11 Eylül 2018 Salı

DJOKOVİC FİNALDE “DEV” SÜRPRİZE GEÇİT VERMEDİ | Bedri Baykam | 10 Eylül 2018


Dünyayı birbirine katan tek kadınlar finali ve Serena Williams skandallarından sonra, iki müthiş oyuncunun kapışacağı tek erkekler finali neredeyse oynanmadan gölgelenmiş oldu! Çünkü böyle bir maç ne kadar iyi oynanırsa oynansın kadınlar maçında sahada yaşanan olayların yarattığı ilgiyi nasıl aşabilirdi ki! İşte bu çarpık düşünce, tenis dünyasındaki insanların bilinçaltına yerleşmişti dün.
Djokovic aynen Serena gibi, maçtan önce “Acaba 14. slam şampiyonluğumu alabilecek miyim bu gece?” sorusuyla kendini meşgul ediyordu. 1.98’lik dev Del Potro ise, bu sahada 9 yıl önce Nadal’ın ardından Kral Federer’i 5 sette muhteşem bir maçtan sonra yendiğini hatırlayıp, “neden tekrar olmasın ki?” diyerek kendisini ateşleme peşindeydi. Arada neler yaşamamıştı ki! Dünya 4 numarasına yükseldikten sonra 2010’da sağ bileğinden, 2014 ve 2015’te sol bileğinden ağır şekilde sakatlanmış, toplam üç yıl sahalardan uzak kalmıştı; hem de en verimli yıllarında! Şimdi bütün o “kaybolan yollar”daki dramın acısını çıkarmak istiyordu sahada..
İki yakın arkadaşın maçı, Artur Ashe stadyumunda, karşılıklı böyle psikolojilerin yarattığı puslu atmosferde, Osaka-Serena finalinin gölgesinde başladı.
İlk sette 4/3’e kadar her iki şampiyon da servislerini kazanarak geldiler. Her iki tenisçinin istatistikleri de birbirinden uzak değildi; belki ana farkları, Djokovic’in basit hataları daha çok backhandinde, Del Potro’nun ise aynı basit hataları daha çok düz vuruşlarında yapmasıydı. Bu arada Del Potro, sahada belki beklenilenden daha az agresif bir günündeydi. Djokovic ise öne daha kolay gelen, özgüveni daha yüksek olan taraf olarak görünüyordu. 3/3’te sahanın ortasından vurduğu drive-volleylerle 4/3 öne geçen Sırp şampiyon, bir sonraki oyunda avantaj kendisine geçtikten sonra uzun bir ralliden galip çıktı ve nihayet Del Potro’nun servisini kırarak durumu 5-3’e getirdi. Bunun ardından kendi servisini alarak ilk seti kapadığında maç başlayalı 41 dakika olmuştu.

MAÇIN KIRILMA ANI
Del Potro 2. setin ilk oyunda iki kez servisini kırdırma noktasına geldi. İlkini bir backhand passing shotla, ikinciyi rakibinin topu dışarı atmasıyla savuşturdu ve oyunu aldı. Djokovic kendi servisini rahatça kazandıktan sonra, bir sonraki oyunda Djokovic güzel bir lop ve forehandin ardından bir de harika bir servisi beklenmedik şekilde çıkarmayı başarınca, Del Potro’nun servisini tekrar kırmayı başardı. Djokovic bunun ardından kendi servisini de kolayca alınca, son 7 oyunun 6’sını alan ve maça ağırlığını ciddi olarak koyan büyük bir şampiyon olarak belirdi. Ama Del Potro henüz son sözünü söylememişti. Önce sert servisler ve güzel bir smaçla kendi servisini kazanan Arjantinli, ardından rakibinin servis oyununda sert ve tipik iki forehandiyle durumu 30/40’a getirdi; ardından 2. servis kırma şansını, Djoko bir düz vuruşu dışarı atınca değerlendirmiş oldu. Ama maçın kırılma anları bunlar değildi.
Kendi servisini de sıfıra karşı kazanarak birden skoru 4/3 kendi lehine çevirmeyi başaran Del Potro adına, her şey mükemmel gidiyor görünüyordu. İşte bundan sonra, Djokovic’in servisinde Amerika Açık tarihinde yer bulacak olan bir olağandışı 8. oyun oynandı. Bu oyun maçın en önemli, en heyecanlı dönemeciydi: Süresi 20 dakikayı bulurken, Del Potro 2-3 kere rakibinin servisini tekrar kırma noktasına geldi. Oyun sürekli olarak, kaprisli bir sevgili gibi iki oyuncu arasında gitti-geldi. En sonunda Del Potro’nun dışarıyı boylayan bir forehandi ile Djokovic, durumu 4/4’e taşımayı başardı. Şayet Del Potro orada avantaj defalarca kendi eline gelmişken şansını değerlendirebilseydi, 5-3’te set için servis atıyor olacaktı ve büyük ihtimalle ikinci seti hanesine yazacaktı. Zaten “memleketi”, Arjantin’de Tandil şehrinden gelen 14 yakın arkadaşı, kendi fanatik taraftar grubu, kendi inanılmaz güçlü futbol taraftarı tavırlarıyla Artur Ashe stadını yakmaya kararlıydılar ve tüm dikkatler üzerlerindeydi; maçın tekrar eşit skora ulaşmadı halinde sahaya bile inebilecek bir dinamit paleti gibiydiler! Her turnuada dev adamı izleyen o en yakın arkadaşları “Salaminler” tenis sahalarında görülmedik bir bütünleşme içindeydiler kendisiyle... Ama olmadı. O setlerin eşitlenebileceği andan itibaren her şey çok farklı akacaktı ama o 20 dakikalık maraton 8. oyun da “güçlü”nün hanesine yazıldı. Kısmet kaçtı...

