP genel başkan adayı olduğum süreçte sunduğum projeyi, 2010 yılında somut bir tüzük çalışması ile CHP’nin gündemine taşıdım. Ne yazık ki o çalışmada teklif ettiğim ve CHP’nin üç ayda gerçekleştirmesi gereken büyük “Demokratik Devrim” alınıp partinin çağdaş, evrensel yeni bir döneme geçmesini sağlayacak bir füze haline getirileceğine, resmen demonte edilip yedi-sekiz parçaya ve altı-yedi yıla yayılarak, bölük pörçük bir halde partiye uyarlanmaya çalışıldı. Bu da devrim etkisini ve toplumda oluşabilecek olumlu algıyı köreltti. Bunun son parçasını da Ahmet Hakan’la yaptığı görüşmede Baykal dile getirdi: Neydi bu? Genel Başkan’ın, delegeler değil tüm üyelerin oylarıyla seçilebilmesi! İlginçtir ki, bu projeyi CHP’ye 2003’te adaylığım süresince taşıdığımda, genel başkan seçimine birkaç saat kala tüzüğü değiştirip adaylığımı ve bu devrim projesini çöpe atan o günkü başkan Baykal ve ekibi, şimdi birçok noktası zaten artık uygulanmaya konmuş o büyük çıkışın bir de “tüm üyelerle başkan seçimi” maddesini hatırlayıp yürürlüğe koymayı teklif ediyor... Ey zaman, sen nelere kadirsin! Söyleyecek laf bulamıyorum. Bu fikir şimdi sizi heyecanlandıracak kadar güzel ve çarpıcıysa, o zaman neden 14 yıl önce örtbas ettiniz? Hukuksuz son an değişikliği ile, “maç oynanırken kuralları değiştirerek”, bu hareketin önünü neden kestiniz? Demek ki bu manevralarınız yanlışmış...


BAYKAL’IN DOĞRUSU...
Baykal’ın haklı olduğu tek nokta, CHP’nin 2014’teki Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığı rezaletini bir daha yaşamaması için, yeni başkan adayının partinin ve kurultayın onayı ve istişaresiyle belirlenmesi gerektiği. Çünkü artık görüldü ki, bu adaylık konusu Kemal Kılıçdaroğlu’na terk edilemeyecek kadar ciddi ve vahim bir konu! Kılıçdaroğlu’nun neden olduğu İhsanoğlu adaylığı intiharı, partinin ve ülkenin bir daha yaşamaması gereken büyük bir felaketti. Yeni adayın seçimden çok önce partinin konsensüsüyle seçilmesi tabii ki çok önemli. Bu arada Baykal, CHP’nin adayı seçimi kazanırsa, “CHP Genel Başkanlığını aynı gün bırakıp tarafsız cumhurbaşkanlığına başlaması gerektiğini” vurguluyor. Bu son maddeye bir itirazımız olamaz, ama... işin ama’ları var. Ciddi ama’ları...
2014 seçiminde, Erdoğan ilk turda kazandı. CHP aday seçimi konusunda yaptığı ölümcül hatanın dışında, ikinci tura kalacak iki adayın oluşmasını da engelledi. Nasıl mı? Partiden ses çıkmayınca demokratik kitle örgütleri olarak bir araya gelip Emine Ülker Tarhan’ın adaylığında anlaşmıştık ve bu kamuoyunun gündemine oturmuştu. Fakat 20 CHP milletvekili çıkıp bu adaylığı desteklemeyince, sonuçta toplum Erdoğan ile İhsanoğlu arasında sıkıştı ve birçok insan oy vermeye gitmedi. Erdoğan böylece ilk turda oyların yarıdan fazlasını almayı başardı. Bunun böyle yaşanmaması için belki en az beş-altı adayın yarışması ve kimsenin %50’ye ulaşamaması lazımdı.


VE YANLIŞI!
Baykal’ın önerisi, Kurultay’ın gerekiyorsa yeni başkanı ve başkan adayını seçmesi. Halbuki diğer alternatif, Kurultay’ın CHP’nin resmi adayını belirlemesi ve o tarihe kadar adayların ortaya çıkması. CHP’nin genel başkanı ve başkan adayı ayrı ayrı güçlü kişiler olursa, partinin propaganda ve halka ulaşma gücü iki misli artacak. Erdoğan kendini ringde iki boksöre karşı dövüşürken bulacak.
Ayrıca, CHP normalde bu süreçte Erdoğan’ın tek adam döneminde, ağır ve sivri bir muhalefet yapmak durumunda kalacağı için, kalan %49 muhalif oyların her birine her zaman uygun düşecek siyaseti ve cümleleri bulamayacak! Türkiye gibi her tarafı dikenlerle ve görünmez uçurumlarla dolu bir ülkede, siyaset yaparken partinin kimi sert çıkışları veya kimi hataları kaçınılmaz şekilde olabileceği için, genel başkan ve başkan adayı ayrı kişiler olduğunda partinin kimi olası hataları veya çelişkileri, böylece adaya yansımamış olacak! Yani Erdoğan’a karşı oy verme ihtimali olan ülkenin yarısı, karşısında illa salt ana muhalefetin alışılmış çizgisini aday olarak görmeyecek.


MESELA BÜYÜKERŞEN VE KESİCİ OLABİLİR
Burada hemen çekinmeden bir-iki örnek vermek istiyorum: Mesela CHP başkan adayı Yılmaz Büyükerşen veya İlhan Kesici olursa, CHP’nin doğal olarak yaşadığı zorluklar üzerinden fazla yıpranmamış olan bu isimler, son kertede doğrudan CHP seçmeni olmayan merkez seçmenden de oy alabilecekler. Örneğin Yılmaz Büyükerşen son derece başarılı bir belediye başkanı olarak, İlhan Kesici her kesime hitap edebilen, merkez sağ ve merkez solda siyaset yapmış, ekonomiyi de iyi bilen önemli bir aday olarak halkın gönlünü kazanabilir, Erdoğan’a da büyük bir mağlubiyet yaşatabilirler.


