5 Temmuz 2018 Perşembe

CHP KAZANINDA DÜELLO BAŞLIYOR!! | Bedri Baykam | 03.07.2018



Kılıçdaroğlu, İnce ve eşleri arasında yenilen yemekten sonra, İnce’nin dün yaptığı açıklamalar, CHP’nin yeni bir deprem riski ile karşı karşıya kaldığını gösteriyor. İnce’nin hafta sonu kurmaylarıyla yaptığı son toplantıdan sonra aniden Kılıçdaroğlu için uygun gördüğü “Onursal Başkan” ve “Grup Başkanı” sıfatlarının CHP lideri açısından nasıl algılandığı ve ne yanıt alacağı büyük merak konusu oldu. Kulislere göre Kılıçdaroğlu’ndan gelen ilk yanıt oldukça sertti: “Özel bir yemekti, bağlamından koparılması siyasi nezaketsizlik”. CHP’nin içini ve suyun ısınma, kaynama ve fokurdama zamanlamalarını iyi bilen biri olarak, bu yeni gerilim perdesinin ortadan kolay kolay kalkmayacağını, bu işin restleşme veya Parti içi hesaplaşmaya dönüşebileceğini görüyorum. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun MYK’sının bu teklife sıcak bakması mümkün değil. Ancak İnce, Kılıçdaroğlu “hayır” derse, kendisinin “imza toplamayacağını, kararı örgüte bırakacağını” söylüyor. Tercümesi: “Ben o sıfat için sahneye kendim çıkıp kurultay istemem, ama örgüt öne iterse, o zaman durum beni aşar.” Perşembe günü toplanacak MYK’dan hangi karar çıkar tam bilemeyiz ama özel itina ile seçilmiş kelimelerle, “İnce’nin seçimlerden önce verdiği sözü tutmadığı, CHP Genel Başkanı olmak isteyen bir insanın sözüne sadık bir tavrı olması gerektiği, genel başkana karşı vefasızlık ve siyasi kabalık yaptığı, CHP’yi kendi başına dizayn etmeye çalıştığı” gibi sözlerle bence teklif net bir şekilde ret edilecek. Ama bunun sonucunda, İnce’ye herhangi bir karşı teklif getirilir mi, onu pek sanmıyorum, bu senaryoda pek göremiyorum! CHP yönetimi, kurultay için delegelerden yeterli imza gelirse, belli ki bu açık çarpışmayı görecek, mecburen kabullenecek. Bu “karşılaşmada” geniş halk kitleleri, seçim gecesi yaşanan olumsuzluklara rağmen, çok büyük oranda İnce’nin yanında yer alacak. Ama tabii oyları kurultayda veren halk değil, DE–LE-GE-LER!! Ki, bu da çok farklı bir hikaye oluyor bildiğimiz gibi...

TANSİYON DÜŞÜRME ÇABALARI ÇARE OLAMAMIŞTI
Dün sabahki ani ve kritik gelişmenin hemen öncesine dönersek, Altan Öymen ve Murat Karayalçın’la gerçekleştirdiği görüşme iyi niyetli ve önemliydi. CHP’lileri sükunete davet eden bir eylemdi. Kılıçdaroğlu’nun nabız düşürücü ikinci basın toplantısı da aynı yönde kucaklayıcı bir adımdı. Ancak oradan da bir yeni polemik ortaya çıkartılmaya çalışıldı. Ayşe Arman’ın “gerçeğinden farklı kurgulanmış” bir asist bir sorusu oldu: “Arkadaşlarımız, İnce’ye gittiği illerde destek olacaklardır” biraz üstten bir tavır değil mi?. (Kılıçdaroğlu, cümleyi farklı kurmuştu: “Sevgili arkadaşım Muharrem İnce 81 ili gezeceğini ifade ediyor. Bütün İl Başkanlarıma talimatımdır: Geldiği zaman karşılayacaksınız. Halkla buluşturacaksınız, ne gerekiyorsa yapacaksınız, gülerek, sevinerek ve bir heyecan içinde yolcu edeceksiniz.”) Ve İnce’nin yanıtı: “Evet öyle. Olmayacaklar mı zaten? Ben CHP’nin üyesi değil miyim? Hoş değil bunlar, hem ne gerek var? Birbirimizi topluma ispat etmek zorunda değiliz biz. Daha güzel götürebiliriz işi.”
CHP’de çok şey yaşamış bir insan olarak İnce’ye naçizane önerim, gazetecilerin sorularıyla “dolduruş” yaptıkları anlarda, biraz daha soğukkanlı olmaya çalışması, daha alttan alarak yanıt vermesi olabilir. Çünkü gazeteciler CHP içinde “çıkacak kanı” arıyorlar, onların bu soruyu sormaları normal. Halbuki CHP’nin tekrar hareket kabiliyetini kazanabilmek için tansiyonu düşürmesi lazım. Tansiyon buna benzer cümlelerle düşmez, çıkar. İnce’nin de aslında bunları bilen bir insan olarak o yanıtla suların daha da ısınmasını bilerek istediği anlaşılıyor. Ama anlaşılan her şey henüz çok sıcak. Bana sorarsanız, herkesin CHP içinde kılıçların çekilmesini istediği bir anda, İnce de “yurdu baştan aşağı, gitmediğim iller dahil tekrar gezeceğim” dedikten sonra, Kılıçdaroğlu’nun örgütlerine İnce’yi her yerde iyi karşılamaları konusunda talimat vermesi, Parti’nin içini biraz bilen herkes açısından doğru, centilmence ve demokrat bir hareketti. Çünkü hiçbir şey söylemese, tüm örgüt o tedirginliği kaçınılmaz şekilde kamuoyunda yansıyan tartışma nedeniyle yaşayacaktı. Şimdiyse olay bambaşka bir boyuta fırladı. Artık, İnce’yi aday olarak öne çıkaran, isterse resmi olarak kendisi değil “örgüt” olsun, sonuçta İnce’nin yurdun her yerine öncelikle “CHP Genel Başkan Adayı” olarak gideceği anlaşılıyor, 3-5 yıl sonrasının cumhurbaşkanı adayı olarak değil. Bu da şu demek oluyor: Perşembe günü İnce resmi “hayır” cevabını aldıktan sonra, kılıçlar çekilmiş ve düello başlamış olacak. Bundan sonrası ise açık bir medya şölenine dönebilir! Bu büyük kapışmayla CHP ülkenin ana gündemini artık aylarca bırakmaz.

İNCE’NİN SEÇMENLERİ HALA GİZEM PERDESİNDEN KURTULAMADILAR
Siyaset bu kadar hızlanırken, doğruyu söylemek gerekirse, merkez ve sol Türkiye hala 24 Haziran’ın şokunu yaşıyor. Her ne kadar Muharrem İnce, gerek Hürriyet Gazetesi’nde, gerek twitter hesabında o gece neler yaşadığını anlatmış olsa da, buna rağmen şu anda bir anket yapılsa kendisine destek verenlerin belki yarısına yakınının bu açıklamalardan tatmin olmadığını görecek. Burada bunun derin polemiğini açmak istemiyorum, ama biliyorum ki konuşulanlar demagoji değil. Bir aday tüm ülkeyi peşine düşürmüş, son seçim sürecinde herkese “yerinizden oynamayın sandıklara sahip çıkın, talimat bekleyin” demişse, o kadar şaibenin doğrudan video kanıtlarıyla her tarafta, sayılamayacak kadar çok noktada ortaya döküldüğü bir gece, herkes onun ağzından çıkacak tek kelimeyi bile heyecanla beklerken, ne olduğunu merak ederken, halka o kadar umut vermeyi başarmış bir aday bu şekilde sessiz kalamaz, milyonlarca insanı gri alanda dımdızlak bırakamazdı. Altan Öymen’in “tecrübe eksikliği” diye özetlediği yorum da yeterli kalmıyor. İnsan göreceli olarak tecrübesiz olsa da, her an temasta olduğu “tecrübeli” insanlarla konuşur, onlardan istifade eder. Bana sorarsanız İnce’nin o akşam kameralara ve seçmenlerine yakın, halka açık, şeffaf bir ulaşılırlıkta kalması lazımdı. Bu ülkede insanlar, Muharrem İnce dahil, Kılıçdaroğlu’nu 16 Nisan 2017 gecesi referandum sonrası pasif tavrından dolayı çok eleştirdi. Hatırlarsak, Kılıçdaroğlu bile o gece 15 dakika kadar basının karşısına çıkıp kendi yorumlarını -tatmin edici olmasa da- basın ve halkla paylaşmıştı. İnce’nin ise ortalıkta hiç gözükmeden basın buluşmasını gecenin 02.00’sinde, Pazartesi günü öğlen 12.00’ye atması ciddi bir tepki aldı. Ayrıca o gün basına “Arada 10 milyon fark vardı, ne yapabilirdim ki?” şeklinde bir yorum yapması, insanların şu soruyu gündeme getirmesine neden oldu: “İnce gibi bir bilim insanı, Erdoğan’ın %50’nin altına düşmesi için yalnız 1.300.000 kadar oyun eksik olduğunun farkında değil miydi?” “Adam kazandı” mesajı ve İsmail Küçükkaya/Fox grubu-Muharrem İnce arasındaki polemiğe zaten girmeye hiç gerek yok, çünkü bu her iki tarafın da kaybeden haline dönüştüğü gereksiz bir gaftı. Şimdi de İnce kendisi açık açık diyor ki “YSK’nın o gün aldığı kararlar sonuca etki edecek ve bizi kuşkuya düşürecek kararlar değildi. O nedenle seçim gecesi YSK önüne gitmedim, gidilmesi yönünde çağrıda bulunmadım”. Bunu okuduğumda şaşırdığını itiraf edenler arasındayım. Sürüyle yolsuzluk görüntülerinin sosyal medyada açık açık, gözümüze sokula sokula ortada döndüğü, kavgaların sokağa taştığı, o saatlerde sayısız çuvalın hala açılmamış olduğu bir ortamda, her şeyin seçim kuralları ve akışı açısından harika geçmiş olduğunu kim söyleyebilir? Hele daha hiçbir resmi sonuç açıklanmamışken, on binlerce arabayla sözde kutlama yapmak için makinalı tüfeklerle göklere kurşun sıkan yasadışı tipler sokaklara halka baskı yapmak üzere çıktığında, buna İnce’nin hiçbir tepki vermemiş olması kolay izah edilir, anlaşılır bir şey değil! Zaten ezbere bilmiyor muyduk erkenden “Biz kazandık!” yaygarasını koparacaklarını? Burada en kritik nokta şu: O ana kadar CHP’ye çok uzak duran genç kitleler de dahil olmak üzere tüm umudunu kendisine bağlayarak sokaklara dökülen milyonlarca insan arasından kaçı “benim oyuma o gece sahip çıkılmadı, bana verilen sözler tutulmadı” şeklinde düşüncelere kapılıp kendini geri çekecek? Ve bu kişiler nasıl yeniden kazanılacak? Başka bir ciddi konu da, CHP’nin tüm oyları aynı anda kendi sistemine sokmak için örgütlediğini söylediği “Adil Seçim” uygulamasının o gece çalıştırılamadığı ortada! Bu da kitlelerle oluşabilecek güvensizlik faktörüne eklenen ağır bir başlık olmaya aday. Tüm bunların gelip dayandığı nokta, birçok seçmenin bu moral bozukluğuyla “artık gördük ki bu ülkede sittin sene seçimlerle bir yere varılamaz” demeleriydi... Böylesine defolu bir ortamda, Bülent Tezcan daha bir saat önce “Görülüyor ki bu seçim 2. tura kalmıştır” demişken, İnce’nin dış dünyada da şaşkınlıkla karşılanacak bu seçimleri aklayan tavrı ve sözleri, o gece ve ertesi gün öğlen vakti, dikkatli seçmende hazımsızlık yarattı.
Daha çok şey söylenebilir ama bunlar artık köşe yazılarının işi değil. Umarım şu anda ruhu genç ve dinamik bir gazeteci, “24 Haziran Gerçekleri” hakkında, böylesine bir başlıkla bir kitap yazmaya başlamıştır. Ben bu yorumları yapsam da yapmasam da değişen bir şey yok. Ben CHP’nin ve İnce’nin halkın dilinde olan bu durumlarla yüzleşmelerini ümit ediyorum. Çünkü kitleye karşı siyaset yapılmaz. Siyaset “Ben haklıyım, siz hepiniz haksızsınız” denebilir bir alan değil. Şimdi bu yüzleşme, bu sefer halk ve neler yaşandığının muhasebesi değil, aynı zamanda CHP zirvesinde Kılıçdaroğlu ve İnce’nin kendi aralarında geleceğe yönelik bir hesaplaşmaya dönmeye aday... Ama dediğim gibi o kitlelerin 24 Haziran gecesinde yaşanan hayal kırıklıklarından sonra aynı güven noktasında yükselmeleri, hiç de kolay olmayacak. Bu gerçekle yüzleşmekten de kimse kaçmamalı...
İNCE’YE NAÇİZANE ÖNERİLERİM
Sevgili Muharrem İnce’ye tansiyon düşürme konusunda bir hatırlatmam daha olacak -ki eminim bunu kendisi de düşünmüştür. Detaylarına girmeme gerek yok. İnce’nin kalkıp Sözcü Gazetesi ve Yılmaz Özdil gibi kurum ve isimlerle, Atatürkçü medyanın ana kalesi ile polemiğe girmesinin kimseye bir yararı yok. Başta kendisine yok. Tabii ki İnce’nin herkese yanıt verme hakkı var. Ama yanıt var, yanıt var. Ünlü deyimle, “yarın yine birbirinin suratına bakmak durumunda olan” kesimlerin, birbiri hakkında ettikleri sözlere dikkat etmeleri lazım! Çünkü sonra kullanılmaya başlanılan “şerefli-şerefsiz”, “haddini biliyor-bilmiyor” tarzından sözler, serseri mayın gibi ortada gezmeye başlar ve bu polemikler uzadıkça uzar gider... “Ben onu demek istememiştim, ben o cümleyi veya o kelimeyi ona değil buna söylemiştim, kime söylediysem o kendisini bilir” tarzından açıklamalar mecburen ilerde yapılsa bile, durumu pek kurtaramaz. Bu tartışmalardan da yine “karşı taraf” kazançlı çıkar. Hem Sözcü, hem İnce taraftarları üzülür.

