31 Aralık 2013 Salı

Yediğin Hurmalar, Gün Gelir Tırmalar! / Bedri Baykam / 31 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..

Pazar günüm çok yoğun geçti. Önce CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanlığı binasının açılış töreninin doğal bir mitinge dönüşmesini yerinde izledim. Müthiş bir coşku vardı. Saatlerce eski dostlarla Kılıçdaroğlu’nun havaalanından 4. Levent’e gelmesini bekledik. Kılıçdaroğlu çarpıcı bir konuşmayla iktidarı iyice hırpaladıktan sonraSarıgül’ü İstanbul örgütüne sundu. Şu sözleri çarpıcıydı: “Benimle ‘genel müdür’, ‘esnaf’, ‘çiftçi’ diye alay ediyor. Ben tüm bu sıfatlarla gurur duyarım da, acaba o yarın sokağa çıktığında halkımız kendisine ne diyecek?” 
Bu sorunun orada koro halinde verilen yanıtını biliyorum da, acaba bu tepki salt CHPlilere mi has, diye düşündüm. Yanıt gecikmedi. Akşam Fenerbahçe-Kayseri maçındaydım. Artık alıştığımız gibi maçın başında ve 34. dakikasında hükümet aleyhine yapılan ısrarlı ve giderek artan tezahüratların dışında, CHP mitinginde atılan slogan, çok farklı insanlardan oluşan stadyumda da aynı kabulü gördü! Dünyada belki bugüne kadar hiç yaşanmamış bir tepkiydi bu! Hemen ekleyelim: Dünyanın herhangi bir ülkesinde bu sahneyi yaşayarak aşağılanan bir başbakan, kendisine biraz saygı duyup derhal istifa ederdi. Internet dünyasında yayılan bu “dünya çapında haber”in en önemli yanı, medyada uğradığı sansür! Yine artık “kapalı” bir dikta rejiminde yaşadığımız teyit edilmiş oldu. 
17 Aralık skandalında, Erdoğan’ın kriz yönetimi son derece başarısızdı. Hatta daha kötüsü yapılamazdı! Suçluların üstüne gidip krizi az yara bereyle atlatacağına, fırtınanın merkezine akıl almaz bir dalış yaptı. Yolsuzlukta suçüstü yakalananlara ve onların uydurdukları masallara arka çıkmaya kalktı. Soruşturmayı yürüten polis ve savcıları yok etme operasyonuna girişti. Yargı bağımsızlığını fiilen öldürdü. Tabii“referandumda hata yapmışız” tespiti, duyanları güldürdü. Meğer Sayın Başbakan“yetmez ama hayır”cıymış da henüz farkında değilmiş! Böylece, 16 Aralık’a kadar kendilerinden bağımsız ve adil bir mekanizma olarak gördüğü yargıyı, birden“çeteleşmiş düşman” ilan etti! Tabii elinden gelse HSYK’yi yargılayacağını da ifade etmesi, tüm çaresizliğini ve saldırganlığını en mizahi yolla ortaya koymuş oldu. Bizler o demeçle artık sorunun siyasi değil “ruhi” olduğunu anladık! Aynen “İçki içen bize oy vermişse ayyaş değildir” demeci gibi! 
Erdoğan’ın her gün kötüye giden ve dehşetle izlenen ağır tepkilerinin arkasında, yaşadığı büyük hayal kırıklıkları var. Kafasındaki gerici modele oturtmaya çalıştığı “Yeni Türkiye”(!) projesi anayasa ve başkanlık hayallerinin suya düşmesiyle tozlu raflara kalktı. Bunun üzerine ortamı her gün gerdikçe gerdi. Gerek beyaz kefenli müsamerecilere yaptığı provokatif konuşmalar, gerek “Seninle işimiz bitmedi savcı efendi” diye hitap ettiği yargı mensupları, gerek “Bu bir istiklal savaşıdır” çağrısı, son derece vahim raydan çıkmalar! Peki, Erdoğan halkı, mantığı, Cumhuriyeti, yargıyı, özgür basını (!) ve kendi suyundan gitmeyen her kişi ve kurumu neye güvenerek toptan dışlıyor ve tehdit edebiliyor? Çünkü artık bu ülkede bekçi kovuldu, arada düdük öttürmesi, ıslık çalması bile yasaklandı: Böylece tek adam dayatmaları çeşitli itirazlara rağmen biber gazı, cop ve zindanlar eşliğinde paşa paşa yürüyebiliyor! 
Gelelim iktidar-cemaat ilişkilerine... Biri beddua okuyup diğeri “Çetenin inlerinegireceğiz” dedikten sonra, bu kopuştan panik olan kimileri tekrar aralarını bulabilir mi? Pek sanmıyorum, bence artık U dönüşü kavşağını aştılar. Yoksa ne diyecekler?“İnlerine girdik, geçiyorduk uğradık, çorbaya geldik” diye lafı mı çevirecekler? Birbirlerine girmeleri, Türkiye’de “reel politik” açısından yeni ittifak veya oluşumlar yaratabilir, ama her ikisi açısından orta yere bırakılan faturalar artık kolay kolay kapanmaz. Çünkü kumpasçılık ve yolsuzluk-hırsızlık birbirini örtemez! Umarım bugüne kadar sadaka mantığıyla yaklaşıp kendilerine bağladıkları halk, bu sefer nasıl kandırıldığını ve soyulduğunu anlar! 
Tabii halkımız bu trajedi karşısında bile espri kapasitesini ayakta tutuyor. Bir taksi şoföründen: “Vallahi anlamadım, gazeteciler içeride bunlar mağdur, askerleriçeride bunlar mağdur, şimdi ülke kutu kutu soyulmuş, yine bunlar mağdur; nasıl oluyor da oluyor?” Bir de sanal muhalefetten taşanlar var: “Yeni 10 bakanın 27 çocuğu varmış, nasıl besleyeceğiz hepsini? Acaba peşin ödesek indirim yaparlar mı?” İşte böyle dostlar, dün yediğin hurmalar, gün gelir seni böyle tırmalar! Hepinize daha neşeli, temiz, sağlıklı ve aydınlık bir yeni yıl dilerim.

24 Aralık 2013 Salı

"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE" / FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL‏


"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE"
JFK, Dallas 1963

2. FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL

Bedri Baykam'ın 22 Kasım 2013 - 19 Ocak 2014 tarihleri arasında Piramid Sanat’ta sergilenen "Dünyayı Değiştiren 8 Saniye" başlıklı sergisinin paralel etkinlikleri kapsamında düzenlenen
2. film gösterimi ve panele davetlisiniz.

Aynı zamanda Türk vatandaşı olan ve Türk-Amerikan siyasal ortamlarını yakından tanıyan 1940 doğumlu Amerikalı araştırmacı yazar CEM RYAN ve BEDRİ BAYKAM'ın katılımlarıyla...

Kennedy Cinayetini Hazırlayan Odaklar ve Günümüze Kadar Süren Artçı Şokları'

28 Aralık 2013 Cumartesi
Saat 15.00-18.00

Not: Bundan sonraki 3. ve son ‘tarihi’ 12 saatlik maraton buluşma,19 Ocak pazar günü, serginin son gününde Bedri Baykam'ın tüm yönleriyle Kennedy cinayetini anlattığı 9 saat 45 dakikalık video, 2 saatte bir yapılacak yarımşar saatlik tartışma aralarıyla sabah 11.00 gece 23.00 arasında izlenecektir. Bu tarihi de şimdiden programınıza not edebilirsiniz!
Piramid Sanat
Feridiye Cad. 23 Taksim-İstanbul
0212-2973121-15

NASREDDİN HOCA’YI AŞAN FIKRA DURUMLARI! / Bedri Baykam / 24 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Arkadaşlar vallahi benim çocuğun ayağı 49 numara, bu hesaba göre köşeyi dönmem lazım! Ne desteler sığar o kutuya! İmam-Hatip için saklıyormuş! Şaka bir yana, geçen hafta hükümet-yargı-emniyet-hukuk ilişkilerinin Türkiye'de koca bir guguk olduğu yine tescillendi! Böyle yüzsüzlük görülmedi; utanıp istifa edeceklerine iddiaları yok etmeye çalışıyorlar! Yolsuzlukla mücadeleden anladıkları: Soruşturmayı yürütenleri görevden al, yerine adamını koy, medyayı tehditle sustur! Helal! İşte ileri demokrasi! Hükümetten biri çıkıp "soruşturma gittiği yere kadar gitsin" diyor, ama herkes tasfiye ediliyor! Törkiş majik! Arınç sakin konuştukça herkes hipnotize olacak sanıyor. Bir yandan göstermelik “Böyle yolsuzluklar varsa sonuna kadar araştırılsın” denirken bir yandan da gazetecilere Emniyet binası yasaklanıyor! "Yolsuzluk soruşturması, düşmanıma yapılırsa, adalet süreci işleyecektir, kutsaldır, bize yapılıyorsa savcılar görevden alınmalıdır" Ama zaten “Tek bira içen bile alkoliktir ama eğer AKP’ye oy veriyorsa alkolik sayılmaz” diyen, aynı zihniyet değil miydi?
Gezi’deki “kahraman polisimiz” şimdi “çete” oldu! Daha dün "Bağımsız yargı işliyor, napalım" diyenler, şimdi panik içinde "Çeteler temizlenecek" diyorlar! Her gün "yargıya saygı"dan dem vuran bir hükümet tanıyordum. Şimdi insan hakları ve masumiyet karinesi ağızlarından düşmüyor! Fesupanallah! Hem bir Atatürkçü, hem de bir Fenerbahçeli olarak çok duygulandım, özellikle Arınç "yürütülen psikolojik savaşla" yıpratıldıklarını vurgularken!
Bu hangi Muz Cumhuriyeti'nde olur, söyler misiniz? Soruşturulan hükümet, dosyanın polis müdürleri ve savcılarını kendi adamlarıyla değiştirecek! Öte yandan bir daha bunun yaşanmaması için artık “üstünü araştıran” mecburen haber verecek! Bu kadarını Nasrettin hoca bile düşünemememişti: “Amirim izninizle yarın hakkınızda bir takibat başlatacağım!”
İmam'a zorla "evet içtiler" dedirtmeye çalışanlar, hakim-savcı da değiştirir, yolsuzluğu da hokus pokusla örterler!
"Ben o parayı yerde buldum" bile bir açıklama gayreti (!) olabilirdi. Ama soruşturanı yok etmeye çalışanların özürleri kalmaz. İspanya'da polis, İktidar Partisi’ne baskın yapmış, yolsuzluk belgesi aramış. Sorun bakalım Başbakan savcıyı görevden almış mı? Bu iktidarın, artık uluslararası planda meşruiyeti kalmamıştır. Ama kaç kişi farkında? Bizim evde çalışan kıza annem sordu: “Gördün mü şu olup bitenleri? Yanıt: “Ne olmuş ki abla?” Tayyip Bey de bu konularda bizden daha çok şey biliyor ve bu iletişimsizliğe güveniyor! Dün "ben bu davanın savcısıyım" diye davul çalanlar, şimdi bir diğer davanın avukatı ve koruyucu meleği oluverdiler! Hergün"ahlak" nutukları atarak başımızı şişirenler, şimdi o kavramın göğüs çatalında olmadığını anladılar. Ne öğrendik? Doymadıklarını, yılların hırsını para açgözlüğüyle doldurmaya çalışan köpekbalıklarına benzeyip türevlerini yetiştirdiklerini...
Hükümet, konuyu sihirbazlık metodlarıyla Gezi'ye bağladı. Gezi'yi de Ergenekon'a bağlamışlardı, demek ki Cemaat de Ergenekoncuymuşşş!! Ergenekon'da götürülenlerin suçu Nutuk okumak, Cumhuriyet mitingi, muhalefet hakkı kullanmaktı. BUNLARIN SUÇU DÜNYAYI AYAKKABI KUTUSUNA HÜPLEMEK!
Muhteşem iktidarımız, ortada yerleşik bir "hizmet örgütü" olduğunu kendisi de ısırılınca 11 yıl sonra birden öğrenmiş! Düne kadar ortaklardı! Bonjour Tristesse! Çok merak ediyorum, THY'de Zaman gazetesini ne zaman yasaklayacaklar?!
Zaten medya durumları çok karışık! Bu kapışmada, safını belirleyemeyen kimi gazete müdürleri, yazarlar, bürokratlar, iş adamları, kimbilir ne zordadırlar! Nazlı Ilıcak'ın Sabah'tan atılması: İlahi ders mi, yanlış avukatlığın beklenen sonu mu? Medya tehdidi, taciz artık
"kendi içlerinde” yaşanıyor! AK GENÇLİK "Niye bizi kandırıp yolsuzluk yaptınız?" diye Parti Merkezi’ne yürüyeceğine, "Niye yolsuzluğu yazıyorsunuz?" diye Zaman'a yürümüş! Bizim liberallerde ise, sorgulamak caiz de, cesaret noksanlığı ve patronların avuç içine geçirilmiş halleri çok acıklı! Açık bir toplumda Ankara Emniyet Amiri cinayeti veya intiharı her yerde 8 sütun manşet olurdu; Tabii burada değil... Tüm basının neredeyse YOK saymasına anlam veremedim! Krizin ilk gününden itibaren yine sormak durumunda kaldık: “Alooo? Penguen medya? Buzlar çözüldü mü? Yoksa sıra "Timsah gözyaşları" belgeselinde mi?”

