23 Temmuz 2020 Perşembe

AYASOFYA, KURULTAY, SANATÇILAR GİRİŞİMİ VE KANYE WEST! | Bedri Baykam | 23.07.2020


AYASOFYA KONUSUNDA SAĞDUYUYU DİNLEMEDİLER
Ayasofya, tantanalı bir Cuma namazı ile AKP döneminde müze statüsünü terk edip cami olarak ibadete açılıyor! Hem de Lozan’ın yıldönümünde! Her ne kadar camilerde protokol olamayacağını bilsek de, orada her türlü “düzen baskılı”, A, B, C, D sıralamasıyla sınıflar ve belki gösteriş uğruna verilecek ödünlerle Ayasofya’nın önündeki büyük parke meydanını dışarıda namaz kılarak işgal edecek binlerce insan olacak.
Anlam veremiyorum, Erdoğan yıllardır kendi söylediklerini yok sayıp Bahçeli’nin baskısıyla tüm kararlarını değiştirdi. Tüm dünyada yarattığı hayal kırıklığı ve kızgınlığı neden bu kadar açık şekilde -sipariş edercesine- provoke ettiler, anlayan var mı? Geçen hafta, Ataol Behramoğlu’nun “Hasmın Kutsalına Tecavüz” yazısından çarpıcı bir bölüm paylaşmıştım. Bugün de, 4 Temmuz’da Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’te yazmış olduğu son derece sade ve değerli satırları hatırlatıyorum: “Evet bugün veya yarın veya bir gün, anayasamıza şöyle bir madde koysak ‘Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir inanca ait hiçbir mabed, bir başka inancın mabedi haline dönüştürülemez.” Özkök, ardından bunun bize taşıyacağı sonuçlar hakkında son derece net çıkarımları ortaya koymuş. Son hatırlatması da şuydu: “21. yüzyılda yaşıyoruz. Bu yüzyılın başında dünyaya büyük umutlar vererek kurulan medeniyetler ittifakını hala yaşatmaya çalışanların başında biz varız.”
Öyle mi acaba? Soruyorum, Cuma günü başınız göğe mi erecek? Hani her dine eşit uzaklıktaydınız? Başka dinlere mensup insanları üzerek, işi sanki İstanbul dün fethedilmiş gibi bir şova dönüştürdüğünüz için çok mu mutlu olacaksınız? Burada ana hedefin yine Cumhuriyet kazanımlarını ve Atatürk’ün kararlarını, mirasını yok saymanın taşkın keyfi olduğunu göremeyen ana muhalefet partisine gelince, gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum…

NASIL BİR KURULTAY OLACAK DERSİNİZ?
Haftalardır, “Bir CHP Kurultayı’nın, CHP Kurultayı’na benzemesi gerektiğini” tekrarlıyoruz. Muhaliflerin katılamadığı, Onur Üyeleri’nin konuşma yapamadığı, halk ve örgütün kitlesel olarak izleyemediği bir kurultay, zaten coşkulu geçemeyecekti. Sabri Ergül de, Fikri Sağlar da, Muharrem İnce, Umut Oran, Şahin Mengü de, ben de, birçok partili arkadaşımla beraber buna tepki verdik. Kurultaya 3-4 gün kala, Faik Öztrak birden parti adına bir U dönüşüne imza attı: “Kurultaya katılmak üzere gelecek onur üyelerimizle ilgili ‘almayacağız’ diye bir şey demiyoruz. Ama tercih hakkını onlara bırakıyoruz. Bunun üzerinden CHP’yi eleştirmek insafsızlıktan başka bir şey değil. Ortada bir pandemi var, bu işin ne zaman düzeleceği de belli değil. Bugün CHP’ye bu eleştiriyi yöneltenlerin ikinci dalganın başlaması durumunda Mart ayında ortaya çıkıp ‘Kurultayı yapamadılar kayyum atayın’ diye bağırmaya başlayacaklarından hiç şüphem yok. (Gerçekten kanıtsız ve çok ayıp bir suçlama!) Onur üyelerimiz bizim başımızın tacıdır, kurultayımıza gelmek istemeleri halinde kendileri için de sağlık şartlarını sağlayarak kurultayımızı izleme imkânı vereceğiz”. İlginçtir ki, kurultayın 20 bin kişilik bir stadda yapılma olasılığı CHP yöneticilerinin hiçbirinin aklına gelememiş! Pes…
CHP’de muhalefet kulisleri çok hareketli. Pandeminin tehlikelerine rağmen ısrar edilen kurultayın iptali için başvuran üyeler oldu. Kılıçdaroğlu’na karşı adaylar çıkabilir. Ancak 2003’te Baykal döneminde bir oldu-bitti ile başlatılan garabet ile artık CHP’de genel başkan seçimi yapmanın anlamı kalmadı. Çünkü başkanı önerdiğini söyleyen delege imzalarının adeta birer oy haline dönüşerek başka hiçbir adaya verilememesi, CHP Genel Başkanı’nın “gizli oy açık tasnifle seçimi” şeklinde net yazılmış tüzük maddesini kadük hale getiriyor; illegal, mantıksız ve CHP’ye yakışmayan bir yöntem. Muhalif gruplar, tek aday ve tek anahtar liste ile çıkarlarsa, Genel Merkez listesini, kurultayda yaratılan her türlü eşitsizlikle kuşatılmış ortama rağmen delebilirler. CHP’de parti içi demokrasiye ve ödünsüz Atatürkçülüğe güç katacak kadrolar da artık seslerini duyurmalı! Kurultayda neler yaşanacak? Onur üyeleri, bir “çadır tiyatrosu” ortamına girmeyi kabul edecekler mi, konuşma hakları nasıl ellerinden alınacak? Göreceğiz…

SANATÇILAR GİRİŞİMİ’NİN ÖZGÜVENLİ GÜR SESİ
Geçtiğimiz hafta Sanatçılar Girişimi, sanatçıların ortak sesiyle demokrasiye, çağdaş Türkiye’ye, ifade özgürlüğüne sahip çıkan ve halkın dertlerini önemseyen bir duruş sergiledi. Aralarında Rutkay Aziz’den Edip Akbayram’a, Selda Bağcan’dan Zuhal Olcay’a, Ferhan Şensoy’dan Ekrem Kahraman’a, Ataol Behramoğlu’ndan Orhan Aydın’a yüzlerce imza, hiçbir şeyden korkmadıklarını ve yurdun her zerresine sahip çıktıklarını, Türkiye’nin sahipsiz olmadığını görkemli bir çıkışla ortaya koydular, ortaya koyduk. Siz de reddediyoruz@gmail.com adresine e-mail atarak desteğinizi sunabilirsiniz!

ABD’DE YENİ BAŞKAN ADAYI KANYE WEST VE OBAMA’NIN YARATTIĞI IRKÇI ÇÖKÜŞ!
Amerika’da başkanlığa adaylığını açıklayan şarkıcı Kanye West, sanki Floyd cinayetiyle başlayan kaostan sonra yaşanan sosyolojik tırmanışın sonucu. Yaptığı basın toplantısına kurşun geçirmez yelekle çıkması, sürekli ağlaması ve hepsinden önemlisi doğacak her Amerikalı bebek için 1 milyon Dolar ödeme vaadini (!) açıklaması, Amerikan rüyasının gerilimlerinden sonra nasıl “delirgen” bir girdaba kapıldığının teatral mizanseni gibiydi! Şu kadarını size kesin söyleyebilirim, gerçekten para basma makinalarını işletip her doğan Amerikalı için bunu öderse, adam kesin başkan seçilir!
Acaba böyle bir çılgınlık, beyaz Amerika’nın daha yoksul kesimlerini bu akıl almaz senaryoyu ciddiye alarak yaşama geçirmek için hareketlendirebilir mi?
Yıllardır, polis şiddetinin bedelini en korkunç şekilde ödeyen Afro-Amerikalılar’ın yaşadıkları dramı, ABD’nin en büyük utancı olarak hep gündeme getirdim. Obama’nın bu konuyla ilgili hiçbir şey yapmaması ve olan biteni sorumsuz gözlerle izlemesi, döneminin en büyük felaketiydi.
Amerika’da yok sayılan “ünsüz” siyahlara en büyük kötülüğü Obama yaptı: Onun döneminde üst üste gelen zenci cinayetleri ve tepkisizlik, zaten şiddet yanlısı ve ırkçılıkla kıvranan Amerikan polis teşkilatında şöyle bir hava yarattı: “Adamlar başkan bile olsa biz onları canımız isterse en vahşi şekilde durup dururken katledebiliriz, kimsenin de kılı kıpırdamaz!” Siyahi Kanye West mi? Vallahi başkanlığı kazanması tabii ki şu anda bir komedi gibi duruyor! Aynen Trump’ın başkanlığı gündeme ilk geldiğinde, herkesin düşündüğü gibi!