GÜNDEM İNCE’Yİ BEKLEYEBİLİR Mİ?
İnce’nin Hürriyet röportajından şu satırları da okuyabildik: “Ben kurultay murultay istemiyorum. Partide koltuk filan da istemiyorum. Türkiye’yi yönetmek istiyorum. Ben beş yıl bu seçimin sürmeyeceğini düşünüyorum”. Şimdi İnce’nin bu sözlerinden anladığımız, neredeyse bir an önce tekrar Cumhurbaşkanlığı gelsin, bu sefer 500 günlük bir propaganda sürecimiz olsun, seçmenlerin en az %50’sini hedefleyelim ve ben tekrar yeni bir kampanyaya alttan gelerek başlayayım! Ama aradan üç gün geçtikten sonra, belli ki bir şeyler oldu ki, şimdi o kararın yerinde yeller esiyor! “Koltuk istemiyorum” diyen İnce gitti, “Genel Başkanlığı bana verin” diyen İnce geldi... Tabii ki bu kararda Türkiye’nin dört bir yanından gelen destek mesajları da çok etkili olmuştur! İnce’nin içi içine sığamıyor. Yeniden “ringe” çıkmak istiyor. Ayşe Arman’a verdiği röportaj, Cumhurbaşkanlığına bir dahaki sefer için soyunan bir İnce’ye işaret ediyordu. Halbuki 5 yıl çooook uzun bir zaman! Hani ünlü deyimimiz gibi “beş yıla kim öle, kim kala!” Ama böyle bir ortamda, İnce ve takımı aniden fikir değiştirdiler. Bu süreçte dünyanın yaşayacağı harpler, gerginlikler, depremler, ülkemizin Avrupa ile yaşayacağı sorunlar, ABD-Rusya arasında yapacağı valsler yaşanacak yolsuzluklar, Atatürk’e saldırılar, havaalanı kavgaları, hükümet içi kavgalar, futbol kavgaları, ve daha neler neler sıradayken, bu kararın bu düşüncelerin gerçekçiliğinden etkilenmesi olağan geldi bana... Bütün bunların ortasında beş yıl boyunca zaten sıfatsız bir İnce’nin Türkiye’nin alternatifi olarak güncel hayatta varlığını koruyarak iddiasını sürdürmesi çok zor görünüyordu. İnce’nin enerjisinden şüphem yok. Ama yaşamın akışında sayısız gündem maddesi dökülecek ortaya... Sel gibi, sağanak gibi akıp, ortalığı süpürecek sıcak gündemler!
İşte her şeyden önce bunlara hazırlıklı olması lazım İnce’nin. Anlaşılan beş yıl sıfatsız ortalarda gezerek bir yere varamayacağını geçen hafta sonu gördü ve rota değiştirdi.

İNCE DESTEKÇİLERİ’NİN STRATEJİSİ
İnce’nin stratejisi artık belli oldu. Parti içi destekçisi olan üye ve delegelerin doğal planı, İnce’nin Kılıçdaroğlu’na verdiği sözü bozmadan, ona verecekleri imza ve sağlayacakları Parti içi ve dışı destekle, İnce’yi kurultaya başkan adayı olarak parti adına, halk adına sunmak. Israrla önce “Ben kurultay istemiyorum benden bunu duyamayacaksınız” diyen, fakat sonra kendini “örgütün iradesine” teslim eden İnce, bakalım bu senaryo perşembe günkü MYK’dan sonra hızlanıp gerçekleşmeye yüz tutarsa ne yapacak? Bunu yaşayarak göreceğiz. Kaçınılmaz şekilde Kılıçdaroğlu’na karşı adaylığa da geçiş yapıp, “Ne yapabilirim, şartlar değişti” de diyebilir.
Partinin her il ve ilçesindeki örgüt üyeleri ise, Kasım ayında yapılacağı şimdiden konuşulur hale gelen yerel seçimler için, yer kapma ve genel merkezin gözüne girme yarışına tez elden başlamak üzereydiler. Dolayısıyla, İnce’ciler için yazın hemen ertesinde ortaya çıkması gereken adaylar ve kalacak bir-iki aylık propaganda süreci gibi hızlı bir finişe girilirse, zamanlama ve ortamın çok karışacağını biliyorlar. Ne zaman imza toplayacaklar, ne zaman kurultay gerçekleşebilecek, ne zaman parti içi iktidar değişimini yaşama geçirme şansları olacak? Gel de işin içinden çık...
Fakat bir de bu adaylıkların gelip dayanacağı yer, o belediyeleri elde etmek için halktan talep edilecek oylar! Sizin de çevrenizde gördüğünüz ortamın çok farklı olduğunu sanmıyorum, lütfen biraz çevrenizle konuşun yorumlarınızı ekleyin: Benim çevrem “CHP’de bu yönetim değişmezse, bundan sonra hiçbir şekilde benim oyumu alamazlar” ya da “Ben artık siyasetten soğudum ne halleri varsa görsünler” diyenlerle dolu. Bu tavır o kadar ısrarlı ve açık ki, Başkan ve MYK’sı iktidarlarını sürdürme konusunda diretirlerse, korkarım CHP’yi bir felaketten kurtarmak pek mümkün olamayacak. Toplumdaki bu nabız çok ısrarcı görünüyor. Kılıçdaroğlu yönetimi ile, İnce’nin ekibi arasındaki kurultay kapışması dışında, MYK kararı ve gerginliğin artmasından önce son bir diyalog arayışı daha olursa, bunu teorik olarak gerçekleştirebilecek belki en uygun kişi Engin Altay. Ama bu görüşmenin de verebileceği somut bir sonuç olmayabilir, hatta bence maalesef yok.

Uzun lafın kısası, CHP çözümün nerede durduğunun çok belirsiz olduğu bir süreçte, hangi yöne doğru eğilmesi gerektiğini tam bilemeden masada bir yerel seçim resti görmek üzere. Parlamentoda bu öneriye destek verip vermeyecekleri, tabii her açıdan demagojiye ve polemiğe açık bir ortam yaratacak. Kendisi hakkında “seçimden kaçıyor” dedirtmek istemeyecek olan CHP, seçim sonrası yaşadığı gerginlikleri görmezden gelerek bu işe balıklama atlayabilecek mi? Ya da bu konular gündeme getirildiğinde, Kılıçdaroğlu ve İnce’nin evvelsi geceki görüşmesinin ardından, her ikisinin de tavrında ısrar edeceği netleşiyor. Bu da kurultay kapışması yaşansa bile, sonrasında sonuç ne olursa olsun, suların durulmayacağı gibi bir tablo çıkarıyor ortaya. Gerçekten artık Türkiye’de öyle bir hava var ki, şu ortamda İnce “bırakıyorum ipin ucunu” dese, halk izin vermez. Ayrıca İnce Genel Başkan olursa, CHP üye adedini yıllardır savunduğumuz şekilde, logaritmik bir artışla çoğaltabilir.
Yazının sonunda, bilmem bir daha hatırlatmaya gerek var mı, Gürsel Erol ihracı, son derece yanlış bir hamle olur Kılıçdaroğlu kanadı için. Öte yandan Muharrem İnce’nin de kendisini eleştiren gazetecilere, halktan insanlara veya partililere karşı, çok daha sakin ve hoşgörülü olmasında sayılamayacak kadar yarar olduğunu belirtmek isterim. Bu fevri çıkışlar, başta bu hamleleri yapanlara zarar getirir ve kamuoyu nabzından uzak olduklarını gösterir. Öte yandan halk arasında dolaşan “İnce istifa eder mi?” ve hatta “Kılıçdaroğlu kaybederse, ayrılıp başka Parti kurar mı?” ya kadar gelen hayal gücü zorlamaları, hiç bir yere varamayacak fantezilerdir.
Ne var ki, CHP, her zamanki gibi, her şeye karşın, demokratik olarak en hareketli Parti! CHP, Türkiye’nin en çok ilgi çekmeye devam eden, AKP’lilerin bile içini kendi partilerinden daha çok içini merak ettiği kaynayan kazan görünümünü korumaya, işte bu nedenlerle devam ediyor! Önümüzdeki günler, haftalar, çok şaşırtıcı gelişmelere gebe...


27 Haziran 2018 Çarşamba

HAYAL KIRIKLIĞI, İSTİFA ÇAĞRILARI VE GRİ KARGAŞALARIN IŞIĞINDA CHP | BEDRİ BAYKAM | 26.06.2018



KILIÇDAROĞLU İSTİFA BEKLENTİLERİNİ TACA ÇIKARDI
Dün geceden beri, medya ve Muharrem İnce taraftarları, “Kemal Bey istifa edecek”, “Kılıçdaroğlu Parti’yi kurultaya götürüyor” şeklinde bir büyük “kulis” kampanyası yürüttüler. Hatta bu merkez medyanın haber yorumlarına kadar sirayet etti. O kadar ki, bugün Kılıçdaroğlu’nun MYK’yı takip eden basın toplantısında, herkes her cümle başlangıcında “acaba o cümle şimdi mi geliyor?” diye tetikte bekliyordu. Acaba veda duygusal mı olacaktı? Yoksa romantik mi? Fakat bir de bakıldı ki, istifaya yakın hiçbir şey ortada yok! Genel olarak dönemin malum özetini veren Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ı neden tebrik etmeyeceğini de en sert şekilde açıklarken, sanki halk deyimiyle “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” der gibiydi. Gazetecilerin bu konuda yönelttikleri ısrarlı sorulardan yalnız ikisine hızlıca usta yanıtlar veren Kılıçdaroğlu, daha da hızlı bir şekilde toplantıyı kapayarak çıkışa yöneldi. Aynı anda, İnce’nin başkanlığının neredeyse bugün ilanını (!) bekleyen taraftarları, bu sefer sosyal medya gruplarından hemen Ankara’ya yürüyüş, olağanüstü kurultay için imza toplama, genel kampanya gibi çıkışlarla ortalığı ayağa kaldırmak için çalışmalara en kararlı şekilde başladılar!