BU MANTIĞA GÖRE ABDULLAH GÜL DE CHP BAŞKANI OLABİLİR Mİ?
Baykal’ın en şaşırtan çıkışı, tüm bunları saydıktan sonra Abdullah Gül’ü kendisine soran Ahmet Hakan’a “Gül’ün adaylığının da ciddi olarak ele alınabileceğini” söyleyebilmiş olması! İşte orası, filmin koptuğu yer! Ekmeleddin İhsanoğlu senaryosunun aynen ya da daha da büyük doku uyumsuzluklarla sürmesi anlamına geliyor, bu ismin böyle bir platformda telaffuz edilebilmiş olması. Her ne kadar Baykal belki bu ismi “o bile olabilir” anlamında bir geniş ufuk olarak öne sürmüş olsa bile, bu tavrın kendi “hinterland”ını ne kadar yaraladığının demek hiç mi hiç farkında değil! Tüm bu yaşananların ardından CHP, koskoca ana muhalefet partisi, “Gezi halkı”, Erdoğan’ın alternatifi olarak, onun AKP’de de alternatifi olan Abdullah Gül’ü çıkarabilir mi? Buna insaf ve pes derler!
Ayrıca burada altından kalkılmaz ağır bir çelişki daha var: Abdullah Gül, %49’un adayı olabiliyorsa, öte yandan CHP Genel Başkanı ana muhalefetin başkan adayı da olacaksa, o zaman bu mantıkla kaçınılmaz şekilde, demek ki Gül, CHP Genel Başkanı da olabilir! Bu iki veriye inanıyorsa, Baykal demek bunu istiyor veya en azından kabul edip içine sindirebiliyor demektir. İşte bu, CHP ve muhalefetin genel gözünde Ekmeleddin İhsanoğlu adaylığından bile daha ağır bir tablo oluşturur..


BAYKAL ARTIK BU STRATEJİ ARAYIŞLARINDAN KENDİNİ AZAD ETMELİ
Baykal’ın anlaması gereken yeni durumlar var. Neredeyse seçmenin yarısının gençlerden oluştuğu bir ortamda, 80 yaşında bir eski lider, bu filmin ideal başrol oyuncusu olamayacağını kendi görebilmeli. Gençlik, hele yıllardır tanıdığı için kendisinde heyecan üretemeyecek eski bir çınara bu krediyi açmaz. Kendi bölgesindeki gençleri o kadar etkilemiş bir Erdoğan’a karşı, haydi haydi açmaz! Ayrıca konu yalnız yaş da değil; mesela Kılıçdaroğlu da bu heyecanı yaşatamaz... Artık herkes görsün ki, yıllardır bu siyasi arenada aynı rakibe karşı sayısız yenilgi almış bu isimler, bu kadar zor şartlarda gerçekleşecek yeni bir başkanlık seçiminde halkta bir heyecan kasırgası yaratıp, favori atı bu yarışta geçemezler! Bu hatada ısrar kitlelerin gerçekten siyasete küsüp, artık çözüm arayışlarını terk etmelerine neden olur. Bunun yerine Baykal’ın ve partinin ileri gelen tecrübeli isimlerinin, halkı heyecanlandıracak yeni aday bulma ve saptama yönteminde Kılıçdaroğlu’nu aklı-selime çekecek yöntemleri bulmasına yardımcı olması lazımdır.


TOPARLARSAK: TAZE İSİM UMUT GETİRİR
CHP başkan adayı, mesela benim çizgimdeki CHP’lilerin duruşunun da temsil ettiği katı CHP bakış açısını taşımamalıdır. Partinin tarihten gelen pozisyonu ve ödünsüz tavırlarını öne çıkaracak aday, Erdoğan’ı mutlu etmekten başka bir sonuç yaratmaz. Hedef ilk turda en az beş-altı adayın yarışması ve seçimin 2. tura taşınmasıdır. Hedef, merkez sağ ve merkez sola aynı anda hitap edebilecek bir aday bulmaktır. Hedef, CHP Genel Başkanı ve CHP başkan adayının aynı anda sürekli sahaya çıkarak, en az altı aya uzanacak uzun bir kampanya döneminde büyük uyum içinde çalışan bir ekip olarak görülmeleridir. VE HEDEF, ARTIK HALK KESİMLERİNE “YETER ARTIK” DİYE NARA ATTIRMAYACAK VE ONA YENİ UFUKLAR AÇAN FARKLI BİR İSİM SUNABİLMEKTİR! Böyle bir ismin öne sürülebilmesi, 16 Nisan sonrası partiye hakim olan yılgınlığın yerini toplumsal ve parti içi umuda bırakmasını sağlayacaktır.

Türkiye’de benim gibi, hem Kılıçdaroğlu’na hem de ondan önce Baykal’a genel başkanlıktan istifaya davet mektubu yazmış ve yayınlamış çok sayıda yazar veya siyasetçi olduğunu sanmıyorum; hem de partili olmama rağmen. Her ikisi ile de hala saygılı, dostça ve parti dayanışması içinde bir ilişki sürdürebiliyor olmamın kökeninde, hiç kimseyle kişisel çıkar ilişkisi gütmeden, Türkiye’yi düşünen arayışlar içinde olmam vardır. Türkiye tarihine mal olmuş bu iki değerli isimden ricam, konuya kendileri dışında bakmaları ve objektif doğrulara yaklaşmak için partinin başkan adayını tüm üyelerle seçmeye gönül rahatlığı ile yanaşmalarıdır. CHP Genel Başkanı, partisi içinde bu görevi kendisinden daha iyi kotarabilecek, kapsama alanı en geniş, zeka kıvraklığı en uygun ismi önermelidir. Yoksa amacımız, bilinen yol ve metotlardan yürüyüp ülkenin şu durumunda sandığa küsmeye hazır milyonları hayattan ve siyasetten sonsuza dek soğutmak olamaz!                                                  

27 Nisan 2017 Perşembe

AKPM KARARI: TÜRKİYE KATAR MI OLACAK, YOKSA ÇAĞDAŞ UYGARLIK MI? | Bedri Baykam | 25.04.2017


ŞİMDİ NELER OLACAK, BİR BİLEN VAR MI?
Türkiye şaşkınlık sürecini yaşıyor. 16 Nisan referandumu EVETçilere göre çoktan bitti, defter dürüldü. HAYIRcılar ise, tabii ki haklarının arayışı içerisinde ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar... İster Kadıköy, Başiktaş veya başka il-ilçelerdeki gösterilerle, ister hukuki yolları zorlayarak. Fakat esas konu, herkesin tam bir şaşkınlık içinde oluşu... Çünkü emin olun, ne AKP ve Erdoğan bu kadar tek yönlü yetkiyi tek başına nasıl uygulayacağını tam anlıyor, ne de Cumhuriyetçi-Atatürkçü kadrolar neler yaşanabileceğini algılayıp gerçek bir alışma sürecine kendilerini sokuyorlar. Herkes boks deyimiyle “grogi” olmuş durumda... Çünkü siz istediğiniz kadar “sistem değişti” deyin, bu ülkenin yıllardır içinde oluşan beklentileri, alışkanlıkları, halkın, basının ve kurumların DNA yapıları, ülkenin tüm dizginlerini tek kişiye terk etmeye hazır değil. Hatta sipariş şekilde kendisinin aktifine bu yetkileri yazdıran Erdoğan’ın bile bunlarla neler yapacağına, nasıl kullanacağına karar verebildiğine bile emin değilim.
Bu tartışmalı ve şaibe ötesi haksızlık kokan seçimler ortadayken, halk bu sonuca ikna olmayacak, kabul etmeyecek ve hiçbir zaman 16 Nisan vakasını unutmayacak! Burada bir başka çarpık Anayasa maddesi de ortada fena sırıtmış oldu! O da şu: Yapılan Anayasa değişimi oylaması, Parlamento’dan 2/3 oyla çıkarken, nasıl oluyor da bu kadar kritik bir rejim değişikliği 2/3 değil, %50+1 oyla yapılabiliyor? Bu maddeyi kimler nasıl böyle yazabildi ve yürütmeye böyle koyabildi! Hatırlamaya değer...

