25 Ekim 2018 Perşembe

MHP-AKP İTTİFAKI “ESSAHTAN” ÇATLAYABİLİR Mİ? | Bedri Baykam | 23.10.2018



Grup toplantısında ne patlama oldu ama! İşin traji-komedisi, Bahçeli aynı toplantıda kalkıp “kimse niyetlenmesin, biz milletimin ittifakına sonuna kadar bağlıyız” demeci verse, aynı alkış tufanı yine kopardı! Aslında bana sorsanız, 59 ayrı sebep oluştu bu beraberliğin bitmesi için: İlk anda aklımıza gelen sıcak konular Brunson’un salıverilmesi ve yurt dışı yasağının kaldırılması, fındık fiyatları konusundaki ağır çatlak, Katar’dan kabul edilen ne idüğü belirsiz sözde hediye uçak, Erdoğan’ın muhalefetin baskılarını kabul edip Mc Kinsey gafından geri adım atması, andımız konusunda AKP ve Erdoğan’ın Danıştay kararına gösterdiği aşırı direnç ve tepki, “AF” yasa taslağı konusunda ana konuya inmeden, olayın “uyuşturucu terörüne bu yasayla geçit verip vermemek” konusundaki tartışmada tıkanması gibi başlıklardı.
Bütün bunları üst üste eklediğinizde, ittifak çatlağı hakkında “gecikmiş bile!” diyebilirsiniz!
Amaaaa... Bahçeli bu büyük tavrı koyduktan hemen sonra, her iki taraf da birden “ittifak devam ediyor da, hani yerel seçimde yok” söylemine gerileyiverdi. Erdoğan açısından bu anlaşılır bir duruş. MHP desteği, elinin tersiyle itebileceği bir ortaklık değil. Unutmayalım ki, onlardan seçimlerde ve referandumda gelen desteklerle bu rejim dönüşüp saray sefası başlayabildi! Gerçekten de MHP’nin AKP ortaklığı biterse, ortaya hangi siyasi tablonun çıkabileceği birçok yönlü bulmaca olur! Bu riski, her iki taraf da pek istemez bence! Çünkü bu hesaplı değil, kontrolsüz güç olur. Dolayısıyla Erdoğan’ın “herkes kendi yoluna!” sözleri, özellikle parlamentoda kolay kolay yaşama geçemez.

KAŞIKÇI OLAYI VE YOBAZLARIN KÜÇÜK BEYİNLERİ...
Ne yazık ki üç haftadır dediğimiz her şey, kabus gibi gerçekleşti. Suudi Arabistan, bu dünyanın güvenilir bir hukuk devleti ile hiçbir ilgisi olmadığını (!) tekrar kanıtladı. İşin doğrusu, bu işin bu şekilde dünyada büyüyebileceğini hiç düşünmemişlerdi ve hatta bunun gerekçesini hala anlamadılar! Mantıklarına göre “altı üstü bir adam” temizlediler, hepsi bu! Aradan 16 gün geçtikten sonra cinayetin kılıfını uydurmaya çalışan Suudiler, konuştukça battılar: Kral ve Prens’i aklamak için uydurdukları o ilkokul çocuklarını kandıramayacak masal, artık tam bir turnusol kağıdı görevi üstlenecek; kimin bu fıkraya inandığını ve kimin “kral çıplaaaak!” diye bağırdığını dünya görecek... Masal, şimdiden Trump’ı mutlu etmeye yetti! Suudilerin yaptıkları palavra açıklamaya mesela Amerika’da Trump’tan başka inanan çıkacak mı!? Buna inanmış görünen siyasiyi, üç kuruş beyni olan hiçbir aydın hiçbir “insan” affetmez!
Bizim Cumhurbaşkanlığı sözcümüz de hemen “Suudilerle aramızı bozmak istemediğimizi” gündeme getirdi. Acaba dünya Suudilere şu soruları soracak mı? “Madem Kaşıkçı sizin konsoloslukta öldürüldü, neden 16 gündür bundan kimseye bahsetmediniz? Sizin, ülkeler arası seyahat ederek tesadüfen aynı gün oraya gelen önemli gazetecileri kendi kararlarıyla öldürme hakkına sahip, kendi başına buyruk bir timiniz mi var? ‘Cesedi yerel bir işbirlikçiye vermek’ ne demek? Siz demek ki mafya devleti olduğunuzu baştan kabul ediyorsunuz. Her ülkede toplam kaç işbirlikçiniz var?”
Yobaz beyin, her yerde yobaz beyindir. Muhakeme gücü azdır. Mantıkla şekillenmez. Yasalara, barışa, insan haklarına inanmaz. Kendi çıkarları için yalan da söyler, yılanken melek kılığına da girer, insanları kandırır, takiyye yapar...
Fetöcülerle, şu utanılası kaçış açıklamalarını yapan bu devlet arasında büyük benzerlikler yok mu? Her ikisi de gözünü kırpmadan, kendinden olmayan insanı yok edebiliyor, insan mantığıyla alay edercesine yasadışı, alçak operasyonlara girişiyor. Biri gecenin saat 22.00’sinde Boğaz Köprüsü kapatarak darbe başlatabileceğini sanıyor, sonra sokağa çıkan darbe karşıtı masum insanları yok etmeye girişiyor; diğeri, iki saat önce vahşice öldürdüğü gazetecinin kıyafetlerini giydirdiği bir şaklabanı sokağa salıp “Bakın işte bizim konsolosluktan çıkış yapmış” palavrasını dünyaya inandırabileceğini sanıyor! Aynen her noktanın artık mobese kameralarıyla izlendiğini unutan ve her akşam ana haberlerin palyaçosu olan amatör hırsızlar gibi! Yobazlardaki bu gelişememiş beyin ve saldırganlık, özellikle genç kızlarımızı “senin içindeki cinleri çıkaracağım”, “artık hasta olmayacaksın” gibi yalanlarla ağına düşüren veya kameralar önünde Cumhuriyet’in kurucusuna saldıran seviyesiz, maneviyat dolandırıcısı sefillikle ortaya çıkıyor.
Konumuz artık, katillerin Kaşıkçı olayına takındıkları kılıfların bayağılığı değil. Bu yasal kılıflı terör örgütünü, hangi devletlerin koruduğu ve suçlarını görmezden gelebilmeyi midesine ve onuruna yedirebildiği...

ARA GÜLER BABİL’DEN SONRA DA YAŞAYACAK...
Türkiye Ara Güler’in kaybı ile sarsıldı. Cenazesine katılabildim, bir gün sonra Çin’e gittiğim için kaçırmaktan korkmuştum. Duygusal, samimi ve bir sanatçı için görkemli bir buluşmaydı. Gerek Ara Güler, gerek cenazesi hakkında her şey söylendi. Buna rağmen birkaç noktayı vurgulamak istiyorum: Bundan yalnız iki ay önce Bomonti’de Ara Güler Müzesi açılmıştı. 90 yaşındaki usta fotoğrafçı, sürekli “Ben bir foto muhabiriyim” diyerek kendisine karşı mütevazi bir yaklaşıma girse de, Ara Güler, uzun ömrü boyunca çektiği tüm görselleri -yani eski deyimlerle kontakları, diaları- eski Leica’sı kadar sevmese bile dijitallerle yaptığı çekimleri, hepsini özenle biriktirdi, korudu. İşte onların güçlü bir müzeyle geleceğe doğru açıldığını görebilmesi, eminim hayatının en mutlu anlarından biriydi. 
Sanatçıların en büyük sorunudur bu, “Benden sonra eserlerimin akıbeti ne olacak?” Özellikle yaşamla sürdürülen büyük kapışmanın “grande finale” dönemi yaklaşırken, bu koca kuşku çıkmaya başlar ortaya... Her büyük sanatçının bir rüyası, bir umudu ve kaygısıdır bu! Bunu laf gelişi değil, birinci elden, konunun içinden biliyorum. O gün Ara Güler için hissettiğim mutluluk ve keyif, o yüzden emsalsizdir. 
Ara Güler için söyleyebileceğim bir diğer konu, fotoğrafları nedeniyle biraz kim vurduya giden yazarlığıdır. Örneğin en son Aras Yayıncılık’tan çıkan “Babil’den Sonra Yaşayacağız” başlıklı kısa hikayeleri içinden, aynı ismi taşıyan metin, müzede de bir duvarı boydan boya kaplıyordu ve inanılmaz derecede etkiliydi: “Merhaba. Ben uzun boylu denizci. Tanıdığınız uzun boylu denizci. Doğuştan Hint-Avrupalı, Ari veya Sami ırklarına mensubum. Sarışınım, beyazım, Habeşim, karayım. Grönland, Kop, Adisababa, Bombay, Sulukule, Sidney, Leningrad, New York, Kanada veya Nagazaki’de doğdum...” diye başlayıp devam eden o müthiş kitabı bugün hemen alın ve okuyun. Kilisede yankılanan cümlenin dediği gibi, “küçük insanların muhteşem yaşamından” o müstesna kareleri, basit ve firara hazır anları çaktırmadan zapt ederek çıkaran gözün, diline ve kalemine de nasıl hakim olduğunu bizzat yaşayın! Mekanın cennet olsun...


