17 Haziran 2014 Salı

“ORTAK ADAY” PORTRESİNİN KOYU GRİLERİ | Bedri Baykam | 17 Haziran 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..

        
Bu sütunda 22 Nisan 2014 tarihinde CHP ve MHP’nin ortak bir Cumhurbaşkanı adayı çıkarmaya mecbur olduklarını belirtmiştim. O tarihte henüz Bahçeli’nin “Çatı aday” önerisine de bir kaç hafta vardı. Dün nihayet bu aday ortak bir toplantıdan sonra açıklandı: Ekmeleddin İhsanoğlu. Birden ortaya çıkan bu isim, Türk kamuoyunu birden heyecanlandıracak ve “ne kadar iyi yapmışlar” diyeceği bir aday değil. Sanki “aman hırslı bir politikacıya bu payeyi biz vermiş olmayalım, şöyle az bilinen bir isim olsun” şeklinde bir düşünce duruma hakim olmuş da ortaya bu sürpriz çıkıvermiş. Adayın “muhafazakar kesimlere ters düşmemesi” başka, İslami konuları ana alanı yapmış olması başka. CHP ve MHP seçmenleri kadar, bu çatı adayını hararetle bekleyen büyük muhalif kitleler şimdi kendilerini biraz “oldu bittiye getirilmiş” veya aldatılmış hissediyorlar. Açıklanabilecek bir çok başka sağa da uygun aday, hem kitleler tarafından tanınıyor olabilirdi, hem de ana konular hakkında CHP ve MHP seçmenlerinin kendilerini ona daha yakın hissetmelerini sağlayabilirdi.
Halbuki ülkemiz ve Orta-Doğu’da durum vahim. Din adına insan öldüren terör örgütü IŞİD'ın devletimizle alay eden hamleleri ard arda geliyor. Buna karşı aciz kalan bir Hükümet, suçu ve çözümü kendilerinden başka her yerde arıyor. Ve bu ortamda Türkiye başaşağı giden her ibresiyle RTE'nin rakipsiz “
kişisel ev yapımı özel Başkanlık sistemine” sürüklenme korkusu yaşarken, şimdi birden bu beklenilmedik çatı adayla karşı karşıya. Öncelikle bu iki partimizi böylesine zor bir konuda kamuoyunun sesini dinleyip “ortak aday” çıkarabildikleri için tebrik etmemiz lazım. Bu bir demokratik atılım. Peki iyi de, İhsanoğlu aranan “ortak kan” konusunda beklentiyi olabilecek mi? Erdoğan’ın miting provokasyonlarıyla başedebilecek mi? Ya da şayet kazanırsa, kendi geçmişine bakınca AKP’nin anti-laik dayatmalarına Çankaya’da dur diyebilecek mi? Türkiye’nin gerilim hatları hakkında ne düşünüyor? Laiklik, ülke bütünlüğü, Atatürk devrimleri konusunda mahçup bir tavır mı sergileyecek? Bu konularda muğlak ifadeler kullanırsa, başta kendisine en büyük desteği vermesi gereken partiler olmak üzere, muhalifler hayal kırıklığına uğrayıp bir kısmı desteğini geri çekecek mi? Bütün bu sorular ciddi olarak uçuşuyor. Ciddi bir seçmen tepkisi de şimdiden gelmeye başladı. CHP ve MHP nihai ortak kararlarını kalıcı hale getirmeden önce, (sonunda İhsanoğlu isminde ısrar etseler bile) öncelikle kendi seçmenlerinin nabzını almaya mecburlar. Çünkü yanlış adıma yer yok.
          Orta-Doğu tam yangın yeri. Besle kargayı oysun gözünü: Bu hükümetin, özenle "
terörist" tanımlamasını yapmaktan kaçındığı IŞİD terör örgütünü uzun zamandır desteklediğini biliyoruz. Bir de bu yüzden "IŞİD bize dokunamaz, konsolosluğumuz güvende, Irak'ta kaos olduğu görünümü verilmek isteniyor" şeklinde saçma sapan düşünceler birbirini takip etti. Konsolosluğumuzda bulunan vatandaşlarımız sükunetle oradan kurtarılabilecekken bu fırsat pas geçilerek krizin kalbine düştük. Bu satırları kaleme alırken de terör şebekesiyle haraç ve "MİT'ten maaş bağlanma pazarlıkları" gibi akıl almaz dedikodular ortada dolanıyor.
          Terörle pazarlık olmaz. Hiçbir demokratik devlet de terör örgütleri üzerinden dış politikalarını belirlemez. Bu konuda dünyanın "
eksper suçlusu" ABD’dir. Sovyetleri kuşatabilmek için Sovyet-Afgan kapışmasında El Kaide'yi desteklemesi, hatta resmen "yaratması" bu suçların en bilineni. Zaten ABD'nin kendi kör-topal analizleri yüzünden terör gruplarından, terörist devlet başkanlarına kadar her türlü kirli ilişkiye girebildiğini biliyoruz. Terörle yatan, kalbinden bıçaklanarak uyanır. IŞİD, Türkiye'ye bu dersi yeniden gerilim filmi eşliğinde sunmakla meşgul. Dua edelim ki bu fatura ağır kayıplarla gelmesin!
            Peki ülkemizin Başbakan'ın ısrarla ifade ettiği gibi "
unsurlarla" (!) ne kadar mücadele gücü var? Hükümette bu mücadeleyi bu illegal örgütlerle yapacak kararlılık yok. Hatta arkadan hançerlenmelerine rağmen, bir araya gelseler, ortak noktalarının fazlalığıyla gurur duyarlar! Geriye teorik olarak, "askeri güç" kalıyor. Zaten bu aşamada elinde onca rehin tutan bir katil sürüsü karşısında bu seçenek yok. Bir de Türkiye artık 8 yıl önceki o muhteşem Ordu'ya sahip değil. Türk Ordusu şu anda en iyi ihtimalle eski gücünün maddi olarak yüzde ellisinde, manevi olarak yirmi beşinde! Askerimizin hem morali yerlerde, hem de komutanları zindanda! Yani Türkiye bu gerçeğin farkında olarak kendisiyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynayan ırkçı grupların elinde rehin! Cumhurbaşkanı, böylesine kritik bir zamanlamada görev alacakken, “ben siyaset sevmem, öyle bir arzum da yok” mantığından gelen biri ne kadar uygun olabilir? Kritik soru!
           

