1 Kasım 2017 Çarşamba

KENNEDY CİNAYETİ DOSYALARI: KOMPLO ATEŞİ SONSUZA DEK SÖNMEZ! | Bedri Baykam | 31.10.2017

  • Bu hafta okuyacağınız yazı, normalden uzun. Doğrusunu isterseniz bayağı uzun. Ancak size garanti edebilirim ki makalemi, Kennedy hakkında belgelerin açıklandığı (!) şu günlerde heyecanla, sıkılmadan okuyabileceğiniz, açılan belgelerin neden bu denli yetersiz olduğunu size tüm detaylarıyla bir polisiye hikaye tadında yazdım.-
Geçtiğimiz hafta sonu dünya tekrar “vadesi dolan” Kennedy cinayeti belgelerinin önemli bir kısmının kamuoyuna açıklanması ile çalkalandı. İlk gün, büyük Amerikan medyaları, yine haber özetlerinin arasına Oswald’ın suçluluğu tartışılmazmış gibi işaretler ve kelime seçimleri yerleştirip, 54 yıldır sürdürdükleri uysal ve meraksız komplo örtücülüğe aynen devam ettiler. Mesela Ergenekon savcısının hazırladığı iddianame tarzı, tüm suçu her zerresiyle Oswald’a dayatmak için o zavallı “Case Closed” (Dava Kapandı) kitabını yazmış olan Posner, hemen öne çıkarıldı. (Ulaşmak istediği sonuçtan yola çıkarak kanıt ve belgelere bakan bu Zekeriya Öz’vari adam, 2010 yılında abartılı intihal/kopyala yapıştırcılıkları ortaya çıkınca, yazdığı Daily Beast gazetesinden şutlanmıştı.) Konuyu hiç bilmeyen yeni kuşaklar, neler döndüğünü anlamaya çalışırken, konunun meraklıları her “salınan” belgede aydınlatıcı bir “hikmet” aradılar. Benim elime geçen az sayıda belgeden, öylesine kulağıma kar suyu kaçıranlar arasında yalnız şunlara rastlayabildim: Cinayetten 25 dakika önce, İngiltere’de Cambridge News Reporter gazetesine telefon eden belirsiz bir isim, pek yakında patlayacak bomba bir haber için Amerikan Büyükelçiliği’ni aramaları gerekeceğini söyleyip telefonu kapatmış.
Dikkatimi çeken başka bir haber ise, The Councilor dergisinin editörü Ned Touchstone, FBI’ın gizli bir kaynağı tarafından ırkçı, beyaz şiddet yuvası Ku Klux Klan örgütünün şövalyelerinden biri olarak tespit edilmiş. Touchstone, Kennedy’den sonra başkan olan, yardımcısı Lyndon Baines Johnson’un da siyasi kariyerinin başlarında Klan üyesi olduğunu tespit ettiklerini bir görüşmede belirtmiş.
(Bu haber, iki farklı dikkatimi çeken belge ile de örtüşüyor:
İlki FBI’ın, Teksaslı bazı politikacıların Kennedy’ye bir suikast düzenlemek üzere hazırlık içinde olduklarını anlatan bir belge, diğeri de Sovyetlerin bütün bu komplonun arkasında Kennedy’den sonra başkanlık koltuğuna oturan Johnson’un olduğuna inandıklarını gösteren bir belge. Bu iki belgeyi kişisel deneyimlerimle desteklemek istiyorum: 1965’te 8 yaşımdayken New York sergime gittiğimde, cinayet henüz iki yıl önce işlenmişti. Babamın yakın arkadaşı Dr. Nevzat Karataş herkesin şüphelerinin Johnson üzerinde yoğunlaştığını ifade etmiş, cinayetten önce adı bile duyulmamış bu yardımcının kim olduğunu anlamak için insanların kentin telefon defterinde adını aradığını aktarmıştı.
Uzun bir yazının sonunda ulaşacağınız sonuçları size önceden söyleyeyim, ondan sonra analizi biraz daha rahat, kahvenizi içerek okuyun.
  1. Trump’ın, son anda belgelerin ciddi bir kısmını Amerikan güvenlik kurumlarının baskısı ve ikazları nedeniyle açıklanmasını ertelemesi: Aradan neredeyse tam 54 yıl geçti, hala CIA ve FBI ve belki Beyaz Ev (Evet Saray değil, Ev) güvenlik danışmanları, bir çok belgenin “Ulusal Güvenlik” gerekçesiyle hala saklı kalması gerektiğini söyleyebiliyorlarsa, lütfen herkes biraz mantığını başına toplasın. Dünyaya 54 yıldır inandırılmaya çalışılan “Oswald tek katil” masalının doğru olabilme ihtimali sizce var mı? Oswald şayet Amerikan resmi görüşünün tek kişilik bağımsız çılgın katiliyse, onunla ilgili hangi bilgi bugün Amerikan güvenliğini tehlikeye düşürebilir sizce? Acaba New Orleans’ta son oturduğu mahallede bakkalının kızını hamile bırakmış da, gizlice kaçıp gitmiş mi o şehirden? Yalnız bu bilgi bile, konu hakkında pek bir şey bilmeyen insanları ortada bir abartılı anormal durum olduğunu algılamalarına yeter de artar bile!
  2. Bu basına ve kamuoyuna 54 yıl sonra verilen 2800 civarında ayrı bilgi dosyası hakkında, henüz çok az bir kısmını okumama rağmen, size şimdiden söyleyebilirim ki %99.5 ihtimalle aydınlatıcı bir “bomba” bilgi çıkmaz. Zaten o bilgi olsa, o da “Ulusal Güvenlik” adı altında hemen sümen altı edilirdi. Amerikalı bir siyasi araştırmacı olan Larry Sabato, durumu “dağınık şekilde sizi bekleyen bir milyon parçalı bir puzzle’a benzetmiş! Tabii bu durumda ortalığa “deli dumrul” gibi akan yeni dağınık bilgilerin konuya ışık tutabileceğinden emin olamıyoruz. Özellikle ciddi bir şaşırtıcı bilgi getirip düğüme bir gevşeme taşıyabilecek “hassas bilgiler” ısrarla -en azından ilkbahara kadar- gizli tutulmaya devam edecekse... Bu milyon parçalık puzzle o kadar aşılmaz bir kale durumunda ki, koca New York Times, milyonlarca okuyucusuna çağrı yapmış: JFK cinayetinin bağımsız araştırmacılarından, şu ya da bu nedenle onlara anlamlı gelebilecek bir bilgi veya fotoğraf yorumları olursa, bunu hemen kendileriyle paylaşmalarını rica etmişler.
  3. Aslında JFK cinayeti konusunda yeterince araştırma yapmış ve mantığını kullanmaktan kaçınmayan ufku açık insanlar açısından, ortada 54 yıl sonra gelebilecek bölük pörçük bilgilerden çok daha önemli zaten elde hazır bekleyen çuvallar dolusu bilgi var. Bunları beyninde taze odacıklarda tutmayı başarabilenler için, olay zaten “resmi” olarak çözülmese de, tüm çıplaklığıyla ortada duruyor. Mesela ben bu insanlardan biriyim. “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye” sergim için, okumadığım kitap, görmediğim film kalmadı bu konuda. İki kere Dallas’a ve New Orleans’a gittim. Şeytanın avukatlarıyla bu konuda resmen satranç oynadım. Bütün bu verileri bilmesine rağmen “Bu cinayette hiçbir komplo yok. Deli Oswald, tek başına gelmiş cinayeti öylesine işlemiş” diyen çıkmaz mı? Tabii çıkar. Nasıl mı? Nasıl dünya rezaleti Ergenekon ve Balyoz davalarında, FETÖcü savcılara keyifle inanıp, sabah akşam aydınlarımızı ve askerlerimizi suçlayan 2. Cumhuriyetçiler ve ardından Yetmez ama Evetçiler yok muydu? İşte nasıl onlara inanan bahtsızlar çıktıysa, Warren Komisyonu masalına inanıp, işi Oswald’a ihale edip dosyayı kapatmaya meraklı o kadar sorumsuz veya artniyetli insanlar yaşıyor ki dünyada, “pes” diyip sayfayı çevirmek kalıyor size!

AMERİKA’DA JFK PARANOYASI HALA YAŞIYOR!
Bakın size belki zor inanacağınız bir şey söyleyeyim: Bugün uçağa atlayıp Dallas’a gitseniz, ve Texas School Book Depository (TSBD) ve çevresinde, Kennedy’nin vurulduğu yerlerde biraz gezinip, birkaç saat geçirip, insanlarla konuşup olayın derinine inmeye kalksanız ya siz fotoğraf çekerken biri görüntüye girmemek için kaçar, ya çevrenizde peydahlanan gözlüklü bazı insanlardan rahatsız olursunuz ve takip ediliyorum hissi alırsınız. Ben şahsen FBI’ın o bölgede rutin olarak keşif yaptığına yemin edebilirim. Mesela çevredeki insanlarla cinayet hakkında konuşmak isteseniz, bazıları bunu hiç istemez, bazıları da isim vermek istemez! Kennedy cinayeti konusunda emin olun Amerika’da paranoya, fişlenme korkusu, hepsi hala dimdik ayakta!

YENİ KUŞAĞA VE BELLEK TAZELEMEK İSTEYEN HERKESE ÇILDIRTICI HATIRLATMALAR!
Hani Oswald’a “suikasti tek başına yapan delinin biri” deniyor ya... Bakalım gerçekler neler söylüyor! Bir siyasi gezi düşünün ki, gelen tehditler ve suikast ihbarları yüzünden yapılıp yapılmaması defalarca tartışma konusu oluyor. Buna rağmen John F. Kennedy, Fort Worth, Dallas, Austin ve Johnson City’den oluşan o seyahate çıkma kararı alıyor. Başkan, Dallas’a tüm ikazlara rağmen vardığında kendisini bekleyen kentte en büyük gazetelerden birinde, Dallas Morning News’de çıkan tam sayfa ilan, sanki bir savcılığın verdiği idam kararı gerekçeleri gibi... “Amerikan Gerçekleri Bulma Komitesi” başlıklı bir saldırı ilanında, Komite Başkanı Bernard Weissman imzalı metin en küstah ve saldırgan dille JFK’e 12 soru yöneltiyor. Kennedy’yi Monroe doktrinini bırakıp, Moskova ruhuna dönüş yapmakla suçlayan metnin geneli tüyler ürpertiyor. Yine aynı gün, sokakta el ilanları dağıtılıyor özgürce (!) Bu imzasız kağıtların başlığında Kennedy’nin önden ve yandan fotoğraflarının altında “İHANETTEN ARANIYOR” cümlesi yer alıyor. Suç dökümünde, Anayasa’ya ihanet, ABD’nin güvenliğini tehlikeye düşürmesi, Komünist provokasyon kokan ırkçı gösterilere olanak tanımış olması ve Amerikalılara sürekli yalan söylemesi gibi iddialar yer alıyor. Yani JFK’in Dallas Love Field havaalanına iniş yaptıktan sonra içine yürüdüğü sıcak ortam bu.

KORUMA GARDI NASIL ISRARLA DÜŞÜRÜLDÜ?
Tüm bu siyasi gerginliğin yanısıra, o gün uçaktan indiği andan itibaren halkın gösterdiği büyük sevgi seli arasından, öğle yemeğine geçerken yol alacağı güzergahta, koruma kalkanının hangi noktalarda ve ne şekilde yok edildiği üzerinde düşünmeye değer. Bir gece önce, Kennedy’nin korumaları, (Clint Hill hariç) Fort Worth’de sabahın erken saatlerine kadar Cedar Bar’da eğlenirken, güvenlik kodlarının en önemlilerinden birisini yok sayıyorlardı. Başkanın o günkü yol güzergahı, sihirli eller tarafından değiştirilmiş, Main Street’ten dümdüz giderek Stemmons Freeway’e çıkmak yerine, kortejin Main’den sağa Houston’a, oradan da solu takip ederek TSBD önünden çok keskin bir dönüşle ilerideki köprünün altından geçerek Stemmons Freeway’e yani otobana çıkması gündeme alınmıştı. Bu başlı başına bu kadar tehdidin ortadında yarı intihar demekti çünkü Başkan’ın limuzininin hızı böylece, saatte 10 km’ye kadar düşmüş oluyordu. Burada asıl anlaşılması gereken nokta ise, Kennedy’ye hazırlanan suikastin, önceden tebliğ edilen güzergahta değil, son anda değiştirilende konuşlanmış olmasıydı. Yani son anda değiştirilen güzergahı, “yalnız suikastçi Oswald” nereden biliyordu? Tesadüfe bakın ki, bu yol değişiminde söz sahibi olanlar arasında olan Dallas Belediye Başkanı Earle Cabell, Kennedy’nin 1,5 yıl önce CIA’den uzaklaştırdığı, bu istihbarat kurumunun 2 numaralı ismi Charles Cabell’in kardeşiydi! Bu arada Başkan’ın gardının düşürülmesi konusunda hiçbir detay göz ardı edilmemişti. Mesela Limuzinin sağından ve solundan onunla beraber gitmesi gereken motosikletli polislere “arkada kalmaları” söylenmişti! Bir de bunun üstüne limuzinin sağ ve sol yanındaki pedestaller üzerinde ayakta durması gereken polislere de “buna gerek olmayacağı” söylenmişti. Ama bununla DA yetinilmemiş, Başkan’ın arabasının hemen arkasında olması gereken basın ve TV muhabirlerini taşıyan araba, 6. sıraya itilmişti. Anlaşılan münasebetsiz görüntüler pek istenmiyordu!! Arka sıralara atılan arabalar arasında... Başkan’ın korumaları da vardı dersem tepkiniz herhalde argoya doğru kayar değil mi? Kennedy’nin tüm gardı düşürüldü ve kaderin ağlarını örmesine olanaklar sonuna kadar tanındı. Halk sokaklarda, korkulanın ve tehditlerden duyulanın tam tersine, çılgınca bir nümayiş yapıyordu Kennedy’nin geçtiği her noktada... Texas Valisinin eşi Mrs. Connally, o gürültünün orta yerinde gülümseyerek Kennedy’ye döndü ve “Artık Dallas’ın sizi sevmediğini söyleyemezsiniz değil mi sayın Başkan?” diye sordu. Bu Kennedy’nin duyduğu, kendisine söylenmiş ve algıladığı son cümleydi. Araba neredeyse durma noktasına gelecek kadar yavaşlayarak sola doğru o sert virajı aldı ve o yolda belki 35-40 metre gitti. İlk kurşun o anda patladı ve herkesi ıskaladı. Kennedy “Neydi bu yahu?” der gibi baktı etrafa. Ne kadar ilginçtir ki, o anda Başkan’ın limuzınini kullanan ajan hiç mi hiç hızlanmadı. Tam tersine yavaşladı sanki... Sonra toplamda kimine göre 6-7, bana göre belki 8 saniyede herşey oldu bitti.