SEÇİM GECESİ UYGULANAN MALUM ALGI OPERASYONU
Peki seçim gecesine dönersek, neler yaşandı? Geçen hafta yazdığım senaryo, aynen gelişti. Malum medya (ve hatta ötesi), haberleri Anadolu Ajansı’ndan aldıkları için seçim yasakları biter bitmez Erdoğan’ın oy borsasını %70’den açacak kadar uçmuşlardı. Her ne kadar yazar olarak birçoğumuzun ve İnce’nin kendisinin bu konuyu ısrarla gündeme getirmiş olmasına rağmen, kitlelerin bu konudaki beklenen hayal kırıklığı, ister istemez yine şaşkınlıkla devreye giriyor, insanlar panik içinde birbirlerine “nedir bu rakamlar, ne oluyoruz yahu?” sorusunu soruyorlardı. Sonra da bildiğiniz ve öngördüğümüz gibi, İnce’nin oyları artmaya, Erdoğan’ınkiler de azalmaya başladı. Kısa sürede bu oylar 70’lerden 58’lere, 56’lara ve nihayet 52-53’lere kadar düştü. O anda yaşananları artık hepimiz ezbere biliyoruz. Herkeste, acilen İnce’yi veya onu beklerken Kılıçdaroğlu veya Tezcan’ı dinleme arzusu vardı ama bir türlü kimse görünmüyordu ortalıkta.

O” GECE İZİ BULUNAMAYAN MUHARREM İNCE...
Ben İnce’nin çıkması için kıvranırken kendisine ve yakın çalıştığı Mustafa Üstün ve Engin Altay’a telefonla ulaşamayınca, İnce’nin kardeşine ulaşarak panik içinde İnce’nin ekrana çıkmasının şart olduğunu ve bunu kendisine iletmesini rica ettiğimi söyledim. Elinden geleni yapacağını ve İnce’nin başının kalabalık olduğunu söyledi. Bu arada ülkemizin siyasi tarihinde unutulmaz bir kara sayfa açan gelişme yaşandı. Suratından düşen bin parça gibi görünen Erdoğan, bir yandan Anadolu Ajansı ve yandaş medyaya dayandırarak kendisini seçimin galibi ilan etti ve İstanbul’da tebrikleri kabul etmeye başladı. Yüksek Seçim Kurulu’ndan 6-7 istifa olduğu haberi bir dalgalanma yarattı. O anda yapılacak tek hamle vardı. Erdoğan’ın henüz oylar sayım aşamasındayken yaptığı “oldu-bittiye getirme” çabasını teşhir etmek, şayet buna acil olarak müdahale etmezse Yüksek Seçim Kurulu’nun istifasını istemek ve CHP’nin oylarına ve seçimin akıbetine sahip çıkmak için Yüksek Seçim Kurulu’nun başına binlerce avukatla gitmek... Halk resmen kıvranarak İnce’nin ses vermesini bekliyordu.
Ondan sonraki boğucu bekleme süresinde bir ara Tuncay Özkan, Bülent Tezcan, Muharrem Erkek ve Onursal Adıgüzel ekrandan seçimde İnce’nin iddiasının sürdüğünü ve seçimin büyük olasılıkla 2. tura kalmakta olduğunu söyledi. Umutlar ve heyecan, oldu-bitti Erdoğan konuşmasına olan büyük tepkiyle beraber canlıydı ve hedefe kilitlenmişti. Neredeyse 10 dakikada bir ya bir tweet yazıyordum ya da benzer düşünceleri retweet ediyordum. Konular hep aynı eksendeydi. Bu arada sihirli bir düğmeye bir anda basılmış ve AKP’liler birden yüzlerce, belki binlerce arabalık konvoylar halinde sokakları basmıştı. Demokrat seçmen, o anda sokakta ailesini kaybetmiş bir çocuk kadar sahipsiz hissediyordu kendisini. 107 miting, bir o kadar televizyon seansı ve halkın, milyonların gönlünde kurulan paha biçilmez tahttan sonra sonra, en kritik anda “baba” figürü kaybolmuştu birden... Sonra “geldi geliyor, gelecek, birazdan, az sonra” iddialarından sonra “Yarın 12.00’de Genel Merkez’de” haberi gecenin köründe yayıldı.

ESRARENGİZ İDDİALAR VE İNCE’NİN BASIN TOPLANTISI
Ertesi sabah erkenden her taraftan fışkıran tehdit ve iç savaş tehlikeleri üzerine kurulu senaryolar içeren mesajlar birden Türkiye’ye yayıldı. Kimsenin inanası yoktu okuduklarına. Hikayenin de pek elle tutulur bir yanı yoktu denebilir çünkü bu kadar abartılı bir senaryo ne tarih kitaplarında, ne de Hollywood senaryolarında görülebilirdi, ne diyelim artık?
İnce’de zaten basın toplantısına bu abartılı senaryoları alaya alarak başladı ve hepsini reddetti. Zaten teknik olarak başka bir açıklama getirmesi düşünülemezdi. Ne diyebilirdi ki? Dün gece neredeydiniz, neden ortaya çıkmadınız sorusuna ise özür dileyerek cevap verdi ve mağlubiyeti kabullenme açıklamasını bir gazeteciye, İsmail Küçükkaya’ya yolladığı mesajdan halka ulaştığı için üzgün olduğunu, insanların bu yolla bu bilgiyi almalarının yanlış olduğunu kabul ettiğini söyledi. Erdoğan karşısından mağlubiyeti kabullenme gerekçesini izah ederken de “10 milyon oy fark vardı ne yapabilirdim ki?” dedi İnce... O hesap kafamı karıştırdı. Çünkü ilk turda mühim olan İnce’nin Erdoğan’ı yakalaması değil, rakibinin %50’nin altına düşmesiydi. Ki bu da yalnız 1,3 milyon oy demekti. Yani seçimi 2. tura taşıyacak sayı, 10 milyon filan değildi. İnce konuyu neden böyle izah etti, bilmiyorum ve anlam veremiyorum. Çünkü onun “Birinci turda kazanacağız” sözlerini ciddi olarak söylediğine inanmadığım için, zaten matematik hedefler de bu 2. tura ulaşmak yönünde yapılmalıydı!

ÇOK FARKLI BEKLENTİLERİN BAŞ DÖNDÜREN TRAFİĞİ
Seçim gecesi İnce’nin yok oluşuna içerleyen kitleler, basın toplantısının birçok cümlesinden aradıkları morali geri kazanmayı başardılar. Bazen samimi bir yarım saat, çok şaşırtıcı ufuklar açabiliyordu. “Baba” figürü ertesi sabah çıkagelmiş ve bir gece önce küsen “çocuklar” tekrar gülümsemeye başlayabilmişti. “Yürü önümüzden derlerse hazırım” cümlesi ise CHP genel başkanlığı iddiasının sürdüğüne işaret ediyordu. Ancak, cumhurbaşkanı adayı olur olmaz verdiği ilk söz, “Kılıçdaroğlu’na karşı bir daha genel başkanlık yarışına girmeyeceği” konusundaydı. Sonra, Kılıçdaroğlu ile yapılan bir televizyon görüşmesinde, “patavatsız” bir gazeteci kendisine İnce seçilemezse, CHP’de neler yaşanabileceğini sormuştu. Kılıçdaroğlu ısrarla şu yanıtla işin içinden çıktı: “Bu olasılığı düşünmeye gerek yok, çünkü İnce zaten seçilecek”.
İnce’nin basın toplantısını müteakiben, en az beş yerden birbirini tanımayan farklı kişi beni arayarak “Kılıçdaroğlu onursal başkan olmalı mevkiini İnce’ye bırakmalı” diyorlardı. Bu, önden verilen sözleri havaya uçuracak senaryoydu ama 25 Haziran günü bu fikir tamamen farklı insanların aklında açan bahar tomurcukları gibi ortaya çıkarken, Elazığ milletvekili Gürsel Erol, taş kadar sert ve gerekçeli bir metinle Kılıçdaroğlu’nu mağlubiyetin gereğini yapmak için istifaya davet ediyordu. Gece haberleri, ertesi gün MYK’da bu istifanın ve yeni kurultay tarihi saptama işinin gerçekleşeceğini aktarıyordu.

KILIÇDAROĞLU VE SEÇİM MUHASEBESİ
Kılıçdaroğlu için bu iç hesaplaşmanın ve aile içi ağır beyin fırtınasının kolay gerçekleştiğini sanmıyorum... Belki de büyük umutlarla nihayet demokrasinin önünü açacak adam olarak CHP genel başkanlığına ilk seçildiği gün gelmiştir aklına. Önder Sav’ın sürpriz bir çıkışla onun önünü açması ve Baykal’ın kaset skandalının ardından seçime tek aday olarak girip o tarihi koltuğa kurulması... Şimdi ise belki 8-9 seçim mağlubiyetinin ardından demokrasiyi yaşatmak için bu sefer kitlelerin talep ettikleri istifa kendisininkidir. Siyasi sıfatların gelişi büyük sancının ardından kutlanır, gidişi ise acıklı ve hızla nostaljikleşecek farklı bir hikayedir. Tabii bu ayrılığın şekline de bağlıdır.
CHP’nin oylarının Kasım 2015’e göre gerilemiş olmasının tabii izahları var. Yine belki 2-2,5 puan oyun doğrudan ödünç oy olarak HDP’ye gitmiş olması, fakat örgüt ve seçmenlerin bunu hızla unutup sonuçları farklı okumaları... Tabi bir gerekçe daha var. O da İYİ Parti’nin varlığı. Bu parti hangi kesime hitap ediyor? Laik merkez sağ. Yani eski DYP veya ANAP. Merkez sağ iflas ettikten sonra o oylar siyasal İslam tehlikesinin yükselmesiyle CHP’ye rücu etti. Şimdi merkez sağa tekrar gürültülü bir şekilde kurulduktan sonra bu sefer oradan CHP’ye gelmiş uzun vadeli ödünç oyların bir kısmının kaynağına geri dönmesine kimin şaşırma hakkı var ki? Üstelik İYİ Parti, CHP’nin beraber ittifak kurduğu bir “siyasi ortak” iken... (Bu noktada İYİ Parti’ye belki getirilebilecek eleştiri, yeterince MHP ve AKP tabanına yönelmemiş olması, ve seçmenlerine mesela “Bunun neresi Müslümanlığa sığar? Bunların günah ve ayıp olduğunu göremiyor musunuz?” “Milliyetçilik, bu suçlara, günahlara ortak olmak mıdır?” “Bununla mı milliyetçi-mukaddesatçı olunuyormuş?” gibi irdelemeler yapmamış olmasıydı. Genellikle daha çok sosyal demokrat bir lider veya Merkel stiliyle konuştu, ki bu da zaten CHP’den İYİ Parti’ye oy akışkanlığını bir nebze de olsa arttıran bir ek faktör oldu.)
İşte bu gerçeklere rağmen, bu rakamları kullanmak isteyenler yani CHP’nin kaybettiği üç puan oy, Kılıçdaroğlu’nu artık uzaklaştırma vakti geldiğine inananları hızlandırdı. Aslında bu uzun bir birikimin sonucu: Her ne kadar çalışkanlığı, ciddiyeti, demokrasiye (Parti içinde her zaman olmasa da!) bağlılığı ile saygı uyandırsa da, Kılıçdaroğlu’nun kendini kitlelere dinletebilme ve karizması konularında ciddi zaafları olduğu halkın dilinden düşmüyor. Ayrıca oluşturduğu milletvekili kadrolarında halkla bütünleşmiş Balbay gibi, Haluk Pekşen gibi, Gülsün Bilgehan, Süheyl Batum gibi, Hüsnü Bozkurt gibi Atatürkçü isimleri pek anlaşılmaz şekilde sürekli olarak dışlaması, Kılıçdaroğlu’nun pasifine geçirilen diğer bir kritik konu.
Zor mecradır siyaset. 436 kilometre aslanlar gibi arkanda “ordu”nla, tozu dumana katarak yürürsün ama sonra bir sabah vakti uyanırsın ki daha dün sana “hak-hukuk-adalet” diye bağıranlar bu sefer en büyük “adalet”i senin koltuğu bırakmanda görür olmuşlar! Siyaset yalnız zor ve yıpratıcı değil, aynı zamanda oportünist, belleksiz ve nankördür! Bunun da tartışılacak pek bir yanı yoktur...