DİSİPLİN VE KURAL ÇELİŞKİLERİ PARANTEZİ
İşte burada bir küçük parantez açmamız lazım. Djoko servis atarken galiba iki kere, kendisine tanınan 25 saniyelik süreyi aştı. Fakat hakem Alison Hughes o kritik aşamalarda, mesela ünlü 8. oyunda ceza vermeye yanaşmadı. Daha doğrusu dünkü kriz ve yaşanan skandalın ardından yanaşamadı: “Şimdi ben de bu maçı çığırından çıkarmış olurum, belki Djokovic de büyük tepki verir ve sonra kabak benim başıma patlar”. İşte bu düşünce, tüm o kritik süreçte ağır bir şekilde orta hakem ve turnua yöneticileri arasında konuşulamayan bir temel konu haline dönüştü. Evvelsi gün orta hakemin saçma bir şekilde cezalandırılır gibi hak ettiği ana şildini alamamasının ardından bu alaturka durumların yaşanması maalesef çok doğaldı. İşte bu noktada dün yazdığım “ama”yı hatırlamamız lazım. Ne demiştim? “...Tüm bunları ekleyebileceğim bir tek ‘ama’ var: Bugünkü erkekler finali de dahil olmak üzere, tüm orta hakemler bu ciddi disiplin anlayışını her oyuncuya karşı (eşit şekilde) uygulamalıdırlar
İşte dün Serena’nın haklı olduğu tek nokta böylece gündeme geldi. Bazı hakemler sanki bu disiplin cezalarını erkeklere karşı veremezlermiş ve onların bir ayrıcalığı varmış gibi davranıyorlar! Ya da Serena maçında yaşanan skandalın ardından her yerde konuşulanlar hakemleri bir çeşit pasifliğe ve görmezliğe itti -ki bu da çok gereksiz ve tehlikeli bir gelişme...
Dün dediklerimizi de hatırlayarak, bu konuda son sözümü size şöyle iletmek istiyorum: Bu mahcup ve çekingen-ürkek tavırlarla, bırakın dev finalleri, ilkokullar arası tenis müsabakalarını bile yönetemezsiniz! Vallahi onda da “Aman Tanrım, bu çocuklar yarın beni topluca şikayet ederler mi, ya da babaları beni döver mi?” diye de düşünebilir bir korkak hakem. Serena olaylarının iz düşümü bu olamaz. Ya Uluslararası Tenis Federasyonu artık “Antrenörlerin maça müdahale etmesini serbest bıraktım ve servis aralarında 25 saniye kuralını kaldırdım” diyecek ve tenis dünyası bu disiplin rahatlamaları ile yoluna devam edecek ya da, hakemler hiçbir oyuncudan korkmadan bu kuralları çatır çutur uygulayacaklar! İkisinin ortası yok. Halbuki şu anda yaşanan ucube durum, içler acısı. Şu anda her yerde, her turnuada yaşananlara baktığımızda, kaçınılmaz şekilde farklı uygulamalar, çelişkili çifte standardlar var. Dün İngiliz hakem, Djokovic’e zaman aşımı ihtarını ancak iş işten geçtikten sonra, 3. set 3-1’de verebildi. O anda bir Türk seyirci eminim santrkortta “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye” demiştir!
Mesela basit bir sorum var: Kaç hakem, oyuncular raketlerini yere vurduğunda veya kırdıklarında veya duyulur şekilde küfür ettiklerinde çekinmeden gidip cezayı oyuncunun alnına yapıştırabiliyor? Bu her zaman aynı kararlılıkta uygulanıyor mu yoksa kimi hakemler, kimi “faullü hareketleri” görmezden mi geliyor?
Son bir önemli detay daha var. Aslında oldukça centilmen ve sempatik bir oyuncu olan Djokovic, en az iki kere şahin göze müracaat ettikten sonra iddiasında haklı çıkınca yan hakeme, hakeme, kameraya ve hatta seyircilere gülerek müstehzi bakışlar attı “Bu ne iş?” der gibisinden. Bu kendisine hiç yakışmayan bir tavırdı. Şahingöz uygulaması devreye girdikten sonra, yüz binlerce kere ya hakemler, ya oyuncular iddialarında haklı çıkmıştır. Bunların her birisinde insanlar Djokovic gibi davransalar, ne kadar çirkin sahneler yaşardık düşünebiliyor musunuz? O noktada hakem Hughes’un yerinde olsam, Djokovic’i sözlü olarak ikaz ederdim: “Haklı çıkmış olmanız size hakemlere sataşma hakkı getirmez, olsa olsa puanı kazanmanızı veya o puanın yeniden oynanması hakkını verir. Lütfen bunu bir daha yapmayın”.