18 Ekim 2018 Perşembe

İŞ BANKASI HİSSELERİ SEVDASININ KÖKENİ! | BEDRİ BAYKAM | 18.10.2018



Sayısız sebeple kabul edilemez. En önemlisinden başlayalım: Burada ana hedef, sanılandan çok daha üst bir noktaya saldırıdır. Ana konu, Atatürk’ün manevi şahsiyetine yönelerek onun mirasının, arkasında bıraktığı –resmi değeri olan vasiyet de dahil olmak üzere- her sözün, her emanetin artık bir dokunulmazlığı kalmadığını, bunlara da bu şekilde saldırılabileceğini gösterme çabasıdır. En önemli gerekçe budur. İş Bankası hisseleri, yalnız bir semboldür. Sonuçta oradan CHP’ye akan bir kâr payı, bir para yoktur. Yönetim kuruluna 4 isim atama hakkından ibaret manevi ağırlıklı bir ilişki. Her yerde yayınlandı: Hisselerin %40,2’si bankanın çalışanlarına aittir, ki bu dünyada olağandışı bir sosyal fenomendir. CHP payları %28,09, halkın sahip olduğu hisse senedi piyasasında gezer senetler de 31,79’dur. Atatürk’ün vasiyetinin diğer bölümlerinde, İnönü’nün çocuklarının eğitim masrafları, kız kardeşi Makbule ve manevi kızı Sabiha Gökçen’le ilgili yaşamsal bazı masraflar var. İş Bankası’ndan gelen kâr payı ise Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na gidiyor. İşte herhalde birilerini deli eden ana konulardan biri de bu!
İş Bankası’nın, bu hisse ilişkisine rağmen CHP lehine siyasallaşmadığına dair çeşitli anekdotları, İş Bankası eski Hukuk müşaviri dayım Ahmet Yalçın bana aktardı:
—1970’li yıllarda CHP iktidardayken, İş Bankası’nın Anadolu’da bir şube müdürü, yerel bir gazetede Ecevit hakkında “Bu adam Karaoğlan değil, karayılanmış” diyor. İş Bankası yönetimi kendisini merkeze çağırarak kesinlikle bir daha böyle siyasal bir gaf yapmamasını, İş Bankası’nın herkese ait bir halk bankası olduğunu savunuyorlar. Sonuçta bu işinde başarılı müdür, bir süre sonra daha büyük bir şubeye müdür olarak atanıyor. CHP Genel Başkanı’na yaptığı hakarete rağmen!
—Bir başka yaşanmış hikaye de Süleyman Demirel ile ilgili... 1970’lerin sonlarında Başbakan, İş Bankası genel Müdürü Cahit Kocaömer’e “Sizden sonra kimi genel müdür atayalım, siz de önerebilirsiniz?” diye soruyor. Yanıt çok net geliyor: “Kimse İş Bankası’na dışarıdan genel müdür atanamaz sayın Başbakan”. “Peki atarsam ne olur?” diye soruyor biraz müstehzi bir edayla Süleyman Bey. “İş Bankası, İş Bankalılarındır. Atarsanız, 18.000 İş Bankası çalışanı işe gitmez. Bu riski alabilir misiniz?”. Ve tabii o risk iktidar tarafından tabii alınamadı!
—Kenan Evren, Genel Kurmay Başkanı iken, çocuklarından biri İş Bankası’na girmek için gerekli sınavı kazanamıyor. Bir personel bu “durumu” genel müdüre aktarıyor. Yanıt yine çok net: “Sınavı kazanamayan İş Bankası’na giremez, kimin nesi olursa olsun.” Ardından Evren İş Bankası’na ayak basmamak için yıllarca direniyor. Ta ki Celal Bayar’ın da katıldığı bir Kuruluş Yıldönümü’ne gelmeye mecbur kalana kadar!

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuçlar ortada: CHP’nin bırakın İş Bankası’ndan bir kâr payı almasını, herhangi bir yönlendirici etki yapması bile pek mümkün değil. İş Bankası’nda CHP Genel Başkanı’nın etkisi yok, Başbakan etkisi yok, Cumhurbaşkanı etkisi yok, torpil yok, saygı var. Yalnız ideal bir yönetim modeli, Türkiye’nin ve halkın çıkarları var.
Şimdi bu konuda gereken ağır tepkiyle, parlamentoda geri adım atılmazsa, bu hamle, Atatürk’e karşı elde edilmiş ekonomik değil, kavramsal bir zafere dönüşecek. Dikkat edin CHP’ye karşı demiyorum, Atatürk’e karşı! Bu nedenle Erdoğan’ın “CHP’nin itirazı hiçbir işe yaramaz” sözleri, iki parti arasındaki basit bir rekabetin işareti değil. “CHP’de bu işi gereksiz uzattı” diyebilecek sivri zekalara duyurulur..



CHP VE BELEDİYE ADAYLARI
Geçen hafta kimi CHP milletvekillerinin kendilerini aday ilan etmesinin affedilemez açgözlülüğünü gündeme taşımıştım. Hala umuyorum ki, bu sevdadan vazgeçecekler!
Gelelim “Peki o zaman kimler aday olsun?” sorusuna... Bana sorarsanız, tabii ki İSTİSNASIZ HER YERDE tüm üyelerle önseçim yapılsın. Ama çeşitli bahanelerle, bunu istemeyenler varsa, o zaman “hangi profilden adaylar olabilir?” sorusunun yanıtını, örnekler üzerinden verelim. Mesela halkın güvenini kazanmış eski bir milletvekili: Kadir Öğüt. Veya genç ve şehir planlamacısı, (eski) Beşiktaş İlçe Başkanı Sebahattin Öztürk. Mesela Türkiye Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhçu. Bana zaten Oda’nın başındayken bunu yapamayacağını, ama ayrıca partilerimizi “çağdaş şehircilik” konusunda çok arzulu görmediğini söyledi. Ben de kendisini “Hedefimiz zaten partileri o noktaya çekmek değil mi?” diye yanıtladım! Ya da mesela İzmir çevresinde sırayla üç belediyeye aday olan pırıl pırıl gençler... Emir Cömert Selçuk’a, Hakan Kılıç Narlıdere’ye, Övünç Demir Torbalı’ya adaylar. Umarım kazanırlar! İnönü 1957’de genç kurmaylarını 30’lu yaşların en başındayken milletvekili olmuş olanlar arasından seçebildiyse, bugünkü yönetim de mesela bir ilçe belediyesini, has partili böyle gençlerimize emanet edebilir. Ya da kökten Atatürkçü bir kadın inşaat mühendisi Canan Sezenler’e güven duyarak bir ilçe belediyesini bir sürprizle ona verilebilir! Bu isimler arttırılabilir. Ortak noktaları, faturasız, Atatürkçü ve çalışkan olmaları. Eski örnek bir milletvekili, bir ilçe başkanı, bir STK başkanı, Gençlik Kolu çıkışlı gencecik siyasetçiler, bir genç mimar kadın... Veya tüm üyelerle her yerde önseçim! Ama lütfen artık “hep bana-hep bana”cı abartılı egolu ve doymaz iştahlı mükerrer isimleri bırakalım!

CELİLE TOYON’UN GECİKEN “SÜPER-YILDIZ” STATÜSÜ

Geçen hafta sonu, Nedim Saban’ın çok başarılı bir şekilde sahneye koyduğu ve Zülfü Livaneli’nin duyarlı romanından uyarlanarak dokuz yıldır, 900 oyun boyunca kapalı gişe başarısı yaşayan “Leyla’nın Evi”ni nihayet gidip görebildim. Üstelik güncelleşmiş haliyle! Henüz bu keyfi yaşamadıysanız Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ne muhakkak gidin.
Tiyatroda genç uçuk “Alamancı” müzisyen rolünü oynayan Ayça Varlıer, diğer arkadaşları ile çok başarılı bir performansta. “Leyla” rolünü üstlenen Celile Toyon’a gelince... Karşımızda nefes kesen bir oyuncu var. Yansıtması gereken her duyguyu, mükemmel ince geçişlerle, sahneyi paylaştığı genç arkadaşlarına da saha açarak, izleyiciye derinden hissettirmeyi başarıyor.
Ankara Sanat Tiyatrosu kökenli değerli oyuncuyu aradım ve tebrik ettim. Bizleri ne kadar duygulandırdığını anlattım. Geç tanıştık, zararın neresinden dönsek kar! Kendisi de “Che” dizimi ne kadar heyecanlanarak okuduğunu, kesip sakladığını aktardı. Ne zaman kitaplaşacağını sordu. Celile Toyon ayrıca Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik değerlerine olan ödünsüz bağlılığını anlatıyor. “Dünya görüşüme gölge düşürebilecek hiçbir projeye katılmıyorum ve artık yalnız topluma bir şeyler katacak işlerde yer almak istiyorum” diye özetliyor duruşunu. Toyon gözümde artık zirvenin tepesinde oturuyor. Proje düşünen yönetmenlerin kulağına küpe olsun: Her dünyaya açılacak duyarlı projenizin merkezine bu muhteşem oyuncuyu gözü kapalı yerleştirebilirsiniz!


11 Ekim 2018 Perşembe

CHP BELEDİYE ADAYLARI OLARAK... MİLLETVEKİLLERİ (!) | Bedri Baykam | 09.10.2018



Gerçekten söyleyecek laf bulamıyorum! Olsa olsa “Nasıl oluyor da oluyor?” tarzında komedi filmlerinden düşmüş bir cümle kullanabilirim. Siz kalkacaksınız, o kadar büyük bir rekabet ve yarışın yaşandığı bir ortamda, o elektrikli 24 Haziran seçimlerinde milletvekili olup ardından henüz 3 ay geçmişken bu sefer “Ben belediye başkan adayı olmak istiyorum” diye örgütünüzü vesveseye vermeye çalışacaksınız. El insaf! Ya kardeşim, sen belediye başkanı seçilirsen, milletvekili koltuğun doğrudan çöpe gidecek! Bunu nasıl aklına getirebilirsin? Bu örgütte, on binlerce üye, milletvekilliği rüyası görürken, sen onların da oylarıyla, bayrak sallamalarıyla, mitinglerdeki sloganlarıyla, gidip seçilmişsin... Ve şimdi diyorsun ki, “Ben bu sıfatı boşa çıkaracağım, şimdi beni bir de belediye başkanı yapın”. Bazı insanlar için CHP milletvekilliği nasıl bu kadar değersiz olabilir? Örgütteki arkadaşları ile bu kadar hoyratça nasıl alay edebilirler? Yani size göre her gün elini sıkıp gülümsediğiniz, sarıldığınız Ali, Ayşe, Selçuk, Fatma, Feryal, Metin ve diğerleri, her yerde ve her şartta sizin gözü kapalı destekçiniz olacak, onlar hiçbir yere layık olmayacak, siz her sıfata yükselip, bir de diğerlerine yelken  açacaksınız... Oh! Ne güzel dünya! Kusura bakmayın, Türkçe’de bunun tek adı vardır: “maymun iştahı”. Milletvekili olurken bilmiyor muydunuz 5-9 ay arasında yerel seçim olduğunu? Hiç mi çevrenize, örgüte, seçmenlere saygınız yok? Nasıl rahat uyuyabiliyorsunuz! Pes! Hiçbir milletvekili, belediye başkanlıklarına aday olamaz! Lütfen Parti’ye, tarihine ve örgüte bir nebze saygınız olsun ve bu yüz kızartıcı karardan yol yakınken dönün, halkın size olan saygı ve sevgisini bu şekilde test etmeye kalkmayın! Ve CHP milletvekilliği, sizin için bu kadar değersizse lütfen bundan sonra ne milletvekili adayı olun ne de belediye başkanı! Umarım Sayın Kılıçdaroğlu bu konuda taviz vermez!
Aday saptamada en doğru yol, demokrasiye güvenerek ön seçim sandığını üyelerin önüne koymaktır. Bunun dışında her formül, pişmanlıklara gebedir.

