16 Kasım 2018 Cuma

TÜRKÇE EZAN, DİSİPLİNE VERME KONUSU OLABİLİR Mİ? | Bedri Baykam | 15.11.2018



Hayır olamaz. Olmamalı. Ne yazık ki Kılıçdaroğlu yönetiminin son yıllarda çok meraklı olduğu çeşitli milletvekillerini ve partilileri disipline göndermek, CHP’nin imajına büyük zarar veriyor. Hele geçen hafta gördüğümüz gibi, konu “Türkçe ezan” olduğu zaman, yara derinleşiyor. Kılıçdaroğlu ve kurmaylarının anlayamadığı konu şu: Türkiye’nin gerçekleri gereğince bugün ezanın yalnız Arapça okunması gerektiğine inanabilirler. Öztürk Yılmaz’ın görüşlerine tamamen karşı çıkabilirler. Ama farklı bir görüş savunuyor diye kendisini disipline yollamanın elle tutulur, sosyal demokrat bir partiye yakışan hiçbir yönü yoktur. Daha da ötesi, bu tavır günümüz gençliğine tamamen ters düştüğü gibi, ayrıca CHP’nin kuruluş felsefesine ve Atatürk’ün Türkiyesi’ne de yakışmamaktadır. Konu burada, Kılıçdaroğlu CHP’sinde Atatürk’ün uygulamalarının ağıza alınmasının bile artık “ihraç sebebi” haline getirilmek istenmesidir. Konu, AKP’den hemen yaldızlı bir “aferin” alan, Öztürk Yılmaz’ın ihraç girişimini çok aşmaktadır! Hani son günlerde Atatürk’e saldıran meczuplar artıyor ya? Kusura bakmayın ama, Atatürk’ün en temel fikirlerine karşı uygulamaya konulan bu anti-demokrat cadı avı, iki sapığın çekiçle onun heykellerine saldırılar yapmasından kat be kat daha ağır bir yara açıyor içimde! CHP’nin yönetimi, günümüz Türkiyesi’ndeki siyasi nabza uymak için kendini kesinlikle Arapça ezandan yana gösterebilir. Ama bu konuda “ihraç” mekanizmasını çalıştırmak, Cumhuriyeti kuran Atatürk iradesini kırmızı çizgilere alarak, geçmişiyle beraber yok etmeye kalkışmaktır. 22 Ocak 1932 ve 16 Haziran 1950 arasında uygulanan Türkçe ezan, daha sonra faşist tavırlarıyla gerçek rengini belli eden DP tarafından kaldırılmıştır. Kaldı ki onlar bile Türkçe ezanı yasaklamamışlar, ancak “ezanın Arapça söylenmesine getirilen yasağın kaldırılması” konusunda bir karar almışlardır. Ayrıca her gün değişik vesilelerle demokrasi ve ifade özgürlüğünün öneminden söz eden bir partinin, “insanların namaza kendi anlayacakları dilde davet edilmesini” isteyen bir görüşe karşı bu kadar radikal bir cezai yaptırımla yaklaşması, kara mizah gibidir! Ali Sirmen ve Rahmi Turan gibi sol-Atatürkçü yazarların da karşı çıktığı bu yaklaşım, CHP’nin hiç hak etmediği şekilde yasakçı, geçmişini inkar eden bir parti olarak belirmesine neden olacaktır. CHP tabanının böyle hassas bir konuda katı ötesi ve cezacı bir yaklaşıma destek vermeyecekleri kesindir. Umarım YDK, olayların bu tatsız boyutlara varmasına engel olur.


MÜSLÜM” FİLMİ ÖNYARGILARI EZİP GEÇİYOR!

Geçen hafta sonu “Müslüm” filmine gittik. Gerçekten çok tebrik ediyorum yönetmenleri, yani Ketche ve Can Ulkay’ı. Ulkay’ın daha önce o şaheser “Ayla” filmini de izlemiştim. Her ikisi de birbirinden daha iyi kotarılmış iki proje. “İki yönetmen aynı filmi nasıl çeker?” sorusunun yanıtını ben kendim bizzat yaşayarak vermiş bir insanım.
Müslüm Gürses, yaşamının son dönemine kadar, entellektüel çevrelerde fazla prim yapamamış bir arabesk müzik şarkıcısıydı. Yansıttığı imaj, onun için yanıp tutuşan, İstanbul varoşlarından veya yurdun dört bir yanından gelen ve birçoğu kendini jiletleyen gençlerin katıldığı konserler, yanık bir ses, röportajların yansıttığı “çok dramatik bir geçmiş” olgusu ve sonuçta genellikle aydınların büyük kısmının biraz dudak büktüğü bir profildi. İşte “Müslüm” filmi, bütün bu varsayım ve önyargıları, dinamitlercesine yok ediyor. Filmin başından itibaren kendimizi o ufacık çocuğun, “Müslüm Akbaş”ın yerine hemen koyuyoruz ve dünyayı onun korkuları, heyecanları ve umutlarıyla görmeye başlıyoruz. Bu yönetmenlerin ve o küçük aktör Şahin Kendirci’nin başarısı. Ardından filmin derinliklerine çekiliyoruz. Kıskançlık ve şiddet üstüne beyni kurgulu bir baba, fedakar bir anne, kan dolu sahneler... Size filmin akışını fazla anlatmadan, “Müslüm”ü hissettirmeye çalışmanın zorluğunu yaşıyorum. Güneyin en zor şartlarında var olmaya çalışan gencecik insanları, onların rüyaları, mücadeleleri, aşkları nasıl göğüslediklerini aktaran mükemmel bir kurgu ve birbiriyle rekabete giren çarpıcı sahneler... Ve eşim Sibel’i ağlatan, Timuçin Esen’in “Müslüm Baba” performansına Muhterem Nur rolünü mükemmel oynayarak harika bir şekilde eşlik eden, eski öğrencim Zerrin Tekindor... Bana daha fazla anlattırmayın, görmediyseniz hemen gidin bu hafta sonu! (Sevgili yönetmenler, ben o şehrin üstünde süzülen görkemli kuşun şehrin üstünden uçuş sahnesini 4 saniye uzatırdım, bir de filmin sonunda, kredilerin okunmasını zorlaştıran akış hızını yavaşlatırdım.)

