18 Eylül 2017 Pazartesi

İngiltere'de tarihi Manifestolar kitabında Bedri Baykam ve D Grubu

TÜRKİYE’DEN İKİ SANAT MANİFESTOSU
ULUSLARARASI TARİH KİTABINA GİRDİ!

BEDRİ BAYKAM’IN SAN FRANCISCO MANİFESTOSU VE
PEYAMİ SAFA’NIN D GRUBU MANİFESTOSU LONDRA’DA ÇIKAN KİTAPTA!

Londra’da Penguin Books’un Modern Classics serisi kapsamında yayınlanan “Why Are We Artists?” başlıklı kitap, dünya sanatına yön vermiş, 1909 ve 2012 yılları arasında yazılmış 100 manifestoyu bir araya getiriyor.
Editorlüğünü Jessica Lack’in yaptığı manifestolar arasında Türkiye’den de iki bildiri yer alıyor: Tarih sırasına göre ilki D Grubu’nun 1933’te ilk sergisinin broşüründe yer alan, yazar Peyami Safa’nın manifestosu... Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Zühtü Müritoğlu, Elif Naci ve Cemal Tollu’dan oluşan isimler, Türkiye’nin iz bırakmış en önemli sanatçı gruplarından...
İkinci manifesto ise, Bedri Baykam’ın 1984’te ABD’de yayınladığı “San Francisco Manifestosu.” Batılı büyük ülkelerin tüm önemli sanat sergileri ve kitaplarını tek yönlü olarak üretmeleri ve modern sanat tarihini “batının bir oldu-bittisi” haline getirmelerini 30 haziran ve 1 Temmuz 1984 günlerinde San Francisco Modern Sanat Müzesi’nin önünde ve ertesi gün panelde yaptığı eylemlerle protesto eden Baykam’ın çıkışı, birçok dergide yayınlanmış, en önemli sanat tarihçiler, tavır değiştirerek bakış açılarını genişletmişlerdi. Baykam’ın manifestosu bilindiği gibi daha sonra geliştirilmiş haliyle bir sanat tarihi kitabı olarak “Maymunların Resim Yapma Hakkı” adıyla 1994’te yayınlanmıştı.



13 Eylül 2017 Çarşamba

NADAL ABD AÇIK’TA "1 NUMARA" SIFATINI TESCİLDEN GEÇİRDİ! ​​​| Bedri Baykam | 11.09.2017

NADAL: SABRIN GERİ GETİRDİĞİ ŞAMPİYON
İspanyol tenisçi Rafael Nadal, onca büyük turnuayı kazandıktan sonra 2015 ve 2016’yı hem boş hem de sakatlıklarla boğuşarak geçmişti. Özellikle oynadığı yıpratıcı lifte tenis tarzı nedeniyle kariyerinin artık uzun sürmeden biteceğini ve sona yaklaştığını inananlar neredeyse çoğunluktaydı. Benim bile ciddi şüphelerim oluşmuştu. Üstelik, Djokovic ve Murray’nin önleri daha açık gözüküyordu. Ayrıca Thiem’den Zverev’e birçok genç oyuncu da artık zirveyi zorluyor görünüyordu. Ama Nadal maçlarda bazen bir puan için aynı topu 40 kere vururken gösterdiği sabrı, hayatında da gösterdi ve vücudunu tamir etmeye de, tekrar özgüvenini kazanmaya da büyük gayret sarfetti. Bunun sonucunda ise bu yıl hem tekrar bir numaraya yükselmeyi başardı, hem de Paris’ten sonra dün New York açık turnuasını da kazandı. Kendisiyle aynı yaşta olan, ama profesyonelliğe 6 yıl daha rötarlı geçmiş olan Anderson, tablonun alt kısmında oluşan dev boşlukları en iyi değerlendirip finale çıkmayı bilen isim olmuştu. Dün de Güney Afrikalı raket elinden geleni yaptı ve seyircilerin büyük takdirini kazandı; ama ne var ki karşısındaki çok iyi bir tenisçi değil, efsanevi bir büyük ustaydı. Hem terminatör, hem toreador, hem taktik uzmanı bir stratejist. Belki de en iyi tenisine çok yaklaşan Anderson’un gücü, masum bakışlı mütevazi canavara yetmedi.

DÜNKÜ MAÇTA NELER OLDU?
Dünkü New York finali birçok insanı yanıltacak şekilde Anderson’un büyük direnci ile başladı. İlk setin yarısı aşıldığında skor 3/3’tü. Nadal servis kırma noktasına yaklaşabiliyor ama elmaya uzanamıyordu. O noktada oyun berabereyken, Anderson önce bir çift hata yaptı arkasından da harika bir servisten sonra önüne düşen kolay lokmayı bir santim auta atarak servisini teslim etti! Sonra bu moral bozukluğuyla, ilk ve ikinci set, elinden aynı skorla kayıverdi: 6/3.
3. sette ise yine şaşırtıcı şekilde maçın gidişatını değiştirmek için sonuna kadar savaşan bir Anderson vardı sahada. Aldığı Her kritik bu andan sonra yumruğunu sıkan kararlı adımlarla yürüyen ve pes etmeyeceğini yemin etmiş bir tenisçiydi bu, ama ne demiştik? Karşısındaki bir tenisçi değildi. Küçük top ve raket ilişkisinde, tarihin efsaneleri arasında yer alan bir makineydi. Zaten Federer’i yenip, dev kapışmayı engelleyen del Potro’da, yarı finalde Nadal’a karşı maça o kadar iyi başlamasına rağmen bu makine intizamına sonunda ruhunu ve umutlarını bırakmamış mıydı? Konu şu Nadal’a karşı: Bir set ondan daha iyi servis atabilirsiniz, o gün forehandiniz ondan daha öldürücü bile olabilir, arada muhteşem puanlar kazanabilirsiniz, ama maçın genelinde aynı performansı bu şekilde sürdüremezsiniz! Sonuçta dün de nefis puanlar da oynayan Anderson bu kaçınılmaz sona dur diyemedi...

MARSEL 2 YIL ÖNCE ANDERSON’U YENMEYE ÇOK YAKINDI!
Dün Amerika Açık finalini kaybeden Kevin Anderson, 1 Temmuz 2015 tarihinde, Marsel İlhan’a karşı Wimbledon 2. tur maçı oynadı. Servisini kaybetmeden ilk seti 7/6 aldı, ardından 2. set tie-break’inde 3 set top kaçırdı. Hele bir tanesinde ayağı kayan rakibine karşı, topa tam vurup içeri atamadı boş sahaya... Sonuçta o seti de alsa, oradan Anderson’un çevirmesi çok zor olacaktı. O maçı Güney Afrikalı raket 4 sette aldı. Hatta o yıl büyük formuyla Paris kapalı kort turnuasında 16larda Nadal’a karşı maçı 2 sette alabilme noktasına 2 puan kadar yaklaşıp, limitte yenilmişti... Merak ettim gerçekten dün Marsel finali seyrederken aklından neler geçti diye... Benim açımdan da dün o maçı seyrederken o anların aklıma gelmemesi mümkün değildi. Hem tekrar kaçan fırsata yanarak, hem de bize bu dorukları gösterdiği için Marsel’e teşekkür ederek!

FEDERER-NADAL ZİRVESİ DAHA ÇOK KAVGAYA GEBE...
Nadal 31, Federer 36 yaşında. Daha önce 2006, 2007 ve 2010’da 4 slam turnuasını da aralarında paylaşmışlar. Aradan 7 yıl geçtikten sonra, yine bu yıl aynı şey oldu! Dün sürpriz finalist Anderson’u yenen Nadal, bu sene (10. kez kazandığı) Roland Garros’tan sonra, Amerika Açık turnuasını da kazandı. Federer ise, yıla Avustralya Açık’la başlayıp, ortasında Wimbledon’la devam etmişti. Diğer “yan cebime koy” şampiyonluklarını saymıyorum bile... Sezonun büyük turmuaları dün New York’ta sonlanırken, bu iki büyük şampiyona ancak şapka çıkarılır. Nadal, tam 10 kere aldığı Paris dışında, 3 kere Amerika Açık’ı, 1 kere Avustralya’yı, 2 kere ise Wimbledon’u kazanarak toplam rakamını 16 Slam şampiyonluğuna çıkarmayı başardı. 36 yaşındaki Federer’in ise 19 Slam şampiyonluğu bulunuyor. Bu hesaba göre aralarındaki beş yıl farkı da göz önüne alırsak iyi bir Nadal, Federer’i tarihsel performans üstünden sollayabilir şampiyonluklar totalinde onu geçebilir. Ya da Nadal’ın oluşturduğu tehlike, Federer’e 2-3 Slam turnuası daha kazanması için büyük bir kamçı oluşturabilir. Ama bir tek şey kesin: Her ikisi de bu işi bıraktıktan sonra bu rakam ne olursa olsun dünya tenisini 15 yıl boyunca bu kadar “işgal ve ihya eden” iki tenisçi zor çıkar. Hadi size bir hatırlatmada bulunarak, artık maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir iddia koyayım ortaya. Şayet Amerika açık finalini Nadal ve Federer oynasalardı, bu dünyada tarih üstünden en çok izlenen tenis maçı olarak tarihe geçebilirdi!

BU TURNUADAN NELERİ HATIRLARIZ?
Mesela daha 3-4 hafta önce Montreal'de Rogers Cup'da Federer’i yenip şampiyonluğa uzanan Alexander Zverev’in, Hırvat Coric karşısında 4 sette kaybetmesinin hayal kırıklığını hatırlarız. Coric'in bu kendi başarısını sıfırlarcasına Anderson'a ezilip gitmesine pes diyebiliriz Aynı şekilde bu yılın çok formda ismi Bulgar Dimitrov’un, Rus Rublev’e karşı kaybettiği maçı aynı kategoride değerlendirebiliriz. Ukraynalı Dolgopolov’un Çek Berdych’i 4 sette elemesine çok şaşabiliriz! Tablonun alt kısmında önü açık olarak görülen Wimbledon finalisti Marin Cilic’in Arjantinli Schwartzman’a karşı dört sette kaybedivermesine de aynen şaşıp kalabiliriz! Del Potro’nun Avusturyalı Thiem’e karşı, ilk iki seti ateşli oynayıp maçı bırakmayı düşünmesini ve ardından dördüncü sette iki maç topunu iki ace servisle öldürüp, beş sette inanılmaz bir galibiyete ve unutulmaz bir maça imza attığını, ömür boyu unutmayabiliriz! Nadal’ın, Dimitrov galibi Rublev’e toplamda yalnız 5 set verirken, onu silip süpürdüğünü hatırlayabiliriz... Alexander’ın abisi Micha Zverev’in, en formda sezonunda, ABD’li Isner’i 3 sette yendikten sonra, bir başka ABD’li Sam Querrey’e o kadar kolay yenilmiş olmasına "hayret" biliriz. Del Potro’nun çeyrek finalde Federer’e karşı 3. sette 4 set topu kurtarıp, onu 4 sette eleyerek “küçük Slam” (yani 4 Slam’in 3’ünü kazanmak) hayallerine son verdiğini kesin unutmayız!

En çok da tabii, tablonun alt kısmının, bir Slam turnuasına benzemeyen yapısının sürprizlerle de desteklenerek kocaman bir boşluğa dönüştüğünü tarihe yazabiliriz. Anderson’un elinden geldiğince doldurduğu boşluk işte buralardan geçmişti...