8 SANİYE’NİN ÖNCESİ VE SONRASINDA, NELER OLMUŞ OLABİLİR?
TSBD yani Texas Okul Kitapları Deposu’nda çalışan Oswald, o gece karısından ayrı Dallas’ta yaşadığı evde değil, Dallas’ın dışında, Marina’nın yaşadığı Ruth Paine’in evinde kalmış ve büyük ihtimalle bir süre önce posta siparişi ile aldığı Mannlicher Carcano marka tüfeği beraber çalıştığı arkadaşının pikapında getirmiş, ona da taşıdığı şeyin perde kornişleri olduğunu söylemişti.
Diyelim ki, dünyanın en çelişkili yaşamına ve geçmişine sahip olan bu çılgın genç cinayeti tek başına işleyecek olsaydı, altıncı katta yeleştiği yerden Başkan’ın arabası Houston’dan kendisine doğru yaklaşırken ateş eder, onu rahatlıkla alnından vururdu. Halbuki limuzin, Houston’dan sola döndüğünde, artık viraja yaklaştığı için yavaşlayacak bir araba değil, ilerideki otobana Başkanı götürmek için yavaş yavaş hızlanacak ve de ondan uzaklaşan bir araba, bir hedef. Tek nişancı olsa, hangi sniper bu seçim hatasını yapardı lütfen bana söyler misiniz?
Konu üzerine profesyonel şekilde eğildiğim son çeyrek asırın tecrübesiyle konuşuyorum: İki veya üç noktadan, en az 5-6 el ateş edildi. Yani 6. Kat dışında, biraz ilerdeki Çimenli tepeden ve belki TSBD’nin arkasında bulunan Dal-Tex binasından. Konunun yalnız 3 kurşun olamayacağı da zaten savcı Jim Garrison 1967’de yeniden açtığı davada resmen kanıtlandı. Garrison, “sihirli kurşun” teorisiyle, tek katil iddialarını çöplüğe yolluyor. Şöyle ki, Kennedy’ye isabet etmeyen o ilk kurşun, yolda sekip orada duran James Tague’in yanağını sıyırıyor. Bu bilinen kayıtlı bir durum. Son kurşunun da JFK’in beynini dağıttığını biliyoruz. Demek ki meşhur Warren Komisyonu’nun bulgularına göre yalnız üç kurşun atıldıysa, elimizde Kennedy ve Connally’deki diğer tüm yaraları açıklayacak yalnız tek kurşun kalıyor. İşte sihir ve keramet (!) orada başlıyor.
  • Sihirli Kurşun ilk olarak Kennedy’nin sırtından, aşağıya doğru 17 derecelik bir açıyla vücuda giriyor. Birinci yara...
  • Sonra yukarıya doğru hareket ederek Kennedy’nin vücudunu boğazından terk ediyor. Bu, ikinci yara...
  • Kurşun 1,6 saniye havada hareketsiz kaldıktan sonra önce sağa, sonra sola dönerek Connally’nin vücuduna doğru ilerleyip sağ koltuk altının tam arkasından giriyor. Üçüncü yara...
  • Bu kez 27 derecelik eğimle aşağıya doğru yönelen kurşun Connally’nin beşinci kaburga kemiğini kırarak göğsünün sağ tarafından dışarı çıkıyor. Dördüncü yara...
  • Vücuttan çıkan kurşun sağa dönerek Connally’nin sağ bileğine giriyor. Beşinci yara...
  • Kurşun Vali’nin dış kol kemiğini kırarak bilekten dışarı çıkıyor. Altıncı yara...
  • Olağanüstü bir U dönüşü yapan kurşun son olarak Connally’nin sol bacağına saplanıyor. Yedinci yara...
Tüm bu akıl almaz çelişkili resmi yorumları Oliver Stone’un unutulmaz JFK filmi, aslında en güzel şekilde anlatıyor. Kennedy davasında uzman Adli Tıp Patolojisti Dr. Cyril Wecht, konuya oldukça esprili bir şekilde, Warren Komisyonu Raporu’nun kütüphanelerde kendine belgeseller veya tarihi kitaplar raflarında değil, ancak Güliver’in Seyahatleri ve Huckleberry Finn gibi hayali hikayeler arasında yer bulabileceğini söyleyerek yaklaşıyor.
Demek ki “en az 5, belki 7 kurşun atıldı” diyenler haklı ve o 7-8 saniyede kimse üç kurşundan çok atamayacağına göre, Oswald ateş etmiş olsa bile tek kişi değil -ki ben daha çok tüfeği 6. kattaki başka bir atıcıya taşıdığına inanıyorum.

CİNAYET SONRASI GERÇEĞİN ÜSTÜNÜ ÖRTMEK İÇİN YAPILAN ÇABALAR
Cinayet işlendikten yalnız birkaç saat sonra, 6. katta bulunan silahın sahibinin Oswald olduğu saptanıyor ve kayıtlı ikametgahında şok geçiren karısı ve Ms. Paine varken yapılan aramada tabii ne Oswald ne silahı bulunabiliyor. Oswald, Dallas’ta kaldığı odaya uğrayıp, tabancasını alıyor ve kendisine durmasını söyleyen Tippit isimli bir polisi de iddialara göre vurup kaçıyor. Yolda cirit atan polis arabalarından saklanmaya çalışırken, tedirgin hareketlerle herhangi bir sinemaya filmin ortasından girip, orada polisler tarafından yakalanıyor. Ondan sonraki birkaç saatte Dallas Polis Merkezinde sorgulanırken de katil olduğunu reddedip “Ben yem olarak kullanıldım” anlamına gelen, “I’m just a patsy” sözünü ısrarla kullanıyor. Buna rağmen Türkiye’de ve tüm dünyada, ertesi gün sabah halka ulaşan gazetelerde “tek katil” olarak Oswald’ın adı yayınlanıyor. Yani asrın cinayeti, 5-6 saat içinde kanıtsız olarak, suçlamayı rededen tek kişiye, daha o zamandan ihale edilmiş! Bu arada başka neler yapılıyor dersiniz? Cinayetin en büyük delili olan JFK’in giydiği kıyafetler, hastanede el konularak yok ediliyor. Cinayetten 6-7 saat sonra uçakla Washington’a dönerken oldu-bittiye getirilerek “Başkanlık yemini” eden Johnson’un emriyle Başkan’ın limuzini yıkamaya yollanıyor! Zaten takip eden 24 saatte, durumdaki her verinin, varılmak istenen sonuca uygunluğu resmen hazırlanıyor. Önce 6. katta bulunan Mauser tüfek, acilen “Mannlicher Carcano” olarak kayıtlarda değiştiriliyor. Dünyanın en önemli başkanı öldürülmüş, demek soruşturmayı yürüten polisler, ele geçirdikleri sözde cinayet silahının markasını anlamaktan ve okumaktan acizler, yerseniz! Ardından, ilk gün 6. katta yapılan aramada bulunan boş kovan sayısı 2 iken, ertesi gün bir yeni heyecanla (!) 3.sü bulunuveriyor.
Başkan’ın naaşı cinayet günü kavga konusu olduktan sonra, apar topar Washington’a Bethesda askeri hastanesine götürülüyor otopsi için. Otopside neler yaşandığını anlatmak için ayrı kitap yazmak lazım. Şu kadarını bilin ki, katılan Dr. Humes, o ortamda gizli ajanların odaya girip yaptıkları baskıdan yılarak günün sonunda elindeki kendi el yazısıyla yazdığı otopsi raporlarını yakıyor. Boğazdaki “giriş yarası”, çıkış yarasına benzesin diye, genişletiliyor. Beynin arkasındaki occipital bölgedeki ağır çıkış yarası, dev hasar göz ardı ediliyor. Çünkü ispat edilmeye çalışılan şey, beyni dağıtan kurşunun önden girmediği!
Daha aynı cinayet günü yaşanırken olanlar arasında şunlar var: Cinayetin hemen sonrasında, Başkan’ın arabasının geçtiği noktanın ön sağında yer alan çimenli tepe bölümünden silah sesleri duyan ve hatta duman çıktığını görüp oraya koşuşturan yoldaki izleyicilere, FBI kimliklerini tutan ajanlar mani oluyorlar, “buraya giremezsiniz şimdi” diye kovalıyorlar. Aynı şekilde, cinayet mahallinde olup ifadesi alınanlardan “Çimenli tepeden ateş edildi” diyenlere büyük baskı konuyor ve hatta tehdit ediliyorlar. “Üç kurşundan daha fazla atıldı” diyenlere “Hayır, siz yankı duydunuz. Yalnız üç kurşun atıldı” diye fırça çekiliyor sorguyu yönetenler tarafından. Olay mahallindeki herkesten kameraları toplanıyor ve sonra bir daha ortaya çıkmıyorlar.

OSWALD'IN PLANLI İNFAZI, CANLI YAYINDA NASIL GERÇEKLEŞTİRİLDİ?
Oswald’ın kayda alınmış net bir sorgusu yok. Elimizde yalnız, Dallas Polis Merkezi’nde o kalabalığın ortasında, bir yerden diğerine götürülüp dururken, basının kaşısına çıkarılıp, onların sorularına yanı verdiği görüntüler var. Cinayet Cuma günü işlendikten sonra, Pazar günü Oswald’ın Dallas Polis Merkezi’ndeki hücresinden Şehir Hapishanesine transferi gerçekleştirilecek. O gece biri Polis Merkezi’ne telefon edip, Oswald’ın bu transfer sırasında öldürüleceğini ihbar ediyor. Ama bu telefonu kimse ciddiye alıp değerlendirmiyor. Aslında bu transferi kimsenin ruhu duymadan yapmak için sanki ihbara gerek mi var? Buna rağmen Oswald, iki ajan arasında, elleri kelepçeli olarak Polis Merkezi’nin bodrum katından indirilip arabaya binmek üzere onlarca kişi arasında yürütülürken “Oswald” diye bağırarak ona hamle yapan Carousel Club isimli gece kulübü sahibi Jack Ruby tarafından midesine sıkılan tek kurşunla infaz ediliyor. Gizlice götürüleceğine, kurbanlık koyun gibi yüzlerce onca kişinin ortasına çıkarılan Oswald’a daha sonra ambulansta, mide kanamasını hızlandıracak, ölümü kaçınılmaz kılacak kalp masajı yapılıyor! Birkaç saat sonra, JFK’in de götürüldüğü Parkland hastanesinde can veriyor.

DÜNYANIN EN BÜYÜK İZ KARIŞTIRICISI OLARAK OSWALD
Lee Harvey Oswald, sanki tüm yaşamını “insanlar arkamdan araştırma yaptıklarında, buldukları her bilgiyi iptal edip, ters yönde farklı yollara da girsinler, hep başlangıç noktasına dönsünler” mantığıyla ve çabasıyla yaşamış. Bulabildiğim en önemli veri, tüm ergenlik yıllarını, “I Led Three Lives” (Üç Yaşam Sürdürdüm) dizisini izleyip etkilenerek geçirdiği... Bu dizide Herbert Phildricks isimli FBI ajanı olan bir reklam müdürü, aynı zamanda Amerikan Komünist Partisi üyesiydi ve bu üç farklı yaşamda çarmıha gerilmiş yaşıyordu. Oswald gerek Sovyetler’e iltica ederken, gerek soğuk savaşın ortasında ABD’ye dönerken, kendisini Castro karşıtı veya destekçisi gösterecek eylemlere girişirken, hedefi sanki tarihin en büyük kafa karıştırıcısı olmaktı. Oswald’ın masum olmadığı malum. Yoksa kafayı tarihle ve ABD-Sovyetler gerilimiyle bozmuş bir insan, niye Başkan’ın geçişini iyi bir yerden seyretmeyip, o anda kafeteryada kola içtiğini iddia etsin? Niye cinayetten sonra “araştırmaya” gönüllü katılan binlerce insandan biri olmak yerine, hızla olay yerini terk edip, evine 5 dakika uğrayıp, tabancasını alıp kendini sokaklara atsın?