Süregelen iddialara aranızda "çok şaşırdım" diyen var mı? Eurovision'a "alternatif" üretmiş "Appabı kutucuları"... Böylece "ahlak"ları (!) korunmuş olacak, dekolteler açılmayacak! Yeni bir şarkı çıkmış, çok ilgi görüyormuş, harika bir nakaratı var, tavsiye ederim: "Beraber yürüüttüüük, biz bu yollaaaarda...” Vallahi kazanabilirdi yarışmayı!

17 Aralık 2013 Salı

CHP ADAYLARDA KENDİ KÖKÜNÜ ARASIN! / Bedri Baykam / 17 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..




Önümüzde son derece kritik üç seçim var. Belediye seçimleri için çoktan start verildi. Hangi dönemde? Gökçek'in Ankara'da otobüslere "ahlak ajanı" yerleştirme kararı aldığı, baret ve maske taşıyan Gezi mağdurları aleyhine davalar açıldığı dönemde. İşte bu ağır günlerde, muhalefet adaylarında hala süren belirsizlik, seçimler yaklaşırken umutların yeşermesine maalesef engel oluyor.
Halk sabırsız. Artık her şeyin netleşmesini istiyor. İstedikleri fazla bir şey değil: Atatürkçü, sosyal-demokrat, dürüst, kökü sağlam, kaypak eğilimler göstermemiş insanlar istiyor halk. Halbuki alınan birçok nahoş koku var ve herhalde eski hastalıklar maalesef devam ediyor. Ne yazık ki birçok kent için adı geçen adaylar arasında sağcı partilerde siyaset yapmış isimler var. Partililer tepki içinde. Nedeni bilinmez, CHP’nin yine adaylarını kendi kökünde arayacağına, MHP'de veya AKP'de siyaset yapmış insanlarda araması, akıl almaz derecede sorumsuz ve yakın dönemlerden hiç ders almamış bir tavrın yansıması. Hem de hangi yıl yapıyor CHP bunu? Gezi olaylarıyla tarihe geçen, en keskin genç muhalefetin ülkeye gözünü, canını kaybetme pahasına damga vurduğu 2013 yılında!
Bu Parti daha önce de ne yazık ki kendi öz evlatlarını milletvekili aday adayı yapmazken, daha sonra pılıyı pırtıyı toplayıp AKP'ye kaçan milletvekilleri, eski PM adayları veya... Genel Başkan adayları (!) bile gördü! Acı olan, tüm bu yaşananlardan sonra Parti'nin hala aynı bataklığa saplanma eğilimi! Toplumun nabzı bu kadar mı tutulmaz? İntihar, bu kadar mı tadından vazgeçilmez büyülü bir şuruptur? Artık tahammül edilebilir bir seçim kaybı şansı kalmadığını göremiyor musunuz? Şimdiden adı geçen Ankara, Adana, İzmir ve Hatay adayları konusunda gerek Parti örgütleri, gerek kimi Alevi gruplar büyük infial içinde. Örneğin Muharrem İnce gibi Ankara ve Türkiye'yi sallayabilecek bir aday adayı varken, Parti nasıl olur da MHP’li bir adaya, Mansur Yavaş'a göz kırpabilir? Bu sözde çok kurnaz taktiklerin tutmadığını geçmişte de gördük. Merkezden veya sağdan yapılan transferler, hiçbir zaman kalıcı veya hayırlı olmadı. Parti üst yönetimi, bu gaflar yaşandıkça seçim zaferinin bir hayalden öteye geçemeyeceğini göremiyorlar mı? Aynı "klinik vaka" hatalar tekrarlandıkça, bu sütunlardan "aynı sepete oy kullanmak adına" bile olsa CHP'ye toplu oy istemenin zorlaşacağını anlamıyorlar mı? CHP böyle davrandıkça, daha çoook "sol ittifak", veya "Milli Güçbirliği" kurulur, çok aday çıkar, çok bölünme yarası alınır!
Yıllardır hep “ideal partileşme için ideal tüzük”ten söz ettik ve hatta 18 ay çalışıp bir model sunduk. Ne var ki o çalışmadan yalnız "gençlere ve kadınlara kota" dikkate alınırken, tüm üyelerle ön seçim devrimi gibi demokratik atılımlarla ilgilenilmedi. Şimdi adaylar açıklandıktan sonra sen gör istifaları, tepkileri, siyaset bırakmaları! Halbuki siz ancak kendi seçmeninizi gerçekten ikna eden adaylar bulursanız, insanları "kerhen" oy vermekten kurtaran bir rüzgar yakalayabilirsiniz! Geminin kaptan köşkünden bunları görmek o kadar zor mu?
Halk artık zenginleşmek için aday olan insan profili de görmek istemiyor. Adana gibi büyük kentlerde yolsuzluk dosyaları ve dedikodularından adım atamaz duruma düşmüş adaylara mahkum bırakılabilir mi CHP? Böyle mi seçim kazanacak?
Kimse bana "her aday aynıdır, parti fark etmez" masalını anlatmasın. İzninizle, mesela dayım, Sarıyer eski Belediye Başkanı İhsan Yalçın'ı örnek göstereceğim. Sarıyer gibi bir büyük rant kaynağı bölgede, eski CHP gençlik kolları üyesi ve vali Yalçın, 1989’da SHP’den seçim kazandı, 5 yıl görevde kaldı. Geldiği sadelikte gitti. Bundan hiç gocunmadı ve tersine gurur duydu. 9 ay önce çıkan kitabında (Yalana Talana Karşıyım diyen bir bürokratın anıları-Cinius yayınları) Yalçın, birçok ilginç anısının yanı sıra, kitapta 6 Mart 1994 tarihli Milliyet gazetesindeki ilanına da yer veriyor. Orada 5 yıllık döneminde malvarlığında ne alıp ne verdiğini de görebiliyoruz: Dayım Sarıyer üzerinden zenginleşmemeyi başardı (!). Şimdi de örnek bir sorumlu yurttaş olarak gittiği her yerde saygı görmeye ve parlamaya devam ediyor. Arzu edenler 1950 ve 60'larda üçü kız, üçü erkek, 6 mütevazı Akşehirli kardeşin nasıl tümünün yüksek tahsil yaptığını ve Yalçın'ın anılarının yakın tarihimizin hangi sayfalarına ışık tuttuğunu okuyabilir.

Son söz: CHP artık aklını başına alsın. Gerçekten kökten partili, dürüst, çalışkan, örgütün sahipleneceği adaylar çıkarsın ve halkı bölünmeye zorlamasın, intiharına koşmasın. Bu halk başka bir şey aramıyor ve kimsenin onu kandırmaya hakkı yok!

10 Aralık 2013 Salı

BU KADAR REZİLLİK YETTİ ARTIK! / Bedri Baykam / 10 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet gazetesi makalesi..



