1 Haziran 2016 Çarşamba

İSTANBUL’UN FETHİ, YALNIZ TAYYİPÇİLERE TERKEDİLEMEZ! | BEDRİ BAYKAM | 31.05.2016


 27 Mayıs Devrimi, 27 Mayıs Gezi Direnişi ve 29 Mayıs İstanbul’un fethi, en polemiğe açık kutlamalar olarak daha uzun yıllar siyasi gündemi çalkalayacak!

Bugünkü konumuz her yıl Mayıs ayının sonlarında oldukları için sürekli olarak gündemde yer alacak olan üç ayrı kutlama hakkındaki yorumlarım. Her üçü de sürekli olarak sıcak günlük siyasetle beraber servis edilen üç ayrı yıldönümü: Bunlar ay içindeki geliş sıralarıyla, 27 Mayıs Devrimi, 27 Mayıs Gezi Direnişi ve nihayet 29 Mayıs, İstanbul’un Fatih ve Ordusu tarafından fethi. Öyle görülüyor ki, önümüzdeki yıllarda da, her üçü, ülkemizin siyasi gündemini en sert şekilde ortasından bıçak gibi yarmaya ve toplumu kamplaştırmaya devam edecek. Burada suç, tabii ki bu tarihi dönemeçlerin yaşanmışlıklarının değil, toplumun içine itildiği kaçınılmaz bölünmüşlüklerin getirdiği kapanmaz yaralar... Ha, kapanmaz diyorsam, inanmayın, kapanır ama kaç yıl sonra? Kaç yüz yıl, ya da kaç bin yıl, onu bilemem.

NORMALDE YALNIZCA GEZİ GÜNLERİ GÜNDEMDE OLABİLİRDİ!
Aslında bu üçü arasında, normalde bugün, güncel siyaset açısından tek gündemde olması gereken Gezi Direnişi... Çünkü sonuçta 2013’te yaşananlar da, bugünkü hükümetin bir benzerinin yaptığı yasadışı anti demokratik ve baskıcı eylemlere karşı gençlerin ve halkın direnişiydi. Bugün de sürekli olarak benzer tepkiler, protestolar, itirazlar gündeme tutunduğu için, Gezi’nin yıldönümlerinin en azından hararetli geçmesi, son derece beklenen bir sonuç olurdu. Ama görüyoruz ki, Gezicilere karşı hükümetin veya Erdoğan’ın tepkisi, bundan 56 sene önce yaşanmış 27 Mayıs Devrimi’ne karşı olan tepkilerinden çok daha az. Özetle, Gezicilere ancak yıldönümünde veya ender olarak değinen Erdoğan, neredeyse her konuşmasında konuyu 27 Mayıs’a getiriyor! Yani bir ülkenin Başbakanı veya Cumhurbaşkanı, kendi durumuna koltuk değneği aramak için, sürekli olarak aynı ihtilalin deforme edilmiş uyduruk özetlerine sığınıyor... Bu kadarına artık herhalde Menderes’in kendisi bile tepki gösterirdi, “yahu kardeşim, düş yakamdan artık, benden başka malzemen yoksa niye hala liderlik koltuğunda oturuyorsun, insaf ya!” diye tepkisini ortaya koyardı. Fatih mi? O herhalde gülmekten kırılır, ardından yoksa ağlasam mı diye tereddüde düşer ve sonunda da “pes kardeşim!” deyip başını ellerinin arasına alır yere çökerdi... Aradan 563 yıl geçtikten sonra, bir ülkede tarihi bir anma yerine, güncel siyasi kayıkçı kavgasının göbeğine oturtulup en bayağ polemik dolgusu olarak meydana çıkarılışına dayanamaz, yeri göğü inletebilmek isterdi Fatih Sultan Mehmet!! Uzun lafın kısası, bugün Fransa Cumhurbaşkanı’nın neden durmadan Charlemagne’dan veya Napolyon’dan veya 2. Dünya Savaşı yıllarının Vichy Hükümeti’nden veya de Gaulle’den söz etmediğini, neden onlara sürekli yaslanmaya kalkışmadığını AKP’nin vekilleri veya yandaş-paydaş kalemşörleri arasında düşünebilen var mı merak ediyorum... Her ne kadar bu üç sözde anma töreni, özde deprem kuşağı tetikleyicisi hakkında layıkıyla yorum yapabilmek için en azından orta boy bir kitap yazmak gerekse de, burada sizlerle bazı ana fikirler doğrultusunda bir toparlama yapalım.

OSMANLI MİRASI VE GERİSİ, CUMHURİYETÇİLER TARAFINDAN YOK SAYILAMAZ!
Şimdi geçmişini görmezden gelen bazı insanlar vardır. Mesela ünlü bir siyasi tanırım... “Ne zaman siyasete girdiniz?” sorusuna daima “1957’de Ankara milletvekili olarak başladım” diye yanıt vermiştir. Nedense hep CHP Gençlik Kolları’nın Genel Sekreteri olarak ilk sıfatını kazandığını ve ilk o eylemlerde 1950’lerin ilk bölümünde piştiğini hep saklamıştır. Nedeni bilinmez, belki birilerine borçlu çıkar görünmekten korunmanın bir yoludur bu. Mesela geçmişlerini saklayan iş adamları, kendisine sahte bir geçmiş resmeden eşler, bankacılar, sanatçılar da vardır... Hepimiz biliyoruz ki, kim ne kadar uğraşırsa uğraşsın, büyük çoğunlukla, gerçeklerin suyun yüzeyine yükselmek gibi bir alışkanlıkları vardır. Bu ülkenin Atatürkçüleri, bir makaleye pek sığdırılamayacak kadar derin nedenlerle, Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde veya etrafında 1881’den önce yaşamış olan atalarımızı çoğunlukla bahsettikleri konulara pek almamışlardır. Her ne kadar -mesela- Hunlar veya Selçuklular’a daha tarihsel bir muamele yapılsa da, doğruyu söylemek gerekirse Atatürkçüler Osmanlı mirasını neredeyse toptan gözardı etmeyi, bir çeşit kaçınılmaz ödev veya toplu doğal tepki olarak kayıtlarına geçirmişlerdir. Atatürk’ün, “Osmanlı’nın son döneminin ihanetlerine ve teslimiyetlerine rağmen Samsun’a çıkıp vatanı kurtarması ve ardından Cumhuriyeti kurması” şeklinde özetlenen gelişmelere -ki bu sözlerin her birine katılıyorum- öyle bir kulp takılmıştır ki, sanki tüm Osmanlı, gerek o son pasif ötesi dönem veya bugünkü yobazların gidişatından toptan sorumlu hale gelmiştir. Halbuki mesela ne Fatih Sultan Mehmet, ne de Kanuni dönemlerinin bu şekilde ele alınması kabul edilemez. Buna rağmen İstanbul’un fethi gibi dünya tarihinin akışını toptan etkilemiş bir büyük Fetih olayı bile, sanki Atatürk’e ihanet etmemek için pas geçilmiş, görmezden gelinen tarihi bir olay olarak rafa kaldırılmıştır. Tüm mirasıyla, günahı ve sevabıyla dünyayı etkilemiş olan tarihi figürler, bu şekilde pek hak etmedikleri bir muamele görmüşlerdir son yüzyıl içinde. Atatürkçü, Cumhuriyetçi olmak, devrimleri kabul etmek, geçmiş yüzyılları yok saymak veya saygı duymamak anlamına gelemez. Nasıl 2. Cumhuriyetçiler, anakronik şekilde Atatürk’ü Willy Brandt veya Olaf Palme ile kıyaslamaya kalkıp, anakronizm batağına saplanıyorlarsa, Atatürkçüler de buna benzer dönem dışı kavram infazları yapamazlar!
Sonuçta İstanbul’un fethi, Konstantinapol’ün Bizanslılardan alınması, tarihin akış yatağını değiştirmiş olağandışı ve muhteşem başarılardır. Mesela burada tarihi birden ileri sararak, Atatürk’ün işgalci İngiliz gemilerine gözleri dalıp inançla söylediği “geldikleri gibi giderler” sözlerini hatırlatmakta yarar var! Atatürk, kalkıp “ne iyi oldu da müttefik güçler geldi, böylece İstanbul’u tekrar onlara iade edebiliriz” dememiştir (!). Uzun lafın kısası, Atatürk tabii ki, Fatih’in de Kanuni’nin de mirasları için savaşmış, İstanbul’a, Fatih’in büyük hediyesine de ulus adına özellikle sahip çıkmıştır.
YANİ: Bugün halkın gözünde, İstanbul’un Fethi yalnızca RTE’ye teslim olmuş ve afyon yutmuş kitlelere teslim edilemeyecek kadar önemli bir tarihi olaydır. Bunu da şu gelişmeye bağlamak istiyorum: İsteyen CHP Beşiktaş Belediye Başkanı’nı istediği gerekçeyle eleştirebilir. Ama Hazinedar’ın 2-3 yıl önce vurguladığım “Osmanlı geçmişine ve İstanbul’un fethine sahip çıkma” fikirlerinin de üzerine bastığı gibi bu flamaları yaptırmış olması, “AKP’ye teslimiyet” değildir. Olsa olsa bu değerlerin alakasız şekilde salt AKP’nin elinde kalmasına karşı açılmış bir bayraktır. Bizlerin Atatürkçü olması, tüm geçmişimize sahip çıkmamızı engelleyen bir fren haline tabii ki gelemez. Ya da şöyle söyleyelim: belki bir süre, Cumhuriyet değerleri ve devrimlerin yerleşmesi için, bu frenler gerçekten gerekliydi. Ama bugün bu fren tersine, aleyhimize çalışıyor. Siyasette de, futbolda da, sanatta da zamanlama herşeydir.

