24 Kasım 2019 Pazar

NANKÖRLER VAR; AMA FRANSIZ BİR KEMALİST KARDEŞİMİZ DE VAR! | Bedri Baykam | 14 Kasım 2019


Hani bizim ülkemizde, yıllardır “siyasiler” ince, küçük, ortanca veya abartılı bindirmelerle her sıkıştıklarında Atatürkümüze saldırıyorlar ya? Hani bazı sözde Diyanet Başkanları ve görevlileri, ama özde nankör, saygısız, nifak tohumcu, Cumhuriyet düşmanı zavallılar, milleti birbirine düşürmek istercesine, hutbelerinde, bu yılki 10 Kasım öncesindeki Cuma günü de dahil olmak üzere, Atatürk’ü provokasyon dozunu arttırarak alçakça yok sayıyorlar ya? Hani bu göz göre göre gelen durumun, bazı sözde devlet adamları sessizlik içinde seyrediyorlar ve bu yapılan kabul edilemez ihanete seyirci kalıyorlar ya? Hani utanmaz arlanmaz bazı medya kuklaları, her fırsatta tarihi biçim bozmaya uğratarak, yalan söyleyerek, her fırsatta büyük önderimize dil uzatma hastalığından vazgeçemiyorlar ya? Hani Atatürk’ü yalnız bayram seyran tören günlerinde hatırlayan devlet zevatı var ya?

İşte onların hepsine bir okkalı yanıt geldi bir Avrupalı’dan...

LOULOU DEDOLA’YI KEŞFETME KEYFİNİ YAŞAYIN!
Fransız beyefendinin adı Loulou Dedola. Son günlerde, tüm sosyal medyada her yerde onun röportajını izliyoruz. Tane tane Atatürk hakkında konuşuyor. Kameranın gözünün içine baka baka “Ben bir Kemalistim” diyor! Size söylediklerini aktaracağım; ama lütfen önce izin verin şunu belirteyim: Ne kadar farkındasınız bilmiyorum ama yıllardır bu ülkede Kemalist olmak insanların gözünde bir suç olarak gösterilmeye çalışıldı. Hani nasıl 70’li yıllarda biri hakkında “o bir komünist” diye arkadan suçlama yapılıyorduysa, nasıl Cumhuriyet okuyanların hanesine “suç” yazılıyor idiyse, aynı şekilde biz Kemalistler, bunu övüne övüne topluma duyuranlar, en az 20 yıldır merkez medyada veya sözde liberal özde kabız çevrelerde küçümsendik, hor görüldük dışlandık, sansüre uğradık. Tabii ki bunlara pabuç bırakmadık, tabii ki rotamızı değiştirmedik ama yaşanan buydu...
Şimdi izninizle Fransız dostumuza dönelim: İşte o yürekli adam, yukarıda saydığım ve saydırdığım tüm kesimlere, onların bile anlayabileceği bir sadelikle bir ders veriyor. Şimdi kendisi bir yazar, resimli roman senaristi, Rock şarkıcısı olan bu kompleksiz ve mantıklı Fransız’ı dinleyelim:
Ben bir Kemalist olmakla gurur duyuyorum. Ben bir hikaye ve şarkı yazarıyım. Mustafa Kemal’in hayranıyım ve ben her zaman bir Kemalist oldum. Yaşam felsefemi hep Kemalizm’i canlandırmak, onun kavramlarını yaşatmak üzere kurdum.Hatta daha ötesi, bunu bilmiyorken bile! Gerçekten Kemalizm senin içinde uyanan ve büyüyen bir ışık. Fransızlar Mustafa Kemal’i yeterince tanımıyorlar. Kemalizm’in temellerini anladıktan sonra bilinçli bir insanın ona saldırması, ona karşı tavır alması mümkün değil. Onun hakkında olsa olsa saçmalıklar söylenebilir orta yere, o da cehaletten! Kemalizm evrensel bir değerdir. Kemal, Jean Jaures gibi barışçı, Jean Moulin gibi direnişçi, Nelson Mandela gibi hümanistti. Tarihte onun bir dengi yok! Bütün bu saydıklarım, onu bir Tanrı, ya da hepimizin üstünde bir varlık haline getirmiyor! Ama onun çizdiği yol gerçekten inanılmaz ve hepimize bir esin kaynağı oluşturmalı. 21. yüzyıl bakış açımız ondan esinlenmeli! Bana sorarsanız 21. yüzyıl sorunlarına yanıt Kemalizm’dir. Laikliği bünyesinde taşıması, nepotizm veya kimseye karşı yeminli düşmanlık taşımaması, barışçılık, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” (Loulou burayı Türkçe söylüyor) bunların her biri çözümün parçasıdır. Ben Kemalizm’i tekrar gündemin problematiklerinin merkezine çekmek istedim.”
Bu son derece candan ve sempatik insan, sahnede rock müzik söylüyor, hem de Atatürk hakkında eşzamanlı olarak fotoğraf ve videolar göstererek! Hayranlarıyla fotoğraf çektiriyor hem de Atatürk flamasının önünde…
Türk Baba” başlıklı bir resimli roman var elimde. Senaryosunu yani hikayesi ver metnini yazan Dedola, çizen Lelia Bonaccorso. Fenerbahçe televizyonunda 15 yıldır beraber program yaptığım sevgili Ferruh Tanay, bana bir yıl kadar önce Paris’ten hediye getirmişti. Çok zarif bir hareketti. İnsanlar böyle bir kitaba rastlayıp “Şu arkadaşımın ilgisini çekebilir” diye düşünür ama onu ender olarak satın alarak o yakınına hediye olarak götürür. Size bu çok ilgi çekici isimli romanın nasıl bugünü ve geçmişi harmanladığını anlatmayayım. İnanın çok güzel bir kurgu... Okumanızı isterim.
Sizin için bu satırları kaleme aldıktan sonra, uğraşarak sosyal medyadan Fransız yazar arkadaşımızı buldum. Ve hemen bir telefon randevusunda buluştuk. Aynen seyredenlerin videoda gördükleri gibi rahat samimi kompleksiz ne dediğini bilen bir insan! Kemalizm’i keşfetmesi, neredeyse çocukluğunda, ergenlik çağında gerçekleşmiş. Atatürk devrimlerinin getirdiği her şeye bilinçli bir hayran. Mustafa Kemal’i “aşılamaz bir ufuk” olarak tanımlıyor. Loulou ile telefonda konuşurken ilk defa bir yabancıyla “Kemalist kardeşimle konuşuyor gibi” hissettim! Çok ilginç ve daha önce hiç tanımadığım bir duyguydu. Kemalizm’in evrensel yansımalarını ilerleyen süreçte daha çok hissedeceğiz. Dedola’yı ikimize müsait olan yakın süreçte ülkemize konferansa davet ettim. Piramid Sanat’ta ilginç bir akşamüstü yaşanacağına şimdiden eminim.

