26 Mart 2020 Perşembe

TEKNOLOJİ, KORONAVİRÜS’ÜN TETİKLEYİCİSİ OLABİLİR Mİ? | Bedri Baykam | 26.03.2020


Dünyanın beynine koronavirüs ile ilgili güncel bilgilerden başka hiçbir şey girmiyor. Ezberlememize rağmen hala hastalığın belirtilerini bin kere dinliyoruz. Her akşam, bilime olan inançlarıyla uykularından çalarak beş saatlik programlara katılan profesörlere, siyasi kavgalardan çok daha fazla önem veriyoruz. “40 yaş altı tehlikede değil” diye ısrar eden biliminsanları mı haklı yoksa tersini savunanlar mı? “Bu bir Amerikan laboratuar virüsü” diyenler mi haklı yoksa bu teorilere “komplo meraklılarının hikayeleri” olarak görenler mi? Yoksa kimilerinin iddia ettiği gibi bu dev ilaç firmalarının arasındaki farklı bir dünya savaşı mı? Peki “Şu kadar yıl önce yayınlanan şu araştırmada, yaşanacaklar aynen yazıyordu” diyenlere ne cevap vereceksiniz? Mesela, Hong Kong Üniversitesi kaynaklı, 2007 tarihli Amerikan Microbiology Society yayınında (beş biliminsanının adı var) geçen cümleler gibi: “SARS ve koronavirüs tarzı virüslerin yarasalarda bulunması, Çin’de egzotik memeli hayvanlar yeme kültürü ile birleştiğinde tam bir saatli bomba haline geliyor.” İşte o saatli bomba, 4 ay önce patladı.

