3 Ocak 2018 Çarşamba

ESKİ FOÇA - YENİ ADANA: YURDUN GÜZELLİKLERİ | BEDRİ BAYKAM | 02.01.2018


Yeni yıla ailemle İzmir’in şirin ilçesi Eski Foça’da girdik. Tam da “sakin bir balıkçı kasabası”nda yaşamak isteyen herkesin kafasında tarif ettiği yer. Ne kadar tatlı ve sakin bir hayat var burada, inanamazsınız! Küçük Deniz, bu inanılmaz yerin merkezinde yer alan minnacık bir koy. Foça’nın kendi havuzu desek daha doğru. Herkes güleryüzlü, herkes dost, her biri burada geçirdiğim bir haftada beni ve ailemi evinde hissettirdi. İlk gün, cuma akşamı, Uğur Dündar’ın “Halk Arenası” programının burada yapılacağını bilmiyordum, herkes “Arena için mi geldiniz?” diye sorduğunda anladım konuyu. O gece de harika geçti zaten. Sağ olsun, sevgili dost Uğur Dündar en önde yer ayırtmıştı eşime ve bana. Onun bu programı, Türkiye’de muhalefetin gerçek atar damarı... Ne kadar tebrik etsek azdır. O gecenin konukları, Selin Sayek Böke, Aykut Erdoğdu ve İsmail Saymaz’dı. Her biri gerçekten çok çarpıcı konuları gündeme getirdiler. Erdoğdu, darbe gecesinin sıcak detaylarına girdi, parlamentoya düşen bombaların ortasında yaşadıklarını anlattı. Selin Sayek Böke, net ve herkesin anlayacağı bir üslupta “CHP’nin alternatif bütçe programı”nı sundu. Yani AKP’yi eleştirmenin ötesinde, CHP iktidarının derhal gündeme alacağı somut farkları dile getirdi. Halk da büyük keyif aldı, izleyenler de...

FOÇA’NIN KARATAŞ’I
Foça’da şeytan tüyü var. Gelenler sanki buraya muhakkak geri dönüp sonunda da taşınıyorlar... Sevgili Ataol Behramoğlu da bu kentin “Karataş”ına bastığından, Foça virüsünü kapıp yılın hatırı sayılır bir bölümünü burada geçirenlerden. Karataş ne miymiş? Bugün nerede olduğu belli olmayan Foça’nın Karataş’ına basanın Foça’yı kolay kolay terk edemeyeceği veya zorunlu sebeplerle gitseler bile bir gün muhakkak geri geleceği söyleniyor! (Adana’nın Karataş’ı ile karıştırmayın, orası da ayrı bir güzelliktir) Ataol’un eşi Hülya ile burada oluşturdukları harika evi, Sibel ile geçen yaz ziyaret etmiştik. Tam bir sembolik aydın şaheseri... Mütevazı, rahat, tam bir çalışma ortamı. İleride o evin müze olması gerektiğini şimdiden Foçalılara hatırlatmak isterim. Ataol, beraber aynı hedefler için omuz omuza mücadele etmekten gurur duyduğum, günümüzün Nazım’ı... Ve çoğu üniversiteliden çok daha genç!
Size Foça’nın barış ve huzur dolu ortamını şöyle tarif edeyim: Ne yaparsanız yapın, burada kediler ve köpekler alt alta, üst üste, kucak kucağa uyuyorlar! Hatta birbirlerinin sırtını kaşıyıp, birbirleriyle flört ediyorlar. Gece, herkes uyuduktan sonra, Demokrasi Meydanı’ndaki, heykeltıraş Müge Olçum ve seramik sanatçısı Özgür Bilgi’nin yaptıkları Balıkçı heykelinin önünde beraber poker oynadıkları konusunda bile rivayetler var, o kadarını göremedim! Burası emekliler, yazarlar ve ressamlar için biçilmiş kaftan. Benim tanıdıklarım arasında Cemile Bulut, Fevzi Yavuz, Yücel Öztemur gibi değerli meslektaşlar var. Değerli şair ve yazar Hasan Öztoprak da, 10 yılı aşkın bir süredir Foçalı.  Ayrıca Bahattin Bilgin’in de ön ayak olup 6 yıl önce açtığı FOÇART isimli oluşum da ayrı bir önem taşıyor. Tüm bu aydınlar ayrı bir hava katıyor güzel Foça’ya. Herkes ayrı ayrı samimi ve sıcak burada.. Onlara imrenmemek mümkün değil! O harika Dibek kahvesini her gün keyifle yapan Mehmet Şen de, özellikle sakızlı ve her çeşit harika dondurmayı yapan ve dükkanının önünde yüzlerce metre kuyruk oluşan Nazım Usta da Foça’nın o sade hayatı içerisinde marka olmuşlar. Müthiş kahvehaneleri saymaya imkan yok. Palmiye’den Kavala Cafe’ye kadar, hepsi ayrı güzel. Burada hava kirliliği, trafik, siyasi sapkınlık, sokak magandaları gibi hayatı kurutan gölgeler yok. Ramiz lokantasını işleten Özlem Temizel, son CHP kongresinde yeniden yönetime seçilmiş. El ele çok güzel bir projeye el atmışlar: “Foça Sokakta” isimli bir oluşum kurmuşlar. “Hayır Grubu”nu bir araya getiren bir hareket başlatmışlar. Demokrasi Meydanı’nda, ayda bir akşam üstleri belirlenen bir konuda halka açık bir forum yapıyorlar. Geçmiş dönem ilçe Başkanı Günal Biçer’in başlattığı bu buluşmalara CHP’li Belediye Başkanı Gökhan Demirağ da destek veriyor. Foça Forum, Foça Barış Kadınları, sivil toplum örgütleri, değişik siyasi partiler, ADD Foça, bu oluşumda yer alan hareketler. Bunlar Türkiye’nin her yerinde görmek istediğimiz sahneler... İYİ Parti’nin de katılabileceği buna benzer dayanışmaların tüm Anadolu’ya yayılmasını diliyorum. Hem de 2019 seçiminde yumurta kapıya dayanmadan...