İNCE VE YANDAŞLARINI BEKLEYEN BELİRSİZ GELECEK
Kitleler için artık sıra, 50 günde 15 milyon oy toplayan yeni kahramanın bir dahaki seçimlere kadar neleri başarabileceğinin güzel hayallerini kurmaya gelmiştir. Her ne kadar bu seçimler Tayyip Erdoğan’ın tipik zaferi ile sonuçlanmış olsa da, belki daha uzun vadede bundan en karlı çıkacak olan partinin, kendi içinde yeni bir devrim sürecine girecek olan CHP olduğu düşünülüyordu. Ama bugünkü basın toplantısı hevesleri kursaklarda bırakınca, her kafadan bir ses çıkmaya başladı, çünkü muhalefetin halk nezdinde liderliğini üstlenmiş görünen İnce, şu anda apoletsiz general konumuna gelmiştir. Bir sürpriz olmazsa da, “Kılıçdaroğlu ile bir daha Parti içinde yarışmam” sözünden dönemeyecektir.
Tabi artık sürprizin de ne olup ne olmadığı herkese göre ayrı göreceliği olan bir kavramdır, öyle değil mi?
Önümüzdeki günlerde, solun kendi içindeki tartışma, “koltuk sevdalıları”nın ve sıfat meraklılarının kim olup olmadığı konusu olacağa benziyor. Parti statükosunun, yani MYK ve Parti Meclisi’nin pılısını pırtısını toplayıp yeni bir kurultayla meydanı “İncecilere” açmaya meraklı olmadıkları herhalde bugün ortaya çıktı. Toplumun konuştuğu ise, Kılıçdaroğlu’nun Aziz Yıldırım-Ali Koç kapışmasından bir tecrübe çıkaramadığı yönünde... Belki Aziz Yıldırım’ın düştüğü ve herhalde/belki pişman olduğu hatadan kendini korur diye umdu insanlar. Çünkü sıfatlarla yüklü ve kapalı toplantı odalarında bir araya gelen ekipler, birbirlerine ne derlerse desinler, kitlelere karşı siyaset yapmak çok zor, hatta orta vadede bile imkansız.
GÜRSEL EROL SABAH 11.00’DE İSTİFA ÇAĞRISINI OTURMA EYLEMİYLE YİNELİYOR
Yarın sabah büyük bir başarı yakalayarak Elazığ’da bileğinin hakkıyla milletvekili seçilen Gürsel Erol, Kılıçdaroğlu’na karşı daha önce yaptığı istifa çağrısını bu sefer sabah 11.00’de Genel Merkez önünde bir oturma eylemi başlatarak yineleyecek. Onu beklemeden, bu öğleden sonra da zaten bu eylemler başladı bile! Bunların doğruluğu veya yanlışlığı konusunda çok fikir yürütüleceği kesin. Ama bir tek şeyden eminim: Maalesef gerek medya, gerek karşıt iktidar partileri bu olayı büyüterek CHP aleyhine kullanacaklar. İnce’ye de bu konuda taraf olması için çok münasebetsiz baskılar geleceği ortada. Bu eylem sonuçsuz kalırsa da, hiçbir siyasi derinliği olmayan insanların bir kısmı “hadi yeni parti kur Muharrem!” diye İnce’ye baskı yapmaya kalkabilirler. Sıfır getirisi olacak bu hüsran senaryosuna kapılmayacak kadar siyasi deneyimi olan bir politikacıdır İnce. İnce’yi ve seçim döneminde yakaladığı o özlenen büyük rüzgarını herhangi bir yere oturtamamak, önümüzdeki yılın yerel seçimlerinde maalesef CHP’ye hüsran getirebilir. Bir diyalog ve barış havasında, İnce ve Kılıçdaroğlu’nun bu düğümü zamana bırakarak ortak akılla çözmeleri lazım.


20 Haziran 2018 Çarşamba

“KAYBETTİNİZ-KAYBOLUN” PALAVRASINA İNANMAYIN +1TAMAM’A DESTEK OLUN! | Bedri Baykam | 19.06.2018



Muharrem İnce cumhurbaşkanlığı yarışında en azından konunun medyatik kısmında rakiplerini sürklase etti. Hepimizin bildiği şeyleri tekrarlayıp ego cilalaması yapmayalım birbirimize. İnce’nin kürsü performansı, esprileri, halk edebiyatı ve dili kullanması, cesareti, sevecenliği, güler yüzü, herkesi aynı anda kucaklaması, söylemlerinin içinin dolu oluşu ve benzeri onca nokta üzerinden her birimiz onunla gurur duyduk. Belki CHP’liler birazcık daha gurur duydu ama onu da şimdi abartmanın sırası değil. Sonuçta muhalif seçmenlerde umut, inanç ve heyecan yarattı İnce. Hatta o kulvarda çok başarılı şekilde yarışan Meral Akşener’i de ikinci planda bıraktı. Ama o konuya şimdi girmeyelim çünkü Akşener de medya tarafından büyük sabotaja uğradı. Sonuçta İnce, kitlelerin gözünü yaşartan umut oldu. Onun kampanyasının cephesinde işler iyi gittikçe herkes çalıştı, hepimiz fikir üreticisi haline geldik, gençler her gün sistematik olarak yeni grafikler, sloganlar ve konular ürettiler ve üretmeye de devam ediyorlar..

TAYYİPGİL” İÇİN HERŞEY TERS GİTTİ
Tayyip Erdoğan’ın geniş ailesi olan MHP ile kurduğu ittifak, sözde Bahçeli’nin baskısı ile ortasına fırlatıldığı seçim yolunda, büyük umuduydu. Rakibi ana muhalefet partisinin ancak HDP ile bir ortaklığa girebileceğini ve bunun da zaten AKP lehine bir gelişme olabileceğini düşünüyordu. Ama işler düşündüğü gibi olmadı ve CHP merkez sağ ve hatta Saadet’i yanına almayı başararak beklenilmedik şekilde seçim restini vidolu olarak gördü. Üstelik HDP bu ittifaka girmedi ama Millet İttifakı ile “terso” bir duruma da düşmedi. Halbuki HDP bu ittifaka girse, bundan herkes zararlı çıkabilirdi. Şimdi barajı geçtiği anda, HDP, muhalefetin doğal partneri konumuna gelecek, en azından AKP karşıtı olmak konusunda. Seçilen muhalefet stratejisi, hele HDP buna bir de AKP ve MHP’nin şaşırtıcı polemikleri eklendi. Karşılıklı suçlamalar, tehditler belirli dozlarda gündeme sirayet etti. RTE’nin üst üste yaptığı gaflar, bilerek verdiği yanlış bilgiler (“Adnan Menderes Havaalanını biz yaptık” gibisinden) onun ve Saray çevresinin yaşadığı, hiç alışık olmadığımız ve suratına yansıyan açık tedirginlik, muhalefet kesimlerinin olumlu heyecanını ve kararlılığını teyit etti. RTE, kendi ekibiyle yaptığı kapalı toplantıda iki-üç somut bilgiyi açıklıyor: Birincisi, HDP’nin baraj altında kalmaya mahkum edilmesi gereği. Erdoğan o konuda, HDP’nin barajı aşamaması konusunda şunları söylüyor: “Arkadaşlar, HDP üzerinden parti teşkilatımızın çok farklı çalışma yapması lazım. Bunu dışarıda konuşmam. Burada sizlerle konuşuyorum. Niye sizlerle konuşuyorum? Çünkü onların baraj altı kalması demek, bizim durumumuzun çok daha iyi bir noktaya gelmesi demektir. Dolayısıyla da, her ilçede arkadaşlarım, özellikle onlar üzerinde çok farklı çalışması lazım. 
(...)Markaja almak diyoruz ya, markaja alacaksınız”. RTE’nin kapalı oturuma taşıdığı diğer konu sandık hakimiyeti. Sandıklara hakim olmanın, o sabah oraya erken gelmenin önemini ısrarla anlatıyor AKP örgütüne Erdoğan. Orada da kullandığı kelimeler aynen şöyle “Bizim arkadaşlarımızdan önce onlar gelmemeli. (…) Sandık kurulundaki hakimiyeti biz elde etmiş oluruz. Yani burada çok hassas olmamız lazım. Bu işi hiç hafife almamamız gerekir. Yani bunları geçmişte çok yaşadık. Eğer bunu sağlama alırsak, İstanbul’da başlamadan işi bitirmiş oluruz.”
Uzun lafın kısası, Saray fena gerilmiş vaziyette. Ve ihanet içeriden öyle başlamış ki, onun bu sözlerin tüm ülke duydu ve birbirine yolladı, sosyal medyaya koydu.

ERKEN REHAVET SENDROMU
Bir açıdan işler iki ay içerisinde beklenilmedik şekilde iyi gitmeye başlamışken, her zamankinin tersine, muhalefet seçmenlerinin arasında, ilk defa büyük oranda olumlu ve seçimler açısından bundan da öte bir iyimser hava esmeye başladı. Özellikle birçok internet anketinde ve ağızdan kulağa yayılan başka kamuoyu araştırmalarında, durumun RTE açısından sanıldığı gibi parlak gitmemesi, AKP’nin onun durumundan da daha aşağıda sinyaller vermesi, muhalefet kanadının ilk defa ciddi zafer ışıklarını tünelin ucunda görmesine olanak verdi. Şimdi daha açık konuşmak gerekirse, bana sorarsanız, bugün gerek Parlamento seçimlerinde, gerek cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, bizler açısından en büyük olası sorun, bazılarımızın şimdiden zafer rehavetine düşercesine kutlama hazırlıklarını umutla planlıyor olabilmesi! “İnşallah bu sefer başaracağız” duaları arasında süren heyecanlı bir 24 Haziran bekleyişi yaşıyoruz. Demokrasinin en zorlu sınavı gelirken bu kadar yerleşik ve yerini kaybetmemeye yeminli bir iktidar görev başındayken, belki bu en ideal tavır değil, ne dersiniz?

SEÇİM ÖNCESİ BİZ MUHALİFLERE DÜŞEN...
Bize bugün düşen, kutlama rüyalarına kapılmak, o uzun gecenin sabahında Taksim veya Kızılay’da halay veya Rock’n Roll seanslarını nerelerde örgütleyeceğimizi konuşmak değil. Bize düşen, her koldan sandık denetiminin tüm ülkede istisnasız her sandıkta iyi gideceğinden emin olmak. Ayrıca muhalif hiçbir parti, diğerine güvenmeden, tek sorumlu kendisiymiş gibi davranmalı. Sandıkları hem seçim günü, hem sandıklar açılıp oylar sayılırken, hem her sandığın imzalı sonuçları kayıtlara geçip fotoğrafı çekilirken, orada bulunan ister kitle örgütü mensuplarının, ister parti temsilcilerinin tam bir güç birliği ve dayanışma içinde olmaları lazım. Onları dışlarcasına veya sindirmek istercesine tehdit eder gözlerle bakanlar olacaksa, bunlara pabuç bırakmayacak kadar birbirine ve kendilerine güvenen kararlı ve demokrasi bekçisi gençlerden oluşması lazımdır. Ama şunu unutmayın, hak savunmak demek, kavga-gürültü-tartışma demek değil. Gerekirse kavga da edilir, ama ilk aşamada bize yakışır şekilde tatlı dilli ve işi oluruna getirmeye odaklı hareket etmemiz gerekir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde tarif ettiği gençlerden oluşması lazım gün boyu ve tüm gece sandıklara sahip çıkıp, ardından “sandık peşine düşecek” bu gençlerin. Ayrıca resmi müşahitlerin ıslak imzalı tutanak almaları şart. Diğer bekçi ve görevliler de teyit için fotoğraf çekmelidir ama unutmayın ki, fotoğraf hukuken geçerli değil, resmi olarak yetmez. Bütün ıslak imzalı tutanaklar elimizde olduğunda, bu sonuçlara kimsenin kötü bir şey yapma şansı yok. Deneme şansı var, gerçekleştirme şansı yok. O gün ve o gece boyunca sürecek maratona katılacak her muhalif insan, diğer parti temsilcileriyle ve resmi makamlarla iyi geçinmeye mecbur. Tabii ki oylarla ilgili herhangi bir şüpheli tavır ve olumsuz davranış gördükleri ana kadar. O noktada her biri, birbirleriyle güç birliği yaparak en cesur ve kararlı adımlarıyla hukuksuzluğa geçit vermeyeceklerini dosta düşmana haykırmaya mecburlar. Her ne pahasına olursa olsun. Zarfların ve oy pusulaların mühürlü olduğunun denetlenmesi, seçmenlere üzerine mühür basılmamış Burada CHP, Sandık Gücü, Oy ve Ötesi, İYİ Parti, HDP, Saadet, hatta İttifak’ın dışında olan Vatan Partisi... Her birine büyük görevler düşüyor. Herkesin, YSK’nın sitesinde olan genelgeleri okuması lazım. Siz ne kadar bilgili olursanız, onlara o kadar söz hakkınız geçer. Partilerin hatta halkın sandık görevlilerine, bekçilerine sandviç, ayran, su, gofret getirmesi son derece önemli. Aman dikkat edin! Sizi sabote etmek için uğraşanlar olabilir. Yani güvenmediğiniz, tanımadığınız kimseden de birşey alıp yemeyin. O gün kimse, İnce’nin de vurguladığı gibi, hastalanmamalı, sandıkları bırakmamalı, tualete giderken bile yerine 10 dakikalığına insan bırakmalı. Orada her okulda, her koridorda, her odacıkta korunan Mustafa Kemal’in mirası, en büyük hediyesi olan bilimsel laik demokratik Cumhuriyet ve onun özgür yarınlara açılan dünyası.