           Artık insanların ülkemizin her noktasında hak etmeden yaşadıkları rezilliklerden, tacizlerden bıktım, bıktık. Her geçen gün, gazeteler, ekranlar ve internet sayfaları bu ayırımcı, yüz kızartıcı haberlerle dolu.
Örneğin yine uyanır uyanmaz gördüğüm haberlerden biri, iki Galatasaraylı Drogba ve Eboué’nin içlerine Mandela ile ilgili giydikleri tişörtün TFF tarafından uğradığı takibat ve bekleyen cezanın dünya basınına konu olması... Şimdi kalkıp yedi cihana nasıl anlatacaksınız ki, ülkede yaşanan yalakalık yarışı ve Cumhuriyet'e saldırı çerçevesinde Fethiyespor'un "Yüce Atatürk" tişörtüne layık görülen o utanç verici cezanın üzerine TFF "Biz bunu her siyasi slogana uyguluyoruz" gibi bir bahaneyle "Madiba"ya kadar uzatmış? Tabii ki hiçbir yabancı anlamaz. Twitter hesabımdan "TFF istifa" kampanyası başlattım! Dün Spor Bakanı Kılıç'ın bile dayanamadığı bu bataktan çıkıp hatalarından döndüler mi, henüz bu satırları yazarken bilmiyorum, ama şuna inanıyorum ki hangi aklı evvel TFF'yi bu "ucube" (!) karara sevkettiyse, en azından geri çark ederken o zavallı adamlar derhal özür dileyerek görevi terk etmelidir.  Yahu "Herkese mal olmuş değerler"den biri ise, o tişörtü giymek nasıl oluyor da “tartışmaya açmak” sayılabiliyor, önce ne dediğinizi bilin, söyleminize taktığınız kulpa karar verin! Ey TFF, ya bu rezaleti kendi içinde bir-iki kişinin istifasıyla özür dileyerek çöz, ya da toptan istifa et!
Anayasa Mahkemesi'nin aldığı Mustafa Balbay kararının uygulanmasını beklediğimiz kritik saatler yaşıyoruz. Yine bu satırları yazarken Balbay'ın dün daha geç saatlerde serbest kalıp kalmadığını henüz bilmiyorum. Ülkenin 12 Eylül 2010 referandumundan sonra kör-topal ilerlemeye çalışan hukuk sisteminin zirvesinde olan AYM bile artık Silivri üstünden yaşatılan insanlık dramına katlanamıyor. Balbay'ın değerli eşi Gülşah Hanım ve sevgili çocukları Yağmur ile Deniz, artık yaşamlarının en unutulmaz buluşma karesine hazırlanıyorlar. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin artık daha fazla direnç göstermeye çalışmadan ve açık suç işlemeden Balbay'ı başta ailesine ve ardından bizlere, Türk halkına iade etmesi lazım. Bu 48 saatlik son mantıklı uygulama süresi bugün doluyor, umarım siz bu satırları okurken 1. sayfada Balbay’ın özgürlük kareleri yer alacak!
            CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ise Ergenekon mağduru, örnek aydın, örnek hoca Fatih Hilmioğlu'nun sinsice ilerleyen hastalığının doğru tedavi edilebilmesi için yeni bir imza kampanyası açtı. Bu kampanyayı hemen imzalayarak tekrar kamuoyunun vicdan gündeminin en üst sırasına havale ediyoruz. Başta Sn Cumhurbaşkanı’na soruyorum:
Türkiye bu konuda yapılan haksızlığa nihai tepkisini vererek durumu düzeltmek için iş işten geçsin diye mi bekliyor? Hilmioğlu'nun durumu en az Balbay'ınki kadar açık ve ivedi çözüm bekleyen bir insanlık dramı. Buna toplumun en üst mevkileri, yani başta  Çankaya ve Anayasa Mahkemesi, derhal "dur" demelidir.
Mehmet Perinçek, Doğu Perinçek'in oğlu. Örnek, gurur duyulacak aydın bir araştırmacı. O da maalesef Ergenekon davasından mağdur oldu ve 2 yıl Silivri'de yattı. Yaptığı arşiv çalışmaları ve yayınladığı kitaplar, Türkiye'ye nefes getiren son derece kritik konulara önyargıları yerle bir ederek ışık tutuyor. Türk-Sovyet ilişkileri ve Ermeni meselesi üzerine değerli birçok araştırma kitabı var. 5 Ağustos 2013 tarihinde serbest bırakıldıktan sonra 9 yıldır araştırma görevlisi olarak çalıştığı İstanbul Üniversitesi'nde yaşadığı haksız-hukuksuz uzaklaştırılmayı dile getiren bir durum tespitini köşe yazarlarına yolladı. Şu çelişkilere bakar mısınız lütfen: 2007 yılında T.C. Dışişleri, kendisini Ermeni meselesi konusunda çalışmalar yapmak üzere Rusya’ya yolluyor. Bu arada doktora prosedürünü donduruyor. Çalışmalarındaki bulgular, Türk resmi makamlarınca soykırım iddialarına karşı çeşitli platformlarda kullanılıyor. Ama şu garipliğe bakın ki, aynı M. Perinçek Ergenekon davasından yargılanırken, iddianamede aynı konuyla ilgili çalışmaları “milli hassasiyetleri kullanmak suretiyle sözde Ergenekon Terör Örgütü’nün propagandası” olarak değerlendiriliyor ve Perinçek tutuklanıyor!

Ne diyordu Şenay? "Dünyaya geldik bir kere"... Yeter artık bu yaşadıklarımız. Yeter insanlarımıza yaşatılan bu mantık ve hukuk dışı tacizler, yetti artık karanlık günler! Fazla birşey değil, insan olarak var olma hakkımızı geri istiyoruz! Başaracağız...

6 Aralık 2013 Cuma

HÜKÜMET, ALEVİ EVLERİ VE PENALTI! / Bedri Baykam / 3 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



         
 Oynadığımız oyunun adı nedir? Topa ceza sahasında elle müdahale etmek penaltı mıdır yoksa biz fark etmeden oyun hentbola mı dönüşmüştür? Burası Türkiye'dir. Şaşıran aptaldır! Son 33 yılda ameliyat masasında cinsiyet değiştirtilen şanssız ülke! Önce siyasi yapısı, ardından insan profili ve yasaları neşter darbeleriyle kimyasıyla beraber bozulan ülke...
          Laik hukuk devleti kurbanlık koyun gibi doğranırken yerine "ılımlı İslam" kod adı altında türban silahı ile şeriatçı yapı yerleştirilmiştir.
"Konuşmanızda bari bir kere Allah’ın adını anın" diyenlere karşı, mitingde attığı nutuğu "Allahaısmarladık" diye bitiren İsmet İnönü gibi demokratlar gitmiş, yerine koruma ordusu ile gösteriş namazına gidenler gelmiştir!
           Dün Sol’da "beklediğim" bir haber gördüm: Şeriat yanlısı bir kurum
"bilimsel bir araştırma" yapmış ve gençlerdeki "laiklik düşüncesi"ni bir tehdit olarak yansıtmış! Gençliğin "alkol-fuhuş-anormal giyim tarzı-eşcinsellik" gibi sapmaları ve o meşhur "kızlı-erkekli" evlerdeki artışın tehlikesi masaya yatırılmış. “Helal” dedim. Zamane “Devlet-i Aliyye”siyle senkronize çalışma diye buna denir! Aklı fazlasıyla "karışık" olan dönemimizde, "Hırsızlık mı suç, polislik mi” sorusu gündeme gelmeli ki çocuklarımız nerede duracaklarını bilsinler! Geziciler, bir türlü kanıtı bulunamayan "camilerde içenler", Atatürk’ü "deccal"görenler, merdiven altında fitne bulanların fink attığı bir ortamda böyle örnekleri çoğaltmak lazım ki, toplum doğru yolu bulsun!
             MİT üstünden provası yapılan ve dershanelerde ayyuka çıkan
"Cemaat-İktidar" kavgası, son zamanlarda liderlik çekişmesi biten ligimizden daha fazla ilgi çeker oldu! İbretle izliyoruz eski kankardeşlerin düştükleri penaltı ve ofsayt kavgalarını... Mesela Zaman ve Star zıt kutuplarda, Birgün'de de Barış İnce "Okyanus ötesi"ne açık mektup yollayıp gürültüyü mizaha boğmuş. Biber gazı ve tehlikeli silah gaz maskeleri her an devreye girebilir!
           
"Bavulcu" yine açmış, 2004 MGK kararları çıkıvermiş! Durum vahim. 28 Şubat’ın avukatları Ersöz ve Aras hemen devreye girmişler: "O zaman ya 28 Şubat için atfedilen suçlar, yani 'Cunta'ya bağlanan kurum kapatmalar meğer suç değilmiş ya da bu kararda imzası bulunan Hilmi Özkök, Aytaç Yalmaz, Erdoğan ve Gül'ün de aynı davadan acil yargılanmaları lazımmış". Eyvah! Mantık işte, ne diyeceksin ki? Konu hep o melun penaltı! Bence hemen Dursun Çiçek vakasını araştırsın suçlananlar. Belki imzaları "yaş" değildir! Bunlara da başka "İslami" bilimsel kurumlar baksın!
             Şimdi sakın biri münasebetsizce "
Sen bizimle kafa mı buluyorsun, İslam'la ne ilgisi var?" demeye kalkmasın! Siz koskoca Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) Diyanet İşleri Başkanlığı ile ortaklaşa yürüttüğü o müthiş "enflasyon" araştırmasından hiç nasiplenmediniz mi? Yani "Dışarı çıkarken başınızı örter misiniz?" , "Köpek giren eve melek girer mi?", "Kendinizi hangi mezhebe ait hissediyorsunuz", "Misafirlikte kadın-erkek mi oturursunuz?" gibi kökten sorular henüz size sorulmadı mı? Böylece Gezi olayları hakkında raporlarını ortaya döken Emniyet Müdürlüğü raporundaki "Şüphelilerin %78'inin alevi kökenli olduğu tespit edilmiştir" gibi bilimsel saptamaların nasıl somut kökenlere dayanabildiğini anlamış oldunuz. Hala şüphe duyan gafiller kaldıysa, o zaman ünlü gazeteci Nagehan Alçı'ya kulak versinler: "Gezi bir alevi ayaklanmasıdır" Koca gazeteci, emin olmasa söyler miydi hiç!? Ayrıca merak etmeyin yine Nazi metodlarıyla da durum kurtarılıyor: Bakın Adıyaman Alevi evleri işaretlenmeye başlamış bile!
            Şimdi yine bazı bahtsızlar çıkıp "
İyi de hani son demokrasi paketine göre, kişilerin özel bilgilerine güvence gelmişti?" diye sorabilir. Halbuki Başbakan"Bu özel bilgiler ilgisiz kişiler tarafından kullanılamayacak" diye buyurmuşlardı. Şimdi kalkıp hangi şapşal, Emniyet görevlilerini "ilgisiz kişi" olmakla suçlayabilir! Bir de Aleviliğin saptanması ve "suç" kavramı ile özdeşleştirilmesiyle "ırka dayalı nefret suçuna getirilen ceza" arasındaki uçurum... Veya "yaşam tarzına saygı göstermeyenlere" getirileceği söylenen 3 yıla kadar  hapis ve "kızlı erkekli ortaya karışık" yaşayan ahlaksızların durumu... Yani o yasaların dini yaşamı korumak için çıkarıldığını anlayamayanlar. İşte onlar, tam "Cemaatle korakor mücadele verilirken" cepheyi genişletmeye çalışan uğursuz sineklerdir... Pek yakında neyin penaltı olup olmadığı, en yetkin ulemalar aracılığıyla açıklanacaktır. Kafası bizden daha karışık olan eski hakem Markus Merk bunu başaramıyorsa, başka ithal hocalar devreye sokulabilir. Allaha emanet olun...

3 Aralık 2013 Salı

"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE" / FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL


"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE"
JFK, Dallas 1963


FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL


Bedri Baykam'ın 22 Kasım 2013 - 5 Ocak 2014 tarihleri arasında Piramid Sanat’ta sergilenen
"Dünyayı Değiştiren 8 Saniye" başlıklı sergisinin paralel etkinlikleri kapsamında düzenlenen film gösterimi ve panele davetlisiniz.

SEVİL ATASOY ve BEDRİ BAYKAM'ın katılımlarıyla...


