1 Temmuz 2017 Cumartesi

BİYONİK ADAM ADALET PEŞİNDE! | BEDRİ BAYKAM | 30.6.2017


Ben sporcu geçinirim. Yarı-profesyonel tenis oynadım ve bunun dışında 50 yıldır amatör futbol oynuyorum. Her iki sporu yapmaya devam ettiğim için nefes kotamı yüksek bulurum. Dün Kılıçdaroğlu'nun Adalet Yürüyüşü’ne sabahtan itibaren katılırken, bu maraton yürüme günlerinin inanılmaz yüksek hızlı, disiplinli ve ciddi ritmini kafamda canlandıramamıştım. Ben hayatı boyunca spor yapmış, 60 yaşında bir insanım. Kılıçdaroğlu 69 yaşında. Ama öyle bir yürüyor ki, onu ancak “biyonik adam” olarak algılayabiliyorsunuz! Lafı kıvırmadan hemen baklayı çıkartmak istiyorum: Kılıçdaroğlu’nun bu yürüyüşteki performansı, emin olun Türkiye değil, dünya çapında bir sporculuk başarısı, her şeyden önce... Buyurun gidin bunu profesyonel koşuculara, yürüyüşçülere sorun! İnanın bana onların da küçük dillerini yuttuklarını göreceksiniz! Normal yapıda ve o yaşta bir “insan”ın, hele hele profesyonel veya amatör bir sporcu kimliği sürdürmemişse, o performansı göstermesi emin olun mümkün değil! Kimse buna alışmasın, “Yürüyüş 15. Gününde” filan diye okuduğunuz haberleri öylesine okuyup geçmeyin! Alışmayın!
Yürüyüşe beraber katıldığım Orhan Alkaya’nın zaten ayağındaki rahatsızlık önceden vardı ama buna rağmen ciddi bir fedakarlıkla benimle İstanbul’dan geldi. Onun da öğleden sonra dönüş mecburiyeti ile 3. etabı bitiremeden döndük İstanbul’a. Yürüyüşe gün boyu girenler, çıkanlar hep var! Ama bir tek Kılıçdaroğlu, bana dün tekrarladığı kendi sözleriyle “her santimetrekaresini” yürüyor bu 430 kilometrenin! Ne arada 3 kilometre bir otobüse biniyor, ne de kimseler onu Saray meraklılarında olduğu gibi altın tahtta taşıyor! O, bu maratonun tek toptan atleti...

PARTİ %49’A RÜŞTÜNÜ İSPAT EDİYOR...
Böyle bir düşünceyi ortaya atmak ve fikri takibini getirmek, uygulamak -özür dilerim ama- her babayiğidin harcı değildir. Bu bir meydan okumadır. Hem topluma, hem rakiplerine, hem de insanın kendi kendisine yönelttiği bir meydan okuma... Bu toplum Kılıçdaroğlu’na bir teşekkür borçlu! Moral bozukluğunun referandum sonrası tavan yaptığı bu günlerde, yeniden inançla yollara düşen ve kendine güvenen ve çevresinde sinerji ve dayanışma duygusunu bizzat yaratan bir lider olarak, bir yıldız gibi parladı. Kemal Bey, öğle saatinde bir kaç saatlik istirahat hariç, beyne kanama geçirtebilecek bir havada dur durak tanımadan bu yürüyüşü sürdürüyor. Emin olun ki açıkça ölüme de meydan okumaktır bu ve “köle gibi yaşamaktansa öleceksek ölelim” diyebilmiştir. İnsanların canlarından başka kaybedecek bir şeyleri kalmadığı zaman işte ortaya böyle süper fikirler çıkar. Ona bu olağanüstü gücü veren inançla birlikte gelen kararlılık. Halkın candan desteği ve oluşan dayanışma ruhu tabii ki bu büyük girişimi başlatan liderin samimiyetini kanıtlamasıyla ortaya çıkıyor. İnsanlar artık daha güler yüzlü ve umut dolu gözlerle bakıyorlar sürdürdükleri büyük mücadeleye... Parti ise çok daha dinamik ve önüne bir hedef koymuş olmanın farkını yaşıyor. Örgüt şu anda birliğini sağlamış ve kollarını-parmaklarını çok daha iyi hareket ettirebiliyor. Sanki bebeğin yürümeyi öğrenmesinin ardından, tam süratle koşacak bir genç geleceğinin habercisi bu maraton!

MAÇKA DEMOKRASİ PARKI’NDAKİ DİRENİŞ NİYE KALDIRILDI?
Parti’nin yaptığı tek bir önemli hata var gözümde: Maçka Demokrasi Parkı’nda süren direnç noktası yürüyüşe ve Maltepe’ye ağırlık verilsin, güçler bölünmesin gibi gerekçelerle geçen Pazar kaldırıldı. Bunu mantıksız buldum. Çünkü İstanbul, Kemal Bey’in yürüyüşüne günde 20 otobüs yollasa, 800 kişi eder. Halbuki İstanbul’da 20 milyon insan var! Keza Maçka’ya gelen Beyoğlu, Beşiktaş, Sarıyer, Şişli, Kağıthane’ye bağlı insanlar, hiçbir şekilde Kılıçdaroğlu’nun geleceği son gün, yani 9 Temmuz dışında, kalkıp her gün Maltepe’ye gidemezler. CHP, anlamsız şekilde o direnç noktasını kimseyi ikna edemeyen gerekçelerle durdurdu. Bunu İstanbul niye yaptı, ben çözemedim. Büyük Adalet Yürüyüşü’nün en önemli tamamlayıcı hareketi, AKM’nin kapatılmasına benzer bir boş kararla kaldırıldı. Bu kararı durdurmak için de, elimden geleni yaptım ama başaramadım. Bu hatayı da -bizi ikna edecek bir mantıklı iç bilgi vermezlerse- bu direnç döneminin nazar boncuğu olarak belleğimize yerleştirelim! İşin tuhaf tarafı, Parti’nin en önemli insanlarıyla beraber üzüldük!

PARTİ İÇİ MUHALEFET, HEDEF VE GÜNDEMİNİ DEĞİŞTİRMEYE MECBUR!
Kılıçdaroğlu öyle bir hamle yaptı ki parti içi muhalefetin bütün ezberleri bozuldu. Bunu ben söylüyorsam varın artık siz düşünün! Ben ki geçmişte ve daha yakın geçmişlerde Kılıçdaroğlu’na karşı o kadar ciddi eleştiriler getirip muhalefet etmiş bir üyeyim. Kılıçdaroğlu bu büyük yürüyüşü, Parti içi muhalefeti susturmak için yapmadı tabii ki ama onun adalet arayışıyla görülmemiş boyutlarda yola düşmesi, kendisine karşı odaklanan muhalefeti mecburen sınırlarına çekti, ve haklı da olsa birçok eleştirinin ve CHP gündeminin yapısını bozdu! Mesela hep Kemal Bey’e karşı adı geçen Muharrem İnce veya iki ay önce o meşhur çıkışını yapan Baykal, bu gün Genel Başkan’a karşı o adımları atamazlar, atmamalılar... Bu arada her ikisi doğal hakları ve talepleri olacak şekilde, CHP Genel Başkanı olmak isteyen Metin Feyzioğlu ve Ümit Kocasakal’ın farklı nedenlerle Adalet Yürüyüşü’ne mesafeli tavırları, çeşitli yorum ve spekülasyonlara neden oldu! Feyzioğlu’nun her partiye eşit mesafede olma tezi, herkesi ikna etmese de, bir anlam taşıyor. Kocasakal’ın ise, tam ne dediği de anlaşılamadı bu konuda... Bu konularda söyleyeceğim çok net: Bugüne kadar kendisini Parti’de muhalif olarak tanımlanmış olanlar dahil, aklı olan herkes -yalnız her CHP’li değil her demokrat insan- Kılıçdaroğlu’nun tarihi çıkışını elinden geldiği kadar desteklemelidir.
Sonuçta şu anda Kılıçdaroğlu, Parti’nin nabzında rüştünü her zamankinden daha çok ispat etmiş bir lider konumuna geldi. Parti her zamankinden daha güçlü bir birlik yaşıyor. Ayrıca bu yoğun beraberlik ve dev yürüyüş korteji, kesinlikle tüm HAYIRcı kitlenin hem dikkatini, hem de samimi ilgisini çekiyor.

