15 Mart 2019 Cuma

IAA Dünya Başkanı Bedri Baykam’a Azerbaycan'dan “VATAN EVLADI” Nişanı / Baykam granted an honor medal from Azerbaijan



IAA Dünya Başkanı Bedri Baykam’a Azerbaycan'dan “VATAN EVLADI” Nişanı
2015 yılından bu yana UNESCO resmî partneri International Association of Art Dünya Başkanlığı görevini sürdüren ve aynı zamanda UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) Başkanı olan sanatçı Bedri Baykam, Azerbaycan'ın değerli "Vatan Evladı" nişanına layık görüldü. 
Azerbaycan Dede Korkut Uluslararası Vakfı Başkanı ve Azerbaycan Dünyası Dergisi genel yayın yönetmeni Eldar Ismayilov, Bedri Baykam'ın dünyada çağdaş sanatın ve kültürün gelişiminde büyük emeği olduğunu söyledi. Sanatçı, Azerbaycan ve Türkiye arasındaki kültürel bağı ve dostluk ilişkilerini güçlendirmek için yaptığı hizmetlerden ötürü Azerbaycan Dede Korkut Uluslararası Vakfı ve Azerbaycan Dünyası Dergisi tarafından tesis edilen "Vatan Evladı" nişanı ile ödüllendirildi.

Türk dünyasının bu yüksek ödülü, İstanbul'da yapılacak bir törenle Dede Korkut Vakfı Başkanı Eldаr Ismayilov tarafından Bedri Baykam'a Dünya Sanat Günü Haftası’nda takdim edilecek.


************************



AZERBAIJAN HAS ANNOUNCED
“THE BROTHER OF THE HOMELAND” MEDAL
FOR IAA PRESIDENT BEDRİ BAYKAM

Bedri Baykam, President of the International Association of Art (official partner of UNESCO) since 2015 and also President of UPSD (Association of Plastic Arts in Turkey) since 2006, has been granted by Azerbaijan Republic, very valuable decoration medal “The Brother of the Homeland” taking in account all Turkic Republics around Asia.

Azerbaijan’s Dede Korkut Foundation’s President and General Manager Eldar Ismayilov, stated Bedri Baykam’s great contributions in art and culture’s progress around the world. Baykam’s efforts in developing the relationship and cultural connections between Azerbaijan and Turkey, has been shown as one of the main reasons for this precious decoration.

President Eldar Ismayilov will present this important and high medal of the Turkish World to Bedri Baykam on a very special evening reception in Istanbul during the week of World Art Day, which is April 15, the birthday of Leonardo da Vinci.




KORKU SEN NELERE KADİRSİN! | Bedri Baykam | 14.03.2019



Çifte standart”, iktidarın yasaları, mantığı, hukuku, zaten kendi yazdığı anayasayı hiçe sayarak artık toplumu alıştırdığı yüz kızartıcı bir yaşam ve yönetim tarzının adı. Cumhuriyet’in dünkü manşeti söylüyor bunu yine: “CHP liderine ‘şerefsiz, alçak’ diyen Bakan Soylu’nun hakaretini ‘ifade özgürlüğü’ olarak değerlendiren Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, ‘5 paralık adam’ diyen Kılıçdaroğlu için fezleke hazırladı.”
Yine AKP’li Başkan adaylarının oğulların taşımacılık imparatorlukları hakkında tek bir soruya yanıt bulunamazken, birden gündeme Mansur Yavaş’la ilgili alakasız iddialar atılıyor. Tabii, anketler AKP adına alarm sireni çalmaya başlayınca, bir hamle yapma zorunluluğu doğdu! O iddiaları zaten duydunuz, Yavaş’ın bangır bangır verdiği yanıtları da gördünüz, insan gülsün mü, ağlasın mı bilemiyor! Yavaş’ı dolandırmaya çalışan %80 şizofren raporlu, çocuk istismarından davalı olduğunu medyadan öğrendiğimiz, Yavaş’a bilerek “sahte senet” veren, sahte ÖSYM sonuç belgesiyle hukuk fakültesine kaydolmaktan 20 ay hapis cezası alan bir meczup, hemen “saygın işadamı” tanımlamasıyla sunularak, AKP’nin Ankara kabusuna yama edilmeye çalışılıyor! Aslında bu iddialar, yargıda ne kadar etik, eşitlik kalmış, onu görmemiz için bir turnusol kağıdı işlevi görecek!

KORKUTMA-SİNDİRME TEHDİT POLİTİKALARI
Olay o kadar tanıdık ki! İktidarın her alanda güçlüsü, yani askeri, polisi, yargıyı, parlamentoyu, medyayı kontrol eden kesimi, aynı zamanda en mağduru! Bir yandan gölgelerinden korkup internetteki, sokaktaki her hareketten rencide oluyorlar, bir yandan da gözdağı vermeyi ihmal etmiyorlar. Onlar hep mağdur, hep panikteler! Bu da yetmiyor. Etrafı da korkutarak paniğe vermek en büyük adetleri! “Oyunuzu bize vermezseniz, ülkeyi karanlık ötesi günler bekliyor.
Erdoğan, geçen gün İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’i resmen hapisle tehdit etti: “Hanımefendinin kaçacak deliği de yok. Çünkü o milletvekili de değil. Onunla hemen hesaplaşacağız. Onun hesabı ağır olacak. Milletimiz onlara sandıkta en büyük tokadı atacak. (…) Birileri şuan cezaevinde süre dolduruyor, aynı yola sen de düşebilirsin” Akşener’in yanıtı mert ve net: “Hapisse hapis, ölümse ölüm. Bir adım geri atmak varsa fıtratımda, kanım kurusun. (...) Elinden geleni ardına koyma!”
Bu arada muhalif halk kesimlerine her gün küfür ediliyor: “Teröristler, illetler, zilletler...” Savcılarımıza göre, herhalde bunlar serbest! Sanki halkın bir yarısı, diğer yarısı onlara küfür etsin diye varlar!
Korku dağları ne kadar sarmış biliyor musunuz? LGBT üyeleri yürüyüş için toplanıyorlar, birden işgal kuvvetlerini bastırır gibi panzerler, polisler, coplar devreye giriyor! 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde herhalde hem kadınlardan hem de emekçilerden korkuyorlar ki, paniği abarttılar.