MENDERES FAŞİZMİNDEN BİR DEMOKRASİ ŞELALESİ YARATANLAR!
Gelelim daha da kısa bir şekilde 1960 Devrimi hakkında duyduklarımıza. Her yandaş kanal bu yıl yine bu konuda tek yanlı yayın yapma yarışı içinde kıvranıyordu. Mesela Habertürk’te Mehmet Alkan, o kadar baştan savma ve bir tarihçiye hiç bir şekilde yakışmayacak sözlerle konuyu ele aldı ki, tarih adına ve mesleği olduğunu söylediği alan adına utandım. Bir tanesine yanıt vereyim: 1961 Anayasası iyiymiş de, yine askeri vesayet varmış, çünkü Milli Güvenlik Kurulu oluşturulmuş! Keşke beyefendi bilseydi ki tam tersine Milli Güvenlik Kurulu, bir daha hiç bir zaman darbeler yaşanmasın, hükümet ve askerler, sorun her neyse, aralarında medenice konuşsunlar, halletsinler diye kurulmuş, garantör ve güvence rolü üstlenmiş vazgeçilmez bir üst kurumdur. Nitekim 28 Şubat’ta da Erbakan ekibinin her an giderek küstahlaşan Atatürk ve Cumhuriyet saldırılarına karşı MGK devreye girdi ve sorunu kendi içinde sorunsuz by-pass etmeyi başardı. O gün yaşananlara itiraz edenler, bugün demokrasinin can çekişerek son nefesini vermekte oluşunu izlerken ağızlarını hiç ama hiç açamazlar...
Şimdi gelelim her yıl  27 Mayıs’ta yaşananlara: Eskiden 27 Mayıs “Anayasa ve Demokrasi Bayramı” olarak  kutlanırdı. 12 Eylül faşizmi ve ardından Özalizm, 27 Mayıs’a ilk doğrudan savaşı 1980’lerin başından itibaren açtılar. Ecevit, soldan gelip 27 Mayıs’a ihanet eden ilk önemli isim oldu. Halbuki 27 Mayıs’ı yıllarca savunduğu gibi, 1960 Kurucu Meclisi’ne de girmişti. Ardından yobaz partiler ve 2. Cumhuriyetçiler Menderes’i kabul edilemez bir şekilde “askeri darbe mağduru bir demokrasi şehidi” olarak göstermeye kalkıştılar ve dönemin kaprisleri sonucunda da bunda başarılı oldular. Evet, tabii ki Menderes ve 2 bakanının idam edilmesi ağır ve büyük bir hataydı. Ama 27 Mayıs’ın Anayasası Türkiye açısından bir çeşit Fransız Devrimi sonuçlarıyla kıyaslanabilirdi ve İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bölgesel ve dönemsel bir çağdaş izdüşümü gibiydi.
Bir devrim hakkında “adam öldürdü bu nedenle devrim değil darbedir” sözünü söylemenin elle tutulur tarafı olmadığını herkes bilir. İdam veya adam öldürmek bizler için yapılmaması gereken büyük bir yanlıştır bugün. Ama dünya “devrim”leri için bu “devrim” sıfatı alınırken, bu olgu bir kriter teşkil etmez. Fransız İhtilali de Kralı, eşini ve hatta kendi adamlarını yemiştir yolunda yürürken. Bu olgular, en çok hatırlanan devrim olmasını değiştirmez. 1917 Devrimi de tarihteki yerini artısı ve eksisiyle almıştır.
Bize dönersek de, keşke idamlar olmasaydı da 27 Mayıs yalnız tartışılmaz haklı gerekçeleri ve mükemmel Anayasası ile konuşulsaydı. Şimdiki gençler o zaman gazetecileri hapse attıran, rakibi olan tek siyasi partiyi tüm yapıcı ikazlara rağmen kapatmaya kalkışan, tüm gazeteleri sansür eden, üniversiteleri ve profesörleri aşağılayan, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçe yapan ve daha nice utanılası faşist eyleme imza atan Menderes’i “demokrasi kahramanı” olarak kafalarına kaydetmek durumunda kalmazlardı! Ne yazık ki, kimi sol politikacılar da, “aman eleştiri almayalım” mantığıyla, aynı hatalara göz göre göre düşüp, DP ve 1960 hakkında olmadık gülünç yayınlar yapıyorlar.

Daha dün gece, İzmir’de yaptığı konuşmada onları andıktan sonra RTE “bizim geçmişimizde kan yok, ama sizin var” der demez aklıma gelen yanıtı buradan size de hatırlatmama gerek var mı? Ellerinizde kan yoksa, Deniz Gezmişler nerede? Muammer Aksoy’lar, Kışlalı’lar, Mumcu’lar nerede? Sivas’ta yitirdiğimiz 35 aydın nerede? Metin Altıok, Asım Bezirci nerede? Hablemitoğlu nerede? Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz nerede? Gezide kaybettiğimiz tüm gençler nerede? Saymakla bitmez bizim gerçek demokrasi şehitlerimiz de, tabii dinleyenler tarih özürlü olunca, canı istediğini gönlünden koparak nutuk meydanına sallamak, geçer akçe haline geliyor...

25 Mayıs 2016 Çarşamba

DOKUNULMAZLIKLAR YALNIZ MUHALEFETE DOKUNACAK! | BEDRİ BAYKAM | 24 Mayıs 2016


DİNİ BÜTÜNLÜK KURALLARI YİNE DEĞİŞMİŞ!

Gerçekten ne ülkeymiş ama! Kendi Anayasa’sına doğrudan tecavüz edercesine saldıranları baş tacı yapan, ardından Partiler yasasını yok sayanları kral ilan eden çok ülke tanıyor musunuz?
AKP muhteşem bir parti oldu. Şimdiden “partili” olduğu ilan edilen Beştepeli Başkanının kongrede mesajı okunurken tüm salon ayağa kalkıp Hitler selamı verdi. Mesela dinleyip ardından alkışlayabilirlerdi, ama öyle olmadı. Bağımlılıklarının, koltuk beklentilerinin ve yağcılığın siyasi örf ve adetlerin çok üstünde olduğunu dosta düşmana göstermiş oldular. Başka antikalıklar da oldu bildiğiniz gibi. Mesela yeniden beklenildiği gibi taptaze Enerji Bakanı Berat Bey, bir kaç saat içinde Başbakanlığı sönecek olan Davutoğlu’nun eşinin elini sıkmak istemedi. Ne de olsa, iktidarı devretmekte olan bir “ara dönem yarı-lideri” için günaha girmeye değmez diye düşündü herhalde! O el Emine Hanım’ın eli olsa askı da kalabilir miydi hiç kimse karşısında? Demek dini bütün kuralların bile net bir yeryüzü hiyerarşisi var ve moda gibi her yıl değişebiliyor, öyle değil mi?

KULLANIM SÜRESİ DOLANLAR ŞİKAYETÇİ
AKP’nin adı, bir iktidarın siyasi Partisi. Ama bu Parti, kendi “organlarını” yerinden oynatamayan bir külçe. Ancak başka bir illegal noktadan uzaktan kumanda ile hareket edebilen bu değişik türevin sözde önemli veya hatta tarihi isimlerinin hiç bir kıymet-i harbiyesi yok. Örneğin kendini büyük siyasetçi olarak gören Cemil Çiçek, Faruk Çelik, Ömer Çelik, Mehmet Ali Şahin gibi okkalı isimler, birden ofsaytta kalırken, kendisine sunulan 2. sınıf davetiyeyi beğenmeyen Bülent Arınç, protest demeçler verme yoluna kadar gitti. Bir çok kişi diyebilir ki, “böyle bir kitle partisinin her an kan değişikliğine ihtiyacı olabilir”. Ama şu farkla ki, sağlıklı bir Parti’de bu değişiklikler, Kongre üyelerinin seçimi ve kararlarıyla belirlenir. Dışarıdan gizli bir elin yolladığı zarf açılarak oluşmaz bu kararlar.
Kendisine sunulan tüm sakinleştirici alkışlara rağmen, eski Başbakan Davutoğlu da, sıkıntıyı ve kırgınlığını en sert şekilde dile getirmekten çekinmedi: “daha önce 2 kez sizlerle birlikte olduğum bu salonda zaferle sonuçlanmış bir seçimden kısa bir  süre sonra yeni bir kongre için karşınıza çıkmak benim arzu ettiğim bir şey değildi. Bu durumun sizin ve milletimizin maşeri vicdanında oluşturduğu rahatsızlığın da farkındayım”. Vallahi Billahi Davutoğlu -biraz geç de olsa- muhalefete “mert adammış” dedirtti! Tabii onun bu sözlerini dinlerken, kızıp köpürmüş birini ben çok iyi tanıyorum.

ORMANDAKİ FİLE DON GİYDİRME ÇABASI BEYHUDE!
İşte böyle. Türkiye’de herkes herşeyin farkında ancak bir de aynı herkes Gülhane Parkı’nda! Bir kere halkımız artık Parlamento ve ya Cumhurbaşkanı yeminlerinin geçersizliğini anlamış durumda! Bölücülük ve yobazlık almış başını yürümüş, aldıran yok. Meclis Başkanı laikliği lağvetme peşinde. Halk  bu ortaoyununu seyrederken, içine sürüklendiği çaresizliğe de lanet okuyor; ülkeyi bu duruma düşürenler utansın! Şu duruma bakın: Ülkenin Anayasası belli, yemin metinleri belli, tüm yasaları belli, ve yaşanan fiili durum ortadayken insanlar kalkıp diyor ki “Bu tişört, bu timsaha uymuyor”. Ya da “bu donu bu file giydiremedik”. Ne bekliyordunuz? Ne yönetiminiz, ne vekilleriniz, ne yeminleriniz ne kongrelerinizin elle tutulur ve bu Cumhuriyet’in temelleri ile bağdaşır zerresi kalmadı! Neyi, neye adapte etmeye çalışıyorsunuz?
Yaşanan komediler şu şekilde gelişiyor: Önce Beştepe, Binali Yıldırım’a bir bakanlar kurulu listesi gönderiyor. Hemen ardından Binali Bey, Beştepe’ye çıkıp elindeki o aynı bakanlar kurulu listesini onaylattırmak üzere Erdoğan’a geri uzatıyor! Anlayabilen beri gelsin! O listeyi Binali Bey mi hazırladı? Aynı liste Beştepe’den baştan onaylı gelse, hiç olmazsa zaman kaybı olmazdı!
AKP’yi uzaktan kukla gibi yöneten güç, dokunulmazlıklar meselesinde de ülkenin tüm gerçekçi hedeflerini dinamitlemiş oluyor. Aslında bu hamleyi oldu-bittiye getirerek parlamentodan geçirmeyi başaran iktidar, tek siyasi rakibi CHP’yi de sanki ortasından testere ile bölmüş oldu. İki ana farklı düşüncenin elektrik akımına kapılan CHP, üzerinde bu konuda ağır bir dramın yükünü hissetti. Partinin kimi milletvekilleri, “teröre destek veriyor görünmemek için” dokunulmazlık kaldırmaya “evet” derken, diğerleri de en azından anayasaya ters bir yasa geçirmemek için ve “parlamenter seçenek kapanınca, terör artar” gerçekçiliğiyle “hayır” deme yoluna gittiler. Sonunda oluşan gri kararsızlık bulutlarının ortasına Kılıçdaroğlu yumruğunu indirerek “HDP’ye imza desteği bile veren olursa, Parti’den atarım” diyerek ağır bir ülke dramının Parti’ye olan izdüşümünü de açığa çıkarmış oldu.
Aslında Türkiye’de en önemli soru, “Neden dokunulmazlıkların tamamının kalkmadığı” yönünde. CHP bu konuda öyle bir ağır şekilde faka bastı ki, neler yaşanacağı konusunda kimsenin tam bir fikri olamaz. Yapılan yorumlarda, altıoklu Parti yönetiminin, söylediği “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” hezeyanından, “referandum yaparken yanına bir Cumhurbaşkanlığı sandığı koyup, dengeleri ve yasaları alt üst edebilir” paranoyasına kadar, sayısız iddia var. Burada Kılıçdaroğlu’nun
tüm savlarına verilecek  çok yanıt var. Ama en önemlisi ortada kabak gibi duruyor.