TARİH BU YAPILANLARI UNUTMAYACAK: “AHİRETTE YERİNİZ OLMAZ”
Tarih, yani dünya demokrasi tarihi, yapıldığı her açıdan ayyuka çıkan haksızlıklar, baskılar, tehditler ve HAYIRcılara reva görülen akıl almaz gayri hukuki baskıları belki asırlar boyu hatırlayacak! Bir Cumhurbaşkanı düşünün ki, tarafsızlık yeminini bozarak bu kampanyaya şimdiden AKP Genel Başkanı gibi dalıyor, bununla da yetinmeyip, “Hayır” diyenlere terörist diyor, bu da yetmeyince laiklik yeminini de paspas gibi ayaklarının altına alarak “Hayır verenin ahirette yeri olmaz” diyerek işlenebilecek tartışmasız en büyük suçu işliyor. Gerçekten merak ediyorum, Anayasa’nın değiştirilemez kaidelerine göre laik demokratik hukuk devleti olan Türkiye’de, bu “kökten dinci” çıkışı yapan insan hangi gerekçeyle olağan sözler sarf etmiş gibi kabul edilebiliyor. Her fırsatta birilerini düşman ilan etmesi, Almanya veya Hollanda’ya, HDP veya CHP’ye ve sürekli olarak Kılıçdaroğlu’na saldırması, seçimin AKP ve Erdoğan açısından olmazsa olmaz bir rutini haline gelmişti. Buna eklenen bir de demagojiler ve yalanlar-çelişkiler dizileri vardı. Mesela “Cumhurbaşkanı’nın fesih yetkisi olmayacak” veya “Atatürk yaşasa EVET oyu atardı” şeklinde ortaya sürülen abartılı ve koca palavralar vardı. Oy için kah Şeyh Sait’ten medet umuldu, kah Federasyon başkanlarının yine gayri hukuki şekilde mecbur bırakılmışcasına (?) EVET için konuşmalar yapmaları sağlandı. “Hayır verenlerin karıları, kızları bizim için helaldir” şeklinde utanılası yobaz ve sapık sözler bir partinin seçmeni tarafından kullanılabildi... Devlet parası, imkanları, otoritesi, şiddeti oluk oluk kullanıldı. Muhalif kesimden insanların, her fırsatta içeri atılma trajedisi aynen devam etti.
Sonra... sonra EVET’in şapkadan nasıl çıkarıldığını aranızda bilmeyen bulunmadığı için, o bölümü atlayalım.

CHP’NİN MAALESEF “BEYHUDE” HUKUKİ ÇÖZÜM ARAYIŞLARI
CHP, EVET’in zaferi balkon konuşmalarında kabul görüp, Yıldırım ve Erdoğan tebrikleri kabul etmeye başladıktan sonra Kılıçdaroğlu’nun “kendi içine patlayan” basın toplantısıyla ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu geçen hafta eleştirdiğimiz şekilde kısa, açılımsız, vizyonsuz, pasif bir basın toplantısının ardından bir de “soru almıyorum arkadaşlar” sözleriyle tarihe geçti. Ben kendisinden halkın içinden her kesimin ilgi duyacağı konulara toptan girebilmek için her soruyu kabul etmesini, tersine, o gece konuların ve olayların üstüne gitmesini beklerdim! Kılıçdaroğlu o gece YSK’nın önüne gidip kaldırıma oturup kamp kurmalıydı. O demokratik müdahale fırsatı harcandı. Yemek soğutuldu. Bunun yerine eski deyimle “beyhude”, yani sonuç alınması mümkün olmayan hukuki arayışlara girildi. 48 saat sonra YSK’ya bir itiraz sunuldu. Hangi YSK’ya? Cumhurbaşkanının tarafsızlığını çiğnemesine seyirci kalan YSK’ya... Hükümet/devlet emri ve eliyle, medya organlarında seçimde fırsat eşitliği veren uygulamaya, yasaya müdahale edip, böyle bir hakkaniyet ve eşitlik arayışının tarihe karışmasını kabul eden YSK’ya... Olayları ve gelişmeleri locadan seyretmekten başka bir işe yaramayan YSK’ya...
Seçimden hemen sonra itirazları “11-12 günde” sonuca bağlayacağını kamuoyuna duyuran YSK, sokakta bazı mahallelerde peşpeşe yaşanan protesto gösterilerinin ardından, herhalde bazı yüksek irtifalardan harbi bir zılgıt yedi ki, birden aynı YSK, aradan 2 gün daha geçtikten sonra,.... tarihinde “bugün itirazları sonuca bağlayacağız” sözü vererek içeri kapandı. NETEKİMM(!), ardından da aynı öğleden sonra, YSK kamuoyuna bir açıklama yaparak itirazları kabul etmediğini açıkladı. Herhalde aklı başında hiç kimse, YSK Başkan Sadi Güven’in muhalefet kanadına koca bir çiçek sunarak itirazı kabul etmesini beklemiyordu, günümüz Türkiyesi’nde. Bu arada sokaklarda yaşanan tepki ve direnç buluşmalarında, CHP’nin gözle görülür, elle tutulur bir katkısı olmadığı dikkatimi çekti. Nedense, CHP konunun vahametini anlamamışçasına “vakur durmak ve hukuk yollarını aramak” peşinde. Sanki bu ülkede o seviyede hukuk kalmış gibi! Peki ben YSK’dan ret cevabı alan CHP, Danıştay veya AYM’ye gitmesin, bir işe yaramaz zaten, çünkü ülkede hukuk kalmadı mı diyorum? Hayır. Tabii ki gidilmeliydi ve gidilsin. Ama bugün Türkiye’de kaç kişi “ben yargıya tüm kalbimle güveniyorum” diyebilir? Bu rakam yüzde 5’i aşar mı? Siz karar verin. Dolayısıyla bu müracaatlar, yargısı bağımsız ve güçler ayrılığı olan ülkelerde kesin çözüm getirir, getirebilir. Bizim gibi artık demokratik yapısı süs bebeği konumunda bile olmayan, tüm farklı güçleri ipotek altına alınmış ülkelerde bu müracaatlar sembolik kalmaya mecburdur. Şu kaderin cilvesine bakın ki ben bugün tam bu satırları yazarken, TV ekranlarından “Danıştay CHP’nin başvurusunu reddetti” bilgisi belirdi. Burada maalesef bir sürpriz yok. Geçen hafta söylediğim gibi, bu konularda “bağımlı yargı”nın eline düştüğün an, kurumun adı YSK, AYM, Danıştay ne olursa olsun, sen derdiğini Marko Paşa’ya anlatan adam durumuna düşersin! (Yaşıt bölgeme bilgi: Gençler arasından “Marko Paşa da kim?” diye soranlar oldu. Ben de “Amerikalı Mr. Murphy’nin dünürü olur, çok sevişirler” dedim, akılları daha da karıştı).