KADINLARIMIZIN “YÜRÜYEMEYİŞİ” VE EZAN İDDİALARI!
Her gün dövülen, sövülen, öldürülen şiddete uğrayan, dayak yiyen adeta kadınlar değil de kendileriymiş gibi, her yaştan kadınımızı terörist yerine koyarak yine yolları kapattılar, gaz sıktılar, düşman savar gibi dört koldan harekete geçtiler! Tabii bir de taraflı-tarafsız, dindar-dinsiz, sağcı-solcu, herkese pes dedirten bir olay yaşandı! Yandaş basın, uyanık bir videocunun gecikmeli paylaşımından yola çıkarak hemen Taksim’de en doğal haklarını kullanmaya çalışan kadınlarımızın protestolarını “Ezanı protesto etmişler!” şeklinde devreye soktu! Biliyorsunuz din konusu, ülkeyi birbirine düşürmek için seçilmiş en iyi silah haline dönüştürülebiliyor!

BİR ‘GAZETECİ’NİN YORUMLARI
Dün bir arkadaşım meşhur 1.36 dakikalık videoyu ve konuyla ilgili yorumlar paketini yolladı bana, sağ olsun. Karar Gazetesi’nden Yıldıray Oğur’un bu yorumlarını ben orada olmadığım için size aktarıyorum:

Aslında olayın yaşandığı saatlerde ve o gece boyu, aralarında muhafazakar derneklerden başörtülü kadınların da olduğu yürüyüşe katılan binlerce kişi, İstiklal’in Taksim girişinde bu yaşananları gören on binlerce insandan bir teki bile sosyal medyaya, kalabalığın ezanı protesto ettiğini, övünerek ya da eleştirerek yazmamıştı. (...)
Yıllardır ezanlar okunurken, binlerce gösterinin yapıldığı İstiklal Caddesi’nde ‘ezan protestosu’ diye bir şey yaşanmamıştı. Ezanın protesto edilmesi, görenlerin ve duyanların kayıtsız kalmayacağı infial yaratacak bir olaydı. Ama o gece kimse böyle bir olaydan bahsetmedi.
İşte dolaşıma sokulan video bu sırada çekildi. 
Zaten video dikkatli izlendiğinde kalabalığın bu sırada “Yürüme hakkımız engellenemez” diye slogan attığı da duyuluyor.
(...) Bu görüntülerden hemen önce ve hemen sonra çekilmiş görüntülere bakınca da protestoların ezandan önce ve sonra da sürdüğü görülüyor.
Yani yatsı ezanı o gece kalabalık kadın gösterici grubuyla polis arasındaki gerilimin arttığı ve göstericilerin polisi protesto seslerinin zirveye çıktığı bir sırada okunmaya başladı.
(...) Dün, gösteriyi düzenleyen kadın dernek ve gruplarının ortak resmi hesabından bir açıklama yapıldı.
Açıklamada ‘Şimdi de kalkmış ezana karşısınız diyorlar. Kimse çarpıtmasın. Bizim isyanımız polis barikatına, kadınların yürüyüşünü, #8Mart’ı engellemek isteyenlere...’ denerek iddialar reddedildi.”

SONUÇ
LGBT ve kadınlarımız müsterih olsunlar, çünkü yalnız değiller! Bakın HARB-İŞ Sendikası’nın yürüyüşü de engellenmiş! Gel de rahmetli Demirel’in “Yollar yürümekle aşınmaz” sözünü bile özleme!
Burada hatırlattığımız her konunun özü aynı: İktidarın düşme korkusuyla giriştiği anti-demokratik, hukuk anlayışından yoksun, şiddet ve tehdide dayalı bir varoluş çabası! Temelinde sindirme ve tüm bunlara karşın “bekaa” üzerinden girişilen bir korkutma ve mağduriyet telaşı... Sorun şurada: Mızrak artık çuvala sığmıyor!



8 Mart 2019 Cuma

TİYATROKARE, SİZE SÜPER İYİ GÜNLER DİLİYOR! BAKIN NASIL... | Bedri Baykam | 06.03.2019


22 yaşında gencecik birini sahnede düşünün. Oynadığı rolün kabuğuna son derece rahatlıkla girebilen ve sahnede 17’lik otistik gencin “ta kendisi” olduğuna bizleri inandıran bu aktörün ismi, Emir Özden. Benim seyrederken aklıma gelen kıyaslamayı oyundan sonra Sibel yaptı: “Bu performans tiyatro sahnesinde olduğu için, Dustin Hoffman’ın ‘Yağmur Adam’ filmindeki oyun gücünden de zor ve büyük bir başarı”. Oyun bittikten sonra Artı Bir sahnesinde izleyicilerle yapılan söyleşiye katıldım. Orada bu konuda genç Emir’i tebrik ettikten sonra, şunu söyledim ona samimi olarak: “Gerçekten Dustin Hoffman’ın senin bu 130 dakikalık canlı, sürekli performansını izlemesini isterdim. Büyük keyif alırdı.”
Emir, dikkatle dinliyor. Özgüvenli, mütevazi, güleç, sakin, espritüel...