16 Temmuz 2020 Perşembe

HANGİ CHP, AYASOFYA’YA TEPKİ VERMEYİ UNUTTU? | Bedri Baykam | 16.07.2020


CHP’nin çoğu üyesini üzen, neredeyse sadece yöneticiler ve seçilmesi istenen adayların katılacağı kurultayla Ayasofya olayı birbirinden ayrılabilir mi?
Kılıçdaroğlu, partide Atatürkçülüğün ve laikliğin savunulması üstüne önemli bir cephe oluşturmadı. Kritik noktalara yerleştirdiği siyasetçilerin yarısı liberal, bir kısmı 10 Aralık Hareketi’nden gelen, belki bir kısmı TESEV günlerinden beri dostluğunu sürdürdüğü isimler. Laiklik, Lozan, Kemalizm, Atatürk’ün kararları konusunda hassas bir CHP Genel Başkanı olsa, herhalde Ayasofya konusunda, “dine saygıyı” elden bırakmadan yeri göğü inletirdi. Bütün dünyanın hümanizmi, diplomatlığı ve filozofluğunu öve öve bitiremediği Mustafa Kemal’in, kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin kesişme noktası İstanbul’da dahiyane bir şekilde dengelediği bu hareketin kalıcı evrensel değerini CHP Genel Başkanı’nın algılayamaması hayret verici. Erdoğan’ın, Atatürk ve Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararı algılayamayıp kendini tutamayarak “Esasında tek parti döneminde alınan bu karar tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı, çünkü Ayasofya ne devletin ne de herhangi bir kurumun malı değil, vakıf mülküdür” demiş olması, üzücü ama pek şaşırtıcı değil. Diğer yandan Kılıçdaroğlu’nun “Açıyorsanız açarsınız. Bunu siyasi rant alanına dönüştürmek kadar büyük bir yanlış yok” sözleriyle yetinmesi ve CHP’nin Parlamento’da hiçbir açık muhalefet yürütmemesi pes dedirtiyor.
90’ların ortasına kadar SHP ve özellikle Kılıçdaroğlu’nun CHP’si, Atatürk’ün izlerine ve laikliğe yönelen tehlikeleri görmezden gelme üzerine kurulmuştur. 1989’da, Türk Ceza Kanunu’ndan şeriatçı propagandayı engelleyen 163. maddenin kaldırılması, SHP’nin Özal döneminde Atatürkçü sola attığı en büyük kazıktır.

KILIÇDAROĞLU’NUN SEÇTİĞİ YOL
Göreve gelişinin henüz 4. gününde verdiği demeçlerde “27 Mayıs’ı yapanlar şimdi utanıyor” demişti. Aynı şekilde “Dersim” olayına bakışı, “farklı” yaklaşımı, 2010 yılında verdiği “laiklik tehlikede değil” ve 2012’deki “yargıda cemaatçi yapılanma var diyemem” demeçleri, Kemalist bir CHP Genel Başkanı’ndan uzak bir profilin izdüşümleriydi. Öte yandan, Cumhurbaşkanı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, Abdullah Gül’ü uygun görebilmek, 2018 seçimlerinde Haluk Pekşen ve Hüsnü Bozkurt gibi Atatürkçü çıkışlarıyla o dönem halkın gönlünü fetheden milletvekillerini tasfiye etmek, Hüseyin Aygün, Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekaroğlu, Muhammet Çakmak gibi etnik siyaset yapan veya İslamcı kimlikleriyle bilinen insanları ana listelere almak, kesin bir ters kadro mühendisliğine işaret ediyor. Benzer birçok sebep, Sayın Kılıçdaroğlu’nun yakın tarihimizi, 20. yüzyıl CHP tarihini ve partinin soyağacını iyi bilmediğini, Türk siyasetinin köşe başlarına hakim olmadığını ve sürekli tekrarladığı şekilde CHP’yi 1930’lardaki, 40’lardaki kimliğinden koparmaya çalıştığını göstermiştir.
Ayasofya konusunda CHP’nin veremediği tepkiler, geçmişte gösterdiği duruşlarla maalesef uyumlu! Atatürk’ün partisinde Genel Başkanlık yapan biri, büyük Önder’in en alkışlanacak evrensel boyutlu siyasi ve diplomatik hamlelerinden biri üstünden haddini aşan ve onu “tarihe ihanet etmekle” suçlayanlara karşı elini masaya vurup ayağa kalkamıyorsa, grup toplantısında Erdoğan’ı Danıştay’da yaşananlar konusunda ikiyüzlülükle suçlamakla yetinip, Meclis’te somut karşı duruş sergileyememişse, ne halkın nabzını tutabilmektedir ne de hangi koltukta oturduğunun farkındadır!
Meral Akşener ise, camiye dönüştürme tartışmasında olumlu görüş sunmasına karşın, Erdoğan’ın bu sözlerine karşı, gereken yanıtları en sert şekilde verebilmiştir. Bu, başta Kılıçdaroğlu, herkes adına düşündürücüdür. Atatürk’ün Ayasofya’yı Cami-i Şerif olarak tescil ettiğini vurgulayan Akşener, “Bu gerçek ortadayken öyle hukuki hatadan söz etmek, daha da ötesi utanmadan tarihe ihanet yakıştırması yapmak, makamı ne olursa olsun kimsenin haddi değildir” diyerek, Atatürk kızına yakışan bir ders vermiştir.
Kılıçdaroğlu’nu ilgilendiren tek konu “Ben bu konuda karşı durursam, daha sonra bu seçimlerde fatura olarak önüme konur mu, bana din düşmanı denir mi?” olmuştur. Aynen yakın geçmişte ne zaman alkol ve cinsel içerikli sansür, heykel saldırıları vesaire olduğunda CHP üç maymunu oynadıysa “Aman bana alkol veya çıplaklık düşkünü demesinler” diye çağdaş toplumda üzerine düşen tavırları göstermemişse, burada da CHP’nin oynadığı rol hiç farklı değildir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK’ÜN KRİTİK İKAZLARI
CHP Mersin eski milletvekili Ali Rıza Öztürk, Danıştay kararının üç açıdan gayri hukuki olduğunu, (davacı derneğin dava açma ehliyeti bulunmaması, davanın 60 günlük süresinin geçmiş olması -evet, çünkü geçen süre 86 yıl!- ve aynı konuda daha önce açılmış davalarda verilmiş emsal ve kesinleşmiş hükümler bulunması) ve burada esas hedefin Atatürk Cumhuriyeti’nin Danıştay üzerinden tasfiye edilmesi olduğunu vurguluyor. “Bu karar ile karşı devrimi pekiştirmenin, Lozan’dan rövanş almanın yolu açılmıştır. Atatürk’ün imzasının çöpe atılması değildir tek sorun. Sorun Atatürk’ün kurduğu demokratik laik hukuk devleti olan cumhuriyetin tasfiye ediliyor olmasıdır. Sorun, herkesin gaflet ve delalet içinde seyrediyor olmasıdır.”
Bir hukukçu olmadığım için sayın Öztürk’ün önemli sözlerini iki kaynaktan içerik olarak doğrulattım: Biri Sayın Yekta Güngör Özden diğeri Sayın Sabih Kanadoğlu. 92 yaşındaki annem, Öztürk’ün çarpıcı yorumunu okuduktan sonra uyuyamıyorsa ve bu ortamda CHP Genel Başkanı bütün enerjisini kendisine muhalif hiç kimsenin giremeyeceği bir kurultay düzenlemeye verebiliyorsa, burada muhalefette ağır ve ciddi bir sorun var demektir. Şu ortamda, Atatürkçü duruş sergileyen her CHP’linin ısrarla kadro dışı bırakıldığı bir anlayış, bu insanların içeri girip muhalif duruş bile sergileyemedikleri bir kurultay ile çiftleşiyorsa, durum çok vahim demektir!