CHP BU SİSTEMLER YAPILACAK SEÇİMLERE KATILACAK MI?
Konu şu: Bu herhangi bir günlük yasa için Danıştay’a yaptığınız müracaat değil. Cumhuriyet için “olmak ya da olmamak” konusunun ameliyat masasına alınması demek. Bu nedenle o kadar ısrar ettim ilk geceden sokak-YSK önü demokratik hak olarak kullanılmalı diye. Şimdi sıra AYM’ye geldi. Ben oradan da ciddi bir tarihi karar beklemiyorum. Keşke yanılsam ama eldeki malzememiz bu!
CHP, “Ben bu yeni rejime hiçbir meşruiyet tanımayacağım, bu oldu-bittiyi reddediyorum” diyor DA, nereye kadar? Sonuçta AKP her konuda diretip geri adım atmazsa, o zaman akla gelen soru şu: CHP meşruiyet kazandırmak istemediği bu yeni sistem içerisinde önümüzdeki süreçte yapılacak seçimlere katılacak mı, adaylarını çıkaracak mı, kendi başkan adayını ortaya koyacak mı? İç dünyamızdaki bu sorular şimdilik yanıtsız.   
Sonra da dış dünya kalıyor: CHP, AİHM’e gitmeli mi? Bence sorunun yanıtı kesinlikle GİTMELİ!
Bu hak arayışında, dünya alem bu ülkede neyin hangi şartlar altında, hangi hukuksuzluklarla yaşandığını bilmeli. Özellikle AİHM! Bunda çekinilecek hiçbir şey yok. Peki AİHM şayet “Doğrudur, bu seçimlerde hukuksuzluk vardır” kararı verirse, neler yaşanır? Konu yalnız tazminata dayanır! Yani “Hükümet-Devlet”imiz tazminat ödemeye mahkum olur. İyi de, şayet bu dava bir öğretmen veya mesela bir mağdurun açtığı bireysel dava olsa, o tazminatın bir anlamı olur. Bu sözünü ettiğimiz durumda ise, tazminatın herhangi bir anlamının olmadığı bir vaka. İki nedenle: Birincisi mağduriyet, oyu çalınan 23,5 milyon vatandaşa ilişkin bir durum. Tazminat için 10’ar TL mi vereceksiniz her birine? Ve gelelim esas soruya: Vatanın, Cumhuriyet’in, Atatürk’ün bir parasal karşılığı olabilir mi? Bunlara biçilebilecek bir tazminat değeri saptanabilir mi? Cumhuriyet ve Atatürkiye, 100 milyar dolar da fiyat biçilse, herhangi birimizin vazgeçebileceği bir değer mi? Tabii ki HAYIR!! Demek ki AİHM, böyle bir karar alsa bile, bu karar da yaraya merhem olamayacak, olsa olsa kavramsal bir hüküm oluşturur AKP hükümeti aleyhine.
Tabii bu aklımıza kaçınılmaz olarak neyi getiriyor? AKP hakkında açılan kapatılma davasında, AYM’nin bir oy farkla kapatma kararı almayarak AKP’yi komik bir para cezasına çarptırmasını! İşte AKP, hiçbir şekilde bir yaptırım teşkil etmeyen bu cezadan ne kadar etkilendiyse, AİHM kararından da o kadar etkilenir diyebilirsiniz... Tabii şu gerçeği de unutmadan: Saf demokratlar ve TÜSİAD’ın siyasetten ürkmek dışında bu alanla pek ilişki kuramayan değerli üyeleri 15 yıldır ne zannederse zannetsin, AKP hiç bir zaman AB’ye girmek istemedi. TSK’yı nötralize edebilmek için AB’yi geçici bir süre kalkan olarak kullanıp, kendine dokunulmazlık sağladı. Taa ki Ordu Balyoz davasıyla “ham” yapılana kadar!

AVRUPA KONSEYİ’NİN DRAMATİK KARARI VE AB İLE İLİŞKİLER
Diyebilir misiniz? Aslında yanıtın devamı da var. Sonuçta AGİT’in seçimlerin yaşanış evreleri hakkındaki olumsuz raporu ve böyle bir olası AİHM negatif kararı birbirine eklenirse ne olur? AB’nin Türkiye hakkındaki zaten negatif olan kararı, tabii ki daha da etkilenir.
Şimdi olaylar o kadar birbirine eklenerek hızlanıyor ki, yine “ben bu satırları yazarken”, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi, Türkiye’nin “denetim ve izleme altına alınması gereken ülke” statüsüne düşürülmesine karar verdi! Buna şaşıran var mı? Sanmıyorum.
Bütün bunlar bizi nerelere götürüyor? Avrupa ile sarpa saran ilişkilere! Hani 2007’de yazdığım kitabımın meşhur bir adı vardı ya: “AKP Ekspresi: Avrupa Biletiyle Tahran’a”. Döndük dolaştık o noktanın uçurumuna geldik! O günkü verilerle ben net olarak AKP yönetimindeki Türkiye’nin koşar adım bir Ortadoğu faşist ülkesine dönüştüğünü ve Avrupa ile entegrasyonun hayali bir projeden öteye geçemeyeceğini görüyordum. Ve emin olun bunu görmek için Einstein olmaya gerek yoktu, özgürce düşünen bağımsız bir vatandaş olmak yeterdi.
Ben şimdiden duyar gibi oluyorum “Eyyyy Avrupaaa, sen dön önce kendine bak, haddine mi düşmüş bizi denetlemekkkk” şeklinde gelişecek nutukları...
Buradan hareketle şimdi tabii “Zaten Avrupa’yı bırakalım, Sovyetler ve Uzak-Doğu ve milli manevi partnerimiz Katar neyimize yetmez?” gibisinden nutuklar, makaleler ve yorumlar eyyli ayyylı ortalığı dolduracak.
Bu da bizleri tekrar konunun en başına, ana yol ayrımına getiriyor: Demokrat, çağdaş, özgür, evrensel değerlere duyarlı ve saygılı bir örnek Cumhuriyet mi olacağız, yoksa sürekli OHAL’de yaşayan, KHK’larla tek adam tarafından yönetilen, halkın egemenliğini, basının ifade özgürlüğünü, yargının bağımsızlığını, siyasi rejimin laikliği kaybettiği bir faşist-yobaz ülkeler grubuna mı geçiş yapacağız?
“Ben yaptım-oldu” mantığıyla zoraki manevralar ve dayatmalarla bir ülkeyi sürekli yönetmeye kalkarsanız, sonuçta işlerin varacağı yer budur!
Türkiye, Avrupa’nın aldığı kararla belki de cezalandırılmadı, acilen kendine gelmesi için sarsıldı. Dolayısıyla malum “İslamofobi-insan hakları” nutuklarını mitralyözle batıyı tarar şekilde vermek yerine, AKP hükümeti acilen “Ben nerelerde abarttım? Ben nerelerde ağır hatalar yaptım? Ben kendime dikensiz bir gül bahçesi tasarlarken, muhalefeti nasıl toptan yok sayan  bir rejim oluşturmaya kalktım?” sorularını kendine sorması lazımdır.
Ama öte yandan Erdoğan’da veya atadığı hükümet üyelerinde böyle bir ciddi özeleştiri yapma şansı olan kimse var mıdır, sorunun yanıtını size bırakıyorum...