İKİNCİ KIRILMA ANI...
Evet, nerede kalmıştık? 2. sette 4/4’de... Bu skorun ardından oyuncular karşılıklı kendi servislerini fazla zorlanmadan kazanarak tie-break oyununa hak kazandılar. 2. ve son kırılma anı ise, işte bu tie-break’de yaşandı. Del Potro, bu kritik oyunda, önce 3-1 öne geçti. O anda maçta her şey tekrar romantik dev adamın istediği şekilde akıyor görünüyordu. Sonra buna rağmen Djokovic skoru önce 3/3 sonra 4/4’e taşıdı. O noktada Del Potro (bence) harika bir ace attı. Ama hakem topu dışarıda kabul etti. Aynı anda televizyonda maçı anlatan çift partnerim Ali Göreç de aynı reaksiyonu verdi ve bu top için şahin gözüne gitmemesini anlayamadığını söyledi. İkimizin tecrübesini birleştirince, belki de maçın uçup kaçma anı orada yaşandı diyorum. O noktadan sonra maç hakkında anlatılacak bir şey kalmadı. 2. seti 7/6 tie-break’de kazanan Djokovic’in 3. seti de kolayca 6/3 veya 6/4 kazanarak şampiyonluğa ulaşacağını görmek hiç de zor değildi. Sonunda kader 6/3’de karar kıldı. Aslında bu sette de Del Potro her şeye rağmen iyi dayandı! Ritmini fazlasıyla bulmuş bir Djokovic’e karşı 3-1’den 3-3’e dönmeyi başardı ve son defa bir “acaba?” sorusunu bize sordurmayı başardı. Arjantinli şampiyon son büyük bir gayret gösteriyordu. Ama o da çok yetersiz kaldı. Sonunda Djoko, 3 saat 15 dakikada maçı ve 3. Amerika Açık şampiyonluğunu hanesine yazarken maç topunda mutluluktan kendisini son smaçtan sonra yere bırakıverdi! Rüyası gerçekleşmiş, efsanevi Amerikalı şampiyon Pete Sampras’ın 14 slam rekorunu egale etmeyi başarmıştı. Artık önünde yalnız Federer ve Nadal’ın rekorları kalmıştı!

