15 Mayıs 2020 Cuma

ARŞİVİMİN BİLE AÇAMAYACAĞI TIKANIKLIKLARIMIZ | Bedri Baykam | 14.05.2020


Kaç kişi bundan haberdardır bilmiyorum, benim ciddi bir arşiv tutkum var. Hiçbir gazete kontrolümden geçmeden atılamaz. Değişik kupürler, iç siyaset, dış siyaset, sanat, spor, sinema ve modeller gibi ana başlıklara göre kesilip arşivlenirler. Kendi yazılarım, sergilerimle ilgili ve hakkımdaki haberler, yıllara göre ayrılmış fotoğraflar, tarihi günlerin kesilmemiş gazeteleri ve daha neler neler… Cumhuriyet Gazetesi söz konusu olunca bu iş zorlaşıyor. Çünkü bir gazeteyi atmadan önce manşetlerini, köşe yazılarını kesip saklarsınız ya, Cumhuriyet, sizi hem vazgeçilmez kupürlerinin fazlalığıyla hem de bir sayfanın önü ve arkasının aynı anda başrole soyunma merakıyla deliye çevirebilir!

DÜN VE BUGÜNÜN “FOTOKOPİK” KESİŞMELERİ
Cumhuriyet Gazetesi yayına başladığından beri, her nüshasının istisnasız her sayfasını çevirmiş biriyim; başkası da var mı bilmiyorum. Yaptığım büyük dönem sergileri (“Kuvay-i Milliye”, “27 Mayıs İlk Aşkımızdı”, “68’li Yıllar” veya 12 Eylül hakkında ve Ergenekon dönemi için yaptığım “İçim Parçalanıyor” sergileri…) için her birini dikkatle inceledim, yüz binlerce haber ve makale okudum.
1987 sonrası yazarlık kariyerimde her gazeteyi didik didik ettim o ayrı; ama ben size son 96 yıldan söz ediyorum… Cağaloğlu’nda geçirdiğim, yıllara yayılan uzun süreleri arşiv sorumlusu Edibe Buğra Hanım’a sorun…
Bugünün gündemini değerlendirirken yakın tarihimizin manşetleri gözlerimin önünden film şeridi gibi akıyor: “İktidar, CHP’yi tasfiye etmek istiyor”, “Darbe yapmak istiyorlar”, “CHP’lileri mermiyle tehdit ediyorlar”, “Medya ve siyaset virüsleri”, “Türkiye hapiste gazeteciler ve basın özgürlüğü açısından sonunculuk için yarışıyor”, “Bağımsız yargı ve barolar tehdit altında”, “İktidar CHP’ye karşı kampanya başlatacak”, “Yargı aynı konuda farklı kararlar veriyor”, “Avukatsız Türkiye istiyorlar”, “Hapiste gazeteciler, Terkoğlu, Pehlivan, Kılıç, Ağırel”. Siz bu başlıkların açılımlarını biliyorsunuz, benim de gözümün önünden arşivimin 100 bin görüntüsü geçiyor.
Bu filmi daha önce gördüm. Atatürk ve demokrasi düşmanlığı, herkesin aidiyetlerine göre şekillenen “adalet”, kaybolan yargı bağımsızlığı, baskı altında yaşamsal bir varoluş imtihanından geçen devrimciler, CHP’liler, solcular, aydınlar, yazarlar… TRT bugün eşitlikten, tarafsızlıktan hiç nasibini almamışken, geçmişteki ismiyle “Radyo” da 1950’lerde ülkeyi “vatan cephesi” ve diğerleri, yani “şer cephesi” olarak görenlerin ve göstermek isteyenlerin at koşturduğu alandı. Buna bir de günümüzde yandaş basın eklendi. Özel sektör ve iktidar, her türlü iş birliğine boğazlarına kadar battılar. Ama tabii ki sorunsuz ve doğal bir akışla yaşanıyor bu birleşmeler.
İşte “arşiv”, bu senaryolara yunuslar gibi dalıp çıkan Türkiye Cumhuriyeti’nin, tüm tuzaklara rağmen yoluna devam edebildiğini de bize gösteriyor.
Ben, Cumhuriyet sayesinde bir yüzyıla yayılan bu hikayeyi “içinden” okudum. 1950 sonrasını o yıllara yön veren babam Dr. Suphi Baykam’ın ağzından, 1987 sonrasını ise bizzat içinden yaşayarak öğrendim.

YAZSAM DA ALGILANAMAYACAK TARİH AŞIRI ANALİZLER
Size, ülkenin nasıl ve hangi gerekçelerle, hangi ihanetlerle nereden nereye geldiğini makro bakışla istesem anlatabilirim. Ama anlatamam! Anlattığını söyleyenlerin de gerek tarihsel analiz gerekse günümüz açısından sansürlü yorumlarla yetindiklerini bilin. Genç kuşaklar da şunu unutmasınlar: Eğer kıyaslamalı analizlerle işin özünde neler yaşandığını “antenleri açık bir şekilde” algılayabilirlerse, gerçek geçmişlerini ancak bu dönem geçip gittikten sonra öğrenebilecekler.
Soyut konuştuğumun farkındayım. Çünkü günümüzde muhalefet dahi, ancak iktidarın izin verdiği oranda yapılabiliyor. Herhangi bir futbol yorumundan bile herkesin Fetöcü/darbeci olarak hüküm giyebileceği bir dönemde yaşıyoruz. Hatta daha ileri gidebilirim: Bizi buralara taşıyan çalkantılı ve akıl almaz ideolojik biçim bozmalarını, ne yazık ki toplumun ilerici gençleri bile şu anda algılayabilecek kıvamda değiller. Bugün televizyonlardaki gündem tartışmalarının, tarihsel analizlerin hepsi o kadar ağır bir şekilde dikenli örtülerle kaplı ki, muhalefet bile ancak “politically correct” olarak tanımlananı yapabiliyor. Boş yere uğraşmayın. Bugün, bu analizleri hap olarak bulamazsınız; tesadüfen yutsanız bile algılayamazsınız, bünyeniz kabul etmez. Çünkü dönemin ozon tabakası delinmiş yeni iklimsel şartlarında, içinden geçtiğimiz yılların kimyasını çözümlemeniz mümkün değil. 45 yaş altı halkımıza sesleniyorum: Çoğunuz işin ne devlet, ne mantık, ne de siyasal bilimler açısından felsefi analizini yapmak için gerekli alfabeye bile haiz olmayabilirsiniz!
SANSÜR, ANAKRONİZM VE BEYİN KİLİTLENMESİ
Ne demek istediğimi fazlasıyla bilen bir duayen yazarımızı örnek olarak anacağım: Alev Coşkun… Bugün Türkiye’de, 45 yaş altı kaç yazarın bu makalenin içsel hikayesini anlayacağını ve onaylayacağını kendisine sormak isterim. Aynı şey CHP’li siyasetçiler için de geçerli! O noktada ümidim tabii ki daha az. Çünkü çoğu, yaşadığımız göçüşün baş sorumlularından Ecevit’i hala dokunulmaz bir önder olarak görmek üzere programlanmışlar. Şu kadarını söylemekle yetineyim: Günümüz CHP’si, Atatürk Türkiyesi’nin Türkçe ezanını bile “partiden ihraç” için gerekçe olarak görmekten çekinmeyen bir lidere ve kadrolara sahip! Onlar için 20. yüzyıl analizleri, ne yazık ki oldukça güncel durumlara uygun bir çeşit özet toparlamadan ibaret…
Daha fazla somut yorum ve örneğe gerek yok, bugün Türkiye’de yakın tarihin özgürce tartışılamayacağını söylemekle yetinelim. Günümüz Türkiyesi’nde, geçmişte yaşananlara yapılan göndermeler dahi bugünkü iktidarın bakış açısıyla komik ve anakronik şekilde “hukuki” bir süzgeçten geçirilmektedir. 25-50-60 veya 1789’da yaşanmış tarihi olaylar, bugün için tehdit olarak algılanarak masaya yatırılmaktadır! Konuşulduğu, her şeyin masaya yatırılabildiği demokrat günlerde ise, hayat bambaşka olabilir… Göreceğiz!