ÜÇÜNCÜ HAVALİMANI KAOSU VE... İSMİ!  
Pazartesi gecesi Habertürk’de, 3. havalimanı ile ilgili sorunları, bu iktidarın israf merakı -yani Saray, yeni havalimanı ve Kanal İstanbul projesi çerçevesinde dile getirdim. Biliyorsunuz şu anda işçilerin yaşam güvenlikleri hiçe sayılarak “İlla ki 29 Ekim’e yetiştireceğiz” inadıyla son sürat bir faaliyet var. İşçilerin yaşadığı dramı zaten tüm sansür çabalarına rağmen Türkiye öğrendi. Bir işi hızlı yapmaya çalışırsanız, donunuzu Süpermen misali pantalonunuzun üstüne giyebilirsiniz. Şu anda o havalimanında çok üzücü karışıklıklar ve yaşandığına dair söylentiler ortada geziniyor. Bir vatandaş olarak bunların doğru olmamasını dilerim, ama... çok daha yoğun tehlikeli eleştiriler de var. Birçok yazar arkadaşımızın vurguladığı gibi, milyonlarca ağaca, hayvanlara, derelere, kuşların göç yönüne vereceği “eko-sistem” zararları, yer seçiminde bölgenin çok sisli ve aşırı rüzgar alan bir coğrafyada bulunması, zeminin sorunlu, gevşek, dayanıklılıktan uzak bir yapıda olması ile ilgili büyük endişe yaratan bilgiler, projenin ekonomik mantığının israf, zarar ve iddialara rağmen kardan uzak bir profilde olması, birbirinin üstüne eklenen çok farklı dertler. Güvenlik risklerinin yükseklerde gezdiği ifade ediliyor. Öncelikle zaten Atatürk Havalimanı’nı hemen “Park yıkmak” gibi bahtsız maceraları rafa kaldırmaya mecbur olduğumuzu görelim. 
Peki, neden alelacele bu kadar hata barındıran bir alanda bu projeye girişildi? Gündeme getirdiğim konu “Hedef ‘Atatürk Havalimanı’ isminden kurtulma operasyonu mu?” sorusuydu. Nagehan Alçı buna şaşırmış göründü ve adın Atatürk kalmasından mutluluk duyacağını bile belirtti! Böyle bir ters hedefin mümkün olamayacağını ve Atatürk’ün zaten “tüm Türkiye’ye ait bir değer” olduğunu vurguladı. Ben de “isimsiz” kalmasını çok manidar bulduğumu ve bu konuda bir güvenim olmadığını anlattım. Zaten kimin haklı olduğunu görmek için şurada üç haftacık kaldı! Ama kritik nokta şu! CHP, bu konuda pasif bir profil çiziyor. Ben CHP’den resmi olarak, özellikle şimdilik “İstanbul’un yeni havalimanı” olarak lanse edilen ve bitmek üzere olan projenin olası adı hakkında, hatırı sayılır bir çıkış duymadım. O zaman soruyorum: Neyi bekliyorsunuz? Mesela “Abdülhamit” adı verilecek de, o zaman iş işten geçtikten sonra mı ayağa kalkacaksınız?
  
 BABAMIN CEKETİ”
Geçen hafta, “Babamın Ceketi” filminin galasına katıldım. Öncelikle şunu bilin ki Müfit Can Saçıntı konusunda ben tarafım! Ben onu salt bir yönetmen olarak değil, değerli bir insan, iyi bir arkadaş ve yaratıcı bir beyin olarak görüyorum. Onun ve Birol Güven’in katkılarıyla yapılmış “Mandıra Filozofu” -filmi görenler neden bahsettiğimi bilecek- son yıllarda her izleyeni en çok etkileme kapasitesine sahip filmdi! O filmi 4-5 kere izledim. Yarın rastlasam yine izlerim. Sinema, izleyicileri sanatsal yöntemlerle sıkıp boğmak için yapılan bir sanat dalı değildir. Saçıntı, bunu çözmüş bir yönetmen. Benim için hangi ödülü alıp almadığı çok önemli değil. Bir gün bu konuyu da açarım. “Babamın Ceketi”, iş arayan ve evlenmek isteyen bir oğul ve babası arasında yaşanan bir kuşak gerilimi etrafında şekilleniyor. Filmin sonunda Saçıntı biz izleyicilere “kıyamadığı” için, farklı bir hamle yapıyor. Lütfen izleyin. Saçıntı, Ayşen Gruda, Mert Turak, Erkan Can, Elif Nur Kerkük ve diğer oyuncuların başarısını yaşayın. Bir filmin yine komedi ve felsefeyi, sosyal-siyasal eleştiri ve akıcılık dozunu nasıl dengelediğini görün! Bu hafta sonu “Babamın Ceketi”ni sırtınıza geçirmeyi sakın ihmal etmeyin! Emeği geçen herkese bravo!


5 Ekim 2018 Cuma

YENİDEN BULUŞMAK NE GÜZEL! Bedri Baykam // 4 Ekim 2018



Sevgili Cumhuriyet okurları,

Bazı yapay rüzgarlar bizi ayıralı neredeyse 4 yıl geçti. Bana çok uzun gelen dört yıl... 1987’de New York Modern Sanat Müzesi koleksiyonunun bir analizi üzerinden 6 günlük bir dizi ile başladığım Cumhuriyet yazılarımı, 27 yıl geçtikten sonra Can Dündar bir telefonla durdurmuştu. Cumhuriyet’i yöneten ve sütunlarını oluşturan insanların çoğu, çelişkili bahanelerle uzaklaştırıldı gazetelerinden. Atatürkçü devrimci felsefe ve çağdaş Kemalist bakışı temsil eden aydınların gazetesi olan Cumhuriyet’i içeriden fethederek dönüştürmeye çalışmak, kendilerini “demokrasinin Türkiye sorumluları” olarak pazarlayanların seçtikleri yol oldu. Demokrasilerde, yasalar çerçevesinde tabii ki her görüşten gazete çıkarılabilir. Ama insan bunu mertçe yapar. Son 25 yılda Yeni Yüzyıl, Radikal, Taraf gibi gazeteler de çıkmıştır. Tabii ki herkes Kemalist olmaya mecbur değildir. Ama hiç kimse de, demokrasi kılıfına bürünerek ülkenin en önemli Atatürkçü yayınını ideolojik bazda “çaktırmadan” dönüştürme operasyonuna girişip, ardından bu çaba terse dönünce “demokrasi kurbanı” rolüne soyunamaz. “Liberal-demokrat” veya “liberal-batıcı” veya 2. Cumhuriyetçi, hatta “yetmez ama evetçi” yazarlar da bu ülkede kendilerini ifade etmek istiyorlarsa, özgürdürler. Ama entrikalar ile bunu gerçekleştirecekleri yer, Cumhuriyet olamaz. Bunu denemek bile etik değildir. “Ben referandumda ‘yetmez ama evet’ demedim, yalnız ‘evet’ dedim” şeklinde kendini savunanları (!) gazeteye çekerek Can Dündar’ı başa getirenlere gelince: İnsaf! Bu gazete Latin alfabesiyle yayına geçtiğinden beri her sayısını arşivde okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim: Benim Japonya ekonomisinin denetimi ile ne kadar ilgim varsa, Can Dündar’ın da bu gazetenin ideolojisiyle o kadar ilgisi olabilirdi! O operasyonla bizleri yuvamızdan atanlar, şimdilerde mağduru oynadıklarında komik oluyorlar.
Bugün ise, 2010 Referandumu’nda iktidara verdikleri destekle tek adam rejiminin altyapısını hazırlayanlar, bildiğiniz gibi yurt dışında, Cumhuriyet’i bugün yeniden yöneten kadronun “aşırı milliyetçi-hükümeti eleştirmeyi bile bilmeyen”, neredeyse “faşist” olduğu iftiralarını yayıyorlar. Fransa’da, Almanya’da bu yalanları yönelttikleri siyasiler ve medya mensupları, bu gazetenin yine en tutarlı ve sert muhalefeti yaptığı yayınları tercüme ettirip gerçeği görseler, o zaman hiç utanmayacak mı o iftiracılar?
Son olarak, verdiği büyük adalet mücadelesinden ötürü Alev Çoşkun ağabeyime sonsuz teşekkürler... Ne mutlu bana ki gazeteme, sizlere kavuştum!

OdaTv’ye TEŞEKKÜR
Son dört yıldır zaten merkez medya kanallarında ismim yasaklıydı! Bu antidemokratik saldırı furyası içinde düşüncelerimi yaymaya devam etmemi OdaTv sağladı. Can Dündar ve Atalay’ın yürüttükleri infazın hemen ardından bana sütunlarını açtıkları ve yaramı kapatmak için her şeyi yaptıkları için onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. “Son yıllarda bu adam ne yaptı?” diye merak edenleriniz varsa, OdaTv sitesine bakabilir. Soner Yalçın’a, Barış Pehlivan’a ve Barış Terkoğlu’na, bana verdikleri özgür alanın ötesinde, bu ülkede dürüst gazeteciliğe ve aydınlanmacı demokrasiye verdikleri destekten dolayı sonsuz müteşekkirim. Kalbimin bir bölümü hep onlarla atacak ve OdaTv’de de yazılarıma arada devam edeceğim. Her birinizi ve tüm emekçilerinizi sevgi ve dayanışma duygularımla kucaklıyorum.

MANCHESTER ZAFERİ VE FENERBAHÇE FORMASININ AĞIRLIĞI
Fenerbahçe, hem zaafım, hem gücüm. İki gün önce, Manchester City zaferinin tam 50. yılıydı. Aynı zamanda Baykam ailesi olarak Ankara’dan İstanbul’a taşınmamızın da 50. yılıydı. İkisini beraber kutladık. 2 Ekim 1968 Çarşamba gecesi İnönü Stadı’na çıkan kadrodan herkesi andık; Can Bartu, Ogün Altıparmak, Yavuz Şimşek, Fuat Saner, Ziya Şengül, Selim Soydan ve Şükrü Birant’la konuşabildim. Diğer isimlere ulaşamadım. Fenerbahçe formasının değeri, Manchester-Bordeaux zaferinden, Harrington Kupası ve Zeki Rıza Sporel’lerden, Can Bartu’lardan, Lefter’lerden, Cemil’lerden, Serkan Acar’lardan, Alex’lerden, Aziz Pierre’lerden ve daha nicelerinden geliyor. Sevgili Başkan Ali Koç, cesaretle taraftarın arasına dalıp kimi futbolcuların o formanın ağırlığını anlayamadıklarından şikayet etti. İyi de 3 gün önce Meksika, Brezilya veya Fas’tan gelen oyuncular, bunu hemen algılayabilir mi? Belki de bu ağırlığı hissedemeyenler arasında yeni yabancı teknik kadro da var! Çünkü kanı sarı-lacivert akanların hepsi ya satıldı, ya da kadro dışı! Umarım en başta Volkan ve Valbuena’ya, hatta Ekici’ye uygulanan ambargoların kalkacağı bilgileri doğrudur, bugünkü Spartak maçında göreceğiz!