MÜMTAZ SOYSAL: UNUTULMAZ DEĞERİMİZİN KAYBI
Loulou, Kemalizm’i Avrupa’da keşfetmeyi başaran bir aydınsa, hocaların hocası, Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal da Mustafa Kemal’in ve Cumhuriyet’in bize kattığı değerleri sol çizgiye en yakın kalarak bu ülkede en mükemmel şekilde taşıyan unutulmaz bir isimdi. Dün kendisini maalesef Zincirlikyu’dan sonsuzluğa uğurladık. Cenaze yine Kemalist, Sosyal demokrat ve sosyalist tüm isimlerin buluşma noktasıydı. Herkesin hemfikir olduğu nokta Mümtaz Hoca’nın ödünsüz saygın kimliği, ömür boyu işçi ve emek dostu ve savunucusu kalmış olması, rotasında hiçbir kırılmaya izin vermemesi, ciddiyeti, güvenilirliği, iyi insanlığı ve gülümsemesiydi. Mümtaz Hoca, ömrü boyunca sömürü düzeniyle, hukuk suiistimalleriyle, faşizmle, tehdit ve baskılarla, ez cümle bozuk düzenle savaşmış bir büyük değerdi. Siyasetin kirinden pasından yorulup kendi partisini de kurdu. Ancak dünya, onun hayal ettiği kadar saf ve iyiniyetlilere, temiz insanlara kucak açan bir yer olmaktan uzaktı. Şundan eminim: Bu sözler lafta kalmayacak ve sevgili Mümtaz Hoca kuşaklar boyu unutulmayacak... Emekçiler ve aydınlanmacılar onu hep yüceltecekler!

8 Kasım 2019 Cuma

AMERİKAN SİYASET VE MEDYASININ ANLAYACAĞI DİL! | Bedri Baykam | 07.11.2019


Türkiye Dışişleri Bakanı’nın, hatta Cumhurbaşkanı’nın ABD’de kullanması gereken dil, bence aşağıda kaleme aldığım mantık ve demokratik yaklaşıma davetle öne çıkmalı. ABD Temsilciler Meclis veya Senato üyeleri, belki daha çok bu üsluptan anlayabilirler, işlerine gelmese de! Hatta siyasilerimiz, canlı yayında buna benzer görüş sergileseler, onları “sıkıştırmaya çalışan” büyük medyacılar bile oyunları bozulduğu için programı bitirmeye kalkarlar. Bu satırlara bu gözle bakmalarını, Sayın Dışişleri yetkililerinden rica ediyorum.
Tarihin birçok karanlık sayfası vardır. Ama her birimiz onun en trajik anlarını özgürce konuşabilmeliyiz. Öte yandan hiçbir zaman unutmayalım ki her insanın ve her ülkenin kendini koruma hakkı vardır. Hiçbir mahkemenin hiç kimseyi veya tüzel kişiliği tek yönlü bir yargılamayla mahkûm etme hakkı yoktur. Bu demokrasinin vazgeçilmezidir. Aynı zamanda insanın düşünmesi lazım: “Osmanlı gibi yüzyıllar boyunca Yahudiler, Ermeniler, Kürtler gibi tüm etnik gruplarla barış içinde yaşamış bir İmparatorluk, neden bir sabah durup dururken belirli bir ırka karşı saldırıya geçsin ki?”
Öte yandan ister Ermeni ister Türk veya Amerikalı olsun, herkesin bu konuyu gündeme getirmeye ve Türkiye’yi suçlamaya hakkı vardır. Ama tek bir şartla: Kendilerine verilecek yanıtı dinlemek ve karşılarındaki muhataplara karşı saygılı davranmak zorundalardır! (Unutmayın ki anlattığımız olaylar yaşanırken onların anneleri babaları bile doğmamıştı). Bir de özellikle karşı taraf size “Sizlerin duygularına ve gerçeği arayışınıza saygılıyız. Bizler, tüm arşivlerimizi açmak istiyoruz ve sizin de kendi arşivlerinizi aynen görmeyi diliyoruz. Ardından BM veya AİHM tarafından seçilmiş yargıçlarla oluşmuş tarafsız bir mahkeme bu davayı yürütürken, isteyen her ülke davaya kendi avukatları, tarihçileri ve tezleri ile katılabilir” diyebiliyorsa, sizin bu dürüst ve şeffaf tavra saygı göstermeniz lazımdır.
Aslında size çok özel bir şey söylemiyoruz. Eski Yunan ve Atina’dan, Roma’dan, İsa’dan asırlar önce var olan demokratik bir yaklaşımın temellerini hatırlatıyoruz.
Fakat ne var ki, demokrasinin tüm kural ve getirilerinin Türklere uygulanmadığı ırkçı bir dünyada yaşıyoruz!
Bazı ülkeler bu delirme sendromu kokan tavrı çok uç noktalara taşıdı. Örneğin Fransa birkaç yıl önce, herhangi birinin “Ermeni soykırımı yaşanmadı” demesini bile ceza yasası suçu ilan etmeye kalktı. Ne mutlu bize ki, hala özgür beyinli yargıçlar 2012’de Fransız Anayasa Konseyi’nde özgürlüğün ve demokrasinin alfabesini yıkan böyle bir kanun çıkarılamayacağı kararına vardılar. AİHM’in de Perinçek-İsviçre davasında 2013’de aldığı buna benzer örnek karar yine bir yargı zaferiydi.
Her Amerikalı dikkatli düşünmeli: “Amerikan Anayasası’nın en temel maddelerine ters düşen böyle bir yasa tasarısı, benim Temsilciler Meclisimden nasıl geçebilir? Ülkem resmi olarak böyle davranırsa, o zaman ben insan haklarından, tarafsızlıktan ve her insanın kendini koruma haklarından söz edebilir miyim?Temsilciler Meclisi böyle davranmaya cüret ederse, bu Amerikan Anayasası’nın tamamen çöktüğü anlamına gelir!
Türklerden Amerikan Anayasası’ndaki temel insan haklarının ne anlama geldiğini duymaya ihtiyacınız var mı?
İlk madde, bildiğiniz gibi ifade özgürlüğü etrafında şekilleniyor ve gerçekten vazgeçilmez.
Beşinci madde, çeşitli suçlar isnat edilen insanlara birçok anlamda koruma getiriyor. Ayrıca ciddi suç isnatlarının büyük jüri tarafından yargılanması gerektiğini vurguluyor. Aynı zamanda dürüst ve tarafsız bir şekilde yargılanmadan hiç kimsenin hapsedilemeyeceğini hatırlatıyor. Altıncı madde ise değişik konular de suçlanan insanlara daha da kapsamlı korumalar getiriyor: Hızlı, halka açık ve tarafsız jürili yargılamalar. Şu detaylar da ekleniyor, şahitler suçlananla yüz yüze olmalıdırlar ve suçlananın kendi şahitlerini getirme ve avukatıyla temsil edilme hakkı vardır. Ayrıca bildiğiniz gibi bu maddelerde suçlananın korunma haklarını arttırmak için birçok başka madde de eklenmiştir.
Lütfen şimdi geriye gidip hatırlattığımız bilgilerin ışığında, Temsilciler Meclisi üyelerinin Türkiye’ye getirdiği suçlamaların ne anlama geldiğini kontrol etmeye kalkmayalım. Çünkü bunu yaparsak bütün çıplaklığıyla göreceğimiz şekilde, Meclisinin kendi ülkesinin temel insan haklarını da kalbinden hançerlediğini görürüz.
Amerikalılar kalkıp “Demokratik temel ve insan hakları, kendi halkımız için, geri kalan dünya için değil. Hele Türkiye için hiç geçerli değil!” derse, bu ne anlama gelir?
Yalnız teorik olarak bile böyle bir cevap gelmesi, mantıki açıdan Temsilciler Meclisi’nin dengesini ve ırklara eşitlik ilkelerini kaybettiğini bize gösterir. Martin Luther King’in ünlü rüyasından 50 yıl sonra, bu gerçekten yazık olur.
BM’nin soykırım üzerine olan antlaşması 1948’den... Türkiye bu anlaşmayı en başından imzalayan ülkelerden biri. Bu anlaşma, bu konuda her iddianın ulusal veya uluslararası bir ceza mahkemesine taşınmasını öngörüyor.
Hukuktan biraz anlayan herkes, çıkarılan hiçbir yasanın geriye dönük uygulanamayacağını bilir. Dolayısıyla BM Soykırım Anlaşması ile, soykırım olduğu iddia edilen hiçbir döneme de uygulanamaz. Kaldı ki geriye dönük uygulamaya kalksanız bile, konuyu yukarıda sözü edilen mahkemelerden birine taşımanız lazım. Ama sizler, Türkiye’yi yargılanmadan mahkûm etmek istiyorsunuz.
Geçmiş hakkında bu terminolojiyi kullanacaksak, gerek ABD, gerek Fransa, gerek İspanya ve onca başka ülke bundan nasibini alır.
Bu anlamsız siyasi saldırıyı durdurmanızın yıllardır iyi ilişkiler sürdüren iki ülke açısından sayılamayacak kadar yararı vardır. Suriye sorunu, Türkiye ve Ermenistan’ı ve onca insanın yaşadıkları trajik olayları tekrar gündeme getirmek için bir bahane olarak kullanılamaz. Bırakın konuyu tarihçiler ve bağımsız yargıçlar, sükûnetle çözsünler. Kennedy’yi ve onun hiçbir zaman gerilimleri alevlendirmemeye çalışan, tersine diyalog hatları kurarak Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesini şiar edinen devlet adamlığını hatırlayın.
Onları ve Martin Luther King’i hatırlayın. Hukukun evrensel prensiplerini daima aklınızda tutun ve halkları birbirine düşürmeyin. Daha şurada birkaç yıl önce dünyanın gözleri önünde sözde kitle imha silahları aramak için gittiğiniz Irak’tan, kaç kişinin kanına bulaşmış olarak döndüğünüzü size bizler hatırlatmayalım.
Her insanın barış içinde yaşayabildiği ve çıkar ilişkilerinin yönlendirmediği bir dünya dileğiyle…