8 Mayıs 2020 Cuma

“ÇÖZÜMLEME”NİN PARÇASI OLMAYA HAZIR MISINIZ? | Bedri Baykam | 07.05.2020


Bu yazı, belki sizi heyecanla yerinizden zıplatmayacak. Ama dikkatli okursanız, hangi geçmiş hatalar nedeniyle bugün yaşananları hak ettiğimizi algılayıp yarınlarımız için farklı senaryoları nasıl sağlayacağımızı görebilirsiniz.
Her gün, birçok sıkıntılı konunun kuşatması altındayız. Her birini hatırlamak için sürekli artan bir belleğe sahip olmanız lazım. Sevgili “Barışlar” başta olmak üzere gazetecilerin özgürlük mücadeleleri, dev Atatürk fotoğraflarını bilerek kimi eğitim kurumlarına ters asan ve sonra bunun “sehven” yapıldığını savunanlara duyduğumuz nefret, sürekli “oğlunun evlendiği kadının, eski kocasından olan kızı, kişiye haram değildir” tarzında söylemlerle Diyanet’in toplumda uyandırdığı tepkiler, dünyaları yemiş olsalar da doymayan yeni siyaset anlayışına kendini kaptıran açgözlüler, hangi eksende olursa olsun yönettikleri siyasi parti içinde üstü kapalı ya da açık diktatörlük peşinde olanlar ve her an bunlara eklenen sayısız bahtsız hikayeler…
Son yarım yüzyılda, ülkenin bu zihniyete teslim olmasının ana nedenleri arasında “bizim mahallenin de” ciddi suçları olduğunun farkında mısınız? Solu bölerek gün gibi açık ihanetleri kahramanlık makyajı altında yürütenlerden sosyal demokrasi söylemini alnına yazıp ardından faşizm tarihinde bile görülmemiş sefil yöntemlerle koltuğunu koruma onursuzluğuna düşenlere; Atatürk’ün partisinde Atatürkçü avına çıkacak kadar kendini kaybedenlerden bu zihniyete yüzü kızarmadan destek olanlara kadar tarihimize geçmiş sayısız hikaye var. Sanmayın ki, genç toplumları umutsuzluğa itenler yalnız beyin yıkayan tarikatlar, satılmışlar veya yobazlardır.

İLERİCİ GENÇLERİNİ KULLANAMAYAN TÜRKİYE
Ne yazık ki Türkiye’de sol-sosyal demokrat geleneğin, sanat ve düşünce insanlarına birer “renk” olarak kullanılmak dışında gereksinimi yok! Türkiye’de siyaset yapıyorsanız doktor, mühendis, avukat, işadamı her şey olabilirsiniz, ama sanatçı, yazar, oyuncu olmamanızda “tepedekilere” göre büyük fayda vardır. Vazgeçtim kendi deneyimlerimden, CHP’de Zülfü Livaneli’yi de, Mario Levi’yi, Enver Aysever’i, Uğur Dündar’ı, Hüsamettin Koçan’ı, başka ünlü yazarları, aktörleri ve gazetecileri de barındırmazlar. Çünkü bu yaratıcı kişilerin tek ortak özellikleri vardır: Kendilerini bir liderin emrinde hareket etmeye zorunlu hissetmezler, inanmadıkları düşünce veya projelere tepki verirler. Bu tip kişilikler siyasette sevilmez. Açık konuşmak gerekirse Türkiye’de siyaset, koltuk savaşları üstüne kuruludur. Bu hedefler uğrunda, kalıcı dostluk yok denecek kadar azdır.
Bu nedenle, 1987’de Türkiye’ye döndüğümden bu yana ömrüm sağlam Atatürkçü gençler aramakla geçti. Aslında onlar da beni arayıp buldular. Türkiye’de bir partide ilk defa resmi Gençlik Kolları’nı kuran ve Kurucu Başkanlığı’nı yapan babam Dr. Suphi Baykam ve o ilk dönemlerin müthiş kadrosunun (Bülent Ecevit, Altan Öymen, Ali İhsan Göğüş, Yekta Güngör Özden, Hikmet Çetin) gerek 1960 Devrimi öncesinde gerek sonrasında genç siyasetçiler olarak neler başardıklarını içinden biliyorum. Bu nedenle 33 yıldır, sırayla Devinim Dergisi’ne, Aydınlanma 1923 Dergisi’ne, ADD’li, ÇYDD’li gençlere, CHP Gençlik Kolları’na hep yakın oldum, elimden geldiği kadar girişimlerine yardım ettim. Onlar da kah 1993-94’te solu birleştirme çabalarımıza destek verdiler, kah CHP’yi veya tüzüğünü demokratikleştirme gayretlerimize… Her birinin adını tekrarlamama gerek yok, kimi genç arkadaşım şimdi Cumhuriyet’te yazıyor, kimi televizyonlarda muhabir, kimi parti ve derneklerde, kimi başka alanlarda aktif ve başarılı.
Bu uzun süreçten sayısız anekdotum var. Ama bu yazıda tek birini aktarayım: Devinim’in zorluklarla çıktığı günlerde dergiyi kuran ve yöneten Alptekin Gündüz, destek arayışıyla İstanbul’un çok önemli bir “sosyal demokrat müteahhit”ine gitti. O milyarder bey, Alptekin’e 100 Dolar uzatmıştı, “hayrını görün” diye! Devinim iki bin yerine 20 bin basılsa, üniversite gençliği arasında yayılsa, fikirleri çok daha fazla sohbet masasında yeşerse, belki 90’ların sonlarına doğru farklı bir noktada olacaktık. Daha sonra bu beyefendi binbir pişmanlık duyacağı olağandışı şeyler yaşadı, ancak burada pas geçiyorum. Diyelim ki, Devinim gibi bir derginin gür bir sesle çıkamamasının, istediğimiz gibi yayılamamasının bedelini ağır ödedi.
Türkiye nasıl adım adım tarikatlara teslim oldu diye merak mı ediyorsunuz, Atatürkçü gençliğe yönelik yapılanmaları küçük gördüğü, ciddiye almadığı için bu hallere düştü! O gençliği yüreklendirip siyasete üst noktalardan sokamadığı için! Sözde liderlerimiz, İsmet İnönü’nün onda biri kadar olamayıp 35 yaş civarında zıpkın gibi genç milletvekillerini yetiştiremedikleri için!
ŞİMDİ ÇÖZÜMLEME ZAMANI!
Her biri 30 yıla yayılan bu güzel ilişkilerden biri de, sevgili genç dostum Utku Erişik... Onunla dostluğumuz 25. yılına yaklaşıyor. Tanıştığımız ilk yıllarda, kendisi gibi tiyatrocu olan Barbaros Uzunöner ile birlikte daha o günlerde kurulan Tiyatro Birileri ile çok güzel işler çıkarıyorlardı.
Utku Erişik artık 40’larına yaklaşan, taşıdığı sonsuz Kemalist ruhla daima genç bir enerji küpü. Üstelik bu enerjiyi doğru kanalize etmeyi fazlasıyla öğrenmiş değerli bir insan. Yayınlanmış 8 kitabı arasında “Tünel Korkusu” ve önsözünü 2009’da büyük bir gururla yazmış olduğum “Mustafa Kemal’in Yürekli Çocukları” da var. Bu çalışmalarının yanı sıra, birçok tiyatro oyununun yazarı ve oyuncusu olarak da iz bırakmaya devam ediyor.
Mustafa Kemal’in yürekli çocuğu Utku, şimdi de harika bir dergi çıkardı: “Çözümleme”... Büyük format, çok kaliteli bir grafik anlayışla hazırlanmış, yazarları arasında gazetemizden benim dışımda Ataol Behramoğlu, Ayşe Emel Mestçi, Barış Doster, Deniz Banoğlu, Işık Kansu gibi değerli isimler var. Tarihten gelen isimlere kulak vermek isterseniz, Doğan Avcıoğlu, Attila İlhan, Ceyhun Atıf Kansu, Sabahattin Ali; bunun yanısıra, Bertolt Brecht ve Sartre’dan Suay Karaman’a, Doç. Dr Türkan Başyiğit’e kadar yerli yabancı birçok önemli yazarı da sayabilirim.
Bugün, geçmişte benzer konularda bu tip girişimleri desteklememiş ‘80 sonrası kuşağın hatalarına düşmeyin. Türkiye’nin yakın tarihine ve güncel siyasetine bir Çözümleme getirmek isteyen bu gençleri ciddiye alın. Örneğin 19 Mayıs’ta Atatürk üstüne konuşmalar yaparken, bu dergiye 20 abone kazandırmak için de mesai ayırın. Kemalist düşüncenin içerikli söylemini yeni kuşaklara taşımak için lütfen biraz terleyin. Bu çabalar olmadan gelecek kuşaklara yelken açamazsınız. Atatürk fotoğrafları paylaşmanız güzel, ama yetmez! İşinizi kolaylaştırayım: +905308803157 no’lu telefondan abone olmanız mümkün. Şimdiden teşekkürler!