19 Eylül 2018 Çarşamba

CUMHURİYET HANGİ İŞGALDEN KURTULDU VE YURTDIŞI KOMPLO NELERE YELTENİYOR? | Bedri Baykam | 18.09.2018



LE MONDE VE ALMAN GAZETELERİNİN GAZETECİLİK TEMEL İLKELERİNİ YOK SAYIŞI, HİÇ YAKIŞIK ALMADI
Cumhuriyet gazetesinde son günlerde yaşananlar konusunda elbet topa girecektim, ama bunu ne zaman yapacağımı bilmiyordum. Fakat, Türkiye’de Fransızca yayınlanan Aujourd’hui la Turquie gazetesi bu konuda benimle bir röportaj yaparken, Fransız Le Monde gazetesinin Cumhuriyet gazetesinde yaşanan görev değişikliği hakkında akıl almaz derecede yanıltıcı, demokratik haklar ve teamüller açısından kabul edilemez, yorumlu bir haber yayınladığını öğrenip bu yüz kızartıcı metni okuduktan sonra, tepkimi bir an önce ortaya koymak zorunda olduğumu anladım. Aslında bu yazımı da Le Monde’a bir yanıta dönüştürmemem lazım, çünkü bunun yeri bu köşe değil. Ama şu kadarını bilin ki, imzasız yayınlanan ve malum şekilde Atatürkçülerin uluslararası imajını sürekli olarak sabote etmeye çalışan bazı “yetmez ama evet”çilerin utanç verici marifetiydi bu zavallı metin.
Görüyoruz ki, bu utanmaz insanlar, asırlık bir çınarın yörüngesini değiştirmeye yeltenmenin ötesinde, gazetenin tarihi kimliği üstünden bu metinde Kemalizm’e, Cumhuriyet’in geçmiş gururlu birikimine ve ülkenin tartışılmaz siyasi akslarına gerçek dışı sataşmalar ve tamamen yanıltıcı uydurma bilgilerle yurt dışında da saldırmaktan çekinmemişler. Bu içeriksiz ve deforme saldırıların ilk ayağı, Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye raportörü olan Kati Piri’nin Türkiye hakkında kaleme almaya cüret ettiği gerçek dışı tweet’ti. Ona bu sahte bilgileri içi boş balonlarda ulaştırıp emeline o gün sosyal medya üzerinden ulaşanların ikinci hedefleri, Cumhuriyet’i yabancı basının gözünde küçük düşürmeye çalışmaktı. İşte o imzasız acınası Le Monde yazısı, böyle bir gazetecilik prensibinin, temel etik değerlerinin iğfali üzerine kurulmuştu. Mesela Cumhuriyet’te kendi yerlerine dönen isimleri “Atatürk dogmasından mustarip insanlar” olarak tarif ederken, seçtikleri kelimeler bağnaz, körü körüne bu fikirlere bağlı, tıkanık insanları akla getiriyordu özellikle...
Alman basınında da yoğun bir Cumhuriyet anti-propagandası ve beyin yıkaması olarak yaşanan süreçte, anayasa referandumundaki “evet” kampanyasıyla övünen ve o günlerde kendini bizlerden çok daha zeki ve duyarlı sanan Aydın Engin var. Şimdi her gün şikayet ediyor göründüğü AKP hükümetinin bugünkü gücünün büyük kısmına katkıda bulunmuş biri olmak, acaba nasıl bir duygu? Bu arada o muhteşem “Evropa” basınında sıkılan palavraların düzeyi şöyle: Bu satırlarda anlatılanlara göre Cumhuriyet’i alan ekip “aşırı milliyetçi” imiş. Bugün Türkiye’de yerleşik rejimi ve -sıkı durun- hükümeti eleştirmeyi özellikle Türk-İslam sentezine geçildiğinden beri hiç bilmezlermiş! Demek bu anti-Kemalist profesör-yazar, düşünür-düşünmez tayfasına ivedi olarak birilerinin Cumhuriyet’in Özal dönemindeki ağır muhalefetini, Erbakan, Rizeli Şevki, Hasan Mezarcı ve Erbakan-Çiller dönemindeki muhalefetini ve AKP’ye karşı, Cumhuriyet mitingleri ve “tehlikenin farkında mısınız?” kampanyaları dönemindeki muhalefetini ve ardından zaten 2013’e kadar geçen süreçteki muhalefetlerini hatırlatıp, tüm kupür, köşe yazıları ve manşetlerden oluşan belgeleri gözlerine sokmaları lazım. Ya da mesela Fransa son Dünya Kupası’nda şampiyon olduktan sonra gerek Fransız basınında gerek Fransa sokaklarında yaşanan heyecan ve gurur verici bayrak taşmasını bir hatırlatmakta yarar var! Hepsine göre, ister 2002’de, ister 2018’de, Fransa şampiyonsa veya sokaklarda 14 Temmuz kutlamaları varsa, yaşanan Fransız milliyetçiliği patlaması olağandır, yaşanmalıdır ve tarihi keyif anlarıdır. Ama mesela herhangi bir gerekçeyle Türkler sokağa ister kutlama, ister anma, ister Atatürk’e saygı yürüyüşü için bayraklarıyla çıkarlarsa bu hemen faşistlik, aşırı sağ ve ultra-nasyonalistlik olarak fişlenmelidir! Ne kadar şık bir yorum farkı değil mi? Çok yakışıyor Avrupalı kardeşlerimizin standart ırkçı önyargılarına! Onlar kendi topraklarını her an yalayabilirler, bizler ise ülkemizi seviyoruz dediğimiz zaman aşırı milliyetçi terörist lümpenler olarak derhal izole edilmeliyiz. Batılının ön yargılı toptancı kafası, ülkesini, ulusunu, bayrağını, kurucusunu seven demokrat bir insanla, ırkçı, şoven, şiddet eğilimli bir insan arasındaki farkları algılamaya müsait değildir!
Burada düşündürücü olan, bu kendi beyinlerinin erkini kaybetmiş insanların nereye kadar gerilediklerinin tespiti değil, Le Monde, der Spiegel veya Tageszeitung gibi yayınların nasıl böyle tek yanlı yazıyı, evrensel gazetecilik ilkelerini altüst ederek yayınlayabilmiş olmasıydı. Basın ahlak yasaları ve iletişim fakültelerinde konunun alfabesi olarak öğretilen temel dürüstlük ilkesi, haberin farklı kaynaklardan doğrulanması ve “karşı tarafı” ve konunun eksperlerini dinleme mecburiyeti gibi verileri hiçe sayan bu duruş, kendi içinde maalesef yine arka kapıdan tarihe geçmiştir! En çok merak ettiğim de ne biliyor musunuz? Bugün gram utanma-sıkılma taşımadan “Kemalistler bu hükümetle iyi geçiniyor, onu eleştirmeyi bile bilmezler” iftiralarını atanların neredeyse hepsinin son üç yıl dışında tüm geçmişlerinde tarikatlara, yobazlara ve bölücü unsurlara hoşgörü ötesi yumuşak bir sempatiyle bakan ikinci cumhuriyetçi takım olduğunu bu yabancı gazeteciler fark etseler, acaba ne kadar kurnaz taktiklerle uyutulduklarını algılarlar mıydı?
Aydın Engin dışında bu operasyonların ana tetikleyicisinin artık Almanya’da ikamet eden Can Dündar olduğu da söyleniyor. Aaaaa aşkolsun!!! Hiç o muhteşem demokrat Can Dündar böyle küçük işlerin adamı olabilir mi? Eminim pek yakında kendisi hemen sahne alarak der Spiegel’in ve tüm yabancı basının nasıl kandırıldığını derhal dosta düşmana herkese açıklayacak ve Cumhuriyet’in gerçek püripak çizgisinin algılanmasını sağlayacaktır! (Bunu beklerken treni kaçırırsanız, i-Pad için çok keyifli bir satranç uygulaması var, aklınızda bulunsun)
Kati Piri’ye gelince, aman onun içi müsterih olsun! Ne de olsa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu temel değerlerine Atatürk üzerinden saldıran ne ilk ne de son Avrupa Parlamentosu raportörü veya siyasi sözcü olacak kendisi! Daha önce, Arie Oostlander’den Alman Yeşiller Birlik Partisi Başkanı ve milletvekili Claudia Roth’a kadar, nicelerini gördük, entelektüel sığlıkları ve Türkiye konusundaki algı çapsızlıklarına gülüp geçtik... Günümüz Avrupalı siyasetçilerin bir çoğunun Atatürk ve Kemalizm hakkındaki tarihi gerçeklerden ve kendi vatandaşları olan eski dünya liderlerinin algılarından uzak yorumlarını artık ne zaman okusam, onlar adına üzülüyor, utanıyorum...

11 GÜN ÖNCE CUMHURİYET’TE NELER YAŞANMIŞTI?
Bundan 11 gün önce, 7 Eylül 2018 tarihinde, artık herkesin bildiği gibi, Cumhuriyet gazetesinde bir vakıf yönetim değişikliği yaşandı ve son dört yılda gazeteyi yöneten ekip ayrıldı. Daha doğrusu 2013 yılında dava konusu olan vakıf toplantısında, vakıf başkanının usulsüz şekilde salt çoğunluk olmadan değiştiği iddiasının haklı görülmesi üzerine o toplantı tekrar yapıldı ve gazeteyi dört-beş yıldır yöneten ekip, yani özetle vakıf başkanı Akın Atalay, Aydın Engin ve bir ölçüde Orhan Erinç, Cumhuriyet’teki iktidarlarını terk etmek zorunda kaldılar. Cumhuriyet’te o toplantı akşam üstü bitmiş olmasına rağmen, ertesi günkü gazeteye bu haber bir manifesto yayınlanarak yetiştirildi. Cumhuriyet’in gerçek ideolojik çizgisine geri döndüğünün altının çizildiği bu tarihi metin, gerçek Cumhuriyet okurlarının gözlerini yaşartan, birkaç yıldır heyecanla beklenen son derece önemli bir haberdi. Açık söylemek gerekirse, bu bir müjdeydi. Ülkemizde kıyaslanabileceği tek diğer gelişme, Fenerbahçe camiasının Ali Koç’un Başkanlığı kazanmasından sonra yaşadığı büyük rahatlamaydı. Ancak o noktada bile bir haksızlık yapmak istemiyorum çünkü her ne kadar Fenerbahçe’de de Aziz Yıldırım yönetiminin devri dolduğu ve kulübü yönetenler bunu görmek istemedikleri için kongrede oluşan görev değişimi büyük bir sevinç seli ve umut yaratmış olsa da, Aziz Yıldırım yönetimi hiçbir zaman, Fenerbahçe üyeleri tarafından cumhuriyetin dört yıldır yönetenler gibi büyük bir ideolojik ve aidiyet çıkışları sorgulama konusu olmadı. Olsa olsa devri dolmuş saygın bir yönetimin artık ayrılması gerektiğine inananların tepkisi, Genel Kurul’da büyük bir farkla oluşan iktidar değişimini getirmişti.      