1 Kasım 2019 Cuma

“HANGİ BATI, BİZE NASIL BAKIYOR” IŞIĞINDA SURİYE... | Bedri Baykam | 31.10.2019


Bir yandan özellikle iktidar, “neden milli birlik-beraberlik istediğimiz gibi gerçekleşmiyor?” diye şikâyet ediyor, öte yandan Cumhuriyet Bayramı’nda Anıtkabir’de muhalefet liderinin eli sıkılmıyor, Diyanet Başkanlığı’nın hutbelerinde Atatürk’ün adı geçirilmiyor, Nevşehir Valiliği “Cumhuriyet yürüyüşü izin krizi” yaratarak ülke çapında rahatsızlığa neden oluyor.
Gerek protokolde muhalefetin yeri, gerek demokrasi konularında bitmeyen gerginlikler ve çifte standartlar, her biri siyasi günlük yaşamımızı sürekli zora sokan daimi gerçeklerimiz.
İşte bu anlaşılmaz şekilde süregelen hazımsızlıkların ortasında, bir kere daha umutla Atatürk’ün büyüklüğünü hatırlama ve yüreğimizde hissetme fırsatı bulduk. Büyük önder, Cumhuriyet’i kurarken, öyle bir hukuk ve kültür devrimi eşliğinde bunu gerçekleştirmişti ki, 70 yıldır uğraşmalarına rağmen batıramadılar! Türkiye’nin hala yakın ve Ortadoğu’nun kaosu içerisinde göreceli de olsa hala bir “demokratik” rejime benzeyebilmesi, işte bu nedenlerden…
HANGİ BATI, HANGİ ÇIKARLARIN PEŞİNDE?
Barış Pınarı Harekatı hakkında daha fazla analize girmeden önce, konuya makro açıdan bakmamız lazım. Batı, özellikle 150 yıldır niye bu coğrafya ile bu kadar ilgili? Bu bölgelere eğitim-kültür-sağlık-eşitlik ve adalet getirmek için mi? Hayır. Dünya egemenliği merakı dışında petrol, su, daha sonra doğalgaz gibi tamamen “duygusal” sebeplerden.
Hangi Batı’dan bahsediyoruz? Yüzyıllardır sömürücülüğü kendine şiar edinmiş, tüm dünyayı kendisine mal, hizmet ve zenginlik taşıması gereken bir dere olarak gören zihniyet...
Hangi Batı’dan bahsediyoruz? Irak’a sözde “kitle imha silahları bulmak” için giden ve orada bir buçuk milyon kişiyi sivil-asker demeden öldürdükten sonra “Özür dileriz yanlış istihbarat almışız” derken yüzü kızarmayan Batı... Ulaştığı bilimsel, ekonomik, teknolojik, kültürel seviyelere rağmen, manevi ve etik açılardan içler acısı bir iflas yaşayan emperyalist Batı...
Bir de madalyonun diğer yüzü var “Hangi Batı?” derken... Bitik Osmanlı Cumhuriyeti’ni yıkmaya kararlı iken, en beklemediği anda Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da ve İzmir’de Atatürk’ün tokadını yiyen Batı... Zaten öncesinden 1453’te Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethetmesini hala hazmedemeyen Batı. Uzun lafın kısası, her türlü kin, hesaplaşma, intikam ve bu doğrultuda entrika, gerekirse yaptırım, tehdit ve baskı, yalan dolan her türlü beyin yıkama ve operasyona hazır bir Batı...
İşte bu Batı, yüz yıldır gerek Ermeni Soykırım iddialarında, gerek ayrılıkçı Kürt ayaklanmalarında, gerek Yunanistan’la yaşadığımız her türlü Ege krizinde ve tabii Kıbrıs Harekatı tartışmalarında gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Sürekli seviyesiz demokrasi saptırmalarıyla, içler acısı çifte standartlarla, ön yargılarla bu konuları kafasına ve o günkü gündeme göre yorumlayıp Arap saçına dönüştürerek ve tabi sonuçta bizi suçlayarak, bu kimliğini her fırsatta sergiler.
Batı’ya göre, Türkiye ortada hiçbir yargı kararı veya metodolojik arşiv tetkiki olmadan, Ermeni Soykırımı iddialarını kabul edip yaptırımlara da razı olmalıdır. Yine Batı’ya göre Nikos Samson darbesi hiç yaşanmamıştır, Türkiye bir sabah vakti Kıbrıs’ın yarısını durup dururken işgal etmiştir. Aynı Batı’ya göre “PKK bir terör örgütüdür” ama bu örgütün her üyesi ile görüşürler, hatta imaj yenilemek için sürekli güncellenen piyon isimlerle büro açmalarına göz yumarlar.
Bir de Batı’ya göre IŞİD lideri Baghdadi tehlikeli bir teröristtir, en çarpıcı ve gururlu kelime seçimleriyle “nasıl ortadan kaldırıldığı” ballandırılarak anlatılır. Ama Türkiye’ye karşı korkunç suçlara bulaşmış bir PKK uzantısı teröristi “General Mazlum Kobani” diye sunup kendisiyle diplomatik ilişki kurmak, yüz kızartıcı bir mektupta bile bundan gururla ve “akil” bir edayla söz etmek, Batı emperyalizmi için çifte standart bile sayılmaz!
Bütün bu “çetrefilli ilişkiler” ortadayken, 29 Ekim’de ABD’nin Ermeni Soykırım Tasarısı üzerine aynen 1975 ve 1984’te olduğu gibi yine geçirilen tasarı ve ABD ile varılan 17 Ekim kararlarına ters düşen ekonomik yaptırım hiç de şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü tehdit, sopa, yaptırım, çelişki bu ilişkilerin ruhuna sızmış değişmeyen unsurlar.
GÜNÜMÜZ GERİLİMLERİNE DÖNERSEK
Sonuçta, ne yazık ki Batı budur. Yaşanan ve yaşanacak tüm ilişkiler, tartışmalar, diplomatik diyaloglar hep benzer zemin üzerinde yürümeye çalışacaktır. Bu nedenle UEFA, Türk futbolcularının “asker selamı” konusunda her türlü tehditkar soruşturmaya ırkçı şekilde yüzü kızarmadan girişebilir. Çünkü Türkiye her daim “olağan suçlu”dur. Fransa da geleneksel olarak “Ermeni Soykırımı” tasarıları veya anıtlarını sürekli gündeme getirir. Ama mesela akıllarına hiçbir zaman kapitalist yol ortakları ABD’ye karşı, bir “Kızılderili Soykırım Anıtı” veya yasa tasarısı gelmez. Aynen ABD’nin aklına Fransızlar’a veya İspanya’ya karşı “Cezayir Soykırım Anıtı” veya “Aztekler Soykırım Tasarısı” dayatmak gelmediği gibi. Geleneksel kanırtmaları için onlara Türkiye yeter...
Şimdi tekrar bu veriler ışığında dönüp göz atabiliriz Suriye’ye...
Evet Türkiye, Suriye sınırı boyunca kendisine dayatılan ağır tehditler ve risklerle dolu hattı kabul etmeyeceğini, oldu bittiye getirilemeyeceğini Barış Pınarı Harekatı ile göstermiştir.
İyi de, akla şu soru gelmektedir: ABD, aramızdaki mutabakatla, Kürt devleti projesini terk etmiş midir? Tabii ki hayır. ABD, silahsızlandırılmayan YPG’yi ordumuzdan korurcasına 32 kilometre içeriye, adeta güvenli bir bölgeye çekmiştir. Amerika bizim için terörist olan Kürt örgütlerini kendi “kara gücü” olarak devreye sokup şehit vermeden kendisi için vazgeçilmez olan enerji çıkar bölgelerini kontrol altında tutmak istemektedir.
Sonuçta ABD, hatta Rusya ile yapılan mutabakatlar bize bir çeşit sakinleştirici ilaç gibi gelse de, olsa olsa sorunu ötelemeye, ertelemeye ve kuluçkaya yatırmaya bırakmaktadır.
Sömürgeci devletler, sınır-savaş-büyük çıkar ilişkileri gibi konularla ilgili satranç hamlelerini, bizden çok daha sabırlı bir şekilde yapıyorlar. Bazen sus payı veya oyalama olarak bir fil veya kale verip bir sonraki hamleyi hazırlıyorlar. Biz ise 3-5-10 yıl ötede bekleyen senaryoların her zaman farkına varamadan, güncel hamlelerle mutlu olabiliyoruz. Barış Pınarı Harekatı, emperyalist devletlerin oyununu bozmuştur. Ama ne terör oluşumları, ne de onları kullanan kurnaz senaryolar ortadan kalkmıştır.