1 Mayıs 2020 Cuma

DİYANET, ANAYASA, EŞCİNSELLER VE SİYASET… | Bedri Baykam | 30.04.2020


Diyanet İşleri, geçmişte asla muhatap almamaları, hatta lüzumu halinde gerekli mercilere suç duyurusu dahi yapabilecekleri soruları soran kişilere mecburen yanıt verdikten sonra, sayısız kere “yanlış anlaşılma” veya “sehven söylenmiş” kartlarına sığındı, toplum önünde mahcup oldu. “Babanın, öz kızına şehvet duyması haram değildir”, “Erkekler, faks ve mesajla eşini boşayabilir, illa karşısına geçip ‘boş ol’ demeye gerek yok” gibi, ardından hızla sitelerinden kaldırılan açıklamalardan sembolik örneklerden yola çıkarak, bugünlerde tartışılan gündem hakkında daha işin en başından birkaç yorum yapabiliriz: Diyanet’in dile getirdikleri, her zaman İslam dinini veya devleti temsil edemez. İslam, dünyada onu seçenlere yol gösteren ve kendisine inananların hem fikirlerini hem de yaşam tarzlarını belirleyen Kuran’ın taşıdığı prensipler üstüne kurulmuştur. Bu öğretiler, asırlara yayılan tefsirler ve değişken yorumlar üstüne kuruludur. Bu sebeple de farklı coğrafyalarda farklı pratiklerle yaşanmaktadır.
İnsanlar, sıfatları ister vatandaş, lider ya da Diyanet İşleri Başkanı olsun, hata yapabilirler. Dini sıfat taşıyanlar da o ülkenin anayasasının dışına çıkmamak kaydıyla, verdiğimiz örneklerde olduğu gibi çam devirmeden, olay çıkarmadan o inancın en güzel yansımalarını vatandaşa aktararak ülkede huzuru ve inancın yaşamasını sağlamakla mükelleftirler.
Peki, bunu her zaman başarıyorlar mı? Hayır, tabii ki mümkün değil. Yukarıda bahsi geçen büyük gaflar dışında kimi bahtsızlar, bugün bir terörist olarak aranan FETÖ çetesinin elebaşına da, ona kandıkları süreçte tüm ikazlarımıza rağmen Diyanet İşleri Başkanı’nın bile üstün güç atfetmişlerdir. Ama ne gördük, insanlar demek ki “kandırılabilir”, kabul edilemez fikirlere de kapılabilirler. Ancak bu hatalar, kul ile Allah arasında peygamberler dışında bir başka aracı yahut bir ruhban sınıfını kabul etmeyen İslam dinine mal edilemez. Olsa olsa o bireylerin işgal ettikleri sorumluluk alanlarını gereken dikkatle taşıyamadıklarını gösterir. Din, onu anlayamamış veya kullanmaya çalışan insanların vebalini taşımaz. Aynı şekilde, tüm dinler kendi inanç sistemleri doğrultusunda, başkalarının özgürlük alanını ve hukuki haklarını çiğnemedikleri sürece, inanarak, ibadet ederek seçtikleri dinin gereklerini yerine getirebilirler, getirmelidirler. Kullandıkları dile göre ona Allah, Tanrı, Rab, God, Dieu, Gott veya Tor diyebilirler. Ateist veya Deist olabilirler.

LAİK BİR CUMHURİYETİN KESİN SINIRLARI
Türkiye’de yaşayan her vatandaşın bildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti, laik-demokratik-sosyal bir hukuk devletidir. Bunun da temeli, o ülkenin anayasasının bir din tercihi olmamasıdır. Vatandaşların genel yüzdeleri üstünden “hangi dine fazlasıyla mensup olduklarının” da yasalarla bir ilişkisi olamaz. Çoğunluk bir dini tercih edebilir, ama yasalar her dine olduğu gibi Deist ve Ateistlere karşı da eşit hükümlerle uygulanmaktadır.
2015 yılına kadar Erdoğan iktidarı birçok değişik örneğini bildiğimiz şekilde LGBTİ+ topluluğunun haklarını vermek için çeşitli somut adımlar atmıştı, bu da aynı mantıkla demek oluyor ki, bugünkü Diyanet’in gözünde büyük suçlar işlemiş!
İşin özü, anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddesi olan laikliğin dünyada kabul görmüş anlamlarıyla, hiçbir yasa din temelli olarak gerekçelendirilemez; hiçbir dini görevli kendi önerdiği inanç skalasının dışında yaşam tarzı süren veya başka dini değerlere inananlar hakkında, dini temel alarak o vatandaşlara hakaret edemez, aşağılayamaz.
Türkiye örneğine dönersek, Diyanet İşleri Başkanı da, hiçbir vatandaşın yaşam tarzını eleştiremez, onları hedef alamaz, kamuoyu önünde küçük düşürmeye kalkamaz. Aksi taktirde dini değerleri kullanarak o ülkenin vatandaşlarını birbirine düşürmüş olur. Yaşadığımız Korona virüsü felaketinin de insanların yaşam tarzları ile bir ilişkisi olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı haricinde dünyada öne süren bir kişi olmamıştır! Ülkemizdeki Korona virüs resmi bilim kurulu üyesi bilim insanları da böyle bir iddiayı ancak kahkahayla karşılar.