GÜNEYİN İNCİSİNDE YENİ ADANA GAZETESİ’NİN 100. YIL KUTLAMASI
Geçen hafta güneydeydim. 24 Aralık Pazar akşamı, Yeni Adana Gazetesi’nin 100. Kuruluş Yıldönümü için baba topraklarına, ailemizin kökenini oluşturan sevgili Adana’ya gelmiştim. Kuruluşu, Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal’in efsanevi serüveni ile iç içe geçmiş olan Yeni Adana Gazetesi, 100. yılını kutlarken, bir anlamda 1923’te 100. yılını coşkuyla idrak edeceğimiz Cumhuriyet’in ön kutlaması da yapılmış oldu! Büyük Atatürkçü, büyük Cumhuriyetçi, değerli insan, rahmetli Ahmet Remzi Yüreğir’in, bin bir zorluğa, tehdide ve caydırma eylemine göğüs gererek canı pahasına güneyin ve ülkenin demokratik yaşamına yerleştirdiği bu büyük girişim, oturduğu sağlam ideolojik, insani ve sosyo-politik temeller üzerinden, koca bir yüzyılı kucaklayabildi ve Türkiye’ye damga vurmuş oldu. Bu vesileyle hazırlanan ilk kitapçık yayınında, Avni Doğan Bey’in dayanışmacı dostluğunun, o zor yıllarda Ahmet Remzi Bey’e ne kadar büyük bir güç taşıdığının çok güzel ve net birkaç sayfayla aktarılmış olması, bu son derece değerli bilginin içeriği dışında başka bir konuya açıklık getiriyor: Ahmet Remzi Yüreğir ne kadar arkadaş canlısı, dost ve dayanışmacı bir kişilikse, onun çocukları Çetin Remzi Yüreğir ve Yalçın Remzi Yüreğir de bu geçmiş yıllarda hangi bedellerin ödendiğini çok iyi bilen kadirşinas insanlar olarak, Avni Doğan Bey’i yüceltmişler. Bu vefalı davranış, Yeni Adana Gazetesi’nin ruhuna hakim olan paylaşımcı, dost, dayanışmacı ve dürüst tavrın ne kadar güvenilir olduğunu bir kere daha gösterirken, bu tavrın tersini yapmak için her gün 1001 takla atan sayısız şaklabana da ders vermiş oluyor. İnsan beraber yol aldığı, emek harcadığı insanları yok saymak yerine, onları da yüceltirse, olsa olsa kendisi büyümüş olur. Bu başarılara başkaları da destek vermiş diye küçülmez. Ne yazık ki Türkiye, zamana yayılan farklı emekleri yok etmek isteyen egoist bir girdabın içinde sürüklenmeye alışmış. Her alanda örnekleri sıralayabiliriz. Allah’tan böyle güzel örnekler de var.