İDEOLOJİK SABOTAJA YELTENENLERE VERİLECEK BAZI YANITLAR
İnanın bu yanıtlar çok fazla... Yurtiçi ve yurtdışında bir infial yaratmaya çalışarak yazdıkları evlerinden, sütunlarından, gazetelerinden yayın haklarından mahrum bırakıldıklarını iddia eden takıma sormak lazım: 2013 sonrası adım adım gazeteden Atatürkçü-Cumhuriyetçi yazarları en anti-demokratik bahanelerle “fast food style” tasfiye ederken, o günlerde 90. yaşını doldurma yaklaşan Cumhuriyet gazetesinin tüm varoluş sebebini ve temel hücrelerini değiştirmeye çalışırken, Alev Coşkun’u, Mustafa Balbay’ı, Erol Manisalı’yı, Özdemir İnce’yi, Ümit Zileli’yi, Çoşkun Özdemir’i, Deniz Banoğlu’nu, beni gazeteden uzaklaştırırken, çok büyük zafer naraları atıp çok mu sevindiniz bu üstün başarılarınıza?
Gazetenin genel yayın yönetmenliğini, gazeteye girişinin üzerinden bir yıl bile geçmeden 2015’te Can Dündar’a verdiniz. Can Dündar’ın Cumhuriyet gazetesinin çizgisi ile nasıl bir ilişkisi olabileceğine inandınız? Ben size söyleyeyim: Benim Çin ithalat-ihracat kanunlarıyla ne kadar ilişkim varsa, Can Dündar’ın da Cumhuriyet gazetesinin yerleşik siyasi çizgisi ile o kadar ilişkisi olabilirdi. Size bunu hayatının önemli bir süresini Cumhuriyet gazetesinin arşivinde geçirmiş ve gazetenin Latin alfabesi ile yayınlanmaya başladıktan sonra her nüshanın her sayfasını 80-90 yıl üzerinden okumuş veya elden geçirmiş, hazırladığı projeler için bu eşsiz bilgi hazinesinden yola çıkarak dev sergiler ve yayınlar hazırlamış, o gazetede 28 yıl yazmış bir insan olarak konuşuyorum. Can Dündar, Atatürk hakkında hazırladığı Mustafa filminde onun demokrasi ve çok partili rejimi getirmek için Serbest Fırka’yı kurdurduğunu bile gizleyerek antidemokratik ve depresif, yalnız ve halkından kopmuş bir insan olarak gösteren bir tipolojinin temsilcisidir: Atatürk’le tek ilişkisinin biçim bozma ve sabotaj-saptırma olabileceğini bilmiyor muydunuz? Yoksa bunu göremeyecek kadar cahil miydiniz?
Madem Can Dündar, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Akın Atalay, Ceyda Kara çizgisinde bir yayın yapma hedefiniz vardı, neden Cumhuriyet gazetesinin vücuduna, DNA’sına, tüm varlığına saldırdınız da, gidip dürüstçe Yeni Yüzyıl, Radikal veya Taraf gazetelerinden birini veya onlar gibi yeni bir gazeteyi ele almadınız? Yoksa hedefiniz istediğiniz çizgideki gazeteyi çıkarmak değil de, Cumhuriyet gazetesini yok etmek miydi? Siz gazeteyi gerçek ideolojik yörüngesinden ve onu temsil eden yazarlarından uzaklaştırıp adeta işgal ederken her şey iyiydi de şimdi gazetenin özüne, esas kimliğine ve asırlık çizgisine dönüşü mü sizi şoke etti? Bu çok saf veya nankör veya çelişkili veya çifte standartlı veya acınası bir tavır olmuyor mu? Ne dersiniz? Yani sizler ev sahiplerini sokağa atarken iyi de, onlar şimdi evlerine dönerken mi kötü oluyor?
Gazeteye doldurduğunuz “yetmez ama evet”çilerin kökenlerinin 1990’ların başından beri Türkiye’nin medyadaki siyasi yörüngesini yerle bir eden ve ülkede her türlü yobaz veya bölücü oluşumun gelişmesine katkıda bulunan Atatürkçülüğün baş düşmanı ikinci cumhuriyetçilerle doğrudan göbek bağları olduğunu göremediniz mi? Yoksa tam tersine bunu saklayabileceğinize mi inandınız? Peki sonra nasıl tam tersine Cumhuriyet Gazetesi’nin temel değeri olan ödünsüz laiklik, ödünsüz Kemalizm ve bunlar üzerine kurulmuş demokratik bir anlayış bu kadar ortadayken, nasıl kalkıp bu vazgeçilmez doğrularımızı tam tersine “hükümet ile aynı çizgide olmak” gibi yalanlarla karalamaya çalışabildiniz? Yoksa uydurulmuş iftiracılığın, yalancılığın, köseleden bir yüze sahip olmuş olmanın kanıtlarını, merakla kendi üzerinizde mi arıyordunuz?
Le Monde’un veya Alman basınının Cumhuriyet’in değil, kendi tarihleri üzerinden üzücü bir belge haline dönüşen ve “pes” dedirten o yayınını kaleme alırken veya aldırırken, “Yahu biz abartmış olmuyor muyuz bu kadarını söylerken, fazla desteksiz atmış duruma düşmüyor muyuz?” diye kendi kendinizi sorgulayıp hiç mi vicdanınızda zor duruma düşmediniz? Bu kadar gerçek dışı yorumlarla konuya yüklenirken, hiç mi tereddüdünüz olmadı? “Yahu ileride bu söylediklerimizi yazdıklarımızı iz olarak bıraktıklarımızı çoluğumuz çocuğumuz okur, sonra onların karşısına da çıkamayız” diye acı düşüncelere daldığınız hiç mi olmadı? Nasrettin hocanın meşhur hikayesi ile, kazanın sizin adınıza doğurabileceğine inandınız da, yalanınızla beraber öldüğü gün, bunun da gerçekleşebileceğine neden inanmadınız? İnsanları evinden, gazetesinden, yüzyıllık düşünsel yuvalarından ederken tek zerre suçluluk veya rahatsızlık hissetmeyenlerin, bu isimler mantığın, hukukun, vicdanın emrettiği gibi yerlerine döndükleri zaman koparmaya çalıştıkları yaygarayı anlayabilen biri varsa, beri gelsin!

BUNLAR DAHA ÖNCE DENENMİŞTİ
Cumhuriyet gazetesi içinde, bu oyunun bir benzeri, daha önce denenmişti. Lütfen internetten araştırmanızı yaparak detaylarına ulaşın. 1990’ların başlarında Hasan Cemal ve Ekibinin gazete içi iktidarı ele alması ve İlhan Selçuk-Uğur Mumcu ve arkadaşlarının gazeteden ayrılması, okurlar tepki verip, gazete tirajları tepetaklak gidince, birden mecburen sona ermiş, Hasan Cemal’ler ayrılmış, İlhan Selçuk ekibiyle geri gelmişti. Yani benim sanatsal ünlü deyimle “this has been done before” diyebileceğimiz, “biz bu filmi daha önce görmüştük” sendromu da yaşadık. Son 4-5 yılda yaşananlar, o günlerdeki liberal ve Cumhuriyet kökenine uyumsuz ele geçirme operasyonunun bir başka versiyonu. Şu aksiliğe bakın ki, yine dikiş tutturamadılar...

PEKİ ŞİMDİ NELER OLUYOR, OLACAK?
Öncelikle, her demokrat Cumhuriyetçi, Atatürkçü, ödünsüz laik vatandaşımızın durumun hassasiyetini anlayarak kendi durumuna göre her gün bir veya iki Cumhuriyet gazetesi alması okuması ve okutması lazım. Gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni Aykut Küçükkaya’nın Pazar günü Enver Aysever’le yaptığı röportajdan öğrendiğimize göre, 7 Eylül Vakıf toplantısından önce, Orhan Erinç ve Aydın Engin imzalarıyla, işten çıkarılan 8 yazar için 2 milyon liralık tazminat anlaşması yapılmış. Bu arada çeşitli yazarlar da istifa etmişler. Aralarında Özgür Mumcu’nun da olduğu başka yazarların da “Gazeteyi izleyip, karar verecekleri” söyleniyor... Zaten zor durumda olan Cumhuriyet Gazetesi adına buna benzer ağır parasal anlaşmalara giderayak girmek ne kadar etik, ne kadar hukuki? Bunlar kesinlikle doğal olarak gündeme gelecek. Detaylarını bilmediğim bu konuları bir kenara bırakalım. Küçükkaya’nın topluma hatırlattığı değerler önemli: Cumhuriyet’in kırmızı çizgileri olarak Atatürk, laiklik ve kullanılan dilde nefret söylemi olmamasını vurguluyor. Gerek çalışanların, gerek okurların yeni ayrılan yönetimle uyuşamadıklarını ve bundan dolayı başarı gelmesinin mümkün olamadığını aktarıyor. Cumhuriyet’ten arkadaşların davasındaki haksızlıkları ve hukuksuzlukları gördüklerini ancak gazetenin dili ve önceliklerinin de bu süreçte değiştiğini anlatıyor Küçükkaya. Bu röportajın tamamını size ben anlatamam. İzlemediyseniz de, OdaTv veya cumhuriyet.com.tr’den bulup izlemenizi öneririm...
Niye biliyor musunuz? Çünkü artık bu saatten sonra sahte kamuoyu oluşturmalara tenezzül edenlerin, gerçekleri saptıranların, geçmişte işine geldiği gün Ergenekon davalarını haklı görüp o rezil kumpasın arkasında durup, sonra oyun bozulduktan sonra tüm tavırlarını değiştirenlerin, bu ortamı daha fazla kirletmelerine izin vermememiz lazım.