25 Ekim 2019 Cuma

AYDINLANMA ABİDESİ: AHMET TANER KIŞLALI | Bedri Baykam | 24.10.2019


Bugün, Orta ve Yakın Doğu’nun bitmez tükenmez ırk ve çıkar savaşlarından, emperyalizmin entrikalarından söz etmeden önce, size güzel bir insandan bahsedeceğim.

İnsan, kaybettiklerini özler. Hele bir de alçak katiller tarafından yok edilmişse… Ben de doğal olarak en yakın dostlarımı, her gün haberleştiğim, konuştuğum, uzun uzun dertleştiğim dostlarımı özlüyorum, yaşadıklarımıza bakıp onlarla bu noktalara kadar gerilememek için nasıl kafa patlattığımızı hatırlıyorum ve kahroluyorum. Sevgili Muammer Aksoy’u, sevgili Uğur Mumcu’yu, sevgili Onat Kutlar’ı, sevgili Ahmet Taner Kışlalı’yı çok özlüyorum. Bu isimlerle olduğu kadar sık görüşmemiş olsak da değerli Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Necip Hablemitoğlu da hep kalbimdeler. Durmadan “Onlar yaşasaydı, şu durumda nasıl tepki verirlerdi” sorusunun yanıtını arıyorum. Muammer Aksoy, anayasanın demokratik yapısının darmaduman edilmesine karşı neler yapardı; Uğur Mumcu, hepimizin ağzını açık bırakacak hangi yolsuzluk kanıtlarını masasından Türkiye’ye yayardı; Onat Kutlar, sanatçıların, kitle örgütlerinin tepkilerini nasıl birleştirirdi… Onlarla bazen konuşuyorum, sıkıntılarımızı onların açık beyinlerine itiraf edip yanıt bekliyorum. Aynen bazen doğal (?) yollarla kaybettiğimiz, Türkan Saylan, İlhan Selçuk, Aziz Nesin veya babam Suphi Baykam’la dertleştiğim gibi... Çıkmaz sokaklara çare aradığım o sessiz ve hazin anlar bunlar...

Büyük dost, eşsiz insan Ahmet Taner Kışlalı’nın aramızdan ayrılışının ardından 20 koca yıl geçmiş. Birkaç gün önce mezarı başında olamadığım için çok üzgünüm. O lanet olası günü unutmama imkan yok. Eski “Manastır” atölyemde, bir öğleden sonra işlerime bakarken gelen telefon, acı cümleler... Son sürat açılan televizyon, beklenen mucizevi kurtulma ümidi… Ve hemen ardından o kabullenemediğimiz, içimizi kanatan melun kaybetmiş olduğumuz haberi... Nefesimin kesilmesi, gözyaşlarımın istilası, isyan, haykırışlarım...
Oğlum henüz 10 aylıktı. Sevgili Kışlalı’nın onun doğumunu kutlayan telefonu, “Dedesinin adını en güzel şekilde yaşatsın” temennileri henüz tazeydi. “Ödünsüz Laik Türkiye” başlıklı kitabıma 1995’de yazdığı önsözde sarf ettiği güzel sözler, beni mahcup edecek düzeydeydi. Neredeyse her hafta telefonlaşır, siyasi durumun genel bir değerlendirmesini yapardık. Birçok panele, Anadolu’nun değişik kentlerinde beraber katılır, yobazların halkımızın düşüncelerini kirletmelerine karşı en açık sözlerle ve mantık yapımızla dur demek için elimizden geleni yapardık.

