28 Ocak 2019 Pazartesi

DJOKOVIC AVUSTRALYA FİNALİNİ TEK BAŞINA OYNADI! | Bedri Baykam



Heyecanla belki 4-5 saat sürebilecek bir Avustralya finali için iyice hazırlandık, çayımız kahvaltımız, not tutacağım çizelgeler, her şey elimizin altındaydı. Zorla sevgili kuzenim Mustafa Yalçın’ı bile yanıma getirttim “yılın en muhteşem maçlarından biri olacak sakın kaçırma” diye... Her ne kadar Avustralya Açık’tan önce aylarca hiçbir turnuvaya katılmasa da Nadal 15 gün boyunca Melbourne’da çok formdaydı ve bu maç nefes kesecekti.
Sonra maç başladı. Ne kadar ilginçtir ilk 2-3 oyunda hemen anlaşıldı ki bugün sahadaki Nadal bizim belleğimizdeki Nadal değildi. Djokovic ise, gerçekten geçen yıldan beri tekrarladığımız şekilde oyununun üstüne sürekli değer ekleyerek yol almaya devam etmişti. Nadal’ın forehandlerinde üst üste gelen basit hataları ve büyük rakibinin özellikle backhandleriyle yaptığı muhteşem puanlar, oyunun dengesini en baştan etkiledi. Djokovic servisten doğrudan kazandığı puanların de ivmesiyle 3-0 öne geçtiği bu seti, kendi servisinde yalnız tek bir puan kaybederek 6-3 ile hanesine yazdı.
Maçın başında çoğunluğu Nadal’ı destekleyen Avustralya seyircisi şaşkınlık ve hayal kırıklığı arasında gidip geliyordu. O anda Nadal’ın yediği ağır baskıya karşı oyunun nasıl çevirebileceğini bütün tenis eksperleri gözden geçiriyordu ama pek bir teorik sonuca bile varamadan! Belki daha önde durup oyunun akışını değiştirmek için sazı eline almayı, agresif oynamayı deneyebilirdi, ama 2. setle beraber bu düşünce de sahaya yansıtılamadı. İlk iki servis oyununu kazanan Nadal, seyirciye küçük bir “acaba” dedirttiyse de, o noktada Sırp şampiyon yine İspanyol boğasının servisini ve direncini kırmayı başardı. Özellikle takip eden oyunda Nadal ilk defa puanları 40/40’a taşımayı başarmasına rağmen, Djoko efsanevi rakibini maça sokmamaya sanki yemin etmişti. 4/2’de Nadal’ın servisini ikinci kere üst üste kıran Djokovic, ardından kendi servisinde üst üste attığı üç ace’le bu seti de 39 dakikada bitirmeyi başardı. Özellikle servis kalitesinde farkını ortaya koyan Djoko, ilk iki sette tek bir vole puanı kazanmadan durumu 2-0’a taşımıştı.
Bütün bu yaşanan hızlı gidişata karşın kimse koca Nadal’ın hiçbir reaksiyon vermeden bu şekilde pes edeceğine inanamıyordu. 3. setin başında da Nadal ilk oyunu aldı. Ama umutlar yine hızla suya düştü. Nadal 2. servis oyununda forehand paralelde bariz bir hata yaptıktan sonra, rakibinin klas bir kısa topuyla servisini yine kırdırdı. Sırp Şampiyon kendi servisini kolay kazandıktan sonra Nadal 3-2 gerideyken rakibinin servisini kırma ve sete ortak olma şansına erişti. Ancak fileye taktığı bir backhand kullanamadığı son şansı oldu. Ardından rakibinin son servis oyununda beraberliği yakalaması da yetmedi. Maçın son oyununda Nadal kendi servisinde 15:40 gerideyken bir rallide backhandini bariz şekilde dışarı attı ve “Nole” o anda mütevazi bir şekilde fileye yürüyüp kendisine sarılarak Avustralya açıktaki yedinci şampiyonluğunu kayıtlara geçirdi.

SAVAŞ GÜNLERİNDE BALKANLARDA BÜYÜYEN ŞAMPİYON
1990’larda Balkanları yerle bir eden o vahşi savaşın ortasında büyüyen bu genç çocuk, inançla arzuyla azimle Batı’da bir eli yağda bir eli balda en lüks ortamlarda tenisi oynayan milyonları arkasında bırakıp, kendi efsanesini en güzel şekilde yazmıştı. Avustralya açık kayıtlarında Federer ve Emerson’u arkasında bırakan Djokovic, elinde tuttuğu slam turnuvası sayısında da böylece Federer ve Nadal’a bir adım daha yaklaşarak 15. dev turnuvasını kazanmış oldu. Onun henüz 31 yaşında ve kendisine çok iyi bakıyor olması, slam şampiyonluk sayısında önünde bulunan iki rakibini de aşma şansının yüksek olduğunu bize düşündürüyor. Özellikle her sene kendi oyununun üstüne ekleyerek, kendini geliştirerek yürümeyi başardığı için. Daha önceleri en iyi müdafaa oyununda sahip olduğu bilinen Sırp şampiyon, artık geriden kurduğu oyununda hem inanılmaz açılar buluyor hem de vuruş sertliğini son derece arttırdı.