Pazar akşam üstü, Nedim Saban’ın yönettiği ve TiyatroKare’nin sahneye taşıdığı “Süper İyi Günler” oyunundan söz ediyorum. Tiyatro neredeyse her seferinde bizlere keyif verir. Bizler zaten bir oyun seyrederken gülmeye çok yatkınızdır ve fırsat kollarız. Güldürü tiyatromuz da zaten çok güçlü bir gelenekten geldiği için, pek hayal kırıklığına uğramayız.
Bazen de, tiyatromuz, yerleşik ifade ve tarzların ötesine geçmek için bir hamle yapar. Bu sefer ana konu komedi, trajedi veya siyaset değil, sahneye koyma teknikleri ve gerek yönetmen, gerek oyuncular ve hatta tüm ekip tarafından girişilip altına yatılan deneysel tekniklerdir. Süper İyi Günler’de harika bir işbirliği oluşmuş. Kerem Çetinel’in dekor ve ışık tasarımı, Orçun Okırgan’ın koreografisi, Arda Kemirgent’in müziği, Tufan Dağtekin’in görsel yönetmenliği ve tüm ekip sayesinde, Emir’in dışında, başta sevgili dost Celile Toyon ve tüm diğer oyuncular, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel, İbrahim Can Sayan, Şebnem Seviktürk, Onur Kırat, Uğur Can Arıkan, Cem Arslan, Sevcan Aydın ve Beste Koçak, oyunun başarıya ulaşmasında büyük pay sahibi oluyorlar. Bu saydığım isimlerin her birinin çok önemli olduğunu unutmamamız lazım. Çünkü seyirci de, basın da çoğu zaman bu tuzağa düşüyor ve sadece yönetmen ve başrol oyuncularını aklında tutuyor. Halbuki bir oyun, her şeyden önce ancak bir ekip başarısı ile ayakta kalır ve sürer. Bu saydığım isimler, Mark Haddon’un yazdığı ve Simon Stephens’in uyarladığı bu oyunu Türk tiyatroseverlere ulaştırmayı başaranlar...
Oyun tamamen dijital bir sahne tasarımı ile yürüyor, büyük başarıyla. Bu derinlikli ışık oyunlarıyla kah bir merkezi tren istasyonunda, kah Londra’da, kah metro merdivenlerinde, kah herhangi bir sokakta oluyoruz. Üç boyutlu animasyonlar eşliğinde, 80 metrekare dijital ekranlar, harika bir görsel tasarım oluşturuyorlar.
Otistik çocuklar, dünyanın her yerinde aynen Down sendromlu çocuklar gibi, toplumun her an yüzleşmesi gereken kaçınılmaz bir gerçek olarak duruyorlar. Otistik çocukların (ve büyüklerin) aynı zamanda yalnız dünyaları içerisinde, rakamlarla çok ilginç boyutta bir başarıya yöneldikleri de bilinen bir olgu.
Otizmde, birçok rahatsızlıkta olduğu gibi, erken tanı önemini korurken, aileler çoğu zaman bunu çocuklarına “konduramıyorlar”, bu yüzden teşhis ve tedavi gecikiyor. Bu arada “farklı” çocuklara karşı, okullarda arkadaşlarının zalimliğe varabilen tahammülsüzlükleri ve ondan da önemlisi, sınıf öğretmenlerinin bile anlayış eksiklikleriyle üzücü şekilde tavır sergilemeleri, bu konuyu toplum açısından hızla kanayan yara noktasına taşıyorlar.

Sonuçta TiyatroKare ve Nedim Saban, büyük gelecek vaat eden gencecik bir aktörü de kullanarak, bu sosyal duyarlılık projesini, hem de ciddi bir sahneye koyma başarısıyla yaşama geçirmişler, gerçekten tebrik etmek lazım. Bu oyunun gerektiği kadar duyulmaması, izleyicilerin bu duyarlı piyesten çok az haberdar olmaları, işin üzerine gidilmesi gereken konu. Nedim Saban bu ülkede tüm olumsuzlukların ortasında “Ben kendi işimi iyi yapmaktan sorumluyum. Herkes bunu yaparsa toplum bu şekilde kendini koruyabilir ve ilerleyebilir” diye düşünenlerden. İnanın ki, sürekli şikayet ederek ülkeyi bırakıp gitmekten söz edenlere karşı, onun bu tavrı altın değerinde...

ŞİMDİ SEÇMENİN PES ETME ZAMANI DEĞİL!
İnternette gezinen binlerce videodan birini izledim. İstanbul’un kenar ilçelerinden biri mi, yoksa Anadolu’nun bağrından bir il veya ilçemiz mi, tam detayı hatırlamıyorum. Ama çok iyi hatırladığım, o iki yaşlı köylü kadının ağzından dökülen sözler: “Bugüne kadar hep AKP’ye oy verdim. Ama vallahi artık vermeyecem. Bizim ülkemizin bir şanı var şöhreti var ağırlığı var. Hiç normal bir ülkede, bir cumhurbaşkanı yerel seçim için propaganda yapıp çay dağıtır mı, söyleyin Allah rızası için!” Bunları söyledikten sonra da iki yaşlı teyzemiz, verip veriştiriyorlar AKP ve Erdoğan’a...
Birçok başka AKP seçmeni de, ekonomik gerekçelerle bu sefer AKP’ye neden oy vermeyeceklerini ısrarla anlatıyorlar. Seçmenin bu meşhur “bekaa” sorununu da, tüm samimi çabasına rağmen algılayamadığını görüyoruz. Uzun lafın kısası, AKP seçmenlerinde bir çözülme görülüyor. İlginç bir şekilde anketler de bu doğrultuda sonuçlar veriyor.
Ama bir de madalyonun diğer yüzü var. Muhalefetin oyları bu sefer yine aynı yoğunlukta bir araya gelmeyi başaracak mı? İnsanlar yine işlerini güçlerini bırakıp, seçmen kütüğüne yazılı oldukları ile, ilçeye gidecekler mi? Çevrede dile getirilen tavırlardan biri, “vallahi bu sefer hiç kimse beni sandığa götüremez!” Bu arada adayların kimliği ile halk arasında yaşanan tanımamazlıklar, çelişkiler ve kopukluklar da işin cabası...
Ben de diyorum ki, “yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik.” AKP seçmenin de çözülme emareleri gördüğümüz bu seçim öncesinde, CHP’ye ve muhalefete küsmek pek akıl karı değil. Ankara, İstanbul ve İzmir Büyükşehir Belediyelerini kazanmaya bu kadar yaklaşmışken... Düşünmeye değer...