GERÇEKLERİ BİLMEK İSTEMEYEN DERİN AMERİKA
Cinayetten sonra olanları hızla gözden geçirelim. Ertesi haftanın başından itibaren ABD, Vietnam politikasını toptan değiştiriyor. Çekileceğine, asker sayısını arttırıp, orada çamurun içine “tam saha pres” dalıyor! Böylece Kennedy’nin savaş halinde olduğu Pentagon, CIA ve FBI derin nefes alabiliyorlar. Aynen büyük silah tüccarları ve kapitaller gibi... Amerika ve tüm dünyanın aydınları, işçileri, genç insanları Türkiye dahil ağlarken, onlar bayram yapıyorlar. Çünkü derin ABD’nin önünü tıkayan, CIA’yi bin parçaya bölmekle tehdit eden, FBI’ın çete başı Edgar Hoover’i görevden alacağı artık herkes tarafından bilinen büyük engel, “sistemin baş belası” ortadan kaldırılmış durumda! Ayrıca Rotschild ailesinin Amerikan Merkez Bankası adına dolar basma hakkını geri alması böylece sağlanıyor ve İsrail’in Kennedy tarafından önü kesilen atom bombası sevdasının da tekrar önü açılıyor. İşin ilginci, olayların hiçbir safhasında Kennedy ailesi, ortaya hiçbir ağır baskı koymuyor. Bu arada, cinayetin bir komplo sonucu olduğunu savunan, ya da bu doğrultuda kullanılabilecek tüm şahitler teker teker yok ediliyor! İnanılmaz yöntemlerle... Ne Robert ne de Ted Kennedy, ne eşi Jackie, olayın örtbas edilmesine karşı herhangi bir savaş vermiyorlar. Sanki başlarına gelecek büyük felaketlerin farkındalar.
Gelelim en beterine: Oswald’ın katili Ruby, kendisini sorguya gelen kukla Waren Komisyonuna “Burada size gerçekleri anlatamam, herşeyi açıklayacağım, beni Washington’a transfer edin” diye adeta yalvarıyor. Earl Warren’in yanıtı hızlı ve sade: “Seni Washington’a transfer edecek ne paramız var, ne de güvenliğimiz.” İşte ABD’nin JFK cinayetine bakışının özeti bundan daha iyi ifade edilemez! O anda “derhal” deseler, Ruby, belki Oswald’ı önceden nasıl tanıdığını CIA ile ilişkilerini, kendisine mafya tarafından Oswald’ı öldürmesi için nasıl baskı yapıldığını, son gece Polis Merkezi’ne gelen ihbar telefonunu aslında kendisinin yaptığını ve daha nice gerçekleri anlatacak. Ama Amerika, gerçekleri bilmek istemiyor, işin özeti bu. Çünkü o gerçeklerin özeti, 22 Kasım 1963’te yapılan açık darbenin ta kendisi!

GELELİM TEKRAR BUGÜNE:
Şimdi Trump’ın açıkladığı veya açıklamadığı belgeler konusunda tekrar bugüne döndüğümüz zaman, neden sanıldığı kadar önemli olmadığını ve göreceli kaldığını bilmem size anlatabildim mi? Çünkü bugün o belgeleri medyada veya istihbarat katında değerlendirecek olan Amerikalılar, 1963’ten size aktardığım trajikomik sabotajları ve komploları yapan derin Amerika’nın devamından ibaret! Aralarında zaman kavramından bağımsız gizli bir antlaşma var! Onlar, yani FBI ve CIA baş a olmak üzere, tüm istihbarat birimleri, tersine olayın örtbas olmasını istiyorlar hala! Onların bugün size doğruları aktarmak için büyük bir çaba içinde olduğuna inanıyorsanız, buyrun devam edin. Bazı işe yaraması olası belgeleri de, Nisan 2018’de de bize aktaracaklarına inanmıyorum. Hele Trump’ın ABD’sinin, JFK’in böyle bir aşırı sağ darbeyle devre dışı bırakıldığını kabul etmeleri mümkün değil.


Bir makaleye sığan kadarı bu. Daha fazlasını istiyorsanız, bir kaç yıl sonra çıkacak kitabımı bekleyin veya ingilizce yayınlara dalın!

20 Ekim 2017 Cuma

ATATÜRK CHP’YE NELER SÖYLERDİ | Bedri Baykam | 19.10.2017


Hep söyleyip yapamıyorum ama gerçekten bu sefer konuyu dağıtmamak için kısa yazmaya çalışacağım. Türkiye’nin yaşadığı dış siyaset kaoslarının tamamı çok karışık, bu nedenle ister Suriye konusunda ister Amerika ve Avrupa Birliği ilişkileri, ister iç siyaset çelişkileri ve öngörülerinde çeşitli boyutlarda duvarlara çarpmak ve bunlar arasındaki çelişki yumakları karşısında akli dengenizi kaybetmek durumunda kalıyorsunuz. Başlı başına ayrı bir araştırma ve analiz konusu olan bu olguyu rafa kaldıralım ve çok yakın zamanda gerçekleşen, hatta diğeri dün yaşanan hükümetin iki muhteşem geri vitesine konsantre olalım. Bunlardan biri, Milli Eğitim’de müfredattan Atatürk’ün çıkarılması ve ancak sembolik oranlarda bırakılması, ikincisi ise müftülere resmi nikah kıyılma yetkisi verilmesi.

HANGİ TEPKİLERİ DUYUYORUZ?
BİRİNCİ KONU: MÜFREDAT
Çocuklarını gerici bir müfredat anlayışına teslim etmek istemeyen anneler ve babalar bu konuyu gündemde tutuyorlar ve bu ağır geriye gidişi kesinlikle kabul etmeyerek şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu konuda gazetelere yazıyorlar, imza topluyorlar, aralarında toplantı yapıp kendi güçlerini birleştirip avukatlarla konuşup ne yapabileceklerine bakıyorlar ve bir muhalif siyasi partiye giderek bu tepkilerini ayrıca onlara iletiyorlar. Milli Eğitim’in önce felsefe ve sanattan, arkasından da bağımsız bilim ve Atatürkçü ilkelerden uzaklaşmasını kendilerine yediremiyorlar. Yerlerinde duramıyorlar ve ellerinde hangi gücün olduğunu saptamaya çalışıp bunları üst üste koyup nereye varabileceklerinin hesabını dehşet içinde yapmayı sürdürüyorlar. Çeşitli çağdaş dernekler ve TGB gibi gençlik grupları, durumu kabullenemiyorlar.

İKİNCİ KONU: MÜFTÜLERİN RESMİ NİKAH YETKİSİ
Bu konuda da başta Atatürkçü dernekler ve kadın dernekleri, yurdun her yerinde ayaklanarak laiklik ilkesini yok etmeye çalışan bu uygulamayı protesto ettiler, pankartlarını açtılar, sloganlarını attılar, seslerini kaybedercesine haykırdılar. Atatürk’ün kendilerine onca batı ülkesinden daha önce verdiği tüm hakları geri almak isteyen yobaz uygulamalara karşı vücutlarını siper ettiler. Aynen Semih ve Nuriye ve açlık grevi süreçlerinde onlara destek veren ilerici demokratlar gibi dayak yediler ve derdest edildiler. Terörist muamelesi gördüler. Hangi polisten? Her sabah Atatürk fotoğrafına bakarak görevine başlayan ve yasalarını savunmakla mükellef olduğu bu Cumhuriyetin, yasalarında yer alan laiklik ilkesine de bağlı olması beklenen polisten. Onlar bu toplumda halen annelerimiz, ablalarımız, kardeşlerimiz, eşlerimiz, sevgililerimiz, hayranı olduğumuz düzeylerde entelektüel yaşama ve bilime hizmet eden beyinlerimiz. Ama onlar şu anda bu görevleri bırakıp cumhuriyet bekçisi oldular, Atatürk’e olan görevlerini hatırladılar. Zaten çoğunu birinci dereceden tanıdığım için şunu da eklemem lazım, ne zaman unutmuşlardı ki bu görevi? Hiçbir zaman! Ben onlara hayranım, o Atatürkçü Türk kadınları hiçbir zaman yüce önderin kendilerine hediye ettiği hakları ve değerleri unutmadıkları gibi, işlerini güçlerini bırakıp, hatta kimi zaman aile sorumluluklarını ikinci plana kaldırıp her türlü riski alarak bu “koruma” görevlerine devam ettiler, ediyorlar.
Onlar devam ediyor da, yanlarında blok oluşturması gereken diğer büyük kurumlar, erkekler liderler siyasi partiler nerede? Bu soruyu onlar da soruyor duyarlı halk kesimlerimiz de...

KURBAĞA FIKRASINI BİLMEYEN KALMADI DEĞİL Mİ?
Tarih 1993’tü. Prof. Dr. Selçuk Erez anlatmıştı bana. Ben de Cumhuriyet’teki köşemde bunu hemen yazmıştım. Yalan söylemeyeyim, daha önce hiçbir yerde yayınlandığını ben görmedim, duymadım. Siz biliyorsanız, daha önce okumuşluğunuz veya bu konuyu yazmışlığınız varsa lütfen bana bildirin ben de öğrenmiş olurum ama sonuçta benim bildiğim o fıkra o günden sonra meşhur oldu yayıldı gitti. Ne diyordu fıkra? Siz kurbağaları sıcak suya atarsanız derhal refleksle ciyak ciyak bağırıp kendilerini suyun dışına atmaya çalışırlar. Halbuki ılık suya koyarsanız ve suyu çok yavaş ısıtırsanız, kurbağalar ne olduğunu anlayamadan yavaş yavaş pişirildikleri için refleksleri harekete geçemez ve ne olduğunun farkına varamadan orada öyle kalıp, fokur fokur kaynamaya başlayıp şaşkın şekilde önce öbür dünyaya sonrada yenecekleri tabaklara geçiş yaparlar. İşin komiği şu, ben dokuz veya on yaşındayken bir arkadaşımın ailesinin getirdiği bir aşçı, bu kurbağa pişirme işini o yanlış yöntemle gözümün önünde denedi ve ben ciyak ciyak bağırarak kendini suyun dışına atan ve mutfakta sağa sola koşturan kurbağaları bizzat gözümle gördüm!
Kurbağa fıkrasının siyasetimize nasıl yansıdığını, yaşamın her zerresini yavaş yavaş nasıl değiştirdiklerini çok iyi biliyorsunuz. Bizlerse ciyak ciyak bağırıp dev nümayişlerle kendimizi sokağa atamadan, buradan tepki koyarak, makale yazarak toplantılar yaparak “olmaz böyle şey” diyerek, arada ufak naralar atarak sözde tepkimizi ortaya koyuyoruz ve kurban olarak acı sonumuza doğru artık hayli fokurdamış suda pişmeye devam ediyoruz! İşin akıl almazı, bu durumu neredeyse 30 yıla yakın bir süredir yaşıyoruz! Yani bizler 30 yıldır pişiriliyoruz, insaf birader! Hani Cemal Reşit Rey’de içki yasağı geldi ya, mesela o günden beri pişiriliyoruz; ya da resim öğretmenleri atanmadı ve felsefe dersleri kaldırıldı ya, o günden beri pişiriliyoruz; her yere hastane-üniversite-müze yapmak yerine durmadan camii ve imam hatip liseleri yapılmasını seyrettik ya, AKM durup dururken kapatıldı, içkili restoranların masaları kaldırımlardan kaldırıldı ya, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı” Kars’ta yok edildi ya o günlerden beri pişiriliyoruz!
Fıkranın anlamını hala anlamadıysanız, yardımcı olayım: Alıştırıla alıştırıla delirtildiniz. Halbuki pek o kadar da ılık suda pişirilmediniz, ama öldürücü süreç 25-30 yıla yayıldığı için kişisel tüm tepki reflekslerinizi kaybedip “bu muhalefet de birşey yapmıyor ki” cümlesine yenildiniz. Kendinizi etkisiz ve yetkisiz, pasif bir seyirci olarak konumlandırdınız.