TARTIŞILAN 5G-KORONA İLİŞKİSİ
Size şimdi aktaracağım konuyu savunan biliminsanları da var, saçmalık olarak niteleyenler de… Newsweek’te de anlatılan, Dr. Thomas Cowan’ın bu konuda yaptığı konuşma etkileyiciydi. Kendisi virüslerin toksik hücrelerin boşaltılması gibi olduğunu ve bunun bir çeşit zehirlenme olduğunu iddia ediyor. Dünya’da büyük salgınların en çok yeryüzündeki elektriklenmenin değişime uğradığı dönemlerle ilişkili olduğunu hatırlatıyor. 1918 İspanyol Gribi’nin o yıllarda Dünya’da yayılan radyo dalgalarıyla bağlantılı olduğunu, 2. Dünya Savaşı esnasında yine Dünya’ya ilk defa yayılan radarların yarattığı dalgaların salgınları tetiklediğini, 1968’de Hong Kong Gribi döneminde Van Allen Kuşağı’na uydular ve radyoaktif frekanslar yerleştirildikten 6 ay sonra yine salgın yaşandığını, insanlar zehirlenirken bunun grip olduğuna inandırıldıklarını aktarıyor. Aslında ne insanlarda ne de hayvanlarda bunun bir salgın olduğuna dair kanıt elde edilemediğini, alınan vücut sıvıları paylaşıldığında bile doktorlar tarafından “deneysel bulaştırmanın” gerçekleşmediğinin tespit edildiğini aktarıyor. 1918’de de Kansas City’den Güney Afrika’ya kadar bu hastalığın yayılabilmesinin o dönemin ulaşım şartlarında bu dalgalar dışında gerçekleşemeyeceğini hatırlatıyor. Şimdi 5G döneminde de dramatik bir kuantum patlamasıyla Dünya’nın elektrik akım veri düzeninin altüst olduğuna işaret ediyor. İnsanoğlunun elektrikle çalışan varlıklar olmadığını karşı tez olarak öne sürenlere de “O zaman EKG ve EEG sakın çektirmeyin” diyor! 5G teknolojisinin ilk olarak Wuhan kentinde yoğun olarak kullanıldığını hatırlatan Dr. Cowan, yeryüzünün her tarafını kaplayan 20.000 uydu ve insanların cebindeki akıllı cihazlarla yayılan radyasyonun başta suya büyük zarar verdiğini ve insan sağlığının da bundan etkilendiğini söylüyor.
Güney Kaliforniyalı bir ünlü youtuber olan Dana Ashlie ise Dr. Cowan’ın özetlediği bilgilerin nedenlerine iniyor, 5G-Koronavirüs ilişkisini irdelerken, önce su ve ağaçların bu yeni teknolojik ilerlemeye mâni olduğunu hatırlatıyor. Kullanıma geçmeye hazırlanılan 60 GHz frekansının oksijen üzerine olan etkilerini sıralıyor. Öncelikle oksijenin etkilenmesi ve her ilerleyen yeni dalgayla hızla dönerek moleküllerin ısınması, onların üzerindeki elektronların dönme frekansının değişmesi, ciğerinize doldurduğunuz oksijenin de bundan ciddi olarak etkilenmesi, çünkü hemoglobinin bu yüzden oksijeni vücuda, kana, beyne dağıtamadığını anlatıyor. Ama ne ilginçtir ki bu kadar hayati ve “magnetobiyoloji” alanına doğrudan etki eden bu olgu, ana haber bültenlerinde konu olamadığı gibi, bu teknolojinin arkasında duran büyük şirketlerin hiçbiri de bu yeni teknolojilerin insana potansiyel zararları konusundaki araştırmalara fon akıtmıyorlar. Ashlie bir önemli bilgi daha hatırlatıyor bize: Mesela yolcuları koronaya yakalanan Diamond Princess yolcu gemisinin en övündüğü konu, onmilyonlarca dolarlık dev yatırımla, yolcuların inanılmaz bir hızda internet erişimine ulaşıyor olmaları! Daha vahimi, aralarında vakalar çıktıktan sonra karantinaya alınan yolcuların sıkıntıdan patlayarak cep telefonlarını daha da yoğun olarak kullanmalarının olası sonuçları ve yeni hastalar!
Bu gemi dışında değişen teknolojiyi yoğun olarak ilk kullanan ülkeler hangileri: Güney Kore ve İtalya! Ne tesadüf!
Sonuçta oksijen ve solunum sorunlarına bağlı kalp ritmi düzensizlikleri, dokulara yeterli kan gitmemesi, hemoglobinin oksijeni dağıtamadığı (kalp dahil) kaslar, bunların hepsi virüsün doğrudan bildiğimiz sonuçları... Ashlie analizinin sonunda, daha az nüfuslu, tek merkezden yönetilen bir dünya hedefleyen Bilderberg toplantılarına ve Rockefeller’ın konuşmalarına atıfta bulunuyor. Hani Papa Francis’e bile “Keşke dünya tek hükümetli olsa” dedirten meşhur çıkışların alt katmanını oluşturuyor bunlar.

BİZE DÜŞEN…
Ben size yukarıdaki bölümde kanıtlı bilimsel bir izahat yapmıyorum. Zaten bu bu görüşleri rededen çok biliminsanı var! Ama bir başka noktayı da hatırlatalım: Dünyanın önde gelen binlerce biliminsanı, İsviçre’de, Amerika’da, Brüksel’de ve onca başka yerde 5G teknolojisine doğayı koruma ve sağlık nedenleriyle neden karşı çıktılar? Bu polemikler yeni değil. Bize düşen, her birinden şüphe de etsek, bu pandemiğin gerekçelerini korkmadan araştırmak, bazen ise şeytanın avukatlığını yapmak. Amerika’daki biyokimyacı arkadaşım Çelik Kayalar’ın bana, “Komplo teorilerine prim verme” demesine rağmen bu tartışmaları dikkatinize sunmak istedim. Çünkü bu gerekçelerin diğerlerinden daha elle tutulabilir verileri taşıyabildiğini görüyorum. Acaba daha hızlı dosya indirmek, daha mükemmel ötesi görüntülere ulaşmak için daha neleri feda edeceğiz? Yapılan bu dev ötesi yatırımlar, yüz binlerce baz istasyonu ve uydudan sanki “dönüş” mümkün mü? Medyanın bir numaralı gelir kaynakları arasında yer alan bu teknolojilere Dünya’nın herhangi bir noktasında “dur” diyecek bir bağımsızlıktan söz edebilir miyiz?