İSMET KÜNTAY ÖDÜLLERİ VE “İSMET ABİ”...
Tiyatromuzda sağlam bir gelenek oluşturan “İsmet Küntay Ödülleri” geçen hafta Büyük Kulüp’te, çok nezih bir topluluğun katıldığı törenle dağıtıldı. Sağolsunlar, organizasyon komitesi bu sene yine bir ödülü de benim vermemi istedi ve bir konuşma da yaptım. O törende beraber oturup geceyi alkışlara boğduğumuz insanlar arasında, sevgili Müjdat Gezen, İlker Başbuğ, Tamer Levent, Hıfzı Topuz, Ayşe Emel Mesci gibi efsaneler vardı.
Ama o gecenin ve ödüllerin güzel hikayelerinin ötesinde bir şeyler anlatmak istiyorum... Rahmetli İsmet Küntay, benim için öz amcam kadar yakındı. Ergenlik yıllarımın sayısız hafta sonunu İsmet Abi’yle ve değerli eşi Nadide Teyze’yle beraber geçirme fırsatım oldu, sevgili ablam Hülya ile hafızalarımızda en güzel şekilde yer eden büyülü günlerdi. İsmet ve Nadide Küntay’la aile dostuyduk. Kendisinden babamla olduğu gibi Cumhuriyet değerlerini, solculuğu ve ayrıca önemli yazarların kimliğini, Gogol’u, Kafka’yı, Nazım Hikmet’i dinleme şansım oldu. Beraber balığa çıkardık, Nadide Teyze’nin mükemmel köftelerini yer, futbol sohbetleri yapar, ardından Dalyan’daki efsanevi Pazar Maçları’nı izlerdik. Bugün Türk tiyatro ortamı için İsmet Küntay ödülleri çok değerli, geleneksel ve itibarlı sanatsal nişan anlamını taşıyor. Benim için ise İsmet Abi, bana sırt üstü yüzmeyi, kütüphane oluşturmayı öğreten en yakınım, daha nasıl anlatayım? Bu ödüllerin uzun soluklu başarısında, başta iki sene önce kaybettiğimiz değerli eşi Nadide Küntay’ın ve başlı başına bir kültür efsanesi olan sevgili Hayati Asilyazıcı’nın sonsuz emeği var. Kaç genç tiyatrocuyu, sahne insanını, sahne arkası emekçisini onurlandırmayı başardılar; bu büyük bir performans, gerçekten bravo! O duygulandırıcı gecede, Hıfzı Topuz, Zuhal Olcay, ODTÜ Müzikal Topluluğu, BKM Tiyatro, Hüseyin Köroğlu, Okday Korunan, Gülsüm Soydan, Tiyatral Mardin Topluluğu, Pervin Bağdat, Tiyatro Sahnekarlar, Özdemir Nutku, Mustafa Şen, Eren Aysan, Mustafa Bal, Bakırköy Belediye Tiyatroları, KATS Sahne Sanat ve Eğlence Merkezi, Medina Yavuz Almaç, Alper Maral, Behlüldane Tor ve Kamil Kellecioğlu ödülleri paylaştılar. Küntay ailesine ve Jüri Başkanı sevgili Asilyazıcı’ya ne kadar teşekkür etsek azdır!

9 Kasım 2018 Cuma

DERBİ: KİN-NEFRET-ŞİDDET-SİYASET SARMALI! | Bedri Baykam | 08.11.2018



Hala Galatasaray-Fenerbahçe maçı ile boğuşuyoruz. Önce, sahada yaşananlar: Galatasaraylılar başka şeyler söylüyor, Fenerbahçeliler başka! Herkes “gerçek” konusunda kendi yorumlarında ısrarcı! Benim yorumlarımı da tereddütle okuyun, sonuçta ben de “tarafım”! Nasıl siyasette herkes “kendine demokrat” olmayı seçiyorsa, medya patronları demokrasiyi kendine göre yorumluyorlarsa, nasıl sosyal demokrat parti liderleri bile demokrasiden kaçıyorlarsa, futboldaki tavır da farklı değil! Atatürk-İnönü’den sonra, ne sağda, ne solda demokrasiyi gerçekten ilke edinen bir lider görmedim. Sporda neden farklı olalım ki?
KUROSAWA’NIN RASHOMON’U!
Bu, aklımıza Japon yönetmen Kurosawa’nın Rashomon filmini getiriyor. Ormanda bulunan bir ceset ve ölen adamın tecavüze uğramış karısı hakkında olayın şahidi olan üç kişi vardır: Bir gezgin, bir oduncu ve bir haydut... Ne var ki her biri yaşananları kendilerine göre aktarırlar. Gerçek nerede saklanmaktadır?
Konumuza dönersek, Fenerbahçe’nin ilk golü: Penaltı pozisyonunda, Valbuena’nın muhteşem ara pasında Muslera kontrolsüz şekilde kalesinden çıkıp Isla’yı biçiyor. O anda, gol pozisyonu kalkmış göründüğünden, Galatasaraylılar pozisyonun penaltı olabileceğini akıllarına bile getirmiyorlar. Ama VAR öyle düşünmüyor ve Fırat Aydınus’u ikna ediyor. Benim içim rahat. Geçen hafta Fenerbahçe-Ankaragücü maçında, Fenerbahçe aleyhine verilen tıpatıp aynı kararda hakem Hüseyin Göçek’e hak vermiştim. İyi de Galatasaraylılar neden farklı düşünüyorlar acaba?

VALBUENA’NIN DEHASINI TACA ATMAYA ÇALIŞANLAR
İkinci Fenerbahçe golünde, yine Valbuena’nın dehası var. Fransız yıldız, kendisine 2. sınıf futbolcu muamelesi yapan Aykut Kocaman ve yok sayan Philip Cocu’nun esaretinden kurtulmanın rahatlığıyla, taç atışının peşinden topa sahip olup, Jailson’a o nefis ara pasını veriyor, top filelerde! O gol vuruşu, en az ondan 20 dakika önce Galatasaraylı Linnes’in attığı nefis şutla gelen gol kadar güzel. Fakat maçtan sonra ortalık Fatih Terim’in “Valbuena’nın asistiyle gelen 2. gol öncesi, top taca Valbuena’dan çıkmıştı” sözleriyle sarsılıyor! Tabii bunu VAR’la penaltıya gelen itirazlar takip ediyor! Bu sefer maçta çıplak gözle izlerken pek fark edemediğimiz analizlere geçiyor sıra... Net şekilde Valbuena’nın orada taç değil, zaten faul atışı yapması lazımmış! Belhanda göz göre göre Valbuena’yı düşürmek için uğraşmış! Zaten eski hakemler ekranda aynı şeyi söylüyor, ama o taç olayını, Galatasaraylılar büyüttükçe büyütüyor! Peki ben mi abartıyorum yorumlarımı?
Bu sefer Fenerbahçeliler de Galatasaray’ın attığı 2. gol öncesi net bir şekilde topun Ozan’dan çıktığını, esasında pozisyonun korner olmadığını görüyorlar. Evet, Ozan ilk kornerden sonra bu mantıkla hızla görev yerine doğru koşuyor, bunu herkes görüyor. Yoksa bunu ben mi uyduruyorum acaba?

MAÇ SONRASI KOVALAMACA VE SAKLAMBAÇ MI OYNANDI?
Maçtan sonra yaşananlar var bir de... Saha içinde Jailson, Soldado ve Belhanda, N’Diaye, birbirlerine giriyorlar. Salt görüntülerden söz ederek konuşacağım, yorumsuz: Belhanda Soldado’nun bacak arasına diz atıyor. Yere düşünce de üzerine çıkıp ayağına basıyor. Soldado ve Belhanda koç gibi alınlarını birbirlerine dayamışlar, her an kafalar patlayabilir... Ardından Jailson Belhanda’ya tokat atıyor. Maç bittikten sonra, dostluk içinde birbirlerini kutlamaları gerekirken, birden belki 30- 40 Galatasaraylının sahaya dalıp Fenerbahçelileri linç etmeye çalışır gibi kovalamaya başladıklarını ve yakaladıklarının da boğazını sıktıklarını görüyoruz. Şimdi aynı görüntüleri, Galatasaraylılar şöyle yorumlamayı seçmişler: “İyi ama Jailson da tokat atmıştı”. “İyi ama gol de haksız taçtan gelmişti!” Ben kendi kendime diyorum ki, sahada futbolcular arasında bireysel olarak yaşananlar, hiçbir zaman toplu bir linçvari saldırı fiilinin bahanesi olamaz. İşte o anda ne fanatikliğim kalıyor, ne aydınlığım, ne de karanlığım!
JAİLSON TOKADI” VE SİVAS BAHANELERİ
Sonra aklıma parlamentomuz geliyor... Zavallı bir milletvekilinin ya da grubun üzerine aynı şiddet ve küfürlerle saldıran diğer sözde milletvekillerimiz... Her birinin gerekçesi var ve kafalarında tamamen haklılar! Veya en masum şekilde hakkını savunan bir kişi veya topluluğa reva görülen coplar, biber gazları ve aynı şiddet merakı! Tesadüf mü? Bir Jailson gerekçesi uydurulursa, bir Aziz Nesin bahanesi yaratılırsa, demek ki hemen bir çeşit Sivas katliamı yaratmaya hazırız! Ve o yüz kızartıcı saldırıyı dışarıdan izleyenler “ama Jailson da tokat atmıştı zaten” diyerek, gözlerini gelmekte olan katliama kapamaya hazır. Stattaki on binler de hazır, sokaklardaki yüz binler de! Biri diyor “işte bu cehennem ateşi”, diğeri diyor “oh yesinler bakim dayağı, nasıl da tokat atmıştı zaten!” Peki, Fenerbahçeli futbolcular o güruhtan kaçmayı başaramasalardı, 4-5 kişinin altında nefessiz kalıp ölselerdi, biz bugün neleri konuşuyor olacaktık? Futbolun Sivası’nı yaşamak için sahada illa ölüm mü olması lazım? Yüz kızartıcı yorumlarından utananlar olacak mı acaba, holiganizm sarhoşluklarından uyanınca? Hadi malum Hasan Şaş vakasını geçelim. Hadi Fatih Terim için “hayal kırıklığı içinde, kulaktan dolma bilgilerin dolduruşuna gelmiş olabilir” diyelim... Peki Galatasaray’ın başkanına ne diyeceğiz?