10 Haziran 2014 Salı

PARİS'İN GÜNDEMİ VE "PAMUK İPLİĞİ" | BEDRİ BAYKAM | 10 Haziran 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..


          Paris'te geçirdiğim iki haftanın sonuna gelirken, Fransa'ya bir göz atalım: Bildiğiniz gibi Cumhurbaşkanı Hollande'a olan desteğin yerlerde gezinmesi (%3!) artık esprilerin ana konusu. Mesela Liberation’un kapağında şaşkın bir Hollande fotoğrafı ve altında yazı: "Elysee Sarayı: Pardon çıkış nereden?". Zaten Hollande'ın tek günlük kaçış imkanları gündemin kendi kabusunu örtme ihtimali; ki o da zor! Mesela Normandiya çıkartması anma gününde bile "Er Ryan'ı Kurtarmak" filmine gönderme yaparak "D-Day (O-gün) er Hollande'ı kurtarmak için gerekli" manşetleri atılıyor. Ya da Rodez kentinde Hollande'ın ünlü Fransız ressamı Pierre Soulages'ın müzesini açması basında "Hollande ışığı Soulages'da arıyor" başlıklarıyla yer buluyor! Yani Obama ve Putin'in, Ukrayna krizinden beri ilk defa görüşmeleri bile Hollande şamatasının gölgesinde kalıyor. Fransız basını istediğinde çok acımasız olabiliyor. Çünkü burada "Alo Fatih" hattı yok!
          Tabii Hollande'ın Elysee Sarayı'nı daha yolun ortasında emekli barınağına çevirmesi Fransa'nın iç politikasını başka türlü hızlandırdı. Marine Le Pen'in başkanlığındaki Milliyetçi Cephe'nin Avrupa seçimlerinde aldığı %25’lik şaşırtıcı oy, hem Fransızları ürküttü hem de yeni tetiklerin çekilmesi gündeme geldi. Merkez sağda UMP'de hiç beklenilmedik şekilde Sarkozy öne çıkmaya başladı. Çünkü alternatif arayışlar hızlanıyor; her ülke Türkiye değil ki! Bu arada Brüksel'de yaşanan katliamın Fransa'da yakalanan zanlısı Mehdi Nemmouche ve bu bağlı olarak her gün İslami terörün Avrupa'da artan potansiyeli, bir yerde le Pen'in elini güçlendiren bir konu. Fransa artık adım adım "
Demokrasi- İslam-Terör-İfade özgürlüğü" sarmalında polemiklerin ortasında kaybolmuş dengelerini karanlık bir tünelde arıyor.
            Fransa bu arada Türkiye'de Gezi'nin 1.yılında yaşanan ağır sokak görüntülerine de tepki verdi. Malum şiddet fotoğrafları eşliğinde Erdoğan Hükümeti'nin dünyaya vermeyi seçtiği imaj kendilerine neye mal oluyor farkındalar mı bilmiyorum. Veya tersine bu imajı yaymaya çalışıyorlar da biz mi anlayamıyoruz!