19 Nisan 2017 Çarşamba

CHP BÜYÜK HIRSIZLIĞA TEPKİYİ NEDEN GEÇ VERDİ? | Bedri Baykam | 18.04.2017


O yüz kızartıcı 16 Nisan günü, her yerde, herkesin cep telefonlarında oy dolandırıcılıklarının kanıtları cirit atarken, CHP’nin tercihen Genel Başkan eliyle yapması gereken tek hareket vardı: Halkı haksızlığın merkezi olan YSK’nın önüne o anda çağırmak, tepkiyi barışçı bir tavırla -mesela yere oturma eylemi- gerçekleştirmek! Ne zamana kadar mı? Sonuç alana kadar! Nöbetleşe orada uyuyarak...
Son 48 saatte yaşadıklarımız, aslında son 30 yılda yaşananların ne yazık ki beklenen sonucu. Siz hiç hayatta oldu bittiye getirilmemiş miydiniz, aşk olsun! Ohhh, ne diyorsunuz siz ya! Atı alan Üsküdar’ı geçti bile! Devamı da var: Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye! Gençler istedikleri kadar sokaklarda protesto edeceğiz diye yırtınıp dursunlar, CHP’li Özgür Özel istediği kadar YSK’yı sıkıştırıp bazı insanlar belki kızarır diye uğraşsın, AKP ve Erdoğan 2,5 milyon uydurma oyla padişahlığı kapıp kaçmış durumda, zafer demeçlerini vermekle meşguller.

SEÇİM GECESİ ERDOĞAN’I BU KEZ KİM KURTARDI?
Şimdi bu olayda RTE’ye en çok kim yardım etti desem, sizin aklınız hemen Bahçeli’ye gider. Halbuki senaryo birden değişti. Hani RTE’ye şans daima yardım etmiştir, birileri en zor anlarında el uzatmıştır ya? Hatırlayın, AKP’nin yaşadığı o korkunç Haziran 2015 gecesini... Kim kurtarmıştı kendisini bir tek basın toplantısıyla? Devlet Bahçeli... O andan itibaren, o karanlık gece başka türlü ışıldayıvermişti. Gerisi de malumunuz: Göstermelik temaslar ve Kasım seçimine uzanan o alternatif yol... “Devlet” birden sıkıntıyı bitirivermişti.
Evvelsi gece ne oldu? Yine o en yakın yüzdelerle ilerleyen zorlu seçim gecesinin sonlarında, usulsüz oylar birden gündeme oturdu. Tepkiler çığ gibi yağmaya başladı. FOX’a telefonla bağlanan MHP’li muhalif  Ümit Özdağ, CHP’nin sandıkların %60’ına itiraz ettiğini ve izlediğimiz sonuçların YSK değil, Anadolu Ajansı çıkışlı olduğunu söyledi. İşler AKP için sarpa sarmaya başlarken, herkes Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını bekliyordu büyük heyecanla... İşte hemen şimdi, Ana Muhalefet Partisi Başkanı, tüm televizyon kanallarının karşısına geçip herkese haddini bildirecek, bu karanlığın içinde kuvvacı, devrimci, evrensel hak ve hukuktan yana tavrını koyacaktı. Tüm Türkiye ekran karşısına kilitlendi! AKP’liler bile korkuyla bekliyorlardı. Sonra... sonra dağ fare doğurdu! Bu nasıl bir şeymiş, YSK sonuçlara gölge düşürmüş! O  konuşmayı dinledikten sonra aklıma gelen tek şey şu: Mesela, birileri evinizi yakıp ailenizi yok etmiş ve siz “Aa, çok ayıp oldu, huzuruma halel geldi, istemediğimiz bir ortam oluştu” diye demeç veriyorsunuz! Başka bir karşılaştırma da siz bulabilirsiniz, ama işin ekseni, özü budur! Bu tavır, televizyonlarının başındaki HAYIRcılara saç baş yoldururken, EVETçilere de “yok artık, biz bunun için mi korkmuştuk?” dedirtti...

DEMOKRASİ KAVRAMI SOKAKTA BAŞLAMIŞTIR
Sokak, demokrasinin doğrudan parçasıdır. Bu tarihte de, günümüzde de, dünyanın her yerinde de böyledir. Bu kavramların önemli bir teorik kökeni de zaten sokaktan gelen 1789 Fransa Devrimi’dir. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde halk haksızlıkla karşılaştığı zaman, tepkisini sokaklarda yürüyüşlerle, pankartlarla gösteri hakkını kullanarak devreye sokar. Siz sokağı zamanında yasal tepki ve direnç hakkınız olarak kullanmazsanız, demokrasinizi de işletemezsiniz! Demokrasi tıkanıklıkları olabilen bir borudur, arada bunu gidermek için ensesine vurmazsanız, su yolunu bulup akmaz, boru elinizde patlar.
CHP bu hakkını kullanmadı ve derdini Marko Paşa’ya anlatmaya karar verdi. Gidişata bakılırsa, gündem 11 günde 2-3 kere değişip soğuyacağına göre, uzaktan kumandalı YSK, o süreç sonunda bir “Üsküdar-Bor-Niğde” (!) yanıt raporu ile CHP itirazını taca yollayacak, fişi çekecek. Bunu görememek mümkün değil. Halbuki YSK önünde bir demokrasi kampı kurulsa, buna dünyanın her yerinden ve ülkemizin her noktasından en az 1 milyon kişi akar ve orayı bir özgürlük şöleni alanına dönüştürürdü. Bu yaşanamadı. Ne yazık ki CHP’de iktidarı elinde tutanların bu tarihsel perspektifi, vizyonu ve deneyimi yok. Gerçekten yazık. Bırakın dünyayı, yalnız ülkemizin demokrasi tarihini iyi bilseler, 1960 devrimine giden günlerde İsmet İnönü ve arkadaşlarının üzerlerine toptan çökertilmeye çalışılan karanlığı nasıl yırttıklarını görürlerdi.