BİR TURNUA BÖYLE GEÇTİ GİTTİ
Normalde büyük slam turnuvalarında yarı finaller ve final büyük oranda inanılmaz çekişmeli maçlara sahne olur. Bu karşılaşmalar aylarca unutulamaz ve konuşulur. Örneğin iki yıl önce burada oynanan Federer-Nadal finalinde olduğu gibi. Halbuki bu yıl turnuva bu açılardan çok şanssız üç maç yaşadı. Federer’i eleyerek büyük sansasyon yaratan ve kişiliğiyle de çok ilgi çeken 20 yaşındaki Yunan tenisçi Tsitsipas, yarı finalde Nadal karşısında dağılıp gitti. Aynen çok güzel müsabakalar oynayarak geri oyununun gücüyle herkesi şaşırtan Fransız Davis Kupası oyuncusu Pouille’un Djokovic’in terminatör gücü karşısında eridiği gibi. Ama bir tek şey kesin: Seyirci Tsitsipas’ı çok sevdi. Önümüzdeki birkaç yılda üç büyük şampiyonluğa göz dikenler arasında olacağı kesin. Aynen Raonic’e kaybettiği müsabakadan sonra raketini yerde paramparça eden Rus asıllı Alman Zverev gibi. Ama şu farkla: Birçok ikincil derecede önemli turnuva kazanan ve ATP klasmanında 4 numaraya kadar yükselen şampiyon adayı Zverev, şu ana kadar büyük turnuvalarda henüz bir yarı final göremedi... Onu ve Wavrinka’yı yenen Raonic ise sükuneti ve centilmenliği ile kendisinden güzel şeyler bekleyenlerin umutlarını canlı tutmayı başarıyor. Bu turnuanın diğer bir dikkat çeken ismi Amerikalı Tiafoe oldu. 4. turda Bulgar Dimitrov’u 7/5, 7/6, 6/7, 7/5 ile 3-1 eleyen genç yıldız adayı, Nadal’a karşı çeyrek finalde direnç gösteremeyerek 3-0 yenildi. Onun ailesini kurtarmak için tenisçi olması ve fakir anne babasına iki ev hediye edebildiği anı, hayatının en güzel günü olarak tanımlaması buradaki özetlerimize girmeyi hak ediyor. 4. turda, Japon Nishikori’ye 3-2 yenilen İspanyol Carrena Busta, maç sonunda hakeme olan kızgınlığından resmen delirdi. Çeyrek finalde ise Japon tenisçi Djokoviç’e karşı varlık gösteremeden sakatlandı ve maçı bıraktı.
Djokoviç, bu şampiyonlukla 2.900.000 Amerikan dolarını servetine eklemiş oldu. Nadal ise bunun yarısı ile yetinmek durumunda kaldı! Kadınlarda, Japon Osaka’nın Çek Kvitova karşısında gelen zaferi, Amerika Açık’tan sonra katıldığı ilk turnuada, yine kupaya ulaşması, artık en büyükler arasında yerini aldığını kanıtlayan bir merhaleydi. Şimdi slam turnualarında, sıra Mayıs’ta Paris toprak saha çekişmesine geldi... Bakalım Djokovic ve Osaka, bu çok farklı sahada yine şampiyonluğa ulaşabilecekler mi?

24 Ocak 2019 Perşembe

SAY’IN POZİSYONUNU VAR’A TAŞIMAYIN! | Bedri Baykam | 24.01.2019



Türkiye, olumlu bir şaşkınlık ve bir miktar da rahatsızlıkla, Fazıl Say ve Erdoğan’ı takip etmekle meşgul. Herkes birbirinin görüşünü öğrenmek istiyor. Bu konu hakkında bırakın görüş belirtmeyi, yalnızca kendi başınıza düşünmek bile insana yorucu gelebiliyor. Hatta pozisyonu şu ünlü VAR’a taşıyıp, 10 kere de izleseniz, inanın pek bir şey çıkaramazsanız!
Say evvelsi gün paylaştığı yazısında, toplumsal uzlaşıdan söz ediyor ve geçmişte kendisinin de Erdoğan’ın da hatalar yapmış olabileceğini vurgulayarak iç barışa ulaşmak isteyen önyargısız bir profil çiziyor.
Bir itirafta bulunayım: İki ay önce, Fazıl’ın, Cumhurbaşkanı ve eşi önünde yaşadığı sahnenin aynısını ben de yaşadım. Bire bir. Şu farkla ki, ben rüyamda görmüş ve şaşkınlıkla uyanmıştım. (“Sen o sahneyi ancak rüyanda görürsün” diyecek kimi Erdoğancılar’ın veya “Şuna bak bu da aynı şeyi yaşamak istiyormuş” diyecek kimi solcuların alakasız, sığ ve beş para etmez yorumlarını okumadan çöpe atacağım, konuya dönüyorum.)
Dolayısıyla, o rüya nedeniyle Fazıl’ın yaşadığı çelişkileri daha iyi hissedebileceklerden biriyim.
Türkiye o kadar uzun zamandır, yoğun bir şizofrenik parçalanma ve ağır kamp ayrımı yaşıyor ki, insanların çoğuna bir bezginlik, yorgunluk ve hedefsizlik, geleceği kucaklayamama, plan yapamama korkusu, bu sebeple de yurt dışında bir hayat kurma düşüncesi gelip yerleşiyor. İnsanlar, zaten jeopolitik olarak dünyanın en kaygan ve riskli zemininde yaşıyor olmanın ötesinde, sürekli olarak her gün birbiriyle ölesiye kavga eden iki tarafın ortasında yer almaktan artık kusmak üzereler.
