31 Ocak 2020 Cuma

BİR DEPREM ÜZERİNDEN SUÇ ARAYIŞLARI! | Bedri Baykam | 30 Ocak 2020


Elazığ ve Malatya Bölgesi’ndeki depremin acıları sürerken, enkaz altındakiler için mücadele verilirken, bu dram bin bir işbirliği, kriz masası ve lojistik düzen gerektirirken, siyaset ve bürokrasinin sabahtan akşama nefes almadan çalışması gerekirken, hükümet kalkıp “deprem fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıp panik havası oluşturanlar hakkında tahkikat başlatacağız” diyebiliyor. Merak ediyorum, 2011’de Japonya’da yaşanan ve 18.000 kişinin öldüğü tsunami sırasındaki kurtarma çabaları son hız devam ederken, Japon hükümeti felaketin fotoğraflarını paylaşanların veya yorum yapanların peşine düştü mü? Burada tabii ki kasıtlı olarak dezenformasyonla panik yaratmaya çalışanlardan bahsetmiyorum. Ama bazı “tahkikat” vakalarına baktığımda, sosyal medyada bu konuda teftişçiliğe soyunup cadı avına çıkanların, ülkenin siyasal şizofreninin ötesinde uluslararası ortamda “raydan çıkmış” olarak algılanmasına neden olabilecek haberleriyle karşılaştım. Bunların bazılarının gerçek olduğuna inanamıyorum ve hala mercilerin yalanlamasını bekliyorum: Oyuncu Şevket Çoruh depremden sonra “geçmiş olsun #Elazığ” yazmış ve hakkında tahkikat başlatılmış! Mesela bu haber yalanlandı mı? Ne yazması lazımdı? Herhalde “sizin oralarda havalar nasıl Elazığ?” diyecek hali yoktu! Ya ben Türkçeyi unutmuşum ya da “geçmiş olsun” lafına başka anlamlar yüklenmiş! Meslektaşı Berna Laçin ise, deprem sonrası vergilerini sorguladığı ironik tweet’i nedeniyle soruşturmaya maruz kalmış! CHP ve HDP'nin, deprem konusunda araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin grup önerileri AKP ve MHP tarafından reddedildi. Bunun mantığı nedir? Deprem vergilerinin ne kadar biriktiği ve nereye harcandığını soruşturan CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, henüz sorusuna resmi bir yanıt bulamamış, ancak bakanların dahi bu sorunun yanıtını bilmediğini ortaya çıkarmış! “Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’a yorumsuz olarak sormuştuk ‘1999’dan 2018 yılına kadar toplanan paranın ne kadarı depremlerin vereceği zararları önlemek için, kimler tarafından, ne şekillerde harcanmıştır?’ Onlar da ‘Biz bilmiyoruz İçişleri Bakanlığı bilir’ dediler… Biz daha sonra hem soru önergesi, hem de CİMER aracılığı ile İçişleri Bakanlığı’na sorduk. Aylardır cevap veren yok. Deprem için toplanan katrilyonlar nasıl, nereye harcan, şu anda bilen yok”.
Yani Türkiye’de dokunulmazlığınız yoksa, ağzını açtığınız zaman iyi niyetle de olsa dudaklarınızdan dökülen her kelime istisnasız aleyhinize delil olarak kullanılabiliyor. Dünyanın başka hangi ülkesinde burada bahsettiğim konular bir soruşturma konusu olabilir, lütfen söyleyin? Durum böyleyse bu da yasalara şöyle bağlansın “Hükümete eleştirel bir doz içerdiği şüphesi taşıyan soru sormak yasaktır”. TBMM, adı üstünde milletin meclisidir. Orada çalışan ve maaş alanlar bunu millet adına yaparlar ve milletin yetkilendirdiği isimlerdir. Asli görevleri millete hizmet etmek ve ülkeyi daha güzel günlere taşımaktır. Böyle bir ortamda kendisi için hizmet etme adına seçilmiş ve maaş alan insanların yetkilerini nasıl kullandıklarını öğrenmek isteyen ülkemizin fertleri, oy veren vatandaşları, nasıl olur da ağızlarını her açtıklarında “Halk arasında endişe korku ve panik oluşturmak ve Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, TBMM’yi, hükümetin ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” gibi suçlamalarla karşı karşıya kalabilirler? Gerçekten hükümet sosyal medyaya karşı bir savaş mı açtı, yoksa bazı işgüzarlar kraldan fazla kralcılık yapıp olayı bu noktalara mı taşıyorlar? Unutmayın ki, dünya basınına yansıyan bu olur olmaz baskılar ve hukuki tehditler, Türkiye’nin imajını ve demokratik kredibilitesini dünya kamuoyu önünde zor duruma düşürmekten başka bir işe yaramıyor!
Şimdi bize bu alanlarda patinaj yaptırıp zaman kaybettiren bu konuların ardından, deprem konusunun bizde uyandırdığı gerçek tehlike çanlarını dönelim.
Mesela İstanbul’da hangi ilçelerde hangi yapıların yıkılma riskini doğrudan taşıyıp taşımadığıyla ilgili bir rapor, neden Valilikte veya AFAD’da bulunamıyor?
Bu raporlar somut olarak hazırlanmadığından, binalara gereken güçlendirme çalışmaları ve büyük çaplı gerçek kentsel dönüşümlerin aksadığı ortada değil mi?
Herkesin açık olarak deklare ettiği şekilde, rant arayışlarına kurban edilen “deprem sonrası toplanma alanları” faturasının kime çıkarılması lazım?
Bunlar ilk kertede akla gelen en basit SORULAR; bunun gibi onlarcasını jeoloji eksperleri her gün önümüze koyuyor. Ne zaman cadı avını bırakıp konsantrasyon, zaman ve paramızı, Kanal İstanbul gibi bu coğrafyayı daha da büyük tehlikelere taşıyan hayali ve ayakları yere basmayan projeler yerine bu hayati öncelikleri gündeme alacağız?