7 Aralık 2013 Cumartesi
Saat 15.00-18.00



Piramid Sanat
Feridiye Cad. 23 Taksim-İstanbul
0212-2973121-15

29 Kasım 2013 Cuma

Dünyayı Değiştiren 8 Saniye 7

Amerikan Statükosuna ağır gelince...
Kennedy suikastında, tarihsel açıdan artık kimlerin tetiği çektiğinden çok, kimlerin bu infazı örgütlediği önemli!
►Kennedy’yi ortadan kaldırmak üzere örgütlenen “düzen çetesi”nin içinde hasbelkader yer almayan çıkar grupları bile, darbenin örtbas edilmesi için üzerlerine düşen görevi fazlasıyla yaptılar!
Ogün, TSBD’nin 6. katından ve Çimenli Tepe’den kimlerin ateş ettiğini hiçbir zaman tam öğrenemeyeceğiz. Öğrensek bile bunun ispatlı kabulünü göremeyeceğiz. Zaten komplonun parçası olduğunu itiraf eden Robert Easterling’e de diğerlerine de inanan olmadı. Bugün, insan beynine uzaktan benzeyen herhangi bir “şey” taşıyan herkes, Kennedy cinayetinin bir komplo ile oluştuğunu fazlasıyla görüyor. Tutucu düzenin borazanı ve sözcüsü olan Amerikan merkez medyasında hâlâ süren gülünç “Oswald tek katil, yaşasın sihirli kurşun” baskısına rağmen, hâlâ halkın yüzde 82’si Kennedy’nin komplo sonucunda öldürüldüğüne inanıyor. 
Konu artık, cinayetin bir komplo olup olmadığı değil, komploya kimlerin iştirak ettiğinden ibaret. Kennedy, başta Johnson ve Hoover olmak üzere, düzenin odaklarını tutan onca kodamanı tehdit ediyordu. 1964’te Johnson’ın ve Hoover’ın da Kennedy tarafından görevden alınacağı biliniyordu. 
‘Jack herkese karşı’ 
Kennedy’nin 1965’e kadar Vietnam’dan çekilme programı, Kruşçev’le sürdürdüğü barış diyalogları ve nükleer testleri yasaklayan anlaşması, büyük petrol ve çelik şirketlerine getirdiği ek vergi politikaları, sendikalardan yana koyduğu tavırlar, tabii ki kimilerini fazlasıyla ürkütmüştü. Bu listeye CIA’ya yönelik hakarete varan tehditlerini de eklediğimizde (“CIA’yı 1000 parçaya bölüp artıklarını rüzgâra savuracağım”) ortaya, “Jack, herkese karşı” düzeninde oynanan bir Amerikan futbolu görüntüsü çıkıyordu. Evet, Başkan çalışkan, güçlü, son derece karizmatik ve güvenilirdi. Dünyada onu destekleyen yüz milyonlarca insan vardı. Ama bu ABD’nin “büyükbaş”ları için hiçbir şey ifade etmiyordu. Sonuçta derin Amerika’yı köklerinden sallayan Kennedy, düzenin su başlarını tutanlar açısından çizmeyi aşmıştı. CIA destekli anti-Castrocuların “Domuzlar Körfezi” çıkartmasının Küba sahillerinde uğradığı fiyaskodan sonra Kübalı mültecilerin ve şahinlerin düşmanlığını kazanan Kennedy, 1962’de Küba Füze Krizi’nde Sovyetler’le nükleer savaşın limitine gelince, Kruşçev ile giriştiği açık ve gizli diplomatik girişimlerde son anda savaşı engellemeyi başardı ve puan kazandı. Sovyetler füzeler Küba’dan geri çekecek ABD’de Küba’yı istila etmeyecekti.  
Eisenhower Kennedy’yi uyarmıştı
Eisenhower
, 1961 Ocak’ta, görevi Kennedy’ye devrederken yaptığı konuşmada, hem selefini hem Amerika’yı “Military Industrial Complex”e karşı uyardı. Eisenhower’ın ikazı şuydu: Dünya’da artık durumlar değişti. Tabii ki ABD her yerde işi şansa bırakmadan kendi silah endüstrisini üretiyordu ve bu iyi bir şeydi. Ancak bu, hiçbir zaman Amerikan toplumunun temel değerlerinin önüne geçmemeliydi. “Ülkenin çok dikkatli olması, felaket derecede yerinden oynatılmış gücün kontrol dışı büyümesi sorununa karşı, bu bileşimin özgürlüklerimizi ve demokratik işleyişimizi tehlikeye atmasına izin vermemeliyiz” diyordu Eisenhower. Ama izin verenler vardı, hatta bunun bedeli ülke ve Kennedy’ler ötesinde, dünya için ağır olacaktı. 

Basın olayı seyretti 
Amerikan basını, yaşanan ağır dramın çarpıcı çelişkilerini -aynen Türkiye’de merkez basının yaptığı gibi- seyretmekle yetindi. Kendisine söylenen deli saçmalıklarına inanır gibi davrandı. İnsanların mahkûm olana kadar masum sayılmaları gerektiği kadar temel bir hukuk verisi, yok sayıldı. Burada bir “konsorsiyum” gibi el ele verip “çete”lerini kurarak, Başkan’a karşı açık bir darbe tezgâhlayıp Kennedy’ye, onu deli gibi seven halkı önünde bir infaz yapmışlar, böylece bozuk düzenden nasiplerini almaya devam etmişlerdi. 
‘Bu artık böyle sürmez’ 
Bu alçak komplonun parçası olmayan ama Kennedy’nin yok olmasından çıkar bekleyenler de, ister işadamı, ister polis, ister mafya olsun, kirli operasyonu örtbas etme konusunda sessiz çıkar birliğine girmişlerdi. “Bunun artık böyle süremeyeceğine” karar verenler arasında birbirine ideoloji ve çıkar ilişkileri açısından bağlı büyük başlar vardı ve Dallas, bu komplonun tohumunu öyle atmıştı.  
Ölüm kararı çoktan verilmişti
Silah endüstrisi, Pentagon temsilcileri ve Kennedy tehdidini ensesinde hisseden CIA’yı ve hatta belki mafyayı, şaşırtıcı bir dayanışmada bir araya toplayan bu buluşmalardan çıkan ilk karar, müsait ortamı beklemekti. Bu ortam Dallas olarak belirdi: Polisin ırkçı olduğu bilinen, toprak sahiplerinin her açılıma dur dedikleri derin petrol Amerikası’nın üssü, Kennedy’nin CIA’nın tepesinden uzaklaştırdığı Charles Cabell’in kardeşi Earl Cabell’in belediye başkanı olduğu o sıkıcı şehir... 
Sıra Başkan’ın o sıkı güvenlik zırhını gevşetmeye geldi. Genel bir haleti ruhiye içinde, polisler Başkan’ın güvenliğiyle ilgilenmedi, sokaklarda tehdit ilanları dağıtılan kentte, üstü açık arabanın korumasız şekilde gösteriş gezisine çıkmasına ses çıkarmadılar. 
Ardından da nihai olarak sıra işin “mekanik” kısmındadır yani oluşturulan olgun ortamda tetiği kimin çekeceğine. Anti-Castro grupların çerçevesinde gezinen Carlos MarcelloSantos Trafficante ve Sam Giancana gibi mafya patronları için bu zor bir görev değildir. Kennedy için özenle seçilen işbitirici, belki söylentilere bakılırsa Fransız Jean Souetre veya Michel Victor Merz veya bir Kübalı olabilir; fark etmez. Artık ok yaydan çıkmıştır ve o isim bir teknik detaydan ibarettir. 
Bir yalan, ne kadar büyük olursa, o kadar inanan çıkar. Bunu zaten ülkemizde de yakından bilmiyor muyuz? 
Kurşunlar hedefe ulaşır ulaşmaz, ahlar vahlar arasında süpürülen deliller, yok edilen izler, kurgulanan senaryolar başlar. Sahte polis rozetleri, ajan kimlikleri devreye sokulur. Tüfeklerin adı, mermilerin çapı değişir. Otopsi fotoğrafları, raporları yeniden tasarlanır. En tepeden “Yeni Beyaz Saray”dan en alt kademedeki polis memuru veya FBI ajanına kadar inilir ve “durumu toparlama” işlemi tamamlanır.  
‘Ben bir Günah keçisiyim’
Kennedy’e tahminimce 6-7 kurşun atıldı. İlki TSBD 6. kattan geldi ve arabayı ıskaladı, kaldırım sekmesi sonucu James Tague’in yanağını çizdi. 2. kurşun Çimenli Tepe’den atıldı ve Başkan’ı boğazından vurdu. 3. kurşun yine TSBD’den atıldı ve Connally’yi sağından soluna dönerken sırtından vurdu. 4. kurşun TSBD 6. kattan atıldı ve Kennedy’yi kıvranmaya devam ederken sırtından vurdu. 5. kurşun Çimenli Tepe’den geldi, Connally’nin bileğine ve oradan da baldırına girdi. 6. ve son kurşun ise Çimenli Tepe’den atıldı ve Başkan’ın kafatasının sağ tarafına önden girerek beynini dağıttı. 5. kurşun dışında Connally’nin diğer bacak yarası farklı bir kurşundan geldiyse veya ıskalayan başka kurşun varsa bu rakam 7 veya 8’e çıkabilir. 
Oswald, üzerine farklı kimlikler yükleyerek yanıltıcı izler bırakan bir üçlü casus oluveriyor. Anti-Castrocu grupların içinde de yer alan Oswald, o gün silahını sabahtan binaya sokup belki katillerden birine teslim ediyor. 6. katta 2 kişi gören birçok şahit var. Kendisi ise şayet katılmadıysa, olayı seyredeceğine bu kadarına cesaret edemeyip 2. kat kafeteryasında sakin kalmaya çalışarak sonucu bekliyor olabilir. Olay yaşandıktan sonra okların kendine çevrildiğini hissettiği anda can havliyle polis Tippit’i öldürüp öldürmediğini bilmiyoruz. Ama büyük ihtimalle, “Ben kimseyi öldürmedim, sadece bir günah keçisiyim!” derken doğruyu söylüyordu. Çünkü bu kadar kritik bir görev, profesyonel bir iz karıştırıcı, binbir surat bir casusa değil, işi bu olan profesyonel bir tetikçiye verilebilirdi ancak!  
Farklı gerekçeler ve bağlantıları
Komploya dair yapılan beyin fırtınalarında iki gerekçe daha söz konusu oluyor: İlki Kennedy’nin Haziran 1963’ten itibaren “para” konusunda büyük bir devrime imza atarak 11110 No’lu genelgeyle yeni bir sisteme geçiş sağlaması. Buna göre Fed aracılığını kullanmadan, yetkiyi devlet hazinesine transfer edip paranın üzerine de gümüş sertifikaları baz alarak “United States Note” yazarak bir çeşit “borçsuz” dolar birimini yaratıp sistemi elinde tutan büyük kapitalist aileleri devreden çıkarmak istemesi, önemli bir “gerekçe” olabilir. Ölümünden hemen sonra “Kennedy bills” olarak adlandırılan 4.3 milyar doların hepsi piyasadan geri toplandı ve hiçbir açıklama yapılmadan imha edildi. Fed’in, başta Rothschild’ler olmak üzere bazı para babası Musevi ailelerin elinde olması, büyük kapital ve Kennedy cinayeti arasında ilişkiler kurulmasına neden oldu. İsrail bağlantılı ikinci spekülasyon ise Kennedy’nin İsrail’in bir atom bombası geliştirerek Ortadoğu’ya bu tehdidi taşımasına karşı durması. New Orleans Başsavcısı Jim Garrison’ın Clay Shaw’a karşı açtığı davayı hatırlarsak Shaw’un yönetiminde olduğu karanlık Permindex şirketinin ana hissedarları arasında “Banque de Crédit International of Genova”nın kurucusu olan ve Mossad’la ilişkisi bilinen Tibor Rosenbaum oluşunun akla getirdiği “gri olasılıklar” var. Dolayısıyla cinayete Mossad’ın da destek vermiş olabileceği de konuşulanlar arasında.
Devrimci bir başkan Kenndy
Katiller Dallas’ta ıskalasalar veya vazgeçseler, başka bir yerde onu yakalardı çünkü JFK, ABD’nin kaldıramayacağı devrimci bir başkandı. Atatürk’e hayranlığı da bilinen JFK, devrimci, barışçı, uzlaşmacı kimliğiyle kafamızdaki “ABD Başkanı” imajıyla alakası olmayan bir profil çiziyor. Yaşasaydı ne Vietnam Savaşı büyüyecek ne de büyük ihtimalle Şili’de Allende’ye karşı bir darbe yaşanacaktı. ABD’nin emperyalist çizgisi Kennedy cinayeti üstünden adım adım bugüne geldi ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı tehdit eden bir canavar halini aldı. Kennedy yaşasaydı, belki bizler de tamamen farklı bir dünyada yaşayacaktık... 
ABD’nin bugün bile bu “darbe”yi hâlâ örtbas etmek için harcadığı enerji, zaman ve para hayret verici!  
BİTTİ