7 Eylül 2017 Perşembe

DOSTUM NİHAT GENÇ’İ CHP’DE SİYASET YAPMAYA DAVET EDİYORUM, ÇÜNKÜ... | BEDRİ BAYKAM | 05.09.2017


Yazar dostum Nihat Genç, geçen haftaki Adalet Kurultayı hakkındaki yazım üzerine bir yazı kaleme aldı: “Bedri Baykam’a yanıtımdır”

Okuduktan sonra kendisini aradım ve teşekkür ettim. Sonuçta iyi niyetinden zerre kadar şüphem yoktu, çünkü artık bu alanda 30 yıldır feleğin her çemberinden geçmiştik ve birbirimizi tanıyorduk. Onunla her zaman aynı şeyi düşünmüyor olsam da, bu aramızdaki genel dayanışmaya mani bir durum değil. Açık konuşmak gerekirse zaten bu tartışmanın böyle bir hal almasının nedeni, yıllardır ülkedeki partileri yöneten siyasilerin abartılı şekilde yanlış kararlar almalarıydı. İşin özü bu olduğu için, aynı hedefe koştuğunu bilen iki insanın, içinde yaşamaya mecbur edildiği ortamın çelişkileri, zaafları ve mantıksızlıkları nedeniyle karşı karşıya gelmeleri normaldi.
Yazıyı her zamanki gibi, kendi söylediklerinden ve geçmiş tüm makale ve eylemlerinden “emin” olan bir insanın rahatlığı ile okudum. Zaten en büyük servetim de bu faturasızlık ve mantık üzerine inşa edilmiş algı-yorum sistemim. Nihat Genç’in yazıdaki hatalarından biri, Danton-Robespierre kıyaslamalarını bizim dönemimize, dolayısıyla CHP-Bedri Baykam ve Türkiye’deki diğer bazı aydınlar üzerinden bir kıyaslanma şablonuna oturtmaya kalkışmasıydı. Kaçınılmaz şekilde anakronik ve çelişkilerle dolu, uyumsuz bir dönem karşılaştırması denemiş Nihat.
Fransız Devrimi’nin dünya tarihine yön veren bir aydınlanma ateşi oluşturduğu konusunda hemfikiriz. Bu devrimin temel metni olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Jefferson’un Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz” cümlesinden ve halkın, istismara kalkışan despot yönetimleri devirme hakkına ve görevine sahip olduğunu belirten temel metninden esinlenerek oluşturulmuştu. Arkasında Voltaire, Diderot, Montesquieu ve Rousseau’nun da felsefeleri vardı. Mustafa Kemal’in ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken üzerinde en çok kafa yorup model olarak aldığı çıkış Fransız Devrimi’ydi.
Genç’in kurmaya çalıştığı karışık ve uzun kıyaslama şablonlarının gidişatında kah Robespierre, kah Danton oluyorum sanırım... Ayrıca Genç’in de kendisine hangi rolü biçtiği tam anlaşılmıyor. 228 yıl ve 2730 kilometrenin, ayrı bir galaksi kadar uzak gerçeklerinde yaşananların yorumu, özellikle son Çanakkale Adalet Kurultayı üzerinden, CHP’nin son yıllardaki gidişatına monte edilmeye çalışılmış. Hadi peki, bu entelektüel çabaya da saygıyla bakıyorum. Uysa da, uymasa da...
Fransız Devrimi, öncesi, sonrası ve iç hikayeleriyle sayısız filme, romana, tarih yorumuna ve on binlerce kitaba konu olmuş dipsiz bir kuyu... Bize verdiği en esaslı ders, “Devrim kendi çocuklarını yer” sendromundan kurtuluş olmadığı. Bu, gerçekliği kanıtlanmış fiziksel veya kimyasal veriler kadar tartışılmazdır. Bu konu beni de, kendi tarihimi de etkilemiştir. Giyotin inerken dehşet içinde işlediği suçun kendisini de vuracağını bilen korku dolu Robespierre’i resmederek, 1985’te “Danton Kanını Boş Yere Kaybetmedi” isimli resmimi yapmıştım...

ÇANAKKALE ADALET KURULTAYI’NA GELİRSEK...
Öncelikle “Çanakkale’de ahlaksızca içki içtiler” saldırısı üstüne birkaç yorum yapmak lazım: Laik bir toplumda bira veya şarap içmek suç veya günah kabul edilemez. Ne yazık ki toplumumuz o kadar geriledi ki, bu suç kavramı tartışılmaya bile gerek görmeden de facto kabul edildi! Medeni bir toplumda insanlar serinlemek için ister su içer, ister ayran içer, ister şerbet içer, ister bira içer. Dolayısıyla ben “birkaç densizin işidir” diye bakmadım. Ortalıkta, bira içip, taşkınlık yapıp, kontrolden çıkan insanlar olsaydı, bir derece bu yorumları anlardım. Hiçbir medeni ülkedeki bir kampta gece sükûnet içinde içilen bir bira olay konusu olmaz. Yobaz ülkeler hariç... Bunu herkesin aklında tutmasında yarar var. CHP’liler Çanakkale’de yüz kızartıcı hiçbir şeye girişmediler. Yani sevgili Nihat’tan o konuda ayrılıyorum. Her şey çok sorunsuz bir biçimde ilerledi.
Bu arada o 3-4 gün boyunca, orada çok güzel sahneler yaşandı. “ABANTKALE” gibi talihsiz bir benzetmeyle verilen Kurultay’da, yurdun her yerinden gelen aydın insanlar sabahtan akşama yurtseverlik içinde demokrasiye sahip çıktılar. Belki de insan görmediği bir etkinlik hakkında bu kadar iddialı laflar etmemeli. Özellikle bu yorumlar çok öznel biçimde hataya açık veriler üzerine kurulmuşsa... Önyargı, bu kadar hassas konularda ağır yanılgılara neden olabiliyor.

CHP İLE BAYKAMLARIN 70 YILA YAKLAŞAN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE...
Uzun ve çetrefilli yollarda her parti, her zaman, herkesin istediği gibi yönetilemez. CHP’nin de son yıllarda özellikle benim veya Nihat Genç’in görmek isteyeceği şekilde yönetilmediği, gerek Deniz Baykal döneminde gerek Kılıçdaroğlu döneminde bizi veya başka sayısız ulusalcıyı çileden çıkaran karara imza atıldığı da ortada.
Fakat bazı yorum farkları getirmem lazım. Babam Dr. Suphi Baykam’ın CHP Gençlik Kolları’nın Kurucu Başkanlığını ve “Ortanın Solu”nun 1965’te ilk sözcülüğünü üstlendiği, Grup Başkan Vekilliği yaptığı Parti’de, ben de 90’ların 2. yarısında Parti Meclisi Üyeliği yaptım, ardından 2003’te de Genel Başkan adayı oldum. Parti’nin içini, doğduğumdan beri -diyelim ki Nihat Genç’ten ve Türkiye’nin %95’inden daha iyi bilirim.
Genç’in söz ettiği konularda, en sert çıkışları yapan Partililerden biriyimdir ve bunu herkes bilir. FETÖ, PKK ve 2. Cumhuriyetçilere karşı benden daha çok kavga etmiş insan zor bulursunuz. Zaten 19 Aralık’ta da şikayetçi olduğum VIP Dinleme Davası’nda, bana karşı kumpas kuran çete hakkında Silivri’de davaya katılacağım.
Parti’nin geçmişine bakarsak, 1989-90 ekseninde 163. maddenin sorumsuzca kaldırıldığı SHP döneminden 1994’teki sorumsuz ötesi solda bölünmeyi durdurmak için aylarca sabah akşam yaptığım çalışmaya kadar, tüm Parti Meclisi Üyesi olduğum dönemden, Genel Başkan adaylığı kampanya dönemime kadar, her zaman Parti’de Atatürkçü görüşü öne çıkarmak, yobazlık ve bölücülükle mücadele etmek için çalıştım. 2010’da Genel Merkez’e sunduğum tüzük yenileme çalışmamda ise, tüm demokratik kanalları açık bir partileşme modelinin nasıl gerçekleşebileceğini genç arkadaşlarla beraber en ince detayına kadar sunduk. Ekmeleddin İhsanoğlu krizinde, Parti’nin “intiharvari” seçimine karşı, Emine Ülker Tarhan’ı demokratik kitle örgütleri olarak aday çıkardık. Yaptıkları ısrarlı ve anlaşılmaz hatalara karşı, geçmişte Parti’nin Genel Başkanlarını açık mektupla istifaya davet ettim.
Tüm bu hatalı gidişatlara en ağır tepkileri Parti’nin içinden vermiş bir insan olarak, şimdi bu kritik ağır şartlarda, halka güven saçan ve moral veren Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ve Kurultayı’nı görmezden gelecek halim yoktu. Ayrıca bilmem tekrar hatırlatmama gerek var mı, bunlar CHP etkinlikleri değildi, herkese açık etkinliklerdi. CHP rotasından farklı düşünen birçok insan da gelip katıldı, görüşlerini sundu. Burası bir CHP Kurultayı olmadığı için de herkes sükûnetle dinledi. Bu demokratik bir olgunluktur.

KADROLAR GELİR GİDER, BEN KENDİ DURUŞUMA BAKARIM!
Sonuçta, CHP konusunda ben kendi duruşuma bakarım. Genç’in de kabul ettiği gibi bu Parti’de benim de son yıllarda ön saflarda yer almam istenmemiştir. Hatta 2003’te net olarak Genel Başkanlığı almak üzere olduğum görüldüğünde traji-komik şekilde Genel Başkan seçimine birkaç saat kala apar topar tüzük değiştirilmiş ve resmi onaydan geçmeden oracıkta yürürlüğe konmuştur. Ama bu veya başka mesafe koymalar, benim partiyle ilişkimi asla değiştirmez, CHP’liliğimi etkilemez. Dikkat ederseniz, birçok kadro gelir geçer ve değişir, ama ben kalırım. Hatta halk da sokakta beni hep CHP Milletvekili sanmaya devam eder. Çünkü ben zaten hissiyatımda “milletin vekili”yimdir. Ben inandığım Atatürk’ün Partisi’nde yoluma devam ederim. Benim Parti’ye “küsme” lüksüm yoktur.
Genç’in yazısında beni ciddi rahatsız eden tek şey, “dikkatli olun, öyle böyle değil, çok dikkatli olun..” şeklinde dikkatsiz bir dost uyarısı gibi kaleme alınmış ama maalesef herhalde farkına varmadan tehdit kokan bölümdür. Tüm yazıda bir tek o bölümü, Genç’in tecrübesine ve duruşuna yakıştıramadım.

REEL SİYASETİN ACIMASIZ SİVRİLİĞİ
Kimse siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama ister Parlamento’da, ister derneklerde, ister basında siyaset yapanlar, gerçekçi olmayan ve siyasette yalnız çözümsüzlükleri ve tıkanıklıkları değil, o dönemdeki en iyi çıkış yollarını göstermeye mecburdurlar. Reel siyaset yuvarlak laflar kaldırmaz, herhangi bir akış yanında büyük bir hata yapanlar daha sonra ömür boyu bu hata ile yaşamak durumunda kalırlar. Mesela, 1994’te birleşmemek için inatçı şekilde ısrarcı olanlar, 2003’te tüzük değiştirme rezaletine parmak kaldıranlar veya Ekmeleddin İhsanoğlu’na CHP Cumhurbaşkanı adayı olarak oy veren Milletvekilleri, ömür boyu bu ağır pişmanlıklar ile yaşayacaklardır. Keza, bugün “CHP’yi beğenmiyorum ve desteklemiyorum” diyenler, pasif kalsalar bile Erdoğan’ı ve bu iktidarı destekliyor olacaklardır. Bunu engelleyemezler. 2019’da Meral Akşener’i destekliyorum deseler bile, yine ancak CHP ile güç birliği yaparak bu düşüncelerini iktidara taşımayı deneyebileceklerdir. Bunu yapmazlarsa boşa konuşuyor, ülkeye ve kendilerine zaman kaybettiriyor olurlar. Yanlış anlamayın, tabii ki değerli bir anlamı vardır söylediklerinin, ama siyasette bir karşılığı yoktur. CHP’yi kötülemek veya iğneleyerek aşağılara çekmek, Türkiye’yi kurtarmaya yetseydi, Türkiye şimdiye kadar bin kere kurtulurdu! Mesela 2019’dan önce hala kafalarına göre yeni, ideal, ulusalcı bir parti kurmayı düşünen ve kendilerini bu şekilde avutan başka rüyalar aleminde arkadaşlarım da vardır. Daha önce bu yolun en az on kere denendiğini hatırlamadan heyecanla bu senaryolara tekrar girişebilirler! Nihat Genç veya başkaları, CHP’nin suç dökümlerini yaparak o kapıyı sonuna kadar kapatmaya da çalışabilirler! Ama yerine başka somut bir çıkış sunamazlarsa iktidarın yoluna su taşımaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar, hem de farkına varmadan! İşte o zaman onların ne diktadan, ne şeriattan, ne hukuksuzluktan çıkış konusunda bir plan sunamadıkları ortaya çıkar. CHP’yi beğenmeyenler ayaklarını yere basarak başka bir somut ve kitleleri ikna edebilecek alternatif sunmak durumundadırlar; sunamazlarsa demokratik bir kurtuluş planları yok demektir.