24 HAZİRAN’DA EN BÜYÜK TEHLİKE:
19.00’DA MEDYADA “ERDOĞAN VE AKP KAZANDI” NAKARATI
Bunun böyle yaşanacağını çok iyi biliyoruz. Bundan hiçbirinizin bir gram şüphesi olmasın. 24 Haziran akşamüstü, biliyoruz ki önce saat mesela 20.00’ye kadar yayın yasağı var denecek. Ardından belki 19.00 veya 19.30’dan itibaren TRT, ATV başta olmak üzere, birden devlet kanalları ve yandaş kanallar, AKP ve Erdoğan’ın nasıl net bir farkla seçimlerde ileri gittiklerini ve kazanmış sayılabileceklerini söylemeye başlayacaklar. Onların hedefi, daha önceki yıllardaki gibi, sandık görevlileri ve hatta müşahitlerin moral bozukluğuyla “cephe”lerini terk etmeleri, meydanı boş bırakmaları. Bu senaryonun bu şekilde yürüyeceği konusunda tereddüdümüz sıfır. Yani, saat 19.00’dan itibaren “Bu iş bitti, Erdoğan yine kazandı” haberleri ısrarla yayılırken, sizler bunları olumlu “iyi haber” olarak alacaksınız. Üzülmeyeceksiniz, kahkahalarla gülüp geçeceksiniz! “İşte yine aynı tiyatro başladı” diyeceksiniz. Bizi ilgilendiren tek sonuç, CHP, İYİ Parti, SÖZCÜ, CUMHURİYET, SAADET PARTİSİ, DEMOKRAT PARTİ, Halk Tv, FoxTv gibi merkezlerden gelecek haberler. Onları almaya başlayana kadar, etrafa yandaş borazanlardan yayılacak bilgiler, yalnız mizahi seçim parodileri olarak görülebilir. İşte bu yazının da en can alıcı ikinci noktası burada yatmaktadır. Sandıkları koruyacak yüzbinlerce vatan evladının yanı sıra, “organize kötü haberler”e inanmayacak kadar bilinçli milyonlarca başka vatan evladı, gerçek haberleri sabaha kadar dikkatle izlemeye dikkat edecekler ve ülkenin Demokratik Devrim gecesinin şahidi olarak bu tarihi geceyi dikkatle izlemeye devam edecekler. DAHA NASIL VE KAÇ KERE TEKRARLAYALIM BUNU: ERDOĞAN AÇIK ARA KAZANIYOR HABERLERİNE GÜLEREK BAKMAYACAKSANIZ, O GÜN HABER İZLEMEYİN. KENDİ MORALİNİZİ VE ÇEVRENİZİNKİNİ BOZMAYIN. ŞAYET BU HABERLERE SORGULAMADAN BAKIP SÜNGÜNÜZ DÜŞECEKSE, OY VERDİKTEN SONRA UYKU HAPI ALIP YATIN!

ENTEL OYVERMEZLER PARTİSİ”NE EL ATIN, ONLARI +1TAMAM GRUBUNA ÇEKİN!
Sinan Bozdemir, çok faklı bir şekilde, sandığa gitmeyen “Entel Oyvermezler Partisi” nin bu seçimlerin akıbetini belirleyecek. Genelde laik bir yaşam tarzı sürdüren, aydın veya merkez gazeteler okuyan bu grup, siyasi görüş olarak en çok CHP’ye yakınlık duyuyor. Eğitimli, ortalama vatandaştan daha çok para kazanan beyaz yakalılar olduklarını açıklıyor Bozdemir bu büyük ve önemli hatta tarihi araştırmasında. Seçimlerde oy vermeye gitmemek için buldukları bahaneler arasında, seyahatte olmak, hasta olmak, seçmen kütüğünün veya kağıdının nerede olduğunu bilmemek, seçimlerde partisine veya onun zaferine güvenememek, tek bir oyun bir şey değiştireceğine inanmamak gibi özetleyebileceğimiz gerekçeler var.

BAKIN SİZE DÜŞEN İŞLERE!
Gelelim size düşene... Son 5 güne girdiğimiz bu seçimlerde -ki 2. tur da olursa buna bir hafta daha eklemeniz lazım- son düzlükte tam saha pres uygulamaya mecbursunuz! Unutmayın ki mesela at yarışlarında veya 5000 metre koşularında, herşey son düzlükte belli olur!
Hem müdafaada, hem hücumda. Hem sokakta, hem sosyal medyada, internette, telefonda, aile veya sokak esnaf ziyaretlerinizde. OTURDUĞUNUZ BİNA, MAHALLENİZİN ESNAFI, TAKSİSİ, SOKAK, KOMŞULAR, AKRABALAR... Daha saydırmayın bana. Her biri bu “tam saha pres” döneminde sizin doğal oy isteme hedefiniz. Tabii ki ilk hedefiniz onların sandığa gitmesini sağlamak. İşte bunun için  ENTEL OYVERMEZLER PARTİSİ’nin sağda solda yakalayacağınız her üyesine, veya bu partiye “mensup” (!) olabileceğini düşündüğünüz her insanı gündeminize alarak onu #+1TAMAM grubunun bir üyesi haline getirmeye çalışın.
Yani onu oyunun ne kadar önemli olduğuna, Türkiye’nin ona ne kadar gereksinimi olduğuna inandırın. Onu heyecanlarınıza ortak edin. Onun rüya görmesinde mahsur yok. Özgürlük kazanırsa, şöyle kutlarız, böyle kutlarız muhabbetini bu ilginç kesimle yapmanızda hiçbir mahsur yok! Siz bu gruptan kaç kişi bulup ikna ederseniz, seçimlerde demokratik devrimin kazanma ihtimali o kadar fazla!

KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞTA SOMUT BİLGİLER:
Arzu ederseniz, sandık görevlisi, müşahidi olabilirsiniz.
Sandıklar için, ortalıkta dönen internet başvuru odakları arasındakileri bulabilirsiniz. Benden size katkı: bilgi@sandikgucu.com
Twitter’da: Bu konuyla ilgilenen sevgili Parti Meclisi Üyemiz “Teğmen” Mehmet Ali Çelebi’nin Twitter’ı:
@tgmcelebi
Yine Twitter’da: @sandikgucu
Telefon: 05365201923.
Görev almak isteyenler lütfen bildirsin. Zor yerler seçme hakkınız var.
Ayrıca bana (baykambedri@yahoo.com) WhatsApp numaralarını yollayanlara hangi illerde, hangi sandıklarda açığımız var, onun listesini yollayacağım.
Lütfen ayın 24’ü ve 8’i için sürekli çalışın. Aslında bu çalışmanız, bu toprakların 10.000’lerce yıl yaşayabileceği özgürlüğün teminatı olacak, lütfen adımlarınızı ona göre atın. HİÇBİR bahaneyi kabul etmeyin: “4 ay önceden Londra’ya bilet almıştım” ya da “oğlum-kızım dil öğrenmeye gidiyor”, “Şakire Teyzenin kızı Amsterdam’da evleniyor, ben n’apimm?”. Bu ve buna benzer her bahane, bugün artık maalesef bir ihanettir! Lütfen öncelikle İnce’nin başta 23 Haziran Büyük Maltepe Mitingi olmak üzere tüm mitinglerine, ardından da 24 Haziran seçimlerine kaç +1TAMAM ekleyebildiğinize bakın ve ülkeyi heyecanlandırın. Bu memleket hepimizin ve özgür bir ülkede yaşamanın keyfi hiç bir şeyle kıyaslanamaz!!

11 Haziran 2018 Pazartesi

NADAL SÜRPRİZ İMKANI TANIMADAN SİLDİ SÜPÜRDÜ | BEDRİ BAYKAM | 10.06.2018



Rafael Nadal, beklenildiği gibi Paris Roland Garros turnuasını 11. kere kazandı ve her zamanki güler yüzü ve centilmen mutluluğunu yansıtan havasıyla kupayı eski büyük şampiyon Avustralyalı Ken Rosewall’dan aldı. Avusturyalı rakibi Thiem ise, yine görmeye alışık olduğumuz tüm kaybedenlerin zarafetiyle rakibini tebrik ediyor ve acısını kendi içine görmüyordu. Burada maçın analizine girmeden önce hepimizi ilgilendiren esas olguyu vurgulamak istiyorum. Ben tenisten geliyorum. Bu sporun asaleti ve centilmenliğiyle büyüdüm. İşte bu nedenle üç büyüklerin yaptıkları maçlarda, stadyuma gelen rakibi neden yuhaladıklarını bilmiyorum ve anlamıyorum. Ben her defasında stadımıza gelen rakibi alkışlayarak karşılıyorum. İşte bu nedenle Ali Koç’un seçilirken verdiği dostluk, barış ve centilmenlik mesajlarının hayati önemi vardı. Şimdi buradan yola çıkarak Paris’e dönersek, o kupa töreninde büyük hayat dersleri vardı yine. Sanki konumuz oynanan bir tenis maçı değil, üç kişi arasında yaşanan bir centilmenlik yarışıydı. Sanki kim rakibini, kazananı veya kaybedeni, daha çok ve daha güzel sözlerle överse, o kazanacaktı! Eski büyük şampiyon Rosewall kasılacağına, “ İyi ki bugün sahada değildim” diyordu. Her iki oyuncu birbirlerini ve hocalarını, ailelerini övüyor ve onları yere göğe sığdıramıyordu. Thiem Nadal’ı, o da Thiem’i sözleriyle kucaklıyordu. Bu ortam tenisin çok büyük bir üstünlüğünün ifadesidir bu dünyada... Thiem, 2005’te Rafa ilk Paris finalini oynadığında, henüz 11 yaşında bir çocuk olarak maçı seyrettiğini ve bir gün onunla kendisinin de bir final oynama şansı yakalayabileceğine hiçbir şekilde ihtimal vermediğini söyledi. Nadal ise ona “Sen çok iyi bir insansın, ekibin de öyle” diye yanıt veriyordu. Kuşakların buluşması böyle güzel bir şey...

MAÇIN AKIŞI
İlk sete Nadal hızlı başladı ve yalnız tek puan vererek ilk iki oyunu aldı. Bunun ardından Thiem sert forehandlerle rakibinin servisini geri kırmayı başardı ve yine servisini de alarak durumu 2-2’ye getirdi. Nadal 3/2 ileride iken Thiem’in servisinde 13 dakika süren çok uzun ve çekişmeli bir oyun izledik. Nadal iki kere rakibinin servisini kırma puanı kaçırdı. Ardından her iki tenisçi de servislerini kazanarak 5/4’e kadar geldiler. Ancak o noktada Thiem, akıl almaz bir şekilde üst üste dört basit hata yaparak kendi servisi ile beraber seti neredeyse Nadal’a hediye etti.
İkinci sete servisini kazanarak giren Nadal, Thiem’in gösterdiği dirence rağmen 5. servis kırma puanında bunu başardı ve bu avantajını sonuna kadar koruyarak ikinci seti 6/3 ile kapadı.
Üçüncü setin giriş oyununda, Thiem 4 servisini kırdırma puanını aslanın ağzından kurtardı ve oyunu müthiş bir forehandle kapadı. İspanyol şampiyon, eşitliği sağladıktan sonra, Thiem tekrar 30/40 geriye düştü ve bu sefer bir kısa top ve ardından bir forehandle durumu kurtardı. Ancak “Rafa”nın sürekliliği, konsantrasyon ve hedefe kilitlenme ciddiyeti uzun süren bu oyunu Thiem’in kendi servisinde kaybetmesine neden oldu. Nadal bir sonraki oyunda, raketi tuttuğu sol elinin orta parmağında bir kramp yaşadı ve oyun birkaç dakika durdu. Fakat sağlık görevlisi kortu terk ettikten hemen sonra Nadal, “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” mantığıyla yoluna aynı hızla devam etti. Nadal kendi servisini alıp 4/2 öne geçtikten sonra Thiem’e karşı müthiş röturlarla onun servisini son defa kırdı ve 5/2 de maç için servis oyununu başlattı. 40 saniye sonra 40-0 ileri geçti ve eline üç maç topu geçti. O anda stadyumda fotoğrafçıların anlamaya çalıştıkları konu, acaba yine kendisini yere mi bırakacak yoksa havaya mı zıplayacak sorusuna yanıt aramaktı. Maçın neredeyse tamamı oyun çok kaliteli olmasına rağmen yoğun bir heyecan kasırgasına yaklaşmaktan uzaktı. Ama son bir nefeste, Thiem o maç toplarını kurtararak maça son bir heyecan taşıdı. 5. maç topunda, Thiem’in karşıladığı servis bir kaç santim dışarı çıkınca, Nadal’ın gözleri ışıldadı!