Kendisini yakından tanımış herkes, ne dediğimi çok iyi bilir ve sözlerimde hiçbir mübalağa olmadığını bilir: Ömrümde Ahmet Taner Kışlalı kadar klas, şık, zarif, Atatürk’ün değerini zaman içinde her fikrini sınayarak en derin şekilde içselleştirmiş ve ödünsüz savunuculuğunu yapan, dinlemesini bilen, özenli, dikkatli ve güvenilir bir dost, bir vatandaş, bir insan olmayı bu kadar samimi ve güvenilir şekilde sürdüren, her haliyle saygı uyandırıp aydınlanma devriminin çağdaş hukuk, eğitim ve sanat yoluyla yayılacağının bilincini hiçbir gün terk etmeyen mükemmel bir insan az tanıdım! Ailesiyle daha sık bir araya gelememek, ayrı şehirlerde olup az görüşmek de ayrı bir üzüntümdür. Bu Cuma, onları en değerli misafirlerim, onur konuklarım olarak Ankara’daki Galeri Siyah Beyaz açılışına davet ettim. Onlara sarılarak yeri doldurulmaz eşsiz dostuma olan hasretimi bir nebze olsun gidermek istiyorum.


SOÇİ HERKESİ MUTLU EDEBİLİR Mİ?
Soçi Mutabakatı ile Barış Pınarı Harekatı diplomatik bir rotaya şimdilik oturmuş gözüküyor. Ama ABD homurdanıyor, “Türkiye bir şey kazanmadı ki!” şeklinde yorumlar duyuyoruz. Zaten rahatsız oldukları ana konu şu: “Bir dakika yahu! Daha düne kadar en havalı şekilde size masada şartlar dayatan bizdik, Trump’tı, Pence’di. Şimdi 5 gün sonunda ne oldu da siz birden ‘öbür ayı’ ile yatağa girdiniz, pardon masaya oturuverdiniz?”. (İnönü’nün tarihi sözünü tekrar hatırlatırsak) Kim ev sahibi, kim patron, kim kiracı, kim ortak? Olay tam Arap saçı! Nasıl soyut bir eseri, herkes kendi algılarına göre öznel olarak yorumlayabiliyorsa, burada da gerek Türkiye gerek Amerika gerek Rusya gerek Suriye, yaşanan durumu kendi haklılık teorilerine göre aktarıp birbirlerini diplomasi platformunda etkilemeye çalışıyorlar. Bir satranç oynanıyor. Ama kuralları herkes kendi çıkarları açısından ilerleyen durumlara göre baştan yazabiliyor! Terör örgütü ise, değişik isimlerle, sözde farklı oluşumlarla, birbiriyle anlaşamayan ülkelerin yarattıkları gri alanlar, belirsizlikler ve toz duman içerisinde, kaosta hala varlığını sürdürme peşinde. Soçi Mutabakatı bunu artık yeni ve dar sınırlara zorlasa da, Erdoğan’ın Esad’la süregelen kopukluğu, herhalde hala en çok onlara yarıyor!
Trump’ın bir devlet başkanı tarafından yazıldığına inanılması zor kaba mektubunun ardından, Erdoğan’ın Putin ile Suriye bataklığını şekillendirmeye oturmuş olması, Amerikan cephesindeki “yeni hamle seçimi” öncesinde, sanki ilgi, endişe ve çıkar hesapları karışımı tadında! Bu sefer önümüzde 150 saatlik bir süreç için kum saati çalışıyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun CNBC’de “Trump, ‘gerekirse Türkiye’ye karşı askeri hareket yapabiliriz’ dedi” demeci ve hemen ardından gelen tekzibi, Türkiye’nin alışık olduğu “biz onu demek istememiştik” ekolünün bir uzantısı gibiydi…
Batı, yıllardır Türkiye’ye karşı hep iki yüzlü, hatta çok yüzlü siyasetler izledi. Açık veya üstü kapalı tehdit, blöf ve şantajlar, her zaman Pompeo’nun askeri hareket imasına kadar varmasa da, ekonomik açıdan Türkiye’yi çökertme kartı hep masada tutuldu. Konular değişti, bu tavır değişmedi. Bazen Kıbrıs, bazen Ermeni lobisi, bazen Güneydoğu’da PKK ile çatışmalar veya operasyonlar konu edildiğinde Amerika ve bazen de Avrupa, hep sivri dillerini ve tırnaklarını öne çıkardılar.
Batı medyası da bu acınası tavırlara destek vermek için hep işine gelen dezenformasyon kampanyaları yapmayı görev bildi.
Barış Pınarı Harekatı’nın finalinde, Türkiye’nin “iki ayı ile yatağa girip”, bundan en azından şimdilik gözle görülür bir yara almadan, üstelik sahada aktif bir “kanun koyucu” taraf olarak ortaya çıkmış görünmesi özellikle Avrupa için çok şaşırtıcıdır. Onların bugünlerdeki şaşkın psikolojik durumu, vallahi saydığımız herkesten daha vahim durumda!

18 Ekim 2019 Cuma

“AYILARLA YATAĞA GİRME”NİN ŞEKİLLENDİRDİĞİ ÇATIŞMALAR | Bedri Baykam | 17.10.2019


Barış Pınarı Harekâtı’na ilk baktığımızda, Türkiye’nin teröre karşı bir mücadeleye girişmesinden daha normal bir hamle olamaz diyoruz. Batı’nın yüzyıllara yayılan Türkler’e karşı önyargısını, çıkarcı ve değişken politikalarını bilmeyen yok. Çifte standart konusunda eksper olduklarını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye’nin bu harekât için haklı gerekçeleri olduğu da ortada. Bu arada Erdoğan’ın “Savaş bir başka devletle olur. Bu bir savaş değil, terörle mücadeledir” sözlerinin ciddi bir ağırlığı var. Burada hedefin kesinlikle Kürtler değil, PYD/YPG olduğunu, terör devleti kurulmasını engellemek, yüz binlerce Kürt asıllı Suriyeli vatandaşın evlerine geri dönmesini sağlamak için orada bulunduğumuzu ısrarla vurgulaması da önemli.
Operasyon öncesinde, Trump’ın bölgeyi boşaltma kararı ve hemen ardından Türkiye’nin bölgeye girmesi, buna rağmen Amerika’da özellikle Senato ve Temsilciler Meclisi’nin şiddetle operasyona karşı çıkarak acil yaptırımlar istemeleri, ilginç bir gri alan. Amerika’da çift başlı yönetim çatlakları, “tavşana kaç, tazıya tut” mu demiş oluyor? Sanki Türkiye’nin harekâtına kapı açıldı ve ardından tepkiler yağmaya başladı.

SİLAH TİCARETİ, BARIŞ SEVMEZ
Bu arada çatışmalar, dünya tarihinde ve yakın tarihte kime yarıyor? Tabii ki herkesten önce silah tüccarlarına! Silah üreticilerine ve onları pazarlayan ülkelere, bu ticaretten payını alan kimi siyasetçilere! Herhalde onların “ateşkes” istediğine inanmayacaksınız! Bakın, ben Atatürk’ün “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” felsefesine inananlardanım. Dolayısıyla bu operasyon için de en büyük isteğim, bir an önce sonuçlanması. Tabii ki fedakârca gözü kapalı hedefe yürüyen ordu mensuplarımızın arkasındayız, onların değerini biliyoruz, onlara sevgi ve dayanışmamızı yolluyoruz. Öte yandan her şehit askerin nasıl yüzlerce akraba ve dostunu mahvettiğini, halkın kalbini nasıl parçaladığını da biliyoruz. Bu bir basket maçı değil. “Ölü sayısında açık farkla avantaj sağlamak” gibi bir istatistiğin peşinde koşamaz kimse, vicdan bunlara elvermez. Kaldı ki ölüp giden teröristlerin çoğunun da örgüt tarafından kandırılmış, ailelerinden koparılmış, hayatı başlayamadan bitirilmiş gencecik insanlar olduğunu bilmiyor muyuz? Türkiye’nin hedefi, terörü yalnız savaşla bitirmek değil, ırk ayrımcılığı üzerinden dayatmayla bu zavallı emellere emperyalizmin kurban ettiği bu kesimin uyanıp gerçekleri görmesini sağlamak olmalı.
Zaten çok ağır şartlarda seyreden ekonomimizin, bu operasyonun maddi yükünü ne kadar kaldıracağı da ciddi bir endişe konusu. Burada ABD veya Avrupa’nın ekonomik tehditlerinin olası sonuçlarından da öte, doğrudan o korkunç genel askeri savaş maliyetinden söz ediyorum. Bir ülke ekonomik olarak önünü görmeden uzun süre yürüyemez.