KRAL FEDERER YİNE İMKANSIZI BAŞARDI
Avustralya Açık turnuvası son hızıyla devam ediyor. Bu sene sanki geçen senelere oranla daha da fazla büyük çarpışmalarla 5 set ve 4-5 saat süren inanılmaz maçlar yaşanıyor. Şu anda 38 buçuk yaşında olan İsviçreli efsanevi şampiyon Roger Federer, iki kere yok olmanın eşiğinden döndü. İlkinde 3. turda Avustralyalı tenisçi Millman’a karşı 5. ve son setin 10 puanlık tie-break’inde 8-4 gerideyken inanılmaz bir geri dönüşle rakibini kendi seyircisinin büyük desteğine rağmen yenmeyi başardı! İkincisinde ise, Amerikalı tenisçi Tennys Sandgren’e karşı, rakibi setlerde 2-1 ilerdeyken 4. sette önce 5-4’de 3 maç topunu çelik sinirleriyle kurtarmayı bildi. Ardından o set tie-break’e uzayınca 6-3 geri düştü ve rakibi bu sefer üst üste üç maç topu kazandı. O anda herhalde o tribünlerde eşi ve antrenöründen başka kimse Kral’ın bu kazılmış mezardan sağ çıkabileceğine ihtimal vermiyordu. Ama kral “her ne pahasına olursa olsun gösteri devam edecek” dedi ve inanılmazı başardı, her birini kurtarıp, 5. sette maçı cebine koydu!

LOULOU DEDOLA BUGÜN PİRAMİD SANAT’TA
Bu sütunlarda 14 Kasım 2019’da uzun uzun söz ettiğim Fransız Kemalist yazar ve rock müzisyen Loulou Dedola, bugün 18.30-21.00 arasında Taksim’de Piramid Sanat’ta benimle bir söyleşi yapacak. İstanbul’da iseniz kaçırmamanızı öneririm. Bizim vazgeçilmez önderimizin bir Fransız’ın gözünde hangi gerekçelerle 21. yüzyılın evrensel, tartışılmaz, ideolojik önderi haline dönüştüğünü lütfen gelin ve bizzat izleyin. Özellikle “Kemalizm diye bir ‘izm’ yoktur” diye tutturan mürekkep yalamış görünen kesimin uğrayıp bilgilenmesi iyi olur!