Görevinin gereklerini yerine getiremeyen ya da halkı taraflı yönlendiren bir Diyanet İşleri Başkanı’nı eleştirmek, ne İslam’a saldırıdır ne de devlete... Yaşanan, anayasayı dikkate almayan bir devlet memurunun nikahsız yaşayanları, eşcinselleri veya kendi yargılarına göre diğer “marjinal yaşam tarzları” olan bireyleri küçük düşürmesi, halkı kutuplaştırması, görevini artık ilgili yasalara uygun şekilde yapamadığının kanıtıdır.
“Haram” kavramının laik-demokratik bir hukuk devletinde yasal bir karşılığı veya anlamı yoktur. Çünkü bir dinin kendi gerekçeleriyle yasakladığı herhangi bir olgu yasalara giremez. 2020 yılında Atatürk’ün Cumhuriyeti’nde hala işin alfabesini anlatıyor olmak da, aydınların bir şanssızlığıdır.
Anayasalar, her ülkede her yasanın üstündedir ve hiçbir yasa anayasaya aykırı olamaz; hiçbir uygulama veya kararname anayasanın üstüne çıkamaz. Anayasa nasıl bireyin ibadet etme, dilediği inancın gereklerini yerine getirme özgürlüğünü garanti altına alıyorsa, herhangi bir dini pratiği uygulamak istemeyenlerin hukuki ve anayasal hakları da dokunulmazdır. Hiçbir görev tanımlaması, Diyanet İşleri Başkanı’na anayasanın üstüne çıkıp laikliğe karşı anayasa dışı bir sapma hakkını vermez. Zaten anayasaya karşı böyle bir uygulamaya girmeye yalnız dini değil, siyasi hiçbir bireyin de aynı şekilde hakkı yoktur. Dolayısıyla bu hafta yaşadığımız, kurumlar arası süregelen tartışmaların içeriği ve gerekçeleri siyasi olabilir, ancak hiçbir zaman hukuki olamaz.
Bu cumhuriyetin sınırlarını da, hukuk düzenini de, yaşamsal şifrelerini de belirlemiş tek bir kurucu lider vardır ve onu yok saymak hiç kimsenin haddi değildir.


24 Nisan 2020 Cuma

MECLİS, “SANATÇI MUSTAFA KEMAL”İN ATÖLYESİYDİ… | Bedri Baykam | 23.04.2020


Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. kuruluş yıldönümünde Cumhuriyetimiz’in kurucusu Atatürk’e, silah arkadaşlarına ve kanları, canları, malları pahasına onlara destek olan Anadolu’nun cefakar halkına şükranlarımı sunarak yazıma başlamak istiyorum.

TBMMTürk halkının geleceğine 100 yıldır yön veren meclisimiz, kağıt üstünde teorik olarak değil, ter, kan, gözyaşı ve emeklkurulmuş bir Anadolu mucizesidir. Cumhuriyetimizin arkasında ülkesini kurtarmak için vücudunu siper etmiş sayısız şehidin kanı, aziz hatırası, kaybolan gençlik hayalleri ve bir halka mal olmuş büyük acılar vardır. Ama o acılar “tamamına ermiş”, şehitlerimiz vatan için, inandıkları büyük önderin izinde cesaret ve kararlılıkla ölüme koşmuş ve yaşanan olağandışı sekiz yıllık süreç sonunda, Çanakkale’de evrensel temelleri atılmış olan destan, 29 Ekim’de Ankara’da Cumhuriyet’le taçlanmıştır. Demir ağlarla birbirine sonsuza dek bağlanmış üç önemli tarihimizi biliyorsunuz: Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 19 Mayıs, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulduğu 23 Nisan ve Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim...

SANATÇI ATATÜRK
Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanan toprakları ve emperyalizm tarafından yutulmakta olan geleceğinin kaçınılmaz kaderini gördükten sonra, bu kaosun içinden Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratmakla kalmamış, aynı zamanda ödünsüz devrimleriyle ona çağdaş, laik bir hukuk devleti bünyesinde sağlam bir gelecek çizmiştir.

TBMM, 23 Nisan tarihinden itibaren genç Mustafa Kemal’in büyük hayallerini gerçekleştireceği en sağlam araç olacaktır. Fransız Devrimi’ni araştırdığı o uzun yıllarda, Selanik günlerinde, asker arkadaşlarıyla olan rakı masası sohbetlerinde, hatta Çanakkale Savaşı’nın kimi çok ender dinlence anlarında, aklında hep çağdaş bir ülkenin hayali vardı. Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal’in önce tüm işleyiş çarkları ve laik hukuk devleti perspektifiyle kafasında inşa ettiği büyük bir “yeni dünya” projesiydi. Samsun’a çıktıktan sonra, Amasya’nın ardından Sivas ve Erzurum Kongrelerini toplayan Büyük Önderin aklında hep “demokrasinin”, yani o yıllarda kullanmayı sevdiği deyimle “serbest münakaşa”nın içinden filizlenip yaşama geçecek, renklenecek, ete kemiğe bürünecek, belki Avrupa’yı hatta tüm dünyayı imrendirecek Cumhuriyet fikri vardı. Laik, demokratik hukuk devleti ve onun barışçıl bir Türkiye’de ve dünyada yaşayacağı ortam… Büyük Önderin hedefleri çok netti: Gençlik yılları boyunca bıkıp usanmadan ürettiği iddialı ve nefes kesen projeler bu hedeflerin hızlı birer skeçi idiyse, 23 Nisan 1920’den itibaren, hedeflediği muhteşem tabloya ulaşmak adına artık en önemli çalışma atölyesi, içinde renkleri, malzemesi, ressam diliyle “boyası” ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ta kendisiydi! Yine bu Meclis, Cumhuriyet’in inşası yolunda büyük dehanın en önemli eseriydi. 19 Mayıs’ta büyük tarihi yolculuğuna çıkarken de, sonuçta aklında askeri zaferlerden bile daha çok, ana hedef olarak, kuracağı yeni Cumhuriyeti yönetmek vardı. Bu kararlılığını en iyi ifade ettiği cümlesi de “Ben 19 Mayıs’ta doğdum” sözleriydi. O devrimci doğum 23 Nisan’ın ilk önemli taşı olurken, Meclis’in rüştünü dünya aleme kanıtlaması, 29 Ekim ve Cumhuriyet’in kurulma anıydı.    