YOLDAN NOTLAR
Yazının başında anlattım, yürümeye başlar başlamaz önce Kılıçdaroğlu’nun emin adımları ve yüksek ritmi insanı şaşırtıyor. Sonra birden dudaklarımın kuruduğunu ve kelimeleri telaffuz edemediğimi görüyorum. Allah’tan yanımda bir şişe su var! Onu öyle büyük bir ekonomi ile içiyorum ki sormayın gitsin! Biraz Volkan Demirel’in penaltılar öncesi, her defasında gidip küçük şişeden bir yudum almasına benziyor! Organizasyon Komitesi ve milletvekillerinin yürüyüş kollarına sürekli bir düzen getirme çabası var. Halbuki öte yandan sanki yürüyüşü ciddi bir kaosa doğru çekmek isteyen başka odaklar da gördüm. Sonuç mu? Mesela yola beraber çıktığınız arkadaşlarınızı, o koşuşturmada hızla kaybediyorsunuz.
Sanki ortada hep gizli bir yarış var: Herkes Genel Başkan’a en yakın bölümde olmak için bir yarış halinde! Hem o gün gelip bu yolu beraber paylaşma onurunu yaşayan halktan insanlar hem de partinin kendi örgüt üyeleri! Bir yandan Parti’nin kendi görevlendirdiği üye korumalar ve aynı görevi yapan çevik kuvvet birliği dışında en belirgin kesim kırmızı tişörtlü milletvekilleri! Onları tanımayan biri, örgüte dün katılmış en mütevazi üye zanneder o kıyafetle! O kadar özverili bir çalışma yapıyorlar ki kadın erkek hep beraber sahada! Yani anlayacağınız, on binler için Genel Başkan’ın önde yürüdüğü konvoyun başında bir an olabilmek en önemli nokta: altılıyı bulmak gibi bir şey! Kemal Bey’de genellikle bir an katılıp yanında resim çektirip güzel bir çift söz söyleme merakı taşıyan bu insanlara karşı çok sempatik ve açık, her zamanki mütevaziliğinde...
Genel Başkan’ı önce ilk molada karavanında ziyaret ettim. Bu işin emeğini ortaya koyan ve esas yükünü çeken, bedelini fiilen ödeyen ayaklarını dinlendiriyordu. Her zamanki nezaketi ve mütevaziliğindeydi... Orhan Alkaya’nın yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen, gelebilmiş olduğunu duyunca hemen kendisini görmek istedi ve bu buluşmayı da sağladık. Küçük bir karavan arabasının içinde Kemal Bey, Genel Merkez’de gösterdiği yakınlığı ve dostluğu, o küçücük oturma koltukları üstünde de en zarif şekilde sürdürüyordu. Parti’nin genel protokol karavanları köşesinde, CHP örgütünün en değerli emekçileriyle su ve çay içtik, sohbet ettik, milletvekilleriyle fotoğraf çektirdik. Yürüyen on binlerce örgüt üyesi veya bağımsız yurttaş için ise, CHP’li belediyeler çok güzel hazırlıklar yapmışlardı: sular, sandviçler, meyve suları, çaylar... Onları da tebrik ettim.
4 Temmuz Salı günü, Kılıçdaroğlu’na bu sefer 40 kadar değişik dallardan sanatçı ve yazar götüreceğiz. Ama bu muhteşem yürüyüş girişimine kendi katkısını vermek isteyen her insanımızı izninizle uyarıyorum: Tabii rahat ayakkabılar giyin, yanınıza bol su, şapka ve bir de o enerjili çikolatalardan alın.
Bir de tabi sakın sloganımızı unutmayın, ana konu: ADALET! Hani Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın derhal ihtiyaçları olan adalet! Onların şu anda yaşadıkları korkunç günleri durdurmak, demokrasimizin namusu, yaşam suyu! Kılıçdaroğlu, başta olmak olmak üzere, tüm haksız yere tutuklu gazeteciler, arafta bekleyen akademisyenler, haksızlığa uğrayan sahiller, araba arkasında sürüklenen köpekler, ormanlar, zeytinlikler için yürüyor...
Kendi FETÖCÜ geçmişlerini unutturmak için, sağda solda uydurma sürrealist hikayelerle FETÖCÜ arayan, Ergenekon davasının “kes-yapıştır-kopyala” taktiklerini uygulayanlara karşı yürüyor.

Keşke CHP’li dostlarım, bu yürüyüşün yüklü bölümünü daha serin bir havada, ya sabah erken, ya da akşam üstü akşam saat 15.30 veya 16.00 gibi bir saatten itibaren yürüseler de, yılın en sıcak günlerini yaşayan Türkiye’de kimsenin baygınlığına veya Allah göstermesin kaybına sebep olmadan yaşanabilse...                                                         

23 Haziran 2017 Cuma

138. MADDE HARFİYEN UYGULANSA BAKIN NE SÜRPRİZLER YAŞANIRDI! |Bedri Baykam | 22.06.2017


HADİ BUYURUN, HASAN TATLI KADAR YÜRÜYÜN!
Lafı dolaştırıp uzatmaya gerek yok. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu tebrik ediyorum. 400-500 kilometre yürümek her babayiğidin harcı değildir. Herkes bundan söz edebilir, veya şehir içi bir günlük uzun bir mesafe yürüyebilir. Ama yollara düşüp ADALET isteyerek bu disiplinle belki 3,5 hafta veya daha fazla sürecek bir yürüyüşe başlamak için, başka düzeyde bir kararlılık ve içsel güç lazım. Kılıçdaroğlu, ciddi olarak alkışlanması gereken bir hamle yaptı. CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasıyla bardağın taşıp, her şeyin sapır sapır dökülmeye başladığı noktada, bu eylemi devreye soktu. Her şeyin biriktikçe birikmeye ve iktidarın güç sarhoşluğu içinde muhalif her kişi ve kavramı aynı sepete atmaya başladığı bir süreçte DANKS diye başlattı bu yürüyüşü. Herkes Kılıçdaroğlu’nu “miting yapmıyor” diye eleştirirken o birden en spontan kararla “Hadi Türkiye sahaya, yollara!” dedi! Grup toplantıları ve MYK toplantılarının da yollarda gerçekleştirilmesi ise tam bir demokratik seferberlik havası yansıtıyor ve etkili oluyor!

Şimdi herkes illa bir kılçık arayacak ya? Efendim, Berberoğlu da zaten kimmiş, yürüyüşe kaç kişi katılmış neden daha fazla insan yokmuş, hedefe böyle mi varılacakmış! Her kafadan bir ses çıkıyor, ağzı olan konuşuyor! Ben de onlara diyorum ki, “Sizin içinizden geçtiği kadar çok kişi katılmıyormuş ya? Buyurun ailece hep beraber, çoluk çocuk siz de yollara düşün, niye uzaktan eleştiriyorsunuz veya laf atıyorsunuz? Kendini dokunulmazlığı olan ulvi süper zekalardan biri zannederek laf sokmaya çalışmak kolay. Hadi buyurun gidin 10 km yürüyerek başlayın, olayın boyutlarını ve ‘Hanya’yı Konya’yı’ anlamak için...
Bu heyecanı yüreğinde hissetmeyen, açığı kendinde arasın!
Fransa’da dev bir siyasi doğuma ve sürprize imza atarak iktidarı toptan ele geçiren yeni lider Macron’un da hareketinin adı “En Marche”, yani yürüyüşte/hareket halinde... Kılıçdaroğlu ise yürüyüşü bizzat kendisi yapıp fiiliyata geçiriyor. Birçok duyarlı insan bu yürüyüşe değişik etaplarında katılıyorlar: Altan Öymen, Nasuh Mahruki, Ataol Behramoğlu, Melike Demirağ, Zülfü Livaneli, Genco Erkal, Dostlar Tiyatrosu ekibi, Emre Kongar, Tevfik Kızgınkaya, Ergenekon-Balyoz mağdurları, Sunay Akın, Metin Uca, Somalı aileler, Yılmaz Büyükerşen, tüm CHP Milletvekilleri ve sayısız mert demokrasi neferi bu uzun serüvene fiili destek verdiler yollarda... Adı hiçbir zaman buralara sığmayacak olan ünlü ve ünsüz tüm katılımcıları candan kutluyorum. Ve tabii devrim şehidi olarak gördüğüm, bu demokrasi ve adalet arayışı yürüyüşünde ölen değerli ebedi genç Hasan Tatlı’ya mekanı cennet olsun diyorum ve aziz hatırası önünde eğiliyorum. Neden mi şehit diyorum? Gayet basit... Bu Cumhuriyet devrimleri ve demokrasi karşıtı gidişat hızlanmasa, 69 yaşında ne işi vardı yollarda Tatlı’nın? Ama o gelecek kuşakları korumak için kendini feda etmeyi tercih etti, sağlık limitlerini göz göre göre zorladı.