28 Şubat 2019 Perşembe

CHP, ERDOĞAN’A VE YANDAŞ MEDYAYA TEŞEKKÜR BORÇLU (!) | Bedri Baykam | 27.02.2019



Durum son derece ilginç ve çelişkili. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sistematik olarak her gün başta CHP olmak üzere, muhalefete yükleniyor. Artık onun tarafsızlık yemininin, Anayasa’nın ilgili maddeleri yeniden düzenlenirken oracıkta hasbelkader unutulmuş cümlelerden oluştuğunu çok iyi biliyoruz. Tabii durumu oportünist yorumlarla “O muhalefet eleştirilerini AKP Genel Başkanı sıfatıyla yapıyor” diyenler çıkabilir, ama bu mantığın da ilkokul çocuklarını bile ikna edebileceğini sanmıyorum. Peki sayfayı çevirelim, bu eşitsizliği, taraflılık söylemlerini zaten herkes biliyor.
Sonuçta ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: CHP, Erdoğan tarafından her gün PKK ile, FETÖ ile, “bekaa sorunu” ile, terörle ve her türlü uğursuzluk ve olumsuzlukla suçlanıyor! Bu ağır suçlamalarda, CHP öyle haksız ve tutarsız şekillerde mağdur duruma düşürülüyor ki...
CHP’nin belediyeler için aday saptama yöntemlerinin ne kadar tartışılır olduğunu, ön seçime gidilmemesinin yarattığı dengesizlikleri zaten fazlasıyla vurguluyoruz. CHP’nin demokratik, evrensel bir sol parti standartlarına uymamasının getirdiği huzursuzluğu da söylemeyen kalmadı. Dolayısıyla CHP örgütünün içsel olarak yaşadığı tartışmalar, istifalar da ortada, CHP seçmeninin bıkkınlık ve küskünlüğü de... Öte yandan CHP’li olmayan genel muhalif seçmen kitlesinin de son seçimlerden bu yana yine CHP’den uzaklaştığını biliyoruz.
Ana muhalefet partisinin bu kadar köşeye itildiği ve tartışıldığı bir ortamda, Erdoğan ve yandaş medyanın CHP’ye yönelik akıl almaz salvoları, gerek CHP’nin küskün kadrolarında, gerek siyasetin geneline küsmüş halk kitlelerinde ciddi bir tepki yaratıyor. Haksız her suçlama, ki en sonuncusu çöp karıştıranları yadsımaya kadar gitmişti, tepki yaratıyor. Uzun lafın kısası “ben artık sandığa gitmeyeceğim” diyenler, “ne halleri varsa görsünler” diyenler, bu ağır hücumlarla tekrar gerçek yaşama dönüyorlar! Aralarından CHP yönetimine kızgınlıkları geçmeyenler olsa da, iktidara olan kızgınlıklarının dozunu hatırlayanlar, tekrar 31 Mart günü sandığa gitmek için gün sayar hale geliyor. İktidar, anti-CHP üzerine kurduğu kampanya ile belki kendi geleneksel oy tabanını hoşnut ediyor ama öte yandan rakibinin oylarını da tekrar konsolide ediyor! Ve ben bunu çok olumlu buluyorum! CHP’nin Ankara ve İstanbul’da yarıştan bu kadar umutlu olmasının ve anketlerde önde gitmesinin arkasında bu faktörü de yadsımamak gerek. CHP, illa mağdur edebiyatına girmeden, bu psikolojiyi artık kendi söylemlerinde iyi kullanmalı ve bu ortamı lehine değerlendirmeli.

BİR MAÇTAN FAZLASI...
Beşiktaş-Fenerbahçe maçında gerçekten bir maçtan çok daha fazlasını izledik. Yaşam dersi, tarih dersi, başkaldırı dersi, onur savaşı, ilerde olmanın rahatlığıyla rehavete düşmeme gibi sayısız sonucu değerlendirmemize olanak veren bir 90 dakikaydı. Çok ilginçtir, Fenerbahçe tarihinde 1-4’ten 4-4’e, 0-3’ten 4-3’e, birçok büyük geri dönüş vardır. Ben şanslı bir şekilde, bunların en bilinen ikisini stadda izlemiştim. Galatasaray’a karşı 1989’da yaşanan 4-3’lük Türkiye Kupası yarı final zaferi ve 2001’de İstanbul’da Gaziantep’e karşı aynı şekilde 0-3’ten gelen zafer... Bu sene de bu geri dönüşler yaşanıyor. Yine ezeli rakibi Galatasaray’a karşı deplasmanda 0-2’den 2-2’ye dönmüştü. Takımın ligin alt kısmında tersten final maçlarına çıkar hale geldiği bu haftalarda, kazanılan o tek puan altın değerindeydi. Bu arada, bu daha önce çok konuşulmuş olmasına rağmen Beşiktaş seyircisinin en azından bir kısmının hırsına yenilip “Fener kümeye” diye tezahürat yapması, Sadık’ın, Hasan Ali’nin gollerinde, Valbuena’nın canlı kalma inadında en büyük ateşleyici oldu. Bu da bir yaşam dersiydi: Ezeli rakibini/dostunu hiçbir zaman hor görme, aşağılama, zor durumda olmasını bir “alay” vesilesi haline getirme! Çünkü bunu yaparak onlara iyilik yapmış oluyorsun. Ve tabii ayrıca hiç şık durmuyor.
Bu arada centilmenlik konusu açıldığında, her iki başkana da teşekkürler! Gerek Fikret Orman gerek Ali Koç, birlikte düzenledikleri basın toplantısı ile örnek ve alkışlanacak bir tavır sergilediler. Burak’ın Dirar’ı, maçın tek tartışmalı anında almak üzere olduğu bir kırmızı karttan koruması, ona sarılarak olay yerinden uzaklaştırması da yine alkışlanır bir hareketti. Gökhan Gönül’ün eski takımına karşı gol attıktan sonra sevinmemesi ve karışık duygular içinde olması, çok ayrı derin olayları hatırlatan bir andı. Herkese teşekkürler.