DEMOKRASİYE HAYRAN BİR LİDER
Mustafa Kemal’in demokrasi hayranlığı, yaşamı sürecinde de yoğun olarak deneyimlediği ağır çelme ve muhalefet entrikalarına rağmen hep canlı ve taze kalmıştı. Büyük Önderde, 21. yüzyılda bazı iddialı liderlerimizde gördüğümüz “demokrasi korkusu” yoktu. İkna etmek, tuzaklara karşılığını vermek, kendisine komplo kuranları doğduklarına pişman etmek, utandırmak, onları sözleriyle dahi ezebilmek, onun büyük karizmasıyla kolaylıkla gerçekleştirdiği becerilerdi. Kendi dönemindeki liderlerde ise, demokrasi korkusu değil düşmanlığı vardı! Atatürk, Meclis’te kendine rakip olacak partileri çokseslilik adına çoğaltma çabasında iken, bu esnada dünyadaki isimler Hitler, Mussolini ve Stalin idi! Atatürk’ü ilgilendiren tek adam olarak yağdıracağı emirler değil, 180 derece düşünerek hata yapmamayı başarmak, halkın farklı görüşlerinin Cumhuriyetimize uygun gördüğü ortak aklı yorulmadan aramaktı. Samsun için yola çıkmadan önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık süreçte Vahdettin’den Fevzi Çakmak’a, İngiliz gazetecilerden kendi yakın arkadaşlarına, Fethi Okyar’dan Ali Fuat Cebesoy’a, Rauf Orbay’dan sağ kolu İsmet İnönü’ye herkesle görüşmemiş miydi? Mustafa Kemal demek, her şeyden önce “istişare” demekti! İnsanlara, farklı bireylere saygı duyarak onların görüşlerini almaktı. Mustafa Kemal dev 23 Nisan adımını cinsiyet-din-ırk-mezhep ayrımı yapmadan her sesin eşit haklarla yükseldiği, demokrasinin olmazsa olmaz koşullarının yaşama geçtiği ve vatanın Ankara’da atan kalbi olarak gördü.

ÇOCUKLARA EMANET EDİLEN BİR ESER
İnsanların gelip geçici olduğunu bilen Büyük Önder, Cumhuriyetin her şeyden önce bağımsız anti-emperyalist ve milli egemenlik kavramını içselleştirmiş bir gençliğe emanet edilmesini metodik bir yapıya oturtmak istemiştir. Mustafa Kemal kadar tarihsel analiz bilinci gelişmiş, tarihin öğretilerini hazmederek, farklı önderlerin savaş ve barış siyasalarını karşılaştırarak analiz etmiş bir önderin, en büyük eserini yaşama geçirirken geleceğe yönelik yaptığı bu atılımları kendi takım arkadaşları yerine, Cumhuriyet’i bu bilinçle yetişmiş kuşakların coşkulu sevgisine emanet etmesi hiç de sürpriz değil.

Cumhuriyet’in ve onun şiarı olan “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Ulusundur” cümlesinin üstüne oturduğu yapı, bu kavramı yıpratmaya çalışan onca sağ ve sol lidere rağmen sağlam ve kararlı temeli sayesinde bugün de kalbimizde ve aklımızda yaşamaya devam ediyor.

Atatürk Cumhuriyeti, önderinin geniş bakış açısı ve hümanist idealleri sayesinde, 21. yüzyılda da dünyanın gıpta ile baktığı bir yaşam biçimi ve yönetim modeli sunabilmiş, evrensel barışın, bilim ve sanatın, demokrasinin, eşit vatandaşlık anlayışının korumaya alındığı bir kale olmuştur. Bu yüzyıl boyunca devrimlerinin taşıdığı yaşam tarzı ile siyasi ve ilkesel değerleri kaldıramayan, bunlara karşı üst üste kurnazca veya arsızca saldırıya geçen onca bahtsız gördük. Ancak, bugün 100 yaşını dolduran Meclisimizin simgesi olan Cumhuriyetimiz, onca tuzağa rağmen ulusun kuşaktan kuşağa aktardığı bilinçli direnç ile ayakta durmaktadır ve sonsuza dek durmaya devam edecektir.




16 Nisan 2020 Perşembe

SAHTE HÜMANİZM VE ORTA DOĞU SATRANCI | BEDRİ BAYKAM | 16.04.2020


Korona krizi, deprem veya düşen bir uçak gibi birdenbire gelmedi. Yavaş yavaş, sessizce bırakılan bir ağ gibi çöktü üstümüze... Usul usul…
Aklıma 34 yıl önce San Francisco Chronicle’da tek tük çıkmaya başlayan AIDS haberleri geldi. Önceleri sanki sadece gay’ler arasında oluşan bir hastalık gibi sunuldu. Bir süre sonra işin rengi değişince, paranoya başka türlü yayılmaya başladı. Gelelim bugüne... Aralık ayında Los Angeles’taydım, “Çin’de Korona virüsünden dün 5 kişi daha öldü” şeklinde, normalden farklı bir nezleden söz eder gibiydiler. İstatistikler ve virüsün medyadaki kapsama alanı yavaş yavaş arttı. Tehlike “herkesten” çok uzak gibiydi. Ardından AIDS’ten çok daha hızlı bir yayılımla birkaç Asya ülkesinin ardından İtalya üstünden Avrupa’ya sıçradı. Gerisi malumunuz...
Sonra, adeta bilim-kurgu senaryosu gibi görünen o sessiz dünyaya geçiş yaptık. Uçakla seyahatin neredeyse ortadan kalktığı, şehirleri domuz, geyik, deve ve fokların bastığı, insanların bir metre yakınlarına başka bir türdaşları geldiğinde kendilerini tehdit altında hissettikleri, sokağa en robotik kılıkla çıkanın en büyük itibarı görüp “en akıllı” seçildiği farklı cins bir uzaylı filmi!
Bizlere de bu çılgınca akan filmin sessiz kareleri hakkında, “akıllı geçinen” makaleler yazmak kaldı. “Felsefe” yapmak, yemek tarifleri paylaşmak veya ev içi yaşam tarzları sunmak, film listeleri, kitaplar veya ev oyunları önermek...
Bugünden itibaren ister siyaset, ister ekonomi, ister sanat olsun, tarihin orta yerinden çizilmiş bir ayrım hattı olacak: Korona öncesi ve… inşallah sonrası diye! Acaba, dünyanın bomboş kaldığı bu süreç 3-4 ay mı sürecek, yoksa daha 8-9 ay mı var önümüzde? Bu nedenle dünyadaki kaç işletme beyaz bayrak çekerek veya kırmızı lavlar altında kalarak tedavülden kalkacak?
Her gün milyarlarca dolarla oynayan iş adamları, bugünlerde, kazandığı göreceli olarak küçük paralarla iki çocuk okutmaya çalışan mikrobiyoloji uzmanı genç doktorların gözünün içine bakıyorlar. Oysa bu uzmanlık alanındaki doktorlara tüm sektörlerin, servetlerinin ve hatta yaşamlarının bağlı olacağı herhalde akıllarına gelmezdi! Bugün yaşananlar herkes için absürt bir kabus...
Orhan Kural’ın bir ay önceki videosuna muhakkak rastlamışsınızdır. Olağandışı bir performanstı. “Yağma yok efendim, bu maske sizi koruyacak mı sandınız? Bugün 22 bin kişi açlıktan, binlerce kişi sıtmadan, binlerce kişi doktorsuzluktan ve hastanesizlikten ölüyor” diye başlayan o video, insanlık tarihinin genel yaralarına parmak basıyor. Bu toplum, ancak şapka çıkarabilir o metne…
Wall Street finansçıları, petrol tüccarları, dev batı ülkelerinin büyük para babaları, silah baronları… Umurlarında mı günde kaç bin bebeğin, çocuğun ya da yetişkinin sefalet içinde aç susuz ölmesi? Onlar için 5 kuruş değeri yok! Silikon Vadisi’nin eşsiz dijital patronlarına gelince; onlar genele hizmet taşıdıkları için daha fakir ve dezavantajlı kitlelere iyilik fonları oluşturuyorlar, sonuçta şirin görünmeleri lazım, çünkü yaşarlarsa hemen hepsi olası müşterileri… ama nereye kadar?
Hepimizin ezbere bildiği, dünyanın sosyo-ekonomik uçurumları üstüne patinaj yapacak halimiz yok. Ama gerçek, insanlık açısından tiksinç. Korona ile kendi kalesinde tehdit altına giren büyük medeni toplumlar, bu kez panik içinde! Açlık, susuzluk ve hastanesizlikten ölen milyonlarca insanı ezelden beri böcek gibi görenler, şimdi insan ırkının nihayet evrendeki yerini hatırlamışlar! Ne kadar etkileyici, değil mi!