12 Eylül 2018 Çarşamba

SKANDAL FİNALDE, OSAKA, İSYANKAR SERENA’YI YOK ETTİ! | Bedri Baykam



Teniste, yılların Şampiyonu Serena, Amerika Açık’ta hiç tanınmamış bir Japon kıza karşı oynuyor dendiği zaman, büyük ihtimalle siz maçın skoru ile bile ilgilenmezsiniz! “Nasıl olsa yine ezer geçer” dersiniz...
Ama tenis öyle bir spordur ki, çoğu zaman favori kazansa da, hatırı sayılır oranda da evdeki hesap çarşıya uymaz. Mesela 16 yaşında bir Jelena Donkic, 1999 Wimbledon’un ilk turunda, zamanın büyük şampiyonu Martina Hingis’i eleyip geçebilmişti. Nadal, Wimbledon’da ilk turlarda rastalı müzisyene benzeyen ve güle oynaya sahaya çıkan Dustin Brown’a yenildi. Ya da uzağa gitmeyelim, bu turnuada Federer kimsenin tanımadığı Avustralyalı John Millman’e 3 sette yenilip gitti.
Dün Naomi Osaka, kimsenin kolay kolay anlayamayacağı şekilde dev rakibini yine iki sette 6/2, 6/4 gibi bir skorla paramparça ederek kupaya uzandı! Ama tabii alttaki detaylı yorumlardan öğreneceğiniz gibi, maçın skorunun içerdiği büyük sürpriz dışında, bu karşılaşmanın tarihe geçmesinin nedeni, Serena Williams’ın tüm dengelerini kaybederek hakemle girdiği ağız dalaşı ve unutulmaz büyük tartışmalara tenezzül edebilmiş olmasıydı. Tüm bu kavga ve tartışmaları buz gibi bir sükunetle izleyen Osaka ise, maçtan sonra gözyaşları ve yaptığı yorumlarla belki de insanlık tarihine geçti.
Bu yılın kadın finalinden önce, her ne kadar Serena bu yıl aralarında oynanan tek maçı kaybetmiş olsa da, buna rağmen herkes kendisini 20 yaşındaki deneyimsiz rakibine karşı açık ara favori görüyordu. Sonradan konuşuyor görünmek istemem; ben daha 10 gün kadar önce Artı Tv’de Asena Özkan’ın programında Serena Williams’ın turnuayı bu sefer alamayacağını ısrarla söylemiştim. Gerekçelerim arasında anneliğe geçişi, rekabetin artması ve “her an aşağıdan hiç tanınmamış yeni yıldız adaylarının artık kaçınılmaz şekilde geliyor olmasına” bağlamıştım. Bu nedenle ben, maçtan önce Serena’nın finale kadar nasıl hala yenilmediğine şaşıran kişiydim tam tersine! Dolayısıyla maçtan önce benim net tahmin ve temennim, Osaka’dan yanaydı. Hem Madeline Keys’e karşı yarı finalde rüştünü fazlasıyla ispat etmişti hem de gözümde artık devrini doldurmaya başlayan Williams’a karşı maçı kazanmaması için hiçbir gerekçe yoktu.
Naomi Osaka, bu turnuadan 5 ay önce, Miami’de Indian Wells turnuasında, çocukluk döneminin tartışmasız idolü Serena Williams’ı hem de ilk turda 6/3, 6/2 yenerek herkesi şaşırtmış ve büyük rakibi, basın toplantısına bile katılmadan “hezimet yerini” beş dakikada terkedip gitmişti. Ama dünya bunu nasıl olduysa pek ciddiye almamış, dünkü büyük finalde Serena’nın 24. büyük turnuasını kazanacağından emin olarak yorumlarını ortaya dökerek maçı izlemeye koyulmuştu.

MAÇIN AKIŞI
Maça kendi servisinde 0/30’la başlayan Williams, sert forehand ve ace servislerle bu durumu en şık şekilde kurtardı. 2. oyunda, ilginç bir şekilde aynı durum Osaka adına tekrarlandı ve genç tenisçi, sert servis ve güçlü forehandlerle kendisini 0/30’dan kurtarmayı bildi. 3. oyunda ilk kırılma anı yaşandı ve Serena bu sefer servisini kaybetti, hem de 30/40’ta yaptığı bir çift hatayla. Ardından servisine tutunan Osaka karşısında Serena riskler alması gerektiğini düşündü. Ancak güzel vuruşlarını basit hatalar ve yine bir çift hata gölgeledi ve skor birden 4/1’i buldu. Osaka’nın bir sonraki servis oyununda, Williams iki kere kırma sayısı elde etti. Ama Osaka birini ace’le kurtarırken, diğerinde Serena backhand’de bir basit hata yaptı. Böylece skor, Artur Ashe stadyumunu dolduran 24.000 izleyicinin kanını donduran bir şekilde 5/1’i buldu. Her ne kadar Serena kendi servisini koruduysa da, bir sonraki servis oyununda çelik sinirli Osaka, üst üste çaktığı üç zımba servisle ilk seti 6/2 ile kapamayı başardı.

2. SET VE OLAYLARIN DİZİ-FİLM OLARAK AKIŞI!
Serena maçın 2. setine servisine tutunarak başladı. “Belki şimdi her şey normale dönecek” diye düşündü taraftarları. O noktada olaylar patlak verdi. Osaka kendi servisinde 40/15 ilerideyken Serena’nın hocası Patrick Muratoglou, kendisine “ileri çık” anlamında açık hareketlerle oturduğu yerden işaretler yaptı. Tamamen yasak olan bu tavır karşısında hakem Carlos Ramos, Serena’ya bir ihtar verdi. Serena “ben hile yapmam, coaching almadım” şeklinde net ve gürültülü ilk itirazını yaptı. Bu tartışmaya rağmen sonraki servisini kazanan Serena, Osaka’nın geriden yaptığı basit hatalarla nihayet rakibinin servisini kırdı ve 3-1 öne geçti. Fakat hemen bir sonraki oyunda Serena 30/30’da üstüste iki çift hata yaparak inanılmaz şekilde servisini geri kırdırdı! Bir sonraki oyunda, acımasız Naomi, müthiş geri vuruşlardan sonra, bir de ace servis atarak skorda dengeyi buldu: 3/3. İşte o anda Serena raketini sinirden yerlerde parçalayınca hakim Ramos kendisine haklı olarak ikinci ihtarı verdi ve bir dahaki oyunun 0/15’ten başlayacağını bildirdi. Sonun başlangıcı bu noktada geldi. Serena buna da ağır itirazlarla ve sinir bozukluğunu açığa çıkararak tepki verdi. 30/40’da servis kırma topunda Osaka, Serena’yı harika bir paralel forehandle geçerek ihtiyacı olan puanı kaptı ve 4/3 öne geçti. Serena o noktada, tüm kariyerini gölgeleyebilecek şekilde tepkilere başladı: “Ben anneyim, benim bir kızım var, ben yalan söylemem, ben haklıyım, bana bir özür borçlusun” ve ardından ipleri koparan kelimeler geldi: “Sen bir yalancısın ve hırsızsın!” Oyuncular maça devam etmek için yerlerine geçerken, hakem Ramos, Williams’a hakeme sözlü saldırıdan dolayı 3. ceza puanını verdiğini ve böylece Osaka’nın servisinde puanlar oynanmadan oyunu Osaka’nın kazandığı ve artık skorun 5-3 olduğunu ve servisin yine Serena da olacağını bildirdi. Serena’nın buna tepkisi yine ağır karşılıklar, sataşmalar ve başhakemi sahaya çağırmak oldu. Hakem Ramos sakin bir şekilde başhekime olup biteni anlatırken Serena ağlayarak benzer sözleri tekrarlıyor ve “sana hırsız dedim diye bu cezayı veremezsin!” diyordu. Bir cümlesi daha dikkat çekti: “Sen bir daha hayatta hiçbir finali yönetemeyeceksin, sen bir yalancısın”. Başhakem Brian Earley ve yardımcısı, Serena’yı sakinleştirmeye çalıştıktan sonra sahadan çıktılar. 5/3 oyununda, Serena bir adrenalin patlamasıyla adeta hıncını tenis topundan çıkardı ve kendi servisini çok sert ve seri vuruşlarla sıfıra karşı kazandı. İşte o andan sonra nefesler tutuldu. Bakalım 20 yaşındaki genç Japon maç için servis atarken, her ne kadar dışından hiç belirti vermese de bu olaylardan etkilenmiş olacak mıydı? Osaka, işte o noktada tam büyük bir şampiyonun ruhuna büründü ve kendi servis oyunununda, Serena’nın güzel vuruşlarla iki puan almasına rağmen bir forehand ve üç muhteşem servisle maçı ve şampiyonluğu hanesine yazıp “İlk Japon Slam turnua şampiyonu” olarak tarihe geçti.

BİR ULUSLARARASI TENİS HAKEMİ OLARAK OLAYLARA BAKIŞIM
Şu andan itibaren yaptığım yorumları, yalnız eski bir yarı-profesyonel tenisçi olarak değil, yıllarca uluslararası turnualarda ve Davis Kupası’nda önemli maçlar ve finaller yönetmiş bir orta hakem olarak yapıyorum.
Günümüz tenisinde oyuncuların hocalarıyla ve yakınlarıyla konuşma hakkı olmaması kuralı eleştirilebilir, değiştirilmesi için kampanya yapılabilir, hatta belki bence de değiştirilmelidir; ama bütün bu dediklerim gerçeği değiştirmez: Şu anda bu kurallar vardır ve şampiyonalar bu kurallara göre oynanmaktadır. Hiç kimsenin Portekizli hakem Carlos Ramos’a bu konuda bir eleştiri getirme hakkı yoktur. Patrick Muratoglou, maçın hemen ardından televizyon kanallarına konuşmuş ve suçunu kabul etmiştir; zaten kameralar altında kayda alınmış görüntülerde bu çok açıkça bellidir. Serena’nın “ben böyle bir şey varsa bile görmedim” sözleri havada kalmaktadır, çünkü hakem bir de aynı anda Serena’ya bakıp görüp görmediği ile uğraşamaz ve o anda zaten ceza yalnız hocasına veriliyor olsa bile geçerlidir.
Dolayısıyla, Ramos’un Muratoglou nedeniyle verdiği birinci ceza, Serena raketini parçaladığı için verdiği ikinci ceza ve hakeme ağır ağıza alınmayacak sözler sarf ettiği için verdiği üçüncü cezaların her biri doğrudur ve geçerlidir. Aslında belki Ramos’a teknik olarak getirebileceğim tek eleştiri, Serena üçüncü cezadan sonra ağır çirkin tavırlarına ve sataşmalarına devam ederken, dördüncü cezayı vererek maçı Osaka lehine bitirmemiş olmasıdır. Fakat onda da kendisinin Osaka’yı da koruyan ve maçın “hükmen” mağlubiyetle bitmesi çirkinliğinden finali uzak tutmak için yaptığı bir hoşgörü olduğunu düşünebilirim ve kendisini mazur görebilirim.
Serena’ya gelince; ne yazık ki adının ve geçmiş başarılarının getirdiği havayla birçok insanı üzen bir şımarıklık ve küstahlık gösterisi yaptı. Sahada hakem maçın mutlak hakimidir ve bir hakeme böyle konuşamazsınız; konuşursanız bedelini ödersiniz! Adınız Serena da olsa, Federer de olsa fark etmez. Serena, “ben buraların kraliçesiyim, dokunulmazlığım var, sen bana hangi hakla bunları söylersin?” şeklinde gelişen bir vurdumduymazlık içindeydi ve doğal olarak bedelini ödedi. Tüm bunları ekleyebileceğim bir tek “ama” var: Bugünkü erkekler finali de dahil olmak üzere, tüm orta hakemler bu ciddi disiplin anlayışını her oyuncuya karşı uygulamalıdırlar. Oyunculara ihtar ve ceza puanı vermeyi ben de uyguladım çeşitli maçlarda. Ama bugüne kadar bir tenisçi aleyhine oyun cezası vermeye bu maçlarda hiç şahit olmadıysak, bunun nedeni hiçbir oyuncunun dünkü Serena kadar raydan çıkmamış olmasıdır.