KİMSE HALKI ÇÖZÜMSÜZLÜĞE HAPSEDEMEZ!
Şimdi size, bu yanıtımın en kilit cümlesini sarf ediyorum: Türk halkını çözümsüzlüğün katı ve boğucu duvarları arasına hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur. Örneğin “hiçbir parti oy hak etmiyor, sandığa gitmeyin” diyerek hava attığını sanan burnu havada bir “aydın” varsa, bilin ki bugünkü iktidarın en çok duymak isteyeceği propagandayı yapmaktadır! “Yeni bir ulusalcı Parti kurup Samsun’dan yürüyelim” diyen aydın varsa, ne kadar iyi kalpli olursa olsun, yine günümüz iktidarının oy parçalanması adına destekleyeceği bir insan olmaktan öteye geçemez. Çünkü CHP, siz ister beğenin, ister beğenmeyin, Cumhuriyet’in Atatürkçü halk tabakalarının içine nüfuz etmiş, yalnız il-ilçelerde değil, köylerde, kasabalarda, beldelerde örgütlenmiş ve o ateşi her yörede az ya da çok taşımış, içi Cumhuriyet aşkı ile dolup taşanların Partisidir. Siz isterseniz on bin kişilik salon toplantısı doldurup marşlar söyleyin, varabileceğiniz hiçbir yer yoktur. Bu dediğinizi, Cumhuriyet’in en sağlam aydınları , Mümtaz Soysal’lar, Yekta Güngör Özden’ler, Vural Savaş’lar yakın zamanlarda denemiş, dev birikimleri ve tertemiz kalplerine rağmen, onlar bile zaman ve para harcamak dışında bir yere varamamışlardır. CHP, Türkiye’nin çıkışını arayabileceği tek Parti’dir. Tekrar ediyorum, Akşener’in sağ-merkezden kurduğu Parti ilerlese bile, muhalefet ancak işbirliği ile bugünkü yapıyı değiştirmeye yeltenebilir. Aksi, lafı-güzaftır. CHP’ye benden daha bağlı bir Parti’li pek bulunamayacağını herkes bilir. Ama öte yandan, CHP’yi her gereken noktada, benden daha çok ve daha sert eleştirmiş hiçbir CHP’li de yoktur. Önemli olan, Cumhuriyet’in vicdanı ve kalbi olarak, Atatürk’ün partisini sürekli olarak doğru yörüngeye çekme çabasıdır. Bu siyasi gerçekçilik ve dürüstlüktür. Evet, herkes siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama Türkiye için söyleyecek sözü olan cesur yürekli insanların CHP’ye girerek, Parti’yi istedikleri Cumhuriyetçi, demokrat, ulusalcı yörüngeye çekmeye çalışmaları, benim onlara somut önerimdir. Zaten bunun dışında yalnız çözümsüzlük vardır. Bu düşüncelerle, sevgili dostum Nihat Genç’i, kefil olacağım yurtsever, Türkiye aşığı ödünsüz kimliğiyle, güzel kişiliğiyle CHP’ye davet ediyor, mücadeleyi her aşamasında Parti içinde sürdürmesini bekliyorum. Sevgilerimle....



31 Ağustos 2017 Perşembe

ADALET KURULTAYI’NIN ARTILARI VE EKSİLERİ CHP SAİD’İ NURSİ PROPAGANDASI YAPMADI, YAPTIRMADI! BAKIN NİYE... | Bedri Baykam | 30.08.2017


Öncelikle 30 Ağustos Zafer Bayramımızı kutlarım. Size Adalet Kurultayı’nda bahsetmeden önce, 30 Ağustos’a birkaç gün kala Çanakkale’de olmak, Atatürk’ün evini, Conkbayırı ve Anzak koyu gibi tarihi noktaları, Seyit Onbaşı’nın İzmirli sanatçımız Eray Okkan tarafından yapılan o etkileyici heykelini görmek ve o efsanevi günleri bu kadar yakından hissetmek, tarif edilemez bir duyguydu.

Belli ki Kılıçdaroğlu’ndan çok korkmaya başladılar. Bu atlet konusunda emir üzerine her birinin tekrarladığı, elle tutulan hiçbir yanı olmayan sözde eleştiriler, aslında şimdiden 2019’u düşünerek CHP liderinden ne kadar rahatsızlık duyduklarının bir ifadesiydi. 25 gün süren büyük Adalet Yürüyüşü, zaten ana muhalefet liderinin kotasını yukarılara çekmişken, onun daha fazla kamuoyu nezdinde parlamasını istemiyorlardı. Adalet Kurultayı başlarken de Kılıçdaroğlu’nun atletli fotoğrafını kendileri açısından şansız şekilde gündeme taşımalarının nedeni buydu. Benim açımdan, halkın kendisini lidere yakın hissetmesini sağlayabilecek önemli bir belge olan bu fotoğraf hemen karalandı, ve bir yakışıksızlık olarak sunuldu (!). İşin acı tarafı hepimiz biliyoruz ki, Erdoğan’ın böyle bir fotoğrafı etrafta dolaşsaydı hemen “işte halk adamı” manşetleri ile aynı insanlar o fotoğrafı kutsardı!

ATLETLİ” KAREDEN DE DAHA TARİHİ OLAN FOTOĞRAF BENİM KOLEKSİYONUMDA
AKP’lilerde paranoya yaratan o karavanda çekilmiş fotoğrafın belki daha ilginci benim koleksiyonumda var. Adalet Yürüyüşü sırasında kendisi karavanında yalnızken ziyaret ettiğim Kılıçdaroğlu’nun izniyle bu fotoğraf karesini çektim; fakat aynı zamanda da kendisine bu fotoğrafı ileri bir zamanda kullanacağıma dair de söz verdim. Sabretmeniz gerekecek. Belki 25 günlük yürüyüşün en anlamlı ve özetleyici karesinden söz ediyorum. Kılıçdaroğlu’nun emeğini, sadeliğini ve kararlı yalnızlığını en iyi taşıyan fotoğraf diyebilirim.

BEN ADALET DİYORUM, O ATLET DİYOR!”
Kılıçdaroğlu’nun birinci gün yaptığı konuşmadaki en önemli vurgusuBen adalet diyorum, o atlet diyorçıkışıydı. “Sabah akşam benim atletimle uğraşacağına, faiz lobisine ödediğin 142 milyar doları ülkenin çiftçisine, köylüsüne, emeklisine ver” cümleleri çok etkiliydi ve büyük alkış aldı. “Binlerce akademisyen atıldı. Hapishaneler gazetecilerle dolduruldu. Bu mudur adalet? Hakkını aramak için açlık grevi yapan kişiler hemen hapse atılıyor. Bu mudur adalet? Zenginle yoksul arasındaki eğitim harcaması farkı tam 78 katına çıkmış, bu mudur adalet?” şeklinde uzayıp giden çıkışları da çok çarpıcıydı.

KILIÇDAROĞLU KENDİNİ İYİ GELİŞTİRDİ
Doğruyu söylemek gerekirse, Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanlığını kazandığı ilk yıla oranla kendini çok geliştirdi. Konuşmaları daha vurucu, kelime seçimleri ve örneklemeleri halkı cezbediyor, vücut dili de gelişti. Bu toplum kendisinden daha da fazlasını bekliyor ve umuyorum o günler de geliyor. Toplum artık kendisine ana muhalefet partisi lideri olarak bakıyor. Özellikle Adalet Yürüyüşü’nden sonra çok farklı halk katmanları kendisine bir hayranlık duydu. Bu adalet Kurultayı da Adalet Yürüyüşü’nün mükemmel bir tamamlayıcısı ve başarılı ikinci hamlesiydi.


CHP, SANATÇILARIN ÖNEMİNİ DAHA ÇOK ANLAMALI
Sanatçılar Çalıştayı’na, benim dışımda Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Orhan Kurtuldu, Mehmet Güleryüz, Haluk Işık, Ezel Akay, Berhan Şimşek, Emre Yetim, Eren Aysan gibi isimler katıldı. CHP adına da Sera Kadıgil oturumu yönetti. Kendi konuşmalarımda özellikle, Ercan Karakaş’ın “Sanat ve Kültürden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” sıfatını bırakmasının ardından, sanatçılar ile parti arasında köprünün maalesef koptuğunu vurguladım. Karakaş’ın eski Kültür Bakanı olarak yürüttüğü güven dolu ilişkileri ve sanata, sanatçıya karşı olan dost duruşunu bir başkasının aynen taşıması çok zor. Hatırlattığım başka bir konu, aslında heykel yıkıcısı Taliban’ın veya IŞİD’in veya sanat konusunda Milli Şura’yı toplayan iktidarın ortak noktaları, sanata CHP’den daha çok önem atfetmeleriydi. Çünkü CHP sanatı Genel Başkan yardımcılarının sorumluluk alanları arasından çıkarmakla yetinmedi, aynı zamanda kurultayda yapılan onca panel arasına “İnançta Adalet” konusunu bile aldı ama ağır sorunlar yaşayan sanat ve sanatçıların durumunu gündeme taşımadı. Yani “karşı taraflar” sanatın gücünün farkında ve neden düşman olmaları gerektiğini veya onu nasıl dönüştürmeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar. CHP ise sanatçıları büyük bir dayanışma ortağı olarak yanına alması gerektiğini henüz anlayamamış. Bu örneği verirken biraz provokatif olduğumu biliyordum ama partinin bu konuda sarsılmaya ihtiyacı vardı. Yine gündeme getirilen konulardan biri sanatçılar girişiminin 14 Ağustos’ta yayınladığı bildiride vurguladığı gibi Antalya Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünün kaldırılmasına karşı, bu yarışmanın başka bir kentimize transfer olmasının gereğiydi. Çalıştaya katılan sanatçılar arasında da heyecan yaratan bu öneriyi Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın ve ben kaleme almıştık. Genç sanatçılar, talepler için sokağa inilmesi gerektiğinde ısrar ederken, ben ise sokak, hukuk ve teorik karşı çıkış kavgalarının eşzamanlı olarak yapılması gerektiğini vurguladım. Güleryüz, sanatın toptan yok edildiğini hatırlatırken, Kurtuldu, AKM olayında CHP’nin sanatçıların yanında olamadığından şikayet etti. Toplantının özünü toparlayan Behramoğlu da, CHP’den çok daha kararlı adımlar beklendiğini dile getirdi.
Bu arada Genel Merkez’in talebi üzerine, Kurultay için “Çağdaş Türk Sanatı Seçkisi” başlıklı bir sergi hazırladım ve 16 çağdaş sanatçımızın işleri sanat çadırında sergilendi, büyük ilgi gördü. Kılıçdaroğlu’nun ve neredeyse tüm MYK’nın izlediği sergi, Kurultay boyunca açık kaldı.

ALKOL VE İHRAÇ TELAŞI!
CHP’nin alkol ve erotizm konularında kolay pes ettiği ve geri adım attığı da dile getirildi. Sanki bu konuda getirilen eleştirileri haklı çıkarmak istercesine -belki yasak olduğunu bilmeden- kamp alanında bira içen genç üyeler için ihraç işlemi başlatıldığı açıklandı. Bu tavır, sosyal medyadan ve “konuşan” Türkiye’den çok ağır tepkiler aldı. Bu arada vurgulamamız gereken önemli bir konu var. CHP yöneticileri ihraç mekanizmasını çok kolay dile getiriyorlar ve uygulamaya kalkışıyorlar. Mesela Aylin Nazlıaka krizinde -ki çok fena yönetilmişti- yine hemen konunun uyarı veya kınama yerine ihraca gelmesi çok şanssız bir seçimdi. Keza Fikri Sağlar’ın da ihraç edilmeye kalkışılması büyük bir hataydı ve Allah’tan Yüksek Disiplin Kurulu kınama vermekle yetindi –ki bence o bile verilmemeliydi. Ayrıca bütün haberlerin sanki CHP’li bu gençler şehitlerin mezarları başında alem yapmış, “dağıtmış” gibi verilmeleri, işin abartılı ve çirkin yüzüydü. Laik bir toplumda normal bir bira içimine “büyük günah işlenmiş” muamelesi yapmak normal değil. İşte bu nedenle “ihraç” gündemi çok tepki topladı. Tekrar ediyorum parti, bu konuda uyarı dışında bir ceza verirse, kendi seçmenlerinin büyük bir bölümünün tepkisini çekecek, ki bu da karşı tarafa gereksiz ötesi şirin görünmeye çalışmaktan çok daha vahim sonuçlar doğurabilir.

PANELLERDEN KALEMİME TAKILANLAR
İnsan hakları konusundaki adalet arayışlarında, 12 Eylül’ün neden olduğu yıkımlar ve kayıplar, yine yoğun olarak gündeme geldi. 20 Kasım 1980’de gözaltında kaybolan Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren’in konuşması, insanların kalbini kanattı. “Kemiklerine ulaşmak 85 yaşındaki annemin hakkıdır, talebidir” sözlerinin yankısını unutmak mümkün değil.
Nasuh Mahruki, gelişmiş ülkelerle aramızdaki makasın her an açıldığını ve dünya uçan arabalar, teknik harikalarla uğraşırken, Türklerin 3. sınıf insanların 3. sınıf bakış açılarına mahkum kaldığını dile getirdi. Çözümün örgütlü toplumdan geçtiğini belirten Mahruki, mafyanın bile örgütlü oluşundan ama bizim olamadığımızdan şikayet etti.
Yazar Tayfun Atay, “Siyaseten dine oynayarak yürütülen dinbazlık politikası, en büyük zararı yine dine veriyor, dinin önemini koruyabilmek için laikliğe ihtiyaç var” derken, laikliğin en önemli getirisinin farklı inanç ve mezheplerin bir arada barış içinde yaşayabilmesi olduğunu hatırlattı.