BEHRAMOĞLU’NUN TARİHE TOKAT GİBİ BIRAKTIĞI SATIRLAR…
En son, Ayasofya konusunda işin tarihsel özüne dönersek: Gerçekten bugün kime neyi kanıtlamaya çalıştığımızı anlayamıyorum. Bizans’ı 567 yıl önce fethetmiş olduğumuz konusunda şüphe duyan mı var? Atatürk’ün evrensel “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen duruşuna hiç mi hiç uymayan bu Danıştay kararıyla dünyanın tepkisi üzerimize çevrilmişken, Ataol Behramoğlu’nun dünkü makalesinden şu satırlara dikkat: Kutsal olan evrenseldir. Herkesin eşi, çocuğu, mabedi, sadece onun değil bütün insanlığın kutsalıdır. Savaş hukuku bile, yenilenin en temel insan olma haklarını korumaya yönelik ilkelere sahiptir.. Yaşadığımız çağda, insanlığın bugününde, savaşta ya da barışta, kimden ve kime karşı olursa olsun, kutsalları çarpıştırmak, bir kutsal adına bir başka kutsala tecavüz, ayıptır, günahtır, suçtur, küçüklüktür.

9 Temmuz 2020 Perşembe

CHP MUTLU DEĞİL SAYIN KILIÇDAROĞLU… | Bedri Baykam | 09.07.2020


Sayın Kılıçdaroğlu, CHP örgütü ve muhalefette güçlü ses arayan yurttaşlar, en görkemli kurultayı beklerken, siz tersine, hem de Korona döneminde, neredeyse seçilecek liste dışında kimsenin katılamayacağı bir kurultayı, itirazları yok sayarak toplama niyetindesiniz. Bu büyük bir hayal kırıklığı…
Sayın Kılıçdaroğlu, demokrasi arayan yurttaşlarımız hiç kimseye göbekten bağlı değiller. Samimi insanlar, doğrularınızı alkışlarlar yanlışlarınızı eleştirir. Örneğin, Gezi hiç yaşanmamış gibi, cumhurbaşkanlığına Ekmelettin İhsanoğlu’nu önerdiğinizde, ihraç tehditleri ile partide muhalefeti susturmaya çalıştığınızda ya da kurultayı örgütsüz, halksız, onur üyelerini dışlayarak, alelacele toplamaya çalıştığınızda, tabii ki eleştiriliyorsunuz. Tüzükte yer alan bir hakkı kim, hangi gerekçeyle iptal edebilir? Öte yandan, Ankara’dan İstanbul’a Adalet Yürüyüşü’nü başarı ile gerçekleştirdiğinizde, büyük şehirlerde ve birçok noktada yerel seçimleri doğru adaylarla kazandığınızda, iktidara kanıtlı eleştirileri doğru üslupla yaptığınızda da, sizi alkışlıyorlar. Kimseden size biat etmelerini beklemeyin, buna alışın.
NE UMUTLARIMIZ VARDI, BİR BİLSENİZ!
Sayın Kılıçdaroğlu, kaset krizi sonrasındaki kaosta, sayın Önder Sav kurultayda oy birliği ile başkanlığa gelmenizi sağladı. Mutlu olduk, sizden beklediğimiz çok şey vardı. Özellikle canlı yayınlarda, yolsuzlukla mücadele tartışmalarında, son derece başarılı sınavlar verirken daha yakından tanıdık. Sempatik, mütevazı kişiliğinizle öne çıkıp güven verdiniz.
Hatırlarsınız ki, 2003’te CHP Genel Başkanlığı’na aday olduğumda, kurultay sürerken dünyada görülmemiş şekilde, seçime iki saat kala tüzük değiştirilmiş, yarış engellenmişti. O günlerde, tam bir yapısal demokratik devrim sözü vermiştim. Mantık çok sadeydi: Yozgat Belediye Başkan adayını, Yozgatlı CHP’li üyeler seçsin; Beşiktaş İlçe Başkanı’nı, Beşiktaş CHP üyeleri; Diyarbakır milletvekili adaylarını bu ilin üyeleri seçsin. Böylece kimse adaylıklar için araya insan koymaz, Genel Merkez’in önünde adeta yalvarır gibi bekler duruma düşmez. Herkes kendi gücüyle seçilir, şikayet kalmaz.
Bu konularda sizden çok ümitliydik. 2010 yılında bütün bu anlattıklarımı “demokratik devrim tüzüğü” olarak yayınlayıp ilk size getirdiğimde (henüz Grup Başkan Vekili idiniz), nedense sizin bu projeyi daha da geliştirerek CHP’yi uçuracağınızı sanmıştık.
Beklediklerimiz pek gerçekleşmedi. Öncelikle, Genel Başkan olduktan sonra, CHP’nin 20. yüzyıldaki rolünü iyi bilmediğinizi gördük. Ayrıca, eşitlikçi ve demokrat tüzük yaklaşımı, anlaşılan sizin kişiliğinize çok uzaktı. Her ne kadar, tüzükte yer alan kadın ve gençlik kotalarını uygulamaya kalkışmış olsanız da, kesinlikle bu sonuçlara ulaşacak gerçek sıralara kadınları ve gençleri yerleştirmediniz. İl veya ilçe başkanları, ne atanmaktan, ne azledilmekten kurtulabildiler! Ayrıca Ercan Karakaş’ın, Sabri Ergül’ün, Erol Tuncer’in, Hasan Fehmi Güneş’in de yıllardır bu partide verdikleri “Parti İçi Demokrasi” mücadelesi sizi pek etkilememişti. Belki o dönemleri de iyi bilmiyordunuz. Siyasete, 2002’de 54 yaşındayken geç girmeniz hafifletici bir neden olabilir mi bilmiyorum, ama bana öyle geliyor ki, insan CHP liderliğine oturuyorsa, partinin tüm geçmişini ve demokratik mücadele süreçlerini yakından tanımak için yoğun çaba harcar.