BİR FUTBOLCUDAN FAZLASI...
Valbuena... İki yıldır Fenerbahçe’yi yöneten teknik direktörlerle sorunlar yaşadı. Ne kadar koşsa, ne kadar gol atsa, ne kadar gol pası verse, ne kadar canını dişine takarak oynasa ilginç bir şekilde Aykut Kocaman’ı da, Cocu’yü de ikna edemedi. Neredeyse, sürekli yedek bırakıldı ya da maçların ikinci yarısında veya sonlarında oyuna dahil edildi. Neredeyse istisnasız her oyuna girdiğinde maçın kaderine etki yaptı. Daha da önemlisi, yedek kalışını hiçbir zaman profesyonelliğinden ödün vermek, çalışmamak, kendini oyuna vermemek gibi dışarıya yansıtmadı. Daima hazır, centilmen, tüm hücreleriyle oynayan örnek bir sporcu oldu. Futbol diliyle konuşursak da, yan ve geri pas vermek gibi sorumluluktan kaçan yöntemlere hiç başvurmadı. Tam tersine hep ileriye dikey oynayan, risk alan, gol pası deneyen, adrese teslim ortalar yapan ideal bir futbolcu oldu. Son dönemlerde yine oynadığı her maçta en iyi oyunculardan biriydi. Fenerbahçe’ye kendine has bir ivmeyi oyun olarak vermeye başlayan Ersun Yanal, umarım artık Valbuena’yı sürekli olarak kullanır. Valbuena’nın duruşu da, bizim takımımız, mesleğimiz ne olursa olsun, hatırlamamız gereken bir yaşam dersi...  


21 Şubat 2019 Perşembe

İSTİKAMETLER VE DURMAYAN FELAKET SENARYOLARI | Bedri Baykam | 21.02.2019



Herkesin 31 Mart ve “1 Nisaaaannnn!” için senaryosu var. Daha doğrusu, her kafadan bir ses çıkıyor. Bunlardan bazılarını hatırlayalım: Kimi hızlı stratejistler, videolu anlatımlarla 31 Mart’ta seçimin neden yapılmayacağını anlatıyorlar. Diğerleri 31 Mart’tan sonra laikliğin artık tam hedef haline getirileceğini ve hatta kaldırılacağını söylüyorlar! Doların yine patlama yapacağını söyleyenler ile hiçbir şeyin kımıldamayacağını söyleyenler arasında patlamacılar önde gidiyor. Aynen 1994’ten hatırladığımız gibi, artık şeriata geçileceği ve kadınların türbana zorlanacağı sözlerini ima edebilenler bile var!
Bütün bu uçuşan söylenti ve iddialardan anlamamız gereken şu: İnsanlar son derece rahatsız, güvensiz. Yerel seçimi bir proje yarışması, halka hizmet taşıma yöntemlerinin kıyaslanması olarak kendi gerçek kapsama alanı ile gören neredeyse hiç kimse yok. Herkes bu depresif ortamda, o gün kendisine dayatılacak her şeye inanabilir, psikolojisi buna müsait.
Bu sütunlarda sıkça eleştirdiğimiz gibi CHP, adaylarında hem örgütünü hem imajını hem kendisini hem ülkeyi koruyacak bir ön seçim formülüne yanaşmadı. Sonuçta bildiğimiz gibi CHP’nin dışladığı bazı güçlü ve kamuoyunda karşılığını bulan adaylar da DSP’ye gitti. Son saniyede tekrar aday gösterilmeyen eski belediye başkanları, daha eski genel başkan adayları, ünlü simalar, 1980 darbesinin yadigarı olan bu oluşuma girerek CHP Genel Merkezi ile bir hesaplaşmaya adım attılar.
Bu cümlemden alınmaya gerek yok sevgili DSP’liler, işin tarihsel özeti bu. 12 Eylül yaşanmasaydı, DSP diye bir parti olmayacaktı. Veya Bülent Bey ve Rahşan Hanım, yalnız birbirlerine yaslanarak yaşayacakları iki kişilik isimsizler partisi tasarlamak yerine, halk nezdinde kendilerine o büyük gücü veren CHP örgütüne dönselerdi, herhalde son 30-40 yılda yaşadığımız felaketlerin ve parçalanmaların neredeyse hiçbiri yaşanmayacaktı. Özellikle 1994 seçimlerinden önce adeta yalvarmalarımıza karşın hiçbir şekilde uzlaşmayan Ecevit, Baykal ve Karayalçın’ın inatlarının kökeninde, hep “Ölürüm de birleşmem” tavrının affedilmezliği vardır.
Şimdi insanlar DSP’ye kaçan adaylar konusunda CHP’ye kızıyorlar. Haklılar. CHP’de ön seçim olsa, yenilen hiç kimse ne DSP’ye ne başka bir yere gidemezdi. O aday önemliyse ve halkta o kadar büyük karşılığı varsa, neden bıraktınız derler adama...
Öte yandan o adaylara kapıları açan DSP’ye de kızanlar var. Onlar da haklı. “Bir bölen” olarak tarihe geçen bir siyasi merkezin bu sefer de aynı işleme girişmesi hangi sonuçları doğuracak? Mesela çeşitli ilçelerde, CHP ve DSP birbiriyle yarışırken aradan AKP’nin sıyrıldığı olacak mı? O zaman halkın bir yarısı diğer yarısını suçladığı zaman sorumlu kim olacak?
Ben bu filmi daha önce gördüm. Bu nedenle 1994 seçimlerinden 9 ay öncesinde üzerimize çökecek sonuçlara karşı örgütlenmeye başlamıştık. Etrafımızda konuştuğumuz parti liderleri vardı, ama bir adet gerçek devlet adamı yoktu. Benim mantığımda, muhalif olduğunu söyleyen partiler yerel seçimlerde hiçbir yerde birbiriyle karşı karşıya gelmemeli... Ama maalesef bu ikazları dinletebilmek pek mümkün olamadı. Bakalım seçmenin bilinci ve sol duyusu bu düğümleri çözmeye yetecek mi?