DOKUNULMAZLIKLAR NEDEN YOLSUZLUKLARA DOKUNMUYOR?
CHP şayet AKP’nin sunduğu teklife evet demeyi düşünüyor idi ise, tabii ki o dokunulmazlık kaldırma operasyonuna dur diyerek, çok daha eşitlikçi ve geniş kapsamlı bir tasarı sunmalıydı; yapılacak hamle, başta 17-25 Aralık olmak üzere, tüm yolsuzluk iddiaları üzerinden de dokunulmazlıkları kaldıracak bir yapının kurulmasıydı. Şayet AKP’liler bu yola girmeye izin vermiyorlarsa da o zaman CHP, kamu oyunu acilen bilgilendirerek “ben terör ve yolsuzluk arasında ayrım yapmadan  müdahil olmak  istiyorum” diyecek, ve AKP’nin oyununu teşhir edecekti. Kılıçdaroğlu’nun anlaşılmaz şekilde AKP’nin oyununa gelerek, Kasım 2015 sonrası yaşanan “seçme” (!) olaylar üzerinden dokunulmazlıkların kaldırılması lehine oy vermesi,  affedilmez bir muhalefet vizyon hatası. Çünkü aradan yıllar geçtikten sonra, geniş halk kitleleri, bu noktada yolsuzlukların üzerine gidilmediğini kesinlikle hatırlamaz. Sonuca bakar. “Dokunulmazlıklar kalktı ama AKP’liler hiç bir ceza almadı, HDP ve CHP’liler aldı” derler. Şayet CHP kendine güvenerek kamuoyuna bu konuyu tam olarak teşhir etse, o anda kesinlikle “HDP ile hareket etmiş” sayılmazdı. Uzun lafın kısası, CHP, dokunulmazlıklar konusunda amatörce davranarak, AKP’nin bir taşla 3 kuş vurmasına doğrudan neden oldu! Böylesine özgürlükleri daraltan bir ortamda, muhalefetin kendisini koruyabilmesi için elzem olan kürsü ve diğer hareket alanı dokunulmazlıkların ortadan kaldırmanın kimin işine yaradığı malum.

CHP ŞİMDİ İÇİ DİKENLİ FANİLAYI GİYDİ!
Sonuçlar ortada: Türkiye hızla yeniden 1990’lardan tanıdığımız bir ilkel “kafa bastırarak HDP’lileri sorguya ve nezarete götürme” operasyonuna kalkışacak, bu arada bu da yetmeyecek,  Muharrem İnce dahil, CHP’li bir çok üye de bu yasayla resmen taciz edilecek. Sonuçta içte ve dışta yaşanacaklarla, CHP içi diken dolu fanilayı bir güzel giymiş oldu!  Avrupa siyası ortamı ve  sosyalist enternasyonal CHP’yi büyük ihtimalle bu olay yüzünden dışlayacak, en sert şekilde eleştirilecek. Kendisini hukuki yollardan savunmak isteyen milletvekillerinin Anayasa Mahkemesi’ne gitmesini engellemek de, ayrı bir anti-demokratik, özgür adalet arayışı karşıtı duvar oluşturacak. Parlamento ve hukuk kapılarının üzerimize kapandığı bir ortamda ise, terör kaçınılmaz şekilde daha da artacak! Ve tüm bu karmakarışık çelişkili acılarla yüklü ortamda, AKP’lilerin ve en bilindik yolsuzluk dosyalarının bile üstüne gidilemeyecek! Bu nasıl bir kendi kalesine gol atmaktır anlayabilen var mı? CHP, bölücü teröre karşı çıkmak kadar onurlu bir hamleyi yaparken, bu kadar çelişkinin içine dolanıp kalmaya mecbur muydu? Şu andan itibaren durumunun özeti ne evliliğin düzenini, ne de bekarlığın sultanlığını yaşayamayan bazı yarı yolda kalmış arkadaşlarıma benziyor!
Yargı ve hukukun kullanılacağı “müteakip” hamle ise tabii ki tek lider, tek führer’in önünü açmak için girişilecek bir “yargı dizaynı” operasyonu ile, hala arada rasgeldiğiniz ve yüreğinize su serpen kimi olumlu yargı kararları tarihe karışacak! Tek otorite nasıl uygun görüyorsa,  onu mutlu edecek kararları alacak, “yeni Binaliler” acilen bulunacak, atanacak, seçtirilecek!”: Böylece mesela Cumhurbaşkanlığı tarafından Muharrem İnce’ye karşı açılan 100.000 TL’lik manevi tazminat davası reddedilemeyecek, ya da Geziciler beraat edemeyecek!

Başta dediğim metafora dönüyorum. Bu tişört, bu timsaha, bu don bu file giydirilemiyor... CHP’nin içi de, Parlamento’nun içi de her gün artan bu absürd çelişkilere gebe kalacak. AKP’nin her yönden çekiştirerek ucubeye benzetmeye çalıştığı Türkiye’nin şu anlık fotoğrafı ne maalesef böyle!

11 Mayıs 2016 Çarşamba

MÜSAMERE REJİMİ | Bedri Baykam | 10 Mayıs 2016


 28 ŞUBAT’A YÜKLENENLER NEYE GÜVENİYORDU?
Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok. Hadi sıraya girin bakalım, 28 Şubat’a kızıp yüklenenler! Şöyle bir renginize, kalıbınıza bakalım. Arkasından bugünle ilgili yaptığınız yorumları gözden geçirelim. Kabul etseniz de, etmeseniz de durum çok net: 28 Şubat’a öyle topa tutar gibi saydırıp, arkasından bugün RTE ve şakşakçılarına kızma hakkınız yok! O gün MGK’nın yaptığı neydi? Bir hükümete, nerede raydan çıktığını, nerede Anayasa’yı unuttuğunu, nerede laiklik ve demokrasiyi doğrudan tehlikeye düşürdüğünü anlatmaktı. Siz şayet o gün buna kızıyor idi iseniz, bugün de RTE’nin yaptığı her türlü hukuk ve Anayasa karşıtı uygulama ve eyleme gık deme hakkınız yok! Çünkü bugün yaşanan da benzer bir durumdan ibaret. 1995-97 arasında Rizeli Şevki, Hasan Mezarcı ve Necmettin “Hoca”nın diğer şürekâları, sabahtan akşama kadar Atatürk’e ve Cumhuriyet’e söverek ağır provokasyon içindeydiler. Bugün ise, bu bireysel sapmaların ötesinde, üstüne bir de rejimin her kurumu sabahtan akşama kadar delik deşik ediliyor.
MGK niye kurulmuştu, yeni kuşaktan bilen var mı? 1960 Devrimi yaşandıktan sonra, bir daha böyle bir anti-demokratik, felaket sürece girilmesin diye... 1961 Anayasası hazırlanırken eklenen bir maddeyle, bir daha Hükümet ve Ordu hiçbir şekilde karşı karşıya kalıp gerilmesin, darbeler yaşanmasın, herkes ne söyleyeceği varsa, gerginlik ipleri koparmadan önce rahatça söylesin diye Milli Güvenlik Kurulu adı verilen ve bir çeşit sigorta işlevi görecek kurum oluşturuldu. Şimdi bugün uzaktan yakından bu görevi ifa edebilecek bir MGK kaldı mı ortalarda? Tabii ki hayır. Bugün TSK düşünme ve konuşma fonksiyonlarını yitirmiş, bitkisel hayat süren ve kendisine söylenenleri yapmakla yetinen tekdüze bir kurum oldu. Eski bağımsız iradesini ve yorum yapma güdülerini kaybetmiş, nostalji yüklü canlı bir cenaze var ortada.
İşte şimdi RTE kalkıp “Asker-polis benim elimde, kimsenin ne gık deme hakkı var ne de hareket etme olasılığı, gerisi laf-ı-güzaf” demek istediğinde, 28 Şubat’a kızıp o günleri topa tutmuş hiç kimsenin ağzını açma veya kızma-şaşırma hakkı yok! Ordu artık aramızda değil. Eski bir esnafın işyerinde veya daha eski evlerin salonlarında, giriş hollerindeki bir posterden hatırlayabilirsiniz varlığını, yaşam dolu günlerini. Veya radyolarda, eskiden halkın gözünü yaşartan marşları şimdi sahaflardan bulup dinleyip duygulanabilirsiniz.