PARTİ, BU DIŞLANMAYI HAK ETMİYOR
Kurultaya döndüğümüzde, durum tatsız bir hale geliyor Sayın Kılıçdaroğlu. Geçen hafta, CHP Kurultayı’nın neden bu şekilde yapılmaması gerektiğini gündeme taşımıştım. Halkın, örgütün ve onur üyelerinin coşkuyla katılamadığı, beyin fırtınası yaşanmayan bir kurultayda, kendi belirlediğiniz isimleri seçtirerek, belki her kararınızın oy birliği ile kabulünü sağlayacağınız bir Parti Meclisi elde etmiş olacaksınız. Ama ne kitlelere umut aşılayabileceksiniz ne de örgütü, gençleri veya parti büyüklerini dinleyebileceksiniz.
Sayın Kılıçdaroğlu, bu partinin geleneğinde, Atatürk ve İnönü, mecliste, kongrelerde, kurultaylarda her üyenin konuşmasını sonsuz bir dikkatle dinler ve not tutarlardı. Fakat, aynen Sayın Baykal gibi, sizin de katılımcı konuşmaları dinleyerek değer vermek ve sonra onları yanıtlamak gibi bir alışkanlığınız hiç yok. Ayrıca Parti Meclisi adaylarının delegelerden imza alamadıkları, Genel Merkez’in imza verdirmediği konusunda duyumlar ortada dolaşıyor. Bunlar doğru mu? Sizin hazırlayacağınız 80 veya 104 kişilik liste dışında, çok az kişiye adaylık için imza verileceği doğru mu? Sonuçta çarşaf listeyle kurultaya gidilse bile, genel başkanın anahtar listesi ve bu süregelen imza baskısı, zaten blok listeden başka ne anlama gelebilir?
Sayın Kılıçdaroğlu, ülkede her an ifade özgürlüğü ile ilgili sorunlar yaşanıyor. TELE 1, Halk TV ve Cumhuriyet Gazetesi konuları malumumuz. Sosyal medya kapatılma tehlikesi yaşıyor. Evvelsi gün Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ı hapse atmak için dava açıldı. Yandaş medya bildiğiniz gibi. Bunların ortasında anlaşılmaz şekilde “CNN Türk’e çıkma yasağı” getirdiğiniz partililerinize, şimdi de “Kurultaya gelme, orada bile konuşma” demiş oluyorsunuz! Bu arada bize hiç yer vermeyen başka kanallarla aranız gayet iyi! İnsanlar baskılardan bıkmış şekilde CHP’de nefes ve umut ararken, bu dışlayıcı tavırlarınız sizce alkış alıyor mu?
Partide demokrasi mücadelesi veren bir başka değerli arkadaşımız Umut Oran, il ve ilçelerde tek adaylı kongrelerin teşvik edildiğini, divan başkanlarının bile Genel Merkez’den belirlendiğini, kongrelerde hiçbir güncel konu konuşulmadığını ve kurultayın da açılış-seçim-kapanış mantığıyla şipşak bitirilmek istendiğini, parti tabanının kendisini “yalnız bırakılmış, hırpalanmış, değersizleştirilmiş hissettiğini” vurguluyor.
Covid’in adeta yeniden bir patlama denediği şu günlerde, 11 Temmuz günü için ilan edilen Kadın Kolları Kurultayı tehir edilmişken ve doktorlar her gün, özellikle Ankara için yeni ikazlar yayınlarken, bu dayatmanın gerekçesi nedir Sayın Kılıçdaroğlu, aceleniz nedir? Parti neden yangından mal kaçırırcasına kurultayı toplamaya çalışıyor? Ölümler yaşansa, sorumluluğu kim üstlenecek?
Bu soruların yanıtını bilmek, demokratik beklentileri tavan yapmış halkımızın da, kuşatma altına alınmaya çalışılan CHP örgütünün de hakkıdır!
Sayın Kılıçdaroğlu, ortada dolaşan tüm iddialara karşılık “CHP ancak kendi kökünden çıkacak bir adayla cumhurbaşkanlığı seçimine girecektir” cümlesini de sizden bir türlü duyamıyoruz! Çeşitli şaşırtıcı atamaların zaten örgütü çok üzdüğü bir dönemde, bu kurultayı yapay zorlamalarla gerçekleştirmeyin Sayın Kılıçdaroğlu, erteleyin ve büyük bir alana taşıyın. Bu partiye lütfen daha fazla zarar verilmesin.

2 Temmuz 2020 Perşembe

CHP KURULTAYI’NIN ERTELENMESİ ŞART, ÇÜNKÜ… | Bedri Baykam | 02.07.2020

25-26 Temmuz için planlanan CHP Kurultayı’nın gerçekleşmesi mümkün değil. Değerli yöneticiler, sizden biraz daha tecrübeli arkadaşlarınızdan biri olarak uyarmak istiyorum: Yol yakınken dönün. Bu kurultayı, kendi kararınızla ertelemenizde sonsuz yarar var.
CHP yöneticileri, bu kurultayın, partinin “iktidara yürüyüş” sürecindeki önemini sık sık vurguladılar. Cumhuriyetin 100. yılı yaklaşırken, CHP’nin güçlü bir sesle örgüte ve halka sağlam kadrolarla umut vermesi lazım.
Son dönemlerdeki anketler, AKP seçmenlerinin neredeyse dörtte birinin desteklerini çektiğini söylüyor. Z kuşağı, yasakçı-tek adamcı zihniyete dur demek için tepkisini ortaya koyuyor. Halkla, kitle örgütleriyle, muhalif sendikalarla ve öğrencilerle bütünleşmenin tam zamanı diyoruz, hangi Türkiye’de? Baroların, adalet ve hukukun sesi avukatlarımızın yine yoğun bir mitinge mecbur kaldıkları malum baro bölünmesi dayatmalarının ana gündem olduğu, sendikaların kıdem tazminatı değişikliklerine karşı sokağa döküldüğü bir Türkiye’de
Peki, ülkeye demokrasi getirme iddiasında olan bir parti, önce kendi içinde demokrasiye inandığını kanıtlamak ve hukuka saygılı olmak durumunda değil mi?
Dev bir demokrasi şöleni olarak geçmesi gereken CHP Kurultayı, Covid riski içeren ortamlarda yapılabilir mi? Tabii ki hayır. Düne kadar CHP’nin MYK üyeleri “YKS yapılırsa bu bir intihardır” derken, kendileri 48 saat boyunca aynı ortamda Sağlık Kurulu genelgelerine karşı belki 3.500 kişiyi nasıl tutabilecekler? Mümkün mü bu? O sıkışık nizamda, kim alacak yaşlı delegelerin sorumluluğunu? O koltuklara, katılımcıların “bir boş-bir dolu” olarak oturtulabileceğine inanan var mı? Bilkent’in verdiği rakamlara göre salonun faydalı alanı 2.000 m2 ve alınan kararlarına göre o alana en fazla 900 kişi girebilecek. 1.300 delegenin üzerine örgüt, gençlik-kadın kolları, medya, kitle örgütleri temsilcileri, teknik ekip ve görevliler eklendiğinde sayı kaça ulaşacak? Gerçekçilik taşımayan, yasalara saygısız ve anti-demokrat bir girişim bu! 65 yaş üstü delegelerin yalnız 10.00-20.00 arası sokağa çıkma hakları olduğunu hatırlarsanız, olay daha da saçma! Bilkent bile kendi mezuniyet törenini 3 seansta, 1000’er kişilik düzende gerçekleştirdi.
- Pazartesi günü, Oğuz Kaan Salıcı, kurultaya CHP Onur Üyeleri’nin katılamayacağını açıkladı. Onur Üyeleri, (yani partinin eski genel başkanları, milletvekilleri, parti meclisi üyeleri) partinin hafızasıdır, vicdanıdır, onurudur. CHP Tüzüğü’ne göre, Onur Üyeleri, kurultayın doğal katılımcıları arasındadır, konuşma hakkına sahiptirler ve sıfat peşinde koşmadıklarından özgürce eleştiri yaparlar. Son 10 yıla baktığımda, CHP Tüzüğü’nde özellikle genel başkan seçimi konusundaki tutarsızlıklar ya da “Ekmek için Ekmeleddin” projesindeki eleştirilerimiz, o serbest kürsüde dillendirilmeden CHP kurultay yapmış sayılmaz. Hiçbir yöneticinin, kafasına göre aldığı bir kararla, kurultay katılımcılarını budamak, haklarını gaspetmek, haddi değildir. Partinin en büyük organı, genel başkan değil, kurultaydır.
- Parti Meclisi, partinin kalbidir; partinin yörüngesi ve geleceği orada çizilir. Oysa yapılan tüzük değişiklikleri ile işler yokuşa sürülmüş, artık Parti Meclisi’ne aday olanların, 10 delegeden imza toplaması şartı getirilmiştir. Kim kendini nasıl ve ne zaman tanıtabilecektir?