İÇ SİYASİ MEZE OLARAK KORONA
Birkaç gün önce konuşmalarından birinde Cumhurbaşkanı, “Ülkemiz medya ve siyaset virüslerinden kurtulacak” çıkışıyla, Korona’ya yine farklı bir boyut kazandırdı. Böylece 45 gündür pandemi ile boğuşan Türkiye’de bu dev sağlık savaşının, nasıl anında yatay geçişle siyasi ortamda rakiplerinin üstüne gitmek için bir araç olarak kullanılabildiğini gördük. Şaşırdım mı? Yalan söyleyemem, bu defa ben bile şaşırdım! Yüz binlerin katili olan Korona virüsün dahi iç siyasete bu kadar kolayca malzeme yapılabileceğini düşünmemiştim.
Bir de geçen hafta sonu yaşadığımız baskın sokağa çıkma yasağı konusu var. İçişleri Bakanı’nın istifası ve bunun “kabul görmeyişi” çok konuşuldu, artık her zerresi mikroskobik incelemeye alınmış o konuya dönmeyeceğim. Ama olayın sonucunda “Soylu bu işten karlı çıktı” yorumlarına bakıyorum da, pes diyorum gerçekten! Bir taşla meğer kaç hedef vurulmaya çalışılmış! Yüz binlerce vatandaşa virüs bulaşma tehlikesi yaşatmış bu hatanın gerçek faili, bence Soylu değildi. Ama onun sorumluluğu üstlenip, istifada alkış alıp, ardından “göreve iadesi” ve onu takip eden bu yorumlar beni şoke etti! Bir insan bu gel-git trafiğiyle mi güçlenir? Bu Orta Doğu satrancı mı oluyor? Bu satrançta biri pelikan, diğeri benim adını ve kapsama alanını bilmediğim iki vezir mi var? Bunlar birbirine karşı mı oynuyorlar aynı anda?

UNESCO DİREKTÖRÜ’NÜN MEKTUBU
Geçen hafta size hikayesini anlattığım gibi, dün yani 15 Nisan, Dünya Sanat Günü’ydü. Her sanatçı, her kurum elinden geleni yaptı ve on-line kutlamalar bu yıl gerçek buluşmaların yerine geçti.
Normalde Dünya Sanat Günü haftası için Türkiye’ye davet etmiş olduğumuz UNESCO Genel Direktörü Madame Audrey Azoulay, ne yazık ki malum sebeplerden gelemedi. Ancak kendisiyle yaptığım yazışmaya yanıt olarak, Dünya Başkanı olduğum UNESCO Resmi Partneri AIAP/IAA için önemli bir yazılı kutlama metni gönderdi. Bu metin, uluslararası bir politikacının geçiştirmek üzere kaleme aldığı herhangi bir tebrik metni değildi. 2,5 sayfalık metin özenle yazılmış, her kelimesi seçilmiş ve Madame Azoulay tarafından mektubun ulaşacağı yüz binlerce sanatçının nasıl etkileneceği en doğru ve şeffaf şekilde hesaplanmıştı.
Bu sene öne çıkardığımız slogan “En zor zamanlarda sanat nefestir”. Azoulay de aynı şekilde mektubunda Dünya Sanat Günü’nün, kriz anlarında sanatçılar ve insanlar arasında ilişkiler “örme” gücüne sahip olduğunu belirtiyor. Karantina günlerinde, sanatın en özgün şekilleri ile kimi zaman mizah, kimi zaman kişisel yaratıcı değerleri öne sürerek paylaşılmasını öneriyor ve UNESCO’nun bu konudaki #KültürüPaylaşın hashtag’ini hatırlatıyor (#ShareCulture). UNESCO Genel Direktörü aynı zamanda bu vesileyle sanata en çok ihtiyaç duyan toplumları da hatırlayarak, sanat dünyasının seslerinin evrensel ve çok renkli şekillerde duyulması gerektiğini vurguluyor. Yıllardır sanatın içine düşürüldüğü Batı tekelinden kurtarmaya çalışan benim gibiler de, bu cümleleri başka bir mutlulukla okuyorlar.

9 Nisan 2020 Perşembe

DÜNYA SANAT GÜNÜ VE TITANIC’İN YOLLARI NASIL KESİŞTİ? | Bedri Baykam | 09.04.2020


İçimiz dışımız Korona oldu. Virüse dair söylenen her şeyi ezberledik. Bu hafta size ondan söz etmeyeceğim. Konumuz bu kriz anlarında dahi bize nefes verecek olan sanat!
Geçen hafta size Titanic’ten bahsetmiş ve bu hafta bunun nedenlerini açıklayacağımı söylemiştim. Sözümü tutacağım ama biraz daha sabretmenizi rica ederek...
15 Nisan Çarşamba, UNESCO’nun ilk resmi “Dünya Sanat Günü” kutlaması olacak. Gelecek yazımı 16’sında okuyacağınız için, bu hafta yazmayı tercih ettim. Zaten Korona sebebiyle tüm kutlamaları sosyal medya üstünden yaparak enerjimizi birbirimizle paylaşacağız.