KİNDAR” YÖNLENDİRMESİNİN KÖKENİ
Aradan 2-3 gün geçtikten sonra bir başkan nasıl kalkıp “içinizdeki kini ve nefreti saklı tutun” diyebilir? Hem de sözde Fenerbahçe başkanını ve yönetim kurulunu büyük bir dostluk gösterisiyle karşıladıktan sonra... Daha neler göreceğiz? İmam-cemaat söylemindeki ünlü örnek bu “yönetici”lerin aklına geliyor mu hiç? Yarın o kini ve nefreti içinde saklı tutan 5-10 Galatasaraylı, rakip takımdan bir taraftarı bir köşede kıstırıp linç ederlerse o başkanın istifası ne işe yarayacak? Tabii her birimiz bu konuyu dinlerken aklımıza Erdoğan’ın aynı doğrultudaki fikirleri geliyor. Cengiz acaba bu tüyler ürpertici sözleri söylerken, Erdoğan’ın, “dindar ve kindar bir nesil istiyorum” konuşması mı bilinçaltına işlemişti? Bu yüzden mi bu ağır gafı bu kadar rahatlıkla yapabildi? Bana göre tesadüf değil. Siyaset maalesef kötü örneklerle, sporumuzu da ciddi boyutlarda yozlaştırmış durumda...
Aslında yaşanan her şey bir yana, günün en korkunç olayı, Koray Şener’e 22 yaşında statta gelen korkunç ölümüne rağmen, bu rezil kavgaların, polemiklerin, sataşmaların yaşanabilmiş ve hala yaşanıyor olması...
Şener ailesi ile ne kadar empati kursak da onların acısını tam olarak hissedemeyiz. Mekanı cennet olsun. Fenerbahçe Yönetimi ve Başkan’ın verdikleri büyük katkı ise bizlerin yüreğine değen küçük bir teselli...

OSMAN KAVALA NEDEN TUTUKLU?
Bugünkü yazım, “Kaç tane gerçek olabilir ve nerelere saklanıyor?” sorusu etrafında şekilleniyor. Merakla soruyorum: Osman Kavala, neden tutuklu? Hakkındaki iddianame ne zaman hazır olacak? Bir yılda neden şekillenemedi? Ömründen eksilen bu uzun dönemin bedelini kim ödeyecek? Tutukluk halinin devamı sanki otomatiğe bağlanmış... Dosyaya konan gizlilik ibaresi nedeniyle, avukatları da delilleri göremiyorlar. Bu ağır suçlamalar karşısında gerçek nerede saklanıyor ve bu bunaltıcı esrar perdesi daha ne kadar sürecek? Bu soruların yanıtını bilmek, bizlerin de vatandaş olarak hakkı!


1 Kasım 2018 Perşembe

“WELCOME TO İSTANBUL-İSTANBUL AIRPORTTT!!!” | Bedri Baykam | 01.11.2018



Bazı bölümleriyle “göstermelik olarak” da olsa, “Yeni İstanbul Havalimanı” 29 Ekim tarihine Cumhurbaşkanı aceleciliğiyle kısmi olarak açıldı. Erdoğan istese, öğleden sonra o açılışı gerçekleştirip ardından Ankara’ya resepsiyon için dönebilirdi. Cumhuriyet’le gizli ya da yarı örtülü hesaplaşma, her ne kadar ortasına Saray kondurmuş olsa da Başkent’e bir türlü tam ısınamama ve muhalefete gol atma dürtüleriyle hareket etti. Herkes 3. havalimanının isminin ne olacağına kilitlenmişken, Erdoğan “En önemli markamız İstanbul” söylemi üzerinden giderek yeni ismi “sözde” açıkladı! Sözde diyorum çünkü bana sorarsınız o konu şimdilik buzdolabına kaldırıldı ve ileriki zamanlarda birinin adı verilebilecek muhteşem bir boşluk ortada bırakılmış oldu. “New York-JFK”, “Paris-Charles de Gaulle”, “İstanbul-İstanbul” havalimanları! Aaa, bu arada Atatürk Havalimanı için endişeye gerek yokmuş, neşe içinde yuvarlanabileceğimiz Millet Parkı’nın bir köşeciğinde, gariban kargo uçaklarının inebileceği bir kalıntı olarak devam edebilecekmiş! Ne kadar bonkör ve üstelik zekice bir formül değil mi? Böylece hiç kimseler “Peki Atatürk Havalimanı n’oldu?” diyemeyecek; diyen olursa da, “Ahan da şurada, biraz dikkatli bakarsanız ilerde köşede görebilirsiniz” yanıtını alacak!
Böylece hiçbir yolcu havalimanımızın adında artık “Atatürk” yok! Beş büyük İstanbul köprüsünün adında da Atatürk yok! Bursa’ya uzanan köprünün adı Osman Gazi! İnönü stadının adı Vodafone Park... Bu arada Afyon, Eskişehir, Bursa, Antalya, Antakya, Konya, Sakarya, Kayseri gibi birçok stadın adından Atatürk silindi. Böylece yavaş yavaş Atatürk ve İnönü isimlerinden kurtuluyor yurdun dört bir yanında bu değerli iktidar! Hem de hep “Aşk olsun, aaaa, nereden çıkardınız bunları!” sözleriyle etrafa sükunet telkin ederek, yavaş yavaşşşş, kurnazca, sinsice, zamana yayarak... CHP bu konularda çok tepkili veya tetikte mi? Bana sorarsanız, biraz görmezden geliyorlar veya akılları daha çok adaylıklarda...
Böylece Erdoğan’ın nehri, planlandığı gibi aktıkça akıyor, “Eski Türkiye” diye sürekli aşağıladıkları o güzelim kurucu yıllarımızın izleri adım adım yok ediliyor!