Erdoğan’ın, Say’ın annesinin vefatından sonra onu araması, beklenilmedik bir çıkıştı.
Erdoğan’ın baş sağlığı telefonu bir politika değişikliğine işaret ediyor mu? Belki, kim bilir.... Öncelikle, hiç kimsenin böyle bir telefon veya bir cenazeye katılım konularını polemiğe dönüştürme hakkı olamaz! Bunlar bazen şaşırtıcı şekilde devreye girer, ya da girmez. Bundan 8 yıl önce bıçaklandığımda, Cumhurbaşkanı Gül beni aramış, eşi de hastanede ziyaret etmişti. Erdoğan ise ne aramış, ne geçmiş olsun mesajına gerek görmüştü. Şimdi bu yakınlaşma, dönemsel olarak bir imaj yumuşatma çabası, yerel seçim öncesi diyaloğa dayalı bir siyaset hamlesi veya mesela İzmir kararsızlarına yönelik olabilir. Hiçbir zaman emin olamayız.
Bir de konuya Say’ın açısından bakalım. Sonuçta o da bu ülkenin yorgun milyonlarından bir vatandaş. Şu farkla ki, herhangi bir siyasi göndermeli Ömer Hayyam dizesini retweet ettiğinde bile hakkında dava açılabilecek kadar iktidarın gözüne batmış bir muhalif olarak nam salmış, uluslararası bir değerde sanatçı...
En azından kavramsal planda, muhalif sanatçılar, üniversiteliler, işçiler yarın yine herhangi bir güncel gerilim hattı belirdiğinde, Say’ın kapısını çalıp konser veya dayanışma imzası isteyecekler mi? Aslında bu sorunun yanıtı da, onlardan önce zaten Say’ın kendisi tarafından verilmiş olacak. Say kendisini ödünsüz bir muhalif olarak görmeye ve bu doğrultuda hareketlerine, kararlarına yön vermeye devam edecek mi? Yarın-öbür gün Erdoğan’dan yine “iki ayyaş” benzeri bir çıkış veya İnönü’yü hedef tahtasına koyan bir grup konuşması geldiğinde, ben şahsen ne yapacağımı her zamanki gibi biliyor olacağım. Ama Say o gün doğru kararı aldığından emin olabilecek mi? Hangi çelişkileri, tereddütleri yaşayacak? Yoksa kendini bir çıkmaz sokakta hissederek pişman mı olacak?
Bir tek şey kesin: Bu karşılaşmanın sanıldığı gibi tartışmasız galibi veya mağlubu yok. İki tarafın puan cetvelinde nerelere çıkabileceği veya inebileceği ise uzun vadeli konular. Türkiye gerçeği, her gün bu tartışmaların üzerine yenilerini ekleyecek.
Benim gibi ödünsüz Atatürkçüler bile (taştan üretilmiş olanlarımız hariç), en azından bilinçaltı olarak, ülkenin artık cıcığı çıkmış gerilim hatlarının bir mucizeyle normalleşebileceği yeni ortamlar isterler.
Peki bu “normalleşme” Say ve Erdoğan’ın atmış oldukları adımla başlayabilir mi? Pek kolay değil... Her ne kadar halkın bir kesiminde bir umut yaratmış olsa da, insan Erdoğan’ın bundan böyle bu jestine uygun yeni bir hal ve tavra geçiş yapacağına inanamıyor. Böyle bir kalıcı “normalleşme” düşüncesi olduğuna da inanmıyorum. Erdoğan, doğal olarak her konuda kendini haklı gördüğü için, ne yeni bir kimliğe geçiş yapar, ne de eski bıraktığı izlerden herhangi birisi üzerinden feragatte bulunur. Peki bu hareketi, laik kesimden oy toplayabilir mi? Hiç sanmıyorum. Arkadaki yol ayrımı faturaları çok kabarık. Peki bir mucize gerçekleşse ve bundan sonra bambaşka bir anlayışla, hoşgörülü, demokrasiye, mizaha ve sanata, sanatçıya ve muhalefete sonuna kadar saygılı bir iktidara kavuşsak, ben mutlu olur muyum? Tabii ki olurum. O apayrı bir ütopik umut dünyası...
Ama hiç kimse Erdoğan’a “Niye başsağlığı telefonu ettin?” diyemeyeceği gibi, kimse de kalkıp Say’a “Vay sen siyasi karşıtını konsere nasıl davet edersin?” diyemez. Bu yaşananları kimileri çok olumlu bulur, kimileri kabullenemez, bu da engellenemez. Ülke öyle kötü bir şekilde 25 yıldır öğütülüyor ki, kimse de direnç, özgüven, mantık, iyimserlik hali kalmadı.
Son söz: Lütfen yakın dostlarım dahil, şimdi kimse Fazıl’ı buralardan yola çıkarak harcamaya kalkmasın. Herkesin esas pozisyonunu bulması için biraz sabır lütfen. Türkiye’de yaşamak, gördüğünüz gibi zor zanaat... Öyle beklenilmedik VAR’lık krizleri, buralarda Say’makla bitmez!