             Burada bizi ilgilendiren vahim bir perspektif var: Fransız basınının bir kısmı Türkiye'de olup bitenleri hala Orhan Pamuk üzerinden anlamaya çalışıyor (!). Pamuk "Cevdet Bey ve Oğulları" kitabının Fransa'da yayınlanması vesilesiyle Nouvel Observateur dergisiyle görüşmüş; burası normal. Ama röportajı yapan François Armanet, Erdoğan diktasından Gezi'ye ve tabii yaklaşan 2015 Ermeni Soykırım iddialarının 100. yılı konularına kadar her şeyi Pamuk üzerinden çözümlemeye çalışmış! Sonuç çelişki dolu acıklı bir fiyasko! Burada amacım Pamuk'un Türkiye hakkında bildiği yanıldığına yetmeyen 20. yüzyıl siyasetimizin tarihi derinliğinden uzak kolaj iddialarını ciddiye alıp yanıtlamak olamaz. Oraları çoktan aştık. Sorun Fransa gibi  bir ülkenin bu acıdığım kafa karışıklığı üzerinden bizi veya Gezi’yi algılamaya kalkışması! Fransız basınına buradan bir ödev veriyorum: Lütfen Orhan Pamuk'un son 10 yıldaki röportajlarını elden geçirin. Ne ilginçtir ki Pamuk'un "zamanın ruhu"na uyarak bugün yaptığı Erdoğan eleştirileri,  kendi söyleminde kökü veya bağlantıları olmayan belirsiz şeyler! Ne zaman kendisinin AKP veya Erdoğan aleyhine, vazgeçtim büyük bir suçlamadan, en küçük bir eleştiri yaptığını Gezi'nin 20. gününe kadar gördünüz? Tam tersine her fırsatta Atatürk Devrimleri'nin getirilerine ve Cumhuriyet'e sığ ezber suçlamalar getirip, "Erdoğan'ın şimdi bizi farklı bir Avrupa Hukuku medeniyetine taşıdığı" masalını anlattığını ne çabuk unuttunuz? Batı basını bu konuda ne kadar balık hafızalıymış meğer!

   Yine Pamuk'un kafasına takmış olduğu standard (!) konular bu röportajın da birçok yerine eklenmiş. Mesela hep suçlayıcı bir tonla ele aldığı  "Türkiye'nin laik Avrupai hayat yaşayan burjua kesimleri" ve onların içki içmeleri veya oruç tutmamaları! Pamuk kendisinin de bu sınıftan çıkmış olmasını neredeyse utanıp aştığı bir geçmiş olarak aktarıyor! Hadi diyelim ki bu eksantrik "yeni Türkiye a la Erdoğan" yorumu da hazmettik, iyi de o zaman sen de git Cat Stevens gibi bir hamle yap, kapan, malum tarikatlardan birine gir ve "Osmanlı köküme döndüm, bize askeri mantıkla dayatılan yaşam tarzını reddettim" filan de de, hiç olmazsa o yeni bölgendeki samimiyetine inanalım! Hayır tabii ki öyle bir şey de yok tabii ki. Zaten bölgesini o da bilmiyor. Pamuk keyif ve heyecanla Ermeni Soykırım iddiaları ve 2015 perspektifine de tek yönlü ve standard Fransız dar bakışından balıklama giriş yapıyor ama o da ileri bir yazıya bırakacağımız ayrı bir başlık olsun! Yani anlayacağınız Avrupa imajlarımız "Pamuk ipliğine" bağlı! 