GELELİM MUHALEFETE VE CHP’YE, ONLAR HANGİ SULARDA PİŞİRİLDİ?
Bugün Türkiye’de muhalefetten söz edilirken, maalesef insan bu kavramı nereye oturtacağını bilemiyor. Vatan Partisi laiklikle ilgili konularda hükümete tam muhalif, dış politikada hükümetin büyük destekçisi. HDP ise siyaset yapamaz bir parti haline dönüştürülmüş durumda. Demirtaş’ın yaşadığı mağduriyet ortada. Tabii HDP kendi ağır özeleştirisini de yapmaya mecbur, o ayrı bir konu. Ama zaten Atatürk ilke ve devrimlerini pek ağzına almayan HDP, bugün değindiğimiz bu dramatik ortamda pek bir ağırlık taşıyamıyor. MHP, bildiğiniz gibi. Artık muhalefet partileri arasında yer almıyor. Daha çok yavru iktidar, zirveye hizmet partisi rolünde. Hatta burada saydığımız ana şikayet konularımız da tabi ki Sayın Bahçeli’nin 2015 Haziranı’ndan beri AKP’ye olan tartışılmaz desteği sayesinde oldu!
Gelelim CHP’ye... Her biri yakın arkadaşım, dostum, yoldaşım olan sevgili CHP’lilerin normalde bu iki ağır toprak kaymasına karşı neler yapmaları lazım, şimdi ise ne yapıyorlar?
Hiçbiri yanlış anlamasın, her biri parlamento kürsüsünden değerli itiraz sesleri yükseltiyorlar, her biri önemli vurucu demeçler veriyorlar. Hiçbirini yadsımıyorum ve kendilerine teşekkür ediyorum.
ANCAK: Sevgili arkadaşlar, gerçek Türkiye’de, bırakın bu iki geri vites eylemini, herhangi bir insan kalkıp bu iki akıl almaz Cumhuriyet karşıtı eylemi aklına getirip, böyle bir niyetin adını ansa, yeryüzünün en şiddetli itiraz ve pişman edilme fırtınasına tutulurdu. Atatürk devrimlerine ve kadınların en büyük medeni kanun kazanımlarına bu şekilde ihanet edilmesinin soyut düşüncesi bile, Türkiye’de hem halkın, hem siyasi partilerin, hem de kurumların kaldıramayacağı bir şekilde Cumhuriyetin hanesine tecavüz olarak kabul edilirdi.

ATATÜRK CHP’DEN NE BEKLERDİ?
Sevgili CHP’lilerin bu konuda neler yapmaları gerektiğini tam olarak hatırlamaları için MYK olarak topluca Anıtkabir’e gidip bu soruyu Atatürk’e sormaları son derece etkili olabilir! Ben atanın neler söyleyeceğini tahmin edebiliyorum. Mesela “Siz bu dayatmaları ve devrim iptallerini kabul edebiliyorsanız, neden hala benim resmimin her yerinde yer aldığı bir partide görev yapıyorsunuz? Benim size bıraktığım mirası böyle mi koruyorsunuz? Bunun kadınlarımıza ve toplumumuza vereceği zararı görmekten aciz misiniz?” derdi. Ya da o noktaya gidip, “Bizim yerimizde Atatürk olsaydı, şu anda ne yapardı? Halkı ile bütünleşip hangi dev mitingi düzenlerdi, kendini dünyaya nasıl dinletirdi?” sorusunu birbirlerine sormaları da bir o kadar etkili olur!
CHP, bırakın yıllardır yaşadığımız tüm olumsuzlukları, %51 iddiasıyla değiştirilen koca rejimi, yalnız burada hatırlattığım iki verinin gereğini yaparak Türkiye tarihinin gördüğü en büyük ve en tarihi mitingleri yapabilir, yapmalıdır! Alıştırılarak delirtilen ülkemizin “ana muhalefet” partisi, bu iki konunun “MTV zammına karşı çıkmak” gibi güncel bir oynak siyaset konusu olmadığını, Cumhuriyet’in kalbini tehdit eden bir saldırı olduğunu anlamalıdır. “Biz halkımıza avukat vereceğiz, itiraz etsinler bu müfredata” veya “kadınlarımız bu şekilde evlendirilirse, hemen gidip baksınlar bakalım belediyenin medeni kanun listelerine evlilikleri yansımış mı yansımamış mı,” kontrol etsinler demek bir çıkış kabul edilemez, tam tersine büyük bir mağlubiyetin tescili onayı ve kabulü anlamına gelir bu tavırlar.

CHP derhal demokratik haklarını kullanarak örgütü, ülkemizin kadınları ve aydınlanmacı halkı ile beraber sokağa çıkarak ses vermelidir. Başka hiçbir çözüm ve alternatif yoktur. Yoksa bu geriye kayış, bir sabah vakti, “şalvar ve peçe mecburiyeti ilan edildi(!)” bildirisine kadar gidecektir.


16 Ekim 2017 Pazartesi

MEYDAN OKUMA VE KANDIRILMA ÜZERİNE | Bedri Baykam | 11.10.2017


SABAH TELEVİZYON İZLEME GAFLETİ
Sabahlar güzeldir. Umut taşır güneş... Her gün, bir canlılık ve gülümsemeyle başlar. Taze simitlerin ve güzel havanın kokusu, vapurun hafif sise karşı çaldığı siren, önünüzden süzülerek uçan martılar, o günkü taze umutlarınızı körükler. Farkına bile varamadan bazen ailenizle yaptığınız bir kahvaltıyı veya çocukluk aşkınızı düşünmenin kalbinizde yarattığı utangaç mayhoşluğu derinden hissedersiniz.
Sonra birden televizyonu açma gafletinde bulunursunuz. Sabah sabah açtığınız mutfak dolabından başınıza tencereler, tavalar, oklavalar düşmeye başlar! Neye uğradığını şaşırıp sersemlemiş bir şekilde yerden kalkmaya çalışırsınız. İşte güne tüm doğal umutlarla başlamışken hayat üzerinize yıkılıyor! Günün, dönemin gerçekleri ile hayat sizi yüzleştiriyor.

SUPER-POWER’LARA MEYDAN OKUMA KEYFİ
Düşünüyorum da, galiba hiçbir dönemde “Türkiye Cumhuriyeti-Devleti-Partisi-Hükümeti” ile bu kadar güçlü kudretli olmadı. Uzaktan yakından hiç bugünkünün havasına yaklaşan benzer bir gücü yaşamadık, vallahi billahi!
Lütfen gözden geçirin neler olup bittiğini. Hani o dünyanın büyük “Super Power”ları var ya... Amerikanya-Rusya filan? Bakın daha dün Rusya ile restleşmemiz bizi bu dev yapı ile soğuk-ılık savaşın eşiğine getirmiş, turizm-ihracat durma noktasına gelmiş, biz de Putin-Erdoğan atışmalarını izlerken “Biz neymişiz yahu!” diye böbürlenebilmiştik. Aradan 1-2 yıl bile geçti geçmedi, bu sefer koca Amerika Birleşik Devletleri ile boks ringine çıktık. Restleşme, dünyanın her yerinden ses getirdi! Yahu kolay mı Amerikanya Dayı ile el ense çekmek? Şimdi nur topu gibi yeni krizimiz hayırlı olsun! N’olacak ki? Olsa olsa milli duyguları pekiştirir, dayanışma yaratır, sağda-solda dindarlar da, dinsizler de, her bölgede yaşayan ABD karşıtları, bu sayede güç birliği kurarak Devlet-Parti-Hükümet üçgenine destek verebilirler.
Bakın o kadar çok kişiye aynı anda, hatta peş peşe meydan okumayı Muhammed Ali bile yapmamıştı! Amerika-Rusya ana cengaverlik alanlarımız.. Yoksa Suriye, Hollanda, Alamanya, gerektiğinde Fransa, Yunanistan fark etmez, herkes Türkiye’nin hışmından payını almalıdır. Aslında Çin’le de bir sürtüşme çıkarmayı başarsak, şöyle Uzakdoğu yakasına da uzansak hiç de fena olmaz! “Eyyy Çin!!” sözlerini aklıma getirmek bile içimi kıpır kıpır ediyor.

DEVLET-PARTİ-HÜKÜMET ÜÇGENİNDE YEREL MEYDAN OKUMALAR
Bu arada sakın zannetmeyin ki, Devlet-Hükümet-Parti yapısal birliği, bütün bu dış güçlerin tahrik, tehdit ve sinir bozmalarıyla gereken şiddette mücadele ederken, iç işlerimizi ihmal ediyor! Kesinlikle öyle bir şey olmadığını gururla söyleyebiliriz. Her gereken veya gerektiği düşünülen, veya gerekeceği öngörülen noktada, ana muhalefet partisinin de, yavru muhalefet partilerinin de işitmeleri gereken ihtarları fazlasıyla alıyorlar. Hatta bunların bağımlılık yaptığı bile söylenebilir. Mesela duyduğuma göre, Sayın Kılıçdaroğlu, şayet 3-4 gün “Eyyy Kılıçdaroğlu!..” hitabetinden uzak kalırsa, morali bozuluyor ve “Acaba ben neleri eksik yapıyorum?” suçlamasını kendisine yönelterek kara kara düşünüyormuş. Bunun dışında gazeteciler, yazarlar, sanatçılar da, bildiğiniz gibi durmadan ağız paylarını alıyorlar Devlet’in tepesinden!
Bu kadarla kalsa iyi; Devlet-Parti-Hükümet güç birliği, otoritesini pekiştirmek için en küçük bir zaman boşluğu bulduğunda, bu sefer ilk hedef AKP belediyeleri ve örgütü oluyor. Üst üste “metal yorgunluğu” adı verilen hastalıktan mustarip çeşitli belediye başkanları veya çeşitli il-ilçe Başkanları istifa ettirilip, yerlerine yenilerinin gelmesi sağlandı, başkalarına ise okkalı bir sinyal çakıldı önümüzdeki dönem olmayacakları konusunda. Bu arada Erdoğan siyasi literatürümüze bir kavram daha kazandırdı: “Seçimle gelen, seçimle gider, ancak bu arada geçen süreçte neler yaptığını da gözardı edemeyiz” mealinden cümleler sarfederek, kendilerinin seçimle geleni seçimden önce “yollayabileceklerini” kendine göre yeni bir temele oturttu. Zaten Bekir Bozdağ da yine bu konuda ondan aşağı kalmayarak, şunları söylemişti: “Seçimle gelen seçimle gider, halk belediye başkanını seçerken şahsa oy veriyor ama bir yandan da partiye veriyor. Parti bir kişiyi koyuyorsa herhalde o kişiyi çekme hakkı da vardır.” Bu arada harika anekdotlar oluştu: Gecenin uzayan saatlerinde Melih Gökçek ve Erdoğan’ın Saray’da Ankara’da açılacak yeni bir müzenin planlarını konuştuğunu öğrendik! Bundan daha büyük mutluluk olabilir mi? Herkes siyasi arapsaçlarının gerginlikleri üzerine soğuk terler dökerken, bakın başkan ve belediye başkanı kültürel değerleri nasıl ele almışlar! Buna da herkes sevindi.
Sonuçta sanki tüm cihana ve... o da yetmedi birbirimize yönelik bu bitmez tükenmez meydan okuma ve savaş hali, kim bilir, önümüzdeki yıllarda çocuklarımıza nasıl yansıyacak...

BU SEVİYEDE GÖRDÜĞÜM TEK DİĞER İSİM BOBBY FISCHER
Dün yine 1972 yılında dünyayı sarsan Spassky-Fischer satranç kapışması üzerine olan filmi gördüm. Şaheser bir yapıt, “Pawn Sacrifice”. Sahnelerden birinde satrancın harika çocuğu Fischer, aynı anda sırayla yirmi kadar masa ile satranç oynuyordu. Her masaya göz atıp, iki saniyede en doğru hamleyi bulup uygulamak! Aklıma hemen Devlet-Parti-Hükümet üçgensel yapımızın zirvesi geldi. Onun da yaptığı sanki farklı mı? Yirmi cepheye ve de üstüne CE-HA-PE’ye aynı anda dur durak demeden haddini bildiriyor! Kaç babayiğit bunu yapabilir? Gerçekçi olalım, dünya böyle bir şey görmüş mü?
Halkımız kendini ne kadar güçlü hissediyordur düşünebiliyor musunuz? Sürekli olarak dünyaya haddini bildirip, herkesin suratına kapıyı çarpan bir lidere imrenmeyen yoktur! Bunun ülkemizde sokağa yansımaları da muhteşem: Kadınlara yönelik şiddeti sokaklarda trafik magandalarından ve sokak bitirimlerinden gövde gösterisi, ürettikleri şiddetin sosyal medyada reklamını yapan örgütler, birbirlerini bıçaklayan lise öğrencileri, herkes ülkenin yaşadığı bu olağan üstü dönemin yansımalarını artık kalbinde, hayatında ve özelinde taşıyor! Evlerde bile insanlarımızın artık birbirlerine odadan odaya “Eyyyy karımmm! Kim oluyorsun sen ya” veya “Eyyyy kızzz, bana bak o sosyal hesaplarını bugün kapatmazsan, ben sana yapacağımı bilirim” şeklinde fetva verir gibi girişmeleri moda olmuş! Anaokullarına bir yansıması olmuş olabilir mi henüz araştıramadım: “Eyyy Efeeee, bir daha gözünü sütüme dikersen...”

KANDIRILMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Ülkemizde, dünyaya sürekli meydan okumanın getirdiği tartışılmaz gurur dışında başka güzel şeylerde oluyor. Örneğin müftülüklerin nikah kıyabilmesi, imamların bu kadar –sanatsal entel bir deyimle- multi-disipliner (çok yönlü-farklı kökenli) güçlere erişmeleri, farklı görevleri aynı anda üstlenebilmeleri gurur veriyor. Bence ötelenen felsefe derslerine bile girebilirler, mani hiçbir durum yok. Bilakis...
Uzun lafın kısası, tam bir gurur dönemi yaşıyoruz. Tek sorunumuz, aşırı iyi niyet ve güzel kalp taşımaktan oluşan “kandırılma” durumları... Maalesef o liste de uzadıkça uzuyor. Aynen meydan okuma listeleri gibi! Ne diyordu gazete manşetleri Trump ve Erdoğan buluşmasında? “Hiçbir zaman bu kadar yakın olmadık.” Şimdi kora kor komando kapışması da çok yakın gerçekleşir, “vücut vücuda” acaba yakınlıktan söz ederken, böyle bir öngörü mü oldu? Olduysa, bakın o öngörü doğru. Yok bu değilse, maalesef Trump da bizi kandırmış!
Kim ne derse desin, bu kandırılma listesi de ne kadar uzarsa, o kadar temiz kalbin kanıtı, yansımasıdır bu! Uzlaşma politikaları adı altında Kürtçü siyaset götürenler de kandırmış, başkanın her tarafını A’dan Z’ye kuşatan FETÖcüler de kandırmış, 15 Temmuz’dan sonra bir ara Kılıçdaroğlu da kandırmış, Rusya da kandırmış, Almanya da kandırmış, Avrupa Birliği de kandırmış, Barzani de kandırmış, Esad da kandırmış, şimdi de Trump kandırmış... İnsan üzülüyor!
Biliyorsunuz, bir de Ergenekon-Balyoz-OdaTv davaları vardı Başkan dahil herkesin kandırıldığı... Benim korkum yarın öbür gün aynı şekilde Cumhuriyet-Sözcü davalarının altından da aynı KANDIRILMA hikayeleri çıkacak... Çünkü biliyorsunuz, baştan sona Ergenekon- Balyoz’la aynı eğreti ve elle tutulur bir yanı olmayan senaryolar birebir uygulanmış, benden hatırlatması...
Velhasıl, meydan okuma konusunda puanımız tam, 10/10!  Bir de kandırılma-kanmama dersinden geçsek, Türkiye’den büyüğü yok! O konuda notumuz çok düşük, hiç vermesek daha iyi olur galiba! Baksanıza, bizi kıskananlar arasına Bob Geldof da katılmış. Bu seviyede bir ülke olmasaydık, Trump, Xi Jinping ve Putin arasında bizim liderimizi de sayar mıydı? İyi yoldayız, artık karşınızda ona buna ihtiyacı olan bir Türkiye kalmadı! Bu sokakların efendisi de, reisi de, büyük patronu da bizim ülkenin lideri!!



24 Eylül 2017 Pazar

YOĞUN SANAT HAFTASININ TRANSİT RAPORU! | Bedri Baykam | 23 Eylül 2017


Hafta başını (hala devam eden) ağır sol bacak ve boğaz ağrılarıyla geçirince, size yazımın ulaşması cumartesi gününü buldu. Ben de sizi sanat ortamımıza davet etmeye karar verdim!

Geçen hafta, İstanbul sanat ile yatıp kalktı. Bu, içinde bulunduğumuz haftanın savaş gündeminden daha renkli bir tabloydu!
Contemporary İstanbul (CI) ve İstanbul Bienali’nin peş peşe açılması nedeniyle, rekabetten uzak durmak istemeyen galeriler ve sanat merkezleri de mecburen aynı günlerde art arda açıldı. Sonuç aslında tam bir “kimin eli kimin cebinde” durum yarattı. Neredeyse, hiç kimse, insanlara verdiği katılım sözünü tutamadı. Contemporary İstanbul sabahtan akşama adeta dolup taşıyordu. İnsanlar Türkiye’nin ve dünyanın önemli sanatçılarının işlerini görebilmek için kuyruğa girip, maratona çıkmış gibi sabah akşam koşar adımlarla bütün katları ve tüm bölümleri baştan aşağı ziyaret ediyorlardı. Türk ve yabancı galericilerin sergiledikleri binlerce sanat eseri, bu yapıtları anlasa da anlamasa da onların arasında gezinmekten keyif alan on binlerin meraklı gözlerine teslim edilmişti. Piramid Sanat’ın fuar standında sergilenen 1987 yapımlı “Demokrasinin Kutusu”, her gün üst üste yeni ziyaretçi rekorlarını kırdı. Fuar açıldığı andan itibaren başlayan kuyruklar kapanışa kadar devam etti. Dış duvarlarında yer alan 1987 kupürleri, bugünkü yobaz gidişatın, nasıl davul çala çala geldiğinin kanıtı olarak açıkta duruyordu. Kutunun içerisine girenler, bu kavramsal-pop yapıtta bir telefon kulübesi, tualet, porno gözetim noktası arasında gidip geldiğini gördüler. En derin anlamıyla “bir metrekare özgürlük” olan “Demokrasinin Kutusu”, Türkiye’de adına daha sonra biraz yapay bir etiketle “güncel sanat” adı verilen her adımın ilk başlangıç taşı, bu iş oldu.

BİENAL VE CONTEMPORARY İSTANBUL ÜST ÜSTE GELİNCE NELER YAŞANDI??
Aynı hafta, aynı anda İstanbul Bienali’nin de açılması ve tüm programların üst üste gelip kesişmesi, aslında belki apayrı bir sanat yazısında irdelenmesi gereken gizli bir kriz yarattı.
Yaşanan krizi şöyle özetleyelim: size Büyükada’da evlenen bir arkadaşınız harika bir hafta sonu daveti öneriyor; ama aynı hafta sonu sizin en yakın renktaşlarınız sizi Antalya’da yapılacak bir Kupa Finaline çağırıyorlar! Bu arada 12 yaşındaki oğlunuzun hem cumartesi, hem pazar kendi basket takımıyla Tuzla’da dört grup maçı var ve çocuk yalvarıyor “Baba nolur gel izlee” diye... Siz şimdi “Bu hafta sonu çok güzel olaylar var” diye sevinebilir misiniz? Seçim yapamamaktan belki sinirle basıp Paris’e kaçıp, uzun bir Seine Nehri gezintisine bile çıkabilirsiniz! “Sinerji” adı altında Contemporary İstanbul’u İstanbul Bienali ile aynı haftaya denk getirenler, böyle bir eş zamanlı ve çoklu krizler dizisine neden oldular! Üstelik İKSV’den bazı insanlar da bu durumdan bir o kadar şikayetçiyken, bunun adı nasıl “sinerji” oldu, pek anlaşılamadı! Tüm açılış ve davetler üst üste kesişti ve işin profesyonelleri, en hafif deyimi kullanırsak, gerçekten mağdur oldular! “Fuar nasıl geçti?” sorusunu soracağınız hiçbir galerici “kötü geçti” demez. Ama gerçekte nasıl geçtiğini bir tek Allah bilir tam olarak!
Sanat koleksiyonerlerinin önemli bir kısmının hala tatilde olduğu şikayeti sıkça dile getirilen bir serzenişti. Contemporary İstanbul yöneticileri şunu bilmeye mecbur: arzu ederlerse objektif bir soruşturma yapsınlar, katılan galerilerin %85’i, Kasım’dan Eylül ayına çekilen tarihten hiç de memnun değillerdi. Umarım gelecek yıllarda bu hatadan dönülür... İstanbul’a yıllardır bu kadar başarılı bir sanat adrenalini veren Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu, katılımcıları ve sanatçıları da düşünmeli. (Tabii bu söylediklerimiz, fuarın daha da iyi geçmesi için. Yoksa oluşan büyük kalabalıklar ve dev kuyruklar gerçekten sevindiriciydi. Bu başarı da alkışlanmaya değer.)

HAYDARPAŞA’DA VAGONLARDA GELİŞEN FARKLI BİR “YEREL KOMŞU”
Ama buna rağmen, en azından “azılı” sanat severler için, bu Eylül ortasında, kentin her yerine bitmez tükenmez sanat ziyafeti sunulmuştu! En azından doymak bilmeyen amatör sanat tutkunları için dayanılmaz davetkar bir ortamdı! Kimse her yere aynı anda gidemese de, kentin her yerinden sanat ve partiler fışkırıyordu! Mesela ben size bienal kapsamında “komşu etkinlikler” başlığıyla yapılan diğer uluslararası etkinliklerinden birini de tavsiye etmek isterim (“Paralel etkinlikler” tarifi, bu sene ciddi “pratik” (!) ve “hayli siyasi” sebepler yüzünden kullanılamadı!). Koreli sanatçı dostum Park Byoung’un 22 yıl evvel kurmuş olduğu ve benim de 15 yıldır üyesi olduğum “Nine Dragon Heads” uluslararası sanat grubunun, Denizhan Özer ve Magda Guruli küratörlüğünde Haydarpaşa Garında vagonlara sanat yerleştirerek, büyük sürprizler gerçekleştirmeleri birçok sanatseverin büyük ilgisini çekti. 4 Ekim’e kadar, muhakkak Haydarpaşa Garına gidin ve sergiyi gezin... Benim de insanın birbirine, dünyaya, hayvanlara verdiği zararı betimleyen, “ASSASSIN GREED” başlığıyla yaptığım kendi vagonum, sizlere ilginç gelebilir...

12 EYLÜL DÖNEMİ GİBİ...
12 Eylül sonrası dönem tüm hızıyla sürerken gençler gözaltında kaybolup işkence odalarında erirken, partiler, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, bir bir kapatılırken morali yerlerde gezinmeye başlayan ve ifade özgürlüğünü kaybeden halk kitleleri kendilerini sanata vermişti. Bu dönem mizah dergileri ve sanat dergilerinin tirajı tavan yapıyor, halk özgürce izleyemeyeceği siyasal tartışmaların acısını sanatsal metinlerden fotoğraflardan karikatürlerden heykellerden resimlerden çıkarıyordu. Önce Milliyet Sanat ardından Hürriyet Gösteri herkesi başka bir düzleme çekerken karikatür dergileri en hinoğluhin başlıklarla derinden ve çaktırmadan toplumu sarsıyordu.

NEREDEN NEREYE!
Şimdi Contemporary İstanbul’un ve Bienal’in gördüğü büyük ilgi bana kaçınılmaz şekilde bunu hatırlattı: Bundan 38 yıl önce, ben bağımsız bir sanatçı olarak yalnız çağdaş sanat yaparak yaşama kararı aldığımda, bana inanan annem babam dışında ailede kimse yoktu. Türkiye’de böyle bir piyasa değil, böyle bir konu bile yoktu. Dört-beş koleksiyoner, izlenimci, klasik veya oryantalist resim toplar, “modern resim”, Picasso veya Mirò gibi bir imza taşımıyorsa, çerçöp sayılırdı. İşin “ticaretini” başlatan, daha önce açıp kapanan Maya gibi galerileri bir köşeye koyarsak, Yahşi Baraz oldu. “Çağdaş” resim deyimi henüz literatürde pek yoktu. 1983 yılında AKM’de açılan kişisel sergim, belki yıllardır görülen en büyük ve “taze” işlerle oluşmuş sergiydi kent için.. Daha doğrusu öyle bir örnek yoktu, görülmemişti. Bu ortamda artık resmi satılanlar arasında Doğançay, Akyavaş ve ben vardık. Sonra oluşmaya başlayan bu küçücük piyasaya Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Balkan Naci gibi önemli yeni kuşak isimler girmeye başladı. Bir Akademi’ye bağlı olmadan uluslararası bağımsız sanatçı olarak yaşama fikrim, herkese göre uçuk kaçık bir projeydi. Böyle bir örnek yoktu ülkemizden... Yola çıktıktan sonrada geri dönüşü yoktu, bir şekilde başarmaya mecburdum. Çünkü ya “iyi örnek” olacaktım ya da “kötü bir örnek”. Çıkılmaması gereken, riskler ve cehennem taşları dolu yolun kötü örneği... NASA’nın dediği gibi, “Başarısızlık bir alternatif değildir” denilen bölgeydi bu... Detayları geçelim, arzu edenler otobiyografimin ikinci cildi “Sonsuz Okyanus”ta her şeyi fazlasıyla öğrenebilirler. Ama en azından şunu bilin ki öyle iki ay iki kursa katıldım diye aşırı havadan patlayacak kadar uçmuş bilgiç insanlar ortalarda böyle fink atmıyordu. İnsanların geneli ise daha mütevazi ama sanata belki daha saygılıydı.