ESAD’LA MÜZAKERESİZ SORUN NASIL ÇÖZÜLÜR?
Ben, Şam’la diyaloga kurmadan, Esad’la tekrar Türkiye’nin de çıkarlarını koruyan sağlam anlaşmalara girmeden, bu büyük sorunun kalıcı bir çözüme ulaşmasının çok zor ya da imkansız olduğunu düşünenlerdenim. Putin’in temsilcisi Lavrentyev’in Türkiye ve Suriye’nin çeşitli bakanlıklar ve istihbarat servisleri üzerinden temasta olduklarını duyurması yeterli değil. Çok daha güçlü bir düzeyde Türkiye-Suriye teması lazım. Türkiye zaten bulunduğu topraklara el koymayacağına göre, Şam’la masaya oturmaya bir gün mecbur kalacak. Ülkemiz bu konuda tereddütlü veya pasif davrandıkça, Esad’ın farklı arayışlara girmesi de -izlediğimiz gibi- kaçınılmaz olacak! Türkiye, bu dönüş diyalogunu geciktirdikçe, beklenmedik farklı ittifak hamlelerinin önü açılıyor. Rusya’nın Suriye için istediği Anayasa’da, Kürtler’e bir çeşit “kültürel otonomi” istiyor olması ve bunun Şubat 2017’de Moskova’da yapılan Kürt Konferansı’nda gündeme gelmesi, bugün bu şartlarda hangi uzantılara ulaşır?
Sonuçta, bugünlerde tarihi dik duruşu sıkça hatırlanan İsmet İnönü’nün ünlü deyimiyle, Türkiye bir değil, “iki ayı ile” yatağa girmiş oluyor! Hem de aynı coğrafyada, gizli ve derin soğuk çıkar savaşı yürüten iki ayı... Operasyonun uzaması, 911 kilometrelik sınırın lojistik olarak giderek ağır faturalarla hedeflerimiz açısından kontrol altında tutulma çabası, ilerleyen süreçlerde diplomatik kıskaçlar altında giderek zorlaşacak.

HAREKATI, İÇ SİYASET MALZEMESİ YAPMA GÜDÜSÜ
CHP ve İYİ Parti, bu kritik harekata destek verdiler, ama doğal olarak bazı çekincelerini de ortaya koydular. Erdoğan’ın AKP İl Başkanları toplantısında, harekattan söz ederken “İnşallah en kısa zamanda bu fetih müyesser olur” şeklindeki demeci haklı tepkiler aldı ve uluslararası plandaki yalnızlaşmamızın yeni bir gerekçesi oldu. Bu arada bu harekâtı, 1974 Kıbrıs Harekatı’na doğrudan benzetmiş olması, belki en azından bilinçaltında yeni bir “Kıbrıs Fatihi Ecevit” imajı arayışında olduğunu gösteriyor. Cumhurbaşkanı’nın konuyu iç siyaset malzemesi yapma doğrultusunda güç ihtiraslarına mağlup olduğu anlar arasında, Suriye konusunu işlerken aynı toplantıda “Buradan milletimizin her bir ferdini partimiz saflarına katılmaya davet ediyorum” dediği an vardı. Hiç olmazsa her gün yeni şehit haberlerinin geldiği bir süreçte, çelişkili anayasa maddelerimizin ötesine geçerek (Anayasamız Cumhurbaşkanı’nı hem “tarafsız”, hem de bir partinin siyasi genel başkanı olarak görmekte bir sakınca görmüyor) AKP sıfatlarını rafa kaldırabilmesi beklenebilirdi. Böyle bir tavrı olmayınca, muhalefet eleştirilerinin de gelmesi kaçınılmaz oldu. Hem de yaşadığımız günlerde ulusal beraberliğimizin önemini her gün ifade ediyor olmalarına rağmen... Bu hatalar, Cumhurbaşkanı ve hükümetinin “giderek Türkiye’yi bir parti devleti” haline getirdiği yönündeki eleştirileri doğal olarak yoğunlaştırdı.
İşlenecek daha çok konu var. Örneğin, bu operasyon dahil, herkesin her konuda aynı fikirde olmama hakkı... Ya da gelenekselleşmiş batı medyası dezenformasyon kampanyasının da etkisiyle uluslararası diplomasi alanında artık neredeyse mecburi yalnızlığa mahkum edilen bir ülke olarak yaşamanın zorluğu gibi. Belki haftaya...
Şehitlerimize, kederli ailelerine ve arkadaşlarına, Türk milletine bir kez daha baş sağlığı dileyerek, ordumuzun bir an önce hedeflerine ulaşarak yurda esenlikle döneceği anı iple çektiğimi ifade etmek istiyorum.

11 Ekim 2019 Cuma

TRAFİK TERÖRÜ VE OTORİTELERİN ACİZLİĞİ | Bedri Baykam | 10.10.2019


Araba kullanmak halkımızın genel yapısına pek uygun bir faaliyet değil. Hele ki yağmur yağdığında...
Ülkemizde yollara çıkmak, harbe gitmek gibi bir şey!
Trafik terörünü anlatırken, izninizle önce şehir içinden başlayalım! 17 yıldır pek olumlu hareketine denk gelemediğim AKP hükümeti, bu seneyi beni şaşırtarak “Yaya Önceliği Yılı” ilan etti. Normalde her ülkede “yayalara saygı” nefes almak gibi bir şeydir. Ülkemizde ise direksiyonun başına geçenler, aslında hepimizin birer yaya olduğunu unuturlar ve yollardan yürüyerek geçenleri ezilecek sinek gibi görürler. Yaya geçitleri ise onların gözünde yayaların cezalandırılacağı noktalardır. Babamdan öğrendiğim en önemli şeylerden biri, yayalara göstermemiz gereken saygıydı. Yalnız durmak değil, aynı zamanda zarif bir el hareketiyle “Buyurun geçebilirsiniz” demek... İtiraf edeyim, ben bunu yaptığımda insanların belki dörtte biri, güvenip geçemiyorlar.