CHP’NİN GECİKMELİ TEPKİSİ
CHP halktan gelen ağır tepkilerin de itiş gücüyle, beklentilere yaklaşarak tepkisini ancak bugün ortaya koyabilmiştir. Kılıçdaroğlu grup toplantısında, kendisinden Pazar gecesi beklenen konuşmaya ancak yaklaştı. O akşamki tepkisizliğini açıklamaya çalışırken de “YSK’ya hatasından geri dönmesi için fırsat verdik” türünden sözler sarf etti. Kılıçdaroğlu, bugünkü konuşmasında, az da olsa vatandaşın nabzını tutabildi. Ama YSK’dan bir hak-hukuk-dönüş beklemek, artık biraz gerçeküstü resim yapmaya benziyor. Çünkü bugün ülkedeki herkes CHP Başkanı’nın da dediği gibi YSK’nın yetkisini halktan değil, belirli bir siyasi otoriteden aldığını biliyor. CHP adına YSK’ya itiraz başvurusunu yapan Bülent Tezcan’ın da söylediği her şey doğru ve gerçekten bu seçimlerin meşruluğu kalmamıştır! Milli irade hırsızlığı açıkça, göz göre göre yapılmıştır. Twitter’da da yazdığım gibi, “Eskiden oy hırsızlığı çöplüklerde ve gizlice, el altından yapılırdı. Şimdi açık açık YSK emri ile göz göre göre, göstere göstere yapılıyor!”. İşte bu, “Yeni Türkiye”de, resmen yolsuzluk ve milli irade hırsızlığında boyut atlamaktır!
En baştan beri söylediğim gibi ana sorun şudur: Önemli olan bu güzel ve vurucu konuşmaları maç devam ederken yapmaktır. Maç bittikten sonra yorum gibi ortaya koymak değil... Bu itiraz aynı gece demokratik tepki olarak YSK’nın önüne taşınsaydı, o zaman ABD Başkanı Trump, Erdoğan’ı kutlama telefonları yapamazdı! Yaptığı zaman ne mi oluyor? Dünya sayfayı çevirmiş oluyor, yani bu seçimler ana tabloda dünya gündeminden düşüyor. Halbuki günümüzde her şey bir “halkla ilişkiler uzmanlığı” ile yürüyor! Siz o geceden itibaren dünyanın bütün haber kanallarının kameralarının Ankara’ya yollanmasına engel olmuş oluyorsunuz. Geçen haftaki yazımı okuyanlar hatırlayacaklar: Daha birinci dakikada EVETler %60 üzerinde büyük farkla önde gösterilecek, arkasından da türlü çeşitli baskılar ve entrikalar ve trafo kedileri gündeme gelecek demiştim. Öncelikle seçimden bir gün önce sızdırılan sahte bir anketle bu büyük oran ahlaksızca medya aracılığıyla yayıldı, ardından da ne yazık ki öngördüğümüz her şey adım adım gerçekleşti! Yani oy entrikacıları ve dolandırıcıları da, “tezgahlarının halkla ilişkilerini” maaşallah iyi hazırlamışlardı!                   

KÜL GİBİ BİR ERDOĞAN
Seçim gecesi  televizyonlarını dikkatli izleyenler, Erdoğan’ın resmen kül gibi olan suratını yakından görmüşlerdir. O gece Erdoğan’da alıştığımız bir seçim zaferi mağruriyeti, bir coşku veya sevinç belirtisi yoktu. Çünkü o seçimin hangi son an manevralarıyla o 1,5 puan farklı neticeye nasıl taşındığını tabii ki çok iyi biliyordu; bütün önemli şehirleri kaybettiğini biliyordu. MHP’nin anlamsız desteğine rağmen projenin ayakta duramadığını görüyordu. Tüm devlet imkanlarının kullanılmasına, şiddet dolu antidemokratik baskılara ve açık seçim hilekarlıklarına rağmen ancak bir puan ve küsuratla padişahlık rejimine geçilebildiğini herkesten iyi biliyordu. Bu uğurda halkının yarısına “terörist” diye hakaret ettiğini biliyordu. Kimi deneyimsiz insanlar “acaba Tayyip Bey ‘fark bu kadar az olduğuna göre, taslaktan vazgeçip bırakalım eskisi gibi yürüsün’ der mi?” diye saf demokrat umuduna kapıldılar! Halbuki Erdoğan’ı yakından tanıyan herkes onun yasal(ımsı) olarak yüzde 50+1 oyla da olsa o gücü aynen sonuna kadar kullanacağını çok iyi bilirdi! Yine futboldan örnek verecek olursak, bir finali son dakikada tartışmalı penaltı golüyle de alsanız şampiyon olursunuz, eze eze 7-0 kazansanız da şampiyon olursunuz, sonuç aynıdır! Aynı kupayı alıp adınızı yazdırırsınız tabloya. Erdoğan tabii ki bu yoldan yürüyecekti! Aksini bekleyenler, hala kış uykularından uyanamamış olanlardı.

BALKON KONUŞMALARINA KANAN KALDI MI?
Aynı saf demokratlar arasında o sahte uzlaştırıcı balkon konuşmalarına ve “herkes bizim için eşittir” sözlerine hala kananlar oldu mu bilmiyorum, herhalde yine bu oran gözardı edilemez! Çünkü tarih tekerrürden ibarettir. Bu da en çok bizim ülkemizde kendini kanıtlayan atasözlerinden biridir. Beynini biraz çalıştıran herkes bilmektedir ki, bu ülkede iktidar herkese eşit davranmadığı gibi, tam tersine kendinden olmayan diğer yarıyı dışlamış durumdadır ve ülke karpuz gibi ortasından ikiye bölünmüştür.
CHP’nin acilen, YSK beklenen  “itiraz red edilmiştir” raporunu vermeden, bugünkü nabzı kullanarak, halkı iradesine sahip çıkmaya çalışmak için sokağa, YSK’nın önüne kitlesel olarak davet etmelidir. Aksi takdirde, bu güzel konuşmalar ve itiraz belgeleri, olsa olsa yukarıda da dediğimiz gibi, artık Niğde’de oturan Marko Paşa’nın hatıratlarında kullanabileceği malzeme haline dönüşür.

                                                             

2 Nisan 2017 Pazar

“HAYIR” ASLINDA EN ÇOK ERDOĞAN AİLESİNİ KORUYOR, ÇÜNKÜ...