8 Haziran 2014 Pazar

REKOR: NADAL PARİS'TE 9. KERE ŞAMPİYON | BEDRİ BAYKAM

Dün oynanan Paris açık tenis turnuası tek erkekler finalinde, İspanyol Rafael Nadal, Sırp tenisçi Novak Djokoviç'i 4 sette 3/6, 7/5, 6/2, 6/4 yenerek 9. kez şampiyon oldu ve kendine ait rekorları geliştirmeye devam etti. Nadal ayrıca 10 sene üst üste her yıl en az bir adet Slam turnuası kazanan tek tenisçi olarak tarihe geçti.
Son 4 maçında Djokovic'e yenilen ve hatta bu seneki toprak saha maçlarında üst üste Djokovic dışında Ispanyol Almagro ve Ferrer'e kaybeden Nadal, kimilerini şaşırtarak turnuanın formda ismi olan Sırp ezeli rakibini çok fazla zorlanmadan saf dışı bıraktı. 
İlk sette 4-3 te kendi servisini kaybeden Nadal, 5-3 geriye düşse de 15-40 ı yakaladı. Ama Djokovic, kendi servisini kaptırmamayı özellikle forehand direkt sayılarıyla başararak seti 6/3 aldı. Çok dengeli giden ikinci sette, Nadal forehandiyle daha az hata yapıp, tersine daha direkt sayılar yazmaya başlayınca oyunun rengi değişti. Nadal 3/2 de rakibini kırdı ama Djokovic de özellikle geriden sert backhandleriyle çok puan kazanarak 4/4 ü buldu. 6-5 de sette kalmak için servisine tutunmaya çalışan Djokovic bunu başaramayınca Nadal 2. seti 7/5 aldı. Bu moralle 3. sete de iyi başlayan Nadal, özellikle çapraz backhandlerin de çok hata yapan rakibinin servisini hemen setin başlarında kırdı ve kendi servislerini de rahat kazanarak 4/1 i buldu. Setin sonlarına doğru Djokovic'i attığı ace servisler de kurtaramadı ve 5/2 de rakibinin servisini tekrar kıran Nadal seti 6/2 kazandı. Bu arada Djokovic'in gittikçe yorulduğu ve maça asılmak için gerekli konsantrasyonu toplamada zorlandığı gözden kaçmadı. 4. sette 3/2 de Djokovic'in servisini tekrar kıran Nadal 4/2 yi yakalarken maçı elinde hisetmeye başlamıştı. Ondan sonra yaşananlar evvelsi günkü kızlar finalini hatırlattı. Nasıl Halep 2/4 den 4/4 ü yakalamayı başardıysa, Djokovic'de maça son bir dönüş gayretiyle Nadal'ı son bir defa kırmayı başararak 4/4 ü buldu ama sonunda akibeti Halep'ten farklı olmadı. Yine aynen Sharapova'da olduğu gibi, Nadal'da maçın sonunu öldürücü forehandlere tüm kazanma arzusunu yükleyerek adı adım kupaya yaklaştı. İspanyol şampiyon, gerek fizik, gerek mental olarak maçtan hiç düşmedi. Maçın son puanında 30/40 da Djokovic 2. servis atarken bağıran-çağıran seyirciler konsantrasyonunu öldürünce, Nadal'a maçı kazandıran sayı, rakibinin çift hatasından geldi. Dizleri üzerine çöken Nadal, daha sonra Kupayı burada 6 kez şampiyon olan ünlü efsanevi İsveçli tenisçi Bjorn Borg'un elinden aldıktan sonra İspanyol milli marşını gözyaşları içinde dinledi. Mağlubiyetine duyduğu hayal kırıklığı ve şaşkınlığa rağmen Djokovic'de kendisini centilmence tebrik eden rakibine bir çok iltifat etmekten geri kalmadı. Nadal'da Sharapova gibi 5 milyon TL yi kazandı ve Wimbledon öncesi Dünya 1 numara klasmanını sağlamlaştırdı.