MUHTEŞEM PUANLAR
6/4, 6/3, 6/2 ile gelen 3-0’lık net ve kolay maç havası veren skora rağmen aslında maçtaki sayılar kıran kırana yaşandı. Jeneriklik bir çok puan vardı. Maç iki muhteşem forehandin yarışı şeklinde geçti. Acımasızca, toprağa gömülürcesine çakılan o düz vuruşlar, inanılmaz açılar, fizik olarak mükemmel derecede hızlı ayaklar, tenis severlere tam bir göz ziyafeti çekti. Thiem ise skora rağmen, yükselmekte olan gerçek bir şampiyon olduğunu herkese hissettirdi.

11. kez ulaştığı bu Paris mutlu sonunda, oynadığı 11 finalin dokuzunu orada canlı seyretmiş biri olarak, onun adına sevindim. Çalışkanlığı, mütevaziliği ve sevimliliği ile hep örnek bir sporcu olmayı başarmıştı. Avustralya Açık Turnuası’nı on bir kere kazanan büyük sporcu Margaret Court’un rekorunu egale etmişti ve artık kendisi ve Federer arasında yalnız üç Slam şampiyonluğu farkı kalmıştı: 20-17.
2018 Paris unutulmaz bir final veya turnua olmadı. Ama gerek oyun, gerek centilmenlik seviyesiyle, gerek yarınlara taşıdığı umutlarla tenisin yine her zamanki kadar canlı ve önü açık olduğunu gösterdi. Zverev, turnuanın büyük sürprizi İtalyan Cecchinato, uslanmaz ihtiyar Del Potro, her biri, bir sonraki durakta, Thiem ve Nadal ile Kral Federer’e karşı savaşa hazır olduklarının işaretini verdiler.

HALEP PARİS’TE ŞEYTANIN BACAĞINI KIRDI! | BEDRİ BAYKAM | 09.06.2018



Daha önce ikisi Paris’te olmak üzere, 3 Grand Slam finali kaybeden Romen tenisçi Simona Halep, bu sefer elindeki fırsatı kaçırmadı ve daha önce ABD Açık’ta şampiyonluğu bulunan Amerikalı rakibi Sloane Stephens’i 3 sette 3/6, 6/4, 6/1 mağlup ederek ilk Slam şampiyonluğa uzandı.
Böylece Halep, bir türlü büyük bir kupaya uzanamayan dünya bir numaraları listesinden bir isim daha eksildi, aynen bu yıl Avustralya’da kendisini yenerek ilk büyük şampiyonluğunu kazanan Caroline Wozniacki gibi! Maçtan önce “Daha önce üç final kaybettiniz, bunu da kaybedersiniz ne olur?” sorusuna Halep’in verdiği yanıt çok ilginçti: “Daha önce üç finali kaybettim ve kimse ölmedi herhalde yine kimseye bir şey olmaz!”
Paris’te finale giden yol, Halep için çok kolay olmamıştı yine zaten. Henüz ilk turda Riske’ye karşı kaybettiği giriş seti, çeyrek finalde Alman şampiyon Kerber’e karşı zorlanarak 6/7, 6/3, 6/2 kazandığı maç, nihayet yarı finalde, diğer çeyrek finalde Sharapova’yı resmen dağıtan eski şampiyon Muguruza’yı beklenilenden çok daha kolay bir şekilde 6/1, 6/4 yenmesi, onu yine geçen seneki gibi finale çıkarmıştı. Geçen seneki finalde ise Jelena Ostapenko’ya karşı beklenilmedik şekilde kaybettiği maç, hala yaralı tilki gibi beyninin içinde gezinip duruyordu. Zaten bunlara ek olarak 2014’te Paris’te Sharapova’ya karşı kaybettiği finali de düşündüğümüzde, bugünkü finalde, dünya 1 numarası olarak gelen Romen şampiyonun üzerinde endişe duyacağı çok şey olduğu ortaya çıkıyordu. Finalde ona moral vermeye gelenler arasında Georghe Hagi, Nadia Comaneci gibi Romen spor dünyasının ilahları vardı; her biri bugün 1.68 boyunda ki bu küçücük kızın adını devler listesine yazdırmasını ve yerinde izlemek için gelmiş, onun ailesi, takımı ve hocası Daren Cahill’in yanında tribünlerde yerini almıştı.
Geçen yılın Amerikan Açık şampiyonu Sloane Stephens ise, hiçbir final maçı kaybetmemiş bir tenisçi olmanın özgüvenini yaşıyordu maçtan önce.

SLOANE STEPHENS’İN ISRARLI VE BAŞARILI “AGRESİF MÜDAFAA OYUNU”
Maça her iki tenisçi servislerini kazanarak girdikten sonra forehandini fileye takan Halep’in bu hediyesiyle, rakibinin servisini kırarak durumu 3/1’e getirdi ve ardından 5/3’e kadar da bu avantajını korudu. İlk setin son oyununda kendi servisinde zorlanan Stephens, sonuçta ilk seti 6/3 kapanmayı başardı ve hatta bu hızla ikinci setin giriş oyununda de rakibinin servisini tekrar kırdı ve 2. sette de 2/0 öne geçti. O ana kadar oynanan maçın akışına baktığımızda şunu görüyorduk: Amerikalı tenisçi çok iyi müdafaa yapıyor, ortaya derin toplar atıyor ve gerektiğinde geriden olmadık açılar yaratarak güçlü bir direnç oyununa sahip rakibesi karşısında kontrolü elden bırakmıyordu. O anda Halep, kendi oyunu ve taktiği içerisinde çaresiz görünüyordu ve herhalde stadyumda ve televizyon başında hala kendisinden bugün şampiyonluk bekleyen insan sayısı %10’u geçmezdi.

HALEP’İN KADERE DOĞRUDAN MÜDAHALE KARARI
İşte o anlarda Halep, maçın gidişatına müdahale etmeye karar verdi. “Asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl” der gibi oyunu hızlandırdı ve birden sık sık fileye gelmeye başladı. Üst üste köşelere giden “stroke” voleler, rakibini hataya zorlayarak patlayan forehandler ve backhandler, ortaya bambaşka bir tablo çıkardı. Aklında geçen sene kaybettiği maç vardı ve benzer hatalar yapmamaya karar vermişti bir anda. Maçı kazansa da, kaybetse de, dizginleri kendi elinde tutmaya karar vermişti. Önce Stephens’in servisini 0’a karşı kıran Halep, ardından kendi servisini de aynı şekilde tamamlayıp, şaşkınlık yaşayan Amerikalı’yı tekrar kırdı ve 4/2 öne geçti. Her ne kadar skor 4/4 de eşitlense de, agresif oyununu ve hatta bu başarıya aç öldürücü ruh halini (killer spirit) kaybetmeyen Halep, direkt sayıya dönüşen geri vuruşlarıyla ve her topa yetişmeye kararlı ayaklarıyla, seti 6/4 kapadı.
3. sete Halep, ikinci setin aksine oyuna hakim ve morali yerine gelmiş bir dünya birincisi gibi başladı. Her puanı dikkatli ve ısrarla ayrı ayrı düşünerek konsantre bir şekilde oynadığı her halinden belli olan Halep, skoru inanılmaz bir hızla 5/0’a taşıdı. O andan itibaren Sloane Stephens’in tek yapabildiği son setin onurunu kurtarmak için “halka”yı kırabilmekti. Bunu başardı da. Ama kararlı Romen maçı 3/6, 6/4, 6/1 kapayarak üzerindeki o büyük yükten kurtulmayı başardı! Artık bugün “kimse ölmediği gibi”, bütün Romanya sokaklarda ve barlarda bu zaferi kutlayabilecekti! Simona ise mikrofonda artık son oyunda zor nefes alabildiğini ve tenise başladığı günden beri bu anı beklediğini herkese açıklayabilirdi. Mağlubiyeti çok zarif bir şekilde karşılayan rakibi Stephens ise “zaten kaybedeceksem dünya bir numaraya kaybetmeliydim” diyerek kendisine bir çiçek daha yolladı...
Halep’ten tam 40 yıl önce bir başka Romen’in Virginia Ruzici’nin kazandığı Paris Açık’ı kazanan tek diğer Romen ise, en hayran olduğum stilin sahibi, İlie Nastase idi ve yıl 1973’tü..
Kazanılan büyük şampiyonlukların en güzel tarafı, tarihin o sayfasına kalıcı bir giriş yapma onuruna kavuşmaktır. Halep’in bundan sonra kariyerinin geri kalan kısmında çok daha rahatlamış olarak yoluna devam edeceği ve bu gece güzel uyuyacağı kesin.


4 Haziran 2018 Pazartesi

FENERBAHÇE DEVRİMİNİN “SESSİZ” BAŞ AKTÖRLERİ! | Bedri Baykam | 4 Haziran 2018



SONUÇLARI BEKLERKEN...
Ali Koç destekçisi taraftarlarla beraber, tribünde heyecan içinde sonuçları bekliyoruz. Alkışlar, sloganlar, yaşlı gözler... Herkeste büyük bir beklenti var. Ali Koç sabahtan beri büyük bir enerjiyle etrafta geziyor, merdivenleri inip çıkıyor. Cıva gibi. Aziz Yıldırım da uzun süre oy verilen bölgenin yakınında, kendi taraftarlarıyla fotoğraf çektirip sohbet ediyor. Tabii ki oy verip giden çok kişi var. Ama belki yarısı da hiçbir yere gitmeden tribünlerde oturarak veya ayakta salınarak kalmayı tercih ettiler. Teorik olarak Migros tribününe sürülmüşlerdi, yani biraz olayların uzağına. Ama önce birkaç yüz Fenerli buna uysa da, ardından herkes merkeze doğru aktı. Oy sayımı başladıktan 40 dakika sonra küçük bir arbede çıktı ama sükunet çağrıları hemen karşılığını buldu.

Oturduğumuz yerden kendi gözlerimizle uzaktan izleyebildiğimiz kadarıyla 1 ve 2 nolu sandıklarda zarflardan sürekli beyaz oy çıkıyor, yani Ali Koç oyları, en azından görüntü bu. Oran: 10 beyaza, 1-2 sarı! Allah Allah?! “Nasıl oluyor, biz mi yanlış görüyoruz acaba?” diye bakıyoruz... Nihai sonuçtan kimse emin olamaz ama tribünlerden, konuşmalardan ve ayaküstü kulis sohbetlerinden aldığımız Ali Koç rüzgarı sandığa da yansımış görünüyor. Arada görünen farka rağmen Ali Koç tribünlerindeki herkeste hem heyecan hem hala “inanamamanın” getirdiği güzel bir küçük tedirginlik var.

Twitter’dan fısıltı gazetesi hızla yayılıyor. 17 nolu sandıkta 450-105 Ali Koç’un önde olduğu haberi yayıldı şimdi... Ardından haberler bulunduğumuz Ali Koç tribününe sel gibi yağmaya başladı. Her yerde neticeler birbirine çok yakın. Hep oyların %77 civarı Ali Koç’a gidiyor. Bu Amerikalıların landslide dedikleri inanılmaz bir toprak kayması. Koç zaten söylemişti “sonuçlar yakın olmayacak, kim kazanırsa kazansın fark olacak”. Bunun anlamı şuydu “ya gerçekten yaşadıklarım tamamen gerçek ve biz büyük farkla kazanacağız, ya da kim bilir belki kongre sahiden sokaklardan ve toplantılardan çok farklı. Belki biz bir yerde hata yapıyoruz, öyle olursa da net kaybederiz”. Koç, öngörülerinde haklı çıktı. Allah’tan iki alternatif arasından ona seçimi kazandıran büyük dip dalgası yaşandı.