17 Ocak 2019 Perşembe

AHMET HAKAN’A SORMAK İSTEDİĞİM BAZI SORULAR | Bedri Baykam | 17.01.2019



Ahmet Hakan Türkiye’nin tüm çelişkili konularına her gün parmak basıyor. Birkaç kampa bölünmüş bir Türkiye’de polemiğe açık konulara dalıyor. Hedefi, orta yolu bulmak, kanamayı durdurmak. Sonuçta da birilerini düşündürüyor, birilerini kızdırıyor, birilerine “işte bu”, öte yandan başkalarına da bazen “Hadi canım sen de!” dedirtiyor.
Ama bir şey kesin: Ahmet Hakan Türkiye’nin en çok okunan 2-3 köşe yazarından biri. Ben de onu her gün okuyorum. Bazen doğru söylemiş diyorum, bazen kızıyorum. Kendine has vurucu, ilginç özetleri, madde madde sıralama seçimleri, özledikleri-sinir oldukları tarzından listeler de uzayıp gidiyor.
Ahmet Hakan günümüz lügatında “eski Türkiye” ve “iktidarın Türkiyesi” arasında çarmıha gerilirken, uzlaşması güç konular arasında dil seçimi ve mantık kullanımı açısından bazen zorlanıyor. Son günlerde değindiği iki konuda olduğu gibi...
Bir yanda Ayasofya’da çekilen malum bale fotoğrafı, diğer tarafta Deniz Çakır olayı.
Leyla Alaton, Ayasofya Müzesi’ni (Dikkat edin: Müze!) gezerken, İnstagram’dan bir balerin pozu paylaşmış, ardından bir fırtına kopmuştu. Olay çıkarma fırsatı arayanlar ortalığa dökülüp yine ağır tepkiler vermişlerdi. Ahmet Hakan, Alaton’a köşesinden olayın neden alevlendiğini anlattı: Ayasofya’nın muhafazakar kesimin kanayan yarası olduğunu, “kırılgan, katmanlı duygusal” olarak nitelendirdiği durumları... Ama köşesinde de bu fotoğrafı yayınlamaktan çekinmedi. Böylece Alaton’un sildiği bu fotoğraf, çok daha geniş kitlelere ulaşmış oldu! Tabii öncelikle insanın aklına “Neden Ayasofya’da namaz ısrarı?” sorusu geliyor. Mesela Hristiyan bir ülkedeki bir camide, “Biz burayı kendi ayinlerimize açacağız” deseler, bu çok hoşumuza gider mi? Türkiye’de camii eksikliği mi var? Bir bale figürü, bu kadar mı provokatif geliyor? Neyse geçelim, Ahmet Hakan orada özetle “bunlar cıslı konular Leyla Hanım, aman lütfen dikkat” demiş oluyor, nezaketle.
Sıra geliyor ikinci konuya, Deniz Çakır olayı. Ahmet Hakan: “Deniz Çakır adlı dizi oyuncusu bir eleman var. Fazla alkol aldığında dağıtmaya temayülü olduğuna dair onlarca haberin konusu olmuş bu elemanın, yine alkol aldığı bir günde başörtülü kadınlara salça olduğuna dair bir iddia ortaya atıldıŞimdi herkesten önce Ahmet Hakan’a soruyorum: Burada kullandığı üsluptan memnun mu? Özeleştiri yaptı mı? “Dizi oyuncusu eleman-salça-alkol” vs, bu aşağılayıcı üslubu, üstelik böyle bir gerginliğe taşınmış konuda bir kişiyi hedef tahtasına koyarak kullanmış olmaktan mutlu mu? Gazetelere köşe yazıları “yetiştirilir”. Herhalde o acelelere kurban gitti bu kelimeler diyelim. Büyük ihtimalle zaten çok zor olan bu mesleği, İstanbul’da tutunmaya çalışarak, 1001 özel hayat sorununu aşmaya çalışarak yapan genç bir hanımefendi ile görüşmeden tek yönlü bir karalamaya bence girişmemeliydi. Nitekim Çakır suçlamaları yalanlayarak, doğrularını sıraladı. Ama çamur sıçramıştı bir kere. Aynı Ahmet Hakan, üç gün önce “Türbanlı kadının içkili kafede ne işi var?” diye bir özel bölüm kaleme alarak, Deniz Çakır’a destek olmak için bu soruyu soranlara kendi mantığının sesinden birçok yanıt verdi. “Belki şaşırtmak istiyordur-şaka yapıyordur-çelişki seviyordur-keyfimin kahyası mısın demeye zemin hazırlatmak için gitmiştir-tebliğ yapacaktır” Bunların her biri, alkollü mekana giden bu kişileri aklayan bakış açıları (“belki tebliğ yapacaktır” provokasyonu hariç)... İyi de mesela buna benzer uzlaştırıcı, hoşgörülü mantıktan bale fotoğrafımız hiç nasibini almıyor. Aynı mantıkla o balerin ve fotoğrafı çeken “belki o muhteşem mekanda bir klasik bale figürünün nasıl duracağını görmek istemiştir, belki komşu Aya İrini Kilisesi’nde Devlet Opera ve Balesi’nin verdiği açılış konserlerinden farklı bir ortam görmemiştir, belki spontan olarak içinden gelmiştir” şeklinde sayılabilecek mantık kurgularını göremiyoruz Ahmet Hakan’dan.
Olayın mantık özeti şu: Zaten toplumda dayatılan hep tek yönlü bir yaşam tarzı baskısı var. Hep muhafazakar yaşam tarzlarına ve gereklerine hoşgörüyle bakmamız isteniyor, ama bu yazıya sığmayacak kadar uzun bir şekilde aynı açıklık laik-özgür yaşam tarzlarına gösterilmiyor. Toplumda estirilen rüzgarla, hep aynı kesimin sesi dinlenip, “demokratik hoşgörü” yalnız onlar için kullanılıyor. Zaten yıllardır tekrarlıyorum: Altımızdaki halı çekilirken, maalesef CHP bile tüm bu süreçte hep “aman nü heykel-resim savunmayalım, bizi sapık zannederler”, “Aman alkol yasaklarına karşı çıkmayalım sonra bizi alkolik zannederler” şeklinde uzayıp giden bir tutucu mahcubiyet sürüp gidiyor yıllardır.
Sonuçta Ahmet Hakan, CHP’ye gidip “Binali Yıldırım üzerinden kampanya yapmayın, projelerinizi anlatın” derken kendi mantığının pozitif siyaset önerisini yansıtmış oluyor. Ama ben onun yerinde olsam, en azından günün 2. manşeti olarak “Binali Bey, Meclis Başkanı olarak size yakıştı mı anayasayı çiğnemek? Şu adaylığı bir daha düşünün veya istifa edin başkanlıktan” diye eleştirirdim. Veya protokol yeri savaşları komedyası devreye girdiğinde yine Yıldırım’ı sıkıştırırdım. Haksızlık yapmayayım, buna benzer bazı yazıları Hürriyet’te gündeme taşıyor, ama fazla orta yollu olarak!
Deniz Çakır’ı, hele kendisini dinlemeden infaz etmek kolay. Bale fotoğrafını manşet yapmak kolay. Ama günlük köşe yazarlığı insana başka sorumluluklar yüklüyor. Ben yine de Ahmet Hakan’ı her gün (Çarşamba hariç!) okumaya devam ediyorum.