OSAKA’nın TARİHİ DURUŞU:
Sırf Serena Williams’ın bu yüz kızartıcı tavırlarından söz ederek bu maç yorumunu kapamak, yeni şampiyon Naomi Osaka’ya büyük haksızlık olur. Japon oyuncu, muhteşem fizik ve ayak hızı gücü, harika geri oyunu, çelikten sinirleri, saha içinde inanılmaz olgun duruşu ve direnci ile şampiyonluğu zaten baştan sona hak etti. Şunu unutmayalım ki olaylar başladığı ana kadar Serena ve Osaka’nın oynadığı iki maça yayılan üç setin tamamını Osaka kazanmıştı. Serena’nın ve hocasının olaylardaki haksızlıklarının zaten tartışılır bir yönü yok. Serena’nın haklı çıkmaya çalışmak için anneliğini, kadınlığını ve genel kimlik mağduriyetini öne çıkarmaya çalışması ise gerçekten acınası tavırlardı. Serena’nın kendi geçmişine bu şekilde ihanet etmesi ve başarılarını gölgeleyecek şekilde bu konuları uzatması, aleyhine olacaktır.

HAKEME ŞİLT VERİLMEMESİ
Dünkü olaylar nedeniyle hiç kimsenin Serena’ya bir özür borçu yoktur. Olsa olsa kendi hocası, olayları başlatan şahıs olduğu için kendi oyuncusundan özür dileyebilir. Resmi özür gerektiren tek konu Amerikan Tenis Federasyonu ve Amerika Açık turnuasının, maçın orta hakemi Carlos Ramos’a bu finali yönetmiş olmanın anısı olarak şilt vermemiş olmasıdır. Bunun fiili gerekçesi, Serena’nın yaşadığı histeri krizlerini andıran tavırların ortasında bir provokasyon olarak o anda onları yan yana getirmemek ve öfkeli fanatik Amerikan seyircisine hakem Ramos’u yuhalatmama gayretidir. Dolayısıyla hakemi orada podyuma çıkarmamayı affedebilirim ama tek bir şartla: Pazartesi günü, Amerika Açık’ın özel bir törenle Ramos’a o şilti vermesi ve kendisinden özür dilemesi lazımdır. Hakem, hak ettiği şilti alamamak dışında, unutmayalım ki maçın 2. setini oyunculardan birinin ağır taciz ve sözlü saldırıları arasında sürdürmüş ve tam tersine sükunetini korumuştur. Dünyanın her yerinden uluslararası tenis hakemleri ve kimi ülkelerde bağlı oldukları derneklerin, dün Ramos’un yaşadığı tatsız olaylarla ilgili destek açıklamaları yapması şarttır. Yoksa tenis dünyası, ünlü oyuncuların hakemi kendilerine yem yapmaya çalışarak at koşturdukları çirkin bir alan haline gelir. Amerika Açık, derhal bunu yapmazsa, kendi varlığına ve bu spora ihanet etmiş olur.

SON SÖZ:
Bütün yazdıklarımı bir köşeye kaldırıp unutabilirsiniz. Lütfen maçtan sonra o taşkın ve azgın Amerikan seyircisinin yuhalamaları arasında gözyaşları ile sahneye çıkan yeni şampiyon Osaka’ya kafamızı çevirelim şimdi. “Hepinizden özür diliyorum, bugün maçı kazanarak sizleri üzdüm” derken büyük bir insanlığı, empatiyi ve Japon doğu kültürünün yüceliğini en mütevazi sözlerle samimi olarak yansıtmaktadır Naomi. Onu yalnız tenis değil, yalnız Japonya değil, insanlık tarihi hatırlayacak. Bravo Osaka... Amerikalılar beni şaşırtacak şekilde şoven fanatikliklerinde boğulsalar bile, dün gece Dünya seni bağrına bastı. Sen tüm saygı dolu tavrınla çocukluk idolünün önünde kazandıktan sonra boynunu eğerek bir selam verdin. Yaşadığın tüm haksızlıklara rağmen. Sen Atatürk’ün tarif ettiği bir dünya sporcususun: Zeki, çevik ve ahlaklı... Bravo Naomi!

11 Eylül 2018 Salı

DJOKOVİC FİNALDE “DEV” SÜRPRİZE GEÇİT VERMEDİ | Bedri Baykam | 10 Eylül 2018


Dünyayı birbirine katan tek kadınlar finali ve Serena Williams skandallarından sonra, iki müthiş oyuncunun kapışacağı tek erkekler finali neredeyse oynanmadan gölgelenmiş oldu! Çünkü böyle bir maç ne kadar iyi oynanırsa oynansın kadınlar maçında sahada yaşanan olayların yarattığı ilgiyi nasıl aşabilirdi ki! İşte bu çarpık düşünce, tenis dünyasındaki insanların bilinçaltına yerleşmişti dün.
Djokovic aynen Serena gibi, maçtan önce “Acaba 14. slam şampiyonluğumu alabilecek miyim bu gece?” sorusuyla kendini meşgul ediyordu. 1.98’lik dev Del Potro ise, bu sahada 9 yıl önce Nadal’ın ardından Kral Federer’i 5 sette muhteşem bir maçtan sonra yendiğini hatırlayıp, “neden tekrar olmasın ki?” diyerek kendisini ateşleme peşindeydi. Arada neler yaşamamıştı ki! Dünya 4 numarasına yükseldikten sonra 2010’da sağ bileğinden, 2014 ve 2015’te sol bileğinden ağır şekilde sakatlanmış, toplam üç yıl sahalardan uzak kalmıştı; hem de en verimli yıllarında! Şimdi bütün o “kaybolan yollar”daki dramın acısını çıkarmak istiyordu sahada..
İki yakın arkadaşın maçı, Artur Ashe stadyumunda, karşılıklı böyle psikolojilerin yarattığı puslu atmosferde, Osaka-Serena finalinin gölgesinde başladı.
İlk sette 4/3’e kadar her iki şampiyon da servislerini kazanarak geldiler. Her iki tenisçinin istatistikleri de birbirinden uzak değildi; belki ana farkları, Djokovic’in basit hataları daha çok backhandinde, Del Potro’nun ise aynı basit hataları daha çok düz vuruşlarında yapmasıydı. Bu arada Del Potro, sahada belki beklenilenden daha az agresif bir günündeydi. Djokovic ise öne daha kolay gelen, özgüveni daha yüksek olan taraf olarak görünüyordu. 3/3’te sahanın ortasından vurduğu drive-volleylerle 4/3 öne geçen Sırp şampiyon, bir sonraki oyunda avantaj kendisine geçtikten sonra uzun bir ralliden galip çıktı ve nihayet Del Potro’nun servisini kırarak durumu 5-3’e getirdi. Bunun ardından kendi servisini alarak ilk seti kapadığında maç başlayalı 41 dakika olmuştu.

MAÇIN KIRILMA ANI
Del Potro 2. setin ilk oyunda iki kez servisini kırdırma noktasına geldi. İlkini bir backhand passing shotla, ikinciyi rakibinin topu dışarı atmasıyla savuşturdu ve oyunu aldı. Djokovic kendi servisini rahatça kazandıktan sonra, bir sonraki oyunda Djokovic güzel bir lop ve forehandin ardından bir de harika bir servisi beklenmedik şekilde çıkarmayı başarınca, Del Potro’nun servisini tekrar kırmayı başardı. Djokovic bunun ardından kendi servisini de kolayca alınca, son 7 oyunun 6’sını alan ve maça ağırlığını ciddi olarak koyan büyük bir şampiyon olarak belirdi. Ama Del Potro henüz son sözünü söylememişti. Önce sert servisler ve güzel bir smaçla kendi servisini kazanan Arjantinli, ardından rakibinin servis oyununda sert ve tipik iki forehandiyle durumu 30/40’a getirdi; ardından 2. servis kırma şansını, Djoko bir düz vuruşu dışarı atınca değerlendirmiş oldu. Ama maçın kırılma anları bunlar değildi.
Kendi servisini de sıfıra karşı kazanarak birden skoru 4/3 kendi lehine çevirmeyi başaran Del Potro adına, her şey mükemmel gidiyor görünüyordu. İşte bundan sonra, Djokovic’in servisinde Amerika Açık tarihinde yer bulacak olan bir olağandışı 8. oyun oynandı. Bu oyun maçın en önemli, en heyecanlı dönemeciydi: Süresi 20 dakikayı bulurken, Del Potro 2-3 kere rakibinin servisini tekrar kırma noktasına geldi. Oyun sürekli olarak, kaprisli bir sevgili gibi iki oyuncu arasında gitti-geldi. En sonunda Del Potro’nun dışarıyı boylayan bir forehandi ile Djokovic, durumu 4/4’e taşımayı başardı. Şayet Del Potro orada avantaj defalarca kendi eline gelmişken şansını değerlendirebilseydi, 5-3’te set için servis atıyor olacaktı ve büyük ihtimalle ikinci seti hanesine yazacaktı. Zaten “memleketi”, Arjantin’de Tandil şehrinden gelen 14 yakın arkadaşı, kendi fanatik taraftar grubu, kendi inanılmaz güçlü futbol taraftarı tavırlarıyla Artur Ashe stadını yakmaya kararlıydılar ve tüm dikkatler üzerlerindeydi; maçın tekrar eşit skora ulaşmadı halinde sahaya bile inebilecek bir dinamit paleti gibiydiler! Her turnuada dev adamı izleyen o en yakın arkadaşları “Salaminler” tenis sahalarında görülmedik bir bütünleşme içindeydiler kendisiyle... Ama olmadı. O setlerin eşitlenebileceği andan itibaren her şey çok farklı akacaktı ama o 20 dakikalık maraton 8. oyun da “güçlü”nün hanesine yazıldı. Kısmet kaçtı...