İHSAN ELİAÇIK CİDDİ İLGİ GÖRDÜ
Eliaçık, Kuran’dan yola çıkarak hatırlatmalarda bulundu ve özellikle yine Medine Sözleşmesi üzerine vurgu yaptı. Ama şu farkla: Geçmişte, özellikle 90’lı yıllarda şeriatçı yazarlar, esasında kendilerinin demokratik olduğunu anlatmak ve bu kavrama düşman olmadıklarını inandırmak için hep Medine Sözleşmesi’ni gündeme getirirlerdi. Halbuki tersine Eliaçık, Medine Sözleşmesi’ni hak ve adalet kavramlarından uzaklaşan ve dindar olduğunu etrafa anlatan insanları hizaya sokmak için gündeme getiriyor.Adem’den gelen kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur” diyor İslami kökenli yazar. Dindarların, ateistler ve agnostiklerle kolayca bir araya gelebilmeleri ve sorunsuz şekilde bir arada yaşamaları gerektiğini vurguluyor. Kapanışta söylediği cümlelerden biri düşündürücü ve çarpıcı:Sarayın dinine karşı, adalet arayanların dini aynı mıdır?” derken aslında izleyicilerin değil, başkasının gözüne bakıyor.

CHP’YE YÖNELTİLEN HAKSIZ “SAİD’İ NURSİ PROPAGANDASI” İDDİASI
Son 1-2 gündür, CHP’nin Adalet Kurultayı’ndan Risale-i Nur propagandası yapılmasına izin verdiği ve bunun parti yöneticilerinin derhal kınanmasını gerektiren bir suç olduğu gündeme getiriliyor. Konunun aslı ise şu: Nur tarikatına bağlı Yeni Asya Gazetesi Genel Yayın Müdürü Kazım Güleçyüz’ün çalıştayda yaptığı bir konuşma var: İşte o konuşmadan yola çıkarak CHP’ye büyük suçlamalar getiriliyor. Bakın buna getireceğim net yanıt şöyle: Herhalde en azından 1992’de yeniden açıldıktan sonra, CHP içinde laikliğin önemini benden daha fazla vurgulayan olmadığı gibi, yobaz kesimlerle benden daha fazla mücadele eden de olmamıştır. Bunu her açıdan kaleme alınmış kitap, makale sayısı, verilen konferanslar ve katılınılan TV tartışmaları üzerinden somut ve rakamlı olarak hatırlatıyorum. İşte o Bedri Baykam olarak, neden rahatsız olmadığımı size özetleyeyim.
Birincisi, bu cümleler bir CHP’li değil, din çıkışlı bir gazeteci tarafından söyleniyor. İkincisi, bu sözlerin ifade edildiği yer, bir CHP kurultayı değil. Kamuya ve tüm görüşlere açık bir “fikir pazarı.”
CHP zaten en başından itibaren, kanunun aradığı suçlular hariç, Adalet Kurultayı’nın herkese açık olduğunu, salt CHP’lilere özel olmadığını, parti bayrağı bile kullanılmayacağını defalarca kamuoyuna aktardı. Sonuçta bu tezin gerçeklerle örtüşmesi için de CHP kökeni dışında insanların da bu kurultaya katılmaları lazımdı. Aksi takdirde hemen herkes “her kesime açık dediler, yine kendi kendilerine çalıp oynadılar” diyecekti. İşte nasıl İhsan Eliaçık, Fatma Bostan Ünsal gibi isimler kurultaya katıldıysa, Güleçyüz de dışarıdan katılan isimlerden biri. CHP’den farklı fikirler taşıdığı malum. Sonuçta hiçbir CHP’li bu sözleri duyduğu için Nurcu olmayacak. Zaten bu kadar kolay olsaydı, yıllarca katıldığımız televizyon programlarını izleyen tüm CHP’liler, dinci olurdu (!) CHP’li dostlarım, Güleçyüz konuşmasına başladığında onu zorla sustursalardı, Adalet Kurultayı bir fiyaskoyla sonuçlanmış olurdu ve hemen bütün Türkiye “işte antidemokratik CHP, bakın kendi görüşlerinden başka kimseye tahammülleri yok, işte görün Kılıçdaroğlu faşizmini” diye yeri göğü inletirdi. “Diğer” katılımcıların konuşma metni önceden istenseydi, “sansür uygulanıyor, denetleme kurulu mu var?” diye yine ortalık dağılır giderdi. Şimdi bunların hiçbiri yaşanmadan, zaten o görüşte olduğu bilinen biri, herkese açık bir toplantıda bunları tekrarladı, insanlar tahammülle dinledi ve herkes yoluna devam etti. Söz konusu ortam bir CHP kurultayı olsaydı, durum başka olurdu ama artık herkes anlasın ki, Adalet Kurultayı herkese açık bir alandı ve farklı görüşler dile getirildi. Dolayısıyla CHP’ye “Said’i Nursi propagandası yaptırdı” diye gerçekle alakası olmayan suçlamalar getirmek, partiyi kamuoyu önünde yaralamaya çalışan malum kadroların tuzaklarına gönüllü olarak düşmekten başka bir şey değil.

SONUÇ

Dile getirdiğimiz artıları ve bazı eksiklikleri ile Adalet Kurultayı, sonuç bildirgesinin de dile getirdiği gibi ülkede artık hiçbir alanda adalete güven kalmadığını tekrar gündeme getirdi. Devlette, seçimde, geçimde, eğitimde, yaşamda, medyada adalet kalmadığını somut örneklerle kanıtlayan panel ve çalıştaylar, toplum katmanlarında bir duyarlılık yaratabilir. Kurultayın kendisi çok keyifli ve coşkulu geçti. Adalet Kurultayı’nın “ana bulvarı” diyebileceğimiz yürüme hattı üzerinde büyük bir mutluluk ve coşku vardı. Özellikle Çanakkale’nin Atatürkçü ve yurtsever insanlarının yaşadığı güzel topraklarda yeni dostluklar kazandık. Sağ olsunlar, kucaklaşmadan, fotoğraf çektirmeden adım atamadım. Bunlar da bu yaşadığımız yorucu hayatın adrenalin pompaları...       

24 Ağustos 2017 Perşembe

“KILIÇDAROĞLU’NU TUTUKLAYACAKLAR” TUZAĞINA BALIKLAMA ATLAYANLARA! | Bedri Baykam | 22.08.2017


Bana çok şikayet geliyor, “Uzun yazıyorsun Bedri” diyorlar. Meşhur lafı hatırlatarak yanıt vereceğim. İnanın vaktim olsa kısa yazardım, ama günde 4 saat uyuyan zaman fakiri bir adam olarak kısa yazmaya vaktim yok!
Ama bana inanın, bu sefer -en azından şu anda- kısa yazacağıma neredeyse eminim. Çünkü vermek istediğim mesaj son derece net ve başka kavramlarla, hikayelerle, kıyaslamalarla önü kesilsin istemiyorum.

KÖTÜ LAFI KENDİ YAYMA HASTALIĞI
Gerçekten delirmek üzereyim. Anlamıyorum insanlar nasıl bu kadar saf, düşüncesiz olabiliyorlar ve nasıl bu kadar kolay oyuna gelebiliyorlar? Kötü laf insanın kendisinden ürer. Ya da fikirleri, düşünceleri ve yapabilecekleri kötülükleri yine farkında olmadan o sözde iyi niyetli insanlar anlatır kötü niyetlilere, yol göstermiş olurlar. “Kötü laf insanın kendisinden ürer” şu demektir: Olan veya olabilecek kötü şeylere karşı toplumu ikaz etmek veya kendisine dayanışma noktaları bulmak için şikayete başlar birileri ve bu ters propagandaya dönüşür farkında olmadan. Mesela biri kalkıp mahalle kahvesinde “Biliyor musunuz şu şu şu alçaklar benim torpille işe alındığımı anlatıyorlar her yerde, inanamıyorum!” diye söze başladığı zaman, bir süre sonra köyde, kentte, her yerde, herkes “Hasan’ı torpille işe almışlar meğer beş para etmezmiş” diye konuşmaya başlar. Belki yalnız bir veya iki serseriden duyduğu kıskançlık dolu cümleyi, Hasan tek başına bütün köye duyurmayı, yaymayı başarmıştır! Ağızdan kulağa -Hasan’ı savunmak isteyenlerin bile konuşması da dahil- bu haber her tarafa yayılır ve Hasan kaş yapayım derken kendi gözünü tornavida ile çıkarmış olur!

KILIÇDAROĞLU TUTUKLANACAK” TUZAĞINA ÇOCUK GİBİ DÜŞENLER
Emin olun konuyu Twitter’da bile ele almadım. Bu saçma sapan düşünceyi ağzıma alarak yaymak istemedim ve olaylar öyle bir noktaya çekildi ki, bu makaleyi yazmak durumunda kaldım.

RTE’nin bir sözünün yorumundan yola çıkarak yandaş basının gaza getirmesi ile birden Atatürkçü ve demokrat veya merkez yazarlar bu dolmuşa atlayarak en havalı yorumlarla, en derin analiz cümleleri ile Kılıçdaroğlu tutuklanacak mı, tutuklanmayacak mı sorusuna yanıt bulma yarışına girdiler. Bu maalesef akıl almaz boyutlara ulaştı, ana gündemimiz bu oldu! Neredeyse canlı yayın ekipleri CHP Genel Merkezi önünde veya Sayın Kılıçdaroğlu’nun evinin orada, Kılıçdaroğlu’nu tutuklanmaya gelecek polisleri bekliyordu. Bu konu hakkında neredeyse yorum yapmayan köşe yazarı, televizyon yorumcusu kalmadı. Bu saçmalığı ortaya atanlar böylece ellerini ovuşturdular. Bir taşla on kuş vurmuşlardı!

BU DEDİKODULARIN YAYILMASI NELERE MAL OLDU?
Kılıçdaroğlu’nun adalet yürüyüşünden sonra elde ettiği büyük başarıyı, yaptığı gövde gösterisini ve somut olarak kendisine inananların oranının büyük ölçüde artmış olmasını kaldıramayanların bir hamle yapması, gündemi tekrar kontrole almaları, bu havayı değiştirmeleri lazımdı. İşte ortaya atılan “Kılıçdaroğlu tutuklanacak” dedikodusu ve bunun ne yazık ki Kılıçdaroğlu’nun yanında olanlar tarafından bu konunun her gün etrafa pompalanması, kem gözlerin istediklerine beklemedikleri derecede ulaşmasına neden oldu. Gerçekten de gündem ve havanın rengi değişti. Bugün İstanbul’da yaşadığımız gibi birden ortalığı karartan bulutlar gezinmeye başladı. Herkes artık o taş gibi yağacak doluyu beklemeye koyuldu. Bu arada zaten neler olup bittiğini pek anlamayan, okumayan düşünmeyen Türkiye’nin en geniş kitlesi, bu dedikoduyu “Meğer Kemal Bey de FETÖ’cüymüş, meğer onu da içeri alacaklarmış” diye son süratle etrafa yaymaya başladı. Kim suçlu, kim suçsuz, suç nedir, ne değildir, pek bir şey anlamadıkları bu cadı kazanında, yükseldiğini gördükleri muhalefetin Gandi Kemal’i her an içeri alınabilecek bir potansiyel suçlu konumuna itiliverdi!

Leke sürüldükten sonra ne kadar haklı olursanız olun onun temizlenmesi için 58 tane ayrı deterjan kullanmanız gerekir. Özellikle o lekeyi siz kendiniz “Böyle leke mi olur?” diye her tarafa kendi ellerinizle bulaştırdıktan sonra! “Bir olayın şüyuu vukuundan daha beterdir” der bir başka atasözümüz... Şimdi CHP’li muhalifler, protest gazetecilerin her biri, bu dedikodunun bir çeşit yayıcılığını yaparak, reklamını gönüllü üstlenerek, Bu tuzağa göbekten düştüler. Ormanda kuyu kazılmış, üzeri en berbat şekilde sözde yapraklarla örtülmüştü... ve o tuzağa düştüler! Ben ise her birinin normalde her zerresi 50, hadi bilemedin 30-40 yıl tecrübe dolu insanların, aydınların bu hatayı nasıl yaptıklarını, bu kavramsal komployu nasıl göremediklerini emin olun anlayamadım.