24 Ocak 2020 Cuma

“TOPRAK DEDE”, BİZE NELER ÖĞRETTİ? | Bedri Baykam | 23.01.2020


Her ölüm ağırdır, arkada kalanlar için zordur.
Ölüm, aynı zamanda aramızdan ayrılanın bu dünyadaki yolculuğuna sığdırdıklarının sonudur. Bazı insanlar, arkalarında hem isimlerini hem çabalarını hem hedeflerini simge haline getirerek yüzlerce yıl hatırlanacak izler bırakırlar. Nev’i şahsına münhasır değerli büyüğümüz Hayrettin Karaca’da bu tanımlamaya uyan isimlerden biriydi ve aramızdan ayrıldı. Amerika’dan henüz dönmediğim için cenazesini kaçırıyor olmam beni gerçekten çok üzdü. Anısı önünde saygı ile eğiliyorum.
Hayrettin Karaca’nın adı, “Toprak Dede” lakabı ile adeta birleşmişti. Tema Vakfı’nın kurucusu, ömrünün yarısı geçtikten sonra neredeyse tüm enerjisini erozyona karşı toprağa korumaya, ona sahip çıkmaya verdi. 1992 yılında Nihat Gökyiğit ile beraber kurduğu TEMA Vakfı, Türkiye’de inanılmaz projelere imza attı ve yalnız ulusal değil, birçok uluslararası ödülünde vakfa ve onun sönmez meşalesi Hayrettin Karaca’ya yönelmesini sağladı. Karaca, böylece gençlik ideallerine dönebilme şansı yakaladı. Babasının istekleriyle aile şirketini geliştirmeye ve en başarılı kurumlardan biri haline getirmeye girişmişti ve gençliğinin rüyası olan edebiyat ve doğa ile uğraşmayı bir kenara bırakmıştı. Şimdi ise doğayı savunmak için yazdığı kitaplardan yola çıkarak, hem edebiyat hem doğayı harmanlayıp kendi hayatına tekrar katmış oluyordu! Ömrünün son yıllarında kitap imza gününde tanıştığı Muazzez İlmiye Çığ ile olan büyük aşkı da bu ortamın kıvılcımından başlıyor! Hatta artık Hayrettin Bey deyince, belki günümüz gençlerinin aklına, önce bu unutulmaz “zamanlar üstü” ikilinin ilişkisi geliyor da olabilir!
Beraber görüntü vermekten büyük keyif alan “ruhen genç sevgililer”, ayrıca “Giderayak” adını verdikleri Tv programlarından yola çıkarak, Türkiye’nin tüm sorunlarına çare üretmeye kalkışıyorlar! Lütfen görmediyseniz YouTube’a girin: Muazzez Hanım ve Hayrettin Bey, çılgın ihtiyarlar pankartı ile parlamentonun önünde, uğruna şehit düşen gençlerimizi hatırlatarak vatan toprağına sahip çıkıyorlar! Bundan daha tatlı, daha heyecanlı ya da daha saygı uyandıran bir görüntü olabilir mi?
Aşklarının magazinsel yanları da yok değildi! Muazzez Hanım’ın kocaman taşlı bir nişan veya “söz” yüzüğü istemesi, Hayrettin Bey’in bunu, ancak 2040 yılında emekli maaşı ile ödeyebileceğini hesaplaması, Muazzez Hanım’ı, kendisini Belçika’dan her gün arayan sevgilisinden kıskanması ve aralarında bitmek bilmeyen el ele tutuşmalar ve en tatlı kikirdemeler de hep konu edildi. Hayrettin Bey Sümerler’i daha derinden keşfederken, Muazzez Hanım da ağzından toprağı düşürmez oldu!
Hayrettin Bey yalnız Muazzez Hanım’a değil, ülkesine, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma duygusuna da aşıktı. Bu ülkeye çok şey borçlu olduğunu hissedip bunu geri ödemek için çeşitli projelerin içine girmişti. Roma İmparatorluğu’nun bile gücünü kaybetmesinin arkasında, toprak verimsizliğini engelleyemediği gerçeğinin olduğunu, koca ordunun bu yüzden ikmal göremediğini, beslenemediğini ısrarla anlatmıştı. Toprağın verimliliğini kaybetmesinin, ülkenin yaşıyor sanılırken ölmüş olması gibi olduğuna inanan Hayrettin Bey, kitleleri ayağa kaldırmak ve sorumluluklarını paylaşmak için zamana sığabilecek her şeyi yaptı.
Hepsinden önemlisi bütün bu uçuşan düşünceleri, Tema Vakfı ile en çağdaş ve paylaşımcı yöntemlerle yaşama geçirdi.
1 Milyon Fidan-Hatıra Ormanı Projesi-Tem Otoyolu Bitkilendirme Projesi gibi dev çabalara girilmesini sağladı!
En zengin, en çeşitli bitki türleriyle donatılmış bir “Arboretum” ile 14.000 türü bir araya getirdi. Toplumu toprak kaymasına ve çölleşmeye karşı uyarmakla kalmadı, hayatının her zerresinde bunu anlatmayı önceliği haline getirerek yaşadı. Hepsinden önemlisi, çocukları ciddiye aldı. Onların gözünün içine bakarak konuştu, onları heyecanlandırdı, onları sahiplendi. Çünkü bu ülkenin bir geleceği olacak ise, bunu ancak onların başarabileceğini anlamıştı. Kimse kızmasın da herhalde çocuklarla olan diyaloğunu, ülkenin tüm politikacıları ile olan tartışmalarının önüne koyardı. Topluma ağaç, doğa, evren sevgisi aşılamak, orman ve suyu korumak ya da herkesin diline pelesenk olmuş iklim değişikliği tehlikesini durdurmak onun yaşamının vazgeçilmez hedefleriydi. Birleşmiş Milletler’den aldığı “Orman Kahramanı” ödülü ve ülke içinden ve dışından aldığı sayısız diğer ödülün yanı sıra, kendisine göre en büyük ödülü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktı. Bunu daha fazla açmak veya anlatmak istemiyorum. İnsanlar bunu ya hisseder ya hissetmez. Bu Los Angeles seyahatimde yaptığım konuşmalardan birinde buna benzer bir şey söylediğimi hatırladım: “Evet en önemli müzelere, sergilere, buluşmalara katılmak için, onların mantığına göre yanlış pasaporta sahibiz. Ama benim açımdan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin pasaportuna sahip olmak, paha biçilmez ve vazgeçilmez bir gururdur”.
Toprak Dede’yi, bu ülkenin güzel insanları unutmayacağı gibi, eminim onun adını önümüzdeki yüz yıllara da taşıyacaklar.

IMPEACHMENT” TARTIŞMALARI VE BİZ
Size kesinlikle Trump ve Ukraynalı siyasetçiler arasında kimin haklı veya haksız olduğunu, demokratlar ile cumhuriyetçilerin nasıl ayrıldığını anlatmak istemiyorum. Beni ilgilendiren ana konu, bu tartışmaların Amerikan Senatosu’nda hangi sükunette yapılabildiği, Başkan Trump’ın lehinde ve aleyhinde konuşan insanların birbirini nasıl uygarca dinlediği, herkesin nasıl not aldığı ve salondaki sessizliği nasıl koruduğu… Olaya tamamen farklı açılardan bakan insanlar sırayla ve sakin bir ses tonuyla Trump’ı suçluyor veya aklıyor. Ama kimse kimseye sataşmıyor, bağırmıyor, ayağa kalkıp kürsüye yürümüyor.
Tabi bunun daha öncesi de var. Başkan’ın aleyhinde konuşan veya yazan hiç kimseye çeşitli bürokratik veya siyasi baskılar yapılmıyor, Trump aleyhine olan insanlar coplanmıyor, dayak yemiyor, gazlanmıyor! Tarafların avukatlarına baskı yapılmıyor. Müvekkilini savunmaya giden avukat, kendisini hapishanede bulmuyor. Her iddia ortaya atılabiliyor, herkes özgürce konuşuyor.
İşte beni en çok ilgilendiren konu bu! Bilmem anlatabildim mi? Nasıl kıskanıyorum biliyor musunuz?