10 Ocak 2019 Perşembe

SURURİ-CEZZAR ÇİFTİNİN ÖRNEK JESTİ VE “EPİVERON” | BEDRİ BAYKAM | 10.01.2019



Bu konuyu aylardır yazmak istiyordum, ama gündem izin vermedi. Normalde, bu hafta o kadar da çok şey var ki... Gerek Eren Erdem’in önce salınma sonra tekrar tutuklanma kararı, gerek demokrasimizin yüz akı OdaTv’ye karşı katliam çağrısı yapma cüretini gösteren Siirt müftüsü Ahmet Altıok, gerek Meclis Başkanı’nın istifa etmeden adaylığını açıklatma komedisi (veya dramı), gerek CHP’nin İzmir Belediyesi için alakasız, örgütün hiç tanımadığı ve hatta tehlikeli bulduğum isimlerden bile söz eder hale gelmesi...
Ama tiyatromuzun dev isimlerinden Gülriz Sururi’nin ölümünün ardından ortaya çıkan tarihi jest, bu hafta nihayet bu konuyu sizinle paylaşmamı kaçınılmaz kıldı. Sururi’nin “Kıldan İnce, Kılıçtan Keskince” başlıklı harika kitabını okuduktan sonra, onlara Amerika’dan 80’lerin başında yazdığım mektubu, neredeyse ilk sanatsal makalem sayarım! Sururi ve Cezzar çiftinin, Gümüşsuyu’ndaki 5 katlı binalarını, kültür ve sanat evi yapmaları için Nesin Vakfı’na bağışladıklarını, kamuoyundan önce, Pazartesi bu değerli vakıftan gelen bir mesajla öğrenenlerden biri oldum. İnanın ne kadar sevindiğimi anlatamam!
Konu yalnızca İstanbul’un yeni bir kültür merkezi daha kazanacak olması değil, nihayet bir işaret fişeğinin yakılmış olmasıydı. İşte aylardır, belki yıllardır yazmak istediğim konu buydu!
Çoğunluğunuzun Atatürk ve Cumhuriyetimize ne kadar bağlı olduğu konusunda şüphem yok. Atatürk’ün eğitim ve sanat ayakları üzerine diktiği kültür devrimine ne kadar hayranlık beslediğinizi, saygı duyduğunuzu da çok iyi biliyorum. Ama ne var ki sevgili halkımızın sanata karşı çok koruyucu, çok meraklı olmadığının da farkındayız. Herkes Atatürk’ün sanata verdiği önemden her fırsatta bahseder, ama sanatın/sanatçının sorunları nelerdir diye kendine hiç sormaz! Sanatı, sanatçıyı teorik olarak çok sever halkımız, belediyelerimiz, partilerimiz, devletimiz; ama koleksiyon yapmayı bilmez, yapanlara da çoğunlukla eksantrik gözüyle bakar. Çünkü sanat tarihinin şifrelerini bilmez. Devletimiz, çağdaş müze özürlüdür.
Halkımız, işadamlarımız bonkördür. Özellikle malı mülkünü bırakacağı bir ailesi olmayanlar veya sayamayacağı kadar çok gayrimenkulü olanlar, evlerini, hanlarını, hamamlarını Kızılay’a, Mehmetçik Vakfı’na, Türk Eğitim Vakfı’na, Lösev’e, Diyanet Vakfı’na, Darüşşafaka’ya veya huzurevlerine verirler. Bunların hiçbirine kimsenin zerre itirazı olamaz. Hepsine helal olsun, onlar da en güzel şekilde değerlendirirler bu bağışları.
Peki ya sanat kurumları? Mesela TOBAV, ÇASOD, Nazım Hikmet Kültür Vakfı... Hiçbirinin elde ettikleri buna benzer bağışlar yok diye biliyorum. Sanat orada da üvey evlat. Örneğin Başkanı olduğum Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği, yıllardır bin bir zorlukla ayakta kalabiliyor. Bir dernek sanatçı haklarına, sergilere, yasa tasarılarına vereceği enerjiyi, kirası yüzünden gelen icra takipleriyle savaşmaya vermemeli. Sürekli bağış alan diğer değerli kurumların zaten kendilerine sürekli akan, aktiflerine yansıyan sayısız mali imkanı ve alternatifleri var. Halbuki bu kararı alan insanlar, bazı varlıklarını sanat kurumlarına da bağışlasalar, önce doğrudan onların en güzel şekilde barınmasını sağlayarak ülke sanatçılarının kuşaklar boyu gelişimine katkıda bulunurlar.
Gülriz Sururi-Engin Cezzar çifti, nur içinde yatsınlar, büyük bir jest yaptılar. Muhteşem bir tohum ektiler. Sayısız gayri menkulleri olan bir kuruma bağış yapmak yerine, sanata bir ışık yaktılar. Ülkeye örnek olmalarını diliyorum. İhtiyaçları olan gücü, halkımız da versin sanatçılara... Devletin yıllardır her şeyi esirgediği, yok saydığı sanatçılara...
Atatürk, Gülriz Sururi ve Engin Cezzar’la, muhteşem sanatçılıklarının ötesinde, ayrıca gurur duyardı! Darısı bu işaret fişeğini anlayıp yayacakların başına!

SANATÇILARIN ONURUNU EPİVERON KORUYACAK!
Doğaya bırakılmış sahipsiz kediler gibi yaşam mücadelesi veren çağdaş sanatçılarımız, batılı meslektaşlarının tersine, sıfır devlet desteği ile ayakta durmaya inat eden, “artiz” diye, “müslüman mahallesinde salyangoz satıyor” diye alay edilen o güzel ruhlu meslektaşlarım, ömürlerini verdikleri dikenli yollarla dolu sanat alanında yaşama tutunmaya çalışırken, ne yazık ki kendi ülkelerinin sanat dünyasında içeriden vuruluyorlar. Sanat tacirliği yapan müzayedeciler, ne yazık ki o sanatçıları ve itirazlarını hiçe sayarak, adeta onları ve galericilerini itibarsızlaştırarak, hatta onursuzlaştırarak, hukuki ikazları hiçe sayarak en duyarsız, en sert, en hırçın şekilde eserleri değerinin beşte veya onda birine piyasaya sunuyorlar! Tüm koleksiyonerlerin artık şunu bilmeleri lazım: Bundan böyle EPİVERON adını verdiğimiz “Eser Piyasaya Verme Onayı” isimli belgeye sahip olmayan bir eser aldıklarında sanat ve sanatçıya karşı büyük bir haksızlığa imza atmış olacaklar. Bu bilinçsizce Türk sanatını dinamitlemektir. Burada bir köşe yazısının iki paragrafında bu konuda her şeyi öğrenemezsiniz. Ama onca değerli sanatçıyı meslek bırakma noktasına getirmiş olan bu ve buna benzer sanat dünyası zorluklarına karşın, sanatçı haklarını korumak için UPSD, bu Cumartesi, 12 Ocak günü, 14.30-17.00 arasında Taksim’deki Piramid Sanat’ta geniş bir toplantıda bu konuyu EPİVERON başlığı ile ele alacak. Bütün sanatçılar, galericiler, sanat yazarları, gazeteciler, koleksiyonerler ve sanat aracıları, müzayedeciler ve ülkede sanatın nereye gittiği konusunda endişe duyan her vatandaş bu toplantıya katılabilir. EPİVERON’la birlikte, bundan sonra müzayedeciler, meydanın boş olmadığını görecekler.


3 Ocak 2019 Perşembe

YILIN KAYDA GEÇENLERİ | Bedri Baykam | 3 Ocak 2019



YILIN VAHŞETİ
Bunun üzerine laf da söylenmez; bunu aşan rezalet ve vahşet de bulunamaz! Washington Post yazarı Kaşıkçı’nın, dünyanın gelmiş geçmiş en geri zekalı cinayet timi ve bu kararı alan, onlardan bile daha aptal caniler tarafından Başkonsolosluk içinde, modern zamanların gördüğü en kanlı operasyonla “iz bırakmadan” (!) yok edilmesi, tarihin karanlık sayfalarına kaydoldu. Suudi Arabistan, yeryüzünün en seviyesiz ve en zalim devleti olma konusunda ayrı ayrı Oskarlara aday gösterildi, her birini de kazandı. Onlara acıyan bazı başka faşist devletler, “İz bırakmadan aydın gazeteci nasıl yok edilir?” konusunda ders vermeyi önerdiler! Pişkin emperyalist batı devletleri ise “Organ parçalayıcısı katil ile gözü kapalı ticaret” konusunda doktora tezi yazmakla meşguller!