Değerli dostlarım Fatih Terim ve Cenk Renda, ünlü ünsüz, Türk ya da yabancı, bu hastalığa yakalanan herkes için kahroluyorum. Lütfen mecbur kalmadan dışarı çıkmayın. Kendinizi virüsten daha kurnaz sanmayın!


19 Mart 2020 Perşembe

KARANTİNADA BEYİN FIRTINALARI… | Bedri Baykam | 19 Mart 2020


Kendimizi birden Hollywood prodüksiyonlarının tam ortasında bulduk! Sanki tipik bir çılgın virüs filminin başlarındayız.
Bilmediğim konular hakkında ukalalık yapmayı hiç sevmem. Koronavirüs konusunda da ben de sizin gibi dinliyorum okuyorum düşünüyorum. Dolayısıyla benim veya konuya uzak bir başkasının alınan önlemleri yetersiz veya abartılı bulması çok önemi yok. Ancak bu temel mantıkla ilgili bazı hatırlatmalar yapmama mâni değil. Mesela bu mevsimlerde aramızda zaten milyonlarca insanın doğal akışta grip-nezle-soğuk algınlığı gibi rahatsızlıklara yakalandığını unutmayalım. Yani her boğazı ağrıyan “Korona oldum” paniğine girip hastanelere doluşursa, vay halimize! Bu ülkede herhalde 100 yıldır soğuk algınlığı ilaçları, boğaz pastilleri satılıyor! Dolayısıyla dikkatli olalım ama kendimizi paranoyak paniklere kaptırmamamızın büyük yararı var. 33 yıl önce dünyayı sarsan AIDS paniğini çok iyi hatırlayan biri olarak, her şeyden önce, mantıklı, sakin ve ayağı yerde olmamız lazım. Yani önlemleri alın, söylenilenleri yapın ama bilincinizi kaybetmeyin, krizde gereksiz hataları yapmayın. Televizyon tartışmalarında, daha da radikal önlemler alınmasını öneren ve bazılarımıza saçma gelen şeylerden söz edenler var. Bu şahıslar, korumaya çalıştığımız “yaşam” değerini, neredeyse varken yok etmek gibi maceralara girişiyorlar, sonuçları hesaplayamadan…

PSİKOLOJİDEN FUTBOLA, EKONOMİYE ETKİLERİ
Ben size İngiltere gibi abartılı şekilde, “hükümet hiçbir yasak getirmesin” filan demiyorum. Ama atılan her adımın ciddi şekilde hesaplanması lazım. Ya da apar topar yurttan atılan onca öğrenci şimdi ne yapıyor merak ediyorum! Bu uygulamayı devreye sokanlar kendilerini onların yerine koydular mı hiç?
Çok ilginç psikolojik aşamalardan geçiyor ülke… Mesela futbolumuzun geldiği durum: Zaten neredeyse her iddialı takımın kendisine komplo kurulduğunu iddia ettiği, Futbol Federasyonu’nun her fırsatta tehdit edildiği bir ortamda, korona konusunda alınan her kararı bile “kendi aleyhine komplo” (!) olarak yorumlayan ağır derecede egosantrik-şizofrenik yapılar var… Allah’tan siyasi ortamımız, şimdilik daha dengeli ve sağlıklı bir ilişki içinde, birbirlerine girmemeyi başarıyorlar! Hatta virüs sayesinde, halkımız iktidarın herkese eşit davranabildiğini belki çok uzun zamandır ilk defa gördü ve “eşit vatandaşlık” kavramını hatırladı!
Bence hükümetler, tüm dünyada, yaşam tarzını doğrudan ilgilendiren kararların ekonomik neticelerine karşı önlemler almaya mecburlar. İnsanların sokağa çıkamadığı, iş anlaşmalarının suya düştüğü, birçok ticaret yapan odağın kapatıldığı bir noktada, bunların neden olduğu büyük maddi zararların sonuçlarını kim karşılayacak? Kiralar ertelenecek mi? Çekler, senetler, kredi kartları ne olacak? Örneğin Fransa’da devletin zarar gören birey ve firmalara yapacağını söylediği maddi yardım paketleri çok önemli. Sırtını sağlam kayaya yaslamış siyasilerin bunları düşünmeden alacakları her karar, felaket getirir. Yoksa insanlar koronadan belki ölmezler ama resmen intihara sürüklenirler. Çünkü şu anda olayların ekonomik olarak gittiği yer, sanki 1929 büyük krizinin iki buçuk misli bir felaket noktası! Bunu görmek için de Keynes olmanıza gerek yok.