İSTANBUL’A İNCE, ÖN SEÇİMLE ADAY OLMALI!
3-4 ay önce milletvekili seçilen bir siyasiden belediye başkan adayı çıkmaz/çıkamaz. Bu CHP örgütünün aklıyla, vicdanıyla, emeğiyle alay etmektir. Lütfen Milletvekilleri, kendi prestijleriyle oynamasınlar! Muharrem İnce ne diyor? “İstanbul’a aday olurum, ama tüm üyelerle ön seçim yapılırsa”. CHP’ye yakışan tek yöntem budur. Bence zaten o aday, bence de o sandıktan büyük ihtimalle Muharrem İnce çıkar. Ama onu da bu sefer Kılıçdaroğlu değil, örgütün aday seçmesi lazımdır. Cumhurbaşkanlığı adaylığından sonra bulamadığı “B planı” bu olmalıdır. Tabii umarım İnce de artık bir özeleştiri yapacak ve “yalnız adam” senaryosuyla yürümekten vazgeçecek. Kılıçdaroğlu’na gelince, onun da ön seçim dışındaki atama formülleriyle aday saptamanın, kaçınılmaz şekilde küslük, hayal kırıklıkları veya istifalar getireceğini, artık sosyal-demokrat bir partiye bu yöntemin yakışmadığını görmesini temenni edelim. CHP, kesinlikle güvenilmesi gereken sağ duyulu ve köklü bir örgüte sahiptir...

FENERBAHÇE’DE YERLİ HOCA ŞART!
Fenerbahçe, tarihinin en büyük krizlerinden birini yaşıyor. Bunu yalnız puan cetvelindeki yerine bakarak söylemiyorum. Daha önce tutmayan Terraneo-Pereira sisteminin benzeri, bu yıl da şimdilik takımı yaya bıraktı. Şimdi yönetim ve Comolli, bu tabloya müdahale etmek için Cocu’nun yerine hangi hocayı getirirse getirsin, o da benzer sorunlar yaşayacak. Yarısı “eski”, yarısı “yeni” bir kadro... Bu yeni hoca, ilk döneminde kaçınılmaz şekilde elindeki kadroyla çeşitli karışımlar deneyecek. Kimse kalkıp ona “Ortada yürüyen bir takım var, fazla karıştırma, bunları oynat” da diyemez. Çünkü Cocu’nun takımı galibiyetin şifrelerini unutmuş! Basında gezdirilen hoca isimlerinin yarısı yabancı, yarısı yerli. Ama dili yanan ve sezonun neredeyse üçte birini harcayan Fenerbahçe yöneticileri büyük ihtimalle yabancı teknik adam tuzağına düşmeyecekler. Çünkü tekrar ithal bir hoca gelirse, deneme yanılma yöntemi ile boşa geçecek zamanın çok farkındalar. Ben olsam takımın başına şu geçiş döneminde Ersun Yanal veya Yılmaz Vural’ı getiririm. Değişik sebeplerle karar almada gecikme yaşıyorsam, önce camianın içinden eski futbolcu has bir Fenerbahçeli’yi birkaç maç takımın başına koyarım. Vural’a “magazin figürü” yakıştırmasını yapanları, kesinlikle mazur görmem ve kınarım. Zaten bir karşılık beklemeden her renkten taraftarın bu kadar sevdiği, bu kadar donanımlı ve enerjik bir spor adamı zor bulunur!
Tabii bir de işin farklı boyutu var. Bütün spor programları ve sosyal medyada aynı şey konuşuluyor: “Cocu yetmez, Comolli’nin de gitmesi lazım”. Bu üzerine düşünmeye değer bir durum. Cocu’yu kim getirmişti? Comolli. Transferleri kim yaptı? Kamuoyuna yansıdığıyla, o işin de ana sorumlusu kendisi. Tüm isimleri takip eden, fiyatlandıran, kim kalsın, kim gitsin diye kararlar alan, hep o! Sonuçta orta saha başta olmak üzere, takım kadrosu şiştikçe şişti. Seyircilerin bir türlü ısınamadığı Reyes’leri, Frey’leri, Jailson’ları, Benzia’ları seçen o. Slimani bize “mükemmel bir santrfor” diye geldi, ben iki aydır kendisinde henüz herhangi bir ışık göremediğimi sürekli anlatıyorum. Ligde 10. haftada, tek golü var. “Çok hareketli, çok deplase oluyor” yorumları beni ikna edemiyor. Öte yandan Başkan Koç’un, transfer kararlarının hep üçlü olarak Cocu-Comolli ve yönetimin onayıyla yapıldığını aktardığını biliyoruz. Ama kamuoyu farklı okuyor. Her ne kadar 2. başkan Semih Özsoy, Cocu’nun ayrılışıyla “artık bedelin ödendiğini” ifade etse de, kamuoyu nezdinde anlaşılan Comolli kaldıkça, o hesap gündemde kalacak. Başkan Koç, çok önem verdiği sportif direktörlük koltuğunda Comolli’yi tutmak istiyorsa, kamuoyu önünde onun işlevini, aldığı ve almadığı sorumlulukları çok iyi anlatması lazım. Öte yandan Fransız direktörün de yerli bir hoca ile anlaşabileceğini kanıtlaması lazım. Başkan Koç, hak etmediği eleştirilerden uzak durmak için -yerli olacağına inandığımız- yeni hoca ile Comolli’nin ahengini bulmalı. Toplum nezdinde büyük bir kredisi olan Ali Koç, hiçbir zaman şunu aklından çıkarmamalı: “Bu kongre üyesi on binlerce insan, bana güven oyu verdiler. Ne Cocu’ye, ne Comolli’ye, ne de gelecek yeni hocaya. Tutan aşı tutar, tutunamayana bir süre sonra teşekkür eder yoluma devam ederim. Yetki de benim, sorumluluk da! Eninde sonunda Kongre’ye hesap verecek olan benim, onlar değil”
DÜNYANIN EN KISA FIKRASI
Bir varmış, bir yokmuş...
Suudi Başsavcı Suud El Mucep, “Kaşıkçı cinayetini araştırmak” için Türkiye’ye gelmiş...


25 Ekim 2018 Perşembe

MHP-AKP İTTİFAKI “ESSAHTAN” ÇATLAYABİLİR Mİ? | Bedri Baykam | 23.10.2018



Grup toplantısında ne patlama oldu ama! İşin traji-komedisi, Bahçeli aynı toplantıda kalkıp “kimse niyetlenmesin, biz milletimin ittifakına sonuna kadar bağlıyız” demeci verse, aynı alkış tufanı yine kopardı! Aslında bana sorsanız, 59 ayrı sebep oluştu bu beraberliğin bitmesi için: İlk anda aklımıza gelen sıcak konular Brunson’un salıverilmesi ve yurt dışı yasağının kaldırılması, fındık fiyatları konusundaki ağır çatlak, Katar’dan kabul edilen ne idüğü belirsiz sözde hediye uçak, Erdoğan’ın muhalefetin baskılarını kabul edip Mc Kinsey gafından geri adım atması, andımız konusunda AKP ve Erdoğan’ın Danıştay kararına gösterdiği aşırı direnç ve tepki, “AF” yasa taslağı konusunda ana konuya inmeden, olayın “uyuşturucu terörüne bu yasayla geçit verip vermemek” konusundaki tartışmada tıkanması gibi başlıklardı.
Bütün bunları üst üste eklediğinizde, ittifak çatlağı hakkında “gecikmiş bile!” diyebilirsiniz!
Amaaaa... Bahçeli bu büyük tavrı koyduktan hemen sonra, her iki taraf da birden “ittifak devam ediyor da, hani yerel seçimde yok” söylemine gerileyiverdi. Erdoğan açısından bu anlaşılır bir duruş. MHP desteği, elinin tersiyle itebileceği bir ortaklık değil. Unutmayalım ki, onlardan seçimlerde ve referandumda gelen desteklerle bu rejim dönüşüp saray sefası başlayabildi! Gerçekten de MHP’nin AKP ortaklığı biterse, ortaya hangi siyasi tablonun çıkabileceği birçok yönlü bulmaca olur! Bu riski, her iki taraf da pek istemez bence! Çünkü bu hesaplı değil, kontrolsüz güç olur. Dolayısıyla Erdoğan’ın “herkes kendi yoluna!” sözleri, özellikle parlamentoda kolay kolay yaşama geçemez.