28 Kasım 2013 Perşembe

Dünyayı Değiştiren 8 Saniye 6

Böyle bir diziyi, Karındeşen Jack bile beceremedi!
Londra’da Sunday Times gazetesinde çıkan bir makale, bunca şahidin cinayetten sonra bu kadar kısa sürede yok olma olasılığını “yüz trilyonda bir” olarak saptıyor!
Kennedy cinayetine uzaktan veya yakından bulaşan herkes ya intihar ediyor (!) ya ilginç kazalara uğruyor ya da öldürülüyor.
John Kennedy cinayetini takip eden günlerde ve yıllarda, olayla uzaktan veya yakından ilgili yüzlerce insan, “doğal olmayan yollardan” bu dünyadan göçüp gitti. Bunların en meşhuru, Kennedy’den iki gün sonra öldürülen Oswald. Ama o da birinciliği, kendi öldürdüğü iddia edilen polis memuru D. J. Tippit’e kaptırıyor. Polisin işine gelen şahitlerden adapte ettiği ifadeye göre, Oswald’ı cinayetten yarım saat sonra sokakta durdurup kimlik soran Tippit, Oswald’ın on beş dakika önce uğrayıp odasından aldığı silahtan çıkan kurşunlarla öldürülüyor. Bu zaten Oswald’ın resmi olarak tutuklanmasının ilk gerekçesi. Lee Harvey Oswald, 24 Kasım günü Jack Rubytarafından tek kurşunla temizleniyor. Amerikalı yazar Penn Jones, 1966 yılından başlayarak kilit şahitlerin nasıl esrarengiz biçimde ortadan kalktığını kaleme alıyor. Jones bu kitapta 300’ü aşkın inanılmaz ölüm dizisinin etüdünü yaparken, The House Select Committee on Assasinations’da (HSCA) sözü edilen vakalardan yalnız bazılarını araştırma gündemine alıyor ve tabii, Kennedy olayındaki her resmi girişimde olduğu gibi, bir sonuca varamıyor. 
Bowers, komisyona sözünü dinletemedi 
Çimenli tepenin gerisindeki demiryollarında görev yapan Lee Bowers, o gün bulunduğu yerden, yani iki katlı küçük kuleden, olaydan önce, bir arabanın çitlerin arkasındaki otopark alanına iki üç kere gelip gittiğini görüyor. Arabadan çıkan üç kişi çitlerin önünde gözden kaybolurken Bowers, bir hareketlenme ve ışık parlaması fark ediyor. Olaydan sonra Bowers kalkış izni vermediği bir trenin hareketlendiğini görünce treni durdurtuyor ve içindeki serseri kılıklı üç kişi indirilip tutuklanıyor. Bowers, Warren Komisyonu’na bunları ne kadar anlattıysa da dinletemiyor ve 1966 yılında arabasında, bir köprünün kenarına çarpmış halde ölü bulunuyor! 
Başkomiser Roger Craig, başından beri Kennedy cinayetinin resmi makamlar tarafından savsaklanmasına karşı çıkıyordu. Örneğin, üstü Şerif Bill Decker’in olay günü kendilerine “Başkan’ın korunması işine siz karışmayacaksınız” dediğini anlatıyordu. Craig, defalarca öldürülmeye çalışıldı, kimliği bilinmeyen kişiler arabasını sıkıştırıp devirmeye çalıştılar, başka gün ona ateş edip kaçtılar. Araba kazasındaki yaralarının etkisiyle ağrılarla kıvrandığı söylenen Craig, daha sonra resmi makamlara göre kendini vurarak intihar etti. 
Cinayetten hemen sonra Elm Street’de bir kurşun bulan polis Buddy Walthers, FBI ajanı olduğunu sandığı birine bu kanıtı teslim etti. Kurşunu bir daha gören olmadı. Walthers olayın üstüne gitmeye çalıştı, 1969’da bir tutuklama sırasında bir katil Walthers’i göğsünden vurarak öldürdü. 
William Bruce Pitzer, Kennedy otopsisi esnasında fotoğraf çekenlerden biriydi. 1966’da otopsinin bir filmi üzerine çalışmalar yaparken Bethesda Hastanesi’ndeki odasında eline bir silah tutuşturularak sözde “intihar” etti. Cinayetin hemen akabinde, Oswald’ın Texas School Book Depository’i terk ederken bindiği taksinin şoförü William Whaley, 1965’te yine sözde bir trafik kazasında öldü. 1937’den beri Dallas’ta hiçbir taksi şoförü ölümcül bir kaza geçirmemişti! James Wonell, Dealey Plaza’da, Başkan’ın konvoyunu izleyenlerden biriydi. Warren Komisyonu’na dört el ateş duyduğunu ve spor ceketli birinin Scholl Book Depository’nin arka kapısından kaçtığını söyledi. Wonell, Kasım 1966’da bir araba ve motorsikletin çarpışmasında öldü. Polis memuru Tippit’in öldürülüşünü gören Domingo Benavides, katilin Oswald’a hiç benzemediğini iddia ediyordu. Domingo’nun kendine çok benzeyen kardeşi Edward bir bar kapısında öldürüldükten sonra, Domingo derhal hikâyeyi değiştirip “katilin Oswald’a çok benzediğini hatırladığını” anlatmayı yeğledi. Olay yerinde bulunan ve katilin Oswald’a hiç benzemediğini tekrarlayan zenci kadın şahitAquilla Clemmons, çeşitli defalar “başına bir şey gelmesini istemiyorsa çenesini kapaması gerektiğini” söyleyenlerce tehdit edildi, Warren Komisyonu kendisini şahitlik yapmaya davet etmedi. 
Dansçı Whale’nin itirafı 
Dallaslı komiser Hiram Ingram, Kennedy cinayetiyle ilgili bir komployu deşifre ettiğini anlatıyordu. 1968 Nisanı’nda düştü, kalçasını kırdı. Üç gün sonra öldüğünde resmi gerekçe kanserdi! En önemli tanıklardan Richard Randolph Carr, olaydan hemen sonra iki kişinin koşup bir Station Wagon’a atlayıp gittiklerini ve koyu bir spor ceket ve gözlüğü olan bir üçüncü kişiyi de olay sırasında altıncı katta gördüğünü, bu şahsın da cinayetten sonra koşarak kaçtığını belirtmişti. Warren Komisyonu ona da tanıklık yaptırtmadı. Cinayeti ikinci kez sorgulayan Jim Garrison, Carr’ı tanıklık etmeye çağırdı, bir gün önce Carr arabasının kontak anahtarına bağlı dinamiti buldu ve ölümden döndü. Şahitliğinden sonra tehditler almaya devam etti. Hatta bir defasında saldırganlardan birini öldürdü. Carr, 70’lerde Atlanta’da bıçaklanmaktan kurtulamadı. 
Kennedy öldürüldüğü gün Ruby’nin işe aldığı bir dansçı, Marilyn Whale, Kennedy cinayeti üzerine kitap yazmak istediğini söylüyordu. 1 Eylül 1966’da silahla vurularak öldürüldü. Kennedy Dallas’a gelmeden önce, Ruby için çalışan iki kişi, sriptizci Rose Cheramie’yi hızla giden bir arabadan aşağı attılar. Cheramie hastanede yarı baygın bir şekilde “Kennedy’nin öldürüleceğini” sayıklıyordu. İki gün sonra Kennedy gerçekten öldürülünce herkes şok geçirdi ama polisler bu hikâyeye tabii önem vermediler. Çünkü içinde “Oswald” yoktu. Ruby ve Oswald’ın yakın ilişki içinde olduğunu anlatan Cheramie, 1965’te belirsiz bir arabanın çarpmasıyla öldü. Oswald’ın öldürüldüğü gün Ruby’nin arkadaşlarıyla evde toplanan Thomas Hale Howard, Ruby’nin de ilk avukatıydı. 1964’te aniden kalpten öldü. 
Ruby’nin arkadaşı Irv Kupcinet’in kızı Karyn, cinayetten iki gün sonra, Oswald’la aynı gün öldürüldü. Olacakları önceden bildiği ve bir santral memuresinin onun konu hakkındaki konuşmalarını duyduğu söyleniyordu.  
Zehirlenerek öldü
Jack Ruby ile bir ropörtaj gerçekleştirebilen tek gazeteci olan Dorothy Kilgallen, olayı aydınlatacağına güvenerek ciddi çalışmalar yaparken, aşırı dozda barbiturat yüklemesinden zehirlenerek öldü. Vücudunda 10 kişiyi öldürecek kadar uyuşturucu vardı. Warren Komisyonu üyesi Hale Boggs, “Oswald’ın tek katil olduğu” teorisine hiç inanmıyordu. 1971’de bir konuşmasında, FBI’yı telefonunu dinlemekle ve Gestapo taktikleri gütmekle suçladı. Alaska’ya uçarken Boggs, uçakta kayboldu, bir daha kendisini gören ve haber alan olmadı. Kennedy’nin ölümü ile yakın ilişkisi bulunan muhafazakâr sağcı dedektif Guy Banister, bir kurşun yarasıyla ölü bulundu. Yardımcısı Hugh Ward, 1964 yılında Meksika’da kullandığı bir uçak aniden düşünce, ölümle tanıştı.
CİNAYETLER SERİSİ SONA ERMİYOR
Savcı Jim Garrison’un, Kennedy cinayetinden sorumlu tuttuğu işadamı Clay Shaw aleyhine yürüttüğü davada en önemli şahit ve hatta belki kendi de sanık olan David Ferrie, 22 Şubat 1967’de esrarengiz şekilde ölü bulundu. Kansere karşı ilaçlar geliştirmeye çalışan Ferrie’nin vücudunda kendisine zorla içirilen ve beyin kanamasına neden olan hapların etkisi olduğu kanıtlanmasına rağmen, ani ölümü normal kanama olarak geçiştirildi, Garrison en önemli şahidini kaybetti. Ferrie ile aynı gün, yakın dostu Del Valle, kalbinden vurulup kafatası parçalanarak, aynı saatlerde öldürüldü. Del Valle de Garrison’un şahit listesindeydi. Oswald, Ferrie, Clay Shaw ve Ruby arasındaki ilişkileri bilen Clyde Johnson, şahitlik yapmasından bir gün önce feci şekilde dövüldü, kısa bir süre sonra da öldürüldü. New Orleanslı doktor Nicholas Chetta, Clay Shaw’ın mahkemesinde şahitlik yapacaktı. Kendisi David Ferrie ve Robert Penin’in otopsilerinde bulunmuştu. Ama Mayıs 1968’de “ani kalp krizi” nden ölünce, Garrison yine davanın önemli bir ayağından yoksun kaldı. New Orleans FBI ajanı Regis Kennedy, araştırma konusunda Dallas FBI’sına yardım ediyordu. Şahit Beverly Oliver’in cinayet esnasında çektiği filmi, çalıştığı gece kulübüne gidip ondan “kanun namına” aldı. Film kimseye verilmedi ve gösterilmedi. Yıllar sonra, HSCA Regis Kennedy’yi aradığında ölmüş olduğunu öğrendi ve cinayet filminin kaybı tescillendi. Jones’un kitabı buna benzer hikâyelerden en az üç yüz adetini içeriyor.SÜRECEK