İŞTE KORONALI GÜNLERDE YAŞAM SEÇENEKLERİNİZ!
Müzeler, sinemalar, spor müsabakaları, barlar ve daha bir sürü yer kapalı. Tabii seyahat alternatifleri de suya düştüğünden ve üstelik neredeyse “sokağa çıkmayın” denildiğinden, artık evde yapabilecekleriniz öne çıkıyor!
Başta Pazar günleri olmak üzere, evde saatler boyunca sıkılmadan çalışan ve zaman tüketen ben, size samimi bazı öneriler yapabilirim:
-Yazarların, sanatçıların durumu çok şanslı: Bekleyen kitaplarınızı yazın, resimler yapın, düşüncelere dalın!
Bir de herkesi ilgilendiren öneriler var:
-Evde üst üste yığılmış kağıt kürek dağlarını eritin, bekleyen resmi evrakları veya arkadaşlarınızı yanıtlayın. Size gelen ve belki aylardır birikmiş iletileri gözden geçirin.
-Aylardır elinize alamadığınız kitapları, dergileri sıraya koyarak doya doya okuyun.
-Size en çok hitap eden nefis filmleri bulup kendinizi kaptırarak onları üst üste izleyin.
-Cep telefonunuzdan ve bilgisayarınızdan binlerce gereksiz, yanlış çekilmiş dijital yük ve kirlilik örneği fotoğrafı seçip silin.
-Belgesel kanallarında harika konular bulup saatlerce seyredin: Savaşlar, hayvanlar alemi, uzay, tarih, biyografiler ve daha sonsuz başlık… Televizyona “aptal kutusu” demek, son derece saçma, tersine, doğru kullanmayı bilirseniz, muhteşem bir bilgiye, sanata, kültüre erişim kaynağı. Haber deyip geçmeyin, film, röportaj, bunların değerini bilin. Ama sakın virüse endeksli kalmayın, kısır döngü girdabında boğulursunuz!
-Fırsat bu fırsat, çoktandır göremediğiniz arkadaşlarınızla Skype üzerinden “beraber” yemek yiyin. Uzun sohbetlerden sonra, çoktandır varlığını bile unuttuğunuz tavla veya satranç setinizi çıkarın, bir ev ferdiyle doyasıya oynayın veya sanal alemde uzaktaki yakınınızla da oynayın. Bunların üstüne bir keyif kahvesi için veya güzel demli bir çay koyun, ister kendi çekirdek aile efradınızla, ister kendi kendinize hatıralarınızı yad edin, çocukluk günlerinizi, kaybettiğiniz yakınlarınızı hatırlayın.
-Evcil hayvanlarınızı gezdirin! Kedinize bile tasma takıp parklarda yalnız başınıza gezdirebilirsiniz! (Vallahi 30 yıl önce kedimi tasmayla Müjdat Gezen’in bir davetine götürmüştüm!)
-Meditasyon yapın. Beyninizi boşaltın. Hiçbir şey düşünmemeye çalışın. Sıfır noktasını bulun.
-Sevişin! Siz değil miydiniz, eskiden “savaşma seviş” diye sloganları duvarlarına asan? Şimdi tam zamanı! Unutmayın ki 9 ay sonra dünyada bir farklı patlama yaşanacak, “Korona karantina günleri bebekleri” hediyesi olarak gelecek bu koca paket! Onlar hakkında çok kitap okuyacaksınız!