AMUDA KALKMAYA HAZIR MISINIZ?
O gün 28 Şubat’ı suçlayanlara şunu sormak lazım: Pardon da, neye güveniyordunuz? Gücü eline geçirdiğinde ülkeyi kaosa taşıyacak bir yapı olduğu zaman buna MGK karşılık veremezse, kim verecekti? Daha doğrusu B planınız neydi? Yargıyı, halk ve basın tepkisini, sokağın sesini hiç dinlemeyen bir güç kurumları esir aldığında, ne yapmayı düşünüyordunuz? Ülkeyi, demokrasiyi, Cumhuriyeti neyle koruyacaktınız? Suçluları “Tüketici Koruma Derneği”ne mi şikayet edeceksiniz. Bugün ülkede tek kişi, 78 milyonu rehin almış. Ayrıca olaylar o kadar çığırından çıkmış ki, o zat, kendi eski partisini bile aynı duruma düşürmüş. Yani bugün Abdullah Gül, Bülent Arınç veya Ahmet Davutoğlu da diğer muhaliflerle aynı sepetteler! CHP’lilerden veya Vatan Partililerden de pek farkları yok! Yarın padişahımız kalkıp “bundan sonra dernek genel kurulları ve hatta Bakanlar Kurulu amuda kalkmış olarak yapılacak” dese, söyler misiniz bana, kim buna itiraz edebilecek? Ben hemen size yanıt vereyim, rahatlayın: Yandaş medya, hemen bu kararın “halkın hareketsiz kalmasına karşı oluşturulmuş dahiyane bir formül olduğunu” söyler. Merkez basın konuyu birinci sayfanın bir köşesinden fazla büyütmeden ve yorumsuz verir. 3-5 köşe yazarı “ne alakası var şimdi” diye bir itiraza girişir. Sol muhalif gazeteler ve sitelerde bizler gibi yazarlar veryansın edip “bu çağda böyle bir rezalet yaşanabilir mi, bu nasıl bir ortaçağ zihniyeti?” diye ayağa kalkarlar. Sonra mı? Sonra gündem değişir, bağıran çağıranlar unutulur azalır. Ve ardından da, herkes amuda kalkarak genel kurula katılır!!
Şu anda yaşananların tümüne bakarsak, aslında Türk halkının tamamıyla alay edildiğini görürsünüz. Ortada başvurabileceğiniz herhangi bir mercii yok. Şayet kendinizi ve halkın tamamını kurtarmak istiyorsanız, Haşmetmeabın bir amca veya dayısını aramaya koyulun. Çünkü ortada ailevi baskı olasılığından başka teorik hiçbir şey kalmadı. Sakın öyle sokağa, Gezicilere, medyaya, protest eylemlere filan bel bağlamayın! Sonuç belli: Dayak-gaz-cop-kurşun veya kötek! Hem zaten sevgili Türk halkı 49 parçaya bölünmüş olduğundan, genellikle hangi grup iktidarın hışmına uğrarsa, nasıl olsa diğerleri “oh olsun” naraları atacağından, orta yerde ciddi bir itiraz sesi bile yükselemeyecek..

MÜSAMERE KONGREMİZ BAŞLIYOR!
Şimdi yaşadığımız olağandışı dönemde, içinde yer aldığımız rejim çatırdarken, her zerresi devletin zirvesinden gelen salvolarla tehdit ve saldırı altındayken, Davutoğlu siyasi tarihimizin en illegal, en geçersiz kırmızı kartıyla başbakanlığı kaybetmişken, Cumhuriyet tarihimizin en müsamere tadındaki kongresi haftaya sahnelenecek... Sonuçta bu müsamere rejimi, onu bugünkü haline getiren ana kaynağın bir diğer müsameresine sahne olacak. Sabık başbakanın sözleri herkesin kulağında yankılanıyor: Görevi bırakması meğer bir “zaruret”miş! Kimsenin anlamadığı gizli, özel bir zaruret!
Ülkemizde yeminlerin, hatta “şeref” üzerine edilen yeminlerin hiçbir geçerliliği olmadığı, artık bildiğiniz gibi fazlasıyla kanıtlandı. AKP kadroları nezdinde artık ne milletvekili laiklik ve Atatürkçülük yeminlerinin, ne de Cumhurbaşkanlığı tarafsızlık ve laiklik yeminlerinin bir önemi ve ağırlığı yok. AKP’nin başbakan ve yeni bakanlar kurulu listelerini titreyerek bekleyen rehin alınmış kadroları, Dünya tarihine geçecek bir komedya sonucu, “tarafsız Cumhurbaşkan”nın aralarından seçeceği “en düşük profilli” başkanın kim olacağını tahmin etmeye çalışıyorlar. Burada ana hedef, kimliği, bağımsız bir karakteri ve yönetim stili olmayan birini tespit edebilmek. Yani aranan aslında  bir “Başbakan” değil, söylenilenleri harfiyen uygulayacak bir “idari sekreter”! Seçimi çöpe atan, demokrasi kültürü yerine, atama ve biat kültürü yerleştiren, “Reis’e karşı “boynum kıldan ince”den başka bir tavrı olamayacak ve kendi varlığını yaşarken feshetmiş bir partiye başkan aranıyor. Aralarında sessiz ve gizlice “karar nasıl çıkar?” diye başkan-toto oynayan, ama nefes alamaya cüreti kalmamış bir yitik parti taslağı var ortada...
Halka en küçük bir saygıları kalmışsa, yeni başbakanı Beştepe’sinden canlı yayında Erdoğan açıklasın. Madem rejim darbeyi yedi, artık daha fazla “bir şeyler” yerine konmazsak sevinirim. Sizin de farklı bir noktada durduğunuzu sanmıyorum.


4 Mayıs 2016 Çarşamba

AKSARAY’IN DENGİ ANAYASA! | Bedri Baykam | 3.05.2016


 Biliyorsunuz, Beştepe’deki Aksaray bir mevkii için yapılmadı. Bir şahıs için yapıldı. Önce o sarayın “yeni başbakanlık” için yapıldığı söylendi. İlk tartışmalar o eksen üzerinden yaşandı. Ardından Tayyip Bey -Kılıçdaroğlu’nun Ekmeleddin hamlesi sayesinde- Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kurulduktan sonra, sarayımızın adı birden Cumhurbaşkanlığı Sarayı oluverdi. Bu dünyanın demokratik hiçbir hukuk devletinde görülebilir rezalet değildi. Sarayın, bir kişinin siparişi olarak devlet parasıyla yapılması sonucu rezalet ayyuka çıktı.
Neden mi hatırlattım? Yeni Anayasa tartışmalarımız da ondan farklı değil. Şu anda sürekli ısıtılıp her gün gündeme servis edilen Anayasa, aynen malum Saray gibi kişiye özel: AKP Parlamentosu ve yandaş-paydaş basın, her gün Tayyip Bey’in tarif ettiği ve ruhuna uyacak bir Anayasa’yı çiziktirmekle meşguller! Ne ka Saray, o ka Anayasa!
Yeni Anayasa’nın temel hatları, her an yeni Türkiye erbabının ağzından dökülüyor.. Atatürk ve laiklik olmayacakmış.. İslam ve inançlar, yeni metinde sahne alacakmış. Zaten yeni Anayasa ve Başkanlık tarifi, beraber gelen bir bütün! Artık Anayasamızın temel hedefi, seçilecek yeni başkanın tüm ulvi ve bu dünyaya ait hak, hukuk ve mutlak otoritesini kullara ve dünya aleme duyurmak olacak. Göklerden, AKP’den ve dini yorumlarından gelen tüm yetkiler, katıksız ve limitsiz olarak oradan duyurulacak. Aynen Saray’ın kimsenin tam bilemediği oda sayısı kadar sonsuz bir görev alanı tanımı olacak bu... Ayrıca öyle Amerikan Başkanlığı gibi güçler ayrılığı tarzından garabetlerle uğraşmaya mecbur kalınmayacak.

EKŞİ VE BAYKAM’IN BUGÜN KONUŞMA HAKLARI HERKESTEN FARKLIDIR
Geçen Cumartesi, Oktay Ekşi ve TGB Başkanı genç dostum Çağdaş Cengiz’le beraber Ulusal Kanal’daydım. Çağdaş, günümüz Türk gençliğinin yüz akı. Orada hemen çekinmeden söyledim: Ekşi ve benim, bugün herkesten çok farklı bir konuşma hakkımız var! Bundan otuz yıl önce, en büyük mücadeleyi başta Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Muammer Aksoy verirken, onun en büyük destekçileri bizlerdik. Oktay Bey, eşi Aysel Hanım, Türkan Saylan gibi damardan Atatürkçüler... Savunduğumuz çok netti: Şayet Türk Ceza Kanunu’ndan 163. Madde’yi kaldırırsanız, bunun sonu felakettir. Yobazlık yayılır, önce siyasi arenamızda etkin hale gelir, gücü ele geçirdikten sonra da rejimi toptan teslim alır. Bu düşüncelerimizi her yolla yaydığımız kitle, Özalizm’in nimetlerine teslim olmuş bir neo-liberal depolitize toplumun ta kendisiydi. SHP bile ne yazık ki bu konuda akıl almaz bir saflık ve öngörüsüzlük içindeydi. Merkez sağ zaten her zamanki gibi en yoğun işbirlikçi rolünü oynuyordu. Ana işi siyaset olmayan bizim gibi bazı akademisyenler, sanatçılar ve gazeteciler, Atatürkçülüğün vicdanı ve beyni rolünü üstlenmişlerdi. O zamanlar bizlerin yaptığı her ikaz, kimilerine “Atatürkçü paranoyakların abartılı çıkışı” olarak görünüyordu. Bugün ulaştığımız bu korkunç sonuçlardan bir hayli uzaktık, ama ne var ki, bizler haklı çıkacaktık! Hem de haksız çıkmak için yaptığımız onca efora rağmen! Dolayısıyla kimse alınmasın, ama Oktay Ekşi ve benim bugün konuşma haklarımız neredeyse herkesten farklıdır, arşivler ortada!