MUHARREM İNCE AYDINLARLA BULUŞTU
Sanatçıları, yazarları, aydınları hatırlamak, onlarla dertleşmek genel olarak siyasetçilerin sıkça tercih ettikleri bir tutum değil. Sorarsanız, herkes sanatı ve sanatçıları çok sever ancak iş onların dertlerini duymak veya görüşlerini almak veya vizyonlarından yararlanmak olduğu zaman ortalık tenhalaşır.
Biliyorum, muhakkak sizin de aklınıza gelmiştir, son zamanlarda R. T. Erdoğan sanatçılarla çeşitli buluşmalar gerçekleştirdi. Kendisi diyebilir ki, artık bu sözü benim hakkımda söyleyemezsiniz. Ama burada hangi sanatçılarla, hangi amaç ve perspektifte buluştuğu da siyasi karşıtları tarafından masaya yatırılabilir. Ama en azından bu diyalogun önemini kendi açısından kavramış görünüyor Cumhurbaşkanı. Özellikle kendi kesiminin sanatçılarını ve kültür insanlarını yeterince yetiştirememesi konusunda ciddi bir özeleştiri de yaptı. İlginç... İnsan bir sonraki hamleleri merak ediyor!
Ana muhalefet ise, çevresi tüm yaratıcı yazar, çizer, müzisyen ve sanatçılarla kaynıyor olmasına karşın, onlarla ilgilenmemeyi herhalde siyasi ciddiyetin bir parçası sayıyor (!). Zaten önseçim haklarını örgüte vermiyorsun, bari halkın yakından tanıdığı, güvendiği bu insanları öne çıkar değil mi? Ama ne gezer?
Geçtiğimiz günlerde Muharrem İnce, yerel seçime destek çabalarının ortasında, bu farklı disiplinlerden sanatçı ve diğer aydınlarla bir araya geldi. Çok samimi ve dostça bir sohbet ortamı oluştu. Konuşulan her şey doğallık adına kayıt dışı olduğu için, onlar sadece katılanların belleğine yerleşti. Ama şu kadarını söylemem şart: Birçok aydın, tahmin edeceğiniz gibi İnce’ye o meşhur seçim gecesi neler olup bittiğini de sordu. O da samimiyetle yaşananları, hangi kararı niçin aldığını ve şimdiki bakış açısıyla bugün olsa nasıl farklı davranacağını özeleştiri yaparak anlattı. İnce dikkatle her birimizi dinledi, esprili, kendine has üslubuyla yanıtlar verdi. Zarif eşi yanı başındaydı. Hangi genç sanatçıların, hangi ustaların katıldığının dökümüne gerek yok. Mühim olan, ortamın yapıcı ve çok samimi olması. Sanat ortamının bu sıcak diyaloğa ihtiyacı vardı.
İnce, her yerde CHP’nin yerel seçim çalışmalarına katıldığını ve herkesten bunu beklediğini söylemeyi ihmal etmedi. Sonuçta birçok katılımcı bu sohbetten çok mutlu kalarak geceden ayrıldı, akıllarında kalan gri noktalara açıklama duymanın rahatlamasını yaşadılar.



15 Şubat 2019 Cuma

CHP’DE (HALA) TEPKİ VERENLERE! | Bedri Baykam | 14.03.2019


Bu makalem öncelikle CHP örgütüne, ardından da CHP seçmenlerine...
Değerli CHP örgütü, belediye başkan adaylarının resmi şekilde açıklanmasına birkaç gün kala, örgütün her kademesinden tepkiler gelmeye devam ediyor. Akif Hamzaçebi CHP Genel Sekreterliği görevinden istifa etti. Pazartesi, Gürsel Tekin liyakatle ilgili sert açıklamalarda bulundu. Maltepe örgütü, Ankara’ya doğru yürüyüşe çıktı, şu anda inançla yollarına devam ediyorlar. Beşiktaş örgütünün bir kısmı, adayına karşı sokak buluşmalarına girişti. Marmaris, Şişli, toz duman oldu. Siverek adayı Bucak partiyi karıştırdı. Soyuer’in İzmir adaylığı, babasının geçmişi nedeniyle kriz yarattı. Saymakla bitmez.
Gerek yıllardır, gerek bu son seçimler konusunda aylardır, sayısız kereler yazdım. Son 15 yılda neredeyse her kurultayda üstüne basa basa, “Bırakın her il ve ilçe, adaylarını tüm üyeleriyle seçsin” formülünü detaylı gerekçeleriyle anlattım. İnsan, eğer doğa üstü yeteneklere sahip değilse, her noktanın en uygun kişilerini objektif olarak belirlemeye kalkışmasının saçmalıktan başka bir şey olmadığını, kavga gürültü ve kaostan başka bir sonuç getiremeyeceğini, sayısız kereler makalelerde, panellerde, örgüt toplantılarında dile getirdim. Şimdi izninizle soruyorum sevgili Hamzaçebi’ye, sevgili Gürsel Tekin’e, her yerde şikayetini dillendirip ayağa kalkan örgüt üyelerine: Niye kızgınsınız? Ne umuyordunuz da hayal kırıklığına uğradınız?
Buradan hareketle şu soruyu da ekliyorum: Bugüne kadar “parti içi tam demokrasi” diye yırtınanlara ne kadar destek verdiniz de, bugün bu tepkileri ciddiye almamızı bekliyorsunuz? (Ekmek için Ekmeleddin) İhsanoğlu faciasına ne tepki verdiniz? O günlerde demokratik kitle örgütlerinin seçtiği aday için gerekli 20 milletvekili imzasından birini bile atmazken, tüm demokrasi ve şeffaflık çağrılarını görmezden gelirken aklınızda ne vardı? Soruyorum CHP örgütüne: Neden bilincinizin, düşünce ve buna bağlı kararlarınızın parti yörüngesi ve adayları saptanırken yok sayılmasına, bu beyin tutsaklığına yıllardır seyirci kalıyorsunuz? Sizin ötenizde, halkın partiye olan saygısında neye mal olduğunu göremiyor musunuz?
Huzursuzluğun hiçbir faydası yok. Ama bir de gerçek var: Şimdi bunları tartışma zamanı değil. Bunlar, kurultaylarda, genel başkan seçimlerinde, parti siyasetinin tartışıldığı kongre seçimlerinde gündeme gelecek konular. Şimdi konumuz artık seçim başarısı. Lütfen her haklı şikayetinizi artık buzdolabına kaldırın ve muhalefetten tüm adaylara destek vererek sahaya çıkın. Hiç kimsenin, kötü seçim sonuçları bekleyerek kurultay hesabı yapma hakkı yok. Bundan daha affedilmez bir tavır olamaz. Seçim için her şey yapılır, her dayanışma gösterilir. En büyük haksızlığa uğramışlar da bu söylediklerime dahildir. Seçimden sonra yaşanacaklar apayrı bir alandır. Şimdi 31 Mart akşamı genel anlamda muhalefet adına arzuladığımız sonuçlara ulaşabilmek için çalışma zamanıdır.