İŞİN DAHA BETERİ DE VAR...
Evet, maalesef var! Belki iki haftayı aşkın zamandır süren bu saçma propaganda sonucunda herkeste neredeyse bilinçaltı beklenti bir oluşmaya başladı. Kılıçdaroğlu’nun tutuklanması fikrine ve hatta bununla ilgili her duyduklarında beyinlerinde yeşeren görüntülere farkında olmadan alışmaya başladılar. Bu konuyla ilgili bir haber duyduklarında, bir köşe yazısı okuduklarında, beyinlerinin sanki haberin videosunu seyreder gibi bu rezil satırlara eşlik eden görüntüler üretmeye başladığını bile belki fark edemediler. O kadar beyin hücrelerimizin görseller ve dijital haber saldırısı altında olduğu bir dönem yaşıyoruz ki, beyinlerimiz adeta kendi başına film üreten ayrı bir video merkezi gibi çalışıyorlar. Hafızamız ve beynimizin yaptığı projeksiyonlar birbirine giriyor ve beyin bağımsız üretmeye başlıyor. Hani “subliminal mesaj” diyorlar ya, onun kat be kat ötesi yaşandı. Gelinen noktada, normalde yapılması akla bile getirilemeyecek bu eylem, toplum alıştırıldığı ve sanki bir doğal beklenti oluşturulduğu için, iktidarın kimi kraldan fazla kralcı yandaşlarının eline bir koz olarak dayatıldı! Yani neredeyse “yahu baksana bu adamlar meğer dünden hazırmış vezirlerinin tutuklanmasına” diye birbirlerine göz kırpıp yeni satranç hamlesi düşünmeye başladılar!

NE YAPILMALIYDI?
Yapılabilecek iki şey vardı. Ya bu rezil ötesi dedikodular çıkarıldığı saniye, buna cüret edenlerin 1000 kere pişman olacağı şekilde en büyük tepki verilmeliydi, ki ben bu seçeneğe hiç yaklaşmazdım -ama kullanılsa belki anlardım. Yanaşmazdım çünkü bu kötü sözü yaymış olmak istemezdim ama tepki verilecekse de, bunun böyle bir fırtına olması lazımdı.

Diğer alternatif, bu alçak dedikodular servis edilince topa hiç girmemek, iki kere mizahi şekilde alaya alıp, gidip topu gerçek gündeme geri getirmekti. Neydi zaten o gerçek gündem? CHP’de uydurma yöntemlerle FETOculuk arayan her kem gözün FETO savunucusu, FETO avukatı ve FETO işbirlikçisi olarak her yerde gezinen videolarından hesap sormak...
Bunlar yapıldı mı? Maalesef hayır. Bunun yerine pasiflik ve sessizlik içerisinde, sanki bağımsız yargının varacağı bir hüküm, kanaat ve karar bekleniyormuşçasına (!) bu dedikoduların at koşturduğu bir alanda bekleyişe geçildi.

Bilmem anlatabildim mi? Ve bu hatayı yalnız Kılıçdaroğlu değil, yalnız CHP’li dostlarım değil, neredeyse bütün aydınlar ve sevgili “bizden” köşe yazarlarımız yaptı.



Lütfen artık bir tek kere daha bu konudan ciddi şekilde bahsetmeyelim ve gündemimizi hak ettiği yere taşıyalım! (Yazı yine pek kısa olmadı ya! :))

17 Ağustos 2017 Perşembe

YILMAZ VURAL VE STOCH: ŞU EVRENİN HARCANMASI İSTENEN DEĞERLERİNDEN İKİ ÖRNEK! | Bedri Baykam | 14.08.2017


Bu hafta size gündemde olan malum birçok konuyu yazabilirdim. Mesela “AKP yeni devlet kuruyor” diyen densiz bir Ayhan Oğan’ı, alçakların 15 yaşında şehit ettiği Eren Bülbül’ü, Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na yönelik salvo denemelerini ve bildiğiniz onca diğer konuyu... Ama nasıl olsa bunlar hakkında ne düşündüğümü biliyorsunuz, dipsiz birer kuyu... Bu yüzden bu hafta aklıma takılan başka bir insani konuyu gündeminize getireceğim. Size futbol dünyamızdan iki insandan söz ederken, aslında benzer durumlar yaşayan her meslekten, akademisyen, sporcu, müzisyen, gazeteci, sanatçı ve HATTA bazı politikacılara yapılan tüm haksızlıkları düşünerek yazıyorum...

BİR MAÇIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Geçen hafta İzmir'de bir Süper Lig maçı oynandı: Göztepe-Fenerbahçe. Geçen sene Göztepe’nin hocası, son 10 maçta Yılmaz Vural’dı. Vural Göztepe’yi hem play-off’a taşıdı hem de Süper Lig’e. Tabi biliyorsunuz, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz; hemen Yılmaz Vural’ın işine son verildi! Süper Lig’e çıkma heyecanını bu yeni platformda yaşamaya hazırlanan ünlü hoca hem şaşırdı, hem de şaşırmadı. Çünkü artık fazlasıyla bu ülkenin insan kumaşını biliyordu. Bugün size ilk olarak Vural’dan söz edeceğim.
Göztepe-Fenerbahçe maçında sahada olması gereken bir diğer isim, Fenerbahçeli Miroslav Stoch’tu. Ama o da bir gün önce Fenerbahçe ile yollarını ayırmış ve Slavia Prag formasını giymek üzere ülkemizi terk etmişti. Bu iki ismi ele aldıktan sonra, yaşamın haksızlık yapma alışkanlığını biraz deşip dünyanın neden böyle bir yer olduğunu sizlerle sorgulamak istiyorum.

TÜRKİYE’NİN TARTIŞMASIZ EN SEVİLEN TEKNİK DİREKTÖRÜ: YILMAZ VURAL
Bugün sokağa çıkıp milli takım teknik direktörlüğüne kimi istiyorsunuz diye sorduğumuzda halkın tartışmasız büyük çoğunluğu Yılmaz Vural diyor, bu yanıt tartışmaya açık değil. İyi de, insanlar niye seviyor Yılmaz Vural’ı? Hemen sıralayalım: Samimiyetini, cana yakınlığını, sokaktaki insanlarla diyaloğunu, saha kenarındaki heyecanlı ve babacan tavırlarını, özel kimyası ile insanlara kendisini, futbolu ve takımlarını sevdirmeyi başarmasını, esprili ve nüktedan bir insan olmasını, sanki yıllardır sofranızın, evinizin misafiriymiş gibi hissettirmesini, futbolu çok iyi bildiği konusunda herkese güven vermesini...
Bir gerekçe daha var... Belki en son onu söylüyoruz, ama önemsiz olduğu anlamına gelmiyor: Bugüne kadar uğradığı haksızlıklara karşı onunla ayrıca bir dayanışmaya girdiğini hissediyor halk! Ne yazık ki şaşırtıcı bir şekilde ne milli takım ne de üç büyükler, Yılmaz Vural’a hak ettiği değeri vermeye yanaşıyor! Sanki hep aynı isimler etrafında dönmeye mecburlar veya yabancı isimlere prim vermek durumundalar... Örneğin Fenerbahçe’nin Aragones, Advocat ve Pereira ile uğradığı hüsranlar geliyor aklıma... Değdi mi diye soruyorum: İlla bir yabancıya milyonlarca Euro verip ne huyumuzdan, ne suyumuzdan, ne ülkenin gerginliklerinden, ne futbolcumuzdan hiçbir şey anlamayan insanlara teslim olma merakı neden bu kadar yoğun bir hastalık? Bu yabancılar ülkemize alışana kadar, oyuncuları tanıyana kadar, Türkiye ligini anlayana kadar zaten sezonun yarısı geçmiyor mu? Ya Galatasaray’a ne demeli? Hiçbir sonuç alamadığı yabancı İtalyan hocaların üstüne, şimdi de Tudor isimli Karabük’ten takımını terk ederek gelmesi istenmiş bir belirsiz isim.
En son geçen ay milli takıma yeni hoca aranırken hala Lucescu’dan medet umulması ciddi bir hayal kırıklığı. Romen hoca kalkıp bütün lig maçlarını izliyor ve her maçta sahada en fazla iki Türk oyuncuyu (!) görme fırsatı buluyor. Yılmaz Vural ise bütün Türk oyuncuları, belki 15 yaşlarından beri takip ediyor. Her birinin hangi yemeği sevip sevmediğini bile biliyor, ama ne yazık ki yine yabancı hayranlığımız ağır basıyor! Sevgili Uğur Dündar’la bu yanlış karar alınmadan önce “milli takım teknik direktörü Yılmaz Vural olmalıdır” diye bir video yayınladık; halk da Twitter’da aynı şekilde kampanyalar yaptı ama nafile!
Yılmaz Vural’ın “imajını” beğenmeyen içi boş “snob mösyöler” var: Yok efendim fazla şov yapıyormuş, yok efendim saha kenarında futbolcu tokatlamış, yok efendim büyük takımları kaldıramazmış! Futbol zaten bir şov oyunu, halk da bu samimi şovu ve hocadan saha kenarı göstermesini istiyor! Aynen basketbolda Obradoviç’in yaptığı gibi! Ama aynı şovu yapan Türk olduğu zaman ve adı Yılmaz Vural olduğu zaman anlaşılan sorun oluyor!
Sempatik hoca, güzel insan, kıymetli teknik direktör Yılmaz Vural tüm bunlara rağmen olumlu zihniyetiyle, güler yüzlülüğüyle, sertleşmiş derisiyle, yaşadığı haksızlıklara ve hayatta elde edemediği büyük bir takım çalıştırma hakkına ulaşamamasıyla, 64 yaşını umursamadan, dünyanın en üst düzey teknik direktörlük diplomalarıyla, hayata ve insanlara olan bağlılığıyla, sırasını bekliyor...

FENERBAHÇE EN İYİ OYUNCUSU STOCH’U HARCAYARAK İNTİHAR ETTİ!
Futbolu biraz takip edenler için, Stoch’tan “Fenerbahçe’nin en iyi oyuncusu” olarak söz etmem, şaşırtıcı olabilir. “En iyi” derken, takdir edersiniz ki bu sene transfer edilen oyunculardan söz etmiyorum. Çünkü onları henüz seyretmedik. Belki de Giuliano, gerçekten yeni bir Alex olur. İnşallah! Dört senedir bekliyoruz, yeni Alex’i... Ben geçen yılki kadrodan söz ediyorum.