27 Kasım 2013 Çarşamba

Dünyayı Değiştiren 8 Saniye 5

‘Sihirli Kurşun’ ve Marifetleri!
Warren Komisyonu, “Oswald tek başına öldürdü” teorisine hizmet eden kişiler hariç, hiç kimseyi dinlemiyordu!
►Olay günü ifade veren şahitlerin büyük çoğunluğu, Çimenli Tepe’den ateş edildiğini söylemesine rağmen resmi makamlar bunu duymak ve bilmek istemiyorlar!
Johnson, Başkan’a yapılan suikast ile Oswald ve Tippit cinayetlerinin araştırılması için, bir komisyon kurulması kararı aldı. Başyargıç (Türkiye’de Anayasa Mahkemesi Başkanı) Earl Warren, önceleri bu komisyona başkanlık yapmayı reddettiyse de sonra kabul etti. Komisyonda, bizzat Kennedy tarafından işine son verilen, CIA’in başı Allan Dulles gibi koyu muhafazakârlar vardı. Komisyon bağımsız yargı kavramından tamamen uzak kimliğiyle tarihteki yerini aldı. Oswald’ın “Yalnız, kaçık bir katil” olduğu haricinde tanıklık yapan kimsenin söyledikleri dinlenmedi. Yani komisyon, sonucu önceden belirleyerek tüm sorgulamaları ve araştırmaları bu“sipariş” hükme ulaşabilmek için kullandı. Başkan’ı öldürmekle suçlanan Oswald’ı öldüren Jack Ruby’i dinlemeyi reddetmeleri ise komisyonun tek yanlı tutumunun ve gerçeğe karşı istemli körlüğünün komediden de beter itirafı oldu. 
552 şahidin dinlendiği Warren Komisyonu tüm belgelerine ancak Eylül 1964 ortasında kavuşmasına rağmen, 24 Eylül 1964 günü yıldırım hızıyla nihai raporu Başkan Johnson’a sunuyordu. Komisyonun tayin ettiği baro başkanı Walter Craig, 51 toplantının yalnız bir veya ikisine katılıyor ve Oswald lehine hiç ağzını açmıyor. Oswald’ın annesi Marguerite oğlunun suçsuz olduğunu söylediği için FBI onu“güvenilmezler” listesine koyuyor. Marina ise bir süre polis denetiminde kalınca kocasının suçluluğunu vurguluyor ve hemen gözde şahitliğe terfi ediyor. Amerika’da yaşamaya devam edebilmesi için “uslu” davranması gereken Marina, tabii bu tavsiyelere uyuyor. Avukat Mark Lane, Warren raporuna inanmayıp “Citizens Inquiry Commitee”yi (Vatandaşların Bilgilenme Komitesi) kuran ve olayların perde arkasını araştıran ilk kişi olarak tarihte yerini alıyor. Lane’in başından beri kafasını kurcalayan, soruşturma boyunca, kimsenin Oswald’ın avukatlığını üstlenmemiş olması.  
Tanıklar: Çitlerden ateş edildi
23 yaşındaki Mercer, Elm Street’te üst geçitten biraz önde, sağda park etmiş ve yolu tıkayan bir kamyonun içinde iki kişi görüyor. Biri sağdaki çite doğru elinde bir paketle yürüyor. Demiryolları kule görevlisi Lee Bowers, otoparka olaydan önce biri 1959 Oldsmobile, diğeri Ford, üç arabanın girdiğini ve Ford’un şoförünün mikrofonla konuştuğunu hatırlıyor. Bu araba da 3-4 dakika dolanıp gidiyor. Üçüncü bir Chevrolet, cinayetten 7-8 dakika önce geliyor. Biraz dolanıp School Book Depository’ye doğru dönüyor. Bu arada birçok şahit cinayet sonrası şüpheli şahısların, açık renk bir Rambler Stationwagon ile TSBD’nin önünden kaçıp gittiklerini ihbar ediyorlar. 
J.C Price, silah seslerinden sonra otoparka doğru elinde bir nesneyle koşan birini görüyor. Üç şahidin her biri bu kişiyi 25- 30 yaşlarında, koyu kıyafetli, hafif toplu biri olarak tanımlıyor. Tutanağa geçen bu önemli ifadeye rağmen ne Price ne de Julia Mercer komisyon tarafından çağrılıyorlar. 
Cinayeti filme alan meşhur Abraham Zapruder, ateşin kendi arkasından geldiğini söylüyordu. Bunun gibi ifadelere rağmen komisyon raporda, “Güvenilir hiçbir kaynak School Book Depository dışında bir noktadan ateş edildiğini göstermemektedir” diyebiliyordu. 
Olay günü ifade veren yirmi beş şahitten yirmi ikisi, çitlerden ateş edildiğini söylüyorlar. Ama resmi makamlar “Oswald binadan ateş etti” kararlarını kamuoyuna açıkladıktan sonra şahitleri çağırıyor. Böylece bu kanaatin dışında konuşan herkes “kafa karıştırıcı spekülatörler” grubuna itilmiş oluyorlar. 
Parkland hastanesi doktoru Malcolm Perry de, müdahale eden 2. doktor Charles Carrico da, Kennedy’in boğazındaki yarayı “Adem elması”nın hemen altındaki bir giriş yarası olarak tanımlıyor. Böylece, Oswald’ın binanın 6. katından tek başına ateş ettiğini, birinci günden beri iddia eden Amerikan polisi çözümü imkânsız bir durumla karşı karşıya kalıyor: “Başkan’a arkadan ateş edildi ve o önden vuruldu”(!)  
Dr. Jenkins başka bir yara buldu
Başkan’ı öldüren ve başının sağ tarafında olan büyük yara dışında, Dr. Marion Jenkins sol tarafta da bir yara bulunduğunu açıklıyor. Ancak Warren Komisyonu yanıldığını (!) ima edince, bu görüşünü geri çekerek “Herhalde elimdeki kan, sol tarafa da bulaşmıştı, o yüzden öyle sanmış olabilirim” diyor. Bunu on yaşında bir çocuk değil, ABD Başkanı’na müdahale eden doktor söylüyor! O gün olay yerinde, insanların elinden alınan filmler, Vali Connally’nin temizlemeye yollanan giysileri, Başkan’ın yaraları hakkında özenle sorulmayan ve/veya rapora geçilmeyen sorular, her şey, o gün yaşanan gerçekleri zorla değiştirmek ve iz kaybettirmek için kullanılıyor.  
Kurşun hareketsiz kalıyor
●Sihirli Kurşun ilk olarak Kennedy’nin sırtından, aşağıya doğru 17 derecelik bir açıyla vücuda giriyor. Birinci yara... 
● Sonra yukarıya doğru hareket ederek Kennedy’nin vücudunu boğazından terk ediyor. Bu, ikinci yara...
●Kurşun 1,6 saniye havada hareketsiz kaldıktan sonra önce sağa, sonra sola dönerek Conally’nin vücuduna doğru ilerleyip sağ koltuk altının tam arkasından giriyor. Üçüncü yara... 
● Bu kez 27 derecelik eğimle aşağıya doğru yönelen kurşun Connally’nin beşinci kaburga kemiğini kırarak göğsünün sağ tarafından dışarı çıkıyor. Dördüncü yara... 
● Vücuttan çıkan kurşun sağa dönerek Connally’nin sağ bileğine giriyor. Beşinci yara... 
● Kurşun Vali’nin dış kol kemiğini kırarak bilekten dışarı çıkıyor. Altıncı yara... 
● Olağanüstü bir U dönüşü yapan kurşun son olarak Connally’nin sol bacağına saplanıyor. Yedinci yara...  
C399 No’lu kanıtın örneği yok
Vali Connally ilk kurşunla vurulmadığını ve omuzunun üstünden bakıp Başkan’ı göremeyince, bir komplo olduğunu anladığını söylüyor. İlk raporda Başkan’ı öldüren “kurşun” Kennedy’nin sedyesinde bulunuyor. Ancak sonra, kurşunun Kennedy ve Connally’deki yaraları açan kurşun olduğu saptanınca, onun Kennedy’nin değil Connally’nin sedyesinden çıktığına karar veriliyor. Eh, bu da herhalde tüm Amerikan güçlerini kullanan komisyon için, beceremedikleri “Başkan’ın arabasının vurulduğu sokağın adının Houston’a değiştirilmesi”nden daha kolay bir geçiş! O kurşunu oraya sedyelerin başında kimse olmadığı uzun anlardan birinde Jack Ruby’nin düşürüverdiği de bulmacamızın en has rivayetlerinden biri. “C399” numaralı kanıtın dünyada örneği yok! 
Uzman Adli Tıp Patoloğu Dr. Cyril Wecht’e göre bu rapor, kendine “belgesel” ya da “araştırma” raflarında değil, ancak Gulliver’in Gezileri ve Huckleberry Finn gibi “hayali hikâye” raflarında yer bulabilirdi. 
Komisyon ele geçirdiği her türden bilgiyi, “Ulusal Güvenlik” sebepleriyle 2039’a kadar açılmamak üzere mühürledi (Büyük baskılar sonucu bu belgelerin bir kısmı açıklandı, bir bölümü de 2017’de açıklanacak). 
Komisyon 13 yılın ardından, bazı senatörler ve çeşitli kaynaklardan gelen baskılar üzerine 1976’da JFK ile Martin Luther King Jr. suikastlarını araştırmak için Temsilciler Meclisi Suikast Araştırmaları Komitesi (HSCA/ Komite) kuruldu. 
Richard Sprague’dan devralan Robert Blakey, Temsilciler Meclisi Başdanışmanı ve yasal kadro direktörüydü. Oldukça gerilimli geçen birkaç yıldan sonra, komitenin baş danışmanı, CIA’in işbirliği içinde olduğuna olan inancını değiştirdi. Çünkü komitenin araştırmacıları arasına CIA özel irtibatı olarak dahil edilen Gizli Operasyonlar Şefi olan George Joannides’in, suikasttan önceki aylarda CIA ile bağlantılı Castro karşıtı DRE grubu da dahil olmak üzere, Lee Harvey Oswald’ın ilişkisi olduğu bir örgüte adının karıştığını öğrendi.  
Bulgular 50 yıl mühürlü
HSCA, nihai sonuç raporunda Kennedy’nin büyük olasılıkla Sovyetler Birliği ya da Küba’yı içermeyen bir komplo sonucu öldürüldüğünü; daha da ileri giderek Organize Suçlar ya da Anti-Castro gruplarının suikastla bir ilişkisi olmadığını açıkladı. 
HSCA, Lee Harvey Oswald’ın Kennedy’ye en az 3 el ateş ettiğine inanıyordu. İkinci ve üçüncü (öldüren kurşun) Başkan’a isabet etti. Komite -elbette!- Gizli Servis, FBI veya CIA’in suikastla bir ilgisi olmadığı inancındaydı. 
Rapor bulgularını, suikast sırasında Dealey Plaza’daki bir polis motosikletindeki bozulup kapanmayan vericinin dictabelt (Dictaphone’nun ürettiği silindir şeklindeki analog kayıt depolama cihazı) kayıtlarına borçlu. HSCA’in akustik kanıtlara dayalı bulgularıyla ilgili çeşitli lehte ve aleyhte yorumlar oldu. 
Robert Blakey ancak 2003’te, CIA ile hem Warren Komisyonu’nun hem de HSCA’in raporlarına olan güvensizliğini açıkladı. 
Komitenin bulguları ve verileri 50 yıl boyunca, yani 2029’a kadar mühür altında olacak.  
Tarihin en kıvrak kurşunu
New Orleans Başsavcısı Jim Garrison, komisyonun tüm tutarsızlıklarını deşifre ettikten sonra, Clay Shaw isimli New Orleanslı işadamı aleyhine açtığı dava ile JFK cinayetini tekrar yargıya taşıdı. Mahkeme Zapruder filmini zorla getirtti ve şahitlerine seyrettirdi. Böylece alay yoluyla komisyonun “Sihirli Kurşun” teorisi gündeme geldi. Bu mantığı komisyona en genç üyelerinden Arlen Specter kabul ettirmişti. Komisyon özetle, olayı şuna getirmeye çalışıyordu: Üç kurşun sıkıldı. Biri herkesi ıskaladı kaldırıma çarptı ve sokakta duran James Tague’in suratına taş parçacıkları sıçrattı. Biri Başkan’ın beynini dağıttı. Biri de Kennedy ve Connally’de çeşitli yaralar açtı. Bunun da anlamı 8 saniyede o müthiş Oswald bile üç kurşundan fazla sıkamayacağına göre, Başkan’ın sırtında, boğazında, Connally’nin sırtı, eli ve dizindeki yaraların tamamını ikinci kurşun oluşturmuştu. Mühimmat tarihinin en “kıvrak” kurşununu anlatan mahkemeye taşıdığı Garrison’ın “Sihirli Kurşun” teorisi, Warren kararlarının “eğlencelik” olduğunu gözler önüne serdi.
SÜRECEK