KAŞIKÇI OLAYI VE YOBAZLARIN KÜÇÜK BEYİNLERİ...
Ne yazık ki üç haftadır dediğimiz her şey, kabus gibi gerçekleşti. Suudi Arabistan, bu dünyanın güvenilir bir hukuk devleti ile hiçbir ilgisi olmadığını (!) tekrar kanıtladı. İşin doğrusu, bu işin bu şekilde dünyada büyüyebileceğini hiç düşünmemişlerdi ve hatta bunun gerekçesini hala anlamadılar! Mantıklarına göre “altı üstü bir adam” temizlediler, hepsi bu! Aradan 16 gün geçtikten sonra cinayetin kılıfını uydurmaya çalışan Suudiler, konuştukça battılar: Kral ve Prens’i aklamak için uydurdukları o ilkokul çocuklarını kandıramayacak masal, artık tam bir turnusol kağıdı görevi üstlenecek; kimin bu fıkraya inandığını ve kimin “kral çıplaaaak!” diye bağırdığını dünya görecek... Masal, şimdiden Trump’ı mutlu etmeye yetti! Suudilerin yaptıkları palavra açıklamaya mesela Amerika’da Trump’tan başka inanan çıkacak mı!? Buna inanmış görünen siyasiyi, üç kuruş beyni olan hiçbir aydın hiçbir “insan” affetmez!
Bizim Cumhurbaşkanlığı sözcümüz de hemen “Suudilerle aramızı bozmak istemediğimizi” gündeme getirdi. Acaba dünya Suudilere şu soruları soracak mı? “Madem Kaşıkçı sizin konsoloslukta öldürüldü, neden 16 gündür bundan kimseye bahsetmediniz? Sizin, ülkeler arası seyahat ederek tesadüfen aynı gün oraya gelen önemli gazetecileri kendi kararlarıyla öldürme hakkına sahip, kendi başına buyruk bir timiniz mi var? ‘Cesedi yerel bir işbirlikçiye vermek’ ne demek? Siz demek ki mafya devleti olduğunuzu baştan kabul ediyorsunuz. Her ülkede toplam kaç işbirlikçiniz var?”
Yobaz beyin, her yerde yobaz beyindir. Muhakeme gücü azdır. Mantıkla şekillenmez. Yasalara, barışa, insan haklarına inanmaz. Kendi çıkarları için yalan da söyler, yılanken melek kılığına da girer, insanları kandırır, takiyye yapar...
Fetöcülerle, şu utanılası kaçış açıklamalarını yapan bu devlet arasında büyük benzerlikler yok mu? Her ikisi de gözünü kırpmadan, kendinden olmayan insanı yok edebiliyor, insan mantığıyla alay edercesine yasadışı, alçak operasyonlara girişiyor. Biri gecenin saat 22.00’sinde Boğaz Köprüsü kapatarak darbe başlatabileceğini sanıyor, sonra sokağa çıkan darbe karşıtı masum insanları yok etmeye girişiyor; diğeri, iki saat önce vahşice öldürdüğü gazetecinin kıyafetlerini giydirdiği bir şaklabanı sokağa salıp “Bakın işte bizim konsolosluktan çıkış yapmış” palavrasını dünyaya inandırabileceğini sanıyor! Aynen her noktanın artık mobese kameralarıyla izlendiğini unutan ve her akşam ana haberlerin palyaçosu olan amatör hırsızlar gibi! Yobazlardaki bu gelişememiş beyin ve saldırganlık, özellikle genç kızlarımızı “senin içindeki cinleri çıkaracağım”, “artık hasta olmayacaksın” gibi yalanlarla ağına düşüren veya kameralar önünde Cumhuriyet’in kurucusuna saldıran seviyesiz, maneviyat dolandırıcısı sefillikle ortaya çıkıyor.
Konumuz artık, katillerin Kaşıkçı olayına takındıkları kılıfların bayağılığı değil. Bu yasal kılıflı terör örgütünü, hangi devletlerin koruduğu ve suçlarını görmezden gelebilmeyi midesine ve onuruna yedirebildiği...

ARA GÜLER BABİL’DEN SONRA DA YAŞAYACAK...
Türkiye Ara Güler’in kaybı ile sarsıldı. Cenazesine katılabildim, bir gün sonra Çin’e gittiğim için kaçırmaktan korkmuştum. Duygusal, samimi ve bir sanatçı için görkemli bir buluşmaydı. Gerek Ara Güler, gerek cenazesi hakkında her şey söylendi. Buna rağmen birkaç noktayı vurgulamak istiyorum: Bundan yalnız iki ay önce Bomonti’de Ara Güler Müzesi açılmıştı. 90 yaşındaki usta fotoğrafçı, sürekli “Ben bir foto muhabiriyim” diyerek kendisine karşı mütevazi bir yaklaşıma girse de, Ara Güler, uzun ömrü boyunca çektiği tüm görselleri -yani eski deyimlerle kontakları, diaları- eski Leica’sı kadar sevmese bile dijitallerle yaptığı çekimleri, hepsini özenle biriktirdi, korudu. İşte onların güçlü bir müzeyle geleceğe doğru açıldığını görebilmesi, eminim hayatının en mutlu anlarından biriydi. 
Sanatçıların en büyük sorunudur bu, “Benden sonra eserlerimin akıbeti ne olacak?” Özellikle yaşamla sürdürülen büyük kapışmanın “grande finale” dönemi yaklaşırken, bu koca kuşku çıkmaya başlar ortaya... Her büyük sanatçının bir rüyası, bir umudu ve kaygısıdır bu! Bunu laf gelişi değil, birinci elden, konunun içinden biliyorum. O gün Ara Güler için hissettiğim mutluluk ve keyif, o yüzden emsalsizdir. 
Ara Güler için söyleyebileceğim bir diğer konu, fotoğrafları nedeniyle biraz kim vurduya giden yazarlığıdır. Örneğin en son Aras Yayıncılık’tan çıkan “Babil’den Sonra Yaşayacağız” başlıklı kısa hikayeleri içinden, aynı ismi taşıyan metin, müzede de bir duvarı boydan boya kaplıyordu ve inanılmaz derecede etkiliydi: “Merhaba. Ben uzun boylu denizci. Tanıdığınız uzun boylu denizci. Doğuştan Hint-Avrupalı, Ari veya Sami ırklarına mensubum. Sarışınım, beyazım, Habeşim, karayım. Grönland, Kop, Adisababa, Bombay, Sulukule, Sidney, Leningrad, New York, Kanada veya Nagazaki’de doğdum...” diye başlayıp devam eden o müthiş kitabı bugün hemen alın ve okuyun. Kilisede yankılanan cümlenin dediği gibi, “küçük insanların muhteşem yaşamından” o müstesna kareleri, basit ve firara hazır anları çaktırmadan zapt ederek çıkaran gözün, diline ve kalemine de nasıl hakim olduğunu bizzat yaşayın! Mekanın cennet olsun...