Mekana sığması mümkün olmayan diğer katılımcılara karşın, PM adayları salonda delegelerden imza avcılığı yapmak durumunda kalacaklardır. Şayet parti içi demokrasinin ilkelerine inanıyorsanız, her üyenin PM adayı olma hakkını kabul edeceksiniz. Bu da demek oluyor ki, belki delegeler dışında 350 kişi o salona girip delegelerden imza istemek ve doğal olarak divan başkanlığına adaylıklarını sunmak isteyecekler. O salonda bu uygulanabilecek mi? Hayır! Peki Yüksek Disiplin Kurulu’na aday olmak isteyen en az 100 kişinin durumu farklı mı olacak? Kurultay yapmaya çalışan olursa, oradan ancak, kaos, gürültü ve sonuçta CHP’ye karşı propagandaya dönüşen korkunç görüntüler gelecek, başka da bir şey mümkün değil. Kurultayda, üyelerin PM’ye seçilme haklarının sağlıklı bir şekilde uygulanamadığı ve belki de önceden saptanmış bir genel merkez blok listesi ile anti-demokrat ve kaotik bir ortam yaşanacak. Ayrıca, kurultay salonuna haklı olarak girmek isteyenlerin polis ve görevlilerle sertleşmeler yaşaması ve buna benzer olayların yöneticiler tarafından öngörülememesi mümkün değil! CHP’nin “iktidar yürüyüşü”, böylesine yüz kızartıcı sahnelerin birbirini takip ettiği bir kaos ortamında mı gerçekleşecek?
-Bu kurultayda, genel başkanlığa adaylığını koymak isteyen bir muhalefet kanadı adayı, ekibiyle beraber salona nasıl girecek, nasıl propaganda yapacak? Bu yarış eşit şartlarda yaşanmış olacak mı?
- Ne seçmenin, ne üyelerin, ne örgütün, ne parti büyüklerinin, ne kitle örgütlerinin katkı veremeyeceği bir kurultay, üstelik pandemi sürerken, PM adayları salona bile giremezken, niçin toplanır? Genel Merkez’in önerdiği adaylar firesiz blok liste ile seçilsin diye mi? Rahmetli Orhan Birgit ve Ali Topuz yaşasalardı, bu kurultaya katılamayacaklardı! Önder Sav gibi, Hasan Fehmi Güneş gibi, partinin son 50 yıllık tarihini yansıtan efsanelerin, Fikri Sağlar, Onur Öymen, Algan Hacaloğlu, Mustafa Özyürek, Sabri Ergül, Kadir Gökmen Öğüt, Berhan Şimşek, Oktay Ekşi, Necla Arat, Umut Oran gibi eski bakan ve milletvekillerinin veya şahsım dışında, Mustafa Balbay gibi eski genel başkan adaylarının bile salona alınmayacağı, neredeyse parti içi muhalif seslerin yok sayılacağı bir kurultayı alelacele, oldu bittiye getirerek toplamak, kime ne kazandırır? Evet Kılıçdaroğlu ve ekibi, bu sayede belki geçen seçimlerden “içlerinde kalmış cumhurbaşkanı adayını”, bu sefer muhalefetten çatlak sesler çıkmadan ortaya atabilmeyi deneyebilir! Muharrem Sarıkaya iki gün önce HaberTürk’te, “Yeni PM’nin potansiyel bir yeni ittifaka ve Babacan ile çalışmaya uyumlu, Gül’e ve kentli muhafazakarlara, liberal sağ siyasete açılabilen bir profilde olması istendiğini” yazdı! Kaynağı da, Kılıçdaroğlu’nun yakın çalışma arkadaşlarından biri! Ama bu yöntemlerle gerçek halk muhalefetinin yüksek güvenini almış bir CHP’yi yansıtamayacağı ortada.
- PM eski üyesi ve milletvekili Şahin Mengü’nün Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açtığı dava değil yalnız konu, başka davalar da kesin açılacaktır. Olayın hukuki boyutlarının çok ötesinde, ideal konjonktüre rağmen, en kötü zamanlamada, tarihine en yakışmayacak tav göstererek kendisini örgütünden ve seçmeninden izole eden bir hasır altı kurultayına girişmek CHP yönetiminin aklına nasıl gelebilir, anlayamıyorum.
- “Tepkileri gördük. Bazı yanlış anlamalar oldu, sehven bir karar almıştık” deyip vazgeçin, bu karar daha fazla gündemde kalmasın. Birkaç ay sonra, uygun bir yerde partiye yakışan bir kurultay yapın.

26 Haziran 2020 Cuma

DEMOKRASİNİN KARARLI KAHRAMANLARI | Bedri Baykam | 25.06.2020


30’larının sonlarında, en verimli çağında olan genç insanlar düşünün. En büyük dertleri, nerede tatil yapacakları olabilirdi! Ama onlar, siz doğruları öğrenin diye gazetecilik yapmayı tercih ettiler. Dün sabahın erken saatlerinde gittik Çağlayan Adliyesi’ne, “Barışların Davası”na… Gazetecilerin haksız esaretlerine dur demek ve adalete sahip çıkmak için… Çevremdeki isimler arasında OdaTv’den Pınar Saraçoğlu, tiyatrocu Orhan Aydın, Cumhuriyet’ten Şükran Soner, avukat Celal Ülgen, CHP milletvekilleri Özgür Özel, Tuncay Özkan, Barış Yarkadaş, Mahmut Tanal, Kadir Gökmen Öğüt, Aylin Nazlıaka, Muharrem Erkek ve Utku Çakırözer gibi yakından tanıdığınız aydınlar ve siyasiler vardı. Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Hülya Kılınç, Aydın Keser ve Ferhat Çelik’le yüreklendirici bir diyaloğa girişmeye çalıştım. Terkoğlu ve Pehlivan, benim de Cumhuriyet’in ara döneminde, 2,5 yıl yazdığım ve evim gibi gördüğüm OdaTv’nin en çarpıcı, çalışkan ve cesur araştırmacı gazetecileri.
Davanın tamamına katılamasam da, 5 saat uğraştıktan sonra mahkeme salonuna girip Terkoğlu ve Pehlivan’ı görüp onlarla dayanışma selamlaşmamızı yapabildim. Şeffaf olması gereken adaletimizi, bir sır ve sis perdesi kuşatmış durumda! Sanki adalet ve demokrasi ile buluşacağımız alanlar giderek daraltılıyor. Bu kadar önemli bir dava neden çok daha büyük bir salona alınmıyor? Neyse, hiç olmazsa avukatlar katılabiliyor ve takip edebiliyor (!)