138. MADDE NASIL İHLAL EDİLİRMİŞ, BUYURUN GÖRÜN!
Pazartesi günü, Başkanı olduğum UPSD Galerisi’nde, derneğimiz ve İstanbul Barosu’nun beraber yaptığı Dünya Sanat Günü etkinliğinin sonucu olan çok ilginç serginin açılışı vardı. Maltepe Çocuk Cezaevi ve Ümraniye Çocuk Eğitim Merkezi'nde çocuklarla beraber yaptığımız stüdyo çalışmasında ürettikleri resimleri sergiledik! Çok güzel bir açılıştı. İstanbul Barosu başkanı sevgili Mehmet Durakoğlu da açılışa katıldı, keşke resimlerin sahipleri de aramızda olsaydı! Belki gelecek sefer bunu da başarırız. Asıl söylemek istediğim şu, orada Durakoğlu’na sordum, acaba yanılıyor muyum dedim: Cumhurbaşkanlığı yürüyüşe katılacak olanları açık açık 138. madde ile tehdit ediyordu. Ben de Durakoğlu’na dedim ki: “Cumhurbaşkanı bunu yaparak açıkça 138. maddeyi kendisi ihlal etmiş oluyor öyle değil mi?” dedim. Ne diyordu 138. madde?
Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”
Durakoğlu, üst düzey bir hukukçu olarak tamamen aynı fikirdeydi, “haklısın” dedi. Demek ki hiç kimse, “hiçbir organ, makam, mahkemelere tavsiye ve telkinde bulunamaz”mış! Tabii ki Cumhurbaşkanlığı makamı da buna dahil! İyi ki hatırlattı bunu sayın Cumhurbaşkanı, ne kadar teşekkür etsek azdır. Böylece bu konuda hiçbir şey yapamayacağını ve yargıyı yönlendirmeye hakkı olmadığını herkese bir defa daha en net bir dille göstermiş oldu! Artık bu saatten sonra zaten doğal olarak yürüyüş haklarını kullanan Kılıçdaroğlu ve ona destek veren sayısız vatandaş hakkında şu ya da bu yanlış yorumla soruşturma açmayı düşünen bir savcı varsa, o bile artık zor kımıldar! Çünkü bunu yaparsa, Cumhurbaşkanı’nı zor duruma düşürmüş olur! Açık açık yapılan yönlendirme, doğrudan sepete kendiliğinden düşmüş olur ve sonra savcılar bu kanıtla işlem yapmak durumunda kalırlar, maazallah!
CHP ve iktidar-Cumhurbaşkanı hattında bu polemik başladıktan sonra, CHP’nin çıkardığı belgelere bile gerek yoktu! Cumhurbaşkanı zaten artık yargının tüm atamalarından sorumlu noktada olduğu için, o verdiği demeç bile 138. madde ihlali olarak yeter de artar bile! Beştepe’den gelen açıklama ise çok zayıf: Bunlar telkin değil, ihbarmış! Devletin en üst organları zaten yargı mensuplarının geleceğini belirleyen noktadalar! Onların “ihbar” etmelerinin telkinden ne kadar farkı olduğunu günümüz Türkiyesi’nde biri çıkıp bana anlatsın lütfen! İşin bir diğer ilginç tarafı, başta Nagehan Alçı olmak üzere, son dönemlerde yargının yaptığı hatalara katlanamadıklarını söyleyen iktidar yanlısı isimlerin durumuydu... Bir an geliyor, “yargı bağımlılığı” düzeyi (!), artık yandaşlara bile ağır geliyor! Düşünüyorum da, “acaba bizler mi anlamıyoruz yeni durumları?”... Hani yargı bağımsız ve tarafsız olacaktı ya? “Acaba biz mi önyargılarımız yüzünden göremiyoruz aslında yargıda her şeyin mükemmele koştuğunu?” diyorum kendi kendime aynaya bakıp...

ERGENEKON SAVCILARININ YÖNTEM FOTOKOPİLERİ
Sözcü Türkiye’nin en muhalif gazetesi. FETÖ ile yıllardır hepimiz gibi en büyük mücadeleyi verenler arasında en önemli kurum. Burak Akbay, onun yalnız gazetecilik yapan patronu. Bir bakıyoruz ki, tüm oklar ona çevrilmiş, olmadık şekilde kendisi FETÖ koruyucusu ilan edilmiş! Hem de hangi gün saldırı yapılmıştı, onu da sakın hiçbir zaman unutmayın: 19 Mayıs! Bu tam gerçek niyetin itirafı oluyor! Mantık akılları sıra Cumhuriyetçilere gözdağı vermek! Ben de onlara Allah akıl fikir versin diyorum! Atatürkçüleri korkutamazsınız!
Ortada hiçbir mantık veya bağlantı yok. Günlerdir izlediğiniz bilgileri tekrar etmeyeyim! Gökmen Ulu ve Mediha Olgun’un durumu da ortada! Söylenebilecek tek şey var: Sözcü kumpasını hazırlayanların, hayal gücü hiç yok! FETÖcülerin affedilmez taktiklerini, yani “kes-yapıştır/uysa da koy, uymasa da” şablon olarak aynen almışlar! Peki hiç akıllarına getiriyorlar mı acaba, bu yöntemle tarihi dolandırmaya çalışan, başta Zekeriya Öz olmak üzere, tüm sözde savcılar, yargıçlar ve emniyet mensupları şu anda ya içerdeler ya da bir delikte saklanıp, kara kara akibetlerini düşünüyorlar! Açlık grevi yapan akademisyenler Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’ya bir şey olursa bunun bedelini en başta kim ödeyecek? Çünkü artık sınırdalar...

KOMEDİ ÖTESİ YORUMLAR
Kılıçdaroğlu “yürüyüşün etnik-siyasi-ideolojik-inanç temelinde herhangi bir kimliği yoktur” derken, gerçekten bu adalet arayışını CHP’nin ötesinde tüm partilere ve tüm vatandaşlara açan bir liderliği öne çıkarmayı başardı. Maalesef onun her lafına bir kulp bulmaya çalışan sözde muhalif, sözde Cumhuriyet’e bağlı kimi odaklar, Türk solunun en ölümcül, en eski bölünme/bölme hastalığının yeni izlerini yayarak tarihe gaflarıyla kalmış oluyorlar! Gün ayrılıklarımızı, potansiyel kavgalarımızı öne çıkarma günü değil. Gün demokrasiyi toptan gömmeye çalışanlara karşı güç birliği içinde ifade özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını, Atatürk devrimlerini, demokrasiyi savunma günü!
Yaratılan çağdışı havayı hafifletmek için midir, orasını bilemem. Bir yandan Binali Yıldırım “niye yürüyorlar, hızlı trene binsinler” diyor, diğer yandan kralın has adamı Bahçeli “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” diyerek zirveye gözünü kırpıp reveransını vermiş oluyor! Bu arada Osman Baydemir’in Cemevleri hakkındaki çıkışını “laikliğe aykırı” bulan yargı, bu konudaki beklenilmedik çıkışıyla göz kamaştırıyor! Umuyorum ki mesela Milli Eğitim’de gördüğümüz laiklik ve Atatürk devrimlerinden sapmalar konusunda da benzer bir ivedi hassasiyet gösterecekler!
Diğer bir kahkaha konusu, FETÖ’nün siyasi kanadını yok saymaya kalkışan değerli “girişimciler”in acıklı durumu! Her gün bu münasebetsiz sosyal medyada önleyemedikleri şekilde yayınlanan kendi videolarından kaçanlar, sağda solda, 60 yıllık sahte CHP makbuzlarının yardımıyla dışarıda saadetlerini ve “siyasi kanadı” arıyorlar (!) Bu arada bizlerin her an binlerce makalede deşifre ettiğimiz, bir çok Genel Kurmay Başkanı’nın sayısız defa deşifre ettiği büyük FETÖ kumpasını “17/25 olayına kadar göremedik/anlayamadık” diyen akıl almaz derecede şatafatlı, yüksek rütbeli (!) kocaaa bir kitle de var! İşte onlar dahil herkese hatırlatıyor Kılıçdaroğlu, “herkesin bir gün Adalete ihtiyacı olacak”...