NASIL RESMİ UNESCO GÜNÜ OLDU?
9 yıl önce, bir süredir sorguladığım bir konuyu araştırmaya karar verdim. Dünyada Anneler Günü, Babalar Günü, Tiyatro Günü, Sevgililer Günü, Barış Günü ve daha birçoğu kutlanıyordu… Peki “Dünya Sanat Günü” var mıydı? Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Yönetim Kurulu’yla bunu ilgiyle, heyecanla araştırdık. Ve gördük ki, yoktu! 2011 Nisanı’nda Meksika’da UPSD’nin üyesi olduğu, UNESCO Resmi Partneri AIAP/IAA Uluslararası Sanat Dernekleri Dünya Genel Kurulu yapılacaktı. UPSD Başkanı olarak oraya Genel Sekreter Safiye Mine ile giderken, cebimde “Dünya Sanat Günü” teklifi vardı. Sonuçta oybirliğiyle önerdiğim Leonardo da Vinci’nin doğum gününde karar kılmıştık. Başka seçeneklerimiz de vardı, ama Leonardo’nun multi-disipliner, zengin, eşsiz kimliği ağır bastı.
Safiye Mine şen, pozitif enerji yayan, çalışkan, güler yüzlü, bol esprili yol arkadaşım... Bayılırsınız tatlılığına! Hemen ona stratejimizi anlattım: 4 Nisan Günü, Genel Kurul başlamadan önce diğer Ulusal Komite Başkanlarından destek imzaları isteyecektik. Ne de olsa hayatım kurultaylarda geçmişti, şimdi biraz faydasını görebilirdim siyasi tecrübemin! Çin’den Liu Dawei (o dönem Dünya Başkanıydı), Fransız Anne Pourny, Mauritius Adaları’ndan Dev Choramoon, Slovakya’dan Pavol Kral, Norveç’ten Hilde Rognskog, İsveç’ten Anders Liden, Kıbrıs’tan Christos Symeonides, Japonya’dan Kan İrie, Meksika’dan Rosa Maria Burillo Velasco öneriye ilk imzaları attılar. Hiç de fena bir başlangıç değildi doğrusu...
Böylece salonda sesim daha gür çıkabilecekti. Stratejimizin ikinci ayağı bu teklifi ilk gün yapmaktı. Çünkü genel kurullarda konsantrasyon ve ilgi yalnız ilk gün yüksektir. İkinci gün, insanların yarısı gezi planları yapar. Üçüncü gün hala orada olanların ancak bedenini görürsünüz, ruhu ise çoktan o diyarı terk etmiştir! Sonuçta Leonardo’nun zaman aşırı evrensel özelliklerini merkeze koyarak Dünya Sanat Günü’nü neden istediğimizi açıkladım. 15 dakika sonunda önerge alkışlarla ve oy birliğiyle kabul edildi! O anda sevgili eşim Sibel ve Safiye’ciğimle bakışlarımız kesişti ve gözlerimiz yaşardı.
Sonra neler mi oldu? 2012’den bu yana Los Angeles’tan Haiti’ye, Meksika’dan Türkiye’ye, Paris’ten Hindistan’a dünyanın her yerinde hem sanatçı dernekleri, hem toplumun önde gelen müze ve galerileri, hem bağımsız sanatçı ve sanatseverler tarafından Dünya Sanat Günü kutlandı! 2015’de AIAP/IAA Dünya Başkanı olduktan sonra 2018 Ağustosu’nda başlattığım girişimle, 15 ay boyunca süren görüşmeler ve UNESCO toplantıları sonucunda 2019 Kasımı’nda UNESCO Genel Konferansı’nda resmi olarak Uluslararası UNESCO Dünya Günleri’nden biri olarak ilan edilmesini sağladık. Bu büyük sonucu alırken teşekkür etmemiz gereken kişiler arasında, konunun UNESCO ajandasına alınmasını sağlayan Meksika ve Türkiye Daimi Büyükelçileri, Sayın Federico Salas Lofte ve Sayın Altay Cengizer, AIAP İdari Sekreteri Martine Pasquet ve Paris’te diplomatlarla lobi yapmaya birlikte gittiğim Genel Koordinatörüm Öykü Eras var.
Dünya Sanat Günü 2012’den bugüne dünyanın her yerinde giderek artan bir heyecanla kutlanırken, UPSD Türkiye’de bu vesileyle o tarihten itibaren değişik kategorilerde ödüller dağıttı. Şimdiye kadar Komet’ten Adnan Çoker'e, rahmetli Prof. Dr. İsmail Tunalı'dan Prof. Dr. Tomur Atagök’e, Beral Madra’dan Prof. Dr. Jale Erzen’e, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’ndan Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’ne, Zeynep Oral’dan Şükran Moral’a, Yahşi Baraz’dan Refik Anadol’a, Hasan Bülent Kahraman’dan Pera Müzesi’ne, birçok değerli kişi ve kuruma ödüller verildi.
WALLACE HARTLEY VE TITANIC ORKESTRASI’NIN UNUTULMAZ DİRENCİ
İşte sabrettiniz, yazının Titanic’le ilgili bölümüne geldik. Bu yıldan itibaren Dünya Sanat Günü Onur Ödülleri’ni Wallace Hartley ve Grubu’nun adıyla anma kararı aldık! Neden mi? Çellist Wallace Hartley ve Grubu, 1912’de trajik bir şekilde batarak 1514 kişinin ölümüyle sonuçlanan o unutulmaz Titanic faciasında, dev gemi sulara gömülene kadar vazgeçmeden müzik yapmaya devam etmiş, bu olay korkunç dramın en unutulmaz anekdotu olarak tarihteki yerini almıştı. Sanata olan tutkuyu ve inancı dünyaya kanıtlayan Wallace Hartley ve sekiz kişilik grubu, artık her yıl, “Dünya Sanat Günü” ödüllerine üst başlık olarak adını verecek. Hartley’in performansı “The show must go on” (gösteri devam etmeli) sloganının en çarpıcı tarihi örneği olarak bize ışık tutuyor, her şartta, ister ekonomik kriz, ister savaş ya da ölüm, sanatçıların bir kırılma yaşamadan insanlığa eser sunmaya devam edeceklerinin en tarihi kanıtı oluyor. Grubun son çaldığı parça, büyük ihtimalle “Nearer my God to Thee”. Az sayıda filikalara binmeye dahi çalışmayan ve bu yerleri kadın ve çocuklara bırakan –kimi dünyanın en zenginlerinden- asil ruhlular arasında olan Hartley’in cesedi, vücuduna kayışıyla doladığı ayrılmaz parçası enstrümanıyla beraber okyanusta bulundu. Naaşı İngiltere’de, Lancashire’da yaşadığı küçük Colne kentinde 40.000 kişinin katıldığı büyük bir törenle gömüldü. Aynı kentte hatırasına bir anıt dikildi. Sizi, Titanic filmini bir kez daha bu gözle izlemeye davet ediyorum.
Wallace Hartley ve Grubu’nun ödüllere adını vermesinin bir diğer ilginç ve önemli nedeni daha var: Titanic’in battığı, Wallace Hartley ve arkadaşlarının da öldüğü tarih… 15 Nisan! Buna da artık tesadüf mü dersiniz, kaderlerin zaman aşırı kesişmesi mi dersiniz, siz karar verin…
Bu yıl, sanal kutlamalara sizlerin de özellikle destek vermenizi, 6 dakikalık Dünya sanat Günü mini-belgeselimizi de izleyip tüm dostlarınıza izletmenizi temenni ediyoruz. #worldartday #dünyasanatgünü hashtagleriyle…
Dünya Sanat Günü/Wallace Hartley Onur Ödülleri, 15 Nisan Çarşamba günü, saat 20.00’den itibaren UPSD Başkanı olarak benim resmi Instagram hesabımdan @bedribaykam canlı yayında sizlere sunulacak… Bu buluşmayı kaçırmayın.



2 Nisan 2020 Perşembe

GEREKLİ VE GEREKSİZ TARTIŞMALAR | Bedri Baykam | 02.04.2020


Haftaya açıklayacağım bir nedenle, Titanik’in batışının detayına iniyorum. Titanik, buzdağına çarptıktan yalnızca 2 saat 40 dakika sonra Atlantik sularına gömüldü. Felaket göz göre göre geldi. Bugüne dönersek, biz korona buzdağına çarptık ve ufukta görünen olasılık şu ki, üç ay civarında Titanikvari bir ekonomik batış yaşayabiliriz. Yalnız biz değil, tüm dünya iflas bayrağı çekebilir. Ülkemizin farkı şu: Bu korkunç krizi yaşayan diğer büyük ülkeler, korona mücadelesi için ortalama 30 mislimiz para ayırmışken, bizler el açıp IBAN numaraları servis etmekle meşgulüz. Bizim geminin batacağı sular çok daha derin olabilir!