26 Kasım 2013 Salı

SAHİDEN NERELERDESİNİZ YAHU? / Bedri Baykam / 26 Kasım 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..



            Kimdiniz siz sahiden? Şu küstah hallerinizle bizlere küçümseyerek bakan sizlerden söz ediyorum; siz 2. Cumhuriyetçiler, siz
"yetmez ama evet"çiler, siz "Ulusalcılık-Atatürkçülük düşmanları", sizlerden, hepinizden söz ediyorum... Bugün "kızlı-erkekli" (!) tartışmaları Ortaçağ’dan çıkıp kabus gibi ortalara dökülmüşken nerelerdesiniz? Hangi masa altına saklanıp eski rezil yazılarınızı örtbas etmeye çalışıyorsunuz? Artık televizyonlarda o havalı ve sahte bilgiç edalarınızla atıp tuttuğunuz boş programlar da kalmadı. Çoğunuzun kullanım süresi doldu ve üzeriniz çizildi. Ortada bir kaç tane çürük elma kaldı. Sizin yerinize daha arsız, daha ukala, ağzı bozuk, bazısı elinde valizi, arada Cemaat/İktidar kavgasında birbirine de giren yeni bir “nesil” geliverdi... Kızlı erkekli çalışıyorlar, kimisi babasının oğlu, kimisi karı-koca... Dört koldan, ellerinden geleni artlarına koymayarak, Mustafa Kemal'e ve onun bugünkü savunucularına sürekli ağızlarından salyalar akarak saldırıyorlar! Herhalde onları seyrederken heyecandan gözleriniz yaşarıyordur, "Ne güzel yetiştirmişiz" diye, öyle değil mi? Şimdi bir süre de onlar kullanılacak sizler yerine, ta ki bir gün çember yobazlığa doğru biraz daha daralıp onların da topuz saçları, şuh ve makyajlı havaları ıskartaya çıkana kadar... Hadi onlar da heveslerini alsın biraz bakalım!
             1990'ların başlarında çıktınız ortaya... Birkaç "liberal" gazetede konuşlandınız başlarda. Önce Atatürk'ü ele aldınız, sinsi sinsi,
"Efendim onu da tabii ki eleştireceğiz" diye anlamsız, mantıksız, her türlü sözde zeka fışkırmasını ortalara vecd içinde dökerek... Bizlerin, yani Atatürkçüler'in bombalandığı, kurşunlandığı alçak yıllardı. O cenazelere bile gelmediniz, "Bu cinayetlerin kaynağı belli değil" diye hep ortalığı bulandırdınız. Acılarımıza göstermelik olarak bile ortak olmadınız. Büyük devrimcinin her adımında bir faul aradınız. Türkiye hakkında söylediğiniz her şey, yaptığınız her çözümleme, AB ile ilişkilerden AKP'nin kimliğine kadar, her şey yanlış çıktı! Tarih hakkında yaptığınız analizlerde, beş yaşında çocuğun yapmayacağı bir kabalıkta "anakronizm" denilen illetin çukuruna düştünüz. Bugünün siyasal verileri üzerinden 1920'leri 30'ları kötülemeye kalktınız. Acımasızca gencecik beyinleri zehirleyerek, ödünsüz laiklik olmayan yerde demokrasinin izi bile olamayacağını onlardan saklayarak... Yoksa sahiden bunu bilemeyecek kadar cahil veya donanımsız mıydınız?
           Türban tartışmalarında hep çok yamandınız... Türbanı savunanların demokrasi aşığı, mazlum, ilerici, gerçek anlamda devrimci(!), iyi niyetli ve özgürlük arzusuyla yanıp tutuşan insanlar olduğunu iddia ettiniz. Din propagandacılarının masumiyetlerini, çağdaşlıklarını, hatta ideolojik sağlamlıklarını ve etik duruşlarını öne çıkardınız! Bizler ise sizin jargonunuzda
"laikçi-statükocu-resmi ideolojici-militarist-kavgacı-demode" birer fazlalıktık! Anayasayı ve siyasi partiler yasalarını çiğneyerek dini siyasete sokmaktan çekinmeyen ve bunu tamamen çarpıtılmış bir demokrasi kılıfı ile örtmeye çalışanları her adımlarında mazur göstermek için ters taklalar attınız. Ne kelimeler yüklüyordunuz o saçma iddialarınıza; "Modern mahrem"den tutun da, "iflas eden paradigmalar"a kadar her türlü cilayı denediniz. Bu arada kontrol ettiğiniz yayınlarda, gazete sütunlarında açık demokratik tartışmalarda yenmeye gücünüzün yetmeyeceği Kemalist isimleri alçakca yok saydınız, yayınlarda üzerlerini çizdiniz, sansürlediniz. Çünkü gerçek demokrasi çapınız bu kadarcıktı!
           Tabii, yalnız gazeteci değildiniz. Şakıyan şarkıcıydınız, ödül avcısı yazarlardınız, balerindiniz,
"güncel" plastik sanatçıydınız, sözde yeni dönemin  büyük siyasetçi adayları veya her tarafından çıkar ilişkileri akan akademisyenlerdiniz! Hatta sol parti lideri bile oldunuz! Aranızdan Gezi'den sonra RTE'ye sitem edip "kaç kere söyledim bunları daha önce içeri almalıydın" diye debeleneniz bile oldu! Ne denir sizlere, bilmem ki? Hep arkadan dedikodu yaptınız, nice sergide, panelde, nice gazetede ahlaksızca sansürü devreye sokarak çamur attınız. Alman müzelerinde 68 Kuşağı sergimizi iptal ettirecek kadar bu konuda çalışkandınız! Sizleri tanımlamaya Türkçe yetmez...
             Nerelerdesiniz şimdi? Bekar kız veya erkeklere ev verilmeyeceği, o evlere giriş çıkışın yakında ahlak polisi kontrolünde gerçekleşeceği soytarı günler yaklaşırken, bazen traş olurken veya dudak boyarken hala aynaya bakabiliyor musunuz? Yoksa yüzsüzlük bunu  bile çoktan engelledi mi? Nerdesiniz, merak ettik sizi...