SHARAPOVA'NIN 2. PARİS ZAFERİ | BEDRİ BAYKAM

Roland-Garros Paris açık tenis turnuasının muhteşem geçen tek kadınlar final maçında rakibi genç Romen Simona Halep'i 6/4, 6/7, 6/3, 6/4 yenen Rus Maria Sharapova, 2. kez şampiyon olmayı başardı. Oyununu tamamen güçlü bir savunma üzerine kuran Halep, güçlü forehandiyle rakiplerini saha dışına taşırmayı alışkanlık haline getirmiş olan Rus rakibi karşısında işk sette 2-0 öne geçmesine karşın, kendi servisini iki kere üst üste kaybederek birden kendini 5-2 geride buldu ve seti 6-4 kaybetti. 2. sette ise tam tersi yaşandı. Bu sefer 2-0 Sharapova öne geçti ama Halep 3-3 de dengeyi sağladı. İlginç bir şekilde Fransız seyircilerin de desteğini alan Halep, 5-4 de set için servis atsa da Sharapova bu oyunda en kritik puanda filenin de yardımıyla 5-5 e geldi. 6-5 de yine servisini kırdıran Halep tie-breakde de 5-3 geriye düştü. O en zor noktada kritik noktada inatçı geri oyunuyla rakibini hataya zorlayan ve 4 puan üst üste alan Halep, seti 7/6 kapamayı başardı. Son set, tüm maç gibi yine bir tenis ziyafeti olarak geçti. Maçın bu son perdesinde özellikle forehandlerine tüm kazanma arzusunu yansıtan Sharapova, 2-2 de rakibinin servisini kırıp 4-2 ileri geçti. Bunun ardından Sharapova'nın dün bonkörce yaptığı servis çift hatalarından da yararlanan Halep, 4/4 beraberliği yakaladı ve Santrkort seyircisinin büyük desteği ile maça asıldı. Ancak son iki oyunda beklenenin aksine puan bile kaybetmeyen Sharapova ilk maç sayısında Şampiyonluğa kavuştuğu an dizleri üzerine çöktü.
Maçın ilginç notları arasında 2 tenisçinin abartılı şekilde neredeyse hiç fileye çıkmamaları ve maçta neredeyse toplam vurulan smaç ve vole sayısının 4 ü geçmemesiydi! Oyunun akışı aslında kazanırken de kaybederken de Sharapova'nın forehandinde düğümlendi. Rus tenisçi maçı en çok bu vuruşuyla kazandı veya kaybetti. Ya direkt sayı aldı ya da topu dışarı attı. Halep ise çok iyi götürdüğü maçta savunmaya sıkışmanın bedelini ödedi. Rakibinin maçın kilit dakikalarında oyunu hep kendi kontrolünde tutabilmesi, Halep'i çaresiz bıraktı. Özellikle önemli puanlarda orta servis çizgide zıplayan toplara bile smaç vurmaktan kaçınan Halep, hücum oyununa da kendisini adapte edebildiği an hızlı saha Slamlerini de kazanabilir. 
Sharapova bu galibiyetiyle Paris'te 1,650000 euro (5 milyon TL) kazanırken rakibi Halep de teselli olarak (!) 825.000 Euro zenginleşti!