GÜNEŞ UFUKTAN ŞİMDİ DOĞAR...
Kılıçdaroğlu ısrarla, kararlılıkla yürüyor... “Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar” diyerek halka güven veriyor, umut veriyor. Bu yolun tamamını gören ve yürüyen yalnız o var! Her birimiz o etapların birine veya bazılarına katılan destekçiler oluyoruz. Ama tablonun bütününü gören bir tek o! Kılıçdaroğlu’nu bazen saf, bazen pasif gören çok kişi oldu. Benim de kendisini çok eleştirdiğim zamanları bilirsiniz. Ama şapka çıkarmayı da bilmek lazım! Bu eylemin Türk demokrasisine yaptığı gençlik aşısı, her zerresiyle ortada!


13 Haziran 2017 Salı

NADAL PARİS’TE 10. ZAFERİNDE REKORLARA DOYAMADI | Bedri Baykam | 12.06.2017

2017 Roland-Garros’da fazla sürpriz olmamıştı. Raonic’in erken vedası, Djokovic’in Thiem’e 3-0 yenilmesi, bir iki haftayı izleyen tenis severleri fazla tatmin etmemişti. Bu nedenle herkesin büyük beklentileri vardı tek erkek finalinden. Wawrinka’nın başka bir düzeye geçip Slam turnuaları kazanmaya başladığı 2014 ve sonrası maçlara baksak, aralarındaki 6 maçın 3’ünü Wavrinka, 3’ünü Nadal almıştı. “Neden olmasın?” diyordu herkes, bu tekrarlanabilirdi! Ben dahil basın tribününde neredeyse herkes, içinden Nadal’ın kazanacağını tahmin edebiliyor, ama olağanüstü bir maç görmek umuduyla yine aklına o arada parlayan büyük Wawrinka’yı getirip umutlarını yükseltebiliyordu. En azından 5 setlik bir rüya final vardı insanların aklında!
 
CANAVARI SOFRASINDA SEYRETTİK
Ama öyle olmadı. Burada daha önce kazandığı 9 Roland Garros’un 8’inde Nadal’ı canlı izleme şansı bulmuş olan biri olarak söyleyebilirim ki, bu yıl İspanyol tenisçi herhalde tüm geçmiş zamanların da ötesinde, formunun gerçekten en üst zirvesindeydi. Finale gelene kadar tek set kaybetmeyen ve rakiplerine yalnız 29 oyun veren Nadal, bu yıl sanki her maçta her puanı almak üzere kurgulanmış bir canavardı. Dünkü finalin son puanında, kortun ortalarında olmadık bir yerde, “no man’s land” denilen bölgeye yakın bir yerlerde yakalanan Wawrinka, biraz sıkıntı içinde olmadık derecede saçma bir vuruşa kalkışınca, maç bitiverdi ve Nadal’ın o müthiş yeni rekoruna ulaştığı belli oldu. İspanyol tenisçi kendini neredeyse istisnasız her sefer yaptığı gibi yerlere bırakırken, tüm Roland Garros stadı ayağa kalkıp kendisini alkışlara boğdu. Ama bunun bir heyecanı filan da pek kalmamıştı. Konu daha çok saygı ve “adama hakkını vermek”ti. Ortada gidip gelen bir maç, riske giren bir şampiyonluk olmamıştı. Bizler yalnız toprak kort canavarının yine rakiplerini üst üste afiyetle yemesinin canlı tanığı olmuş olmakla övünebilirdik! Nadal, yıllardır o sahada sanki kendi yarattığı “kişiye özel” bir tenis oynuyordu. O Paris’in Philippe Chatrier santrkortu, onun için kendi evinin salonundan daha tanıdık bir yerdi.
Maçta para atışını kazanan Nadal servisi seçti. İlk sette 2/2’ye kadar süren eşitlik, o andan itibaren bozulmaya başladı. Wawrinka, 2 forehand, 2 de backhand doğrudan hatayla kendi servisini kolayca bıraktıktan sonra Nadal oyunda ağırlığını daha da hissettirmeye başladı. Rakibinin kolayca verdiği sayılara kendi hazırladığı puanlarla yanıt vererek seti 6/2 ile kapattı. Yalnız ikinci set, en azından skor olarak bir final maçı gidişatına en kolay benzeyebilecek olandı. Bu sette, Wawrinka kullandığı ilk servis oyununu kaybedince, Nadal yalnız 3 puan kaybederek 3/0 öne geçti. Setin geri kalan oyunlarında -nasıl olduysa- Wawrinka servisine tutunmayı başardı. Kolayca, hiçbirini uzatmadan Nadal bu seti de 6/3 önde bitirdi. 3. set için hala bir nebze ümit taşıyan seyirci şayet var idi ise, onlar da giriş oyununda Wawrinka’nın yine servis kırdırdığını görüp kendi alevlerini söndürdüler. İsviçreli tenisçi servis kullandığı 2. oyunu kazandıktan ve Nadal durumu 3/1 yaptıktan sonra, tribünler maçın nabzını yansıtan trajik bir anekdota sahne oldular: Maça acaba en azından teoride bile olması gereken heyecanı bir Meksika dalgası deneyerek bir nevi yapay “kolajla” enjekte etmeye çalışan bir kaç yüz tenis sever, kimsenin bu ruh çağırma seansına destek vermediğini görüp, bu sevdadan o noktada vazgeçtiler. Zaten hızlandırılmış bir cenaze marşı havasında süren maçın bir sonraki oyununda Wawrinka son alkış alacak sayısını bir vole ile aldı ve top oynanmaya devam ederken, adeta beyni ve kimliğiyle maça oracıkta veda etti. Maçın geri kalan kısmı, Nadal’ın bilmem kaçıncı yüzyılda bile bir daha herhalde kırılamayacak 10. Roland-Garros şampiyonluğuna koşuşunun son sayılarıydı.
 
 
BÖYLE BİR İNFAZIN ANALİZİ OLUR MU?
Maç puanını size yukarıda anlatmıştım. Bu maçın analizini sizlere rahat yapabilmek amacıyla tüm istatistikleri, ekranda verilenden daha detaylı biçimde kendim tuttum. Fakat bu kadar tek yönlü infaz şeklinde geçen müsabakanın da, derin analizi nasıl yapılır, inanın ben de bilemiyorum. Notlarıma baktığımda, esas gördüğüm, Wawrinka’nın yaptığı 32 civarında basit hata ki, bunların üçte ikisini forehandiyle yaptı. Nadal’ın yaptığı basit hata sayısı, çok daha aşağılarda, rakibinin yarısından biraz daha az! Maçta atılan “ace” servis sayısının tek elin parmağında kalması da, kuru bir tablo yansıtıyor! İki tenisçinin vurdukları doğrudan kazanılan puanlarda, forehandde her şeye rağmen eşitlik varsa, backhandlerde, Nadal neredeyse iki misine ulaşmış. Her iki tenisçinin ister vole, ister smaç, filede kazandıkları TOPLAM sayı, tüm maç için 8! (Aralarında 4-4) (Bu maçı Federer oynasa, bu rakam toprakta bile ne hale gelirdi bir düşünün!). Uzun lafın kısası, bu maçta istatistikler fazlasıyla ortada. Wawrinka, onu “dünyanın en sevdiği zirve oyuncuları” arasına sokan özellikleri, pek kullanamamış! Toprakta “dokunulmaz” günlerinde başkalarını da bu duruma düşürdüğünü hatırlayıp fazla haksızlık yapmayalım Wawrinka’ya: Mesela 2008’de, aynı santrkortta seyrettiğimiz finalde, koca Federer daha kötü bir skorla 6/1, 6/3, 6/0 yenilmişti. Zaten geriye baktığımızda, 10 zaferin 4’ü, İsviçreli’yle oynanan ve hepsini kazandığı finallerde gelmişti. Onların da en çekişmelisi, 2011 finaliydi.
 