MECLİS BAŞKANI KAVRAMSAL DARBE TAHRİKİNDE BULUNDU!
Bugün onların o tarihten sonra adım adım kuşattıkları Türkiye’de, yobazlık ülkenin siyasi-hukuksal sistemine yapıştı. Artık 2000 ana okulu talebesi topluca namaza götürülürken, Meclis Başkanı da Anayasa’da laikliğe gereksinim olmadığını dile getirebiliyor. Medyanın sözde demokrasici tellallarından bu sözleri duyamazsınız: Kahraman’ın yarattığı çalkalanma, öyle hafife alınabilir basit bir gaf değildir. Kavramsal bir darbe tahrikidir. Tabii ki siyasetin yobaz kanadı, yıllardır bu toplumu şuna alıştırmıştır: Önce bir piyon seçilir, sonra bu piyon ortaya damardan ağır bir salvo atar. Küçük ya da büyük bir tsunami yaratacak ciddi bir provokasyon... Kim ne derse desin, ilk hedef, yobazlığa yöneliş konusunda toplumsal bir nabız ölçmedir. İkincisi de hemen ardından nasıl olsa “ben onu demek istememiştim” tarzında yine malum bir orta oyunu sahnesi tekrarlanır, bu da 2. perdenin tekrarlanan diyalog parçasıdır.
Burada gözden kaçırılan nokta kullanılan piyonun, Meclis Başkanlığı koltuğunda oturuyor olmasıdır. Bu herhangi bir yobaz köşe yazarının gazetede böyle bir çağrı yapmasından çok farklı bir durumdur. Gücü elinde tutan Parlamento’nun bir numaralı ismi bu sözleri söylemektedir. Hiç kimseler kalkıp “efendim bunlar Meclis Başkanı’nın şahsi görüşüdür” sözlerinin arkasına saklanamaz -ki, bunu da deneyen çoook yandaş gazeteci oldu!- Dolayısıyla bu çıkışa eleştiri olarak Kılıçdaroğlu’nun “ya laikliğe inan, ya da o koltuğu terket” sözleri çok havada kalmaktadır. Bu saatten sonra Meclis Başkanı, “vazgeçtim, artık laikliğe inanıyorum” dese, Kılıçdaroğlu buna inanacak mıdır? Ortada yapılan bir gaf değil, açıkça işlenen bir suç vardır. Parlamentoda şerefi üzerine laiklik yemini etmiş o koltuğun sahibi böyle bir çağrı yapamaz, değişmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri aşağılayamaz, bunu yaparsa da... Ana Muhalefet Partisi ve bağımsız yargının, Anayasa Mahkemesi’nin buna verecekleri yanıtlar gündelik eleştiri seviyesinde kalamaz. Tabii “laiklik tehlikede değil” demecini birkaç yıl önce en kritik Anayasa Referandumu’ndan sonra verebilmiş bir Ana Muhalefet Partisi Başkanı, bu ciddi inceliklere uzak olabilir. Laiklik Türkiye’de sistematik şekilde, özellikle 1986’dan itibaren tehlikede altında kalmıştır ve ne yazık ki bunu göremeyen insanların bazı mevkilerden uzaklaşması herkes açısından yararlı olacaktır. Bu arada pasif TÜSİAD bile, Meclis Başkanı’nın demeci hakkında hiç olmazsa “üzgünüz” diyebilmişken, yeni kalelerine bağlılık konusunda sıfır falso ile görev yapan kahraman TSK, ağzını açmayarak yine o malum mercilerden aferin almayı başarmıştır. Daha önce birkaç kere yazdığım gibi TSK’nın tek çelişkisi, Anıtkabir’in girişinde yer alan Atatürk’ün şu meşhur sözleridir, onların da acilen üzeri sıvanmalıdır. "...Türk Vatanı’nın ve Türklük camiasının şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır. –Atatürk, 29 Ekim 1938

HEPİNİZ ORADAYDINIZ! BIRAKIN MASUM BAKIŞLARI!
Hani sevgili halkımız “yahu bu kadar olmaz, nerelerden nerelere geldik” diyor ya durmadan! Cevabım net: Sevgili TÜSİAD üyeleri, sevgili sosyalistler (hani laiklik ve Atatürk’ün önemini yok sayan bir sosyalistler grubu vardı ya!), sevgili merkez sağ (sahi ya, eskiden merkez sağ diye bir şey vardı, hatırladınız mı?), sevgili CHP ve SHP’liler (ki en büyük suç onlardadır!), sevgili medyamızın demokrasi gülleri, 163. Madde’nin derhal kaldırılmasını demokrasi adına sorgulamadan kabul eden köşe yazarları, milletvekilleri, hepiniz susunuz ve oturunuz! Hepiniz oradaydınız! Bugün hiçbirinizin, demokrasimizin içine düştüğü bu süfli durum karşısında “Hay Allah, olacak şey değil efendim, nerelere geldik!” deme hakkı yoktur! Hepiniz oradaydınız, hepiniz suçlusunuz! Bırakın bu masum şaşkın pozları! Ne bekliyordunuz? Sizler hazırladınız bu ucube Türkiye’yi! Sizler yobazlığı tüm zerreleriyle yasalarla koruyup geliştirdiniz! Ektiğinizi biçiyorsunuz.

ATATÜRKÇÜLERİN GÜR SESİ

Bugünlerde her yerde giderek artan momentumla yürüyüşler yapan sevgili Atatürkçü Düşünce Derneği üyeleri, sevgili Çağdaş Yaşamlılar, sevgili TGB’liler, her biri dimdik ayaktadır. Onların hiçbir şekilde “bizler aldatıldık-kandırıldık” veya “biz onu demek istememiştik” gibi acınası garabet sözlere ihtiyaçları yoktur. Hepsi 26 yıldır aynı şeyi söyleyen -veya TGB konusunda, kurulduğundan beri aynı şeyi söyleyen- A’dan Z’ye tutarlı, her sarf ettiği lafın bugün arkasında durabilen, alkış hak eden kuruluşlardır. Bugünün giderek yozlaşan ağır ortamında onların varlığını bilmek, her yurttaşa güç ve direnç vermelidir. Ben onlara gerek artan sesleri, gerek üç kuşaktan gösterdikleri örnek insanlar için candan teşekkür ediyorum. O kadar fırıldak şaşkın ördeğin yaşadığı bir coğrafyada, bu bulunamaz bir erdemdir!

27 Nisan 2016 Çarşamba

BATININ GÖZÜYLE 1001 SURAT TÜRKİYE! | Bedri Baykam | 26.04.2016


BİR ÜLKE HAKKINDA ALGI NASIL OLUŞUR?
Öncelikle yol yakınken size hemen söyleyeyim: Bugünkü yazımı okurken bazen anlaşılmaz ya da tersine çok net bulabilirsiniz. Bazen komik, bazen içler acısı da gelebilir... Bazen evlere şenlik, hatta kimi noktalarda da karmakarışık olduğunu söyleyebilirsiniz. Bunun nedeni de emin olun benim güncel yorgunluğum veya formsuzluğum değil. Çünkü size yansıtacağım konunun kendisi aynen böyle... Karışık, komik, çelişki dolu, absürd, kabul edilemez ve güvenilemez!
Konumuz son 30-40 yılda ve özellikle son 10-15 yılda Türkiye’nin batıdan nasıl göründüğü... Yani yabancı gazeteciler, politikacılar, diplomatlar, sanatçılar, halk katmanları bizi nasıl görüyorlar, nasıl algılıyorlar? İşte bugünkü ana malzememiz bundan ibaret!
Diğer ülkeler söz konusu olduğunda, anlatılan siyasi hikaye çok daha kolay toparlanıp özetlenebilir. Mesela diyebiliriz ki, Kuzey Kore’nin Başkanı Kim Yong Un, uluslararası değerlendirmelere göre “deli ve tehlikeli bir adam” olarak dünyayı her an savaşa sürükleyebilecek bir “kötü”dür. Halbuki Güney Kore, çok daha uyumlu, batı ile sağlıklı diyaloglar götürebilen, normal sayılabilecek bir ülkedir. İngiltere’de Kraliçe, eksantrik ve pahalı masrafları olsa da, herkesin saygı duyduğu bir nötr noktadır, öte yandan demokrasinin beşiklerinden İngiltere parlamentosu, Thatcher’in adıyla yakın tarihte anılan muhafazakarları ve solcu İşçi Partisi ile bir model oluşturur. Burada da herkes kendi siyasi tercihine göre, kimin iyi, kimin kötü olduğuna karar verebilir. Hollanda, üzerinde herkesin neredeyse anlaştığı, ideale yakın demokratik bir düzenin örnek ülkesidir. Yani “iyi” bir ülkedir. Rusya ise, kendi başkanlık rejimi çerçevesinde, basın özgürlükleri ve basının yaşam güvenceleri sağlam olarak yaşanamasa da, artık eski Sovyet Bloku günlerine göre çok daha güvenilir ve batının kültürüne, ticaretine açık bir yapı yansıtmaktadır. Mesela kimi Amerikalılara göre Küba, korkunç baskıcı ve acil işgal edilmesi gereken eski bir düşmandır, “kötünün, şeytanın ta kendisidir”. Kimi Amerikalılara göre ise, sınırların ve ticaretin açılması müthiş bir sanatsal/ekonomik fırsattır ve bir an önce Obama’nın açtığı kapıdan koşarak geçilmeli, bu “çok iyi” fırsat, olası yatırımlar sepetine hızla bırakılmalıdır. Örnekleri her yönde çoğaltabiliriz. Yani en azından bakanın kendi gözlüklerine göre, bu veriler geleneksel “sağ-sol” ayrımından veya diğer başka bakış açılarından değerlendirilebilir. Amaaa, gelin bakalım, yıllardır bu genellemeci gözlüklerle Türkiye hakkındaki haberleri takip edenler, nelere rastlayabiliyorlar!