2019: YAYALARIN VARLIĞI HATIRLANDI!
Bu kredi kime yazılıyor onu ben bilemem, oralar çok karışık. İçişleri Bakanlığı’na mı, trafik komisyonuna mı, Bakanlar Kurulu’na mı, valilere mi? Bildiğim tek şey, bu yıl yaya geçitlerinde durmak gereğini nihayet biz Türklere hatırlatan bir makam oldu! Ayrıca sakın sanmayın ki, ben bu cümlelerimle kinayeli bir şekilde AKP hükümetine taş atıyorum. Alakası yok! Çünkü bugüne kadar bu uygulama hiçbir hükümetin aklına gelmedi! Ne Ecevit, ne Özal, ne Demirel, ne Çiller... Diyebilirsiniz ki “Çok saçma! Yaya geçitleri zaten hep vardı ve geçiş üstünlüğü zaten yayalardaydı!” Yok sevgili arkadaşlar, o iş öyle değildi! Yaya geçitleri, Türk şoförlerin gözünde ister ticari, ister sivil araç olsun, olsa olsa yayaların ezilmeleri gereken (!) yerin adıydı. Burada da şaka yaptığımı sanmayın lütfen. Bana doğruyu söyleyin: Bugüne kadar ışık olmayan yaya geçitlerinde kaç kere arabaların sükunetle durup yayalara yol verdiğini gördünüz?
Bu yazının benzerini 90’larda, Aydınlık’ta kaleme almıştım. Güvenli araba kullanmanın püf noktalarını çocukluğumdan itibaren bana sürekli nasihat ederek yanımda araba kullanan babacığımdan öğrendim. Yayalar konusunda bana verdiği bu uyarıyı ise ömür boyu tuttum: “Yayalara daima yol vereceksin. Onlar geçerken de elinin tersiyle acele geçmelerini işaret eden bir ‘hadi kış kış’ hareketi değil, tersine nezaketle ‘buyrun’ gülümsemesiyle, saygı ve güvenle onları yolu geçmeye davet edeceksin”. Yemin ediyorum sürekli uyguladım. Teşekkürler Dr. Suphi Baykam. Yaşam bu detaylarla, birbirimize nazik olmakla güzelleşiyor!
Ömrüm, yayaları yok sayarak, araçlarını onların üstüne sürerek sokakları kirleten magandalarla kavga ederek geçti. Her yavaşlayıp durduğum yaya geçidinde, zamanın yüzde sekseni, arkamdaki görgüsüzün korna veya sözlü tacizlerine maruz kaldım. Hiç aldırış etmeden yol vermeye devam ettim. Bir de zaten insanlar şunu hatırlasalar, bu saldırgan egoizmlerinden kurtulacaklar: Sonuçta en lüks otomobille bile gezseniz, indiğiniz an, siz de bir yayasınız. HEPİMİZ BİRER YAYAYIZ, BUNDAN KAÇIŞ YOK!
Tek ricam var: Konu güncel resmiyet kazanarak devlet kampanyasına da dönüştüğüne göre, lütfen artık yaya geçitlerinde araçlarını sorumsuzca süren şehir eşkıyalarının plaka numaralarını, gerekirse fotoğraf da çekerek, trafiğe veya 155’e bildirin ve Dr. Baykam nezaketini her yayaya yol verirken lütfen harfiyen uygulayın.