17 Ocak 2020 Cuma

ASRİKA İHANETİNE GÖZ YUMABİLİR MİSİNİZ? | Bedri Baykam | 16.01.2020


Sözcü davasının gerekçeli kararı, kamuoyunun tüylerini diken diken eden şaşırtıcı bir içerikle öne sürüldü. Artık mantık, delil, şahit aranmıyor. Yalnız “Ben bu manşeti böyle okudum, böyle anladım” şeklinde bir yorum, yıllardır Atatürkçülük, laiklik ve demokrasinin kalesi olarak bilinen bir gazeteyi “FETÖCÜ” ilan etmek için yetebiliyor. Bizler de gücümüzün yettiği oranda, bu “deli saçması” olarak dayatılan hukuksuzluklara karşı bir savaş veriyoruz. Bugün size yine bu kabul edilemez iddialardan, geçmişe yönelik yapılan akıldışı yorumlardan bahsetmeyeceğim. Bu sefer geleceğimizi hedef alan, altımızı oyarak hazırlanan bir tuzağa dikkatinizi çekmek istiyorum.
Cumhuriyetimizin varlığına yönelen bu iğrenç saldırının adı ASRİKA, İslam Devletler Birliği. Bu, açık suç unsurlarıyla dolup taşan yüz kızartıcı girişim, Riyad veya Tahran’da fanatik bir mollanın hezeyanıyla toplansa, güler geçersiniz. “Anca gidersiniz” diyerek o sayfayı kapatırsınız. Ama ne yazık ki bunu yapamayacaksınız. Projenin mimarı, daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın “Güvenlik Başdanışmanı”, “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurul Üyesi” bir zat. Birkaç hafta önce İstanbul’da toplanan “ASSAM” kongresinde (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği), laik-demokratik bir hukuk devleti olan (olmasını istediğimiz) Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve şeri yasalara bağlı, Asya’dan Afrika’ya uzanan bir İslam Devletleri Birliği’nin bir parçası yapmak isteyen bir girişimin sahipleri, bütün cerahatlerini ortalığa kustular. Bu densizler, başkentimizi İstanbul’a alırken, dilimizi de “Arapça” olarak değiştirerek, her zerresi ve kazanımıyla Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma planı için düğmeye basıyorlar! Umarım tuzağın boyutlarını anlatabildim.
Öncelikle birkaç soru sormak istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanı, Adnan Tanrıverdi gibi birini, yanı başınızda bu büyük göreve getirirken dayanağınız neydi? Hadi güvenlik soruşturması demeyelim de, hiç mi istihbaratın tornasından geçirmediniz? Ağzına din-İslam-Allah adını alan her şebeke, sizi bu şekilde kandırabiliyor mu? Yok ben abartıyorsam, Tanrıverdi’nin işlediği bir suç yoksa, o zaman her önüne gelen sizin Başkanı olduğunuz Cumhuriyet yapısını dağıtmak, yok etmek için en büyük kentimizde açık toplantı yapabilir mi? Mesela yarın Kürtler “İstanbul’da Kürdi Devletler Birliği kuruyoruz, başkenti İstanbul, dili Kürtçe, bayrağı şu şekilde, sınırları da şuradan şuraya uzanıyor” diye bangır bangır bir açık toplantı yapabilirler mi? Bunu da görmezden mi gelirsiniz? Yoksa o toplantı derhal basılır, katılanlar gözaltına alınır ve peş peşe davalar mı açılır? Evet, aynen öyle olur Sayın Cumhurbaşkanı. Peki bir etnik temele dayalı başkaldırı, meydan okuma ve küstahlığa bu tepkiyi vereceğinizi biliyoruz da, “ASRİKA” rezaleti hakkında neden hala sesinizi ve hükümetinizin, içişleri bakanınızın tepkilerini duyamadık? Konu din olunca, akan suların durması ve gözlerin görmemeye başlamasının bedelini bu ülke, en ağır şekilde daha yeni ödedi. Çok daha beter bir felaket bizi 15 Temmuz’da ele geçirmiş olabilirdi. Peki 3,5 yıl önce yaşanan o kaostan siz ve ekibiniz hiç mi ders çıkarmadınız? Öyle sinsi ve terör örgütü gibi planlar hazırlamış bir insan türünü nasıl yapınızın kalbine yerleştirdiniz ve bu durumu nasıl hala içinize sindiriyorsunuz? Tanrıverdi isimli, “Mehdi gelecek” gibi evlere şenlik çıkışlarla ortada dolaşan bir zat, makamınızda hangi tarihler arasında “görevde bulundu”? Görevi, Mehdi’nin ne zaman geleceğini saptamak mıydı?
Bir diğer sorum ana muhalefet Partisi CHP’ye: Durumun ciddiyetinin farkında mısınız? Topluca ayağa kalkıp bu alçakça girişimin üzerine yürümek için ne bekliyorsunuz? Lütfen Meclisi birbirine katın ve Atatürk’ün partisi olduğunuzu hatırlayarak gereken en sert tepkiyi verin. Bu olayın gündemin ilk maddesini işgal eden Kanal İstanbul’u bile felaket senaryolarında solda sıfır bırakacak bir tuzak olduğunun bilincine varın.
Bir sorum, hala yetkileri ve etkileri olduğuna inanıyorlarsa, Hükümet’e, AKP grubuna ve başta İçişleri Bakanı olmak üzere tüm kabineye: THY, ASELSAN, HAVELSAN, MKEK, TAİ gibi kuruluşlar ve başta Bursa Büyükşehir Belediyesi olmak üzere birçok belediyenin desteği ile yapılan bu suç buluşmasını “normal” mi karşılıyorsunuz? Bu girişimin, içinde sizin de yer aldığınız binayı kökten devirmek için oraya getirilmiş, tam teçhizatlı bir yıkım ekibi olduğunun farkında değil misiniz? Milletvekili yemininizi ederken bir ayağınız havada mıydı?
Bir sorum da Cumhuriyet Başsavcıları’na: Bu olayın farkında mısınız? Ne zaman müdahale edeceksiniz? Yoksa Anayasa ve Türk Ceza Kanunu değişti de ben mi ıskaladım? Bu konunun üzerine çökmediğiniz her gün, yarın tarihte aleyhinize bir kanıt olarak yazılacak.
Nihayet bir sorum da televizyonlarda ASRİKA’yı hafife alarak, “demokratik” algı formülleri yaratan, bunu sivil toplumun bazı şeyleri önerme hakkına bağlamaya çalışan komedyenler sürüsüne: Yine aynen Fetö döneminde olduğu gibi kullanıldığınızın farkında mısınız? Yarın öbür gün bu abartılı ebadlarda suçlar ortaya çıkıp da dosyalar savcılar aracılığıyla önünüze düşmeye başladığında sakın üzülmeyin, hiç de şaşırmayın.