YILIN BASIN OLAYI
Cumhuriyet Gazetesi’nin 7 Eylül 2018 günü yapılan Vakıf Yönetimi toplantısıyla tekrar esas yörüngesindeki yönetim kadrosunun kontrolüne geçmesi, Atatürkçü kadro ve yazarların gazeteye geri dönmeleri... Ayrılan kadronun yurt dışında yürütmeye çalıştığı akıl almaz dezenformasyon kampanyasını yüzlerine gözlerine bulaştırmaları da, işin en acıklı yönlerinden biriydi. Bazı haksızlıkların yok edilebildiğini toplumun yaşaması güzeldi!

YILIN RÖTARLI EN DOĞRU KARARI
Fenerbahçe’de ülkeyi ve neredeyse siyasi gündemi sarsarak, “demek bazı kireçlenmiş yapılar değişebiliyormuş” dedirten Ali Koç Devrimi’nin, daha önce Aziz Yıldırım döneminde Terraneo-Pereirra’da yaşanan hatayı adeta kopyalaması ve ancak 6 ay rötarla en doğru kararı Ersun Yanal-Volkan Ballı ikilisi ile bulması.

YILIN SİYASİ PATLAMASI
Fransa’da “Sarı Ceketliler”in benzin fiyatlarında yaşanan artıştan yola çıkıp Paris’ten başlayarak ülkeyi baştan aşağı sarsmaları, 68 Kuşağı’nın 50. yılında ağır bir nostalji yaşatması, Hollanda, Macaristan ve Belçika’ya sıçrayan olaylar karşısında Macron’un çaresizlik içinde kıvranması. Acaba Fransa, 68’in 100. yılına kadar rahat eder mi, ne dersiniz?

YILIN DİPLOMATİK FIKRASI
Türkiye’nin, Fransa’da Sarı Ceketliler’e karşı polisin kullandığı “orantısız güç” konusunda onları uyarması ve uluslararası diplomasi dünyasına şikayet etmesi; aynı Türkiye’nin 5 sene sonra Gezi olaylarını raflardan indirerek, şiddet kullanan polis yerine, onca taze suçlu üretmeye kalkışması!

YILIN HAYAL KIRIKLIĞI
Türkiye’de sol partilerin ve muhalefetin, yaşanan onca mağlubiyete karşın, bir türlü demokrasiyi içine sindirememesi... Her sıfatın, hala liderin iki dudağı arasında olması, görevden alma, atama ve TBMM veya yerel seçim adaylarını saptama konusunda, kendilerini insan üstü uzman gören lider ve politbürosunun tüm yetkileri ele almaları ve örgütün bu durumu ne yazık ki hazmedebilmesi, bu bozuk düzenden kendilerine düşecek koltuğun peşinde olmaları!

YILIN GİZEMİ
Muharrem İnce’nin, önce Türkiye siyasetinde ciddi bir umut haline gelerek heyecan yaratması, ardından seçim gecesi nereye kaybolduğunu -çok denemesine rağmen- izah edememesi. Hayatta en önemli planların B ve hatta C olduğunu bilmediğinden devre dışı kalması.

YILIN DOĞA ACISI
California ormanlarında yaşanan büyük afetin acısını dünyanın bütün ağaçlarının eşzamanlı hissetmesi...
YILIN İCADI: VAR SİSTEMİ! (İLK UYGULAYAN BENDİM!)
Futbolda nihayet hataların %85’inden kurtulmak için bir sistem geldi ve kem gözlerin itirazlarına rağmen yerleşti! Artık “futbol hatalarıyla güzeldir” türünden zırvalarla hakemleri linç etme operasyonları sona erdi! Zavallı hakemlerin yarım saniye tek açıdan gördükleri ve refleksle aldıkları kararları, geceler boyunca 12 kameradan defalarca izleyerek ukalalık yapan ve hala da farklı şeyler düşünen ve hakemleri hedef tahtası yapan çok bilmişlerin ayarları bozuldu! KEMİK romanımı okuyanlardan değilseniz şaşırabilirsiniz, gerçekleri bilin istedim. VAR ilk defa bu yıl değil, 2000’de, benim bestseller romanımda uygulandı! Bu ütopik kitabımda Fenerbahçe, 130 bin kişilik Nazım Hikmet Stadyumu’nda Galatasaray’a karşı penaltı kullanıyor, atışı yapan Bekir, direkten dönen topu uçarak vurduğu kafa ile ağlarla buluşturuyordu. Gsaraylılar gole “top direkten döndüğü için aynı oyuncu vuramaz” diye itiraz ediyorlar ve hakem pozisyonu monitörden tekrar izleyerek, Taffarel’in topa elinin ucuyla değdiğini görünce, gol geçerli sayılıyordu! Hatırlarsınız, KEMİK’te aynı zamanda 11 Eylül 2001 günü New York’ta yaşananlar da 10 ay öncesinde yayınlanmıştı. Sabah 09.00 civarında, Manhattan’da, Met-Life binasına bir uçak intihar dalışı yapıyordu. Ama uçak Boeing 797 idi! Çünkü teknoloji kitapta 20-25 yıl daha ilerideydi ve bugün kullandığımız cep telefonları da “görsel” adıyla herkeste vardı. Bugün bilim ve teknolojinin öpüşme noktası olan insan hücreleri ve bilgisayar çipi flörtü de yoğun olarak araştırma ve hatta casusluk konusuydu. Kitabın henüz gerçekleştirilemeyen icadı: Rüya kaydetme makinası! (Yolda, sabredin!)

YILIN LOTO YATIRAN SÜRPRİZİ
Geçen sezonun lig 2.si Fenerbahçe’nin ilk yarı sonunda sondan 2. olarak yoluna devam etmesi, buna rağmen geçen sezondan 5 misli fazla seyirci kalabalığına oynamayı başarması!