MAGANDALARIN SEYİR DEFTERİ
Yaya geçitlerinde yaya yol vermek resmen ustalık istiyor! Deli gibi arkanıza yapışarak hızlı kullanan sürücüler, siz durup yol vermeye çalışırken ya size bindirecek gibi olurlar, ya solunuzdan yayayı hiçe sayarak tıraşlayarak geçerler, ya da yolu bu münasebetsiz nezaketle tıkadığınız için hırıltılı kornalar çalarlar! İki seçeneğiniz olur, ya arabadan inip “Nedir derdin, yayalar ölsün mü, sokağa mı çıkmasınlar?” diye sakin bir sesle sormak ya da bu saygısız ile sonu karakolda bitecek bir kapışmaya girmek! Geçen Cuma günü, Beşiktaş Stadı’nın önündeki yaya geçidinde ben her zamanki gibi yol verirken, 34 TBP 97 (Hıncal Ağabey gibi hissettim kendimi!) plakalı taksi, yol verdiğim yayanın önünü keserek umursamadan solumdan basıp geçti!
Abdülkadir Günyaz, değerli bir sanat yazarımız. Etiler’de, karşıya geçerken “Herhalde kendini kovboy sanıyordu” dediği bir motosikletli onu ezip geçmiş, durmadan da kaçmış! Kafatasında kanama, travma, kırıklar derken Günyaz bir hafta ile atlatmış hastane süresini ve kurtulmuş. Başka motosikletli kovboylar da şehir içi bulvarlarda “aletlerini şaha kaldırarak” yaşamlarındaki kompleksleri topluma kusmakla meşguller... Aynen motosikletlileri taciz etmeyi bir yaşam tarzı haline getiren kimi taksiler ve kamyonlar gibi... Al birini vur ötekine! Ne şehir yolları motosikletlerin “rodeo” gösteri alanıdır, ne de motosikletliler diğer araçlardan daha az hakka sahip, beyinsizlerin saldırma hakkını kendilerinde gördükleri kurbanlardır!
Ders verdiğim Altınbaş Üniversitesi’nde bir el ilanı gördüm: Moda Tasarım öğrencisi İrem Uzer, hızla gelen arabanın çarpması sonucu yoğun bakıma alınmış. İrem hastanede iki ay kalmış, tesadüfen ölümden dönmüş. Kendisine çarpan “önemli aile” çocuğu, 16. vukuatından da hapse girmeden kurtulmuş. Kazanın videosunu seyrederseniz ağlarsınız.
Bunlar, şansın yardımıyla canlı kalabilenler. Maalesef kaybettiklerimizin dökümüne ve ülkemizde yarattıkları yıkıma hiç girmeyelim. Bu makaleyi okuyan binlerce insanın yüreğini yakan kaç yeri doldurulmaz kaybımız var acaba?
Demokrasinin oturmadığı ülkemizde “çakar” kullanma yasağı da havada kalan bir duyurudur. Siz bu baskıya boyun eğip sağa çekmezsiniz, o siyah makam arabasından korumalar inip sizi en azından taciz edebilir. “Çakar yasağı” haberi, bu aleti kullanma imtiyazı verilen “istisnalar”ı da içeriyor! Peki insanın, arabanın içindekilerin yetki belgesini sorma ve kontrol etme şansı var mı? Geçiniz!
Şehir içinde sürat yaparak turuncu, hatta kırmızı ışıkta geçenler, polisleri umursamadan üç araba yan yana park edip yolu tıkayanlar, hiçbir yol ağzında birbirlerine yol vermemeyi “erkeklik” veya “kadınlık” göstergesi sananlar, dar sokaklarda saatte 80’le gidenler, akar trafikte Fransızların “balık kuyruğu” dedikleri şekilde makas atarak trafiği birbirine katanlar, zincirleme kazaya sebep olanlar, Bağdat Caddesi’nde gece yarısı yarışanlar, hepsi kendilerini son derece dokunulmaz birer vahşi batı haydutu hissediyorlar. Bu arada toplu suç işlemeyi kolay bir cezadan kaçış yöntemi olarak kabul edenler, “asker uğurlama” adı altında bir rezalete imza atarak büyük korna gürültüleriyle, polisleri de hiç umursamadan bütün kenti taciz ederek bazen de etrafı silah yağmuruna tutuyorlar. Bu arada “yol benimdi-senindi” kavgasından ötürü, arabasında bıçak, silah veya beyzbol sopasıyla gezen magandalar da, hiçbir ciddi ceza almadıklarından gayet rahatlar!
Tüm bunlara karşı ise otoritelerin alabildiği tek önlem alkol ve kimlik kontrolü yapmak! Pes!

AZRAİLİN BÜYÜKELÇİLERİ”
Uzun yolda, trafik polisi ve jandarmanın neredeyse tek yaptıkları şey, yolun çok rahat olduğu ve sürat tahdidinin mantıksızca düşük olduğu yollarda pusu kurarak sürücülere ceza kesmek, yola sinir küpü olarak devam etmelerini sağlamak! Araçların rahatça 150 ile gidebilecekleri noktalara 90 limiti koymak, ceza kesmek için pratik bir yöntem olabilir ama trafik kazalarını azaltıcı bir önlem değil. Bugünkü teknolojik imkanlarla, bu demode yöntemler yerine, mesela saatte 150 ile giderek önündeki arabanın 3 metre arkasında seyreden ve cezaya davetiye çıkaran tacizcilere karşı bir önlem almayı başarsalar veya virajlarda birbirleriyle yarışan tırları, kamyonları engelleyebilseler, uyuyan otobüs şoförlerinin önlemini alabilseler, saatte 200’le makas atarak herkesi taciz edenleri durdurabilseler, o zaman kazalarda ciddi bir düşüş yaratırlar. Yoksa olsa olsa hazineyi mutlu eden uyduruk hız ve limitte alkol cezalarıyla, kendilerini tatmin ötesine geçemezler ve ölümlü kazalar giderek artar.
Lütfen bana kimse bürokratik yanıtlar vermeye kalkmasın: “Efendim bu bizim sorumluluk alanımız değil; her ilin valisinin, jandarmasının, il trafik polisinin sorunu”
Benim devletten beklediğim, hiçbir faydası olmayan ve kazaları durduramayan bu yöntemlerin dışına çıkarak, uydularla yolları kontrol etmek, özel araçların veya insanların bu magandaları o gün o yolda bulunacak ekiplere kolaylıkla şikayet etmesi için özel hatlar oluşturmak ve kaza olmadan engelleyebilmeyi sağlamak! Vatandaşların sağlığını ve can güvenliğini hiçe sayarak her yerde serserice araba kullanmayı gösteriş-erkeklik ve mafyalık sendromları ile harmanlayanlar, acilen yeni metotlarla hak ettikleri büyük caydırıcı cezaları ağır şekilde bulmalılar!

3 Ekim 2019 Perşembe

BİR “LUNAPARK CİNAYETİ”NİN ARDINDAN... | Bedri Baykam | 03.10.2019


(Bu makaleyi yayına verirken bile boğazı kocası tarafından kesilerek öldürülen bir kadının, Kadriye Ecim’in haberini geçtiler.)