MAÇ SONRASI BASIN TOPLANTISI
Dünkü maç sonrası basın toplantılarında, Finalden önce düşündüklerini sahaya neden yansıtamadığını sorduğumda Wawrinka gerçekten hayatının en iyi oyununa yükselen “Toprak kort ağası” rakibine dur demeye çalışmanın zorluğundan, hatta imkansızlığından söz etti. En iyi tenisini oynamaktan uzak kaldığını kabul etti ve bu kadar formda olduğu zaman, Nadal’ın her zerresiyle oyunu yönlendirdiğinden söz etti. Diğer sorularda ise maça giremeyişinin, Murray’le oynadığı 5 setin yorgunluğu olduğu bahanesini kullanmayı ret etti Wavrinka. Fizik olarak kendisini çok iyi hissettiğini ancak mental olarak o maça çıkmanın zorluğunu yaşadığını itiraf etti. Daha önce Roland Garros’u kazanmış olmasının, her şeye karşın göreceli olarak bu kötü günden sonra bile “dünyanın sonu değil ya” diyebilmesini mümkün kıldığını söyledi. Finalde karşınızdaki Nadal beklediğiniz gibi miydi?” sorusuna yanıtı ise, kendisinden beklenen samimiyet ve açıklıktaydı: “Evet buldum. Yılın en başından beri, ister Avustralya’da, ister başka sahalarda, ister toprakta, inanılmaz bir seviyede, agresif bir tenis oynayan, en yüksek seviyedeki bir Rafa’ydı bu”.
Nadal’a sorulan da, nasıl hayatının en iyi tenisini bugünlerde oynadığı ile ilgili yorumlardı. “İki haftadır çok formdayım, iyi oynadığınız zaman, agresif de zaten olabiliyorsunuz. Evet Roland Garros çok önemli, diğer slam turnuaları da öyle, ama bu turda oynayan ve bu turnuaları değil, bir çok başka turnuayı oynayan ve kazanan insanlar da var, onlara da saygı göstermek lazım. Benim için de mesela Barcelona’da, Madrid’de kendi seyircimin önünde oynadığım maçlar da önemli”.
 
SODERLING FACİASI, 2009
Sonra, kendisine şu soruyu yönelttim: “Bugün hayatının en güzel günü olabilir burada, Roland Garros’da 10. zaferini kutluyorsun. Peki bu stadda geçirdiğin en zor günün, 2009’da Soderling’e kaybettiğin maç günü yaşadıkların değil miydi?”. Nadal biraz duraksadı. Biraz derinlere girmek zorunda kalacaktı. Biraz sözü çevirmeye çalıştı “Geçen yıl, (sakatlandığı için, 3. turdan önce sahadan çekilmişti) da çok zordu, ondan önceki yıllar da. Ama Soderling’e aldığım mağlubiyet, evet, zordu. 2015’ten daha zordu” (2015’te de çeyrek finalde Djokovic’e yenilmişti). Dolaylı olarak Nadal bu onayı vermiş olsa da, bu noktayı biraz açmak lazım: 2009’da burada formunun zirvesinde bir Soderling’e 4 sette yenilirken, hayatının en ağır travmasını yaşamıştı Nadal. Bu bir çok rekora aynı anda veda etmesi anlamına geliyordu. En başta “Roland Garros yenilmezi” ünvanıydı bu. Aynı zamanda ilk defa bir rakibi, onu 5 set üzerinden oynanan bir toprak saha maçında yenmiş oluyordu. O gün, bu iki rekoru geride bırakmanın ötesinde, Nadal sahada dağılmış, dayak yiyen lise talebesi konumuna itilmişti. Her noktada rakibini sürklase etmişti Soderling. Maçtan sonra Nadal perişan haldeydi, basın salonunun girişinde bir sandalyeye çökmüştü. Korumalar çekmeme izin vermemişlerdi 2009 Haziranı’nda o tarihi kareyi. Halbuki “nereden nereye” desek bile, bugün Nadal’ın tarihinde unutulmaz bir yeri olurdu, o alınan ders fotoğrafının… Ama Nadal o mağlubiyetin, daha ilerde, 2015’te çeyrek finalde yaşayacağı Djokovic mağlubiyetinden daha ağır olduğunu kabul etti Nadal… Hatta şöyle söyleyeyim: Soderling ona bir çeşit aşı yapmıştı. O nedenle Novak’tan gelen mağlubiyet, onu o kadar sarsmadı. Ama Soderling’den gelen mağlubiyet, aşısız ve en beklenilmedik anda, kendini o santrkortta “yenilmez” sandığı bir dönemde gelmişti. O ana kadar, Nadal için Roland Garros santrkortu Fenerbahçe’nin “Burası Kadıköy, buradan çıkış yok” sloganındaki gibi bir yeri temsil ediyordu. O beklenilmedik mağlubiyet, dünkü 10. zafere giden yolda Nadal’ın kendisine çeki-düzen vermesini sağlayan travmaydı. İsveçli tenisçi, bir iki yıl sonra, yaşadığı ağır sakatlıklar yüzünden tenisi erken bırakmak zorunda kalmıştı. Ama Nadal o maçtan bir ders çıkardı: Burada kendini rehavete sokabileceği hiçbir maç olmayacağını, bedelini ödeyerek öğrenmiş oldu.
 
 
AKLI ARTIK WIMBLEDON’DA
Nadal’ın bugününe dönersek de, bu –dünyanın en zor turnuasında- bu inanılmaz başarı serisini elde eden adama şapka çıkartalım! Aldığı 2,1 milyon Euro’yu da ayrıca kutlayalım. Ondaki azim, konsantrasyon, çalışkanlık, dünyada az sayıda sporcu, sanatçı veya farklı disiplinden insana nasip olan bir işine yoğunlaşmayı kanıtlıyor. Dünya bu galibiyetin yankıları ile uğraşırken, o şimdiden Wimbledon kalesini nasıl kuşatacağının ince hesaplarını yapıyor…