60 YILDIR SÜREN KAVRAMA ZORLUĞU
Çok geriye gidersek, 1960 Devrimini büyük alkışlarla karşılayan ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin demokrasi aşkını öve öve bitiremeyen “yabancı basın”, Menderes ve ekibinin ülkeyi nasıl bir faşizme taşıdıklarının dökümünü de hiç fazla üzülmeden yapmışlardır. Bu yabancı basının neredeyse tamamı, daha sonraki yıllarda, biraz da 2. Cumhuriyetçi yönlendirmelerle 180 derecelik bir dönüş yaparak 1960 devrimini “faşist darbe” olarak tanıtmaktan kaçınmayacaklardır. 1980 müdahelesine bakış, en başından itibaren oldukça çelişkili ve “iyi” ile “kötü”nün her an yer değiştirdiği bir yüzey oluştursa da, sonuçta negatif puanların baştan ağır basabildiği bir döneme işaret eder. 28 Şubat, aslında bir Milli Güvenlik Kurulu sonuçlarının adıdır. Nedense kimileri adına “post modern darbe” demeyi tercih etmişlerdir. Yani yabancılar, önce Rizeli Şevki, Hasan Mezarcı ve “fıstık gibi olacak, kanlı mı kansız mı olacak” diye nutuk atan Erbakan’ı –yani Refah Partisi ana kadrosunu- hemen “kötüler” sepetine atıp, MGK ve yargının verdiği tepkiyi alkışlamışlardır. Ne var ki, yalnız bizim ülkeye mahsus olan 2. Cumhuriyetçi neo-liberaller, birden MGK’nın ve yargının laikliği koruyan bu doğal tepki ve kararlarını “faşist” olarak nitelemeye başlayınca, geçiş biraz anlaşılmaz görünse de, yabancı yazarlar ilk defa “mecburen” bu Kemalist çıkışları “anti-demokratik” olarak algılama yoluna girmişlerdir.

AKP DÖNEMİ: ALGIDA “MAD HOUSE” SENDROMU!
Tabii hatırlattığımız hiç bir dönem, son 14 yılda AKP iktidarının yabancı uluslara ve aydınlara yaşattığı 1001 surat maskeli balo karakterleri kadar değişken bir algı dünyası sunamamıştır. Hem de ışık hızıyla giden bir algı değişimi! Yabancı gözler için Türkiye’de kimin iyi kimin kötü olduğu yargısı, her saniye dönüşmüş ve bazı gazetecileri veya diplomatları şizofren hale getirmişlerdir. Örneğin AKP’nin 2002 zaferi (!), batıda özellikle ilk yıllarda, ılımlı İslam masalıyla karışıp “zararsız Hristiyan Demokratlara paralel” bir profil yansıtmıştır. Bu doğrultuda -kendi deneyimlerimle de konuşuyorum- bizler gibi antika tutucu Atatürkçüler, “militarist Kemalist” tu kaka çizgiye hemencecik sokulmuştur. Hem de böylece Kurtuluş Savaşı’nın kavramsal rövanşı da alınarak! 2007 Cumhuriyet Mitingleri, batılı gazetecinin gözünde korkulu bir durum yaratmış ve kimse gönül rahatlığıyla, bu yürüyüşlerin demokrasiye karşı Kemalist bir Ordu görüşü ağırlıklı bakış mı, yoksa faşizme geçiş sinyalleri veren RTE’ye karşı demokratik tepki mi olduğunu yüksek sesle söyleyememişlerdir. Bu olaylı dalga savuşturulduktan sonra, sıra Ergenekon tutuklama dalgalarına gelmiştir! Batılı algı, işte bu noktada yine biraz rahatlayarak Türkiye’de esas “iyi” demokrat tarafın AKP olduğu görüşüne meyletmiş, 2007 yürüyüşlerini düzenleyenlerin darbeci askerlerle ilişkilerinin kanıtlandığına kendini inandırmıştır! AKP’nin ülkeyi “tutucu ve askeri faşist yapısından sıyırmak isteyen ılımlı İslam Demokratı” olduğu görüşü, 2010 Anayasa Referandumu aldatmacası sırasında ana batılı görüş olmuş, AKP’nin güçler ayrılığını bu kurnaz hamleyle yok ettiği gerçeği görünmezden gelinmiştir. Bunu takip eden ve batı algısını alt-üst eden gelişme ise, tabii “Gezi Dirilişi” olmuştur. İşte orada Kemalistlerin yanı sıra sosyalistleri, yeşilleri, kimi neo-liberalleri, işadamlarını topluca limitsiz bir tepki dayanışmasında gören batılı beyin, bu sefer içine kendini hapsettiği devekuşu bakışından biraz sıyrılarak RTE ve rejimini sorgular hale gelmiştir. Der Spiegel yazarı, özel bir dosyada, bu şaşkınlığı toparlamaya çalışırken “Türkiye’ye Cumhuriyeti Atatürk, demokrasiyi Erdoğan getirmiştir” (!) gibisinden bir kahkaha konusu cümle kurabilmiştir. Benden aldığı yanıt ise “şayet İngiltere’ye sosyalizmi Margaret Thatcher getirdiyse, bizim ülkeye de demokrasiyi Erdoğan getirmiş olabilir” olmuştur. Protestocuların uğradığı şiddet ve ölen 8 genç, batılı siyasilerin uzun kış uykusundan uyanmalarına olanak sağlayan dramatik gelişmelerdir. İşte tam orada “iyi-kötü” ezberleri sekteye uğrayan batılı grup, hemen ardından 17-25 Aralık dalgasıyla karşılaşmış, o noktadan itibaren ezberleri toptan bir daha iflah olmamak üzere bozulmuştur. Önce RTE ve bakanları hakkında gördükleri iddialarla beyinleri alt üst olan batılı, ardından yaşanan F tipi avcılığı döneminde, kendilerini toptan bir boşlukta bulabilmişlerdir. Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı, kimin çıkarının çelişkili olarak kime hizmet ettiğinin artık hiç anlaşılamadığı bu dönem “düşmanımın düşmanı dostumdur” ezberini de, “dostumun düşmanı düşmanımdır” ezberlerini de iktidardan düşürmüştür. Bunun ardından tam bin bir ışık, bin bir surat dönemi başlamıştır. Demokrasi mağduru olarak öne çıkan F tipi basın mensuplarının, daha 3 ay veya bir yıl önce, bugünkü söylemlerinin tam tersine yaslanarak, laik demokrat basını hapse attırmak için çabalayan şahıslar olduğunu pek az batılı beyin algılayabilmiştir. Bu dönemde oluşan eski ve yeni ittifakları anlayamama sendromu, artık her birimizin beraber yaşamayı öğrendiği, birbirine geçmiş çok renkli yumaklar yığınından oluşmaktadır. F tipi yargının üzerine gidildikçe suçsuzluğu ortaya çıkan Atatürkçü askerler ve bürokrasi-basın, F tipi sızmaların taşıdığı farklı bilgilerden medet umarak baskıcı iktidarla baş etmek istemiştir.
Şimdi lütfen elinizi vicdanınıza koyun: Türkler için bile anlaşılması neredeyse imkansız olan bu iç içe geçmiş matruşkavari ilişkileri, bir yabancı nasıl anlasın? Zaman gazetesi önünde robot polislerden dayak yiyen türbanlı bacıların ömür boyu Tayyip’e oy verdiğini Le Monde yazarına nasıl anlatırsınız? O ne anlar? Bugün sol bilinen kimi medya organlarının, şaşırtıcı çoklu ittifaklarını onlara kim izah edebilir? Kendini “Ergenekon savcısı” ilan edenlerin bir anda nasıl öbür tarafa geçiş yaparak aynı davanın avukatı haline getirdiklerini, kim bir Alman’ın beynine açıklayabilir?
Tabii bu saydıklarıma, bu kutupların dışında bir de IŞİD, PKK ve demokratik ittifaklar üstünden “Türkiye’nin dış politikası” açılımı getirmeye kalkışsak, hele üstüne bir de Fenerbahçe davasını izah etmeye çalışsak, yabancı gazetecimiz, bir daha uğramamak üzere topraklarımızı bırakır gider... Burada yediği dayaklar da yanına kar kalır. O Avrupalı beynin ezberlerini bozmak için bir de AİHM’in 1924 Ermeni iddiaları kararları ve onun Türkiye ittifaklarını demokrasi mantığı üzerinden izah etmeye kalksanız, kaçmadan önce gazetecilik mesleğini de sonsuza dek bırakırlar!
Bugün Türkiye hakkında kolay ve hızlı bir “iyiler-kötüler” ayrımı yapmaya kalkışan saf bir yabancı beyine rastlarsanız, lütfen ona acıyın ve hiç bir şey anlatmaya kalkışmayın! Bu kargaşadan kendisi neyi anladıysa, bırakın ona inanmaya devam etsin. Sizin anlattıklarınızı zaten ya hiç anlamayacak, ya da hiç inanmayarak sizi yalancı ilan edecektir. Çünkü böyle şizofren bir siyasi yapı yeryüzünde yoktur.. Zaten o yargısı da her an yeniden değişmeye adaydır!


20 Nisan 2016 Çarşamba

“RESMİ ÖPÜCÜK” VE DÜNYA SANAT GÜNÜ’NÜN VAHŞİ BATI SERÜVENLERİ | BEDRİ BAYKAM | 19.4.2016

MEKSİKA DEVLETİ ÖPÜŞMELERİ VE MÜZELERİ SEVİYOR!
Los Angeles’dan Mexico City’ye uçarken, Aero Mexico’nun hazırladığı güvenlik filmine dikkatimi çekti eşim Sibel: Önlerine düşecek olan oksijen maskesi ana konu olurken, çiftimiz maske öncesi ve sonrası öpüşerek birbirlerini “nefessiz” bırakıp, oksijene muhtaç kalabiliyorlar! Meksika devletinin seviyesine gelip, bir milli havayolu güvenlik filminde genç çiftin doyasıya ve kıyasıya öpüşme sahnesini koyma olgunluğuna “resmi” Türkiye Cumhuriyeti devleti ne zaman yükselebilir, işte onu pek bilemiyorum! Bu mizahi ve muziplik dolu göndermeleri rahatlıkla yapan “Birleşik Meksika Devletleri”, aynı zamanda  birçok büyük müzeyi bünyesinde barındıran, eski ve yaşayan sanatçılarına sahip çıkmaya çalışan bir kültür devleti. Örneğin insan Antropoloji Müzesini gezerken hem milyonlarca veya onbinlerce yıl geriye dönerek başının döndüğünü hissediyor, hem de büyük bir saygı duyuyor. Dünyanın en büyük antropoloji müzelerinden birini saatlerce gezmeyi bitirebilirseniz, sizleri mesela ünlü sanatçı Rufino Tamayo veya Modern Sanat Müzesi bekliyor. İnsanlar kültüre doyamıyor! Diyeceksiniz ki, “Havayolu güvenlik filminde öpüşen çiftlerle, bu müzelerin ne ilgisi var?”. İnanın var... Hem de öyle bir var ki, feleğinizi şaşırırsınız! İnsan vücudundan, aşktan ve arzudan korkmayan ülkeler, sanattan da korkmazlar, sanatı ve sanatçıyı  en üst mertebeye koyarlar. Sıkıştıklarında sanatçılar üzerinden muhalefete yüklenmezler, “artizlik yapma lan” gibi kalıplar kullanmazlar!. İnsanı vücudu, duyguları, yaratıcılığı ve tutkuları ile bir bütün olarak kabullenmek, ciddi bir bağımsız insan duruşu gerektirir. Verdiğim örneği ilişkilendiremeyenlere bir hatırlatma: Bizim filmlerde müşteri veya hostesler öpüşmezler, devletin çağdaş sanat müze adedi de sıfırdır!