ATATÜRK YAŞASAYDI, NE Mİ DERDİ?????
Herşey bitti, bir de geçen hafta yoğun şekilde uğraştığımız, gündemde tuttukları “Atatürk olsaydı ne oyu verirdi-Evet oyu verirdi” saçmalığı çıktı! Kavram kargaşası yaratmanın ve tarihle alay etmenin de bir limiti vardır! Herkes bilir ki, Atatürk 1919'dan itibaren yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni tasarlarken her istediğini yapabilirdi. İstese Amerikan mandasını kabul eder, kapitalizme temsil olurdu. Ya da Lenin'le işbirliği yapar, Sovyet bloğuna girerdi. Ya da kendisine yönelen "teveccüh"le, kendisini sultan, padişah, diktatör, tek adam ilan ederdi. Ama o bunların hiçbirine tenezzül etmedi. Türkiye için daima en ileri, en çağdaş yönetim modelini düşündü; kendisi yaşarken de bu yüzden çok partili demokratik parlamenter rejime geçmek için her hamleyi somut olarak yaptı. Ayrıca "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek çevresindeki hiçbir diktatörü ve diktatörlük meraklısını kendisine örnek almadığını dosta düşmana kanıtladı. 1. mecliste de her konuyu müzakereyle, tartışarak geçirdi. Evrensel açılardan mükemmel ve ideal bir rejim yaratmak için yola koyuldu. "En iyi rejim serbest münakaşadır" diyerek, kendi partisi aleyhine Serbest Fırka'yı kurdurdu, toplumu yönlendirdi. Böyle net ve kararlı şekilde, gücü kendisinde değil halkın elinde tutmayı tercih eden bir lider hakkında "yaşasaydı bu referandumda o da evet derdi" diyebilmek için nasıl bir insan olmak lazım siz bana anlatın!

BÖYLE REFERANDUM MU YAPILIR?
AKP, tüm devlet imkanlarını seferber ederek, kamu bütçesi ile bol keseden propaganda, reklam, baskı ve mitinglerle bu kampanyayı sürdürürken, şu soru geliyor insanın aklına: Bu yöntemlerle "halk" adına yaptığın referandumun 1 gram değeri kalıyor mu? Nedir referandum? Ortada tereddüt edilen bir konu vardır ve halka gidilir, fikri sorulur... Devlet ve iktidar dediğin aygıtlar tüm imkanları ile bu ortamda bir seçeneği zorla seçtirme baskısına giriştiklerinde, halkın objektif düşüncesini mi almış oluyorlar? İşte tüm bu baskı, şiddet ve yıldırma kampanyalarına rağmen #hayır bu kadar öndeyse iktidar oturup bir düşünmeli: "Niye gözümüz doymuyor?" sorusunu sormalı... Evet maalesef gözler doymuyor: ne iktidara, ne mala mülke, ne otoriteye...  Durmadan her şeyin daha fazlasını, en fazlasını istiyorlar. Tüm yetkilerle donanmış sıfatlı insanlar bir araya gelmişler, hala “işler yavaş gidiyor, işler aksıyor, çift başlılık oluyor” diye atıp tutuyorlar. İnsaf derler adama! Yoksa başbakanları gerçekten “abidik gubidik” olarak atıyorsunuz da o nedenle mi bu çift başlılık sizi çok ürküttü! Valiler, emniyet müdürleri, bakanlar, vekiller, bürokratlar...hepsi sizden... Peki daha nedir istediğiniz?

REFERANDUM DEĞİL, SALDIRGAN SEÇİM KONUŞMALARI...
Televizyonda Erdoğan’ın Mardin konuşmasını dinliyorum. Tamamen bir genel başkanlık seçimi konuşması! Yollar, köprüler, havaalanları, ekonomik istikrar, kişi başına gelir... Hepsi gündeme geliyor. Ama onu dinleyen halkın içinden bir kişi çıkıp “Bunların anayasa değişikliği ile alakası ne, demokrasiye faydası ne?” demiyor ve diyemez...  Dese de neler olacağını biliyoruz... Evetçiler beyhude şekilde sağda solda Recep Tayyip Erdoğan türküsü çalıyorlar! Niye?? Halk artık uyandı, bu Cumhurbaşkanlığı seçimi değil ki! Konuyla ilgisi yok! Sorulacak soru şudur: Getirilmek istenen sistemin dünya tarihindeki diktatörlüklerden hangi farkı vardır? Tek bir kişi, 80 milyon adına, bütçeyi, yasaları, tüm planlamayı yapacak... Yargıyı, Anayasa Mahkemesi’ni atayacak... Milletvekillerini seçip “atayan” da kendisi... Polisi, askeri tek başına yönlendiren kendisi, ama doymuyor güce... Basın arasında, kendisine muhalif olup gece rahat uyuyan kimse yok! kontrol ettiği parlamentoda da, “savaş” yetkisi geliyor. Peki daha ne lazım, niye lazım? Yoksa konumuz hiçbir hesabın, hiçbir zaman denetlenmemesi mi?