27 Aralık 2018 Perşembe

BU ÜLKEDE SANATÇI OLMAK... | Bedri Baykam | 27.12.2018



#MüjdatGezenYalnızDeğildir #MetinAkpınarYalnızDeğildir! Türkiye sanal dünyada bu hashtaglerle çalkalanıyor! Halkımız bu çok değerli arkadaşlarımızın, efsanelerimizin arkasında durarak onlara sahip çıkıyor.
Bu çınarlar kolay yetişmiyor. Ama sanatçıları harcamak isteyenler için bu işler sudan ucuz! Uzun bir röportajın başı-sonu kesilir, yorumlanır ve çıkarılması gereken ağır negatif anlamlar hemen elde edilir. Medyatik ortaklar, ağza alınmayacak küfürlerle destek verirler bu saldırıya! Soysuz, pardon sosyal medyada da yine küfür-tehdit koroları, hazır kıta bekleyen malum takım hemen yaylım ateşine geçer. Onlara dur diyecek savcı-polis işbirliği ise, biliyorsunuz pek yoktur!
Bu ülkede sanatçı olmak veya yaşamını kaleminle kazanmak, henüz bu “işlere bulaşmaya” karar verdiğinizde ailenizden veto yemektir. Tüm çevrenizden muhalefet görmektir. Lise veya mahalle arkadaşlarınız, okuyup koca koca mühendisler, doktorlar, bankacılar olmak üzere yola çıkmışken, sizin bilinmeyen denklemlerle dolu bir geleceğe yelken açmanızdır. Çevrenizin size bazen acıyarak, bazen bıyık altından gülerek bakmasıdır, sanatçı olmak. Yazdığınız dizelerle, sınıfta arkadaşlarınızın önünde sizinle alay etmeye hazır bir hocayla muhatap olmaya kadar gidebilir bu negatif ortam (Sanatsever öğretmenleri tenzih ederim, kaçınılmaz şekilde Pink Floyd’un “The Wall” filmi geldi aklıma.) Bu ülkede sanatçı olmak, bu yaşamsal kararları alırken, ister çevre baskısı ister kendi içsel tereddütlerinizin devreye girmesiyle, uykusuz geceler geçirmek ya da hatta kabuslar görmek demektir. Bu ülkede bu marjinal görülen meslekleri yapmak, sevdiğiniz bir insan olduğunda, size o ailenin “kız vermemesi”dir... Belki kadın sanatçılarımız bu konuda bir nebze daha şanslıdır. Onlar sanatçı olacaksa, evin muhtemel erkeği “adam gibi” bir işe sahipse, o zaman belki bu “fantezi” kabul edilebilir...
Bu ülkede sanatçı veya yazar olmak, daha işin ilk dakikalarından itibaren karanlıkla, kaosla, düzenin irili ufaklı yumruklarıyla yaşamaya alışmaktır.
Ama bunlar henüz maçın başlangıcıdır. Şayet vicdanınız varsa -ki gerçek sanatçıların kocaman vicdanları vardır- şayet insanların eşit, dürüst, demokratik bir hukuk devletinde yaşamasını, bugün insan olmanın olmazsa olmaz şartı olarak görüyorsanız -ki gerçek sanatçılar yalnız bu hedefe kilitlenmiş olarak yaşıyorlardır- o zaman bu topraklarda, adına ne derseniz deyin, düzenin, hükümetin, iktidarın gözünde “istenmeyen insan” olarak yaşamak durumunda kalacaksınız demektir.
Biz yazarlar ve sanatçılar için de bunun anlamı şudur: Herhalde bizi çok sevip özledikleri için, sürekli telefonlarımız dinlenir, hele duyarlılığımız kanıtlanmışsa! İktidar sahipleri, her fırsatta halka seslenirken, bizleri aşağılamayı, bizlere hakaret etmeyi kendi varoluş şekilleri haline getirmişlerdir. Üzerimize her fırsatta çamur sıçratılır. Yürüyüşlerde, biber gazı ile beslenmek, masaj yerine cop yemek, sürekli tehdit altında yaşamak, artık bizler için olağan ortamlardır. Aklına esen her grup ya da her bağımsız yandaş, bizlere Twitter’dan tehdit ve küfür yağdırmayı cezasız kalacak bir alışkanlıkları haline dönüştürmüştür. Onlara bir şey olmaz da, ne zaman bir demokrat Atatürkçü’nün sözlerinde bir suç ihtimali ucundan belirse, birilerinin “yüksek sesle buyurmasıyla” bağımsız yargı tesadüfen bir-iki saat içinde devreye girer, gereken hız ve sertlikte polisler eşliğinde “şüpheli” ifadeye götürülür! Bunlar yaşadıklarımızın göreceli olarak hafif olanlarıdır. Yoksa, kurşunlar, bombalar, bıçaklar için hedef tahtasına özenle yerleştirilmek, yıllarca hapiste tutularak çürümemizi beklemek, diğer reva görüldüğümüz muamelelerdir.
Müjdat Gezen ve Metin Akpınar için, Sanatçılar Girişimi olarak yayınladığımız bildiriyi okumuşsunuzdur... Bu ülkede halkın gururu olmuş abideleri ve sevenlerini kimse korkutamaz, bunu bir kere daha gördük. Toplum, bu vesileyle bu yeri doldurulmaz değerlerini ne kadar çok sevdiğini tekrar anlamış oldu!

BİZİM İÇİN ŞAMPİYON!
Yine muhteşem bir Türk filmi gördüm. Sinemamızın son zamanlarda boyut atladığını düşünüyorum. Lütfen hafta hemen “Bizim İçin Şampiyon” filmini izleyin! Yok böyle bir şey! Gerçekten tebrik ediyorum genç yönetmen Ahmet Katıksız’ı! Büyük olgunlukla tamamlamış “Şampiyon”un her zerresini. Hikayenin senaryosunu da Serkan Yörük’ün desteğiyle kaleme alan Katıksız, bu yaşanmış hikayeyi, akıl almaz bir inanılırlık, duygusallık ve akıcılıkla filmini tamamlamış! Ayrıca sahnelerin görüntü zenginliği ve “zarafeti” birbiriyle yarış halinde sanki! Bir atın, bu kadar muhteşem bir şekilde rol yapabilmesi neye bağlı? Lütfen bana izah eder misiniz? Diğer oyunculara gelince... Farah Zeynep Abdullah, Fikret Kuşkan ve Ekin Koç, mükemmel bir performans gösteriyorlar. Bu filmde aşk var, dram var, acı var... Bu Şampiyon sizin için, doyasıya yaşayın! Hatta içinizden gelirse, doyasıya ağlayın...
Şu meşhur “Yabancı Film Oskarları”na bu film gidemeyecekse, hangisi bundan sonra gider, bilemem! Müfit Can Saçıntı, Can Ulkay, Ahmet Katıksız.. Günümüz Türk sineması, emin ellerde gönülleri fethediyor.... Her birine teşekkürler!