MAÇIN TEKNİK ANALİZİ
Normalde Djokovic’in daha müdafaada kalan, Del Potro’nun da puanları korkunç servisleri ve zımba forehandleri, sürpriz taş gibi backhandleriyle yutan birer oyuncu oldukları düşünüldüğünde maçın çok daha farklı akacağı, daha büyük çekişmelere sahne olacağı akla gelebiliyordu. Ama bu maçta Djokovic yalnız sakatlığından önceki eski 2015 formunda döndüğünü kanıtlamakla kalmadı, aynı zamanda artık sert vuruşlarla puanı hızlı bir şekilde hazırlayarak eskisine oranla çok daha fazla fileye çıkan ve puanları orada en kesin çözümlerle hızla bitirme yoluna giden bir kimliğe geçiş yaptığını gösterdi dosta düşmana. Del Potro ise, şaşırtıcı bir şekilde, hatta servis ve forehand vuruşuyla puanları çok hazırlanmış göründüğünde bile fileye gitmeyi çok az aklına getirdi. İşte cidden bunu anlamak zordu çünkü Djokovic’i Djokovic yapan geri oyununa rücu ederek onu yenmeye kalkışmak fazla iyi niyetli bir düşünceydi. Maçın içine girdikçe basit hata sayısını arttıran Del Potro, bu konuda rakibine sayısız hediye verdi. Serviste, Del Potro, her ne kadar servisten neredeyse rakibine oranla iki misli puan kazandıysa da, yine de belki kritik noktalarda alıştığımız kadar bu silahına yaslanamadı. Zaten bu tavrının bedeli de ödendi sahada. Sonuçta eskiye oranla en az iki-üç misli fileye çıkan, yalnız ısındıkça hatasız bir şekilde makine intizamı ile oynayan bir büyük “geri oyun” ustası değil, her fırsatta öne çıkarak aynı zamanda rakiplerine korkunç bir baskı uygulayan farklı bir terminatör vardı sahada artık. Hem de bulduğu inanılmaz açılarına dömi-voleler veya şaşırtıcı vole ve smaçlarıyla her türlü varyeteyi ekleyen farklı ve renkli bir terminatör! Djokovic, sakatlıklarını aşıp, oyununu bu yönlerde daha da geliştirmeye başladıktan sonra, bu boyut atlamayı ulaştığı olgunluk seviyesiyle harmanladığında, ortaya Nadal’a ve Federer’e daha da dert olabilecek bir yeni bir oyuncu tipolojisi çıkacak. Federer’in de onca şampiyonluktan sonra oyununa getirmeyi başardığı son dönemeç devrimlerini unutmayalım!

HİKAYENİN SONU...
Maçtan sonra Del Potro sandalyesine oturup hüngür hüngür ağlamaya başladı. Büyük bir boşalma yaşıyor ve tenisi birkaç yıl önce toptan bıraktığına inandıktan sonra tekrar çıktığı zirvede o kırmızı New York elmasını kopararak ısıramadığına yanıyordu. Törenden önce Djokovic seyredenlerin içlerinden ne geçirdiğini anlattı ve depresyonda olan dev rakibinin yanına giderek sarıldı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Bundan güzel bir sahne olamazdı. Bundan sonra da, evvelsi günkü rezaletler hiç yaşanmadan, herkes sahnede birbirini tebrik edebildi. Hakem anı şildini tebrikler eşliğinde sorunsuz aldı. Mc Enroe ve USTA Başkanı Katrina Adams kupaları verdiler, sponsorlar birinciye 24 milyon TL’nin biraz fazlasını, “şanssız ikinciye” (!) 12 milyon TL’nin biraz fazlası karşılığı dolar çeklerini verdiler ve böylece herkes mutlu son yaşamış oldu. Del Potro ve Djokovic, centilmenlik ve birbirlerine çiçek atmak konusunda çok şık bir yarışa girdiler. Herkes birbirinin ekibini ve yakınlarını da kutlamayı ihmal etmedi... Peri masalının New York bölümünün erkekler kanadı, böylece perdelerini en güzel şekilde kapadı. Hem de seyirciler arasındaki Meryl Streep’in maçın heyecanından mest olmuş görüntüleri eşliğinde. Bir daha ki büyük turnua durağımız, Ocak ayında Melbourne, Avustralya... Bekleriz!

AMA İSTANBUL CHALLENGER TURNUASINI DA SAKIN İHMAL ETMEYİN
Bu hafta ise İstanbul’da Tenis Eskrim Dağcılık kulübünde, İstanbul Challenger turnuası başlıyor. Bu ülkenin tenisinin temel harcı olan iki büyük kulüpten biri olan TED (diğeri ATK, Ankara), yıllardır, 1948 yılından beri, büyük emeklerle adı değişen ama uluslararası niteliği aynı kalan bu turnuayı sürdürüyor. Bu hafta Tarabya’ya giderek 7 gün boyunca, yarın öbürgün slam turnualarında fırtına gibi esecek genç şampiyonları yakından, iki adım ötenizden izleme şansını sakın kaçırmayın! Unutmayın ki İstanbul daima o efsanelerin ilk durakları arasında yer aldı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.