PEKİ KENDİ ARKA BAHÇEMİZ?
İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk’ü kutluyorum. Gereken tepkiyi en doğru sorularla Parlamento’ya taşımış! Her milletvekilimizden de bu tavrı bekliyorum. Biliyorum, halkımız, aydınlarımız yıllarca uyuşturuldu, reflekslerini kaybettiler. Sonra son 12-13 yılda yılda biraz uyandılar, ama hala Cumhuriyet’in sloganıyla “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna, rahat ve yüksek sesli bir yanıt veremiyorlar. Örneğin bu makalemi hala abartılı, şovcu, paranoyak bulan kendi çevremizden insanlar var mıdır? Kesin HALA vardır! Zaten bu yazı en başta onlara! Hatırlayın bundan 30 yıl önce de “Paranoyak Bedri Baykam”, TCK’dan 163. Madde’nin çıkarılmaması için yapılan kampanyaların Muammer Aksoy, Türkan Saylan, Oktay Ekşi, Necla Arat ve Yekta Güngör Özden ile başını çekiyordu. O zamanlar da bu fikirler “eksantrik” bulunuyordu. Yani son 30 yılda rejim değilikliği de dahil onca bedel ödedik ama tepki reflekslerimiz bu bedeller oranında gelişemedi.
AYAĞA KALKIN, HUKUKÇULAR, SANATÇILAR, SİYASİ ÖRGÜTLER! BU İHANETLERİ CİDDİYE ALIN, KONTROL DIŞI BÜYÜMESİNİ BEKLEMEYİN. YAŞADIĞINIZ ONCA SİYASİ DÜŞÜŞÜ HATIRLAYIN!




10 Ocak 2020 Cuma

ORTA DOĞU BATAKLIĞINDAN KİM ÇIKMIŞ Kİ! | Bedri Baykam | 09.01.2020


Dünyanın kritik virajlarından birini yaşıyor. Yazacağımız her satır, size ulaşana kadar gündem değişebilir. İran’ın Irak’taki Amerikan üslerini vurması, üstü yarın kapanabilir bir olay değil. Trump ve milliyetçi Amerika böyle bir mağlubiyetin üzerine soğuk su içmez. Orta Doğu, maalesef daha korkunç gelişmelere gebe olabilir.
Barışçı Atatürk’ün sözlerini unutamayız: “Milletin hayatı bir tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.” Ama askerlerimizi “peyderpey” cepheye çeken Libya teskeresini düşünüyorum da aklıma 1001 olası uzantısı geliyor!
Şu ülke kendi içinde kavga ediyor”, “Şu, şu anlaşmaya uymadı, öbürünü destekledi” mantığıyla her gün savaşa girersiniz! Konu yalnız Suriye mi ya da Libya mı? Yarın İran ve Amerika arasındaki durum fiili bir uzun savaşa dönüşüp sizi kıskaca aldığında ne yapacaksınız? Ya da Hafter’i destekleyen Ruslar ve Fransızlarla bir “kaza ateşi ile” birbirinize girip dolaylı düşman durumuna düşerseniz ne olacak? Putin ile İstanbul’da hoşsohbetler eşliğinde Türk Akım vanasını açmak başka, mesela düşen Rus uçağı sonrası 4 yıl önce yaşanan kriz bam-başka! Senaryoların sonu yok! İntikam saldırılarının parçası olmak da işten değil! Özellikle ilişkinin neresinde durduğunu bilmediğiniz sözde “stratejik ortağınızla”!
Orta Doğu, emperyalizmin özellikle 110 yıldır kendi emelleri için tepe tepe kullandığı bir bataklık.