11 Haziran 2017 Pazar

OSTAPENKO: PARİS’TE PERİ MASALI ŞAMPİYONU! | Bedri Baykam | 10.06.2017


Bazen teniste bir peri masalı gerçekleşir. Bazen 32 seri başından biri olmayan, mesela Letonya’nın dünya sıralamasındaki 47 numarası, ömründe ilk defa katıldığı Roland-Garros turnuasında sırayla karşısına çıkan herkesi yener. Tsurenko, Stosur, Wozniacki, Bacsinszky ve finalde 3 numaralı seri başı Halep’i yenerek şampiyon oluverir! Ve düşünün ki bu 20 yıl önce Brezilyalı Gustavo Kuerten’den beri seri başı olmayan bir tenisçinin ilk zaferidir. Letonya’nın Paris’te ilk şampiyonluğudur. Bu peri masalı, şöyle bir tesadüfe de tanıklık eder: 1997’de Kuerten’in kazandığı gün doğmuştur Jelena Ostapenko, 8 Haziran 1997!
Gördüğünüz gibi bazen şampiyonluk hikayelerinin alt yazısını, tarih önceden yazmıştır. Size de okumak düşer...
Simona Halep ise, kendi ekibi ve Romen taraftarların sürekli desteğine rağmen, 2014’de Sharapova’ya karşı da limitte kaybettiği şampiyonluk fırsatını yine kapının ucunda teperek, eve mağlup dönmek, umuda biletlerini ertelemek zorunda kaldı!
Şayet bu finali kazansa, Alman Kerber’in yerine dünya 1 numara olacak olan, yıllardır adını duyduğumuz, büyük maçlarını izlediğimiz Simona Halep’in bu şampiyonluğa genç rakibinden çok daha fazla ihtiyacı vardı. Çünkü bir daha Serena Williams ve Sharapova’nın aynı anda oynamayacakları bir Roland-Garros’a denk gelmek, zorlu rakipleri teker teker yenmek çok zor olacaktır.
Maçın ilk seti, büyük bir çekişme ile başladı: Şöyle ki, iki tenisçi üst üste durmadan birbirlerinin servisini alarak oyunu sürdürdüler. İlk setten gördüğümüz tablo ve akış, zaten neredeyse tüm maçın rengini belli edecektir: Aynen dün Murray karşısında izlediğimiz Wawrinka gibi, Ostapenko da, sert vuruşlarıyla, sürekli doğrudan “winner” puan arayışlarıyla maçın ritmini elinde tutacaktır. İlk seti bu servis git-gelinden sonra Halep alabildiyse, rakibinin 23 basit hatasına karşı kendisinin yalnız 2 basit hata yapmış olmasındandır. Ama sonuç buna rağmen bu kadar başabaş bir set skoruysa, bunun nedeni de Ostepeko’nun yaptığı hata kadar aldığı direkt puanlardır.
Bu kadar kararlı ve agresif bir oyuna rağmen ilk seti kaybeden Ostapenko, ikinci sete de iyi başlayamadı. İlk oyunda 0-40’ı yakalamasına rağmen rakibinin servisini kıramadıktan sonra, uzun süren ikinci oyunda Halep’in onun servisini elde ettiği üçüncü şansta kırmasına mani olamadı. 3. oyunda Halep 40-0 ilerdeyken jest yaparak rakibine bir puanı centilmence verdi. Bunun bedeli az daha çok pahalı olacaktı. Ama Romanyalı tenisçi puanlar eşitlendikten sonra harika bir forehand ve rakibinin fileye taktığı bir backhandle 3/0’ı yakaladı. İşte ondan sonra maçın tartışılmaz kırılma noktası olacak oyun oynandı. Ostapenko, 3 kere daha bu oyunda da servisini yeniden kaybetme riskini yaşadı. Halep bunlardan birini değerlendirse 4/0’ı yakalayacaktı. Ancak 3/1’i bulan Ostapenko oldu.
Ostapenko bunun hemen ardından Halep’in bir forehandi dışarı atmasıyla rakibinin servisini kırdı ve hemen ardından tekrar 15-40 geriye düşmesine rağmen kendi servisini kazanıp skora denge getirdi: 3/3
Bunun ardından Halep 15-40’tan eşitliği yakalamasına rağmen, yine servisini kaybetti. Bunun hemen ardından, bu sefer servisini kaybeden Ostapenko olunca skora yine denge geldi. Bu setin son iki oyununda rüzgar gibi esen Ostapenko, önce Halep’in servisini yine kırdı ardından kendi servisinde mükemmel bir düz vuruşla ikinci seti 6/4 almayı başardı. Maçın son seti artık telafisi olmayan dakikaların habercisiydi. Halep, 2/1 öne geçerken üst üste vurduğu mükemmel forehandlerle maça ağırlığını koymaya çalıştı. Bunun ardından Ostapenko’nun hatalarını değerlendirip rakibinin de servisini kırınca, son sette Halep 3/1 öne geçti. Tam Romen tenisçi tecrübesiyle maçı kazanıyor derken Ostapenko iki zorlu oyunu kazanıp skora denge getirdi. Bunun ardından filenin ve şansın da yardımıyla Halep’in servisini bir defa daha kıran Ostapenko, daha sonra maçın son puanına kadar inisiyatifi elden bırakmadı ve 54 doğrudan sayıyla ve bir o kadar basit hatayla oynadığı maçı inanılmaz şekilde galip bitirerek Paris’i ve tenis dünyasını kendisine hayran bıraktı. Maç boyunca her iki tenisçinin neredeyse sürekli olarak servis kaybetmelerinin nedeni, hem zıpkın gibi birer servise sahip olmamaları, hem de her ikisinin de güçlü geri vuruşlarla, rakibinin servisini avantajlarına çevirmeyi başarmalarıyla mümkün olabildi.
Mahallede saklambaç oyunundan sütlü muhallebi kazanmış afacan bir çocuğa benzeyen Ostapenko, 2 milyon Euro’yu kazanç hanesine yazarken, “1 milyon Eurocuk” ile yetinen Halep’e karşı kupa töreninde (aynen rakibi gibi) son derece centilmen sözler söylemeyi ihmal etmedi. 50 yıl öncesinin şampiyonu Francoise Durr’ün, Fransız Tenis Federasyonu başkanı Giudicelli ile beraber verdiği şampiyonluk kupasının töreninden sonra heyecan Pazar günü oynanacak tek erkekler finaline döndü!


10 Haziran 2017 Cumartesi

PARİS'TE DÜNYA BİR NUMARASI MURRAY ELENDİ! FİNALİN ADI: WAVRİNKA-NADAL... | Bedri Baykam | 09.06.2017


Paris bugün nefesini tutmuş olarak iki büyük yarı final izledi.
İlkinde Federer'in takım arkadaşı İsviçreli Wawrinka, dünya bir numarası Andy Murray'i 5 sette 6/7, 6/3, 5/7, 7/6, 6/0 yenerek eledi. İkincisinde ise, toprak kort ustası Nadal, Paris 2017'nin flaş ismi Avusturyalı Dominic Thiem'i 6/3, 6/4, 6/0 ile dağıttı.
Günün ilk maçında bir numaralı seri başı İngiliz Murray, 2015 yılının şampiyonu 3 numaralı seri başı Stan Wavrinka ile oynadı.
Maçın ilk setine hızlı başlayan Wavrinka, 4/3 öndeyken rakibinin servisini nefis bir forehand ile kırdı ve 5/3 öne geçti. Bunun arkasından servis kırma sırası Murray'deydi. Wawrinka üstüste kolay forehand hatalar yapmaya başladı. Britanyalı ardından kendi servisini de alarak durumu 5/5’e getirdi. Tie-break oyununda bir vole düellosuyla 6/5 öne geçip merkez kort seyircisini kendi lehine ayağa kalkmaya teşvik eden ve bunu başaran Wawrinka, buna rağmen kolay bir backhandi fileye takarak bu fırsatı kaçırdı. Ardından savunma becerileriyle dikkat çeken Murray önce harika bir lop attı, ardından da Wavrinka bir forehand winner denemesini kaçırıp seti 7/6 rakibine bıraktı.
2. setin başında daha farklı bir Murray vardı sahada. Daha sabırlı oynayan ve uzun toplarla kısaları sürekli farklı şekillerde kullanan bir Murray... Ayrıca Wavrinka, basit hatalarda Murray'e kıyasla forehand'de üç, backhand’de 2 misli daha yüksek rakamlara ulaşarak puan kaybediyordu. 2/2’de Wavrinka nefis bir backhand passing shotla rakibinin servisini kırma puanı elde etti. Ama Murray güzel bir servis ve iki harika forehand'le 3/2 öne geçti. İşte o skordan sonra, ilginç bir maç ortası süreci yaşanmaya başlandı. Wavrinka'nın o andan itibaren üst üste 7 oyun alacağını kimse tahmin edemezdi. 5/3’de servis Murray'deyken, onun 2. topuna harika bir forehand "gömen" Wavrinka seti 6/3 kapamayı başardı, setleri 1-1’e getirdi.
Üçüncü sette 3/0’a kadar aynı momentumu koruyan Wawrinka'ya karşı, Murray nihayet kendi servisini aldı ve hemen akabinde rakibininkini kırdı. Murray kendi servisini kazandıktan sonra Wavrinka onun servisini kırarak skoru 4/2 yaptı. Fakat Murray skoru 4/4’e taşımayı başardı. Wavrinka kendi servisinde 15/40 geriye düştükten sonra 5/4 öne geçmeyi başardı ve ardından Murray kendi servisiyle skora yine denge getirdi: 5/5. Ardından rakibinin servisini bu sefer puan vermeden alan Murray, kendi servisinde de Wawrinka'ya şans tanımadı ve 0/3 geride başladığı 3. seti 7/5 kazanmayı başardı: 2-1.
Büyük bir çekişme ve güzel çarpıcı jeneriklik puanlarla geçen 4. sette, 3. setin tersine herkes kendi servisini korumayı bildi. Tie-break oyununda, Murray'in hatalarından istifade ederek skoru 6-3’e getiren Wavrinka, aynen 2. sette olduğu gibi rakibinin sol korta olan servisinde  çevrilmez bir forehand çakarak tie-break'i 7-3 kapadı ve setlere eşitlik getirdi: 2-2.
Sonra 5. sette beklenilmeyen bir şey oldu. Birden o çelik iradeli inatçı Murray, bizleri hırsıyla usandıran Murray, sanki maçtan çıkıverdi: 5. setin girişinde servisini kaybeden Büyük Britanyalı, ardından 2 kere daha servisini kırdırdı ve 5/0 geriye düştü. O noktada sembolik bir “şeref oyunu” alan Murray 5. seti 6/1, maçı 3-2 kaybederken, Wawrinka böylece kariyerinin 2. Roland Garros finaline ilerlemiş oldu!
Geriye dönüp maçın özet analizini çıkaracak olursak, gördüğümüz puanların çoğunu, ister alarak, ister vererek Wawrinka'nın belirlediği; gerek yaptığı yüksek sayıda basit hatalarla, gerek risk alarak doğrudan kaydettiği sayılarla, İsviçreli tenisçi , müdafaada kalmayı tercih eden rakibine karşı maça hükmetti!