BAROLARIMIZIN DİRENCİ KAZANDI!
Avukatlarımız, yalnız bir meslek odası değil, adeta evleri olan baroların kaderi ve geleceği için günlerce yürüdüler. Her zamanki gibi gösterişten uzak, mütevazı ama kararlı, ne dediğini bilen değerli arkadaşım, İstanbul Barosu’nun asil başkanı Mehmet Durakoğlu ve ödünsüz, Atatürkçü, cumhuriyetçi, demokrat tavırlarıyla diğer bütün illerimizin güzide baro başkanları… Hepsi Ankara’nın girişinde bir araya gelip, kararlılıkla Anıtkabir’e yürümek istiyorlardı. Bu tabii ki birilerine fazla geldi! “Yollar yürümekle aşınmaz, bırakın yürüsünler” diyen Demirel’i bile arar olduk. Eskişehir Yolu’nun Ankara ile birleşme noktasında durdurulan baro başkanlarımız, o andan itibaren açık eziyet gördüler. Darp edilenler, tartaklananlar, itilip kakılanlar, tehdit edilenler, yere yatırılanlar, gözaltına alınmaya çalışılanlar… O üzücü görüntülerde işin her karanlık tonunu gördük. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından gönderilen kumanyaların engellenmesi, ihtiyaçlarını gideremesinler diye kapattırılan ve “sosyal mesafe” cezası kesilen kafe, iki kilometre ötedeki benzin istasyonuna yürümek zorunda kalan değerli avukatlar, polis kalkanları ile kuşatmalar… Metin Feyzioğlu’nun, artık bizleri asla şaşırtmayan, kurnaz manevraları ve ona kanmayan, dimdik duran güzel yurdumun her noktasından gelen baro başkanları… Gaziantep’ten Bektaş Şarklı, İzmir’den Özkan Yüce, Kocaeli’den Bahar Gültekin Candemir, Sivas’tan Hacı Yılmaz Demir, Antalya’dan Polat Balkan, Kayseri’den Cavit Dursun tüm diğerleri ve onları karşılayan Ankara Baro Başkanı Erinç Sağkan… Aklıma bir yandan demokrasi tarihimize geçen bu güzel insanlar ve dirençleri geliyor, bir yandan da Feyzioğlu’nun sözleri kulaklarımda yankılanıyor: Acaba bu yürüyüş gerçekten yargının sorunlarını çözmek için mi yoksa başka bir sebep için mi?” Sizce bu soruya cevap vermeye değer mi?
Önlerinde örülen her duvara karşı çıktılar, direndiler, kazandılar ve Atamız ile buluştular, ondan güç almayı başardılar! Onlara destek veren Önder Sav, Meral Akşener, CHP ve tüm siyasilere teşekkür ediyorum. Yaratılmaya çalışılan nedir? “Benim gibi düşünmeyen yazmasın, araştırmasın, hatta gazetecilik yapmasın; benim gibi düşünmeyenin sağlam bir avukatı-savunması da olmasın.” Bu düşünce tarzının tabi başka açılımları da var, “benim partimden kopup siyasete devam edenler başka hiçbir baltaya sap olamasın, siyaset yapamasın. CHP zaten düşman, onların her işi ters gitsin, tercihen de yok olsunlar!” AKP doğrudan bir futbol liginde oynasa, inanın ya tek başına oynamak isterdi ya da hem bütün hakemleri, müşahitleri, federasyonu, belki ve hatta rakip takımın teknik yönetimini kendi üyeleri arasından seçmek isterdi!
Gerek Barışlar’ın gururlu duruşu, gerek barolarımızın kararlı direnci, gerek bu siyasi mücadelelere destek veren aydınlar, bu ülkede aydınlanmanın silinmesi mümkün olamayan izlerine imza atıyorlar.

İLHAN SELÇUK, BEHRAMOĞLU, ÇÖLAŞAN, MEYDAN VE AYDIN DÜRÜSTLÜĞÜ
Anti-demokratik baskılar Cumhuriyet Gazetesi’ni yine hedef aldı. Dün başlayan diziyi muhakkak satır satır okuyun: Hukukçuların, gazetemize yapılan bu kabul edilemez baskı ve tehditlere olan yanıtlarını kaçırmayın! Geçen hafta Türk aydınlarına yaptığım açık çağrı da yerini buldu, çok olumlu sesler getirdi. Gerçekten inanmak istiyorum ki artık “27 Mayıs” dendiğinde bazı sevgili yazarlarımız o suçluluk duygusu ile kıvranan “İlk faşist darbeydi” nakaratından kendilerini kurtarmış olacaklar. Bu hafta, Meclis, Yassıada’nın aldığı kararları iptal etti. Ama, geçmişin yaralarını tedavi edelim, acılara anlayış gösterelim, kabul. Ama darbelere karşı durmakla, tarihe uydurma kulplar takmaya çalışmak ayrı hikayeler.
27 Mayıs Devrimi’ni gerekçeleriyle savunan, bundan çekinmeyen açık sözlü ve en değerli aydınlarımızı eklemek istiyorum! En başta, Türk aydınlanmasının sönmez meşalesi İlhan Selçuk, Türkiye’nin en cesur gazetecilerinden Emin Çölaşan, ülkenin en heyecan verici tarihçilerinden Sinan Meydan ve her zaman günümüzün Nazım Hikmet’i olarak gördüğüm Ataol Behramoğlu… Behramoğlu’nun bu yıl Cumhuriyet’te kaleme aldığı şu sözler de ortadan geveleyen bazı yazarlara küpe olsun: “Benim için 27 Mayıs darbesi bir devrimdir. Kimliğimi, o devriminin sonucu olan 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamına borçluyum.”
Aslında tarihin hakkını veren ve sözlerini esirgemeyen o kadar çok değerli aydınımız daha var ki! Son 60 yılımız, birbirinden içerikli gerekçelerle bu konuda makaleler, kitaplar yazmış, konferanslar vermiş ülkenin birbirinden değerli aydınlarının bıraktıkları izleri taşıyor. İnanıyorum ki, bundan böyle 27 Mayıs’ın, aslında 27 Nisan’da yapılan faşist darbeye karşı Cumhuriyet’e demokrasi oksijenini geri getirmiş olmanın onurunu taşıdığını ve onu sadece o korkunç idamlarla ele almanın, gerçeklerin bütününe haksızlık olduğunu artık herkes görecek! Yassıada’nın artık “Demokrasi Adası” olarak anılmasına da itirazım yok. Ancak yaşanmış tartışılmaz gerçekleri tahrifata uğratmayalım. Umarım önümüzdeki yıl, bu oportünist beyanları en azından bizim kesimden artık duymayacağız.