EMPERYALİZMİN KURNAZ TAKTİKLERİ
Siz, 70 yıldır “İngiltere İskoçya’yı bombaladı; Avusturya, İtalyan uçağını düşürdü; Fransa İsviçre’yi istila etti” denildiğini duydunuz mu? HAYIR DUYMADINIZ. Çünkü, 2. Dünya Savaşı ile akıllandılar!
Tüm savaşlar, sözde gelişmekte olan, özde bu nedenle “gelişememekte olan” ülkelere kaydırıldı. Biraz Güney Amerika, biraz Afrika ve tabii Orta Doğu! Kabilelerin, demokrasiden uzak yönetimlerin, ırk-din-mezhep kavgalarının birleşip köpürtüldüğü yer! Bu sorunlar yarın çözülemez. Çünkü:
1- Emperyalizmin çıkar emellerinden vazgeçmesi, ABD’nin Kennedy çizgilerine dönmesi lazım. Bu konuda bir işaret yok, dünyayı tam tersine adeta bir savaş konsorsiyumu yönlendiriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Örgütünün Başkan yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’i Irak’ta noktasal atışla vurarak yine savaş fitili ateşleyen, işte o odak.
2- Orta Doğu halklarının ise bilinçlenmesi, doğru bir eğitimle demokrasiyi hazmederek yaşama geçirmeleri lazım. O noktadan da çok uzağız.
3- Orta Doğu ülkelerini şu anda yöneten lider ve sözde siyasi partilerin, şu hatırlattığımız olağan hedeflere yönelmek istemesi lazım. Onlar da tam tersine, hangi güç onlara iktidar vaadi, silah ve destek veriyorsa, ona yamanıp, din veya ırk çatışma bedellerini halklarına çektirmeye alışkınlar!
Dolayısıyla özellikle 2. Dünya Savaşı’nı hemen takip eden yıllardan başlayarak dünyayı kasıp kavuran İsrail-Arap ülkeleri savaşı daha durulmadan önce, İran-Irak savaşından başlayarak bütün bölgeye sokulmuş tüm nifak tohumlarının askeri, iktisadi, psikolojik ve ağır propaganda yöntemleriyle körüklenmesine gidildi. Mesela kimse Türklere ve Kürtlere “Nedir alıp veremediğiniz, barış içinde beraber yaşasanıza” demedi. O kavga da büyütüldü, her ırk-din-mezhep ayrımı gibi! Çünkü savaş endüstrisinin devamlı silah satması lazım; çünkü bu silahların eskimesi, yenilerinin alınması lazım. Aynen akıllı telefonlar veya bilgisayarlarınız gibi, bölge iktidarlarının her gün sipariş ettiği lüks arabalar gibi! Böylece, bir taşla sayısız kuş vuruyorlar. Bu ülkelerin kısıtlı maddi imkanları savaşa kanalize oluyor, eğitimlerini alamıyorlar, demokrasi gelişemiyor. Böylece, keşmekeşin süreceği ve o halkların ezilerek, çocuklarının bile yalınayak bombalar altında kalacağı da garanti altına alınıyor. Şimdi Kasım Süleymani krizi bir hızlı tırmanışa geçerse, havuzlarında güneşlenen Silah Baronları’nın nasıl keyiflerini tahmin edebiliyor musunuz?

AİLENİZİ SAVAŞA YOLLAYACAKSANIZ, ÖNDEN BUYRUN!
Aslında dünyada tüm savaşları toptan bitirecek formül, BM’nin alacağı tek bir karar: Birbiriyle savaşan her ülkenin liderlerinin, bakanlarının tüm çocukları, torunları ve yeğenleri bu savaşlara ön cepheden asker olarak mecburen katılacaklar. Yarın bu karar çıksın, tek kurşun atılırsa namerdim. Ama ne kadar kolay başkalarının çocuklarını savaşa yollayarak kahramanlık yapmak! Allah korusun Libya’ya da bu şekilde girilirse yarın yeni şehit hikayeleri içimizi sızlatacak, içimiz kan ağlayacak. Yarın Türkiye’ye veya Kıbrıs’a bir ağır saldırı olsa, hepimiz biliyoruz ki tüm Türkiye bu meşru müdafaaya destek olur, cansiperane şekilde savaşır. Ama Orta Doğu’nun bu dar anlayışlı kafalarla bitmesi mümkün olmayan ve artık askeri çatışmaların her gün yayıldığı kargaşasının içine, Türk ordusunu çekmek, ayrıca zayıf Türk ekonomisini bu şekilde sarsmak, hangi düşünceye hizmettir?