3 Haziran 2014 Salı

PARDON SİZ HANGİ GRUPTANSINIZ? ​​​| Bedri Baykam | 3 Haziran 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Durumun özeti şu biz Türkler için: Kendimizi artık içine hapis hissettiğimiz bir sistemin yörüngesine kapılmış gidiyoruz. Bizim uzay aracının tüm kontrolü imamlığıyla övünen ve elinden gelen her yöntemle laik bağımsız devlet kurullarına ve yasalara mücadele bayrağı açan birisinin elinde. Toplumca kara deliğe doğru uçuyoruz ahlar vahlar arasında. Yok bizim yeryüzünden örnek ararsanız, o zaman otobüsümüz son sürat bir uçuruma doğru her an daha da hızlanarak gidiyor diyebiliriz. Aşağısı da kayalık, kabarmış bir deniz ve fırtına...
         Uzay aracının içindekiler dört gruba ayrılıyor. Birinci grup, başına buyruk ve kimseyi dinlemeyen kaptanın kendilerini cennete hem de cepleri dolu olarak götüreceğine inananlar: Onları da kendi içinde birkaç gruba ayırabiliriz ama gerek yok; 2. grup, bunun tam tersine, cehenneme ve yok oluşa götürüldüğünü anlayıp umutsuzluktan susanlar veya içine kapanıp ağlayanlar... 3. grup, bir önceki grubun aksine bir şeyler yapılabileceğine inandıklarını söyleyen ama kendi aralarındaki uyduruk kavgaları uzay aracının içindeki yaşam mücadelesinin bile önüne çıkarmaktan çekinmeyenler... Bir de 4. grup var: Kıyamete doğru yol alan aracın içindeki 2. ve 3. grup dahil herkese güven vermeye çalışan, birleşmeye çağıran, önde kaptan köşkünün kendine kurduğu kırılmaz cam, bin bir koruma ve yalaka duvarının başka türlü yıkılamayacağını haykıranlar. İkinci grup onları sessizce ve gizli umutlarla dinlerken, ne dediği belirsiz 3. grubun tek yapabildiği, somut ciddi alternatif sunamadan 4. grubun önerilerini kötülemek ve onların neden yaşama geçemeyeceğini anlatarak çözümsüzlük yaymak!
           Gezi olaylarının 1. yılında kaybettiğimiz değerli gençlerimizi anmak üzere buluşan kitlelerin üstüne ülkenin her kentinden taşıma polis getirip yığanların, yine çekinmeden aynı şekilde insanlara saldırtanların en güvendikleri kesim işte bu 3. grup! Yani somutlaşacak olursak, "Gelin biz de Gezi Partisi kuralım" diyen hayalperestler, "Bu sistemin içinde partilerle bir yere varılamaz, biz bu rejimin önereceği çözümleri toptan reddediyoruz" diyen anarşist ütopikler (burada anarşi kelimesini hala Kenan Evren sözlüğünden okuyanlar kaldıysa bir felsefe lugatına zahmet edip bakıversinler), "Bu CHP ile bir yere varılamaz, gelin siz bize destek olun, bize kaydolun" diye yaygara yapan küçük sol partiler ve sahada büyük çalışmalar yaparak emek harcayan ancak "Aman biz bir partiye destek veriyor görünmeyelim, hatta ana muhalefeti kötüleyelim ki bağımsız duruşumuza halel gelmesin" diyen neye ve kime hizmet ettiği anlaşılamayan ve her geçen gün kendi sonunu hazırlayan "Demokratik-sivil toplum örgütleri"... İşte RTE, en çok bu 3. gruba yaslanıyor, kimse farkında değil! Onlar "sayesinde", hem ülkede büyük bir muhalefet varMIŞ gibi bir durum, ama ortada hiçbir şey oluşamıyorMUŞ gibi bir sonuç var! İşte bunun ana "müsebbibi" yani suçlusu/sorumlusu bu 3. grup.
          Siz hangi gruptansınız diye hem kendi kendinize, hem bana sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Vallahi orasını ben bilemem, kendiniz karar verin. Mesela belediye seçimlerinde ne yaptığınıza bakın. Kara deliğe veya uçuruma süren kaptanın dayatmalarına karşı belediye seçimlerinde ne yaptınız? Kazanması mümkün olmayan yerlerde kendi partinize oy vermek için direttiniz mi? Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne yapmayı düşünüyorsunuz? Örnek bir inatla hala "herkes kendi çıkarına çalışsın" diyerek, o kaptanın aracını felakete istediği hızda -artık kendi koyduğu hız kontrolörünün bile onayına gerek kalmadan- sürebilmesi için yeşil ışık yakıyor musunuz? Yoksa son 20 yılda yaşadığımız onca seçim felaketinin ardından artık küçük bir uyanma oldu mu? Artık eski iç hesaplaşmaları köşeye bırakarak mantığınızla ve çevrenizdeki muhalif gruplarla el ele verebiliyor musunuz?
            Geçen hafta sonu Türkiye yine orantısız zekayı da, orantısız şiddet kullanımını da gördü. Acımasızlığı da... Yabancı haber kanallarını hiçe sayan faşist yöntemleri de gördü. O direksiyonu elinde tutanların dünyaya rezil olma pahasına şiddet silahına sarılmalarına neden olan o derin korkuyu da anladı. İşte bu noktada tekrar 3. grupta yer alan herkese soruyorum: Hala çözümsüzlük ve iç kavga üreterek RTE'ye gizlice hizmet etme tutkusu nereden geliyor? Lütfen artık bir an önce kendinize hakim olun.
           Ortak aday. Çankaya. Yarın olmaz, şimdi!

27 Mayıs 2014 Salı

ERDOĞAN KABUSU VE ERDOĞAN'IN KABUSU | BEDRİ BAYKAM | 27 Mayıs 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..