Dünyayı Değiştiren 8 Saniye 4

Bukalemun Oswald’ın maceraları
Tarih sayfalarına katil kimliğiyle giren Oswald, bin bir suratlı bir kişilikti
►Soğuk Savaş’ın ortasında Amerika ve Rusya arasında mekik dokuyan, eski “Marksist Amerikan deniz piyadesi”nin olağandışı hayatı...
Peki, sonsuza dek “Kennedy” her anıldığında hemen ardından ismi tekrarlanacak “Oswald” kimdir? Marx’ı okuyan ve “Komünizm en iyi dindir” diyen bir adam; ilk cinsel deneyimlerini Amerikan denizcisiyken Japonya’da konsomatrislerle yaşayan bir genç; “Önemli bir şey olmazsa beni işten arama” diyen annesini “Anneciğim, şimdi televizyonda İngiltere kraliçesi taç giyiyor” diye arayan bir çocuk; dul annesinin yaşam kavgasında sağda solda gençlik evlerinde bırakılmış bir delikanlı; Japon komünistlerine bazı bilgiler satmasından şüphelenilen bir er ve evladının bir gizli ajan olduğuna inanan ve zorluklar içinde yaşayan bir annenin oğlu... 
Lee Harvey Oswald, çözülmesi asla mümkün olmayacak bir şifre... Yoksulluk içinde babasız olarak yaşama merhaba diyen New Orleanslı bu çocuk, dünya tarihinin en gizemli karakterlerinden biri. İşkence gibi geçen okul yaşamı boyunca (sık sık okuldan kaçıp hayvanat bahçesine ya da Halk Kütüphanesi’ne gidiyor) genç Oswald, sürekli izlediği “Üç Farklı Yaşam Sürdüm” adlı TV serisinin hastasıydı. Dizi üç kimlikli çalışan FBI ajanı Herbert Philbrick hakkındaydı. FBI adına Komünist Parti’ye sızmış bir reklam müdürünün öyküsü, öyle görünüyor ki, Oswald’ın karakterine ömür boyu işledi. 
Bond romanları okuyor 
Lee H. Oswald’ın kendisinin bile artık kim olduğunu bilemediği pek çok an kesin yaşanmıştır! Lee H. Oswald? Ya da O. H. Lee? Veya Rusya’daki adıyla Alik veya KGB dilinde Likhoi? Komünist miydi? Moskova’da konumlandırılmış bir FBI veya CIA ajanı mıydı? Ya da Sovyetler Birliği tarafından ABD’ye geri gönderilen bir KGB ajanı mı? Berlin Duvarı ve “Füze Krizi”nin ortasında herhangi bir sorunla karşılaşmadan nasıl bu kadar özgür ve değişken olabiliyordu? Ian Fleming’in James Bond’u ile ilgili bulabildiği tüm romanları da okumaya başlamıştı. Sonuçta Oswald, sanki Soğuk Savaş’ın ortasında, ABD veya Sovyetler ikilisinden birine ait olmak yerine, bukalemun bir kimlikle “gerginliğin parçası” olmayı tercih ediyordu. Kime, hangi sıfatla çalıştığı fark etmezdi. 
Oswald okulu bırakıp Deniz Kuvvetleri’ne girdikten sonra deniz piyadesi oldu. Japon Atsugi üssünde CIA ile kesişen ilişkiler yaşadığı ve güzel konsomatrislerle aşk hayatı sürüp onlardan Rusça öğrendiği, bu dönemin efsanelerinden. Arkadaşlarının taktığı lakap ile “Oswaldskoviç” komünist olduğunu bile saklamayan farklı bir Amerikan piyadesi! 
1960-1962 arasında Sovyetler’de geçirdiği süre, bu esrarengiz kişiliğin en çok merak edilen dönemlerinden biri. Rusya’ya iltica etmek için müracaat eden Oswald, önceleri uyutulmaya çalışılıyor. Olay sürüncemeye girince otel odasında bileklerini kesip intihar ediyor, rehberi Rimma tarafından bulunup apar topar hastaneye götürülüyor ve kurtarılıyor. 
Rusya’ya iltica isteği 
Oswald, bununla yetinmiyor, 10 gün sonra Amerikan Konsolosluğu’nda pasaportunu masaya koyup “Amerikan vatandaşlığından çıkmaya geldim. Rusya’ya iltica edip U2 casus uçaklarının sırlarını vereceğim” diyor. Bu jestler herhalde Ruslarda bir yumuşama yaratıyor ve Minsk şehrinde yaşaması kaydıyla Oswald’a izin çıkıyor. 
Bir radyo fabrikasında iş verilen Oswald, nispeten iyi maaşına karşın pek de emek harcamayı sevmiyor. Bu arada onu izleyenler akla gelmedik sürprizlerle karşılaşıyorlar. Oswald basit bir fotoğraf makinesinin içine film yerleştiremiyor, radyoya pil koymak isterken kırıp bozuyor ve ormanda ava gittiklerinde atışları hep ıskalıyor. Rus yaşam tarzı ile de ilginç anekdotları eksik değil. Bir sabah 07.00’de kapısına vurulup seçimde oy kullanması için uyandırdıklarında yatağından bas bas bağırıyor: “Beni rahat bırakın, burası özgür bir ülke!”  
Aşırı sağcı faşist General Edwin Walker’a suikast
1961 başında Oswald, bağıra çağıra Amerikan vatandaşlığından çıkmak için başvurduğu Moskova’daki Amerikan Konsolosluğu’na, bu sefer uslu bir vatandaş gibi “Hiçbir cezai takibe uğramayacaksam geri dönmek istiyorum” diye mektupla başvuruyor. Tabii “disleksik” olan ve kelimeleri doğru dürüst yan yana getiremeyen Oswald’ın yazışmalarından konsolosluk nasıl bir anlam çıkarıyor, o da işin bilinmeyen detayı. Oswald Sovyetler’den, bir yıllık yazışmalar ve sahte sakin tavırlarla ayrılma hakkı elde ediyor. 
Teorik olarak dönüş masrafları için, konsolosluk aracılığıyla Amerikan devletinden borç alıyor. Böylece çift, 30 Mayıs 1962 tarihinde bebekleri June’la beraber önce Hollanda’ya, oradan da Amerika’ya doğru yola koyuluyor. Önce New York’a varıp oradan Texas’a geçiyorlar. Lee’nin kafasında Amerika ve Rusya deneyimlerinin ardından yeni bir siyaset oluşturma fikirleri şekilleniyor. 
Posta ile tüfek siparişi 
Oswald mart ayında posta yoluyla Mannlicher-Carcano marka bir tüfek satın alıyor. Siparişi Alek Hidell adına yapıyor. 10 Nisan 1963 günü, yani yüzyılın cinayetinden 7.5 ay önce, Oswald aşırı sağcı faşist General Edwin Walker’a suikast girişiminde bulunuyor. Tüfeğini olay yerine yakın bir noktaya iki gün önceden saklayan Oswald, Walker’in evine yaklaşıp pencerenin arkasından ateş ediyor ve kaçıyor. Bu arada Marina kocasının nerede olduğunu bilmeden evde beklerken Oswald’dan bir not buluyor. Oswald bu durumda ölecek veya yakalanacak bir teröristin karısına ne gibi ilginç notlar bırakabileceğini gösteriyor. Sonuçta Walker’a kimin ateş ettiğini polis tespit edemiyor.  
Kıskandırmak için evlendi
Rusya’da değişik kızlarla maceraları olan ve “Rus rüyası” yaşadığını söyleyen Lee, tanıştıktan altı hafta sonra, önceki kız arkadaşı Ella’yı kıskandırmak için Marina ile evleniyor. Ardından ona da âşık olmayı başararak… Minsk’e geldiğinden beri, KGB görevlileri ajan olup olmadığını anlamaya çalışarak onu kuşkulandırmadan yakın gözetime alıyorlar. KGB ajanları, dairesinin üst katına yerleşip duvarın içinden mikroskobik delikler açarak, döneme göre büyük “fiberoptics” başarılarla gözlemlerine devam ediyorlar. Karı-koca sürekli kavga ediyor ve bu konuşmaların dökümü Brezilya dizilerine benziyor.  
Oswald olmak zor iş
Her ne kadar onun Rusya’da yaşamış olduğu bilgisi FBI’dan panelcilere ulaştırılmış olsa da o ilk şoku iyi atlatan Oswald, politik günlük gündemi, bir günlüğüne teslim almış oluyor. Tarihin akış yatağını değiştirecek olmasının yanında “gündem”in lafı mı olur? Oswald daha sonra Meksika’ya giderek oradan Küba vizesi almaya çalışıyor. Ama başarılı olamıyor. “Önce bir Sovyet vizen olması lazım” diyorlar. Oswald kızıyor; hem de çok ama gri bir nokta daha var: Elçiliğin önünde çekilen gizli resimlerde “Oswald” diye elçiliğe girmiş alakasız birini görüyoruz. Aynı dönemde birilerinin Oswald’ın imajını istenilen yönde oluşturmak için “sahtesini” ortaya saldıkları konuşulanlar arasında. Uzun lafın kısası “Oswald” olmak herkes için zor iş!  
Marksistliğini her yerde dile getiriyor
İşte Ağustos 1963’te Oswald New Orleans’ta “ellerini Küba’dan çek” broşürü dağıtırken...

Oswald’ın komünizme ve Küba’ya olan ilgisi Amerika’ya dönüşünden sonra da devam etti. Amerika’da solcu ve ilericiliğin Castro ve Küba’yı desteklemek olduğu, tutucu olmanın da Küba düşmanlığı gibi özetlendiği bir ortamda, Oswald New York’ta merkezi bulunan Fair Play for Cuba Committee’ye (Küba İçin Dürüst Tavır Komitesi) bir yazı yazarak, New Orleans’da bir şube açmak istediğini söylüyor. Komiteden gelen teşekkür yanıtı açık açık “Şube açmadan ve provokasyona sebebiyet verecek davranışlarda bulunmadan evden idare etmesini” rica etmesine rağmen, Oswald bildiğini okuyor ve konuyu özetleyen bildiriler bastırıp bir küçük ofis tutuyor. Oswald’ın başı, sokakta kendisiyle dalaşan halkla ve polisle derde giriyor. Castrocu bildiriler dağıtırken daha iki gün önce sözde “destek vermek” amacıyla ziyaret ettiği anti-Castrocu örgütçü Carlos Bringuier onu sokakta elinde Castrocu el ilanlarıyla dolaştığını duyunca, yakalayıp tokadı patlatıyor! Lee karşılık vermiyor ve ayrıca bir radyo programında da kendi Marksist/ Leninist görüşleriyle çarpışan fikirlere sahip üç kişiye karşı aynı anda “aslanlar gibi” mücadele ediyor. 
Küba komitesine mektup 
Oswald’ın başarılı, hazırcevap ve kendini iyi yetiştirmiş bir panelist olarak görünmesi, geçmişini göz önünde bulundurduğumuzda çok ilginç. Olmamış olayları olmuşçasına göstererek sonra bunları gerçekten yapmak gibi zamanla ileri-geri oynayan bir kişiliğe sahip. Oswald, Küba Komitesi merkezine, “Sokakta polisle ve karşıt görüşlülerle çatıştık” diye mektup yazıyor. Komik, yanlış kesimli Rus elbiselerle katıldığı radyo açık oturumunda, sunucunun onu saygın bir komite üyesi ve New Orleans bölgesi şefi olarak tanıtması, Oswald’ın küçük dünyasında kurduğu dev hayallerin gerçeği ısırması oluyor! Ama tüm bu reklam, program, bildiri dağıtım ve çabalara rağmen, bir türlü New Orleans’taki komiteye hiçbir üye katılmıyor. Kaldı ki, merkezi komite Oswald’ın kendince kararlar alıp uygulayan “tehlikeli” kişiliğini algıladıktan sonra, onunla ilişkilerini kesiyor. 
Oswald’ın ilginç bir noktası, Marksist olduğunu her yerde övünçle dile getirmesine rağmen bu konuda herhangi bir derinliğe sahip olmaması. Konuya hâkimiyeti sığ ve klişe bilgilerden öteye geçmiyor. Ama aynen Walker olayında olduğu gibi, Oswald “akıl almaz sonuç çıkartmalarla” kendine “dünyayı ve tarihin akışını değiştirmeye niyetli bir insan” profili çizmeye ve buna inanmaya başlıyor.  ●SÜRECEK