20 Aralık 2018 Perşembe

KAFASI KARIŞIK ÜLKEDE SİYASET KONUŞ(AMA)MAK! | Bedri Baykam | 20.12.2018


Hangi rejimde yaşadığımızı kimse tam bilmiyor. Adı Cumhurbaşkanlığı tek adam rejimi mi, Başkanlı gösterişli parlamentolu rejim mi, anlayan beri gelsin!
Demokrasi mi? Evet, TVlerde veya gazete sütunlarında hala tartışmalar var. Atatürk döneminde demokrasinin bir diğer adı “serbest münakaşa” idi. Bugün kullanacağımız tanımlamalara bu girmez! Bizimki, demokrasi kılıflı sözde tartışma ortamından ibaret. Muhalefet milletvekillerinin bile tazminatların ortasında sürekli dava, baskı tehdit eşliğinde tuhaf bir yaşam alanı var!
İktidar yine ağır tehditlerle coştu. Bu ülkede gücü ellerinde tutanların demeçleri, gidebileceği yere kadar engelsiz ulaşır. Eleştirel yorumlar ise, hemen inceleme konusu olur, cımbızla şaibeli yorum ve suç unsuru aranır!
Sayın Cumhurbaşkanı, Fırat Nehri’nin doğusuna planlanan operasyonla ilgili olarak, “Terör örgütleriyle mücadelemizi, hiç aralık vermeksizin devam ettiriyoruz. Açtıkları çukurları onlara mezar edeceğiz.” dedi. 61 yaşıma kadar, bir liderden alışmadığım görmediğim, oldukça ağır ve kararlı sözlerdi.
Ardından Başkan’ın gündemine Kılıçdaroğlu ve Fatih Portakal girdiler. Onlar için kullanılan kelimeler “nispeten” daha ılımlıydı: “Çıkmışlar, sokağa davet ediyorlar. Bu ne terbiyesizliktir ya. Bir tanesi TV ekranlarından kendini, haddini bilmez, edep yoksunu çıkmış sokağa davet ediyor. Ahlaksıza bak! Zaten bunlara yargı gereken cevabı verecektir... Burası Paris mi? Gezi olaylarında, 15 Temmuz'da, zaten herkes dersini aldı. Bu ülkede bundan sonra bu tür olaylara girişenler, bunun bedelini ağır öderler”
Ben şahsen Gezi göndermeli demeçleri duyunca, biraz şaşırdım. Neredeyse ondan birkaç gün önce, Dışişleri Bakanlığı, tam tersine Fransa’da hak arayan “Sarı Yelekliler” hakkında Fransa’ya nasıl da verip veriştirmişti! İsrail’den sonra bu sefer de Fransız polisinin kullandığı “orantısız gücü” eleştirme yoluna giderek, nasıl örnek bir demokratik tavır sergilediğini dosta düşmana göstermişti! İnanın ben de sanmıştım ki, artık hükümetimiz, gösteri hakkını kullanmak isteyenlere karşı Hollanda polisi gibi davranacak! Acaba bu çelişki ileride Dışişleri Bakanlığı’nın başına dert açar mı? Çünkü bugün açıyorum gazeteyi, bakıyorum ki CHP’li Öztrak da Başkan’ın “Gezi olaylarındaki gibi birşeyler yapmaya tevessül edersen, bu millet 15 Temmuz’da FETÖ’cülere bu meydanları nasıl dar ettiyse yine dar ederiz” açıklamasını şikayet ediyor!
Bence CHP’liler böyle bir ortamda orantısız güçle darp edilirlerse, hemen bu konularda uluslararası bir duyarlılık sergileyen Dışişleri Bakanlığı’na maddi ve manevi olarak sığınabilirler! (mi?)
Şimdi biz burada anayasal sokak gösteri ve yürüyüş kanunu haklarının yazılı olarak var olmalarına karşın kullanılıp kullanılamayacağını konuşuyoruz. Aslında bırakın yürümeyi, diğer haklarımıza dikkat edin!

HANGİ YÜRÜMEK? KONUŞMAK YASAK!
Şayet “sivri bir isim” bir kanalda biraz fazla rahat atıp tutabildiyse, hemen rahatsız olan birileri, kanalı arayıp münasip dille, bu beyefendinin bir daha oralara kadar gelip, gece geç saatlere kadar yorulmasına gerek olmadığını anlatıyor (!)
Yer sıkıntısından ertelenmekten bir hal oldum ama, esas bu söylediklerimle ilgili diğer ana konu, Türkiye’de artık yakın (ve hatta uzak!) tarihin kesinlikle tartışılamaması: Bugün siz ideal demokratik bir düzende olabileceği gibi, ne 15 Temmuz, ne 17/25 Aralık, ne 28 Şubat, ne 12 Eylül ne de 12 Mart 1971 veya 27 Mayıs 1960 hakkında özgürce görüşlerinizi paylaşamazsınız! Çünkü buna yeltenirseniz, her kelimeniz, aleyhinize delil olarak sunulabilir! Özellikle bu konularda hükümetin resmi söyleminden farklı bir görüşü dile getirirseniz, ne darbeciliğiniz kalır ne de vatan hainliğiniz!
Size, size şayet birileri “N’olacak bu işlerin sonu, bu kadar da olmaz ki!” derse, siz hemen konuyu futbol sanmış olun ve “Merak etmeyin Ersun Yanal Fenerbahçe’yi toparlayacaktır” diyerek oradan sıvışın!

ADAY LOTO NİHAYET SONA YAKLAŞIYOR!
Nihayet Millet İttifakı anlaşmalı CHP Büyükşehir adayları belli oldu. Böylece süregelen “aday loto”ları sona ermiş oldu! Benim neden adayları üyelerin seçmediğini anlamam pek mümkün değil! Demokrasi çığırtkanlığı yapmaktan da bıktım. Partinin örgütü, bu durumdan ayağa kalkmadığına göre, antika olan benim! Demek ki “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur’ cümlesini yaşama geçirelim diye tepinip durmaya gerek yok! Hiç olmazsa Ankara ve İstanbul’a milletvekili aday atanmadığına sevindim. Mansur Yavaş ve İmamoğlu’nun adaylıkları hayırlı olsun! Tanju Özcan (Bolu), Ali Akyıldız (Sivas) ve Fatma Kaplan Hürriyet (İzmit) gibi başarılı milletvekillerinin aday yapılmasına ve kazanırlarsa parlamentodaki koltuklarını kaybedebileceklerine üzüldüm. Sonuçta, artık aday saptama tartışmalarını terk edip, adaylığa oturan arkadaşları destekleme vakti geldi...