EMPERYALİZM HEM GÖNÜLLÜ KANIYOR, HEM KANDIRIYOR!
-Bu değişken, Orta Doğu yapıları içerisinde dün Esad’la maç izlersiniz, ertesi gün “Esed” diyerek Özgür Suriye Ordusu’nu desteklersiniz! Libya’da yarın şunu veya öbür gün rakibini destekler duruma düşebilirsiniz. Ama buralarda fikri takip bulamazsınız. Çünkü sizi kullanan Emperyalizm de nerede durduğunu bilmiyor! Fırıldak gibi dönerek o kavganın bitmemesi için elinden geleni, geçmişte hep yaptığı gibi, gelecekte de yapacağının sinyalini veriyor. Bu şablonu anlamadan Orta Doğu’ya bakamazsınız.
-ABD, Süleymani’yi öldürme kararını verirken, buna karşılık verileceğini biliyordu. Ama iç siyasette saldırıya uğramanın, çok önemli bir geçer akçe olduğunu biliyoruz. Trump’ın bu fırsatı şimdi kullanarak avantaj arayacağı kesin. Ama belki yanıtın bu kadar ağırını beklemiyordu. Öngöremediği nokta, İran gibi bir ülkenin bir yüksek komutanını yok etmek ile, bir terör örgütünün liderini yok etmek çok farklı şeyler!
-Libya teskeresi geçti; ama Irak teskeresini durdurmuştuk. Neler yaşandı Irak’ta? Sözde kitle imha silahlarını bulmak ve imha etmek” için tüm çağrılara rağmen Amerika bölgeye girdi ve milyon Iraklı’yı öldürüp geri çıktı. 3-4 yıl sonra da dedi ki “Özür dileriz, yanlış istihbarat almışız. Uzun lafın kısası “kandırıldık” dediler. Peki bu sefer bizi kim kandırıyor? Yarın yeni pişmanlıklar kimlere hangi ağır maliyetle geri dönecek?
-Kanal İstanbul maliyeti, savaş maliyetine eklendiğinde, bu sefer yine nerelere vergi yağdıracaklar? Nefes alma vergisi mi koyacaklar?
Bu us dışı, eksantrik ve korkunç maceraların yükü artarken, halkımız “pes” diyerek israfları izliyor!


2 Ocak 2020 Perşembe

KANAL İSTANBUL FACİASINDAN, SÖZCÜ DAVASINA | Bedri Baykam​​ | 02.01.2020


Öncelikle yeni yılınızı kutlar, adı güzel 2020’nin (Yirmi Yirmi’nin) ailenize, sevdiklerinize ve size sağlık, başarı, keyif, ülkemize de barış, adalet, demokrasi getirmesini ümit ederim. Ama ne yazık ki bu sözleri uzatmaya fırsat bırakmıyorlar! Gündemin raydan çıkma hızı korkunç! Birkaç haftadır Kanal İstanbul dayatması ve tartışmaları ile boğuşuyoruz. Adamlar gözümüzün içine bakarak “Kanalın, Montreux anlaşmasıyla hiçbir ilgisi yok” diyebiliyorlar. Kanal’ın İstanbul’a, Trakya’ya, Türkiye’ye ekonomik, ekolojik, askeri, diplomatik açılardan vereceği zarar dev boyutlarda. İşin kötüsü, ciddi eksperlerle kamuoyu önünde hiçbir tartışma henüz yapılmamışken, çoktan bitirilmiş. Yandaşlar, Araplar, Katarlılar arsaları kapatmışlar. Yani iş sekteye uğrasa, hepsi isyan edecek, “Ne demek? Bizlere naylon arsalar mı satıldı?” diye! Türkiye hayati bir konuda oldu bittiye getiriliyor. Geriye dönüşü olmayan bir yola zorla sokularak, doğal jeografik yapısı adeta tecavüze uğratılmak isteniyor. Bizler de durdurmaya çalışıyoruz. Hani duyarlı yurttaşlarımızın, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerinde uzun kuyruklara girerek imzaladığı itiraz dilekçeleri var ya? İşte herkes bilsin ki, o itirazların adedi kaç olursa olsun, diyecekleri şu: “Gördünüz mü 16 milyonluk İstanbul’da topu topuna şu kadar kişi itiraz dilekçesi verdi”. Oysa bunun hiç önemi yok! Konu rakam değil. İsterse tek bir kişi itiraz etsin, onu zaten halk adına yapıyor. Olayı bu şekilde çığırından çıkarmaya kalkanlara verilecek tek cevap var: “Referanduma gitmeye cesaretiniz var mı?”