Yazımı kaleme almadan önce Twitter'da geziniyordum. Hani Başbakan'ın çok sevip bir türlü ağzından düşürmediği twitter-mwitter var ya... Ben Twitter'a gireli 5 yıl olmuş. İşte o Twitter’da, 171.731 takipçimden ne mesaj var diye bakarken ana sayfamda bir tweet gözüme ilişti. Yaşadığımız durumları tam özetleyen sade bir tweet. Hakan Demir kaleme almıştı:
"Başbakan 'ben diktatör olsam, meydanlara çıkamazdınız' demesiyle polisin bir vatandaşı başından vurması arasında geçen süre 2 dakika"... Evet Erdoğan'a göre bizlerin yani muhaliflerin sokağa çıkma veya ağzını açma hakkını kendilerinde bulmaları bile ona minnet duymamız için ciddi bir gerekçe!
        Erdoğan kendi kurduğu şiddet dünyasının sarmalına dolandı. Sürekli olarak derinlik sarhoşluğu gibi faşizmin de daha fazlasını istiyor. Ne ölen gençlerin sayısı, ne evlat acısıyla haykıran anneler, ne Soma'da ciğeri yanan aileler, ne gazete başlıkları, ne hoşgörü ve sukunet çağrıları, ne AB ikazları... Hiçbir şey onun, polisin ve hukuksuzluğun sillesini her gün yiyen halkıyla herhangi bir empati kurmasına izin vermiyor. Gözünü kin-kan-intikam (!) bulamışcasına her gün artan bir şiddetle muhaliflere saldırıyor. Okmeydanı’nda polis kurşunuyla ölenler o uzun listeye eklenen son acı halkalar. Erdoğan'a ise bunlar bile yetmiyor. O bildiğiniz gibi en çok
"polisin sabrına" şaşırıyor. Bir de ölülerimizin arkasından törenler yapmamıza! "Ne o öyle! Her ölünün arkasından? Ölmüştür, bitmiştir" cümlesi de o dev faturalar arasındaki tarihi yerini aldı. İnsan bu cümleleri ciddiye mi alsın, yoksa en iyisi "fesupanallah" diyip yok mu saysın, bir insanoğlunun ağzından böyle bir cümle çıkmış olabileceğini insanlığın şanı adına red mi etsin, kararsız kalıyor.. Hayat, bu kadar zalim senaryolarla gelişiyor 2014 Türkiyesi'nde.
          Unutmadan parantez olarak ekleyeyim: Türkiye'nin ebedi önderini ve onun özgürlük, laiklik ve demokrasi savaşını en muhteşem yurtsever vatandaşımız, aydınımız kadar analiz etmiş olan Amerikalı bir siyasi ve yazarın olağandışı bir konuşmasını dinledim Facebook’ta. Adı Sean Faircloth. Muhakkak izleyin derim, başka da bir şey demem. Tüylerim ürpererek o vurucu cümleleri dinlerken aklıma yurdumuzda yaşayan bir başka Amerikalı geldi: Jim Ryan. Yaşına rağmen her gençten daha dinamik ve atılgan bir Kemalist kimlik ve ruh var Ryan'ın içinde. Türk eşi Hüda Cereb ise beraber yaşadığımız dönemin içinde tam bir demokrasi cengaveri.
          Niçin mi bu yabancılardan söz ediyorum? Çünkü o kadar hak etmediğimiz şeyler yaşıyoruz ki, artık onlar da dayanamıyorlar koskoca Atatürk Cumhuriyeti’nin bu durumlara düşürülmesine. Ben de kendi kendime diyorum ki, bu uzak diyarların insanları bile uyanabildiyse, bir sabah vakti, bizim politikacılarımız niye harekete geçmesin? Mesela bu hafta CHP ve MHP Genel Başkanları, kurmayları bir araya gelseler, bu "Çatı Aday" konusunda bir açık sohbet yürütüp kelimenin tam anlamıyla sorumlu siyasetçiler ve hatta herşeyden önce yurttaşlar olarak üstlerine düşeni yapsalar, fena mı olur? Ben artık Sayın Kılıçdaroğlu'nun bu hamleyi yapmasını bekliyorum. Geçmişte de gaftan öteye gitmeyen tahminlerle suları bulandıranların aksine, ilk turda birleşme gerçekleşmezse, Erdoğan'ın direkt olarak kazanabileceğini düşünüyorum. Soruyorum: Hangi siyasetçi, gözü kararmış bir şekilde tüm sıfatları de facto taktiklerle cebe atmaya kalkacak böyle bir anti-demokratın önünü açmaya kalkabilir?
         CHP ve MHP başta olmak üzere, şu anda muhalefetin acilen bir araya gelmesi ve aklını başına alması kaçınılmaz bir vatani görevdir. Bu aşamada bazı partilerimizden duyulan "
Efendim bizim neyimiz eksik, biz de içimizden kendi adayımızı çıkaralım" sözleri, sahte yüreklendirme ve köklerine ihanetten başka bir şey değildir. Bu cümleleri siyasette -maalesef- her dediği çıkmış şanssız bir dostunuz, bir vatandaşınız olarak söylüyorum. Bu intihar kokan "yola ayrı çıkma" ihaneti yaşanırsa, yani şu günlerde Erdoğan'ın uykusunu kaçıran tek konu olan ortak aday girişimi rayına zamanında, testi kırılmadan oturtulamazsa, Erdoğan kampanya sürecinde Başbakanlığın hatta devletin tüm imkanlarını fütursuzca kullanarak aradan çeviklikle sıyrılacak ve ülkeyi resmen toptan zimmetine geçirecektir. Ama sorumlu demokratların ortak adayı saptanırsa, o zaman işler tersine dönecek, bu hamle "Erdoğan'ın kabusu" olarak gündeme yerleşecektir. Durum nettir: isteyen saf iddialarla bölünüp, Erdoğan kabusunu büyütebilir, isteyenler de zoru başarıp birleşerek Erdoğan'ın kabusu haline gelebilirler. Seçim sizin...