DİSİPLİN VE KURAL ÇELİŞKİLERİ PARANTEZİ
İşte burada bir küçük parantez açmamız lazım. Djoko servis atarken galiba iki kere, kendisine tanınan 25 saniyelik süreyi aştı. Fakat hakem Alison Hughes o kritik aşamalarda, mesela ünlü 8. oyunda ceza vermeye yanaşmadı. Daha doğrusu dünkü kriz ve yaşanan skandalın ardından yanaşamadı: “Şimdi ben de bu maçı çığırından çıkarmış olurum, belki Djokovic de büyük tepki verir ve sonra kabak benim başıma patlar”. İşte bu düşünce, tüm o kritik süreçte ağır bir şekilde orta hakem ve turnua yöneticileri arasında konuşulamayan bir temel konu haline dönüştü. Evvelsi gün orta hakemin saçma bir şekilde cezalandırılır gibi hak ettiği ana şildini alamamasının ardından bu alaturka durumların yaşanması maalesef çok doğaldı. İşte bu noktada dün yazdığım “ama”yı hatırlamamız lazım. Ne demiştim? “...Tüm bunları ekleyebileceğim bir tek ‘ama’ var: Bugünkü erkekler finali de dahil olmak üzere, tüm orta hakemler bu ciddi disiplin anlayışını her oyuncuya karşı (eşit şekilde) uygulamalıdırlar
İşte dün Serena’nın haklı olduğu tek nokta böylece gündeme geldi. Bazı hakemler sanki bu disiplin cezalarını erkeklere karşı veremezlermiş ve onların bir ayrıcalığı varmış gibi davranıyorlar! Ya da Serena maçında yaşanan skandalın ardından her yerde konuşulanlar hakemleri bir çeşit pasifliğe ve görmezliğe itti -ki bu da çok gereksiz ve tehlikeli bir gelişme...
Dün dediklerimizi de hatırlayarak, bu konuda son sözümü size şöyle iletmek istiyorum: Bu mahcup ve çekingen-ürkek tavırlarla, bırakın dev finalleri, ilkokullar arası tenis müsabakalarını bile yönetemezsiniz! Vallahi onda da “Aman Tanrım, bu çocuklar yarın beni topluca şikayet ederler mi, ya da babaları beni döver mi?” diye de düşünebilir bir korkak hakem. Serena olaylarının iz düşümü bu olamaz. Ya Uluslararası Tenis Federasyonu artık “Antrenörlerin maça müdahale etmesini serbest bıraktım ve servis aralarında 25 saniye kuralını kaldırdım” diyecek ve tenis dünyası bu disiplin rahatlamaları ile yoluna devam edecek ya da, hakemler hiçbir oyuncudan korkmadan bu kuralları çatır çutur uygulayacaklar! İkisinin ortası yok. Halbuki şu anda yaşanan ucube durum, içler acısı. Şu anda her yerde, her turnuada yaşananlara baktığımızda, kaçınılmaz şekilde farklı uygulamalar, çelişkili çifte standardlar var. Dün İngiliz hakem, Djokovic’e zaman aşımı ihtarını ancak iş işten geçtikten sonra, 3. set 3-1’de verebildi. O anda bir Türk seyirci eminim santrkortta “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye” demiştir!
Mesela basit bir sorum var: Kaç hakem, oyuncular raketlerini yere vurduğunda veya kırdıklarında veya duyulur şekilde küfür ettiklerinde çekinmeden gidip cezayı oyuncunun alnına yapıştırabiliyor? Bu her zaman aynı kararlılıkta uygulanıyor mu yoksa kimi hakemler, kimi “faullü hareketleri” görmezden mi geliyor?
Son bir önemli detay daha var. Aslında oldukça centilmen ve sempatik bir oyuncu olan Djokovic, en az iki kere şahin göze müracaat ettikten sonra iddiasında haklı çıkınca yan hakeme, hakeme, kameraya ve hatta seyircilere gülerek müstehzi bakışlar attı “Bu ne iş?” der gibisinden. Bu kendisine hiç yakışmayan bir tavırdı. Şahingöz uygulaması devreye girdikten sonra, yüz binlerce kere ya hakemler, ya oyuncular iddialarında haklı çıkmıştır. Bunların her birisinde insanlar Djokovic gibi davransalar, ne kadar çirkin sahneler yaşardık düşünebiliyor musunuz? O noktada hakem Hughes’un yerinde olsam, Djokovic’i sözlü olarak ikaz ederdim: “Haklı çıkmış olmanız size hakemlere sataşma hakkı getirmez, olsa olsa puanı kazanmanızı veya o puanın yeniden oynanması hakkını verir. Lütfen bunu bir daha yapmayın”.

İKİNCİ KIRILMA ANI...
Evet, nerede kalmıştık? 2. sette 4/4’de... Bu skorun ardından oyuncular karşılıklı kendi servislerini fazla zorlanmadan kazanarak tie-break oyununa hak kazandılar. 2. ve son kırılma anı ise, işte bu tie-break’de yaşandı. Del Potro, bu kritik oyunda, önce 3-1 öne geçti. O anda maçta her şey tekrar romantik dev adamın istediği şekilde akıyor görünüyordu. Sonra buna rağmen Djokovic skoru önce 3/3 sonra 4/4’e taşıdı. O noktada Del Potro (bence) harika bir ace attı. Ama hakem topu dışarıda kabul etti. Aynı anda televizyonda maçı anlatan çift partnerim Ali Göreç de aynı reaksiyonu verdi ve bu top için şahin gözüne gitmemesini anlayamadığını söyledi. İkimizin tecrübesini birleştirince, belki de maçın uçup kaçma anı orada yaşandı diyorum. O noktadan sonra maç hakkında anlatılacak bir şey kalmadı. 2. seti 7/6 tie-break’de kazanan Djokovic’in 3. seti de kolayca 6/3 veya 6/4 kazanarak şampiyonluğa ulaşacağını görmek hiç de zor değildi. Sonunda kader 6/3’de karar kıldı. Aslında bu sette de Del Potro her şeye rağmen iyi dayandı! Ritmini fazlasıyla bulmuş bir Djokovic’e karşı 3-1’den 3-3’e dönmeyi başardı ve son defa bir “acaba?” sorusunu bize sordurmayı başardı. Arjantinli şampiyon son büyük bir gayret gösteriyordu. Ama o da çok yetersiz kaldı. Sonunda Djoko, 3 saat 15 dakikada maçı ve 3. Amerika Açık şampiyonluğunu hanesine yazarken maç topunda mutluluktan kendisini son smaçtan sonra yere bırakıverdi! Rüyası gerçekleşmiş, efsanevi Amerikalı şampiyon Pete Sampras’ın 14 slam rekorunu egale etmeyi başarmıştı. Artık önünde yalnız Federer ve Nadal’ın rekorları kalmıştı!

MAÇIN TEKNİK ANALİZİ
Normalde Djokovic’in daha müdafaada kalan, Del Potro’nun da puanları korkunç servisleri ve zımba forehandleri, sürpriz taş gibi backhandleriyle yutan birer oyuncu oldukları düşünüldüğünde maçın çok daha farklı akacağı, daha büyük çekişmelere sahne olacağı akla gelebiliyordu. Ama bu maçta Djokovic yalnız sakatlığından önceki eski 2015 formunda döndüğünü kanıtlamakla kalmadı, aynı zamanda artık sert vuruşlarla puanı hızlı bir şekilde hazırlayarak eskisine oranla çok daha fazla fileye çıkan ve puanları orada en kesin çözümlerle hızla bitirme yoluna giden bir kimliğe geçiş yaptığını gösterdi dosta düşmana. Del Potro ise, şaşırtıcı bir şekilde, hatta servis ve forehand vuruşuyla puanları çok hazırlanmış göründüğünde bile fileye gitmeyi çok az aklına getirdi. İşte cidden bunu anlamak zordu çünkü Djokovic’i Djokovic yapan geri oyununa rücu ederek onu yenmeye kalkışmak fazla iyi niyetli bir düşünceydi. Maçın içine girdikçe basit hata sayısını arttıran Del Potro, bu konuda rakibine sayısız hediye verdi. Serviste, Del Potro, her ne kadar servisten neredeyse rakibine oranla iki misli puan kazandıysa da, yine de belki kritik noktalarda alıştığımız kadar bu silahına yaslanamadı. Zaten bu tavrının bedeli de ödendi sahada. Sonuçta eskiye oranla en az iki-üç misli fileye çıkan, yalnız ısındıkça hatasız bir şekilde makine intizamı ile oynayan bir büyük “geri oyun” ustası değil, her fırsatta öne çıkarak aynı zamanda rakiplerine korkunç bir baskı uygulayan farklı bir terminatör vardı sahada artık. Hem de bulduğu inanılmaz açılarına dömi-voleler veya şaşırtıcı vole ve smaçlarıyla her türlü varyeteyi ekleyen farklı ve renkli bir terminatör! Djokovic, sakatlıklarını aşıp, oyununu bu yönlerde daha da geliştirmeye başladıktan sonra, bu boyut atlamayı ulaştığı olgunluk seviyesiyle harmanladığında, ortaya Nadal’a ve Federer’e daha da dert olabilecek bir yeni bir oyuncu tipolojisi çıkacak. Federer’in de onca şampiyonluktan sonra oyununa getirmeyi başardığı son dönemeç devrimlerini unutmayalım!

HİKAYENİN SONU...
Maçtan sonra Del Potro sandalyesine oturup hüngür hüngür ağlamaya başladı. Büyük bir boşalma yaşıyor ve tenisi birkaç yıl önce toptan bıraktığına inandıktan sonra tekrar çıktığı zirvede o kırmızı New York elmasını kopararak ısıramadığına yanıyordu. Törenden önce Djokovic seyredenlerin içlerinden ne geçirdiğini anlattı ve depresyonda olan dev rakibinin yanına giderek sarıldı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Bundan güzel bir sahne olamazdı. Bundan sonra da, evvelsi günkü rezaletler hiç yaşanmadan, herkes sahnede birbirini tebrik edebildi. Hakem anı şildini tebrikler eşliğinde sorunsuz aldı. Mc Enroe ve USTA Başkanı Katrina Adams kupaları verdiler, sponsorlar birinciye 24 milyon TL’nin biraz fazlasını, “şanssız ikinciye” (!) 12 milyon TL’nin biraz fazlası karşılığı dolar çeklerini verdiler ve böylece herkes mutlu son yaşamış oldu. Del Potro ve Djokovic, centilmenlik ve birbirlerine çiçek atmak konusunda çok şık bir yarışa girdiler. Herkes birbirinin ekibini ve yakınlarını da kutlamayı ihmal etmedi... Peri masalının New York bölümünün erkekler kanadı, böylece perdelerini en güzel şekilde kapadı. Hem de seyirciler arasındaki Meryl Streep’in maçın heyecanından mest olmuş görüntüleri eşliğinde. Bir daha ki büyük turnua durağımız, Ocak ayında Melbourne, Avustralya... Bekleriz!

AMA İSTANBUL CHALLENGER TURNUASINI DA SAKIN İHMAL ETMEYİN
Bu hafta ise İstanbul’da Tenis Eskrim Dağcılık kulübünde, İstanbul Challenger turnuası başlıyor. Bu ülkenin tenisinin temel harcı olan iki büyük kulüpten biri olan TED (diğeri ATK, Ankara), yıllardır, 1948 yılından beri, büyük emeklerle adı değişen ama uluslararası niteliği aynı kalan bu turnuayı sürdürüyor. Bu hafta Tarabya’ya giderek 7 gün boyunca, yarın öbürgün slam turnualarında fırtına gibi esecek genç şampiyonları yakından, iki adım ötenizden izleme şansını sakın kaçırmayın! Unutmayın ki İstanbul daima o efsanelerin ilk durakları arasında yer aldı...