“HAYIR”IN KORUDUĞU KALELER YOK OLURSA...
Her gece televizyon kanallarında cenk alanı gibi yaşanan kavgaları yemin ediyorum anlamıyorum. Anlaşılır gelen tek şey AKP’nin televizyonlarda “evet” reklam kampanyaları yapması, çünkü bunun için sadece para gerekli. Aklı yerinde olan bir insanın “acaba bu referandumun sonucu ne çıkarsa ülke için hayırlı olur, ne çıkarsa kötü olur” diye bir soruya cevap vermesi mümkün değil. Bu referandumdan iktidarın istediği sonucun çıkması demek, Türkiye Cumhuriyeti’nin artık Atatürkçü dönemini kapatması, aynı zamanda bir hukuk devleti olarak varlığımızın sona ermesi demek. Ayrıca milyonlarca insanın saflık ve eğitimsizliklerinden yararlanarak, tepeden tırnağa anti demokratik bir tek adam rejimine geçmek demek.
Halk nasıl kandırıldı konusunda yine örnekler mi hatırlatalım?...
Sevgili gençlere tekrar ikaz ediyorum: Kimsenin seni enayi yerine koymasına izin verme! Milyonlarca 18-24 yaş var. Diyelim ki 18 yaşındaki insanların oy verme hakkı elde etmesi her birini, milyonları gerçekten ilgilendiriyor. Kabul, ancak konu seçilmeye geldiğinde durum hiç aynı değil! Bırakın 18 yaşında bir insanın henüz üniversite kapısından girmeden, askerlik yapmadan, hangi donanımla “yasa hazırlama” işlerine girişeceği sorusunu... (Laf aramızda zaten bu Anayasa paketinde artık yapacak yasaları da kalmıyor). Gerçekçi olursak en fazla 15’i parlamentoya girse, milyonda bir eder! Üstelik milyonda bir meclise girecek gençlerin de kimler olacağı malum: HEP BANAcılar oradayken, halkın genci meclise değil, anca savaşa gider! Sırada bekleyen tüm Akvekiller ve yandaş işadamları varken, Ahmet’le Mehmet, çünkü çok beklerler! Dört bir yanımız savaş oluyorsa, piyadeler belli! Bu “18 yaş parlamentoya” konusu, AKP'nin tipik bir göz boyama ve aldatmacasıdır. Duyan zanneder ki, tüm gençlere üniversite bursu filan sağlandı! Bu tam bir algı operasyonu, laf çabukluğu, demagoji denemesidir. Türk genci bu kadar aptal ve donanımsız olamaz. İlkokul 2 seviyesinde matematik bilen biri, bu saçmalıklara kanmaz ve aptal yerine konulmayı kabul etmez!
Emin olun o kadar çok konu var ki, bunları bir makaleye sığdırmak mümkün değil. Yargı bağımsızlığının ölmesi, başkanın tek başına bütün ülke için bütçe yapabilmesi, hiçbir şekilde denetlenmemesi , onun için yargı yolunun açılması konusunda ancak gerçek ötesi senaryolardan söz edilebilmesi... Bu da başka bir inanılmaz anayasa açığı.
Futboldan ısrarla tekrar örnek verirsek, Aziz Yıldırım’ın hem federasyon başkanı, hem Fenerbahçe başkanı, hem merkez hakem komitesi başkanı, hem de spor yazarları derneği başkanı olduğunu düşünün. Teklif ettikleri anayasanın bundan çok daha vahim olduğunu herhalde anlamışsınızdır. Çünkü benim size anlattığım yalnız futbol dünyasını ilgilendiriyor ve bozuyor. Halbuki 16 Nisan referandumundaki anayasa, ülkedeki istisnasız her konuyu akıl almaz bir şekilde trajikomik noktaya taşıyor. İşte aynı zamanda parti başkanı ve parlamentonun her şeyi olan “Türk usulü başkanlığın”, acıklı durumu. Ne demiştik? Alla Turca!
Bütün bu affedilmez ve akıl almaz demokrasi iptalinin bir doruk noktası daha var: Devlet imkanlarının normalde bu referandumda halka akıl vermeye hakkı olmayan “tarafsız” cumhurbaşkanı için seferber edilmesi... ve biliyorsunuz bununla da yetinmiyorlar. Hayır vereceğini söyleyen herkese açık açık terörist diyerek tehdit etmek ve sokakta hiçbir eylem ve hayır propagandası yapan insanı huzur içinde çalışmasını yapamaz duruma düşürmek.
Uzun lafın kısası bu konunun elle tutulur ve ciddi tartışması yapılır tek tarafı yok.  Televizyonlarda bu komediye alet olan “profisürler” gerçekten kendi sıfatlarına ve mesleklerine ihanet ediyorlar. Bu konunun akşamları ciddi olarak ele alınıp halkın önüne bu mantıklarla taşınması Türkiye Cumhuriyeti’nin akıl sağlığına ihanet etmektir! Bunun affedilir tarafı yoktur.

ERDOĞAN AİLESİNİ VE YAKINLARINI BEKLEYEN TEHLİKE
Tabi bir konu daha var: Farz edelim daha önce AKP’ye oy vermiş seçmenler RTE’yi sonsuz seviyorlar ve ona her türlü yetkiyi vermeye hazırlar. İyi de sistemi değiştirmek isteyen RTE de bizim gibi bir fani. Aynen bizim gibi her an bu dünyadan göçebilir, belki o zaman seçilmemiş bir başkan yardımcısı Türkiye’de tartışmasız tüm yetkilere sahip olacak ve verebileceği zarar kuşaklar boyu temizlenemeyecek! Bu yıllardır “seçilmişlerle atanmışların ağır farkı” üzerine büyük nutuklarla sivrilen Erdoğan gibi bir siyasinin önünde duran koca bir çelişkidir.
Ayrıca yeni anayasanın çıkması halinde, Türkiye’yi bekleyen çok daha karanlık senaryolar da önümüzde olabilir! O da bir çok insanın dile getirdiği, “Erdoğan ötesi”dir: Diyelim ki, taraftarlarına göre Erdoğan müthiş bir insan, hatalarından sonsuz ders aldı ve olgunlaştı... Peki tüm bu inanılmaz silindir gibi yetkileri yarın kim ele geçirecek bir bilen var mı? Belki bir FETOcu, belki bir Avrupa ajanı, belki herkesi kandırıp o noktaya yükselmiş bir vatan haini, belki Humeyni kılıklı biri, o yetkilerin tamamını birden gasp edecek ve ülkenin tüm geleceğini bir gecede yok edecek! Böyle korkunç bir senaryoda en çok çekinecek kesim, Erdoğan’ın ailesi ve yakın çevresi olacaktır. Çünkü bu yeni zat en çok onlardan korkacak ve yeni ele geçirdiği tahtını korumak için derhal ilk iş olarak onları yok etmeye girişecektir! Bu senaryonun servis edilmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Tarih bu örneklerle doludur! Yalnız bu nedenle olsa bile, Erdoğan ve en yakın çevresi, aslında biraz ufku görebilseler, HAYIR oyu verirler... Çünkü böyle bir senaryoda, güç sarhoşluğuyla iktidarı ele geçirecek yeni kişi, artık hukuk devletinin yok olduğu ve bağımsız yargının öldüğü bir ortamda, birden kendisi için birer tehlike olarak gördüğü “Erdoğan yakınlarını” en ağır şekilde tasfiye edebilir. Burada benim hukuka saygılı demokratlardan Kemalistlerden değil, ağır hırs dolu faşizmin gerilimini iyice makyaj ve aktörlükle saklamış en tehlikeli FETO ÖTESİ (!) başka yobazlardan söz ettiğimi bilirler! Ve kimse o tip krizli günlerde “biz kandırılamayız” demesin!
Bu durumda ikaz edilecek ana ortaya çıkmaktadır: Tayyip taraftarlarının da sevgili Cumhurbaşkanlarına oy vermeleri ve bunun dışında rejimi bozacak hiçbir harekete tevessül etmemeleridir. İsteyen Erdoğan Bey’e ve AKP’ye oy vermeye devam eder, ama ülkeyi herkes için ağır dramlar taşıyabilecek maceralara taşımaz. Fetocuların veya yobaz başka mollaların, Türkiye düşmanlarının senaryolarına bu güzel ülkeyi alet etmez.

Tabi bu propaganda sürecinin en bahtsız tarafları, aklı şimdi başına gelen AB ve “yetmez ama evetçiler, ikinci cumhuriyetçiler”. Onlar bu bedeli en ağır ödeyen kesimler ve artık başlarını taşlara vuruyorlar! Etme bulma dünyası...