LEONARDO’NUN TEK RAKİBİ GRAFFOMAN!

10 gündür California ve Meksika’dayım. Uluslararası Sanat dernekleri (IAA) Dünya Başkanı ve Dünya Sanat Günü etkinliklerinin onur konuğu olarak, Los Angeles kentinin merkez galerilerinin kutlamalarına ve Meksika Sanatçı derneği ARTAC’ın ve benim de bir işimi sergileyen Jose Luis Cuevas Müzesi’nin kutlamalarına katıldım. Önce Los Angeles’a geldim ve Los Angeles merkezli Türk-Amerikan sanatçı köprüsü (Turkish American Artist Bridge) TAAB, 10 Nisan Pazar günü University of California in Los Angeles (UCLA) Hukuk Fakültesi’nde Dünya Sanat Günü için bir etkinlik düzenleyerek beni onur konuğu olarak davet etti. UCLA Hukuk Fakültesi Başkanı Aslı Bali, UCLA Uluslararası İlişkiler Bölümü Dekan Yardımcısı Cindy Fan, TAAB Başkanı Sena Denktaş ve benim konuşmalarımın ardından Piramid Sanat tarafından hazırlanan Dünya Sanat Günü ve benim hakkımdaki 38 dakikalık film ‘Days to Remember’ (Hatırlanacak Günler) gösterildi.

“Dünya Sanat Günü” düşüncesini 2011’de Türkiye’de UPSD Yönetim Kurulu olarak biz ortaya çıkardık. Guadalajara’daki Genel Kurul’da oybirliğiyle benim sunduğum teklif kabul edilince, bu kavram doğmuş oldu. Aslında benim için zor bir dönemdi. İki hafta sonra Türkiye’de “insanlık anıtı” konusunda yaptığımız bir basın toplanısı ardından bildiğiniz gibi bıçaklanıp olağanüstü bir doktorun, Prof. Dr.  İsmail Hamzaoğlu’nun yaptığı ameliyatla kurtulmuştum. Bu da yıllar üstünden laiklik ve sanat adına yaptığım tüm girişimlerin hediyesiydi herhalde!

Bildiğiniz gibi Dünya Sanat Günü olarak, Leonardo da Vinci’nin doğum gününü seçmiştik. Leonardo, disiplinlerarası bir deha olarak sürekli taze ve güncel kalmayı bilen ölümsüz bir insan. Hem sanatçı, hem filozof, hem mucit hem de... efsane! Tek rakibi oldu Leonardo’nun: İlk mağara resimlerini yapan on binlerce yıl önce yaşamış ilk insan! Ama ne var ki, onlar hakkında öne çıkarabileceğimiz bir tarih bulunamadı. Bu nedenle Leonardo rakipsiz kaldı. Yoksa aslında ilk leke veya çizgiyi bir duvara bilinçli bir şekilde bırakan insanoğlu, “sanat” kavramını yaratarak eşsiz bir sayfa açan “ilk sanatçı” olmuştu. Hep onlardan çoğul şeklinde söz ederiz ama, aslında o ilk lekeyi koyan da tek bir insandı! Etli, kanlı, canlı, paha biçilmez bir dehaydı o... Elimizde resmi veya fotoğrafı olmasa da o aslında en büyük sanatçı. Ben ona “graffoman” adını verdim, nedenini yakında öğrenirsiniz; İşte onun bilgilerinin olmadığı yerde, Leonardo tartışılmaz bir isim olarak öne çıktı.

TÜRKİYE’NİN ÖDÜLLENDİRİLMESİ

Dünya Sanat Günü dünyaya her yıl yayılmaya devam ederken bu sene Los Angeles Downtown Art Walk’un Dünya Sanat Günü kutlamaları, 13 Nisan’da yapılan gala gecesiyle başladı. Size bir itirafta bulunmam lazım: Onur konuğu olarak davet edildiğim bu etkinlikler vesilesiyle Los Angeles sanat ortamının önemli bir bölümünün o hafta Türk sanat ortamını ve ülkemizden çıkan “World Art Day” fikrini duymaları, buna saygı göstermeleri, sahip çıkmaları, peşinde koşmaları, bana büyük keyif verdi. Belki ilk defa Dünya Sanat Günü sayesinde Türk çağdaş sanat ortamını duyan Los Angeles sanat çevresinin birçok üyesi, ayrıca bir Türk’ün Dünya Başkanı olduğunu öğrenerek bu durumdan daha da etkilendiler. Aynı ortamda gala gecesinde Downtown Art Walk direktörü Qathryn Brehm, Dünya Sanat Günü’nü 2011 yılında IAA Dünya Genel Kurulu’nda önererek kabul ettirdiğim ve böyle bir günün yaratılmasını sağladığım için bana Los Angeles kentinin ve California Eyalet Meclisi’nin onur şiltini takdim etti. Bunun yarattığı etkinin de, binlerce insanın gözünde Türk ve Çağdaş Türk Sanatı imajını değiştirmiş olmasının getirilerinin hemen orada yaşam bulabilmesi, değerli bir gelişmeydi. Ardından ertesi gün yapılan onca etkinlikte gerek duvar ve sokak resimleri, gerek sergi açılışlarında, bundan 5 yıl önce Taksim’de bir masa başındaki hararetli tartışmanın nerelere ulaşabildiğini görmenin keyfini yaşadım.


Her sene olduğu gibi bu sene de 600’ün üstünde etkinlikle Dünya Sanat Günü kutlamalarında birinciliği hiçbir ülkeye kaptırmayan Meksika, yine birçok kentte sayısız sergi, konser ve dans gösterilerine ev sahipliği yaptı. Dünyada genellikle WAD için 15 Nisan günü merkez kabul edilir ve bunun 3-4 gün öncesi ve sonrasında etkinlikler olur. Meksikalılar ise, kutlamav e eğlence meraklısı olduklarından, etkinlikleri bir aya kadar yayabiliyorlar! Tabii öte yandan unutmayalım ki, World Art Day, her şeyden önce, sanatçıların bir araya gelerek savaşa karşı barışı, ilgisizliğe karşı dayanışmayı, en güzel ve eşzamanlı bir şekilde kutlamaları için var.

BABASI TÜRK, ANNESİ MEKSİKALI!

Evet, tekrar Meksika’ya dönecek olursak, insanların sıcaklılığının Türkler’e benzediği bu büyük köklere sahip ülkede, Jose Luis Cuevas Müzesi’nin Dünya Sanat Günü için açtığı sergiye sanatçı ve onur konuğu olarak katıldım. Basın toplantısı ve açılış konuşmasında Guadalajara/Meksika’da temelleri atılan Dünya Sanat Günü’nün Türkiye’nin teklifi ile Meksika’da doğmuş olmasına işaret ettim ve “Dünya Sanat Günü, Türk bir babadan, Meksika’da doğdu. Yani Türkiye ve Meksika annesi ve babası olarak bu etkinliğe en çok sahip çıkan ülkeler oluyorlar” dedim ve özellikle bu iki ülkenin çalışmaları sayesinde bu uluslararası etkinliğin adım adım dünya çapında büyüdüğüne işaret ettim.


Jose Luis Cuevas Müzesi’ndeki görkemli açılışın ertesi gününde, Türkiye Meksika Büyük Elçiliği’nin Dünya Sanat Günü ve IAA Dünya Başkanlığı için verdiği resepsiyona benden önceki Meksikalı Dünya Başkanı Rosa Maria Burillo Velasco, yabancı misyonlar ve Meksika sanat çevresi katıldı. Büyükelçimiz Sayın Oğuz Demiralp’in İspanyolca’ya çevirerek salona aktardığı, Atatürk’ün 1930 yılında söylediği "Efendiler, hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, dahası Cumhurbaşkanı olabilirsiniz; ama sanatçı olamazsınız" sözleri salondan büyük alkış aldı. Ardından Meksika sanat çevrelerine ve Büyükelçiye yaptığım teşekkür konuşmasında “Dünyayı iyiye doğru değiştirebilme inancını ve kararlılığını Atatürk’ten aldığımı” hatırlatarak bu alkışın yinelenmesini sağladım. Dünya Sanat Gününü görmüş olmalarını isteyeceğim iki kişiden biridir kendisi tabii ki... İkincisi ise  sevgili babam...