SONUÇ: Okuyorum, dinliyorum. Komplo teorilerini de ilgi gösteriyorum. Çin’i ve hatta Avrupa’yı nötralize etmek için yürütülen bir Amerikan projesi tezine de göz atıyorum. Bu konularda Michael Moore’un bir film yapma olasılığının yüksek olabileceğini varsayıyorum. Ve sonucu çok merak ediyorum…

12 Mart 2020 Perşembe

BAKIN TARİH SİZLERİ NASIL HATIRLAYACAK | Bedri Baykam | 12.03.2020


Tarih sizi kadınlara, analara, üniversitelilere, işçilere, muhaliflere cop, gaz, tekme, tokat ve bazen de plastik mermi kullanan güç sarhoşları olarak hatırlayacak. Tarih sizi, evrenin en ucube, en zehirli tarikatını ülkenin bağırsaklarına kadar sokan (ve benzer hataları halen tekrarlayan), TSK’nın onlara yem edilmesini, kozmik odasını onlara açmasını sağlayan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, ülkemizin insanları sağlık sorunlarını halledememişken, çocuklar et, süt, yumurta yiyemiyorken, Ortadoğu bataklığına dalıp milyarları gömmekte sakınca görmeyen bir iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi hak, hukuk, adalet, hatta seçim ve demokrasi kavramlarını keyfinize göre değişen her şartta yeniden şekillendiren, Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesinin yerine “Saraydan konuşan reis” senaryosunu yazan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, Atatürk devrimlerini ve laikliği yıpratan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi güç ve para musluklarının başına eş, dost ve akrabalarını yerleştirmekte hiçbir mahsur görmeyen iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, huzur kelimesini iki kuşağa unutturan, değişen koşullara göre kandırılabilen veya kitleleri kandırabilen iktidar olarak hatırlayacak. Sizler değil miydiniz, saftirik ikinci Cumhuriyetçi gençleri yeni anayasanın daha demokratik olacağına süslü hayallerle inandıran? Siz değil miydiniz, “Türkiye’yi AB’ye sokuyoruz” naraları atan ya da geçen haftaya kadar neredeyse bütün seçmenlerinizi “Şam’da namaz kılmaya gidiyoruz” diye inandırıp savaş nabzını yükselten? “Putin’le Suriye barışı” (!) imzalamak durumunda kaldıktan sonra da onlara diplomasinin faziletlerini anlatan, sizler değil miydiniz?

KADIN DÖVME “YARATICILIĞINIZ”
Hangi karanlık düşüncelerden beslenip o kararı aldınız? “Kadınlar Günü’nde, kadınlara Taksim’de polis dayağı”… Gerçekten çok mu düşündünüz bunu? Peki fikrin “başarılı” şekilde uygulanması için talimatlar dizisi nereden başlıyor? Valilerden mi yoksa emniyetten mi? Bu şiddetten nasibini alan insanlardan biri ölebilir veya gözünü kaydedebilir diye korktuğunuz oldu mu hiç? Yoksa kendi çevreniz dışında bütün insanların gözünüzde hamam böceğinden farkı yok mu? Sizin anneniz, eşiniz, kızınız yok mu?
Yarattığınız bu ucube görüntüler, dünya basınında “İşte Türkiye’deki kadınlar günü kutlaması!” başlığıyla yayınlandığı zaman bütün imajımız, hatta bazen önemli sayıp işinize gelmediğinde de yok saydığınız Standard & Poor’s puanlamamız bile zarar görüyor! Turizmimiz zarar görüyor! Peki bütün bu kötü ruh-şiddet-hak-hukuk umursamazlığı atmosferinin, dolup taşan hapishanelerin size faydası ne? Meraktan soruyorum: Bırakın Türkiye’yi, yabancı medyada her gün aleyhinize yazılar çıkması size gurur mu veriyor? Mesela “LGBT+ yürüyüşünde, ODTÜ’de, Cumartesi Anneleri’nde polislerin müdahalesi yeterince ses getirmedi, ama şükür ki dün kadınlara atılan Taksim meydan dayağı dünyanın her yerinde haber oldu” filan mı diyorsunuz birbirinize? İroni yapmadan soruyorum: Dünyanın size olabilecek en kötü gözle bakmasından kazancınız ne?
Yanıtınızı bilemem de, bakın ben size olanı söyleyeyim: Seçmen sayınız hızla düşüyor ve halktan kopuyorsunuz. Bu ilkel görüntüler, her gün sizi iktidardan uzaklaştırıyor.