18 Ekim 2018 Perşembe

İŞ BANKASI HİSSELERİ SEVDASININ KÖKENİ! | BEDRİ BAYKAM | 18.10.2018



Sayısız sebeple kabul edilemez. En önemlisinden başlayalım: Burada ana hedef, sanılandan çok daha üst bir noktaya saldırıdır. Ana konu, Atatürk’ün manevi şahsiyetine yönelerek onun mirasının, arkasında bıraktığı –resmi değeri olan vasiyet de dahil olmak üzere- her sözün, her emanetin artık bir dokunulmazlığı kalmadığını, bunlara da bu şekilde saldırılabileceğini gösterme çabasıdır. En önemli gerekçe budur. İş Bankası hisseleri, yalnız bir semboldür. Sonuçta oradan CHP’ye akan bir kâr payı, bir para yoktur. Yönetim kuruluna 4 isim atama hakkından ibaret manevi ağırlıklı bir ilişki. Her yerde yayınlandı: Hisselerin %40,2’si bankanın çalışanlarına aittir, ki bu dünyada olağandışı bir sosyal fenomendir. CHP payları %28,09, halkın sahip olduğu hisse senedi piyasasında gezer senetler de 31,79’dur. Atatürk’ün vasiyetinin diğer bölümlerinde, İnönü’nün çocuklarının eğitim masrafları, kız kardeşi Makbule ve manevi kızı Sabiha Gökçen’le ilgili yaşamsal bazı masraflar var. İş Bankası’ndan gelen kâr payı ise Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na gidiyor. İşte herhalde birilerini deli eden ana konulardan biri de bu!
İş Bankası’nın, bu hisse ilişkisine rağmen CHP lehine siyasallaşmadığına dair çeşitli anekdotları, İş Bankası eski Hukuk müşaviri dayım Ahmet Yalçın bana aktardı:
—1970’li yıllarda CHP iktidardayken, İş Bankası’nın Anadolu’da bir şube müdürü, yerel bir gazetede Ecevit hakkında “Bu adam Karaoğlan değil, karayılanmış” diyor. İş Bankası yönetimi kendisini merkeze çağırarak kesinlikle bir daha böyle siyasal bir gaf yapmamasını, İş Bankası’nın herkese ait bir halk bankası olduğunu savunuyorlar. Sonuçta bu işinde başarılı müdür, bir süre sonra daha büyük bir şubeye müdür olarak atanıyor. CHP Genel Başkanı’na yaptığı hakarete rağmen!
—Bir başka yaşanmış hikaye de Süleyman Demirel ile ilgili... 1970’lerin sonlarında Başbakan, İş Bankası genel Müdürü Cahit Kocaömer’e “Sizden sonra kimi genel müdür atayalım, siz de önerebilirsiniz?” diye soruyor. Yanıt çok net geliyor: “Kimse İş Bankası’na dışarıdan genel müdür atanamaz sayın Başbakan”. “Peki atarsam ne olur?” diye soruyor biraz müstehzi bir edayla Süleyman Bey. “İş Bankası, İş Bankalılarındır. Atarsanız, 18.000 İş Bankası çalışanı işe gitmez. Bu riski alabilir misiniz?”. Ve tabii o risk iktidar tarafından tabii alınamadı!
—Kenan Evren, Genel Kurmay Başkanı iken, çocuklarından biri İş Bankası’na girmek için gerekli sınavı kazanamıyor. Bir personel bu “durumu” genel müdüre aktarıyor. Yanıt yine çok net: “Sınavı kazanamayan İş Bankası’na giremez, kimin nesi olursa olsun.” Ardından Evren İş Bankası’na ayak basmamak için yıllarca direniyor. Ta ki Celal Bayar’ın da katıldığı bir Kuruluş Yıldönümü’ne gelmeye mecbur kalana kadar!

Bütün bunlardan çıkaracağımız sonuçlar ortada: CHP’nin bırakın İş Bankası’ndan bir kâr payı almasını, herhangi bir yönlendirici etki yapması bile pek mümkün değil. İş Bankası’nda CHP Genel Başkanı’nın etkisi yok, Başbakan etkisi yok, Cumhurbaşkanı etkisi yok, torpil yok, saygı var. Yalnız ideal bir yönetim modeli, Türkiye’nin ve halkın çıkarları var.
Şimdi bu konuda gereken ağır tepkiyle, parlamentoda geri adım atılmazsa, bu hamle, Atatürk’e karşı elde edilmiş ekonomik değil, kavramsal bir zafere dönüşecek. Dikkat edin CHP’ye karşı demiyorum, Atatürk’e karşı! Bu nedenle Erdoğan’ın “CHP’nin itirazı hiçbir işe yaramaz” sözleri, iki parti arasındaki basit bir rekabetin işareti değil. “CHP’de bu işi gereksiz uzattı” diyebilecek sivri zekalara duyurulur..



CHP VE BELEDİYE ADAYLARI
Geçen hafta kimi CHP milletvekillerinin kendilerini aday ilan etmesinin affedilemez açgözlülüğünü gündeme taşımıştım. Hala umuyorum ki, bu sevdadan vazgeçecekler!
Gelelim “Peki o zaman kimler aday olsun?” sorusuna... Bana sorarsanız, tabii ki İSTİSNASIZ HER YERDE tüm üyelerle önseçim yapılsın. Ama çeşitli bahanelerle, bunu istemeyenler varsa, o zaman “hangi profilden adaylar olabilir?” sorusunun yanıtını, örnekler üzerinden verelim. Mesela halkın güvenini kazanmış eski bir milletvekili: Kadir Öğüt. Veya genç ve şehir planlamacısı, (eski) Beşiktaş İlçe Başkanı Sebahattin Öztürk. Mesela Türkiye Mimarlar Odası Başkanı Eyüp Muhçu. Bana zaten Oda’nın başındayken bunu yapamayacağını, ama ayrıca partilerimizi “çağdaş şehircilik” konusunda çok arzulu görmediğini söyledi. Ben de kendisini “Hedefimiz zaten partileri o noktaya çekmek değil mi?” diye yanıtladım! Ya da mesela İzmir çevresinde sırayla üç belediyeye aday olan pırıl pırıl gençler... Emir Cömert Selçuk’a, Hakan Kılıç Narlıdere’ye, Övünç Demir Torbalı’ya adaylar. Umarım kazanırlar! İnönü 1957’de genç kurmaylarını 30’lu yaşların en başındayken milletvekili olmuş olanlar arasından seçebildiyse, bugünkü yönetim de mesela bir ilçe belediyesini, has partili böyle gençlerimize emanet edebilir. Ya da kökten Atatürkçü bir kadın inşaat mühendisi Canan Sezenler’e güven duyarak bir ilçe belediyesini bir sürprizle ona verilebilir! Bu isimler arttırılabilir. Ortak noktaları, faturasız, Atatürkçü ve çalışkan olmaları. Eski örnek bir milletvekili, bir ilçe başkanı, bir STK başkanı, Gençlik Kolu çıkışlı gencecik siyasetçiler, bir genç mimar kadın... Veya tüm üyelerle her yerde önseçim! Ama lütfen artık “hep bana-hep bana”cı abartılı egolu ve doymaz iştahlı mükerrer isimleri bırakalım!