BİR YILDIZI ZORLA SÖNDÜRMEK...
Stoch, yıllardır Fenerbahçe'nin oyuncusuydu.. Attığı her gol, izleyicilerin beynine kazınan bir güzellik abidesiydi.. Saymaya başlasam, sonunu getiremeyiz. Buna rağmen birkaç sezon hariç, Stoch neredeyse Fenerbahçe'de hiç oynatılmadı! Ya olmadık takımlara kiralandı ya da yedek tutuldu. Hafızamızı tazelemek son derece kolay. Google'a girerseniz bu golleri hemen bulursunuz ve afiyetle seyredersiniz. Stoch hakkında uydurulmuş koca bir yalan vardır: "Efendim zaten hep aynı golü atıyordu. Topu al, sağa çek sonra kalecinin sağına yerden vur! Sonra takımlar bunu çözdü, onu da atamaz oldu". Tarihte atılmış en kuyruklu futbol palavrası bu olsa gerek! Stoch'un attığı diyelim 20 golün analizi, ortaya sahayı ve özellikle sağ ayağını mükemmel şekilde kullanarak birbirinden farklı golleri atan bir futbol virtüözünü gösterir! Yalnız birkaç maçı hatırlatacağım size... Geçen yılki Grasshoppers UEFA elemeleri: Stoch dk 67’de giriyor maça ve attığı farklı iki enfes golle maçı 3-0’a taşıyor. Rövanşta yine 2-0 kazanıyor Fenerbahçe, Stoch 2. golü bir kontratakta atıyor. Yine geçen yıl Zorya ile oynanan UEFA ligi maçı: Maç 0-0, kilidi açamıyor bir türlü Sarı Lacivertliler... Maçın 2. yarısında Stoch giriyor ve 35 metreden bir füze çakıyor. Kalecinin topu görmesi mümkün değil! Sonra ne mi yaşanıyor? O maçtan sonra, Stoch mükafat olarak neredeyse hiç dakika bulamıyor, geçen yılki hoca Advocaat'tan! Bu arada buna rağmen, ortada şöyle bir istatistik var: Ozan, Alper ve Volkan'ın attığı gollerin TOPLAMI kadar gol atıyor Stoch geçen yıl! 4'ü Avrupa Kupası, biri Kupa, 2’si hazırlık maçı galiba... hem de bu futbolcuların 1/20’si -yani yirmide biri- kadar oynamasına rağmen!!!
Son hatırlatacağım dakikalar bu yıldan: Monaco ile hazırlık maçı oynuyor Fener... Dakika 75, 1-0 mağlup. Stoch giriyor maça... Önce hemen 35 metreden bir füze çakıyor, kaleci son anda uçup çıkarıyor. Bir dakika sonra verdiği bir ara pastan bir forvet düşürülüyor ve frikik alıyor Fener. Stoch harika bir ölü yaprak vuruşunu köşeye ampul gibi asıyor. Dakika henüz 77! Bir dakika sonra, sağdan gelen bir pasa, gelişine nefis bir şut atıyor ama kaleci uçarak çıkarıyor. Maç, Stoch'tan önce ve sonra diye ikiye ayrılıyor. Fenerbahçe’de onun dakika/gol oranına yaklaşan kimse yok. Hem de forvet oynamamasına rağmen.
Herhalde Fenerbahçe’nin dış transferlerden önce acilen kendi çıkarları çerçevesinde, kendi çocuğu Stoch'u keşfetmesi lazım” diye düşünüyordum, böyle bir umudum vardı. Hatta Fenerbahçe’yi yöneten en üst iki isme ulaşarak bu konudaki düşüncelerimi de aktardım; yapabileceğim daha fazla ne olabilirdi bilmiyorum. Ne yazık ki suya düştü o çabalar...
Bazen kendi kendime sormadan edemiyorum: Acaba teknik direktörlerin kestiği Stoch cezası şu olabilir mi? "Ben saatlerce taktik anlatıyorum, bu adam çıkıp 30-40 metreden çakıp gol atıyor ve sanki golü kolaylaştırarak ucuzlatıyor" (!). Gerçekten merak ediyorum, gerekçe bu mu?
Emin olun kafamda olmayan gerekçeler arıyorum: Örneğin geçen yıl takımdan deneyimli futbolcu bir arkadaşıma sordum, “Stoch antrenmana geç mi geliyor, kavga mı çıkarıyor, alkollü mü geliyor, söylenileni yapmıyor mu?” diye. “Hayır abi, son derece ciddi bir profesyonel ve öyle zaafları yok” diye yanıtladı beni. Şaşırmadım, çünkü benim gördüğüm de buydu. Bazen kendime soruyorum acaba fiziki kapasite ölçümlerinde mi bir fark var diye... Aslında onun da yanıtı hazır: Öyle olsa bile, bir takımda herkes fizik olarak herkül olmaya mecbur değil. Kimisi dayanıklı bir maratoncudur, kimisi futbol dehasıdır ve Avrupa’nın en iyi şutörlerinden biridir... Her biri ayrı şekilde kullanıldığı zaman ortaya bir futbol takımı çıkar. Aynen satrançta her taşın aynı kapasiteye sahip olmaması ve ayrı fonksiyonları olması gibi.
Stoch, ciddi Fenerbahçeli. Hastalık derecesinde. Ayrıca son derece centilmen, son derece ciddi bir profesyonel, yedekliği dert etmez, formasını çıkarıp atmaz... Seyircinin ona büyük sevgisi ve açtığı bir kredi vardı. Ama sürekli olarak sanki yokmuş gibi davranılması, üvey evlat muamelesi görmesi, attığı en güzel gollerin sanki bir suçmuş gibi ele alınması, hiçbir şekilde kendisine seyircilerin ki dışında bir kredi açılmaması, artık canına tak demiş olacak ki bütün bu dışlamalara karşı kendi toprağına dönüp o çok sevdiği ve mükemmel olduğu futbolu oynayabilmek için bir fırsat kullanmak istedi. Kendine ve ailesine karşı, yeni doğan çocuğuna karşı onurunu korumak istedi. Zorla atılıp satılmadan, kendisine hak ettiği saygıyı gösterecek bir yere artık adım atmak istedi.
Stoch’un ayrıldığı haberini duyduğumda içim cız etti. Halbuki bu sene umuyordum ki, Kocaman, Stoch'a sorumluluk verecek ve onu sistemli olarak kullanacak! Ama hazırlık maçlarından itibaren gördük ki bu böyle olmadı. İşin acı tarafı, Stoch’un henüz 27 yaşında olmasıydı! Yani Alex’in Fenerbahçe’ye geldiği yaşa Stoch henüz yeni girmişti. Daha 7-8 yıl bu takımı uçurabilirdi! Yeter ki takımda kalacağı ve değer verildiği konusunda ona güvence verilsin! Bu fırsatı kullanmayarak Fenerbahçe intihar etti. Fenerbahçe'yi yıllardır tarihiyle tanıyan Ertuğrul Özkök ve Uğur Dündar gibi saygın isimler ve sayısız taraftar arkadaşım, benimle aynı şeyi düşünüyorlar. Rahmetli büyük kaptan, sevgili Serkan Acar’ın oğlu eski futbolcu Volkan Acar, benim gibi saçını başını yoluyordu.

GÖZTEPE MAÇINA HÜZÜNLÜ DÖNÜŞ...
Bu hafta Fenerbahçe lige kötü bir başlangıç yaptı ve yine ilk maçını kazanamadı. Maç 2-2 devam ederken, Fenerbahçe hocasının bir hamle yapması lazımdı. Aykut Kocaman genç santrfor Ahmethan ve daha önce pek seyretmediğimiz genç Samed’i oyuna aldı... Tabi öyle kritik anlarda tecrübesiz ve genç oyunculardan çok şey beklemek haksızlık olur; Halbuki çoğu zaman şampiyonluk averaj veya 1-2 puanla gider. Yani sezon başındaki bu kayıpları küçümseme şansı yok kimsenin. Ne yazık ki Fenerbahçe artık joker kurtarıcısını kaybetmiş, birbirine benzer, sanki zamanın geçmesini bekleyen pasif bir takım hüviyetine dönüşmüş. Kocaman’ın özellikle yeni transferlerle takımı ayağa kaldırmasını isterim ama bir futbol dehası bu kadar izah edilemez gerekçelerle nasıl infaz edilir, bunu bana hiçbir güç anlatamaz. Yarın Fenerbahçe’de yönetici olsam, devre arasında onu geri getirmek için her fedakarlığı yapar, forveti de doğrudan onun üstüne inşa ederim. Stoch, “Aman harcadığımız para bir işe yarasın, onu oynatalım da niye aldınız demesinler” diye her maç şans verdikleri Robin van Persie’den herhalde 5 kere daha faydalı bir oyuncu!

GELELİM ÇIKARACAĞIMIZ DERSE:
Yılmaz Vural ve Stoch, anlatmak istediğim konuda abartılı birer örnek. Galiba Türkiye’de gücü elinde tutan insanlar, kitlelerin sevdiği başka insanları sorumluluk alan ve kendini ifade edebildikleri, hedeflerini yaşama geçirebildikleri bir noktada görmek istemiyorlar. İster en iyi hoca olun, en çok psikolojiden anlayan kişi olun, ister en fantastik golleri atın ve dünyada yılın golünü atmış olun, maalesef hiç fark etmez! Hayatın nankörlüğü devreye girer ve kitlelerin görüşüyle ters düşme pahasına halkın sevdiği bazı insanların ya kafası koparılır ya da özellikle bir yerlere getirilmezler; bu siyasette de başka bir çok alanda da aynen böyledir! Kimbilir aklınıza hangi isimler gelmiştir kendi çevrenizden, ağzıyla kuş tutsa, üstüne yaranamayan... Halk da şaşkınlıkla birbirine sorar “acaba bu isim hakkında benim bilmediğim ne konu vardı bu dışlanmayı yaşıyor?” diye. Halbuki çoğunlukla ortada bir şey yoktur, yalnız ısrarla tekrarlanan sahte imajlar, dedikoduyla yayılan ve sonunda insanların sağlamasını göremeden inandıkları palavralar vardır.
Dünya da böyledir belki ama, bir futbol alanına bakıyorum, bir de sosyal demokrat siyaset alanına, çevremiz değeri bilinmeyen, kullanılmayan değerlerle dolu. Buna bilim ve akademisyenler, medya ve basın çevresini de ekleyebilirsiniz. Sanki bunu yalnız psikologlar ve hatta psikiyatristler yanıtlayabilir diye düşünüyorum; karar noktasında duran insanlar çoğu zaman mantığa, içgüdülerine veya istatistiklere karşı davranmayı bir güç gösterisi haline getiriyorlar. İyi insanlara da “atlara binip
gitmek” kalıyor bu zalim ve anlamsız dünyada...

   

9 Ağustos 2017 Çarşamba

VIP DİNLEME DAVASINDA MAĞDUR DEĞİL, ŞİKAYETÇİYİM! | Bedri Baykam | 08.08.2017

HURRICANE” FİLMİNİ NEDEN TEKRAR SEYRETTİM?
Evvelsi gün, ünlü “Hurricane” filmini tekrar seyrettim. Neden mi? Belki haklıların sonunda güldükleri, davaları kazanıp kumpas kuranların kaybettikleri, hatta kahroldukları bir senaryonun keyfini tekrar yaşamak istedim. 1960’lar, 70’ler ve 80’lere uzanan bir film... 20 yıl boyunca, işlemediği bir cinayet için hapiste kalan siyahi boksör Rubin ‘Hurricane’ Carter’ın ibret dolu hikayesi. Yalancı şahitler, sahte imzalı uyduruk ifadeler, ırkçılık, hepsiyle mücadele etmek için başına gelenleri hapisten gizlice yazdığı bir kitap ile topluma aktarmaya çalışan güzel bir insan. Ve o kitap çıktıktan 7 yıl sonra, ilk kitabını 25 sent’e günlük sahaflardan satın alan bir ergen çocuğun eline geçmesi ve etkilenip Carter’la kurduğu mektup arkadaşlığı... Ardından onun ikna ettiği kişilerin yeniden başlattıkları soruşturmalarla özgürlüğe giden uzun çetrefilli yol... Detayları geçiyorum, muhakkak sizler de seyredin.
Bakın o senaryonun benzeri, bu ülkede son yıllarda binlerce kişinin başına geldi. Gelmeye de devam ediyor. Ne yazık ki, bu ülke uğruna büyük bedeller ödemeye mecbur kaldığı FETÖ çetesinin ülkeye bıraktığı kirli dersi herhalde yeterince hazmedemedi ki, ardından yine Cumhuriyet ve Sözcü davaları yaşanabildi!