HAKARETİ SEÇEN VE BAŞLATAN KİM?
CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’un basın toplantısını izleyenler, onun Erdoğan hakkında kullandığı sözlere şaşırdılar. Yalnız Parlamento’da değil, stadlarda da hakaretten nefret eden bir adam olarak, benim görüşüm çok net: Buna kırmızı kart çıkarabilirdim. Ama siyaseti yakından takip edenler, aslında Özkoç’un Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında Parlamento’daki grup konuşmasında kullandığı akıl almaz derecede hakaretamiz kelimeleri tekrarladığını anlayabildi. Dolayısıyla ister Parlamento’da ister internette Özkoç’a ve CHP’ye linç muamelesi çeken AKP’lilere hatırlatmak lazım: Kullandıkları ağır ve saldırgan dil, Özkoç’a değil, siyasete o üslubu sokup kullananlara yönelik olabilir ancak. Demek ki aynı suç-ceza ilişkisi çerçevesinde, şiddet içeren itirazları, öncelikle bu dili siyasete sokan kendi Başkanlarına yönelik olmalı! Kanun önünde ise herkes eşittir, kimse imtiyaz sahibi değildir. Savcılar da kanunlar önünde herkese eşit mesafede olduklarını hatırlamaya mecburdurlar. Bu noktada Ankara 46. Asliye Ceza Mahkemesi, Erdoğan’a yönelik ağır sözler sarf eden K.D. isimli yurttaşa “Cumhurbaşkanı’na hakaret” maddesi üzerinden değil (Madde 299), “hakaret” maddesi üzerinden ceza vermesi son derece önemli (Madde 125). Yargıç gerekçesinde net olarak anayasa değişikliğinin ardından, Cumhurbaşkanlığı tarafsızlığının ortadan kalktığını hatırlattı ve 299. maddenin uygulanamayacağını izah etti. Zaten bu konu açık: İç siyaset alanında, Erdoğan’ın tüm söylemleri, tamamen tarafgir bir AKP başkanının tavrı, Cumhurbaşkanlığı makamının söylemi ile ilgisi yok. Zaten bir cumhurbaşkanının, bir parti liderine o sözleri sarf ettiği bir ülke, çöker! Dünyanın hiçbir ülkesinde “Cumhurbaşkanı herkese hakaret edebilir ama hiç kimse ona hakaret edemez” diye bir anlayışta olamaz. Kaldı ki zaten sonuç olarak içinde bulunduğumuz ne idüğü belirsiz rejimde, en azından parti başkanı Erdoğan’ın söyledikleri ve Cumhurbaşkanı’nın alanları tamamen ayrılmalı. Gerek Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na gerek Özkoç’un Erdoğan’a sarf ettiği sözler, Cumhurbaşkanlığı makamının dışında ve eşit olarak değerlendirilmelidir.

BARIŞLARI SERBEST BIRAKIN!
Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan başta olmak üzere bütün tutuklu basın mensuplarını bırakın! Bu tavırlarınızla, baskı, şiddet ve sansürle halkın nefretini kazanmaktan başka bir şey elde edemezsiniz! Şiddet uygulayamadığınız gün, boşa mı geçmiş oluyor? Terkoğlu’nun tutuklandıktan sonra kaleme aldığı satırları, ülkemizde basın ve ifade özgürlüğü arayışlarının kitabında altın harflerle yerini çoktan almıştır. Cumhuriyet’te yazamadığım “malum” 2,5 yıllık süreçte özgürce ve gururla yazdığım OdaTV, demokrasi mücadelemizin temel taşlarından biridir. OdaTV’den tutuklanan Terkoğlu, Pehlivan, Hülya Kılınç ve Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel derhal serbest kalmalıdır. Tutuklanma gerekçelerinin, artık herkesin bildiği gibi elle tutulur bir yanı yoktur, çünkü ortada artık o saatte ifşa edilen bir sır zaten kalmamıştır. Tutukladığınız gençler, Uğur Mumcu araştırmacı gazetecilik mirasının yeni emekçileridir, izcileridir!