26 Mayıs 2014 Pazartesi

OCCUPYGEZI / FIRST ANNIVERSARY EXHIBITION - 28th of May‏





Come If You Dare!

#resistmyheart

 I AM SHARING YOU!

 May 28th -  July15th 2014

GEZİ’S FIRST ANNIVERSARY EXHIBITION


At the first anniversary of the Gezi protests, which started in İstanbul then spread all over the country in May-June 2013, UPSD (The Largest and International Association of Turkish Professional Artists tied to UNESCO/IAA) and Piramid Sanat (Independent Art Center) are hosting an exhibition about the unforgettable traces of that long month.



The collective show entitled “COME IF YOU DARE!” #resistmyheart I AM SHARING YOU will take place simultaneously in two galleries, UPSD Gallery in Maçka Demokrasi Parkı and Piramid Sanat in Taksim, including 53 artists.



The youngest one among those artists is 13 year old Deniz Yünem while the most “experienced” resistant is the 90 year old artist from Ankara Kayıhan Keskinok. Their common point is sharing the title of “çapulcu” (looter) used as an insult by the Prime minister against all resistants.



The aim of the exhibition is to bring to life the same excitement, common solidarity and belief of the Gezi period with feelings such as pain, relief, astonishment and disillusion, while also making people re-live all those hot days again.



The exhibition is curated by Bedri Baykam and Denizhan Özer (both artists as well) and

the project is coordinated by Öykü Eras.



Besides Baykam and Özer, the 184 page catalog will also comprise articles by Ataol Behramoğlu,

Emin Çetin Girgin, Orhan Aydın, Eyüp Muhçu, Nasuh Mahruki, Osman Erden and Ali Şimşek.



“COME IF YOU DARE!” #resistmyheart I AM SHARING YOU will be on until the 15th of July at the UPSD Gallery and Piramid Sanat.






Opening: Wednesday, May 28th 

UPSD Galeri | 5 – 7 pm

Piramid Sanat | 7 - 9.30 pm



UPSD Galeri

Maçka Demokrasi Parkı

www.upsd.org.tr | t. +90 (212) 2476283



Piramid Sanat

Feridiye Cad. No:23 - Taksim

www.piramidsanat.com | t. +90 (212) 2973121

For more details contact:

Öykü Eras

oyku.piramid@gmail.com | +90 (541) 7758135


LIST OF PARTICIPATING ARTISTS


Doğan Akbulut

Suat Akdemir

Muzaffer Akyol

Mustafa Albayrak

Işıl Arısoy Kaya

Selen Arslan

Şehmuz Atasever

Erdal Avcı

Ali Ayyıldız

Resul Aytemür

Bülent Bakan

Bedri Baykam

Deniz Beşer

Ezgi Bilgin

Ozan Bilginer

Melis Buyruk

Turan Büyükkahraman

Şahin Çetin

Eda Çığırlı

Safiye Mine Erdurak

Bahri Genç

Deniz Gökduman

Genco Gülan

Gülercan Hacıoğlu

Osman Nuri İyem

Murat Havan

Mustafa Horasan

Nesren Jake

Ali Raşid Karakılıç

Fazilet Kendirci

Kayıhan Keskinok

Ahmet Kiracı

Seydi Murat Koç

Komet

Temür Köran

Şükran Moral

Ekin Onat

Neriman Oyman

Mehmet Özenbaş

Denizhan Özer

Aslı Özok

Çetin Pireci

Deniz Pireci

Ceren Selmanpakoğlu

Doruk Seymen

Emine Şenses

Füruzan Şimşek

Deniz Yünem

Tuncay Takmaz

Alpay Tuğlu

Tansel Türkdoğan

Okan Ulusoy

Faruk Yiğen