FETOCULARIN KANDIRABİLDİKLERİ VE KANDIRAMADIKLARI
AKP’liler FETÖ konusunda ağızlarını açtıkları zaman çok şanssızlar, çünkü birazcık hatırlamayı ve düşünmeyi bilen herkes işin gerçek yüzünü hemen anlıyor.
Bir kere ortadaki absürd durumu hiç kimsenin yutması mümkün değil. Bank Asya’ya para yatıranlar kara listelere giriyorlar, her akşam devlet erkanını televizyonlarda FETÖ ile kol kola izleyip etkilenmiş olmalarına rağmen onların kandırılma hakkı yok! Hükümet üyelerinin her gün birlikte hareket ettikleri FETÖ tarafından kandırılmış oldukları ise, su götürmez bir gerçekmiş! Düne kadar televizyonlarda öve öve bitiremedikleri, “Fethullah Gülen Hoca Efendi” diye yağcılıkla hitap ettikleri baş yobazın, aslında nasıl biri olduğunu onca Kemalist ve solcu yazar kendilerine ve kamuoyuna duyurmuş olmasına rağmen, onlar şimdi saf rolüne yatıp “bizim hiç haberimiz yoktu, kendilerini iyi insan bilirdik” gibisinden yorumlarla yanıt veriyorlar. Televizyonlarda da canlı yayın tartışmalarına çıkamadıkları için, halkın önünde sorgulanamıyorlar.
1995 yılında Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı isimli Fethullahçı örgüt, “Hoşgörü Ödülleri” adı altında bir ödül buluşması için birçok ünlü isimle birlikte ısrarla beni de davet etmiş ve şahsıma da bir elma şekeri sunmak istemişti. Tabii ki tuzağa düşmedim ve kesinlikle reddettim, gitmedim. Maalesef Hayrettin Karaca ve Barış Manço gibi kanıp gidenler oldu. O gece Toktamış Ateş, Abdurrahman Dilipak, Cengiz Çandar, Tayyip Erdoğan gibi isimler de oradaydı. Toktamış’ın orada olması, yıllarca “iyi niyetten kandırıldı” diye ele alındı. Ancak sonradan kendi doğal akışında Cumhuriyet’ten ayrılıp ılımlı-İslamcı/2. Cumhuriyetçi gazetelerde “onlarla saf tutmaya başladığında”, kanma senaryosu gözümde değişti. Zaten siyaseti içinden takip ettiğimize göre, bizlerin öyle kolay kolay “kanma” hakkımız olmadığına kaniydim. Çünkü senaryo yıllardan beri belliydi, bilen gözler için...
Feto’cular, FETÖ’cü haline resmi ve somut olarak dönüşmeden önce, Abant Platformu denilen buluşmalarda yine aynı 2. Cumhuriyetçi-İslamcı frekansta beyin yıkamalara devam etmek için birçok ünlü ismi bir araya getiriyorlardı. Aralarına Fehmi Koru, Nazlı Ilıcak, Can Dündar, Hüseyin Gülerce, Oral Çalışlar, Aydın Engin, Baskın Oran, Şahin Alpay, Mehmet Altan, Hasan Cemal, Ahmet İnsel, Cengiz Çandar gibi o karışık kesimden sayısız isimler katıldı, hep aynı nakaratlarla işin göz boyaması yapıldı: “Birlikte yaşama tecrübesi-hoşgörü-diyalog/demokrasinin yayılması ve her fert tarafından özümsenmesi”. Ayrıca daha kapsamlı ve geniş katılımlı beyin yıkamaları için Türkçe Olimpiyatları devreye sokuldu. Kimler geldi kimler geçti o sahnelerden... AKP kadrolarının neredeyse tamamını o gecelerde görebilirdiniz.
20 yıldır tarikat yapılanmaları ve tehlikeli Gülen örgütü hakkında kaleme aldığım birçok makale, yaptığım birçok konuşma, doğal olarak bu çetenin tepkisini çektiği için benim bütün konuşmalarımı dinlemişler.
ÇETE HAKKINDA VERDİĞİM İFADELER VE SUÇ DUYURUM
26 ay önce İç İşleri Bakanlığı dinlenen numaralarımı da ekleyerek bana bu numaraların tarafımdan kullanılıp kullanılmadığını sordu. “Evet” yanıtını verdim. Daha sonra, Ekim 2015’te HSYK Baş Müfettişi Sayın Yunus Nadi Kolukısa tarafından bana eski tarihli bir Ağır Ceza Mahkemesi önleme dinlemesine ilişkin karar okundu. Bu akıl almaz bir metindi ve FETÖ’cü yapılanmanın baş isimlerinden Ali Fuat Yılmazer tarafından hazırlanan metin, beni ömrümde adını duymadığım “Suç Örgütü lideri Yakup Kürşat Yılmaz”la aynı kefeye koyup, aynen Balbay ve Tuncay Özkan’a yaptıkları gibi “devleti silahlı örgütle yıkmaya çalıştığım” gibi traji-komedi ötesi koca bir palavrayı önüme sunuyordu. Sayın Kolukısa, yanıtlarımı aldı ve şikayetçi olup olmadığımı sordu. Ben de ifademde aynen şunları söyledim: “Ben zaten telefonda konuştuğum her şeyi kitap ve makalelerinde yazan, konferans ve televizyon konuşmalarında sözlü olarak aktaran şeffaf bir insanım. Ömrümde ne Atatürkçülüğümü ne de siyasi düşüncelerimi gizledim, ne de hiçbir zaman antidemokratik illegal yapılara taşıdım. Daha önce 1995 yılında zaten telekulak denilen başlıkla yine dinlenildiğimi duymuştum. Beni ve açık, şeffaf, legal siyasi ilişkileri ortak demokratik kitle örgütü platformlarını beraber yürüttüğüm aydın arkadaşlarımızı bu şekilde karalayan affedilmez senaryolarla silahlı terör ve suç örgütü kapsamlarına almaya çalışanları affetmem mümkün değildir ve talep eden ve karar veren kişiler hakkında davacı ve şikayetçiyim. Türkiye'nin özgür ve demokratik bir yapıda, kendi siyasi yaşamında en doğru koşullarda devam etmesi için buna benzer illegal dinlemeler ve uydurma senaryolarla geçmişte veya gelecekte beni dinleyen ve suçlu üretmeye çalışan her yapıdan de şikayetçiyim”. Daha sonra tutanak Sayın Kolukısa ve yine HSYK Müfettişi olan Sayın Can Yavuz tarafından benimle beraber imzalandı. Aynı benzer ifadeyi 14 ay önce, tekrar Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün sorgusunda tekrarladım.
Dikkatinizi çeken bir nokta olmalı: Sayın Kolukısa’ya “benzer illegal dinlemeler ve uydurma senaryolarla geçmişte veya gelecekte beni dinleyen ve suçlu üretmeye çalışan her yapıdan da şikayetçiyim” demiştim. Yani konumuz, bu şikayetimin yalnız geçmişi değil, geleceği de kapsaması, öngörmesiydi.
Bundan 2,5 ay kadar önce, Paris’ten OdaTv Yayın Yönetmeni sevgili dostum Barış Pehlivan’ı aradım. Kendisiyle yazılarını kaleme aldığım Roland-Garros tenis turnuası hakkında bazı teknik konuları konuşurken, çok acayip bir olay yaşadım. Daha önce birçok ülkede telefonda konuşurken olmadık patır kütür sesler duyduğum çok oldu. Ancak bu sefer kısmette son derece acayip bir olay yaşamak da varmış. Birden Barış’ın sesini duymaz oldum ve ne olduğunu anlamaya çalışırken biraz önce Barış’la yaptığım konuşma aynen ahizeden benim ve Barış’ın sesiyle tekrar resmen bana okundu! Şimdi buradan Türk Telekom’a ve Turkcell’e soruyorum. Bu olay teknik olarak nasıl açıklanabilir? Pehlivan ile olan diyaloğum, kimlerin banda aldığı konuşma olarak bana aynen konuşmamız sırasında tekrar dinletilmiştir? Hangi teknik hata buna neden olmuştur? Dolayısıyla şayet başka bir teknik “alet delirmesi”ne neden olan virüs gibisinden bir açıklama yoksa, Pehlivan ve ben yine dinleniyorsak, ben bizi bugün hukuksuz olarak dinleyenlerden de şikayetçiyim.
Hal böyleyken, geçen hafta “VIP Dinleme İddianamesi kabul edildi” başlıklı bir haber medyada yer aldı. Benim de içinde olduğum galiba 57 kişi arasından, CHP’li Muharrem İnce, iş adamları Ferit Şahenk, Mehmet Karamehmet ve Mustafa Süzer “şikayetçi” sıfatıyla yer almış, ben ise “mağdur” sıfatıyla yer alıyormuşum. İşte bu vesileyle sayın Kolukısa’ya duyuruyorum: Sayın Kolukısa, size aylarca önce bildirdiğim gibi ben bu çeteden resmen şikayetçi oldum, dolayısıyla mağdur değil, şikayetçiyim. Aynı şekilde şayet beni bugün illegal şekilde dinleyen başka bir yapılanma varsa, onlardan da şikayetçiyim.

İşte böyle sevgili okurlar. Sizlere ve değerli HSK hakimlerine ve yetkili makamlara iletmek istedim. Hepinize FETÖSÜZ, çetesiz, tarikatsız, demokrasi, adalet ve eşitlik dolu mutlu günler dilerim...     

18 Temmuz 2017 Salı

REKORLARI TARİHE GÖMEN FEDERER 8. KEZ WİMBLEDON ŞAMPİYONU! | Bedri Baykam


Dün oynanan Wimbledon tek erkekler finalinde Roger Federer, Hırvat Marin Cilic’i 3 kolay sette 6/3, 6/1, 6/4 yendi ve 8. Şampiyonluğunu kazandı. Ne kadar tebrik etsek azdır! Böylece kadınlar şampiyonu Muguruza da, arzu ettiği dans partneriyle şampiyonlar balosunu açma fırsatını kullanabilecek!

İŞİNİ CİDDİYE ALAN EFSANE
Bazı insanlar tarihe geçmek üzere doğarlar. Bunu derken kabiliyetlerinin “doğuştan” olduğunu söylemiyorum illa. Ancak çalışma potansiyelleri ve kendilerine olan güven ve hedeflerini hayatta her şeyin daha önüne koyma becerileri onları inanılmaz sonuçlara götürür. Bunlar arasından hemen Pele, Muhammed Ali, Lebron James, Michael Phelps, Naim Süleymanoğlu gibi isimler gelir akla. Federer zaten dünyada çoktan bu isimlerin seviyesine ulaşmış bir isim. Ancak artık kırdığı rekorlar, defterlere sığmaz oldu. Özellikle bunlara 36 yaşını bitirmeye yaklaştığı günlerde ulaşması, işin daha da inanılmaz yönü... 2012’de, Wimbledon’u kazandıktan sonra, 5 koca yıl boyunca harika turnualar çıkarmasına rağmen büyük buluşmalarda hep yarı final veya finalde kaybettiğinde, ben dahil sayısız insan onun artık yeni kuşağın içinde, her gün yeni yıldızlar çıkarken bir daha slam turnualarından birini alabileceğine ihtimal vermedi. Ama benim hep şöyle bir umudum vardı: Büyük şampiyonun 2009’da ikiz kızları doğdu: Şundan emindim ki, en azından onların akılları erip, babalarını önemli turnualarda seyredebilecekleri yaşa gelene kadar, Federer kariyerini sürdürmek isteyecekti. Çünkü herkes çocuklarının kendi büyük günlerini o seviyede görmesini ister. İşte bu kamçının Federer’in kariyerini uzatacağına inandım hep. Aksi düşünülemezdi. Nitekim öyle oldu. Ayrıca Federer, ilerleyen yaşını düşünerek ilginç yöntemler geliştirdi: Servisi, volesi ve forehandiyle, maçları daha hızlı bitirip nefesinden ekonomi yapmaya karar verdi ve planı tuttu! Şampiyon, maçları herhalde %20 zaman ekonomisiyle oynamaya başladı.

KRİTİK İLK SET
Federer, başarıya aç olan rakibine karşı evvelsi gün Venus Williams’ın düştüğü duruma düşmemek için işi en başından sıkı tutmaya mecbur olduğunu biliyordu. En büyük tehlike, “kolay maç” adı altında tenisçiyi gevşeten maçlardır. Bu hataya düşecek hali yoktu. Cilic’e karşı kendi servisini güçlükle koruyup skoru 2-2 yapana kadar, kendisi de Hırvat rakibi de normalden çok daha fazla hata yaptılar. Gerginlik ikisini de ele geçirmişti. O noktada servis Cilic’teyken, Federer, harika bir çapraz sert backhand’le onu kırmayı başardı ve ardından da kendi servisinde kolayca 4-2 öne geçti. Her iki raket servislerini aldılar ve skor 5-3 oldu. Sonra Cilic kendi servisinde Federer’in ilk set topunu engellemesine rağmen, ikincisinde şaşırtıcı bir çift hata yaparak seti teslim etti: 6/3.

İKİNCİ SETTE CİLİC SAKATLIKLA BOĞUŞUYOR!
Nasıl Muguruza evvelsi gün ilk sette zorlandıktan sonra üst üste 9 oyun aldıysa, Federer’de ilk set 4-3’ten, ikinci seti 6/1 kapayana kadar, 9 oyunun 8’ini hanesine yazmayı başardı. İkinci seti servisiyle açan Federer, rakibininkini de kırınca birden 3-0 öne geçti. O noktada Cilic doktor yardımı istedi. Fizyoterapist sahaya girdi. Birden Hırvat oyuncunun gözlerinin yaşardığını, hatta ağladığını gördük. Acı çektiği ve ayrıca olaydan mental olarak da etkilendiği ortadaydı. O anda (sonradan öğrendiğimiz şekilde) Federer dahil kimse pek bir şey bilmiyordu acı veren ayak yarası hakkında... Bir ara sakatlığından dolayı maçı bırakabileceği bile, ben dahil çok kişinin aklına geldi. Federer ise, gong çaldığında diğer tarafa geçip rakibini bekleyen azgın bir boksör gibiydi. Konuyla muhatap olup dekonsantre olmak istemedi. Teniste ve hayatta, sanki “acırsan acınacak duruma düşersin” lafını çok iyi hazmetmiş bir tecrübedeydi. Sonra, Cilic nihayet çökmüş olduğu bankta başına sardığı havluyu kaldırıp, rakibi ve tüm stad kendisini beklerken ağır adımlarla yerine geçti. Böylece en azından maçı oracıkta bırakmayacağı belli oldu. Final adına tam bir yıkım olurdu bu. Cilic orada, biraz da -seyircinin verdiği gazla- bir oyun kaptı kendi servisinde ve maça tutunmaya çalıştı. Federer servisinde kolayca 4-1’i yakaladıktan sonra, Cilic’in servisinde, Roger 2. servis kırma topunda sert bir backhand daha patlattı ve Cilic’in forehand volesi auta gitti. Şampiyon, 6/1’le seti kaparken, fizyoterapist tekrar sahaya koştu. Tüm santrkort ve Federer, gelecek “tamam mı devam mı?” kararını bekliyordu sanki. Yine devam dedi Cilic... Ama belli ki artık uzatmaları oynuyordu.