6 Mart 2020 Cuma

BATAKLIĞA BALIKLAMA DALMANIN BEDELLERİ | Bedri Baykam | 05.03.2020


İdlib’te savaşı destekliyorsan, bayrağını seviyorsun! Gençlerimiz öldükçe Şehitler tepesi dolmaya devam ediyor” diye gurur duyuyorsan, senden daha Türkiye sevdalısı yok! Ama savaşa karşıysan, “İdlib’te ne işimiz var?” diyorsan, her şehit için kahrolup “Neden!?” diye haykırıyorsan, sanki hainsin! Ülkenin nabzı “savaş” yönünde attırılırken, okuduğum haber kelimenin tam anlamıyla beni benden aldı: İstanbul’da 10 Mart Salı gece yarısına kadar “Savaşa Hayır” sloganını kullanmak yasaklanmış! İster gülün ister ağlayın. “Yeni şehit acıları yaşanmasın” diye çırpınan kesim, açıkça hedef gösteriliyor! Peki ölüme ve savaşa karşı ses yükseltenlerle uğraşmayı milliyetçilik sayanlar, ortada dolaşan şehit ailelerinin feryatlarını görmezden mi geliyorlar? O cenazelerde, o ateşin düştüğü evlerdeki haykırışları duyan var mı?

ATATÜRK’ÜN UNUTULMAZ İKİ ÖZDEYİŞİ
Şehitler tepesi bizim iktidarımızda boş kalacak” diyen Kılıçdaroğlu’na karşı ağızlarına Atatürk’ten tarihi anekdotlar doladılar. 25 Nisan 1915’te, 57. Piyade Alayı’na söylediği “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum! cümlesini, şimdi harıl harıl sanki doldurmaktan gurur duydukları şehitler tepesi için bir emsal olarak kullanıyorlar ve aradaki farkı göremiyorlar: Atatürk, yurdu işgal edip bizi yok etmeye gelen düşmanla savaşıyordu. Tartışmaya açık teorilerle, gri dış cephelere sürmedi askerlerini. Hedefi şehit tepeleri doldurmak değil, tersine gereksiz tek can kaybını durdurmaktı.

Atatürk’ün kendisiyle özdeşleşmiş sloganını bilmeyen yoktur dünyada: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”. Bu, dünyanın en sade ve en derin cümlesidir. Son derece basit ve hatta katmanlı düşünemeyenlere göre boş bir laf gibi gelebilir. Halbuki dünya tarihinin hem en çetrefilli ama en net, en felsefi ama en radikal “direkt” sözüdür. Bu cümle tüm dünya siyasilerinin kahvaltı mönüsünde “günün vazgeçilmez spesiyali” olarak bulunmalıdır. Bunun tamamlayıcısı olan, büyük önderin diğer ünlü cümlesi de şudur: “Savaş, zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir”. Yani: Düşman bir sınırımızdan girmiş ilerliyorsa, toprağımıza, canımıza, ulusumuza saldırıyorsa, Çanakkale’de olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, savaş bir zorunluluktur. Bunun dışında, yan gerekçelerle bu “zaruret” imal edilemez. İşte Atatürk’ün kendi canını da bizzat ateşe atarak herkese “ölmeyi emretmesi”, komutanın kaçınılmaz gerçekçiliğidir.