KARA GÜN AKÇELERİ” Mİ DEDİNİZ?
Siyasal açıdan kaos dolu bir ortamda yüzdüğümüzü hatırlarsak, bu tsunaminin nasıl bir felaket yaratabileceğini öngörebiliriz. Ülkemiz, batılı devlerin maddi gücüyle kıyaslanamaz bir yetersizlik içinde kıvranırken, elindeki imkanlara bakmadan kah Suriye’de, kah Libya’da, kah Kanal İstanbul topraklarında maceralara koşan, bunlar yetmezmişçesine dün Yılmaz Özdil’in hatırlattığı gibi müsrif bir gösteriş meraklısı gibi milyarlarca doları başka ülkelere “yardım” diye yollayan, elindeki milyarlarca doları “benim etim ne, budum ne?” demeden har vurup harman savuran bir “anlayış”la yönetiliyor. Ömür boyu şu sahneyi unutmayacağım: Millet korona paniği ile evlerine çekilmişken, “Maskeli Beşler” filminin aktörlerine benzer bir grup, yangından mal kaçırırcasına Kanal İstanbul ihale masasına koşmuşsa (hem de “sokağa çıkmayın” uyarıları bangır bangır yapılırken), siz de o ülkede “yangın var, yetişin a dostlar tutuşuyorum!” diye çığlık atarak kaçışabilirsiniz!
Atasözümüz der ki, “Ak akçe kara gün içindir”… İşte bütün ciddi ülkeler, o birikmiş ak akçelere şimdi ihtiyaç duydular. Biz ise geçmişte kara günler için ayırdığımız fonların nereye gittiğini bilemiyoruz! Önerilen üç aylık SGK ertelemeleri de pek bir anlam taşımadığına göre, bu sefer IBAN’la para isteme dönemi başlattık! Yani devlet baba, diğer ülkelerde olduğu gibi 500 milyar Euro’luk fonlar kullanamadığı için, halka çağrı yaparak “birbirinize yardım edin bakalım!” demiş oluyor. Bu arada, yarın IMF veya BM veya AB bize 100 milyar Euro akıtsa -ha mesela- “Sizce bu para ihtiyaç sahiplerine ve hedefine anında ulaşır mı?” dendiği zaman, neredeyse hiç kimse gönül rahatlığıyla “Merak etmeyin, sorun olmaz” yanıtını veremiyor. Çünkü devlet katında neyin nereye harcandığının hesabı anlaşılan tutulamıyor veya… unutuluveriyor! Herhalde o karışık sistem bozulmasın diye, belediyelerin de yardım toplayıp ulaştırmasına dur deyiverdiler (!).

KAVGALARA SON VERMEK: CHP/CNNTURK, FUTBOL DÜNYAMIZ VE HEPİMİZ
Ortada büyük bir ortak düşman var, ilk defa! Yani sağcı-solcu-Batıcı-Doğucu-Rusçu-Çinci-kinci tanımıyor! Büyük ülkeler de bir aydır barış çağrıları peşindeler! BM Genel Sekreteri, “Savaşları durdurun” çağrısı yapıyor. Profesör Vamık Volkan “Dünya liderlerinin virüs tehlikesi hakkında konuşması barışı sağlar” diyor! Kimsenin aklına gelmeyecek senaryolar şu anda gündemde. Dünyanın boş meydanlarını, sokaklarını şu anda binlerce insan kayda alıyor, ilerde “korona günleri” filmlerinde görsel altyapı olarak kullanmak için! Binlerce insan yaşadığımız sürece dair kitaplar yazıyor. (Ben yazmıyorum, çünkü zaten üzerinde çalıştığım 15 kitabım var). Şu anda sevişen çiftler de ilerde “korona kuşağı” olarak adlandırılacak bebekleri imal etmekle meşguller. Aralık ayındaki “baby boom”u görürsünüz!
Hayatta her şeyin göreceli olduğunu bir daha öğrendik: Para köleliği, rakibe takılan çelmeler, kendi hırsının peşinde koşarken 1 veya 1 milyon kişiyi öldürmekten çekinmeyenler… İrili ufaklı kavgalar, savaşlar, polemikler her tarafımızı kuşatmış. Mesela CHP/CNNTurk krizi… Sorunun çıkma anında CHP’nin haklı olduğunu düşünüyorum. Ama işi uzatmaya gerek yok. Bu tartışmadan herkes dersini çıkardı. Ben başka kanallarda da dört kişiye karşı tek başıma mücadele ettiğim çok programa katıldım! CHP’li veya sol görüşlü Atatürkçü hiçbir ismin çıkarılmadığı başka haber kanallarını görmezden gelebilir miyiz? Onlar daha mı iyi sanki? CNNTurk’ün davet ettiği konuşmacı profilinde bazen düştüğü iktidar yanlısı hataları biliyoruz. Ama bunun çözümü, iki kurum arasındaki hattı koparmak olamaz. Bu ne demokrasi eğilimine ne de diyalogla sorun çözme mantığına uyar. CHP’liler yine ekrana çıksınlar, konuşma sürelerinde dengesizlikler veya haberlerde değinilmesi gereken konularda eksiklikler varsa, acımasızca eleştirsinler. Böylece, halk da şeffaflık içerisinde doğruları öğrenmiş olur. Küsmek veya hat koparmak, Türkiye’de oturtmak istediğimiz ifade özgürlüğü ve demokrasi seviyesine uymuyor. Bu diyaloğun, artık kavgaların anlamsızlaştığı şu günlerde sağlanmasını ümit ediyorum.
Türk sporunun en değerli isimlerinden Fatih Terim ve Rüştü Reçber korona teşhisiyle hastanedeydiler. Şükür ki Fatih Hoca çıktı, Rüştü’nün de bir an önce sağlığına kavuşmasını diliyoruz. Bu iki isim, Fatih Terim ile ilgili birkaç yıl önceki polemikte karşılıklı sert yazışmalar yapmışlardı. Bugün eminim her ikisi de bu tartışmalardan uzaklaşmışlardır ve hepimizin aynı gemide, aynı zorluklara karşı mücadele içinde olduğumuzu görüyorlardır. Belki aralarında diyalog çoktan düzeldi bilemem, ama şu yeryüzünde her birimiz sivri yönlerimizi törpülemekte büyük yarar olduğunu bir defa daha keşfettik. Aynı mantıkla Nihat Özdemir’e de Kayserili Avukat Seyit Halil Yüzgeç’in dava açmasını gereksiz buluyorum. Dünyada her karar aynı anda alınmadı diye kalıcı “korona kinleri” icat etmenin sonu yok. Rica ediyorum, aranızın “limoni” olduğu insanları şu günlerde arayın, onlara iki çift güzel söz söyleyin. İnanın uzun vadede değmiyor.
Değineceğim son konu, #evdekal kampanyaları hakkında… Devlet, her gün toplu ulaşım kullanarak evinden çıkmaya mecbur kalan ve göreve devam eden ister memur, ister özel sektör görevlisi veya işçilere bir çözüm getiremediği zaman, ortada büyük bir tutarsızlık oluyor. Bu vatandaşlarımızla hiçbir empati kurmadan onların hem işe gitmelerini hem de evde kalmalarını aynı anda beklemek, ikiyüzlü olduğu kadar mantıksız ve insafsız bir karar. Çalışmak zorunda olan vatandaşlarımızın psikolojisi hiçe sayılarak onlara şu denmiş oluyor: Konu çok vahim, sakın kimse dışarda dolaşmasın, ama seni işe bekliyoruz!”
Kim bilir her birimiz farklı olarak nasıl hatırlayacağız bu günleri…