SON SET VE SAMPRAS’IN REKORU TARİHE GÖMÜLÜYOR!
Amerikalı Pete Sampras, Wimbledon’u 1993 ve 2000 arasında 1996 hariç 7 kere kazanırken egale edilmesi imkansız görünen bir rekora imza atıyordu. Kaderin şu cilvesine bakın ki, Sampras’ın 8. şampiyonluğunu engelleyen isim, 19 yaşında genç bir İsviçreliydi! O yıl İvaniseviç şampiyon olmuştu ama Federer, 4. turda 5 çekişmeli sette, o at kuyruklu gencecik haliyle, Sampras efsanesini dize getirmişti. Hem de Borg ve Becker’le beraber, kendisine en büyük ilerleme motivasyonu veren idolünü yenerek! İşte o günden 16 yıl sonra, aynı genç çocuğun 2012’de egale ettiği rekoru kırmasına tek set kalmıştı artık Wimbledon santrkortunda... Ve doğruyu söylemek gerekirse, seyirciler Cilic’in maçı bırakmamasına sevinmişlerdi ama kimsenin favoriye karşı örgütlenecek hali yoktu. Wimbledon Federer’in kendi toprakları sayılırdı sonuçta. Herkes tarihe tanıklık etme sevdasındaydı. 3-3’e kadar, Cilic kendi sınırlarını olağanüstü zorlayıp maça asılmaya devam etti. Ancak o noktada 15-40’ın ardından servisini kaybedince işin rengi belli oldu artık. Her iki oyuncu da servislerini alırken, Federer 2. maç topunda Wimbledon şampiyonluklarını 8’e, tüm Slam şampiyonluklarını da 19’a çıkardı.

ŞAMPİYONUN GÖZYAŞLARI
Maç biter bitmez, Federer tekrar 19 yaşında Sampras’ı ilk defa yenen o heyecanlı genç gibi bir duygu seline kapıldı, gözleri yaşardı. Rakibi de aynı durumdaydı. İki dakikada seremoni düzenine geçildi, malum konuşmalar yapıldı. Federer doğal olarak daha rahat, daha babacan olan, günün, ayın, asrın galibiydi. “Bugün Marin şanssız bir anındaydı ama inanıyorum ki ileride onunla burada daha güzel finallerimiz olacak” dedi! “Demek ki en az 40 yaşını hedefliyor daha” dedim kendi kendime. Bence hiçbir mahsuru yoktu ve özellikle Türkiye’de basın ve yöneticilerin o yaşta sporculara olan tahammülsüzlüğü bir kez daha aklıma geldi. Kendine o kadar iyi bakan sporcuların 40’ı sahada devirmelerinde hiçbir sorun görmüyorum.
Sonuçta Federer için bu turnuadan kazandığı 2,2 milyon Sterling’in yani 10 milyon liracığın pek bir önemi yoktu ve hesabında varlığını hissetmezdi. Ama manevi değeri her gözyaşına değerdi. Onu sahada bu formda tutan faktörler arasında çocukları kadar, her başarıya “ilk tazeliğiyle” bakabilmesi var... Aynen Ronaldo’nun her golüne hala “ilk uluslararası golü” gibi sevinmesine benziyor bu! Başarının formülü böyle bir şey!

MAÇ HAKKINDA:
Maç, yine nispeten rallilerin uzamadığı, puanların 3-4 topta bittiği bir hızda geçti. Her iki oyuncu için de sayılar en çok servislerle bitirildi. Cilic sakatlığı nedeniyle servis-voleyi çok denemesine rağmen, filede de aldığından çok sayıyı verdi. Öte yandan Hırvat tenisçinin basit hata sayısı ise, neredeyse Federer’inkinin 3 misliydi. Doğrudan kazanılan puanlar, bu seviyede bir maç için çok alt seviyelerdeydi. Maçta tekrar seyretmek isteyeceğim puan adedi ise 6-7’yi geçmiyor. Cilic’in son anda ortaya çıkan sürpriz sakatlığı, aslında maçın taktik analizinin bile sağlıklı şekilde yapılmasına mani. Oyunun geneli, biraz kurşunu havaya sıkılmış 4. tur maçı ayarındaydı.

BİR WIMBLEDON DAHA BÖYLECE GEÇTİ...
2017 Wimbledon, tarihe sürprizleri ve beklenilmedik sakatlıkları ile geçti. Nefes kesici bir çok maça rağmen, yoğun maç trafiği nedeniyle belki 10 civarında erkek sporcu, maçları bırakmak zorunda kaldı. Cilic’in finaldeki durumu, maalesef bunun doğrudan yansımalarından biriydi. Ayrıca yarı finalin beklenen 4 seri başından yalnızca Federer’in o noktaya yükselebilmesi dikkat çekti. Kadınlarda durum daha vahimdi. İlk 4 seri başının hiçbiri yarı finale ulaşamadı! Final maçlarının tek yönlü geçmesi ve beklenen seviyelere çıkamaması, yine tek kadın ve tek erkeklerde ortak noktaydı.


Bir Wimbledon daha böyle geçti. Bakalım seneye, 2017’de SET VERMEDEN turnuayı kazanan Federer’i zorlayacak malum bugünkü tetikte bekleyen atmacalar dışında sürpriz yeni isimler çıkacak mı? Mesela Roger’ın Sampras’a attığı çelmeyi, önümüzdeki yıl kendisine atmak için çırpınan 19 yaşında bir Kolombiyalı, Avustralyalı veya Tunuslu isim var mı deli gibi çalışan? Gö-re-ce-iz...

17 Temmuz 2017 Pazartesi

WİMBLEDON ŞAMPİYONU MUGURUZA, BALODA FEDERER’LE DANSETMEK İSTİYOR! | Bedri Baykam


Wimbledon, tek kadınlarda yeni bir şampiyon kazandı. İspanyol Garbine Muguruza, yılların eskitemediği, Williams kardeşlerin büyüğü Venus’ü 7/5, 6/0 mağlup ederek mutlu sona ulaştı!

ŞAMPİYONLAR DANSI AÇ KURT CİLİC’LE Mİ, YOKSA EKSELANSLARIYLA MI?
Garbine Muguruza, turnuaya 14 numaralı seri başı olarak başladığında acaba final oynayabileceğini düşünüyor muydu? Bu sorunun yanıtı belki de evet. Öte yandan üç yaşında tenise başladıktan ve bebeklikten çıktıktan hemen sonra da -mesela televizyonda- Federer’in ilk Wimbledon şampiyonluğunu seyrettiğinde yalnız dokuz yaşındaydı. Gerçekten merak ediyorum,  9-12 yaş arası bir küçük çocuk, o ekranlarda seyrettiği Federer’le ileride aynı Wimbledon’da paralel final oynayacağını hiç hesaplayabilir miydi? Hiç sanmıyorum! Bu da Federer’in artık uzun kariyeriyle kuşakları birleştirdiğini gösteriyor!
Wimbledon’da bir gelenek vardır. Wimbledon’u kazanan, Wimbledon Lawn Tennis Club’ın daimi üyesi yapılır ve şampiyonların, seçilmiş misafirlerin katıldığı büyük bir baloda kadın ve erkek şampiyonlar beraber açılışta dans ederler. Bugün finalden sonra basın toplantısında soruldu Muguruza’ya: O baloda kiminle dans etmek istersin diye... Muguruza önce utandı, yanıt vermek istemedi. Ardından buzları kırdı ve “Federer” diye itiraf etti. Herkes güldü... Hangi Federer? 9 yaşındayken kendini geliştirmek isteyen, hayran gözlerle iki lolipop ve çikolata seansı arasında seyrettiği “koca abi Federer”i mi kastediyor! :)...
Muguruza işte şimdi o Federer’le şampiyonluk dansı için bekliyor masada. “Bakalım o dansta da bildiğimiz gibi, aklımdaki centilmen Federer gibi mi olacak?” diye soruyor üstelik...
İyi de Muguruza, Venus karşısında nasıl başarıya aç, elinde tek büyük turnua kupasıyla finale çıktıysa, yarın aynen Cilic de aynı durumda. Onun da aktifinde yalnız tek bir US Open kupası var 2014’den. Yani o da Wimbledon kupasını eline alıp kaldırabilmek için dünyaları verir. Bir daha oraya, yani o finalist pozisyonuna çıkıp çıkmayacağı da belli değil. Dolayısıyla, Federer’in de işi göründüğü kadar kolay olmayabilir.

VENUS İKİ SET TOPU KAÇIRIYOR!
Neyse, biz bu galibiyetle 2,2 Milyon Pound’u (2,5 milyon dolar civarı) cebe atan Muguruza’yı keyifleri ve dans beklentileriyle baş başa bırakalım ve maçın kendisine dönelim. Büyük final, her iki tenisçinin kontrollü oyunlarıyla, servislerini kırdırmamak için verdikleri savaşla başladı. Her ikisi de ellerine geçen fırsatları teptikten sonra, Venus 5-4 ilerideyken ve servis Muguruza’dayken, 15-40’ta iki set topu kazandı Venus Williams. Bunların birincisi son derece uzun bir raliydi ve top 19 kere gidip geldikten sonra Venus’ün forehandi fileye takıldı. Hemen ardından ikincisinde de forehand servis röturunu auta atıverdi. İşte o güzelim fırsatlar böylece üst üste kaçıverdi. 5/5’te servis Venus’teyken, Muguruza inanılmaz bir müdafaa oyunu ile olmadık topları çıkararak bu sefer break yapmayı başardı. Hemen ardından da kendi servisinde de nefis bir lopun ardından 40-15’e ulaştı. Venus ilk set topunu can havliyle çıkardığı bir müthiş forehandle savuştururken, ikincisinde şanssız bir şekilde backhandi yine taktı ve set Muguruza’ya yazılıverdi: 7/5.

İKİNCİ SETTE, VENUS WILLIAMS DAĞILIP GİTTİ!
İkinci setin açılış oyununda servis yine Venus’teydi. Muguruza, aştığı moralle işi baştan sıkı tuttu ve o oyunda 3. denemede servisi yine kırdı. İspanyol tenisçi, kendi servisini aldıktan sonra Venus’ün servisinde yine kırma topuna ulaştı. Biraz hazırlıksız fileye çıkan Venus’ün forehand volesi auta gidince skor birden 3-0 oluverdi! Sonrasını detaylı anlatıp, Venus’ü üzmeye gerek yok! Bu dev şampiyonayı 5 kere kazanmış bir insan sonuçta. Maçın geri kalan kısmında Venus yoktu sahada. Vücudu hala aramızdaydı ama kendisi duşa kaçmıştı bile. 7/5, 6/0’la tescil edildi skor. Maç topunda ise bitişi ilan eden şahingözü oldu: Venus’ün topunun dışarıda olduğu ekranda belirince, Muguruza kendini yere bırakıverdi!
Muguruza’nın sevinci görülmeye değerdi. Venus her zamanki zarafetiyle kendisini tebrik etti ve maçı hakkettiğini söyledi. Ardından yeni şampiyon ailesi ve ekibiyle kucaklaşıp Wimbledon geleneklerine uygun olarak balkondan halkı selamladı ve bol bol fotoğraf çektirdi. Bugünkü kazancıyla beraber, Muguruza’nın total tenis turnualarından kazancı 14 milyon dolar civarına ulaştı. Sponsorluklar hariç!

MAÇIN ANALİZİ

Tenis kaypak ve nankör bir oyun da sayılabilir. Şayet bugün Venus eline geçen bu iki set topunu değerlendirebilseydi bambaşka bir maç izleyecektik. İlk seti kaybetseydi de, o yine son puanına kadar maça asılırdı, çünkü kazanmaya açtı. Maçtan sonra basın toplantısında kendisine sorduğum ilk sette her yere uçup dağılan forehandlerin, 2. sette nasıl toparlanabildiği konusunu yanıtlarken, panik yapmadığını, ilk seti kaybetse bile, daha 2 set var diye düşündüğünü ve kendine güveniyle konuyu 2. sette çözdüğünü anlattı. İlk sette puanların %52’sini alan Muguruza, 2. sette bu rakamı %68’e çıkarmayı başardı. Aynı şekilde gereksiz hatalarını 10’dan 1’e çekti. Muguruza sonuçta bugün geriden sağlam bir defans oyuncusunun, bu özelliğini sert geri toplarla birleştirince nasıl zirveye çıkabileceğini gösterdi. Maçta servisini hiç kaybetmeyen Muguruza, yalnız iki ace (servisten direkt puan) attı. Ama ilk servislerini içeri düşürdüğü puanlarda %77 ile sayı çıkarınca fark kendiliğinden onu şampiyonluğa taşıdı. Artık biz ne dersek diyelim, ortada hiç kazanmadı US Open’a kilitlenmiş bir yeni şampiyon var! Artık biz ne dersek diyelim, ortada Paris ve Londra’yı kazanmış ve hiç kazanamadığı US Open’a kilitlenmiş bir yeni şampiyon var!