Sonuç haberleri yayılmadan önce, nasıl olduysa henüz daha sandıklar açılmadan, hatta henüz kapanmadan önce bir fısıltı gazetesi Aziz Yıldırım ekibinin 11.000 oy aldığı şeklinde bir dedikodu yaydı. Ben bunun mümkün olamayacağını söyledim. Çünkü daha sandıklar açılmamıştı ve içinde ne olduğunu ancak Allah bilebilirdi. Anlaşılan Yıldırım yönetimi veya taraftarları, son bir moral aşısı ile ayakta durmaya çalışıyordu o anlarda...

Aziz Yıldırım, kongreden 3-4 gün önce yapılan röportajlarda televizyonda kendisine “sonuç ne olur?” diye soran gazetecilere ortada bir seçim sorunu olmadığını, seçimi zaten çoktan kazandığını söylüyordu. Burada ömrünü kurultaylarda, kongrelerde, genel kurullarda geçirmiş bir insan olarak tüm birikimim devreye girdi: Ne zaman hayatımda biri “biz bu seçimi kazandık, bu iş zaten bitti” dese, hep kaybetti istisnasız! 1972’de CHP Genel Sekreteri Kemal Satır, o ünlü Ecevit-İnönü kurultayında bu cümleyi kullanmıştı ve İnönücüler yenilmişti. 1989’da Bedrettin Dalan İstanbul Belediye seçimlerinde aynı cümleyi kullanmış ve o koltuğu Nurettin Sözen kazanmıştı. Bunlardan o kadar çoğunu yaşadım ki, neredeyse bu ağır iddiaların uğursuzluk getirdiğine kesin inandığımı söyleyeceğim size. Aziz Bey o cümleyi sarf ettiğinde yine tabi bunları düşündüm. Tarih yine tekerrür etti.

Sonuçta belki Aziz Bey’e inanan kongredeki 4000-5000 taraftar kongre üyesi sonuçlar açıklandıkça dev bir hayal kırıklığı yaşadılar. Aziz Bey’in daha henüz birkaç sandık açıldıktan sonra kongreyi bırakıp gitmesi doğruyu söylemek gerekirse şık olmadı, her ne kadar anlaşılır olsa da. 20 yıl günahıyla sevabıyla bu kulübü en zor günleri dahil yönetmiş olan değerli bir insanın, bir duygusal veda konuşması yapıp arkasından rakibini tüm kongrenin önünde tebrik etmeliydi. Ama olmadı; sinirine yenilen Aziz Bey hemen “olay yeri”ni terk etti. Tabi onunla beraber şaşırmış taraftarları da stadı terk etti. Aziz Bey’i destekleyen onca insan arasında sayısız arkadaşım vardı. Hem de çok yakın arkadaşlarım. Onlar adına üzüldüm sonuca, ama Fenerbahçe adına itiraf edeyim, çok ama çok sevindim. Aziz Bey, herhalde yakın çevresinin dolduruşları nedeniyle yaptı bu hatayı..
SESSİZ DEVRİM” SONUCU EN NET ŞEKİLDE NASIL BELİRLEDİ?
Yaşanan adı aslında büyük bir “sessiz devrim”di. Ben aslında bunu zaten bekliyordum bu tanımlamayı yaparken. Ne demek istediğimi şöyle anlatayım: Ali Koç’u destekleyen tribün, kongreye gelen ve sessiz değil, tam tersine çok sesli, hatta “değişim-devrim” diye haykıran grubun parçasıydılar; onlar stadyumda belki 9000 kişiydiler. Ama Ali Koç 16.000 oy aldı! En az tahmini ek 7000 oy benim “sessiz devrim” dediğim, geçmişte Aziz Yıldırım’a destek veren ve artık yaşanan durumlara katlanamayan, Aziz Yıldırım aleyhine konuşmayan, belki onunla kulüp çerçevesinde dost olan ama sandığa oy atmaya girdiğinde “gereğini yaparak” inandığı doğruya oy veren üyelerden geldi! İşte Aziz Yıldırım’ı bu kongrede mağlup eden olgu, en az açık Ali Koç destekçileri kadar, bu sessiz devrime imza atan bu eski Aziz Yıldırım destekçileriydi. Şayet aralarında hala tereddüt edenler var idi ise, onlar sokağa çıktıklarında bindikleri taksi, alışveriş yaptıkları manav veya kasapta sürekli olarak halktan “Aziz Bey’in dönemi artık yeter” mesajı aldıkları için son tereddütlerini de erittiler. Ali Koç’un, uzaktan birbirine yakın gibi görünen oy dengesini birden lehine çevirmesine neden olan ana ağırlık onlardan geldi... O oylar Aziz Bey’de kalsaydı, çok daha yakın ve gergin seçim sonuçlarıyla karşılaşırdık...

AZİZ BAŞKAN’IN UNUTULMAZ ARTILARI
Aziz Başkan, Fenerbahçe’de büyük işler yaptı. Yaptığı tesisleşmeler saymakla bitmez, hepsinin dökümünü biliyorsunuz, hepsine ancak şapka çıkarılır! Dünyada böyle bir zaman sürecine bu tesis başarılarını sığdıran başka kulüp oldu mu bilmiyorum, hiç duymadım!
3 Temmuz’da Aziz Yıldırım, büyük direnç gösterdi ve Fenerbahçe için hapse bile girdi, bir yılını geçirdi. O dönemde söylediği meşhur “Ne şikesi? Ülke elden gidiyor” sözlerinin vahametine gözlerini kapayanlar, dramatik gerçekle 15 Temmuz 2016’da en ağır şekilde yüzleştiler... Bütün o dönemde Aziz başkan yönetimi ve tüm taraftarlar tarihe geçecek bir direniş bütünlüğünde kenetlenmişti. Bu dönem Alex’in bile “Gerekirse Fenerbahçe için para almadan ikinci ligde oynarım” dediği dönemdi... Taraftarlar o dönemde kah Silivri’de kah Metris’te, kah Çağlayan’da, kah Bağdat Caddesi’nde toplanıp Aziz başkanları için yeri göğü inletiyorlardı. Ancak Aziz Bey çıktıktan sonra yapılan hatalardan ve acı söyleyen dostlardan gelen yapıcı ikazlardan yönetim ders almadı. Ali Koç’un hatırlattığı hatalar üst üste geldi.
Keşke sevgili Aziz Başkan böyle gitmeseydi. Ama maalesef etrafını saran alkışçıları dinleyerek bu hataya düştü. Bu seçime girmemeyi başaramadı. Onun en büyük zaferi bu seçime girmeden bu bayrağı devretmek olacaktı, ama kader tarihe bu dönüşümü başka şekilde yazdı. Kendisine Fenerbahçe camiasının ve herbirimizin saygısı değişmez...

FENERBAHÇE DEVRİMİ VE POTANSİYEL YANSIMALARI
Dünkü Fenerbahçe seçimleri şunu kanıtladı tekrar: Taraftara karşı spor kulübü başkanlığı VE seçmen vatandaşa karşı siyaset yapılmaz! Anlayana... Bildiğiniz gibi dünkü seçimlerden sonra bütün Türkiye heyecanla 24 Haziran genel seçimlerini de daha büyük bir heyecanla beklemeye başladı! Ülkemizin siyasi muhalefeti ilk defa Erdoğan’ın kalibresine uygun adaylarla onun karşısına çıkıyor olmanın heyecanını yaşıyor. Fenerbahçe’de 20 yıldır değişmez görünen yapı, nasıl dün çatırdayıp, iskambil kağıdı kulesi gibi yıkılabildiyse, insanlar ister istemez “demek demokratik yollarla böyle dev tıkanmalar aşılabiliyormuş” düşüncesine yatay geçiş yaptılar. Gerçekten de 19,5 yaşındaki oğlum Suphi, doğduğundan beri Fenerbahçe’de yalnız Aziz Bey’i görmüştü. RTE’de iktidara 2002’de geldiğinden siyasette de ondan başka hiçbir hükümet ve lider görememişti! Dün o şaşkınlıkla şunu diyordu bana Suphi: “Hayatımda ilk defa bir seçim kazandım, şaşkınlık içindeyim. Acaba iktidar nasıl bir şey, şimdi bunu ruhumuzda nasıl kullanabileceğiz bakalım göreceğim”.
İşin ilginç yanı bu konuşmamızdan 15 dakika sonra tribünlerde benimle fotoğraf çektiren bir kız tam aynı cümleyi kullanıyordu: “Ömrümde ilk defa bir seçimde güldüm”. Galiba ister spor ister siyaset, bu yoğun zafer duygusunu bu kongrede birçok genç ilk defa yaşadı. Hayırlı olsun. Şimdi herkesin görüşüne göre tarihimizin en önemli seçimi yaklaşırken, herkesin gözünde birden Fenerbahçe devriminin rüzgârının siyasete nasıl yansıyabileceği ve bu dip dalganın bu iktidarı nasıl süpürebileceği konuşulmaya başlandı. Bunu kongreden önce de zaten görüyorduk ve hissediyorduk... Türkiye’deki tüm muhalif olacaklar esen bu güzel zaferin rüzgârından kaçınılmaz şekilde etkilendiler. Şu anda seçimlere daha büyük bir inanç ve hırsla hazırlanıyorlar. Ali Koç’un önderliğini yaptığı beyaz devrim, bir DNA örneği bıraktı. Yol yöntem ve muhteşem sonucun taşıdığı coşkunun beklentisini getirdi... “Ali başardı, sıra inşallah Muharrem’de” beklentisini getirdi halkta..
KONGRE KONUŞMAM VE KENDİ ÖZEL DURUMUM
Kongrede 36 kişi konuşurken, bunlar arasından Aziz Bey lehinde konuşan sayısı yalnız yüzde 20’ydi. Yani 7-8 kişi. İlginç bir şekilde bu Aziz Bey’in alacağı oy oranı civarındaydı! Aziz Bey lehine konuşanlar arasında en belirgin özellik taraftara sataşmalarıydı! İnanılmaz ve affedilmez şekilde o kürsüden taraftara “güruh” dendi, “yeniçeri” dendi. Konuşmaların %80’i açıkça Ali Koç’u destekliyordu ki bu da Fenerbahçe kongrelerinde muhalefete verilen destek anlamında görülmüş şey değildi. Konuşma sırası bana geldiğinde yaptığım iki tane ana vurgu vardı: Birincisi Fenerbahçe kongresinde çıkacak her olay Fenerbahçe düşmanlarının mest edecekti, buna olanak vermemelerini rica ettim. Bu hevesler onların kursağında kalmalıydı. İkinci yaptığım vurgu ise taraftar hakkındaydı: Kongreden rica ettim! Arkadaşlar tüm Türkiye bizi izliyor, taraftarlar bizi izliyor. Lütfen hiçbir konuşmacı bu kürsüden taraftara sataşmasın, bu çok yanlış bir şey! Çünkü herkes biliyor ki, taraftar varsa, kombine var, satış var, alkış var, tribün var, sponsor var! Taraftar yoksa yalnız sessizlik var! O yüzden taraftarımıza sevgi ve saygı ile yaklaşalım onlar bizim her şeyimiz. Buradan taraftara sataşanlar zaten Aziz Başkan’a da, Fenerbahçe’ye de büyük kötülük yapıyorlar
Sonuçta ben o konuşmamda ve kongreye giden süreçte kamuya açık noktalardan Ali Koç’a destek veremezdim. Daha doğrusu iki aday arasında zaten ortaya herhangi bir net tercihi, sosyal medyamda veya FBTV’deki programımızda koyamazdım. Aziz Yıldırım desteği de yapamazdım, zaten hiçbir aşamada yapmadım. Çünkü bu noktada kişilere eşit mesafede durmam şarttı. Ancak genel konuları ve kavramları gündeme getirebilirdim. Yoksa bulunduğum pozisyonu suistimal etmiş olurdum. Kilit konuları irdelemeyi fazlasıyla yaptım. Her FBTV programımda, Aykut Kocaman’ın Valbuena krizinden de, sansürlü gibi yok sayılan kralımız Alex’ten de, geçmişte boş yere harcanmış başarılı futbolcu ve hocalarımızdan da sürekli bahsettim, bunların geçerli bir yöntem olamayacağını vurguladım. Ayrıca OdaTv köşemde Fenerbahçe’yi ele aldığımda yaptığım açık eleştirel analizler de bu söylediklerimi çıplak olarak ortaya koyuyordu. Oy verme süreceğinde ise yaptığım “demokrasi, özgürlük, şeffaflık, Fenerbahçe’nin geleceği” vurguları, aslında kaçınılmaz şekilde doğal olarak Ali Koç’u tarif ediyordu. Zaten konuşmamda taraftarın hakkını savunurken, kürsüden yapılan saldırılara dur derken ve tavrımın başka türlü anlaşılır bir şekli yoktu. Bunları da zaten gururla savunduğum kavramlar olduğu için hesabını her zaman vermeye hazırdım. Bunları bilen insanların, benim kime oy vereceğimi sormaları bile abesti, tavrım bu kavramsal hatlar üzerinden o kadar netti ki... Oyumu verdikten sonra bir-iki saate belli olacak sonuçları beklerken artık Ali Koç’un destekçileri arasında yerimi almamda bir mahsur kalmamıştı. Bu kişisel bir risk miydi? Belki. Ama bu artık fark etmezdi. O anda artık mevkimi suistimal etme şansım zaten yoktu, çünkü oy verme süreci bitmişti. Ama kimsenin hakkını yemek istemiyorum. Bu sözlerimle, Aziz Bey kazansaydı, bizim FBTV’deki programa son verirlerdi demek istemiyorum kesinlikle. Bu ayıp olur ve haksızlık olur. Ben yalnız böyle bir risk var idi ise-ki vardı, kimse için sonuç önceden çantada keklik değildi- bu riski severek almıştım.
AZİZ BAŞKAN’IN TARAFTARA MESAFELİ DURUŞU
Aziz Bey, taraftarı bir türlü istediği sterilliğe çekemedi. Kah toptan tribün kapattı, beğenmediği bir gruba karşı kombine satışını durdurdu, kah şampiyonluk kutlamasında Alex diye bağıran taraftara doğrudan çok ağır laflar etti maalesef, hem de şampiyonluk töreninde. Cumartesi günü ise konuşmasını yaparken yine tribünlerde oturan çeşitli muhalif kongreyi üyeleriyle ağız dalaşına tutuşarak, hala “pek yakında hesaplaşmaktan” bahsediyordu. Ne demiştik yukarıda taraftara karşı durarak spor kulübü başkanlığı yürümez. 3 Temmuz’un özel şartları da eklenince, aslında Aziz Yıldırım taraftarlarla olan sorunlu ve paramparça diyaloğuna rağmen başkanlığı sürdürebildi. İlginç şekilde Yıldırım’ı taraftarlar arasında onlarla kucaklaşan, fotoğraf çektiren bir insan olarak da göremedik. Hep bir mesafe, hep bir soğukluk hep bir “gülümsememe” yani “surat etme” vardı ortada. Tabii ki her karaktere saygı duymak lazım. Bu da onun kişiliğiydi fakat işte bu mesafeli tavırlar halkta karşılığını, sıcaklığını bulamıyordu. Kongreler kendisine o kadar sürekli bir rölans verdi ki, ister istemez bu rahatlık noktasına yükseldi Aziz Bey. Bu nedenle, büyük ihtimalle “ben kongreyi çoktan kazandım” derken samimiydi, tarihin tekerrür etmesine güveniyordu. Ama her geçen gün o tarihten gelen şartları da çok ağırlaştırdığının ve taraftar adına değer bulamaz hale getirdiğini göremedi.
Kongrede Aziz Bey’in yönetim tarzına itiraz eden üyelerden Zeki İzci’ye İlhan Ekşioğlu’nun kendini tutamayarak burnuna yapışıp işaret parmağıyla tehditler savurduğu fotoğraf karesi, “eski baskıcı Fenerbahçe”nin çırpınışlarıydı. Gizli ve açık gerginlikler, tehditler, kavgalar, küslükler, Fenerbahçe yönetiminin ikinci ruhu gibi olmuştu maalesef.