CELİLE TOYON’UN GECİKEN “SÜPER-YILDIZ” STATÜSÜ

Geçen hafta sonu, Nedim Saban’ın çok başarılı bir şekilde sahneye koyduğu ve Zülfü Livaneli’nin duyarlı romanından uyarlanarak dokuz yıldır, 900 oyun boyunca kapalı gişe başarısı yaşayan “Leyla’nın Evi”ni nihayet gidip görebildim. Üstelik güncelleşmiş haliyle! Henüz bu keyfi yaşamadıysanız Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ne muhakkak gidin.
Tiyatroda genç uçuk “Alamancı” müzisyen rolünü oynayan Ayça Varlıer, diğer arkadaşları ile çok başarılı bir performansta. “Leyla” rolünü üstlenen Celile Toyon’a gelince... Karşımızda nefes kesen bir oyuncu var. Yansıtması gereken her duyguyu, mükemmel ince geçişlerle, sahneyi paylaştığı genç arkadaşlarına da saha açarak, izleyiciye derinden hissettirmeyi başarıyor.
Ankara Sanat Tiyatrosu kökenli değerli oyuncuyu aradım ve tebrik ettim. Bizleri ne kadar duygulandırdığını anlattım. Geç tanıştık, zararın neresinden dönsek kar! Kendisi de “Che” dizimi ne kadar heyecanlanarak okuduğunu, kesip sakladığını aktardı. Ne zaman kitaplaşacağını sordu. Celile Toyon ayrıca Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik değerlerine olan ödünsüz bağlılığını anlatıyor. “Dünya görüşüme gölge düşürebilecek hiçbir projeye katılmıyorum ve artık yalnız topluma bir şeyler katacak işlerde yer almak istiyorum” diye özetliyor duruşunu. Toyon gözümde artık zirvenin tepesinde oturuyor. Proje düşünen yönetmenlerin kulağına küpe olsun: Her dünyaya açılacak duyarlı projenizin merkezine bu muhteşem oyuncuyu gözü kapalı yerleştirebilirsiniz!


11 Ekim 2018 Perşembe

CHP BELEDİYE ADAYLARI OLARAK... MİLLETVEKİLLERİ (!) | Bedri Baykam | 09.10.2018



Gerçekten söyleyecek laf bulamıyorum! Olsa olsa “Nasıl oluyor da oluyor?” tarzında komedi filmlerinden düşmüş bir cümle kullanabilirim. Siz kalkacaksınız, o kadar büyük bir rekabet ve yarışın yaşandığı bir ortamda, o elektrikli 24 Haziran seçimlerinde milletvekili olup ardından henüz 3 ay geçmişken bu sefer “Ben belediye başkan adayı olmak istiyorum” diye örgütünüzü vesveseye vermeye çalışacaksınız. El insaf! Ya kardeşim, sen belediye başkanı seçilirsen, milletvekili koltuğun doğrudan çöpe gidecek! Bunu nasıl aklına getirebilirsin? Bu örgütte, on binlerce üye, milletvekilliği rüyası görürken, sen onların da oylarıyla, bayrak sallamalarıyla, mitinglerdeki sloganlarıyla, gidip seçilmişsin... Ve şimdi diyorsun ki, “Ben bu sıfatı boşa çıkaracağım, şimdi beni bir de belediye başkanı yapın”. Bazı insanlar için CHP milletvekilliği nasıl bu kadar değersiz olabilir? Örgütteki arkadaşları ile bu kadar hoyratça nasıl alay edebilirler? Yani size göre her gün elini sıkıp gülümsediğiniz, sarıldığınız Ali, Ayşe, Selçuk, Fatma, Feryal, Metin ve diğerleri, her yerde ve her şartta sizin gözü kapalı destekçiniz olacak, onlar hiçbir yere layık olmayacak, siz her sıfata yükselip, bir de diğerlerine yelken  açacaksınız... Oh! Ne güzel dünya! Kusura bakmayın, Türkçe’de bunun tek adı vardır: “maymun iştahı”. Milletvekili olurken bilmiyor muydunuz 5-9 ay arasında yerel seçim olduğunu? Hiç mi çevrenize, örgüte, seçmenlere saygınız yok? Nasıl rahat uyuyabiliyorsunuz! Pes! Hiçbir milletvekili, belediye başkanlıklarına aday olamaz! Lütfen Parti’ye, tarihine ve örgüte bir nebze saygınız olsun ve bu yüz kızartıcı karardan yol yakınken dönün, halkın size olan saygı ve sevgisini bu şekilde test etmeye kalkmayın! Ve CHP milletvekilliği, sizin için bu kadar değersizse lütfen bundan sonra ne milletvekili adayı olun ne de belediye başkanı! Umarım Sayın Kılıçdaroğlu bu konuda taviz vermez!
Aday saptamada en doğru yol, demokrasiye güvenerek ön seçim sandığını üyelerin önüne koymaktır. Bunun dışında her formül, pişmanlıklara gebedir.

ÜÇÜNCÜ HAVALİMANI KAOSU VE... İSMİ!  
Pazartesi gecesi Habertürk’de, 3. havalimanı ile ilgili sorunları, bu iktidarın israf merakı -yani Saray, yeni havalimanı ve Kanal İstanbul projesi çerçevesinde dile getirdim. Biliyorsunuz şu anda işçilerin yaşam güvenlikleri hiçe sayılarak “İlla ki 29 Ekim’e yetiştireceğiz” inadıyla son sürat bir faaliyet var. İşçilerin yaşadığı dramı zaten tüm sansür çabalarına rağmen Türkiye öğrendi. Bir işi hızlı yapmaya çalışırsanız, donunuzu Süpermen misali pantalonunuzun üstüne giyebilirsiniz. Şu anda o havalimanında çok üzücü karışıklıklar ve yaşandığına dair söylentiler ortada geziniyor. Bir vatandaş olarak bunların doğru olmamasını dilerim, ama... çok daha yoğun tehlikeli eleştiriler de var. Birçok yazar arkadaşımızın vurguladığı gibi, milyonlarca ağaca, hayvanlara, derelere, kuşların göç yönüne vereceği “eko-sistem” zararları, yer seçiminde bölgenin çok sisli ve aşırı rüzgar alan bir coğrafyada bulunması, zeminin sorunlu, gevşek, dayanıklılıktan uzak bir yapıda olması ile ilgili büyük endişe yaratan bilgiler, projenin ekonomik mantığının israf, zarar ve iddialara rağmen kardan uzak bir profilde olması, birbirinin üstüne eklenen çok farklı dertler. Güvenlik risklerinin yükseklerde gezdiği ifade ediliyor. Öncelikle zaten Atatürk Havalimanı’nı hemen “Park yıkmak” gibi bahtsız maceraları rafa kaldırmaya mecbur olduğumuzu görelim. 
Peki, neden alelacele bu kadar hata barındıran bir alanda bu projeye girişildi? Gündeme getirdiğim konu “Hedef ‘Atatürk Havalimanı’ isminden kurtulma operasyonu mu?” sorusuydu. Nagehan Alçı buna şaşırmış göründü ve adın Atatürk kalmasından mutluluk duyacağını bile belirtti! Böyle bir ters hedefin mümkün olamayacağını ve Atatürk’ün zaten “tüm Türkiye’ye ait bir değer” olduğunu vurguladı. Ben de “isimsiz” kalmasını çok manidar bulduğumu ve bu konuda bir güvenim olmadığını anlattım. Zaten kimin haklı olduğunu görmek için şurada üç haftacık kaldı! Ama kritik nokta şu! CHP, bu konuda pasif bir profil çiziyor. Ben CHP’den resmi olarak, özellikle şimdilik “İstanbul’un yeni havalimanı” olarak lanse edilen ve bitmek üzere olan projenin olası adı hakkında, hatırı sayılır bir çıkış duymadım. O zaman soruyorum: Neyi bekliyorsunuz? Mesela “Abdülhamit” adı verilecek de, o zaman iş işten geçtikten sonra mı ayağa kalkacaksınız?
  