NADAL'IN THİEM'E VERDİĞİ DERS!
2. karşılaşma, dünyada bugün tüm tenis severlerin merakla beklediği maçtı. Paris'te 10. şampiyonluğunu arayan Nadal, Djokovic'i 3-0’la geçen yılın sansasyonu Avusturyalı Thiem'den Roma'da kaybettiği maçın rövanşını alıp, finale çıkmaya çalışacaktı. İlk sete Nadal'ın servisini kırarak başlasa da hemen ardından kendi servisini kaybetti. Sürekli olarak topları hızlandırarak puanları hemen çalışan Thiem, böylece hata yüzdesinin sürekli istemediği oranlarda artmasına neden oldu. Maçın zaten kilit açıklaması bu olacaktı. Nadal ilk seti 6/3 aldı fazla zorlanmadan..
İkinci sete iki oyuncu servislerini alarak başladılar bunun ardından Thiem, kendi servisinde uzun süren bir oyunu kaybetti ve Nadal tekrar sete avantajlı başlamış oldu. Ardından kendi servisini de koruyan Nadal 3/1 öne geçti. Herkes kendi servisini almaya devam edince İspanyol şampiyon 2. seti de 6/4 kazandı. 
Beklenenden çok daha hızlı kaybeden Thiem'in 3. sette farklı çözümler araması lazımdı. Veya En azından herkesin bu yönde beklentileri vardı. Ama beklenenin tam tersi oldu! Nadal üçüncü sete rakibinin servisini alarak başladı ve ardından adeta bir resital düzenleyerek bu sette rakibine tek oyun dahi vermedi. Nadal maçı 6/3, 6/4, 6/0 kazanırken, Thiem'e de düşen eve dönüp şu soruya yanıt aramaktı: "Bana ne oldu da karşısında hiç oynayamadığım Djokovic'i bu kadar kolay yendim ve daha geçen ay iki kolay sette yenmiş olduğum Nadal bana top göstermedi?". Aslında tabii bu sorunun da yanıtları var: Nadal bütün yılını bu sene tekrar Paris'te şampiyon olmak üzere kurguladı. Formunun da giderek artması ve Paris'te finale gelene kadar yalnız 29 oyun kaybedecek bir mükemmeliyete ulaşması, tabi ki tesadüf değildi! Yaşadığı yoğunlaşma ve istisnasız her rakibi ve her puanı ciddiye alarak oynaması, zaten aşırı güçlü olduğu toprak sahadaki hakimiyetini ikiyle çarptı. Thiem'in Djokovic ve Nadal karşısındaki performansları ise, apayrı iki dünyaydı! Ben de ilkinin büyüsüne kapılıp, bugün hayal kırıklığına uğrayanlardan biriydim. En azindan çok daha çekişmeli bir maç bekliyordum.
Pazar günkü finali ne yapıp yapıp izleyin! Nadal'ın karşısına Thiem'den tabii ki çok daha tecrübeli ve üstelik formda bir rakip olarak çıkacak: Wawrinka! Sonuç ne olursa olsun, o maçın kalitesi nefesleri kesecek, benden söylemesi..


6 Haziran 2017 Salı

PARİS’TE SON VİRAJLARLAR DÖNÜLÜYOR | Bedri Baykam | 06.06.2017


Roland Garros turnuasında son virajlar yaklaşırken artık geri dönüşü olmayan büyük maçlar yaklaşıyor. Tek erkeklerde çeyrek finale çıkma mücadelelerinde 1 numaralı seri başı Murray, Khachanov’u 6/3, 6/4, 6/4 yenerken beni şaşırttı ve toprakta öz güvenini yükselttiğini gösterdi. Beklediğimden daha az direnç gösteren Khachanov ise İngiliz’in kararlı tecrübesine nispeten kolay teslim oldu. Diğer maçta Uzakdoğu’nun yıldızı Japon Kei Nishikori, yılların eskitemediği solak İspanyol Verdasco’ya karşı ilk seti 6/0 vermesine rağmen diğer üç seti 6/4, 6/4, 6/0 almayı başardı. Nishikori güç ekonomisini sahaya ve maça çok iyi yayan, bacaklarını çok iyi kullanan tam bir buzdolabı! Çeyrek finalde Murray’le yapacağı maç heyecan verici olacak.
Fransızların tek erkeklerdeki son umudu 15 numaralı Monfils, dün kendisinden net bir gömlek üstün olan 2015 şampiyonu Wawrinka’ya ısrarlı bie direnç göstermeye çalışsa da 7/5, 7/6, 6/2 yenilmekten kurtulamadı. Mücadeleciliğiyle ve akrobatik şekillerde kaleci gibi uçtuğu voleleriyle tanınan Monfils, dün İsviçreli yıldıza karşı sanki maçın hiçbir aşamasında kazanabileceğine inanmadan oynadı. Özellikle kruaze top spin backhandleriyle inanılmaz açılar yaratan “Stan the man” Fransız rakibine sahayı dar etti. Bu sene Nadal’a 10. Şampiyonluğunu kazandırmamak için en çok mücadele verenlerden biri olacak!
7 numaralı seri başı Marin Cilic, Güney Afrikalı Kevin Anderson’a karşı 6/3, 3/0 ilerdeyken, rakibi maçı bırakmak zorunda kaldı. Çeyrek finaldeki Wawrinka- Cilic maçı da bitirici, sert ‘winner’ vuruşlarına güvenen ve aktiflerinde slam şampiyonluğu bulunan iki büyük testinin çarpışması olacak.

TEK KADINLARDA KIRAN KIRANA MAÇLAR
Bu sene yüne büyük çekişmelerle geçen tek kadın maçlarında 2 numaralı seri başı Karolina Pliskova, 4. turda seri başı olmayan Paraguaylı Cepede-Royg’u ilk seti 6/2 vermesine rağmen daha sonra diğer setleri 6/3, 6/4 kazanarak yendi. Tipik bir toprak saha oyuncusu olan 1.63’lük Cepede-Royg karşısında, 1.86’lık boyuyla sahayı domine eden Pliskova, özellikle sert, düz forehandleriyle sonuca gitti. Pliskova’nın çeyrek finaldeki rakibi 28 numaralı seri başı Fransız Caroline Garcia olacak. Garcia dünkü 4. tur maçında vatandaşı Alize Cornet’i 6/2, 6/4 yenerken fazla zorlanmadı. 23 yaşındaki tenisçinin alacağı büyük seyirci desteğine rağmen Pliskova karşısında işi çok zor olacak...
Diğer bir maçta Romen Halep, İspanyol Suarez -Navvaro’yu 6/2, 6/2 ile geçerken hiç zorlanmadı ve toprak saha ustalığını konuşturdu. Onun çeyrek finaldeki rakibi dünya 290 sıra numaralı Hırvat Martich’ı 4/6, 6/3, 7/5 yenen Ukraynalı 5 numaralı seri başı Svitolina olacak . Elemelerden canlı çıkarak 4. tura kadar yükselen Martic, bu yılın en büyük sürprizlerinden biriydi ve çeyrek finalin eşiğinden dönmüş oldu. Her ne kadar yarı-finalin Pliskova ve Halep arasında oynanacağını tahmin etsem de,

tabii ki buna garanti veremem! Tenis bu, sağı solu belli olmaz!!  