7 Şubat 2019 Perşembe

ŞANSLI HAYVANLAR VE KALPSİZ İNSANLAR | BEDRİ BAYKAM | 07.02.2019


Doğru yerde doğru zamanda olmak önemlidir. Şans, bazen yardım eder. Benim için iyi kalpli ve sağlam Atatürkçü bir ailede doğmuş olmak, “doğru yer ve doğru zaman”dır. Anneme, babama ve tüm aileme bana gösterdikleri özen ve sevgi için minnettarım. Ben dürüstlüğü, aile bağlarını, yardımseverliği onlardan öğrendim. 35 yıldır yazdığım her satırdan, verdiğim konferanstan sorumlu olmamdaki tutarlılığı, bu sağlam mayaya borçluyum.
Bunun dışında, ömrümde genel olarak hiç doğru yerde, doğru zamanda olmadım. Ne uçakta, ne sinemada yanıma Museum of Modern Art’ın direktörü, ne Hollywood’un en büyük yapımcısı, ne Picasso, ne de dünyanın en açık vizyonlu koleksiyoncusu düştü. Hiçbir askerlik arkadaşım ne kültür bakanı oldu, ne de banka sahibi... Ömrümde hiç hazıra konmadım. Paranın kendisine veya mala mülke önem verdiğimden değil, ama sanatçılık, hele uluslararası düzeyde, her açıdan çok pahalı bir meslek.
Bazen hayvanlar yanlış zamanda yanlış yerde bulunurlar. Bir mahallenin köpeği, çöpte günün artıklarını kolaçan etmeye gider, ama omurgasız bir belediyenin itlaf ekibi onu oracıkta ağına düşürüp ölüme yollar, hem de 30 saniyecik bir farkla...
Bazen de doğru yerde doğru zamanda bulunurlar. Cumartesi günü çok keyifliydi. Sevgili Uğur Dündar, beni ve Piramid Sanat’ı ziyaret etmeye geldi. O ayrıldıktan sonra bizim ekipten Sedef, Piramid’in önünde 2-3 aylık bir yavru kedi bulmuş. İtiraf edeyim, hastası olduğum tüylü bir tekir tipolojisine sahip kendileri! “Arapları korkutuyordu, aldım getirdim” dedi. O anda kediyi transfer ettim! 2 dakika önce vızır vızır arabaların tehdidi altında canlı kalma savaşı veren bu kedicik, Baykam ailesinin bir ferdi oluverdi. Onu Piramid’deki diğer iki kedi (birini Nişantaşı’nda, diğerini Eskişehir’de sokakta bulmuştum) ve iki köpeğimin yanına değil, eve aldım. Çünkü oğlum da aylardır bir kedi istiyordu!
Aynı gece Suphi ile aşılarını yaptırdık ve o andan itibaren evin yeni maskotu oldu. Şimdi her saniyesini bizimle paylaşarak mutluluk saçıyor etrafa! Yalnız kedi değildi doğru yerde doğru zamanda olan, esas bizler ona erişen şanslılardık! Bakın Luka’nın fotoğrafına!
Hayvan dostu insanlarla beraber yaşamak benim için büyük bir keyif ve kaçınılmaz bir durum. Çünkü hayvanlarla arası soğuk birine anlayış göstersem bile, sürekli bir ilişkiye giremezdim. Hem sevgili eşim, oğlum, hem tüm Piramid ve UPSD ekibi hayvan aşıklarıyla dolu.

EGE CANSEN NEDEN BÖYLE DÜŞÜNÜYOR?
Ama herkes aynı frekansta olamıyor. Kardeş bir gazetenin yazarını ağır bir şekilde eleştirmek tarzım değil. Ege Cansen’in geçenlerde Sözcü’de yazdığı “Hayvanperestlik” başlıklı yazıya gerçekten içerledim. Empati kurmaktan yoksun bir yazıydı. Hem hayvanlara, hem de hayvanseverlere karşı! Eski bir yazısını da referans göstererek şunları yazmaya cüret edebilmiş: “Başıboş köpeklerin belediyeler tarafından toplanıp bir barınma merkezine götürülmesi ve belli bir süre içinde sahiplenilmeyenlerin uyutulması gerektiğini yazdım”
(...) apartman girişlerine birbirinden pis, mikrop yuvası kartondan köpek yatakları veya kulübeleri konmaya başlandı. Kulübelerin önü de hayvan severlerin getirdikleri yağlı yemek artıklarıyla doldu”
Türkiye’de adeta köpeği kutsallaştıran yeni bir din oluşmuştu.”
Emin olun, insanın nasıl bir geçmiş sonucu bunları düşünebildiğini bilmiyorum. Bu dünyanın yalnız biz insanlar için var olduğunu kim anlattı sizlere? Yüz milyarlarca galaksi veya bir o kadar yıldız arasında dünya isimli gezegende, yaşam hakkının yalnız biz insan canlısına ait bir hak olduğunu sanmak nasıl bir mantık-zeka-evrensel ve ilahi hukuk anlayışının sonucudur? Ormanları, denizi, suyu, ezcümle doğayı kirletiyor oluşumuz maalesef artık normalleşti (!). Daha zeki ve saldırgan olmamız diğer canlılara karşı Nazivari davranma haklar vermiyor. Bu anlayış, benim gözümde affedilmez canilik ve doğaya, insanlığa, evrene karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Ama bu da onları ne ilahi adalet, ne evrensel hukuk önünde koruyamaz. Türkiye’nin belediye itlaf ekipleri, Danimarka’nın balina katilleri, Uzakdoğu’nun canavar mutfakları, -her biri büyük ihtimalle ailelerinden kaynaklanan ağır defolu bir geçmişten gelen- herkes eşit derecede veya birbirinden ağır suçlu insanlardır.
Bizim toplumumuz merhametlidir. Ama şunu da belirtmem lazım, aşırı travmatik ve medyatik bir mevzu olduğunda birkaç günlüğüne kenetlenmekten ziyade (örnek: bacakları kesilen yavru köpek) her gün acı çeken ve imkansızlıklardan dolayı can veren dostlarımız için sürekli bir duyarlılık gerekiyor. Ormanlarda dağlarda dolaşarak, ömrünü buna adamış arkadaşlarımız var. Onlara destek olalım.
Sonuç olarak bizim yeni kedicik, Luka kurtuldu. Ege Bey, kedileri hiç olmazsa nispeten daha selim ve faydalı buluyormuş! (Çünkü onlar fare tutuyormuş). Ama buna rağmen kediler ve onları korumaya çalışanlar da Ege Bey’ den nasiplerini alıyorlar:
Her sabah on binlerce kadın, kocaman el çantalarının içinde veya arabalarının bagajları da plastik poşetlerde kedi maması taşımakta, gezi parkuru üzerinde belli değil noktalara bunları koymaktadır. Mamaları, kediler, köpekler, kargalar ve martılar yemektedir. Onların pisliği yetmiyormuş gibi görevi kenti temiz tutmak olan bazı belediyeler, kartondan ‘kedi evleri’ yaptırıp bunları otobüs duraklarını yerleştirmiştir. Pislik diz boyudur
Ege Bey, soruyorum size: Bir dahaki yaşamınızda bir sokak kedisi veya köpeği olarak doğsanız, sizin gibi konuya bakan bir insan hakkında neler düşüneceksiniz?