BİZ ORTADOĞU POLİSİ Mİ OLDUK?
Peki iddia edildiği gibi, Libya ve İdlib’te silaha sarılmak için öne sürülen nedenler, Esad’ı düşürmek için verilen ısrarlı ve ağır mücadele, yukarıda aktardığımız “zaruri” şartları oluşturuyor mu? Ortadoğu’da siyasi çizgisi hoşunuza gitmeyen her lideri, ister Esad ister Hafter olsun, indirmek için Türk askerlerini sahaya sürüp, “Hadi Mehmetçik, bayrağımız için savaş!” demek, ne kadar akıl kârı? Yarın öbür gün, adamın biri de gözlerini bize çevirip, “Bence Türkiye iyi yönetilmiyor, Erdoğan’ı düşürene kadar onun rejimiyle savaşacağım” diye tuttursa, ne yaparız? Böyle bir mantıkla dünya başını savaştan kaldırabilir mi? Ortadoğu’da herkes birbirini hedef göstererek, “Sen benim çıkarlarımı tehdit ediyorsun” diye insan yaşamının hiçe sayıldığı bir ortamda savaş düğmesine basabilir ve basmıştır da! Ortadoğu’nun nasıl bir bataklık olduğunu görmemek mümkün mü? Emperyalizmin her türlü ince hesabı yaparak cahil milletleri bu coğrafyada hem kullandığı hem birbirine düşürdüğünü bilmeyen var mı? Daha doğrusu, biz Ortadoğu’nun bu yapısını yok sayarak, o bölgeyi dikensiz bir gül bahçesi, bir İsviçre-Avusturya kırması alana evirmeye gücümüz, halimiz, vaktimiz yetebilir mi? Böyle bir saçma sapan hedefle Allah korusun daha kaç bin şehit veririz? Başka ülkelerin iç işlerine doğrudan karışmanın yıkıcı sonuçlarını görmüyor musunuz? “Biz Suriye halkının talebiyle oradayız” cümlesiyle kendi askeri operasyonlarımıza gerekçe oluşturursak, bunun başı sonu olabilir mi? Emperyalizmin sınır ötesi güvenlik gerekçeli operasyonlarının maliyetleri, kaç trilyon dolar, kaç milyon ölüdür? Savaşın ekonomik boyutlarına girdiğimiz an, zaten iş iflas ediyor! Halkın önemli bir kısmının ay sonunu getiremediği ve çocukların et-süt alamadan beslendikleri bir coğrafyada, biz elimizdeki avucumuzdaki son kalan maddi gücü milyarlarca dolar olarak “onlar gibi” savaşa dökebilir miyiz?

Derdimiz bize yeter; biz çevremizdeki Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın, Libya’nın anti-demokratik yapıları, hoşumuza gitmeyen etnik veya dini unsurlarla alış-verişlerini veya askeri-maddi çıkarlarımıza ters düşen tavırlarını öne sürerek, kendimize yarattığımız “özel gerekçelerle” emperyalist devletlerden kes yapıştır yaparak kopya ettiğimiz yöntemlerle sıcak savaşlara daldığımızda, işte Atatürk’ün o ünlü iki cümlesinden de fersah fersah uzağa düşmüş oluyoruz. Atatürk, 1923-1938 arasında, isteseydi, bu saydıklarımıza benzer bin bir gerekçe yaratarak komşu topraklarında savaşa yönelebilirdi! Ama uzak durdu bu maceralardan. Savaşın yıkımını, korkunçluğunu, insani-ailevi dramlarını bizzat içinden bildiği için, tersine insanlığa ışık tutan o barışçı felsefesini geliştirdi.

Parlamento’da yapılabilecek beyin fırtınalarının artık tarih olduğu, ana muhalefet partisi liderinin elini şehit cenazesinde sıkmamanın, onu iktidar katından arayıp bilgilendirilmeye gerek bile görmemenin ve bu dışlamanın “hava basma yöntemi” olarak kullanıldığı yoz ortamda, maalesef “düşmanın kaç uçağını düşürdük, kaç askerini öldürdük, kaç tankını imha ettik” gibi istatistiklerle sanki dijital sayısal oyunları içeren maçlar yapıyoruz! Bu bir sayıyla kazanılıp kaybedilecek spor müsabakası veya bilgisayar oyunu değil. Siz kendinizi 23 yaşında oğlunu kaybeden bir annenin yerine koyabiliyor musunuz? Kaç “düşman” öldürünce onu rahatlatabileceğinizi sanıyorsunuz?

Bizi Suriye ile baş başa bırakın, kendi hesabımızı keselim” şeklinde Putin’e bugünkü görüşmede tekrarlanacak o yaklaşım, bırakın başka bir ülkenin egemenliğine kastetmenin ötesinde, Suriye topraklarından daha nice şehitler çıkarır. İran-Irak savaşının arkasında kaç milyon ölü bıraktığını hatırlıyorsuz değil mi? Rusya ile ABD arasındaki gel-gitlerimiz daha ne kadar sürecek? Benim için vatanımda toprağımı saldırıdan korurken can veren şehitlerin acısı geçmez! Yanlış politikalarla dış topraklarda yaşamını kaybeden şehitlerimizin acısını ise hiç açmayalım…