GEÇEN YILIN PRENSES MUGURUZA VE RAONİC DÜŞENLER ARASINDA | BEDRİ BAYKAM | 05.06.2017


Roland Garros’ta dünkü maçlar, arasında evvelsi günün programından “borç” bakiyesine yazılanlar ve 4. tur müsabakalarıydı. Uzakdoğu’nun prensi kim olacak kapışmasında setlerde 2/1 önde olan Nishikori, dün 3/0 geri başladığı 4. seti 6/0 kaybetmesine rağmen, son seti limitte 6/4 kazanarak Uzakdoğu hükümranlığını sürdürdü. Japon tenisçi maçtan sonra Koreli rakibinin seviyesine şaşırdığını ve bu kadar mükemmel bir direnç beklemediğini söyledi. 21 yaşındaki Chung’un, yakın bir gelecekte her türlü sahada çok can yakacağı kesin.

Fransız milli takımının iki önemli oyuncusu Monfils ve Gasquet’nin maçına da 6/5’ten devam edildi. Ancak bu çok kaliteli maçta 7/6, 5/7, 4/3’te Gasquet sakatlanarak oyunu terk edince seyirciler çok zevkli bir müsabakanın merkez kortta zirve yapmasını yaşayamadılar. Yine evvelsi günden sarkan bir diğer maçta da 1.98’lik Rus kalesi Khachanov, kendine 10 cm fark atan servis kralı İsner’i 7/6, 6/3,6/7, 7/6 gibi son derece çekişmeli bir maçtan sonra turnua dışı bıraktı. 21 yaşındaki Khachanov, 4. turda Paris’in favorisi Büyük Britanyalı Murray’nin rakibi olacak. Bir önceki turda sakatlıktan çıkan Arjantinli Del Potro’ya karşı çok çekişmeli bir ilk seti 7/6 alan Murray, ardından maçı kolaylıkla 3/0’a taşımıştı. Aynı skoru Khachanov’a karşı tekrarlayabileceğinden emin değilim.

Fikstürün alt bölümünde oynanan maçlarda günün en çekişmelisi, son İstanbul turnuasının finalisti 5 numaralı seri başı Kanadalı Raonic ile 20 numaralı seri başı İspanyol Carreno Busta’ydı. Büyük bir çekişmeyle geçen ve seyircileri mest eden maçı 5 sette kazanan Carreno Busta oldu: 4/6, 7/6, 6/7, 6/4, 8/6. Maçı ancak 7. maç topunda incelikli bir forehand vole ile kazanan İspanyol tenisçinin çeyrek final rakibi... bugün yine bir başka vatandaşı Bautista Agut’u 6/1, 6/2, 6/2’lik bir skorla dümdüz eden ve Paris’te 10. şampiyonluğunu kovalayan Nadal olacak! Nadal çeyrek finale gelene kadar hiçbir rakibinin her hangi bir sette dörtten fazla oyun almasına bile izin vermedi, hatta çoğu seti 6/1 kazandı. Yani Nadal’a karşı Agut’un yerinde olmak istemezdim. Avusturya’nın teniste yeni kuşak büyük umudu, 6 numaralı seri başı Thiem, Arjantinli Zebannos’a dünyayı dar etti: 6/1, 6/3, 6/1. Thiem’in pek yakında ilk 4’ü çok zorlayacağı sıkça konuşuluyor. Ancak onun da çeyrek final rakibi, aynen diğer genç tenisçide gördüğümüz gibi dev bir isim: Novak Djokovic. “Nole” lakaplı tenisçi, 2. turda Arjantinli Schwartzman’ı 5 sette geçtikten sonra, bugün toprak kortları istila etmiş olan, İspanya’nın bir diğer yıldız adayı Ramos-Vinola’ya karşı bir saati aşkın süren ilk seti büyük zorluklarla 7/6 aldıktan sonra rakibinin direncini kırdı. Diğer setleri ritmini bularak kolayca 6/1, 6/3 aldı

TEK KADINLARDA MLADENOVİC’İN BÜYÜK SÜPRİZİ

İlk turda Amerikalı Brady ancak son set 9/7 ile geçen Sırp asıllı tenisçi üst üste büyük başarılara imza atarak çeyrek finale kadar yükseldi. Mladenovic çok ilginç bir tenisçi. Sanki yalnız şu ünlü cümle üzerine kurulmuş bir turnua geçiriyor: Beni öldürmeyen, beni güçlendirir. İlk turda Amerikalı Brady’ye karşı son set 5/2 mağlupken, cehennemin ücra köşelerinden yükselip kazanmayı başardı. 2. turda birkaç yıl öncesinin güçlü İtalyan tenisçisi, 2012’nin Paris finalisti Errani’yi kolayca geçtikten sonra, Çağla Büyükakçay’ı yenen Amerikalı Rogers’a karşı da aynen ilk tur senaryosuyla son set 2/5’ten geri tırmanarak yaşama dönüp 7/5, 4/6, 8/6 kazandı. İşte bu Mladenovic dün yine 3 setlik bir çarpışmada geçen yılın şampiyonu İspanyol Muguruza’yu da devirmeyi başardı! 6/1, 3/6, 6/3’le çeyrek finale yükseldi. Her maç Fransız seyircinin neredeyse holiganımsı desteğiyle oynayan Mladaenovic, bunu kullanmayı çok iyi bilirken, “düşük prenses” Muguruza, maçtan sonra gözyaşlarını tutamıyordu. Bir tenisçinin yaptığı her hatanın alkışlandığı bir ortamda oynamasının çok zor olduğunu bilmenizi isterim. O arenada canlı kalma mücadelesi vermek (eyvah arena sözcüğünü kullandım!) için çelik sinirler gereklidir. Mladenovic, dün üç sette Serena’nın ablası, 2002 Paris finalisti Venus Williams’ı 3 sette 2-1 yenen İsviçreli Bacsinzky ile yarı finale çıkmak için kapışacak. Bakalım bu maçtan sonra da bir ağlayan olacak mı?

Kadınlar tablosunun diğer kısmında dünya 47 numarası Letonyalı Ostapenko, 23 numaralı seri başı “ideal centilmen sporcu” Avustralyalı Samantha Stosur’u, ilk seti kaybetmesine rağmen yenerek çeyrek finale çıktı. Onun rakibi ise Türkiye’nin yakından tanıdığı güzel tenisçi Wozniacki olacak. Caroline dün 8 numaralı seri başı Rus Kuznetsova’yı 3 sette geçmeyi başardı. Uzun süre hiçbir slam turnuası kazanmamasına rağmen, dünya 1 numarası olan ve daha sonra yaşadığı birçok sorunla sıralamada çok aşağılara inen Wozniacki, başarma arzusuyla ve kendi içinde taşıdığı “bir büyük turnua alacağım” inadıyla kendisinden daha güçlü tenisçileri de yenebilmeye devam ediyor. Dün son sette Kuznetsova, 2 servisini kaybedip 3/0 geriye düştükten sonra iki oyun alıp biraz ümitlense de Wozniacki yine üst üste 3 oyunla maçı bitirip bu zor rakibi aşabilmenin mutluluğunu yaşadı. Açılı vuruşlarla topu çok iyi oyunda tutan Danimarkali tenisçi, Kuznetsova’nın hata yüzdesinini artmasını son derece iyi kullandı. Çeyrek finalde Ostapenko’yu aynı inat ve tecrübeyle aşabileceğine inanıyorum.