BATIYA MEYDAN OKUMANIN 33 YIL SONRA GELEN KARŞILIĞI!
İşin hem yurtdışındaki hem de yurtiçindeki zorluklarını aşmak zorundaydık. Sizi aşırı şematik bir özet yapacağım mecburen: yurtdışında Amerika ve dört-beş büyük batı ülkesi dışında neredeyse büyük sergilerde adı geçen hiçbir şey yoktu. Büyük Batı, modern sanatın tüm kökenlerini güney ve doğu ülkelerinden almış olduğunu unutarak kendini bir ticaret seline kaptırmış, pupa yelken gidiyordu! Bu akıl almaz derecede önyargılı ve kültürel emperyalist gidişata dur demek için 30 Haziran 1984’te San Francisco Modern Sanat Müzesi önünde bir manifesto dağıttım. Öğrenci vizesi bitmiş cebinde belki 20-30 dolar olan genç bir adam, milyar dolarlık prestijli uluslararası batı sanat dünyasının akışına çomak sokuyordu. Ama içimde en küçük bir tereddüt yoktu, çünkü haklı olduğumu biliyordum. Bu yıl İstanbul fuarının açılışından önceki hafta da, beni mutlu eden önemli bir kitap elime geldi: Londra’da Penguin Books tarafından yayınlanan bu yeni yapıtta, Jessica Lack’in derlemesiyle Why are we artists? (Biz neden sanatçıyız?) başlığıyla, sanat tarihine yön veren 100 manifesto bir araya getirilmişti. Aralarında 1933 yılından Peyami Safa’nın kaleme aldığı “d grubu Manifestosu” ve benim 1984 San Francisco Manifestom (Modern Art History is a Western fait Accompli) vardı Türkiye adına. İşin en güzel tarafı, kitabı derleyenlerin bu bilgilere, kimsenin yönlendirmesi olmadan kendi araştırmalarıyla ulaşmış olmalarıydı. 1984’te “bir manifesto yazıp dağıttım ve bazı eleştirmenlerin bakış açısını değiştirdim” diye dünyanın bir anda değişmeyeceğini fazlasıyla biliyordum! Bir resmimin üzerinde belirttiğim gibi “bu çok uzun bir savaş olacak”tı (it’s gonna be a very long fight). Şimdi, 33 yıl sonra batının kendi tarih kitaplarında bunu kabul edip dile getirmesi, çok güzel ve heyecan verici bir adım ama inanın bu büyük ve uzun savaş devam ediyor; bunun kazanılması için de öncelikle kendi insanlarımızın beyninin yıkanması ve neyin mücadelesini verdiğimizi anlamaları lazım! Sanatı yalnız bir yatırım veya hava atma yöntemi olarak görenlerin bu işe katkıları yok denecek kadar az.

DEVLETİN SIFIR KATKISI İLE YÜRÜYEN BİR SANAT ORTAMI...
Hiçbir zaman tekrarlamaktan usanmayacağım. Dünyanın her ülkesinde kültür bakanlıkları, belediyeler ve vakıflar, sanata ve sanatçıya katkı yapabilmek için adeta birbirleriyle yarışırlar. Türkiye’de ise bu devlet ve onu yöneten hükümetler, Atatürk ve İnönü döneminden sonra, hiçbir müze açmamışlar, ülkeyi “modern” veya “çağdaş” devlet müzesi olmayan tek devlet haline getirmişlerdir. Sakın yalnız AKP’den söz ettiğimi sanmayın. Adalet Partisi, Ecevit’in CHP’si, Milliyetçi Cephe koalisyonları, ANAP, Erbakan-Çiller ya da Mesut Yılmaz Hükümetleri, AKP’den önceki tüm hükümetler için de geçerlidir bu. Bu ayıp bir ülkeye bin yıl yeter! Türkiye, Metropolitan’ını da, MoMA’sını da, Centre Pompidou’sunu da, Tate’ini de, Royal Academy’sini de, üretememiştir!

Yüzleşmemiz gereken acı gerçek budur. Bugün dahi, ülkenin 100.000’i aşkın camisine ek olarak biri Çamlıca tepesinde, diğeri Taksim’de iki kocaman cami daha inşaat halindedir. Ülkede ayrıca özel veya devlete ait, on binlerce spor tesisi vardır. Ama devlet “bir” adet çağdaş sanat müzesi üretememiştir! Bu vahim bir kararlılıktır ve siyaset adamlarımızın, Atatürk’ün kültür devriminden hiç mi hiç anlamadıkları bu şekilde kanıtlanmış ve kabak gibi ortaya çıkmıştır. Gerçekçi olarak da bu durumun bugünün Türkiyesi’nde değişeceğine dair hiçbir emare yoktur. Tam tersine sanatçılarla alay eden, onları aşağılayan veya tehdit eden bir yapı egemendir. Bugün Türkiye’de sanat, devlete rağmen, “Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar” tarafından yapılmakta ve ancak özel sektör ve koleksiyonerlerin desteği ve merakıyla ayakta durabilmektedir. Onların da birkaç tehlikeli ve hiçbir sanatsal geçmişi olmayan, çıkar peşinde koşan, eğitimsiz ve sahte bilgiçlik taslayarak kendini kabul ettirmeye çalışan sanat tacirinin entrika dolu tuzaklarına düşmeye hevesli olmaları, bu ortamı daha da dramatik hale getirmektedir.

ANADOLUDAN BİR TÜRLÜ GELEMEYEN TELEFON
Söz veriyorum, burada bir kaç satıra sığdırmaya çalıştığım bu konuyu ileride ilk fırsatta ele alacağım. Şöyle özetleyebiliriz: Maalesef Türk çağdaş sanat dünyasının tüm yükü, İstanbul dükalığının üzerine yıkılmıştır. Amerika’da da New York, tabii ki sanatın merkezidir. Ama Kuzey Amerika kıtasında, New York dışında, Los Angeles, San Francisco, Miami, Boston, Chicago, Seattle ve onca başka bir şehirde de (çağdaş) sanat çok ciddi fiyatlara, yat-kat fiyatlarına satılmaktadır. Belki kimse sağlıklı olarak yüzdeleri bilemez ama kesin olan bir tek şey vardır: İstanbul Türkiye’de satılan çağdaş sanatın % 94 civarını kapsıyorsa,( +-%3 hata payı ile) böyle bir oran normal hiçbir ülkede olamaz! Adanalılar, Antalyalılar, Bursalılar, Eskişehirliler veya Trabzonluların, hiçbir zaman “yeterince çağdaş sanata ulaşamama” gibi bir dertleri yoktur. Güzel Anadolu’nun insanları, zenginliği doktorları, mühendisleri holding sahipleri nefis evler yaptırırlar, harika arabalar alırlar, çocuklarına Londra’da veya New York’ta ev döşerler, havuz yaptırırlar, ama kesinlikle ciddi bir çağdaş sanat eserine “para kaptırmazlar”! Konu paraları olmaması değildir. Maalesef sanatın neden değerli ve yeri doldurulmaz, uluslararası dünya prestij göstergesi ve en önemli bir yatırım olduğunu bilmezler. Bunu öğrenmemişlerdir ve şu aşamada pek öğrenecekleri de yoktur. Yalan söylemeyelim Anadolu’dan koleksiyoner adaylar tek tük çıkabilir. Gaziantepli dostum Enver gibi, İzmirli dostum Hüseyin Bey gibi... Ama onlar istisnadır. Geneli, mesela duvar kağıdının metrekaresine 300$ vermeyi kabul edebilirler! Ama duvarlarında hala aynalar, alakasız afişler, veya çiçek-böcek resimleri vardır. Yani Anadolu’dan hiçbir doktor, hiçbir bankacı, hiçbir toprak ağası kalkıp büyük bir galeriyi arayıp ya, rahatsız ettim. Bizim kız evleniyor da, harika bir villa aldık kendisine, ama beş büyük duvar için sanat eserine ihtiyacımız var dememiştir! Yani o ilk telefon, ciddi koleksiyonerler platformundan hala gelmemiştir. Ne kadar “tesadüf” demek istesek de bunun öyle olmadığını çok iyi biliyoruz. İnanın bunun gerekçeleri arasında mahalle baskısı da vardır. Çünkü komşuları “ya sen deli misin kafayı mı yedin, bir resme bu kadar para verilir mi?” demeye hazırdırlar! Kendisine, çocuklarına, işyerine çağdaş sanat eserlerinin “en ucuzunu” değil, “en iyisini” almak için telefonunu eline alan bir vatandaşımız, henüz görülememiştir! Yeniden düzenlenen eğitim müfredatının hedefleri göz önüne alınırsa, daha da 2349 yılına kadar bu gidişle böyle bir telefon zaten çalmaz.

ERDOĞAN “HEYKELİMİ İSTEMİYORUM” DEYİNCE...
Geçen hafta eminim çok iyi bildiğiniz gibi ilginç bir demeçle sarsıldı sanat ortamı. “Bazı belediyeler şahsımın heykellerini yapmışlar, bir defa bu bizim değerlerimize terstir. Ben ne heykelimin dikilmesini, ne masklar yapılmasını, ne bu tür görseller yapılmasını istiyorum, sakın benden sonra benim heykellerimi yapmayın!” şeklinde kararlı bir demeç verdi cumhurbaşkanı. Buna kim çok üzüldü, kim çok sevindi, bilemem, ama eminim ki bu heykelleri şimdiden yarınlarda dev ebatlarda anlaşmalı olmak üzere pazarlamak için hazırlanan bazı uyanıklar, fena şekilde şap üstüne oturdular! Projeleri ellerinde patladı. Üstelik Erdoğan, “Ben heykel istemiyorum” cümlesi ile de yetinmedi, “Belediyelerimiz, lütfen bundan sonra bu yanlışlara tevessül etmesinler. Heykel değil, hizmete yönelik eserler diksinler bunların bizim değerlerimizle çatışan şeyler olduğunu bilmeniz lazım” cümlesiyle adeta özellikle figüratif heykel sahiplerine meydan okudu! Böylece Erdoğan, kendi heykellerini Atatürk’le yarıştırmayı tasarlayan güruhun önünü dönüşü olmayan bir şekilde fena kesti...

BÜYÜKERŞEN’İN, MUMYALAR MÜZESİ İSTANBUL’DA!
Vallahi Erdoğan ne düşünür bilmem, ama Büyükerşen de onun canlı heykelini yani mumyasını oturmuş yapmış! Böylece şaka bir yana, ister misiniz Erdoğan illa “bu da kalkacak” diye yeri göğü ayağa kaldırsın?
Dün Özdilek Park’ta açılışı yapılan Mumyalar Müzesi, Büyükerşen’in mahir elleriyle ürettiği müthiş bir kültür yuvası haline gelmiş! Sevgili değerli dost Yılmaz Büyükerşen'in, Mumya Müzesi’nin açılışına katıldık. Kah kendimi Atatürk ile İsmet Paşa arasında buldum, kah, Uğur Dündar'ın Halk Arenası’nda Yılmaz Özdil ve Necati Doğru arasında yer buldum, kah Nazım Hikmet veya Yaşar Kemal gibi muhteşem yazarlarımızın masalarına konuk oldum. Harika bir deneyimdi. Yirminci yüzyıl Türkiyesi’nden günümüze, ülkenin önde gelen siyasetçileri, yazarları sanatçıları arasında seçilen 105 ismin birebir ölçüde mumyası vardı. Müzenin ilk girişinde de ben varım. Bu, Eskişehir'den sonra Yılmaz Büyükerşen’in açtığı ikinci mumya müzesi. Muhakkak gezmenizi öneririm! Bu keyif kaçırılmaz ayrıca çocuklarınıza “Türkiye'de Kim kimdir?” konusunda ders vermek için daha iyi bir yöntem bulamazsınız... Büyükerşen, burada çok önemli bir bellek oluşturmuş. Her geçtiğimiz gün, o Cumhuriyet kadrosunun değerini bu halk umarım daha iyi anlayacak..



Hem sanat aşkına, hem inadına sanat diyoruz işte bu nedenlerle!

18 Eylül 2017 Pazartesi

İngiltere'de tarihi Manifestolar kitabında Bedri Baykam ve D Grubu

TÜRKİYE’DEN İKİ SANAT MANİFESTOSU
ULUSLARARASI TARİH KİTABINA GİRDİ!

BEDRİ BAYKAM’IN SAN FRANCISCO MANİFESTOSU VE
PEYAMİ SAFA’NIN D GRUBU MANİFESTOSU LONDRA’DA ÇIKAN KİTAPTA!

Londra’da Penguin Books’un Modern Classics serisi kapsamında yayınlanan “Why Are We Artists?” başlıklı kitap, dünya sanatına yön vermiş, 1909 ve 2012 yılları arasında yazılmış 100 manifestoyu bir araya getiriyor.
Editorlüğünü Jessica Lack’in yaptığı manifestolar arasında Türkiye’den de iki bildiri yer alıyor: Tarih sırasına göre ilki D Grubu’nun 1933’te ilk sergisinin broşüründe yer alan, yazar Peyami Safa’nın manifestosu... Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Zühtü Müritoğlu, Elif Naci ve Cemal Tollu’dan oluşan isimler, Türkiye’nin iz bırakmış en önemli sanatçı gruplarından...
İkinci manifesto ise, Bedri Baykam’ın 1984’te ABD’de yayınladığı “San Francisco Manifestosu.” Batılı büyük ülkelerin tüm önemli sanat sergileri ve kitaplarını tek yönlü olarak üretmeleri ve modern sanat tarihini “batının bir oldu-bittisi” haline getirmelerini 30 haziran ve 1 Temmuz 1984 günlerinde San Francisco Modern Sanat Müzesi’nin önünde ve ertesi gün panelde yaptığı eylemlerle protesto eden Baykam’ın çıkışı, birçok dergide yayınlanmış, en önemli sanat tarihçiler, tavır değiştirerek bakış açılarını genişletmişlerdi. Baykam’ın manifestosu bilindiği gibi daha sonra geliştirilmiş haliyle bir sanat tarihi kitabı olarak “Maymunların Resim Yapma Hakkı” adıyla 1994’te yayınlanmıştı.