13 Nisan 2016 Çarşamba

BİR SOYUT OBAMA BİLANÇOSU... | BEDRİ BAYKAM | 12.4.2016


 ORTA DOĞU'NUN GÜÇLÜ VE EZİK KOVBOYU
ABD Başkanı Barack Obama bildiğimiz gibi artık Beyaz Saray'da misafir sayılır. Gerek kendisi, gerekse basın şimdiden onun bilançolarını çıkarmaya başladı. Obama, başkanlığı boyunca yaptığı en büyük hatanın, 2011 yılında Libya lideri Muammer Kaddafi'nin devrilmesinden sonraki süreç için plan yapmamak olduğunu söylemiş.
2011 yılında yapılan müdahaleyle ilgili yorumunda Obama, "En büyük hatamız, Kaddafi'nin devrilmesinden sonraki gün için plan yapmakta başarısız olmamızdı. Libya müdahalesi sonrası için daha fazlasını yapabilirdik" ifadelerini kullanarak, Kaddafi sonrasına hazırlıksız girildiğini bir bakıma "itiraf" etmiş oldu.
Tabii ki denebilir ki, dönem değişti, ama Obama'nın bir John Fitzgerald Kennedy gibi Amerika'yı bugün "temsil eden" emperyalist sert yapıya savaş açtığı söylenemez. Evet, mesela Obama ile Bush'u kıyaslamak mümkün değil. Bush dünyada fırtınalar koparan şahin-savaşçı-acımasız kimliğiyle Irak'a savaş açıp, sözde kitle imha silahları aramak üzere bu ülkeyi istila edip, bir milyonun epey üzerinde insanın ölümüne sebep olan ve ardından "maalesef yanlış istihbarat almışız" sözleriyle kayıtlara giren, karanlık ve her noktası gaflar ve zulümle kaplı bir utanç unsuru olarak tarihe geçti. Obama'nın belki kişisel farkı, böyle ağır ve abartılı bir savaşla dünyanın neredeyse tümünün ABD aleyhine döndüğü bir süreç geçirmemiş olmasıydı. Ama öte yandan, ister Taliban’la, ister daha sonra IŞİD'le arasında süregelen ucu açık savaş dışında, ABD yine başta Suriye olmak üzere, Orta Doğu'yu karıştırmaya devam etti; yanlız Libya değildi konu. Dünyanın süper gücünü geriden idare eden "Ana Şirket", kah "Arap Baharı" aldatmacalarıyla, kah kurduğu şaşırtıcı çıkar ilişkileriyle yolunu bulmaya devam etti. Aynen casino’lardaki "kasa daima kazanır" kuralı gibi, "Ana Şirket" petrolde de, silahta da, finansta da kendi menfaatlerine kılıf hazırlayacak operasyonların tezgahlanmasından hiç feragat etmedi. Sırayla ülkelerin adı değişti durdu: Irak, Afganistan, Mısır, Libya, Suriye derken Ortadoğu’nun çivisi giderek çıktı. Yıllar önce söylediğim gibi, Arap Baharı aldatmacaları, bu ülkelere demokrasi getiremezdi tabii ki... Çünkü o ülkelerin Atatürk gibi sosyal ve siyasal yaşam kurgularını bir öncü devrimci lideri olamamıştı. Sonuçta Obama'nın Amerikası, aslında eşzamanlı büyük tepkiler alacak kılıç çekmelere girişmediyse de, sonuçta ne yazık ki dünyada hayal kırıklığı havası yaratan bir dizi menfaat kavgasına karıştı. IŞİD'i ve belki bazen Taliban’ı bombaladığı anlar dışında, bu politikalar tepki almaya devam etti. Obama ilk siyah başkandı, Afrika kökenliydi, sempatikti, tatlı bir aile yaşamı vardı, kendisine biçilen rolü iyi oynuyordu ama Amerikan sistemini sorgulatacak hiçbir cesur girişime imza atmadı. Belki kendisine bel bağlayanları hayal kırıklığına taşırken büyük hamlelerde uzaktan kumanda ile idare edilen bir kuklayı andırdı. ABD, Ortadoğu'da kanun koyuculuğa soyunduğu anlarda bile, ezik, şaşkın ve kararsız kovboy görünümünden uzaklaşamadı. Esad'ı önce "hedef" olarak belirlemişken, sonradan IŞİD'in azmasıyla oluşan ortamda ister istemez, "bir dakika, biz ne yapıyoruz?" sorusunun belirsizliğine ve zigzaglarına düştü. Aynen RTE ile olan ilişkilerinde olduğu gibi... ABD teorik olarak bile bir alternatif oluşturamadığından, bu miyadını doldurmuş sağlıksız ilişkide, kimbilir, içinden çok istemesine karşın ne ipleri koparabildi, ne de Türkiye'deki statükodan vazgeçebildi. “Ne seninle, ne sensiz” şarkısını rahatsız bir prozodi ile söyledi durdu.

OBAMA'NIN ARTI VE EKSİLERİNDEN BAZI ANLAR
Obama'nın imajı genel görüntüde kurtarıp kurtaramadığı bir çok an vardı. Bazı en belirgin olanları hatırlatarsak, "Obamacare" olarak da bilinen "sağlık reformunun" kabul edildiği günün başkanlığındaki en iyi günü olduğunu ifade eden Obama, o noktada sayısız egoist kapitalisti kızdırırken, büyük ihtimalle kendi gerçek kitlesinin en geniş hayır duasını o hamleyle aldı. Ne var ki, Obama sayesinde ilk defa sağlık güvencesine kavuşan bu en parasız kitlenin içerisinden, çoğu siyahi sayısız insan Obama döneminde şaşırtıcı şekilde giderek artan doğrudan bir polis terörü altında can verdi. Yeni dönem iletişim çağında tüm bu akıl almaz polis infazlarının çoğunun videosunun Amerika ve dünyaya yayılmasının getirdiği ek kısmetsizlikle (!), siyah başkan kendi halkını korumaktan aciz bir görüntü çizmekten kurtulamadı. Silahlanmaya karşı çıkarken döktüğü gözyaşları çok etkileyiciydi. Aynen geçenlerde yüz yaşındaki teyze ile eşiyle beraber yaptıkları o müthiş dans sahnesinde gönülleri fethettiği gibi! Ama her ne kadar kendisini tutan birçok Amerikalı arkadaşım beni tersine inandırmaya çalıştıysa da, ben Başkanı hiçbir gün mikrofonun karşısına geçip "Şimdi bu ülkenin polislerine sesleniyorum. Sizler bu ülkede can güvenliğinin teminatısınız. İşte bu yüzden bir tek kere daha dünyanın gözleri önünde -veya arkasında- bizi rezil edercesine sırf  'tedbir olsun' diye silahsız masum insanları öldürdüğünüzü görürsem, gerek yaşayacağınız yetki kayıpları, gerek ödeyeceğiniz ağır tazminatlar ve hatta alacağınız dönüştürülemez hapis cezalarıyla sizi gerçekten bu kayıplara sebebiyet vermiş olmanızla ilgili pişman edeceğim" demedi, diyemedi... JFK, CIA'yi, FBI'yı hatta Pentagon’u, büyük kapitalist çıkar babalarını korkmadan kamuoyu önünde karşısına alırken, Obama, bırakın buna benzer büyük tokat hamlelerini gündemine almayı, kalkıp bu kadar ağır ve affedilmez kanıtlı suçları işleyen polis teşkilatının bu gidişine dur diyecek cesur çıkışı bile belirgin bir şekilde yapamadı!

KÜBA VE ABD İLİŞKİLERİNDE DEV HAMLE
Obama'nın iki hafta kadar önce, Küba'ya ailesiyle beraber yaptığı gezi ise, kim ne derse desin döneminin sonunda tarihe attığı önemli bir çentikti. Kennedy'nin başkanlık dönemi boyunca dünya siyaseti ve soğuk savaş Küba üzerinden yaşanmıştı. "Domuzlar Körfezi" günlerinin ABD, CIA ve kullandığı paralı piyonlar için yüz kızartıcı bir fiyasko ile biten günleri, Kennedy'nin ilk dönemini hemen lekelemişti. Ancak ertesi yıl, "Küba misil krizi" gerginliği, Sovyetlerle olan soğuk savaşı, alev alev bir nükleer dev felakete dönüştürmek üzereyken Amerika’nın karizmatik Başkanı'nın telefon ve salon diplomasisinde gösterdiği ustalıkla, Kruşçev'i de kendi eksenine çekerek oluşturduğu yarı gizli yarı açık anlaşma, kendisini birden yine Amerikan kamuoyu önünde zirveye taşımıştı. Ne var ki bu hamleyle 1964 seçimlerinin favorisi haline gelen JFK 1963'de katledilirken, ölümü üzerine kurulan çoğu mantıklı/mantıksız senaryo, yine Küba merkezli olarak öne çıkıyordu. Küba'nın Kennedy'yi öldürttüğü şeklindeki Amerikan faşizminin iddiaları çok havada kalsa da, kurulan tezgahta, tetik çekenlerden bir kaçının Kübalı olmuş olabileceği iddiası hep geçerli kalmıştı. O yıllardan beri süregelen ambargo orta yerde dururken, Obama'nın önce elçilik açarak ardından da yaptığı ziyaretle bu adayı bir şekilde en azından ekonomik olarak kendisine çekmesinin tarihte asırlar boyu hatırlanacak bir dönemsel barış çubuğu ve sayfa kapanışı getirdiği tartışılmaz...

BAŞKANIN KARİZMAYI ÇİZDİRDİĞİ AN!
Tabii ki söylenecek çok şey varken, bir makalede Obama dönemini toptan bir süzgeçten geçiremeyiz, ama size doğru söylemem gerekirse, gözümün önünden hiçbir zaman gitmeyecek bir sahne var: 2013'de Nelson Mandela'yı anma töreninde Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schmidt ile yanyana oturup bu zarif ve çekici hanımefendi ile flört eden dünyanın en güçlü başkanının karizması, bir anda çiziliverdi! Eşi Michelle, önce bu mutlu sahneleri abartılı bir somurtkanlık ve sessizlikle izledikten sonra, bir ses ve iki işaretle Barack'ı içine düştüğü (!) o insani zaaf veya kudret gösterisinden uyandırıverdi ve yerini onunla değiştirerek bu "münasebetsiz ve yakışıksız" (!!) duruma el koyuverdi. Herhalde bu anı sizler de unutmamışsınızdır.
E, kolay değil tabii, bir hamburgercinin önünde kaldırımda oturup yemek yerken müstakbel başkan eşi ile tanışıp onun serüvenine ortak olan Michelle, büyük avını üstelik öyle ulu orta bir yerlerde, bir viking kızına kaptıracak değildi. Belki de o an, tüm Obama kariyerinin bir özet yansıması gibiydi... Yapmak istedikleri ve yapamadıkları, niyetleri ve malum frenleri, rüyaları ve Amerikan gerçekleri... Zaten JFK'in ödediği bedeli kim unutabilirdi ki? John'un ödediği fatura, Jackie'nin kıskançlık krizlerinin çok üstündeydi değil mi? İşte belki bu nedenlerle insanın sınırlarını bilmesi işe yarayabilirdi.