Söyleyecek söz bulamıyorum. “1 Ekim 2019 günü, akşam haberlerinde dinlediğim çok üzücü bir yerel haber” diyerek sayfayı çevirmem imkansız. Her defasında “Yok artık bu kadar alçaklık da olacak şey değil!diyorum. Hemen ardından ortaya yeni bir alçak çıkıyor. Sözünü ettiğim en taze alçak Manisa’nın Salihli ilçesinde ortaya çıktı. Henüz 34 yaşında genç bir baba olan Eren Erbahçeciler, Manisa Su ve Kanalizasyon İdaresi’nde çalışan sade bir vatandaşımızdı. O gün, 9-10 yaşlarındaki kızına güzel bir gün geçirtmek için lunaparka götürdü. Belki bütçesinden ayırdığı mütevazi parayla onu kaç değişik oyuna sokabileceğini ondan sonra da neler yedirebileceğinin hesabını yapıyordu. Sonra bir jeton tartışması çıkmış, şerefsiz görevli jeton atmadığını iddia etmiş. Erbahçeciler ise tabii ki attığını söylemiş, kavga çıkar çıkmaz da K.S., silahını çıkarıp genç babayı kurşun yağmuruna tutmuş.
Lütfen geleneksel “Aman Allah’ım ne korkunç ya!” diyerek sayfayı çevirme alışkanlıklarınızı köşeye kaldırın, kendinizi o küçük kızın yerine koyun. Ömür boyu, o yaşadığı kabus ötesi dramı unutma şansı var mı? Daha sonra hangi siyasi lider kim hakkında hangi ağır lafları etmiş, Ali ne cevap vermiş, Veli ne demiş, herhangi bir şekilde bunları umursama fırsatı olacak mı bu kızımızın? Hangimizde onu ömür boyu teselli edecek kapasite var? Yalnız kızı mı? Arkasında bıraktığı babasını, ailesini, yakınlarını izledim cenaze videosu boyunca... Sözün bittiği yer! Empati duygunuzu, yani karşınızdaki insanın o anda ne hissettiğini algılama çabanızı, her an canlı tutun lütfen. Sayılamayacak kadar faydasını göreceksiniz.
Maalesef cezalar caydırıcı değil. Ama ben herhangi bir hükümetin basit tuzaklarına düşmem. Düşüncesiz dernekler gibi “Hadi idam cezası konulsun” diye tempo tutmam. İdam cezasını bir hükümet buna benzer gerekçelerle devreye sokup geri getirse, yarın öbür gün uydurma bahanelerle bunu hangi siyasi karşıtlarına karşı kullanabileceğini çok iyi bilirim. Yani konumuz idam tartışması yapmak değil. Ama lütfen başka yaratıcı fikirler bulun. Böyle bir alçağa ne ceza verirsiniz? Üç kuruşluk jeton tartışmasından kızının önünde bir babaya önce iftira atıp, ardından ona son nefesini verdirten bir mikrop var karşınızda...

HANGİSİNİ SAYALIM?
Size yalnız son bir çarpıcı örneği hatırlattım. Hangisini sayalım? Yalnız son iki yılda buna benzer yaşanan adilikleri saymaya kalksanız ortaya ansiklopedi çıkar. Daha birkaç hafta önce kızının önünde “Ölmek istemiyorum” feryatları içerisinde son nefesini veren annemizi mi hatırlayalım? Ya da annesinin sevgilisi tarafından dövülerek öldürülen beş yaşındaki küçük Eymen’in son anlarını düşünüp insanlığımızdan mı utanalım? Peki ya İstiklal Caddesi’nde iki alçak tarafından bıçaklanarak öldürülen İTÜ’lü Halit Ayar kardeşimiz? Onu unutmadınız herhalde... Sokak ortasında kendisinden para talep eden iki cani serserinin kurbanı olmuştu. Onun acısı ve utancı geçti mi içinizden? Onun ailesinin acıları hiç dinecek mi sanki?

BOKS DEĞİL, CİNAYET SEYREYLEYEN “POLİS”LER...
Bir ay önce Batman Otogarı’nda yaşanmış Suat Yüksekbağ cinayeti ise inanın saydıklarımdan bile daha korkunç: Bir “ödenmemiş kan parası” bahanesiyle, masum bir genç, binmiş olduğu otobüsten alçaklar tarafından indiriliyor, otobüs şirketinden, otogar yetkililerinden hiçbir tık yok; ama durum daha da vahim: Abisi bir başka kavgada birini bıçaklayıp öldürdü diye, o ailenin mensubu olmaktan başka suçu olmayan Suat Yüksekbağ, otogarda bıçaklanarak yerlerde can çekişirken, kamuya açık alanda bilinçli olarak öldürülürken 5 polis, o anda işlenmekte olan cinayeti seyrediyor. Şimdi haklarında soruşturma açılmış veya açığa alınmışlar, ne işe yarar? Bana sorarsanız onların suçu katilden daha fazla! Onlar vatandaşın malını ve canını korumak için devletten maaş alıyorlar. Ama çarpık uygulamalı bazı tartışmalı yasalardan korktukları bahanesiyle başlarına bir idari soruşturma veya ceza gelmesin diye silahlarını çıkarıp katliamı durdurmuyorlar. Tam tersine belki insanlığını devreye sokacak olan başka vatandaşların yaralıya yaklaşmasını engelliyorlar! Sanki katil işini kimse karışmadan rahat bitirsin diye... Halkın arasından “vurun şunu lan” diye insanlar bağırırken, maaşını ödediğiniz polis, “bir şey yok” diyor. Katil ne kadar ceza alırsa, o polislere bence bunun net iki katını vermeniz lazım! Katilin ortalıkta görüntülü video-telefon konuşması geziyor: “Bütün ailesinin kanını bardağa koyar içerim”. O polisler, akşam evde ne diyeceklerdi ailelerine? “Bugün bizim korumamız altında bir adamı acayip katlettiler ama olaya bulaşmamayı başardık” mı diyecekler? Sorsanız size dinden imandan söz açarlar, mangalda kül bırakmazlar! Demek dinden, kul hakkından, merhametten de anladıkları bu kadar! Tabii ki bu sözüm tüm polislere değil, bu meslekte yer almayı hak etmeyen bunlar gibi bilinçsizlere...
Örnekler sonsuz... Öldürülen kadınlarımız, yani kanayan en büyük yaramızdan sürekli söz ediyoruz. Ne yazık ki gün geçmiyor ki yeni bir “sözde erkek” eline tabanca ya da bıçak alıp bir kadın öldürmesin!

İŞİN KÖKENİ: SEVGİ VE EĞİTİM YOKLUĞU!
Tabii ki her şey dönüp dolaşıyor eğitime geliyor ve ailelerinden gördükleri veya görmedikleri şefkate... Çocuklarına sarılmadan, onları öpüp koklayıp kucaklamadan büyütmeyi büyük meziyet sanan anlayışın yurdun birçok yerinde süren egemenliği... İlköğretim veya liseye ne kadar gidip gitmedikleri ve orada alıp alamadıkları eğitim... Öpüşmenin ve sevişmenin yasak olduğu ama her türlü adam öldürmenin, bıçakla, tabancayla, bombayla, gırtlak sıkarak, döverek, kafasını taşlarla ezerek insan öldürmenin olağan görüntü sayıldığı televizyon ekranlarımız... Erkek egemen toplumun bireylerinin kendi içlerinde “insan öldürme yetkisi”ni kullanmayı doğal bir hak olarak görebildikleri zavallı bir toplum olarak her gün tescil yiyoruz. Yasalar yetersiz, polis görev ve salâhiyetleri kanunları ve uygulaması daha da yetersiz! Toplumda, kadına ve çocuğa yönelik şiddet, herhangi bir konudan “erkek”lerin birbirine yönelik şiddeti her yerde tetikte bekleyen bir canavar gibi. Buna tabii bir de “trafik terörü” ve “siber zorbalık” konularını da eklememiz lazım. Ama onları da ayrı olarak ele alacağım.