19 Haziran 2020 Cuma

TÜRK AYDINLARI: LÜTFEN DOĞRULARI SÖYLEMEKTEN KAÇINMAYIN! | Bedri Baykam | 18.06.2020


Bugün yoğun gündemimizden değil, başka önemli bir konudan bahsedeceğim. Bu ülkede her zaman sayısız gerginlik oldu, olacak. Ama bu tarihimizde iz bırakmış bu zor dönemlerin aydınlarımız, siyasilerimiz tarafından nasıl dürüstçe bugünün gençlerine ve gelecek kuşaklara aktarıldığı çok daha önemli bir konu. Çünkü bu hattın temiz olması, sonsuzluğa giden zaman çizgisinde geleceğimizin sağlıkla oluşmasını mümkün kılar.
Sol, sosyal demokrat hatta Atatürkçü birçok gazetecimiz ve siyasimiz ne yazık ki bazı konularda sanki gerçekleri yansıtmaktan çekiniyorlar. Bunlardan en önemlisi, 27 Mayıs... İki şık var: Ya güncel siyasetteki belirli konjonktürler nedeniyle oportünist davranarak “darbesever gözükmemek” için “politically correct” ve “risksiz” yanıtı vermeye kendilerini mecbur hissediyorlar ya da açık konuşalım, konu hakkında pek bir şey bilmiyorlar. Kulaktan dolma bilgilerle, ezberletilen üç klişe cümleyle, “bildiği yanıldığına yetmeyen” haber ve yorumlarla yakın tarihimizi genellemeci bir bakışla ele alıyorlar. Hedefleri, 27 Mayıs’ı bugünkü iktidarın ve sağcıların arzuladığı gibi linç etmek! “Bütün darbeler aynıdır, en kötüsü de ilk olan 27 Mayıs’tır.”
Açıkça söylüyorum, bu iki şıkkın ikisi de birbirinden beter. İster “aman şöyle-böyle görülmeyelim” kompleksi, ister “yetersiz bilgi ile iddialı fikir sahibi olma” durumları… Bunlar, geçmişinde Hasan Ali Yücel’in, Falih Rıfkı Atay’ın, Muammer Aksoy’un, Oktay Akbal’ın, Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın, Mümtaz Soysal’ın, İlhami Soysal’ın bulunduğu Türk aydınlanmasının onurlu geçmişine hiç yakışmıyor. Onların büyük mücadelelerine biraz saygılı olun. Lütfen, bazı kritik özel konuları bilmiyorsanız ya iki hafta eve kapanıp çalışın ya da rica edeceğim “o topa hiç girmeyin”. Çünkü 27 Mayıs’ı, siz yaşadığınız sürece önünüze getirecekler! Bilmediğiniz konularda, kendi kesimimizin geçmişteki en değerli siyasetçilerini ve gazetecilerini yok sayarak, üzerlerinden geçerek, onları adeta “bilinçsiz cahiller” yerine koyarak, kendinizi anakronik ve yanlış mantık oyunlarıyla onlardan çok daha değerli, zeki ve bilgili birer aydın gibi göstermeye çalışmayın. Ayıp oluyor. Kime mi? Başta rahmetli İsmet İnönü olmak üzere, artık aramızda olmayan ve o günlerde faşist saldırıları her gün göğüslemiş, kimileri hapislerde çürütülmeye çalışılmış Kasım Güleklere, Kemal Satırlara, Suphi Baykamlara, Turan Güneşlere, Metin Tokerlere… Onlar da demokrasiye müdahale olmasın diye her gün uğraştılar, ancak Baykam’ın dediği gibi “Menderes, her ihtarı hep blöf zannetti.”
Lütfen, 4-5 Haziran 2020 makalelerimi okuyun. Darbe aslında 27 Nisan 1960’da Demokrat Parti tarafından yapıldı. Tahkikat Komisyonu’na verilen akıl almaz yetkilerle o gün anayasa, siyasal haklar, basın ve haberleşme özgürlüğü askıya alındı. Güçler ayrılığı yok edildi. Demokrasi ve hatta ufuktaki seçimler yerin dibine gömüldü. Zaten, 1950’den beri 10 yılda DP, her gün adım adım demokrasinin utancı olan uygulamalara imza atmıştı. Kendi içinden çıkardığı o ucube komisyonla CHP’yi kapatabileceğine, milletvekillerini zindanlara veya daha ağır cezalara taşıyabileceğine inandı.
Tabii ki darbeler kötüdür, darbe geleneğini başlatmış olmak kötüdür, ama artık şu yanılgıdan vazgeçin: “İlk darbe” kesinlikle 27 Mayıs değil, 27 Nisan 1960’dır! Demokrasiyi yok etmek üzere DP’nin hazırladığı büyük kumpası bilmeyenler, henüz anlamamış olanlar lütfen araştırsın. “Ne derler sonra” diyen ve oy çıkarları uğruna hareket eden, “şimdi biz kalkıp herkese her şeyi anlatamayız” diye kendilerine has oportünist seçimler yapan siyasiler olabilir; bu tavırlar Atatürkçülerin siyasi duruşuna yakışmaz. Türk aydınlarına hiç yakışmaz. Böyle bir algıda tembellik, böyle bir kökten savrulma kabul edilemez!
Demokratik çabalarına ömür üstünden çok değer verdiğim yakın arkadaşım Fikri Sağlar, CHP Parti Meclisi’nde beraber yöneticilik yapma onuru yaşadığım sevgili Celal Topkan, Sözcü Gazetesi’nin çok değerli yazarı Saygı Öztürk ve daha nicelerine sesleniyorum: Belli ki o dönemleri iyi etüt etmemişsiniz, olabilir. Lütfen, 1950-60 arasını her zerresi ile yaşamış ve bugün aramızda olan değerli aydınlar Alev Coşkun, Yekta Güngör Özden, Altan Öymen, Nurettin Sözen, Hıncal Uluç, Oktay Ekşi veya Güneri Cıvaoğlu’na buyurun her şeyi sorun. Uğur Mumcu’nun neden “27 Mayıs ilk aşkımızdı, biz özgürlük ve demokrasinin ne olduğunu 27 Mayıs’la öğrendik” dediğini araştırın. Hıncal Uluç’un neden “Bugünün aydınları, 27 Mayıs’a sövme özgürlüğü dahil, her özgürlüklerini 27 Mayıs’a borçlular” dediğini öğrenin. Mümtaz Soysal’ın “27 Mayıs askerin değil, gençliğin bir hareketiydi” cümlesinin mantığını anlayın.
Sayın Saygı Öztürk, Sözcü’de “Yassıada Mahkemesi, tüm özgürlüklerin kaldırıldığı bir darbe dönemi mahkemesiydi” diyorsunuz. Tersine o dönem, kaldırılmış ve hatta yok edilmiş tüm özgürlüklerin büyük bir sevinç ve coşku içinde halka iade edildiği dönemin ta kendisiydi! Sayın Yekta Güngör Özden’le aynı gazetede yazıyorsunuz, dünyanın en beyefendi insanıdır. Kendisini bir öğle yemeğine davet edin, size her şeyi izah etsin. Değerli siyasetçi kardeşim Fikri Sağlar, “demokratik açılımı şiar edinmiş genç cumhuriyetin sivil siyasetine ve siyasetçilerine yapılan bir saldırıyı bayram olarak yıllarca kutlamak ne kadar doğruydu?” diye soruyor Birgün’de… Sevgili Fikricim, demokrasi için ömür boyu savaşmış değerli arkadaşım, tam tersi oldu: Genç cumhuriyetin sivil siyaset hakkı elinden koparılıp gasp edildiği için, ufuktaki seçimler ve CHP göz göre göre ölüme götürüldüğü için gençler sokağa döküldü. Ayrıca tüm büyük ilerici hamleler, dediğin gibi “demokrasi ve hukuk karmaşası sonrasında” kendiliğinden oluşmadı. Esen güçlü demokratik rüzgar ve 1961 Anayasası ile devrimin bilinçli hamlelerinin sonucunda oluştu. Ordu ve gençlik, 27 Nisan DP darbesine karşı ayağa kalktı. Çok değerli aydınlarımız Alev Coşkun, Emre Kongar, Merdan Yanardağ, Suay Karaman, Can Ataklı veya Ümit Zileli bu fikirleri savunmaya devam ediyorlar!
27 Nisan mantığının başlattığı tüm faşist darbelere bugün de karşıyız. İdamlar büyük hataydı, aksini söylemek mümkün değil. Yassıada demokrasi adası yapılsın, idam kararları iptal edilsin, hepsine varım. Ama Yassıada’nın tüm kararlarını iptal etmeye kalkarsanız bakın Uğur Mumcu size 1990 yılından seslenerek ne cevap verir: “Şimdi bugünlerde deniyor ki ‘Millet Meclisi 27 Mayıs nedeniyle özür dilesin.’ İhtilali meclis yapmadı ki! Peki DP adına o kadar hapsettirdiği insanlardan kim özür dileyecek? O zaman o dönem DP’ye sahip çıkanlar özür dilesin.”
Ve, sevgili meslektaşlarım, sözü Atatürk’ün tarihi cümlesi ile bitiriyorum, “Doğruları söylemekten korkmayınız!
(Tüm alıntılar, 1990 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlediğim 555K isimli sergim için hazırladığım gazetedeki röportajlardan alınmıştır.)