13 Eylül 2017 Çarşamba

NADAL ABD AÇIK’TA "1 NUMARA" SIFATINI TESCİLDEN GEÇİRDİ! ​​​| Bedri Baykam | 11.09.2017

NADAL: SABRIN GERİ GETİRDİĞİ ŞAMPİYON
İspanyol tenisçi Rafael Nadal, onca büyük turnuayı kazandıktan sonra 2015 ve 2016’yı hem boş hem de sakatlıklarla boğuşarak geçmişti. Özellikle oynadığı yıpratıcı lifte tenis tarzı nedeniyle kariyerinin artık uzun sürmeden biteceğini ve sona yaklaştığını inananlar neredeyse çoğunluktaydı. Benim bile ciddi şüphelerim oluşmuştu. Üstelik, Djokovic ve Murray’nin önleri daha açık gözüküyordu. Ayrıca Thiem’den Zverev’e birçok genç oyuncu da artık zirveyi zorluyor görünüyordu. Ama Nadal maçlarda bazen bir puan için aynı topu 40 kere vururken gösterdiği sabrı, hayatında da gösterdi ve vücudunu tamir etmeye de, tekrar özgüvenini kazanmaya da büyük gayret sarfetti. Bunun sonucunda ise bu yıl hem tekrar bir numaraya yükselmeyi başardı, hem de Paris’ten sonra dün New York açık turnuasını da kazandı. Kendisiyle aynı yaşta olan, ama profesyonelliğe 6 yıl daha rötarlı geçmiş olan Anderson, tablonun alt kısmında oluşan dev boşlukları en iyi değerlendirip finale çıkmayı bilen isim olmuştu. Dün de Güney Afrikalı raket elinden geleni yaptı ve seyircilerin büyük takdirini kazandı; ama ne var ki karşısındaki çok iyi bir tenisçi değil, efsanevi bir büyük ustaydı. Hem terminatör, hem toreador, hem taktik uzmanı bir stratejist. Belki de en iyi tenisine çok yaklaşan Anderson’un gücü, masum bakışlı mütevazi canavara yetmedi.

DÜNKÜ MAÇTA NELER OLDU?
Dünkü New York finali birçok insanı yanıltacak şekilde Anderson’un büyük direnci ile başladı. İlk setin yarısı aşıldığında skor 3/3’tü. Nadal servis kırma noktasına yaklaşabiliyor ama elmaya uzanamıyordu. O noktada oyun berabereyken, Anderson önce bir çift hata yaptı arkasından da harika bir servisten sonra önüne düşen kolay lokmayı bir santim auta atarak servisini teslim etti! Sonra bu moral bozukluğuyla, ilk ve ikinci set, elinden aynı skorla kayıverdi: 6/3.
3. sette ise yine şaşırtıcı şekilde maçın gidişatını değiştirmek için sonuna kadar savaşan bir Anderson vardı sahada. Aldığı Her kritik bu andan sonra yumruğunu sıkan kararlı adımlarla yürüyen ve pes etmeyeceğini yemin etmiş bir tenisçiydi bu, ama ne demiştik? Karşısındaki bir tenisçi değildi. Küçük top ve raket ilişkisinde, tarihin efsaneleri arasında yer alan bir makineydi. Zaten Federer’i yenip, dev kapışmayı engelleyen del Potro’da, yarı finalde Nadal’a karşı maça o kadar iyi başlamasına rağmen bu makine intizamına sonunda ruhunu ve umutlarını bırakmamış mıydı? Konu şu Nadal’a karşı: Bir set ondan daha iyi servis atabilirsiniz, o gün forehandiniz ondan daha öldürücü bile olabilir, arada muhteşem puanlar kazanabilirsiniz, ama maçın genelinde aynı performansı bu şekilde sürdüremezsiniz! Sonuçta dün de nefis puanlar da oynayan Anderson bu kaçınılmaz sona dur diyemedi...

MARSEL 2 YIL ÖNCE ANDERSON’U YENMEYE ÇOK YAKINDI!
Dün Amerika Açık finalini kaybeden Kevin Anderson, 1 Temmuz 2015 tarihinde, Marsel İlhan’a karşı Wimbledon 2. tur maçı oynadı. Servisini kaybetmeden ilk seti 7/6 aldı, ardından 2. set tie-break’inde 3 set top kaçırdı. Hele bir tanesinde ayağı kayan rakibine karşı, topa tam vurup içeri atamadı boş sahaya... Sonuçta o seti de alsa, oradan Anderson’un çevirmesi çok zor olacaktı. O maçı Güney Afrikalı raket 4 sette aldı. Hatta o yıl büyük formuyla Paris kapalı kort turnuasında 16larda Nadal’a karşı maçı 2 sette alabilme noktasına 2 puan kadar yaklaşıp, limitte yenilmişti... Merak ettim gerçekten dün Marsel finali seyrederken aklından neler geçti diye... Benim açımdan da dün o maçı seyrederken o anların aklıma gelmemesi mümkün değildi. Hem tekrar kaçan fırsata yanarak, hem de bize bu dorukları gösterdiği için Marsel’e teşekkür ederek!

FEDERER-NADAL ZİRVESİ DAHA ÇOK KAVGAYA GEBE...
Nadal 31, Federer 36 yaşında. Daha önce 2006, 2007 ve 2010’da 4 slam turnuasını da aralarında paylaşmışlar. Aradan 7 yıl geçtikten sonra, yine bu yıl aynı şey oldu! Dün sürpriz finalist Anderson’u yenen Nadal, bu sene (10. kez kazandığı) Roland Garros’tan sonra, Amerika Açık turnuasını da kazandı. Federer ise, yıla Avustralya Açık’la başlayıp, ortasında Wimbledon’la devam etmişti. Diğer “yan cebime koy” şampiyonluklarını saymıyorum bile... Sezonun büyük turmuaları dün New York’ta sonlanırken, bu iki büyük şampiyona ancak şapka çıkarılır. Nadal, tam 10 kere aldığı Paris dışında, 3 kere Amerika Açık’ı, 1 kere Avustralya’yı, 2 kere ise Wimbledon’u kazanarak toplam rakamını 16 Slam şampiyonluğuna çıkarmayı başardı. 36 yaşındaki Federer’in ise 19 Slam şampiyonluğu bulunuyor. Bu hesaba göre aralarındaki beş yıl farkı da göz önüne alırsak iyi bir Nadal, Federer’i tarihsel performans üstünden sollayabilir şampiyonluklar totalinde onu geçebilir. Ya da Nadal’ın oluşturduğu tehlike, Federer’e 2-3 Slam turnuası daha kazanması için büyük bir kamçı oluşturabilir. Ama bir tek şey kesin: Her ikisi de bu işi bıraktıktan sonra bu rakam ne olursa olsun dünya tenisini 15 yıl boyunca bu kadar “işgal ve ihya eden” iki tenisçi zor çıkar. Hadi size bir hatırlatmada bulunarak, artık maalesef hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir iddia koyayım ortaya. Şayet Amerika açık finalini Nadal ve Federer oynasalardı, bu dünyada tarih üstünden en çok izlenen tenis maçı olarak tarihe geçebilirdi!

BU TURNUADAN NELERİ HATIRLARIZ?
Mesela daha 3-4 hafta önce Montreal'de Rogers Cup'da Federer’i yenip şampiyonluğa uzanan Alexander Zverev’in, Hırvat Coric karşısında 4 sette kaybetmesinin hayal kırıklığını hatırlarız. Coric'in bu kendi başarısını sıfırlarcasına Anderson'a ezilip gitmesine pes diyebiliriz Aynı şekilde bu yılın çok formda ismi Bulgar Dimitrov’un, Rus Rublev’e karşı kaybettiği maçı aynı kategoride değerlendirebiliriz. Ukraynalı Dolgopolov’un Çek Berdych’i 4 sette elemesine çok şaşabiliriz! Tablonun alt kısmında önü açık olarak görülen Wimbledon finalisti Marin Cilic’in Arjantinli Schwartzman’a karşı dört sette kaybedivermesine de aynen şaşıp kalabiliriz! Del Potro’nun Avusturyalı Thiem’e karşı, ilk iki seti ateşli oynayıp maçı bırakmayı düşünmesini ve ardından dördüncü sette iki maç topunu iki ace servisle öldürüp, beş sette inanılmaz bir galibiyete ve unutulmaz bir maça imza attığını, ömür boyu unutmayabiliriz! Nadal’ın, Dimitrov galibi Rublev’e toplamda yalnız 5 set verirken, onu silip süpürdüğünü hatırlayabiliriz... Alexander’ın abisi Micha Zverev’in, en formda sezonunda, ABD’li Isner’i 3 sette yendikten sonra, bir başka ABD’li Sam Querrey’e o kadar kolay yenilmiş olmasına "hayret" biliriz. Del Potro’nun çeyrek finalde Federer’e karşı 3. sette 4 set topu kurtarıp, onu 4 sette eleyerek “küçük Slam” (yani 4 Slam’in 3’ünü kazanmak) hayallerine son verdiğini kesin unutmayız!

En çok da tabii, tablonun alt kısmının, bir Slam turnuasına benzemeyen yapısının sürprizlerle de desteklenerek kocaman bir boşluğa dönüştüğünü tarihe yazabiliriz. Anderson’un elinden geldiğince doldurduğu boşluk işte buralardan geçmişti...

7 Eylül 2017 Perşembe

DOSTUM NİHAT GENÇ’İ CHP’DE SİYASET YAPMAYA DAVET EDİYORUM, ÇÜNKÜ... | BEDRİ BAYKAM | 05.09.2017


Yazar dostum Nihat Genç, geçen haftaki Adalet Kurultayı hakkındaki yazım üzerine bir yazı kaleme aldı: “Bedri Baykam’a yanıtımdır”

Okuduktan sonra kendisini aradım ve teşekkür ettim. Sonuçta iyi niyetinden zerre kadar şüphem yoktu, çünkü artık bu alanda 30 yıldır feleğin her çemberinden geçmiştik ve birbirimizi tanıyorduk. Onunla her zaman aynı şeyi düşünmüyor olsam da, bu aramızdaki genel dayanışmaya mani bir durum değil. Açık konuşmak gerekirse zaten bu tartışmanın böyle bir hal almasının nedeni, yıllardır ülkedeki partileri yöneten siyasilerin abartılı şekilde yanlış kararlar almalarıydı. İşin özü bu olduğu için, aynı hedefe koştuğunu bilen iki insanın, içinde yaşamaya mecbur edildiği ortamın çelişkileri, zaafları ve mantıksızlıkları nedeniyle karşı karşıya gelmeleri normaldi.
Yazıyı her zamanki gibi, kendi söylediklerinden ve geçmiş tüm makale ve eylemlerinden “emin” olan bir insanın rahatlığı ile okudum. Zaten en büyük servetim de bu faturasızlık ve mantık üzerine inşa edilmiş algı-yorum sistemim. Nihat Genç’in yazıdaki hatalarından biri, Danton-Robespierre kıyaslamalarını bizim dönemimize, dolayısıyla CHP-Bedri Baykam ve Türkiye’deki diğer bazı aydınlar üzerinden bir kıyaslanma şablonuna oturtmaya kalkışmasıydı. Kaçınılmaz şekilde anakronik ve çelişkilerle dolu, uyumsuz bir dönem karşılaştırması denemiş Nihat.
Fransız Devrimi’nin dünya tarihine yön veren bir aydınlanma ateşi oluşturduğu konusunda hemfikiriz. Bu devrimin temel metni olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Jefferson’un Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına; yaratıcıları tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz” cümlesinden ve halkın, istismara kalkışan despot yönetimleri devirme hakkına ve görevine sahip olduğunu belirten temel metninden esinlenerek oluşturulmuştu. Arkasında Voltaire, Diderot, Montesquieu ve Rousseau’nun da felsefeleri vardı. Mustafa Kemal’in ise, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken üzerinde en çok kafa yorup model olarak aldığı çıkış Fransız Devrimi’ydi.
Genç’in kurmaya çalıştığı karışık ve uzun kıyaslama şablonlarının gidişatında kah Robespierre, kah Danton oluyorum sanırım... Ayrıca Genç’in de kendisine hangi rolü biçtiği tam anlaşılmıyor. 228 yıl ve 2730 kilometrenin, ayrı bir galaksi kadar uzak gerçeklerinde yaşananların yorumu, özellikle son Çanakkale Adalet Kurultayı üzerinden, CHP’nin son yıllardaki gidişatına monte edilmeye çalışılmış. Hadi peki, bu entelektüel çabaya da saygıyla bakıyorum. Uysa da, uymasa da...
Fransız Devrimi, öncesi, sonrası ve iç hikayeleriyle sayısız filme, romana, tarih yorumuna ve on binlerce kitaba konu olmuş dipsiz bir kuyu... Bize verdiği en esaslı ders, “Devrim kendi çocuklarını yer” sendromundan kurtuluş olmadığı. Bu, gerçekliği kanıtlanmış fiziksel veya kimyasal veriler kadar tartışılmazdır. Bu konu beni de, kendi tarihimi de etkilemiştir. Giyotin inerken dehşet içinde işlediği suçun kendisini de vuracağını bilen korku dolu Robespierre’i resmederek, 1985’te “Danton Kanını Boş Yere Kaybetmedi” isimli resmimi yapmıştım...