 BABAMIN CEKETİ”
Geçen hafta, “Babamın Ceketi” filminin galasına katıldım. Öncelikle şunu bilin ki Müfit Can Saçıntı konusunda ben tarafım! Ben onu salt bir yönetmen olarak değil, değerli bir insan, iyi bir arkadaş ve yaratıcı bir beyin olarak görüyorum. Onun ve Birol Güven’in katkılarıyla yapılmış “Mandıra Filozofu” -filmi görenler neden bahsettiğimi bilecek- son yıllarda her izleyeni en çok etkileme kapasitesine sahip filmdi! O filmi 4-5 kere izledim. Yarın rastlasam yine izlerim. Sinema, izleyicileri sanatsal yöntemlerle sıkıp boğmak için yapılan bir sanat dalı değildir. Saçıntı, bunu çözmüş bir yönetmen. Benim için hangi ödülü alıp almadığı çok önemli değil. Bir gün bu konuyu da açarım. “Babamın Ceketi”, iş arayan ve evlenmek isteyen bir oğul ve babası arasında yaşanan bir kuşak gerilimi etrafında şekilleniyor. Filmin sonunda Saçıntı biz izleyicilere “kıyamadığı” için, farklı bir hamle yapıyor. Lütfen izleyin. Saçıntı, Ayşen Gruda, Mert Turak, Erkan Can, Elif Nur Kerkük ve diğer oyuncuların başarısını yaşayın. Bir filmin yine komedi ve felsefeyi, sosyal-siyasal eleştiri ve akıcılık dozunu nasıl dengelediğini görün! Bu hafta sonu “Babamın Ceketi”ni sırtınıza geçirmeyi sakın ihmal etmeyin! Emeği geçen herkese bravo!


5 Ekim 2018 Cuma

YENİDEN BULUŞMAK NE GÜZEL! Bedri Baykam // 4 Ekim 2018



Sevgili Cumhuriyet okurları,

Bazı yapay rüzgarlar bizi ayıralı neredeyse 4 yıl geçti. Bana çok uzun gelen dört yıl... 1987’de New York Modern Sanat Müzesi koleksiyonunun bir analizi üzerinden 6 günlük bir dizi ile başladığım Cumhuriyet yazılarımı, 27 yıl geçtikten sonra Can Dündar bir telefonla durdurmuştu. Cumhuriyet’i yöneten ve sütunlarını oluşturan insanların çoğu, çelişkili bahanelerle uzaklaştırıldı gazetelerinden. Atatürkçü devrimci felsefe ve çağdaş Kemalist bakışı temsil eden aydınların gazetesi olan Cumhuriyet’i içeriden fethederek dönüştürmeye çalışmak, kendilerini “demokrasinin Türkiye sorumluları” olarak pazarlayanların seçtikleri yol oldu. Demokrasilerde, yasalar çerçevesinde tabii ki her görüşten gazete çıkarılabilir. Ama insan bunu mertçe yapar. Son 25 yılda Yeni Yüzyıl, Radikal, Taraf gibi gazeteler de çıkmıştır. Tabii ki herkes Kemalist olmaya mecbur değildir. Ama hiç kimse de, demokrasi kılıfına bürünerek ülkenin en önemli Atatürkçü yayınını ideolojik bazda “çaktırmadan” dönüştürme operasyonuna girişip, ardından bu çaba terse dönünce “demokrasi kurbanı” rolüne soyunamaz. “Liberal-demokrat” veya “liberal-batıcı” veya 2. Cumhuriyetçi, hatta “yetmez ama evetçi” yazarlar da bu ülkede kendilerini ifade etmek istiyorlarsa, özgürdürler. Ama entrikalar ile bunu gerçekleştirecekleri yer, Cumhuriyet olamaz. Bunu denemek bile etik değildir. “Ben referandumda ‘yetmez ama evet’ demedim, yalnız ‘evet’ dedim” şeklinde kendini savunanları (!) gazeteye çekerek Can Dündar’ı başa getirenlere gelince: İnsaf! Bu gazete Latin alfabesiyle yayına geçtiğinden beri her sayısını arşivde okumuş biri olarak şunu söyleyebilirim: Benim Japonya ekonomisinin denetimi ile ne kadar ilgim varsa, Can Dündar’ın da bu gazetenin ideolojisiyle o kadar ilgisi olabilirdi! O operasyonla bizleri yuvamızdan atanlar, şimdilerde mağduru oynadıklarında komik oluyorlar.
Bugün ise, 2010 Referandumu’nda iktidara verdikleri destekle tek adam rejiminin altyapısını hazırlayanlar, bildiğiniz gibi yurt dışında, Cumhuriyet’i bugün yeniden yöneten kadronun “aşırı milliyetçi-hükümeti eleştirmeyi bile bilmeyen”, neredeyse “faşist” olduğu iftiralarını yayıyorlar. Fransa’da, Almanya’da bu yalanları yönelttikleri siyasiler ve medya mensupları, bu gazetenin yine en tutarlı ve sert muhalefeti yaptığı yayınları tercüme ettirip gerçeği görseler, o zaman hiç utanmayacak mı o iftiracılar?
Son olarak, verdiği büyük adalet mücadelesinden ötürü Alev Çoşkun ağabeyime sonsuz teşekkürler... Ne mutlu bana ki gazeteme, sizlere kavuştum!

OdaTv’ye TEŞEKKÜR
Son dört yıldır zaten merkez medya kanallarında ismim yasaklıydı! Bu antidemokratik saldırı furyası içinde düşüncelerimi yaymaya devam etmemi OdaTv sağladı. Can Dündar ve Atalay’ın yürüttükleri infazın hemen ardından bana sütunlarını açtıkları ve yaramı kapatmak için her şeyi yaptıkları için onlara ne kadar teşekkür etsem azdır. “Son yıllarda bu adam ne yaptı?” diye merak edenleriniz varsa, OdaTv sitesine bakabilir. Soner Yalçın’a, Barış Pehlivan’a ve Barış Terkoğlu’na, bana verdikleri özgür alanın ötesinde, bu ülkede dürüst gazeteciliğe ve aydınlanmacı demokrasiye verdikleri destekten dolayı sonsuz müteşekkirim. Kalbimin bir bölümü hep onlarla atacak ve OdaTv’de de yazılarıma arada devam edeceğim. Her birinizi ve tüm emekçilerinizi sevgi ve dayanışma duygularımla kucaklıyorum.

MANCHESTER ZAFERİ VE FENERBAHÇE FORMASININ AĞIRLIĞI
Fenerbahçe, hem zaafım, hem gücüm. İki gün önce, Manchester City zaferinin tam 50. yılıydı. Aynı zamanda Baykam ailesi olarak Ankara’dan İstanbul’a taşınmamızın da 50. yılıydı. İkisini beraber kutladık. 2 Ekim 1968 Çarşamba gecesi İnönü Stadı’na çıkan kadrodan herkesi andık; Can Bartu, Ogün Altıparmak, Yavuz Şimşek, Fuat Saner, Ziya Şengül, Selim Soydan ve Şükrü Birant’la konuşabildim. Diğer isimlere ulaşamadım. Fenerbahçe formasının değeri, Manchester-Bordeaux zaferinden, Harrington Kupası ve Zeki Rıza Sporel’lerden, Can Bartu’lardan, Lefter’lerden, Cemil’lerden, Serkan Acar’lardan, Alex’lerden, Aziz Pierre’lerden ve daha nicelerinden geliyor. Sevgili Başkan Ali Koç, cesaretle taraftarın arasına dalıp kimi futbolcuların o formanın ağırlığını anlayamadıklarından şikayet etti. İyi de 3 gün önce Meksika, Brezilya veya Fas’tan gelen oyuncular, bunu hemen algılayabilir mi? Belki de bu ağırlığı hissedemeyenler arasında yeni yabancı teknik kadro da var! Çünkü kanı sarı-lacivert akanların hepsi ya satıldı, ya da kadro dışı! Umarım en başta Volkan ve Valbuena’ya, hatta Ekici’ye uygulanan ambargoların kalkacağı bilgileri doğrudur, bugünkü Spartak maçında göreceğiz!