12 Haziran 2020 Cuma

CEZAEVİNDE ÖLÜM ORUCU | Bedri Baykam | 11.06.2020


İşin “romantik” yanına kendinizi kaptırmayın. Hapishanede veya evinde bir insanın ölüm orucuna girmesinin bedelleri çok ağır. Yadsınamaz zorluktaki psikolojik boyutu bir yana, biyolojik olarak kolay kolay göze alınamayacak bir tahribata gebedir. Hızla gelen kilo kaybı, yerini kas yıkımlarına bırakır; ardından hayati organlara sirayet eder, kalıcı hasarlar başlar. 50’li günlerde geri dönülmez yola girilebilir. Unutkanlıkların ardından bilinç kapanmaya başlar. Daha fazlasını merak eden araştırabilir. Hatta ben bulun okuyun diyorum. Yaşamı tüm ağırlıklarıyla tanımak ve hissetmek için.
Cumhuriyet’e, Korona dönemi boyunca uğrayamadım. Geçen hafta birikmiş postamı aldım. Aralarında hapishanelerden gelen mektuplar da vardı; belki bilmezsiniz, hepsinin boyutu aynıdır, aynı tiptir. Üzerlerinde damga vardır: “…F tipi, Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu/Mektup Okuma Komisyonu”. Aldığım 10 mektubun neredeyse her birinde, çok ilginç karikatürler vardı. Bu mektuplar, Grup Yorum adına yazılmıştı. Farklı isimler vardı. Bunlardan ikisi, açlık grevini sürdüren grubun tutuklanan avukatı Aytaç Ünsal’dan gelmişti. Ben her ne kadar mektupları geçen hafta aldıysam da, mektupların üçü son ölümler yaşanmadan, beş tanesi Helin Bölek ve Mustafa Koçak, ikisi de İbrahim Göçek öldükten sonra yazılmış. Aytaç Ünsal ve Av. Ebru Timtik bugün hayattalar.
Onlar, Grup Yorum davasının uzantısında, DHKP-C ilişkisi iddialarından hüküm giymişler.
Meslektaşları Can Atalay, onların yargılanmalarında yaşanan sorunlardan söz etti, “Savunmalar usul hukukuna uygun dinlenmedi” dedi bana, gerekçelere girerek.
Grup Yorum, 35 yıldır bu ülkede milyonlarca insanın duyarlılıklarına değen performanslarla konserler veren bir sanat hareketinin ta kendisi! O konserlerde sahne alanlar arasında bildiğiniz gibi Zülfü Livaneli, Nejat Yavaşoğulları, Genco Erkal, Cahit Berkay, Suavi gibi büyük isimler var.

Onlar, dünya rekorları kıran konserlerde yüz binleri buluşturmayı başaran bir protest müzik grubu.
Ancak siyasi çizgileri onların sürekli olarak başlarının derde girmesine neden olmuş!
Kalbi ve mantığı olan herkes, ölüm orucundan etkilenir. Herkes üzülür, kahrolur. Ölüm orucu tutanlar “vazgeç” diyenlere genelde kızarlar. Onların, kararlılıklarının gerekçeli ciddiyetini anlamadıklarını düşünürler.
Ben, tabii ki bu iki avukatın ölüm orucunu bir an önce bırakıp hayata tutunmalarını isteyenlerden biriyim. Bana da kızabilirler, olabilir. Nasıl Nuriye Gülmen ve Semih Özakça çok haklı “işe iade” mücadelelerinde 324. günde, vücut ağırlıklarının neredeyse yarısını kaybettikten sonra açlık grevini bırakabildilerse, benim ve başkalarının da bu insanların bu kararlarından vazgeçmelerini bekleme umudumuz olabilir. Gülmen ve Özakça yaşama tutunmaya karar verdiklerinde ne kadar sevindiğimi hatırlıyorum. Öğretmenlerin ve emekçilerin onuru olarak tarihe geçen “Yüksel Direnişi”nde yaşanan sahneler gözümüzün önünden gitmez. Taleplerinin oluşturduğu demokratik haklar paketini kim sorgulayabilir ki!
Gebze Kadın Kapalı Hapihanesi’nden Nurhan Yılmaz’ın bana yolladığı mektupta çarpıcı sözler var:
(…) 9 Nisan tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki Dünya Sanat Günü’ne dair yazınızı okudum. ‘Dünya Sanat Günü’ olduğunu bilmiyordum doğrusu. Yazınız üzerine, sanatın icra edilemediği koşullarda böyle bir günün varlığını düşündüm. Dünya Sanat Günü’nü Helin biliyor muydu diye, Helin üzerine de düşündüm. Böyle bir gün en çok onun gibi sanatçılara yakışır çünkü.
Helin Bölek, Grup Yorum üyesi. Sanatlarını icra edemedikleri, bunun önündeki engellerin kalkması için girdiği ölüm orucu eyleminin 288. günü hayatını kaybetti. Gülüşü dünyaya bedeldi, hepimiz için. Gülüşü, bakışı dünyaya bedel!
‘Düşlerin bittiği yerde ölür insan’ der Grup Yorum. 35 yıllık değil, kökleri çok eskilerde, insanlık kadar derinlerde binlerce yıllık bir gelenektir söz konusu olan! Anadolu’nun bağrında durmadan yeşeren, asla ölmeyen! Helin de bu bahçenin yemyeşil ve rengarenk çiçeklerinden biri, Ayçe İdil Örkmen gibi. (…) Yine ölüm oruçlarının gündeme geldiği, adalet için ölüm orucuna yatıldığı günleri yaşıyoruz. Yine aynı teraneler söyleniyor yüksek sesle. ‘Ölüm orucunu onaylamıyoruz’, ‘ölüm orucunu istemiyoruz’ diye. ‘Ölmesin kimse’ denilerek ölüm orucunun bırakılması isteniyor. Olayın ciddiyeti bile düşünülmüyor. Bir insan neden hayatını bu şekilde ortaya koyar diye düşünülmüyor...
(…) Bu durumda taleplere bakılır, talepler meşrudur, açıktır, anlaşılırdır. Her şeyden önce. Bu durumda ölümün olmasının önündeki tek engel taleplerin kabulü için çabalamaktır. Grup Yorum olarak sanatlarını icra edemedikleri için, konser yasakları kalksın diye bir talepleri var. Bundan daha anlaşılır bir talep olabilir mi? Yorum konserleri neden, nasıl yasaklanıyor? diye tartışmak varken ‘ya ölümler olmasın’ deyip ‘aman bırakın’ diye açıklamalar yapılıyor. Oysa böyle alınan kararlara, yapılan bu açıklamalarla ne ölüm orucu bırakılmış ne de ölümler durmuştur bugüne kadar. Ancak egemenlerin, zulüm bekçilerinin ekmeğine yağ süren açıklamalardır, ölümü çoğaltan açıklamalardır üstelik.
Eskiden beri ülkemizin handikaplarından biridir bu. ‘Türkiye’de aydın kimliği’nin geldiği durum. Hiçbir konuda risk almak, zulmün karşısına bedellerini göze alarak çıkmak istemiyor. Durum böyle olunca ortada ‘aydınlık’ diye bir şey kalmıyor.
(…) Bir şeyler yapmak gerekmez mi?
Sanatın ve sanatçının yaşayabilmesi, geleceği aydınlatabilmesi için bu şart bence. Sizin de bu konudaki çabalarınızı önemsiyoruz. Bunu Helin’e borçluyuz diye düşünüyorum.
Köşe yazınızı halen okuyabiliyoruz bir gün gecikmeli de olsa. Gerçi hafta sonu sokağa çıkma yasağından kaynaklı gazete de alamadık ne yazık ki. Sanırım yakında Cumhuriyet gibi gazeteleri de alamayacağız. Bizim gibi insanları kötü etkiliyormuş! Yaptığınız işin zorluğunu anlamadığımızı düşünmeyin. Sadece insana verdiğiniz değeri Helin’e, İbrahim’e de gösterin. Eminim yapabileceğiniz çok daha fazla şey vardır.

Gülüşü dünyaya bedel insanlar için değmez mi zorluklara?
Bence değer, yoksa toptan insanlığımızı kaybedeceğiz.
Böyle diyerek kalkıyorum.
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Bana kızmanıza razıyım Nurhan Hanım, yine de bu ölüm oruçlarının sona erdiğini duysam, o arkadaşlar adına mutlu olacağım. Kimsenin ölüm orucuna girmeye ihtiyaç duymayacağı, kimsenin hak ve özgürlük arayışları nedeniyle “içeride” olmayacağı, bir Türkiye özlemiyle…