ÇANAKKALE ADALET KURULTAYI’NA GELİRSEK...
Öncelikle “Çanakkale’de ahlaksızca içki içtiler” saldırısı üstüne birkaç yorum yapmak lazım: Laik bir toplumda bira veya şarap içmek suç veya günah kabul edilemez. Ne yazık ki toplumumuz o kadar geriledi ki, bu suç kavramı tartışılmaya bile gerek görmeden de facto kabul edildi! Medeni bir toplumda insanlar serinlemek için ister su içer, ister ayran içer, ister şerbet içer, ister bira içer. Dolayısıyla ben “birkaç densizin işidir” diye bakmadım. Ortalıkta, bira içip, taşkınlık yapıp, kontrolden çıkan insanlar olsaydı, bir derece bu yorumları anlardım. Hiçbir medeni ülkedeki bir kampta gece sükûnet içinde içilen bir bira olay konusu olmaz. Yobaz ülkeler hariç... Bunu herkesin aklında tutmasında yarar var. CHP’liler Çanakkale’de yüz kızartıcı hiçbir şeye girişmediler. Yani sevgili Nihat’tan o konuda ayrılıyorum. Her şey çok sorunsuz bir biçimde ilerledi.
Bu arada o 3-4 gün boyunca, orada çok güzel sahneler yaşandı. “ABANTKALE” gibi talihsiz bir benzetmeyle verilen Kurultay’da, yurdun her yerinden gelen aydın insanlar sabahtan akşama yurtseverlik içinde demokrasiye sahip çıktılar. Belki de insan görmediği bir etkinlik hakkında bu kadar iddialı laflar etmemeli. Özellikle bu yorumlar çok öznel biçimde hataya açık veriler üzerine kurulmuşsa... Önyargı, bu kadar hassas konularda ağır yanılgılara neden olabiliyor.

CHP İLE BAYKAMLARIN 70 YILA YAKLAŞAN İLİŞKİLERİ ÜZERİNE...
Uzun ve çetrefilli yollarda her parti, her zaman, herkesin istediği gibi yönetilemez. CHP’nin de son yıllarda özellikle benim veya Nihat Genç’in görmek isteyeceği şekilde yönetilmediği, gerek Deniz Baykal döneminde gerek Kılıçdaroğlu döneminde bizi veya başka sayısız ulusalcıyı çileden çıkaran karara imza atıldığı da ortada.
Fakat bazı yorum farkları getirmem lazım. Babam Dr. Suphi Baykam’ın CHP Gençlik Kolları’nın Kurucu Başkanlığını ve “Ortanın Solu”nun 1965’te ilk sözcülüğünü üstlendiği, Grup Başkan Vekilliği yaptığı Parti’de, ben de 90’ların 2. yarısında Parti Meclisi Üyeliği yaptım, ardından 2003’te de Genel Başkan adayı oldum. Parti’nin içini, doğduğumdan beri -diyelim ki Nihat Genç’ten ve Türkiye’nin %95’inden daha iyi bilirim.
Genç’in söz ettiği konularda, en sert çıkışları yapan Partililerden biriyimdir ve bunu herkes bilir. FETÖ, PKK ve 2. Cumhuriyetçilere karşı benden daha çok kavga etmiş insan zor bulursunuz. Zaten 19 Aralık’ta da şikayetçi olduğum VIP Dinleme Davası’nda, bana karşı kumpas kuran çete hakkında Silivri’de davaya katılacağım.
Parti’nin geçmişine bakarsak, 1989-90 ekseninde 163. maddenin sorumsuzca kaldırıldığı SHP döneminden 1994’teki sorumsuz ötesi solda bölünmeyi durdurmak için aylarca sabah akşam yaptığım çalışmaya kadar, tüm Parti Meclisi Üyesi olduğum dönemden, Genel Başkan adaylığı kampanya dönemime kadar, her zaman Parti’de Atatürkçü görüşü öne çıkarmak, yobazlık ve bölücülükle mücadele etmek için çalıştım. 2010’da Genel Merkez’e sunduğum tüzük yenileme çalışmamda ise, tüm demokratik kanalları açık bir partileşme modelinin nasıl gerçekleşebileceğini genç arkadaşlarla beraber en ince detayına kadar sunduk. Ekmeleddin İhsanoğlu krizinde, Parti’nin “intiharvari” seçimine karşı, Emine Ülker Tarhan’ı demokratik kitle örgütleri olarak aday çıkardık. Yaptıkları ısrarlı ve anlaşılmaz hatalara karşı, geçmişte Parti’nin Genel Başkanlarını açık mektupla istifaya davet ettim.
Tüm bu hatalı gidişatlara en ağır tepkileri Parti’nin içinden vermiş bir insan olarak, şimdi bu kritik ağır şartlarda, halka güven saçan ve moral veren Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü ve Kurultayı’nı görmezden gelecek halim yoktu. Ayrıca bilmem tekrar hatırlatmama gerek var mı, bunlar CHP etkinlikleri değildi, herkese açık etkinliklerdi. CHP rotasından farklı düşünen birçok insan da gelip katıldı, görüşlerini sundu. Burası bir CHP Kurultayı olmadığı için de herkes sükûnetle dinledi. Bu demokratik bir olgunluktur.

KADROLAR GELİR GİDER, BEN KENDİ DURUŞUMA BAKARIM!
Sonuçta, CHP konusunda ben kendi duruşuma bakarım. Genç’in de kabul ettiği gibi bu Parti’de benim de son yıllarda ön saflarda yer almam istenmemiştir. Hatta 2003’te net olarak Genel Başkanlığı almak üzere olduğum görüldüğünde traji-komik şekilde Genel Başkan seçimine birkaç saat kala apar topar tüzük değiştirilmiş ve resmi onaydan geçmeden oracıkta yürürlüğe konmuştur. Ama bu veya başka mesafe koymalar, benim partiyle ilişkimi asla değiştirmez, CHP’liliğimi etkilemez. Dikkat ederseniz, birçok kadro gelir geçer ve değişir, ama ben kalırım. Hatta halk da sokakta beni hep CHP Milletvekili sanmaya devam eder. Çünkü ben zaten hissiyatımda “milletin vekili”yimdir. Ben inandığım Atatürk’ün Partisi’nde yoluma devam ederim. Benim Parti’ye “küsme” lüksüm yoktur.
Genç’in yazısında beni ciddi rahatsız eden tek şey, “dikkatli olun, öyle böyle değil, çok dikkatli olun..” şeklinde dikkatsiz bir dost uyarısı gibi kaleme alınmış ama maalesef herhalde farkına varmadan tehdit kokan bölümdür. Tüm yazıda bir tek o bölümü, Genç’in tecrübesine ve duruşuna yakıştıramadım.

REEL SİYASETİN ACIMASIZ SİVRİLİĞİ
Kimse siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama ister Parlamento’da, ister derneklerde, ister basında siyaset yapanlar, gerçekçi olmayan ve siyasette yalnız çözümsüzlükleri ve tıkanıklıkları değil, o dönemdeki en iyi çıkış yollarını göstermeye mecburdurlar. Reel siyaset yuvarlak laflar kaldırmaz, herhangi bir akış yanında büyük bir hata yapanlar daha sonra ömür boyu bu hata ile yaşamak durumunda kalırlar. Mesela, 1994’te birleşmemek için inatçı şekilde ısrarcı olanlar, 2003’te tüzük değiştirme rezaletine parmak kaldıranlar veya Ekmeleddin İhsanoğlu’na CHP Cumhurbaşkanı adayı olarak oy veren Milletvekilleri, ömür boyu bu ağır pişmanlıklar ile yaşayacaklardır. Keza, bugün “CHP’yi beğenmiyorum ve desteklemiyorum” diyenler, pasif kalsalar bile Erdoğan’ı ve bu iktidarı destekliyor olacaklardır. Bunu engelleyemezler. 2019’da Meral Akşener’i destekliyorum deseler bile, yine ancak CHP ile güç birliği yaparak bu düşüncelerini iktidara taşımayı deneyebileceklerdir. Bunu yapmazlarsa boşa konuşuyor, ülkeye ve kendilerine zaman kaybettiriyor olurlar. Yanlış anlamayın, tabii ki değerli bir anlamı vardır söylediklerinin, ama siyasette bir karşılığı yoktur. CHP’yi kötülemek veya iğneleyerek aşağılara çekmek, Türkiye’yi kurtarmaya yetseydi, Türkiye şimdiye kadar bin kere kurtulurdu! Mesela 2019’dan önce hala kafalarına göre yeni, ideal, ulusalcı bir parti kurmayı düşünen ve kendilerini bu şekilde avutan başka rüyalar aleminde arkadaşlarım da vardır. Daha önce bu yolun en az on kere denendiğini hatırlamadan heyecanla bu senaryolara tekrar girişebilirler! Nihat Genç veya başkaları, CHP’nin suç dökümlerini yaparak o kapıyı sonuna kadar kapatmaya da çalışabilirler! Ama yerine başka somut bir çıkış sunamazlarsa iktidarın yoluna su taşımaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar, hem de farkına varmadan! İşte o zaman onların ne diktadan, ne şeriattan, ne hukuksuzluktan çıkış konusunda bir plan sunamadıkları ortaya çıkar. CHP’yi beğenmeyenler ayaklarını yere basarak başka bir somut ve kitleleri ikna edebilecek alternatif sunmak durumundadırlar; sunamazlarsa demokratik bir kurtuluş planları yok demektir.

KİMSE HALKI ÇÖZÜMSÜZLÜĞE HAPSEDEMEZ!
Şimdi size, bu yanıtımın en kilit cümlesini sarf ediyorum: Türk halkını çözümsüzlüğün katı ve boğucu duvarları arasına hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur. Örneğin “hiçbir parti oy hak etmiyor, sandığa gitmeyin” diyerek hava attığını sanan burnu havada bir “aydın” varsa, bilin ki bugünkü iktidarın en çok duymak isteyeceği propagandayı yapmaktadır! “Yeni bir ulusalcı Parti kurup Samsun’dan yürüyelim” diyen aydın varsa, ne kadar iyi kalpli olursa olsun, yine günümüz iktidarının oy parçalanması adına destekleyeceği bir insan olmaktan öteye geçemez. Çünkü CHP, siz ister beğenin, ister beğenmeyin, Cumhuriyet’in Atatürkçü halk tabakalarının içine nüfuz etmiş, yalnız il-ilçelerde değil, köylerde, kasabalarda, beldelerde örgütlenmiş ve o ateşi her yörede az ya da çok taşımış, içi Cumhuriyet aşkı ile dolup taşanların Partisidir. Siz isterseniz on bin kişilik salon toplantısı doldurup marşlar söyleyin, varabileceğiniz hiçbir yer yoktur. Bu dediğinizi, Cumhuriyet’in en sağlam aydınları , Mümtaz Soysal’lar, Yekta Güngör Özden’ler, Vural Savaş’lar yakın zamanlarda denemiş, dev birikimleri ve tertemiz kalplerine rağmen, onlar bile zaman ve para harcamak dışında bir yere varamamışlardır. CHP, Türkiye’nin çıkışını arayabileceği tek Parti’dir. Tekrar ediyorum, Akşener’in sağ-merkezden kurduğu Parti ilerlese bile, muhalefet ancak işbirliği ile bugünkü yapıyı değiştirmeye yeltenebilir. Aksi, lafı-güzaftır. CHP’ye benden daha bağlı bir Parti’li pek bulunamayacağını herkes bilir. Ama öte yandan, CHP’yi her gereken noktada, benden daha çok ve daha sert eleştirmiş hiçbir CHP’li de yoktur. Önemli olan, Cumhuriyet’in vicdanı ve kalbi olarak, Atatürk’ün partisini sürekli olarak doğru yörüngeye çekme çabasıdır. Bu siyasi gerçekçilik ve dürüstlüktür. Evet, herkes siyaset yapmaya mecbur değildir. Ama Türkiye için söyleyecek sözü olan cesur yürekli insanların CHP’ye girerek, Parti’yi istedikleri Cumhuriyetçi, demokrat, ulusalcı yörüngeye çekmeye çalışmaları, benim onlara somut önerimdir. Zaten bunun dışında yalnız çözümsüzlük vardır. Bu düşüncelerle, sevgili dostum Nihat Genç’i, kefil olacağım yurtsever, Türkiye aşığı ödünsüz kimliğiyle, güzel kişiliğiyle CHP’ye davet ediyor, mücadeleyi her aşamasında Parti içinde sürdürmesini bekliyorum. Sevgilerimle....