AZİZ YILDIRIM NEDEN KAYBETTİ? KOÇ’UN KONUŞMASI:
Yukarıda anlattığımız gibi taraftarla yaşadığı kopukluğu anlayamamanın, görememenin bedelini ödedi Yıldırım. Peki bu kopukluğun nedenleri neydi? Aslında Ali Koç, bunları çok iyi toparlayıp anlattı konuşmasında.
Salt bu konuşmanın satırbaşlarını hatırlarsak, “Fenerbahçe’nin hiçbir başarının cezasız kalmadığı bir kulüp” haline dönüşmüş olması herkesin şikayet ettiği ve taraftara illallah dedirten, hepimizi hayattan soğutan en önemli nedendi. 20 yıldır kulübün gönlünde taht kuran Revivo, Rüştü, Hooijdonk, Alex gibi bütün önemli futbolcuların sırayla infaz edilir gibi yok edilmesi, kimseyi inandırmayan sudan sebeplerle görevden uzaklaştırılan Denizli, Zico, Yanal gibi şampiyon teknik direktörler, alakasız iddialarla görev bıraktırılan idareciler, ezeli rakiplerle girişilen ağır gerginlikler ve daha sayılamayacak kadar benzer olay. Özellikle en alakasız şekilde, takımın Terraneo’ya teslim edilmesi, onun da takımın (Emre-Egemen gibi, hatırlatayım) en ateşleyici futbolcularını takımdan atarak Robin Van Persie gibi sakat ve pahalı bir oyuncuyu takıma alması, yine yapılan önemli bir eleştiriydi. Koç’un en önemli cümlelerinden bazıları şunlardı. “Hep ‘hiç kimse Fenerbahçe’den daha büyük değildir’ dediniz ancak bu cümlenin sizin için de geçerli olduğunu sizin de Fenerbahçe’den daha büyük olmadığınızı unuttunuz”, “sürekli olarak yok ettiğiniz yıldızların, çocukların hayallerini nasıl parçaladığını, onları ağlatıp küstürdüğünü göremediniz, gelecek kuşaklardan onca genç kaybettik”, “Alex gibi Fenerbahçelilerin gönlünden kimsenin silemeyeceği bir yıldızın belgeseli için stadyuma sokulmaması, nasıl bir zihniyettir?”,Evet tabii ki küfüre karşıyız, ama yöneticilerin de taraftarlara küfretme hakları yok”
Koç’un diğer çok önemli bir vurgusu, altyapıya önem vereceğini söylediği ve inandırıcı olduğu bölüm. Hele bunların en kalıcı tarihi örneği olarak genç takımdan gelip yıllarca A takımda oynayan, kaptanlık yapan şampiyonluklar gören ve ardından yine ömrünün sonuna kadar yıllarca kulübün idari genel müdürü olan, büyük ebedi dostumuz kardeşimiz Serkan Acar’ı göstermesi, derin Fenerbahçelileri çok etkileyen bir kadirşinaslıktı.

TOPUNUZ GELİN” FIRTINASI!
Bu arada Koç’un 2. kere Yıldırım’ın bazı sataşmalarına yanıt vermek için sahne aldığında söylediği bazı spontan sözler, büyük puan topladı. Orada bir parantez açarak Vefa Küçük’e teşekkür etmek lazım. Çünkü art niyetli bir başka Divan Başkanı, Koç’u kürsüye 2. kere çağırmayabilirdi veya 15 dakika kullanmasına olanak tanımayabilirdi. Keza bana kalırsa-kulüpte hangi stresli iç süreçler yaşandı bilmiyorum- Vefa Küçük bence tüm bu gergin süreci mümkün olduğu kadar demokrat ve eşitlikçi bir şekilde yönetti. Yıldırım’ın biraz alakasız şekilde yarattığı Ümit Özat-soyunma odası polemiğine Ali Koç içerikli yanıt verdikten sonra, “Sayın Başkan bir süre daha o koltukta kalmak için bunlara tenezzül etmeye değer miydi?” cümlesi vurucuydu. “Benim hakkımda “FETÖCÜ” iddialarını paylaştığınız kişilerden Selim Soydan bunu bana kendisi söyledi” cümlesi de çarpıcıydı. Bu arada, sahnede yakışıklılığı ve fizik “fit”liğiyle bir aktör kadar dikkat çeken Koç’un, tribünleri ikna ederek, 3 Temmuz’dan sonra nasıl “pamuk eller cebe” diyerek yönetimin futbolcu transferine bütçe yaratması fikrinin diğer yöneticilerde rağbet görmediğini, Ali Yıldırım’la masa başında girdiği polemiğin ardından kürsüde yerini alırken söylediği “neyiniz varsa getirin, topunuz gelin” sözleri ve bunları söylerken ki ses tonu ve jestleri, Türkiye’de bir tatlı fırtına yarattı, hemen kalıcı slogana dönüştü. Bu cümleyi, veya özetle “topunuz gelin” sözlerini bundan sonra siyasi mitinglerde de görürseniz şaşırmayın. Nusret’in tuz dökme jestinin pabucunu dama atacağa benziyor... Öncelikle tişörtlerini bekliyorum

BU “BALKON KONUŞMASI”NA KİMSENİN İTİRAZI YOK!
Balkon konuşması derken Ali Koç’un kazandıktan sonra ana kürsüde yaptığı konuşma ve ardından stadın dışında kendisi ile kucaklaşmayı bekleyen binlerce taraftara yaptığı konuşmaları kastediyorum; yani zafer sonrası yapılan konuşmalar. Koç’un henüz birinci dakikadan başlayarak tüm ekibinin hakkını vermesi, vücut dili gençliği mütevazi bir paylaşımcılığı on üzerinden on puan aldı, bravo! “İşte kompleksiz insan budur” dedirtti. Ayrıca kulübün gerçek kalıcı, “hancı” sahibinin taraftar olduğunu hatırlatarak “ben yalnız sizin vitrininizim” demesi sayısız siyasetçiye de dersti. Yıllardır CHP’de bir türlü anlatamadığım olguyu tarif etti o da. Bütün uzun teşekkürlerinden sonra yaşanan bütün olumsuzluklara ve gerginliklere rağmen konuyu Aziz Yıldırım’a getirip ona da samimi ve içerikli ve büyük bir teşekkür sunması, kulübe kattıklarının dökümünü yapması ve onu “efsane başkan” diye tarif etmesi, yine Fenerbahçe’yi de Ali Koç’u da büyüten, özlediğimiz sahnelerdi. Buna da ancak “helal olsun” denir. Çünkü gerçekten bazen bizleri, taraftarı çok kızdırsa da, Aziz Yıldırım’a saygı-sevgi duymayan Fenerli yoktur. O dönem, tarihte tartışılmaz yerini almıştır ve zaman geçtikçe stresler ve polemikler unutulacak, Aziz Bey’in artıları hafızalarda yer bulacaktır. Saraçoğlu Stadı, Ülker Arena, Avrupa Euroleague Şampiyonluğu, futbolda 6 Lig Şampiyonluğu toplam 13 kupa, rekor düzeyde amatör branşlar başarıları, 2007 100. Yılda kırılan Guinss rekorlar kitabına geçen Kupa rekoru ve sayısız buna eklenebilecek zaferler..

Sonuçta 1998’de Vefa Küçük’e karşı bir oy farkla kazanan Aziz Yıldırım, dün 11.448 oy farkla kaybetti. Gerek var mıydı? Bir çoğumuza göre yoktu, ama bildiğimiz gibi o koltuklar ilginç bir şekilde insanı içine çekip yapıştırıyor sanki... “Son defa aday oluyorum” şeklindeki ısrarları da üyeler arasında rağbet görmedi.

HAPPY END
Dün taraftar kazandı, Türkiye kazandı, Fenerbahçeliler kazandı, demokrasi kazandı, UMUT kazandı! Ali’yi kürsüde günün sonunda Suphi ile beraber sarılarak kutlarken, aklıma yıllardır bu takım için yaptığımız onca konuşma, beraber seyrettiğimiz onca maç geldi. Bu sorumluluk dolu büyük “Fenerbahçe Cumhuriyeti” (Bakınız Yalçın Doğan kitabı) başkanlık koltuğunu, çocukluğundan beri ne kadar hayal ettiğini ve arzuladığını bildiğim için ve son 20 yılını içinden yakından beraber izlediğim için onun adına, tüm taraftarlar adına SONSUZ sevindim. Yine aklıma sevgili Mustafa (Koç) geldi. Keşke bugünü görebilseydi, belki de görüyordur... Yaşasın Devrim! Hele baharda geliyorsa!