İnsanı deli edecek bu Kanal İstanbul oldu bittisi ile boğuşurken karşımıza bir de Sözcü davasını sürdüler. “Hiç Emin Çölaşan veya Necati Doğru’dan Fetöcü çıkar mı? Bunlar deli saçması iddialar” filan mı dememi bekliyorsunuz? Bunları yanıtlamak bile, bu zavallı hayali senaryolara güç vermek olur. Söylenecek başka laflar var: “Bu sefer kim kandırdı sizi?” veya “Yarın bu hakim de diğerleri gibi kaçarsa, onun hakkında o gün neler diyeceksiniz?”, “Bu davaların da savcısı mısınız? Yoksa ‘bizlere bağımsız yargı karar verdi, n’apabiliriz ki?’ mi diyorsunuz?”
Bu iktidar, dehşet salma merakına, olur olmaz sebeplerle o meşhur “Korku İmparatorluğu” havasını ısıtıp ısıtıp sunmaya doyamadı gitti!... Allah’tan bu sefer baltayı öyle bir taşa vurdular ki, kendi yandaşları bile isyan ettiler. Yani Akif Bekiler, Nagehan Alçılar, hepsi “yeter artık” diyebildiler yüksek sesle! Aralarında kişisel sataşma, kavga, gürültü gibi onca polemik yaşanmışken, Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı bile merkez medyadan “insaf artık!” diyenler arasında. Yüzü kızarmadan, hiç kimse bu kararın arkasında duramaz, kefil olamaz.
Türkiye’yi belki de bunlar kurtaracak bu iktidardan: Gözlerinin tamamen kararmış olması ve kendi kendilerine verdikleri zararların bile ayırdında olamamaları... Hem de fark ile gelen İstanbul hezimetinden ders almadan, belediyelerin gidişatı hakkında yapılan anket sonuçlarına göz atmadan...
CEP HERKÜLÜ” BİLDİĞİMİZDEN DE BÜYÜKMÜŞ!
Naim filmine geçtiğimiz hafta sonu, çoğu insan gördükten sonra gittim. Ama iyi ki sinemada kaçırmadım. Gerçekten muhteşemdi. Mustafa Uslu, müthiş filmlere imza atmayı bilen bir yapımcı. Daha önce “Ayla” ve “Müslüm” de onun prodüksiyonuydu.
Bu filmlerin ortak noktaları: Gerçek yaşanmış hikayelerden yola çıkmaları, inanılmaz başarılı yönetmenler ve aktörlerin elinden çıkmış olmaları, son derece mükemmeliyetçi sanat yönetmenlerine sahip olmaları, seyirciyi bazen mutluluktan, bazen milliyetçi duygulardan, bazen nostaljik frekans yüklemesinden, bazen ise üzüntüden ağlatmayı başarmaları… Bu filmleri ve üstün başarılarını seyrettikten sonra, neredeyse şunu diyeceğim geliyor: Gerçek hayatta yaşanmış önemli bir olay, bir serüven, dramatik bir yaşam dilimi, ancak bu seviyede filmi yapıldığı zaman izleyen halkın gözünde uçuşan taşlar yerine oturabiliyor! Bu filmlerden en az ikisini görenler, neden haklı olduğumu çok iyi biliyorlar. “Çicero” ve “Türk İşi Dondurma”, belki bu diğer üç filmin başarı zeminini yakalayamadılar, ama onlar da büyük bir özen, emek ve araştırma sonucu doğmuş çalışmalardı. Onlara da şapka! Nasıl biz ressamların da her resmi aynı başarı seviyesini yakalayamazsa, halkın veya Uslu’nun da bu yapıtlar arasında tercihleri kaçınılmaz şekilde vardır. Ama bir konu dikkatimi çekiyor: Nasıl 80’lerle beraber Yeşilçam, daha çok “Yönetmen Sineması” moduna geçtiyse, sanki şimdi Uslu ile bir “Prodüktör Sineması” sayfası açılıyor.
Gelelim Naim’e: O yılları içinden yaşadık. Ama bizler bile işin iç yüzünün birçok virajını tam olarak algılayamamışız. O yıllar, bizlerin Turgut Özal’a karşı büyük bir muhalefet yürüttüğümüz dönem. Muhalefet, doğal olarak Özal’ın her hamlesini yerden yere vuruyordu. İşte o günlerde, Özal’ın Süleymanoğlu vakasını nasıl yerinde, haklı ve doğru bir şekilde kararlı bir operasyonla tamamladığını, satranç diliyle bir hamleyle dört taş alarak şah-mat yaptığını film çok güzel bir şekilde yansıtıyor. Ardından dünya çapında tarihi bir başarıya dönüşen bu hikaye, gözlerimizi yaşartmakla kalmadı, sayısız Dünya, Olimpiyat ve Avrupa şampiyonluğu ve rekoruna dönüştü. Ülkemiz o başarılara o kadar açtı ki... Ülke, Naim ağırlıkları kaldırırken, onunla nefesini tutar, onunla haykırır, onunla sokağa dökülürdü. Dünya “Cep Herkülü”nün başarılarını imrenerek izledi!
Naim’in sportif başarı olarak kıyaslanabileceği isimler var: Jean Claude Killy, Eddy Merckx, Peter Phelps ya da Roger Federer... Ama aslında bu diğer devler değil, tek bir isim onun yanına gelebilir: Muhammed Ali. 1968 kuşağının simgelerinden Ali, Vietnam Savaşı’nın kirliliğini nasıl bu uğurda hapse girmeyi göze alarak dünyaya anlatabildiyse, nasıl siyah Amerikalılar’ın yaşadığı ırkçılığı durduran hamleleri yapabildiyse, nasıl bu mücadeleleri verirken dev başarılara imza attıysa, Naim Süleymanoğlu da, Bulgaristan’da Türk azınlığın yaşadığı korkunç muameleleri dünyaya taşıyan, sesini uluslararası arenada duyurup onları kurtaran isim oldu. İşte bu nedenlerle onu bugün tarihin en ünlü ve en çok iz bırakmış sporcusunun, Muhammed Ali’nin yanına layık görebiliyoruz.
Sola özeleştiri: O günlerde, -kendimden söz etmiyorum- Özal’ın örtülü ödenekten Naim için Bulgaristan’a 1 Milyon Dolar verebilmiş olması, ciddi bir eleştiri konusu olmuştu. Ama o konuda tarih ve zaman Özal’ı haklı çıkardı. Bu tabii diğer hatalarını örtmez ama alkış gerektirir!