Türkiye’de, özellikle yeni ifadeyle “medya” alanında, rüzgara göre eğilip bükülen ne kadar oportünist olduğunu, havuz medyasında tatlı su balıklarının gezdiğini, 2. Cumhuriyetçilerden ılımlı İslamcılara, Yetmez ama Evetçilerden, fırıldak topaçlara kadar her yerin, toplumun yüz karalarıyla örtülü olduğunu, bilmem anlatmaya gerek var mı? Böyle bir ortamda, Yeni Adana’nın sağlam ve ödünsüz duruşu, Türkiye’nin yüz akıdır!
Ülkenin, Atatürk Cumhuriyeti’nin aslında 100 yıl gibi uzun değil, kısa bir ilk adımını tamamlamak üzere olduğu şu son yıllarda, Yeni Adana gibi felsefesinden, duruşundan ve köklerinden taviz vermeyen bir yayın, her şeyden önce güneyin incisi Adana’nın değil, tüm ülkenin gururudur. O gece, Yeni Adana’ya destek vermek için sayısız değerli insan çıkıp gelmişti Seyhan Oteli’nin balo salonuna: Duayen demokrasi savaşçıları Oktay Ekşi ve Orhan Karaveli’den, Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto’ya, CHP’li yol arkadaşlarım Mustafa Gazalcı’dan Kemal Anadol’a, Mehmet Tomanbay’a kadar, burada saymayı bitiremeyeceğim sayısız değerli insan...

İNÖNÜ VE DR. SUPHİ BAYKAM DÖNEMİNDEN BERİ YAYINLANAN SAYILAR
Rahmetli babam Dr. Suphi Baykam, her zaman Adanalılığı ve Karşıyaka’ya uzanan kökleriyle gurur duydu. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950’lerdeki Demokrat Parti dönemi ile gelen ilk savrulmalarında, büyük önder İsmet İnönü’nün Adana Milletvekili sağ kolu olarak, 1957’den itibaren demokrasiyi korumak üzere “Paşa” ile beraber yollara düşmüştü.

Yeni Adana’nın, 70 yıllık Baykam arşivinde, gerek babam, gerek daha sonra 80’lerin başından beri benim faaliyetlerimiz konusunda ne kadar önemli, dürüst ve tutarlı bir yer tuttuğunu çok iyi biliyorum. Daima Atatürk devrimlerini ve ilkelerini savunmuş, hiçbir tehdit ve zorluğa pabuç bırakmamış, prensiplerine ve çizgisine sadık, güvenilir bir yayının Türkiye’de ne kadar bulunmaz bir değer olduğunu, Dr. Suphi Baykam’dan daha iyi bilecek bir insan yoktu. Onun hayatını yakından tanıyanlar ne demek istediğimi bilirler. Bu nedenlerle, Yeni Adana’nın bizlerin gözündeki yeri, ödünsüz Cumhuriyetçi tavrı ve güvenilir sağlam yüreği ile paha biçilmez bir noktadır! Adana’ya her geldiğinde, Yeni Adana ile ilişkilerini sürdüren babamı bu 100. Yıl kutlamalarında görmek için neler vermezdim. Bu 100. Yıl buluşmasına Adana’daki aile büyüğümüz, büyük kuzenim Zeki Baykam’la gittik. Ona babamın orada olması için neler verebileceğimi anlatırken beni ne kadar derin anladığını görmek beni rahatlattı.
Bu ülkeyi 80-90 yıldır delirerek uğraşmalarına rağmen batıramayan onca bahtsız bölücü, yobaz ve hırsız, tüm bu süreçte cirit atarken Yeni Adana bir gurur abidesi, bu sağlam karşı koyuşun en önemli kalelerinden biri olarak, sonsuza dek sevgili güneyimizin “yüreği(rin)de parlamaya devam edecek.
Saçını süpürge ederek bu yolculuğu sürdürenlere içten sevgi ve saygılarımı, izninizle babam Dr. Suphi Baykam ve aynı yolda devam eden 3. kuşak, oğlum Suphi Baykam adına da sunuyorum.


Eski Foça nire, Adana nire? Birbirinden bu kadar uzak iki farklı yöremizi birleştiren ana hat, güzel insanlarımızın ortak Cumhuriyet değerleri, dayanışmaları, zengin gönülleri... İki ayrı hafta sonunda birbirinden güzel insanlarla tanışıp bu ülkeye neden güvendiğimi yeniden iliklerimde hissettim. Yeni bir yıla girerken, tüm kalbimle size söylemek istiyorum ki, 2019 seçimlerinde umutlu olmak için her nedenimiz var. Yeter ki kim olduğumuzu hatırlayalım, bu topraklarda yaşayan milyonlarca güzel insanın varlığını hissedip özgüvenimizi hak ettiği yere çıkaralım. Hepinize mutlu yıllar!

20 Aralık 2017 Çarşamba

PANEL: Ekim Devrimi'nin 100. Yili @Piramid Sanat


HAYVANLARI MAL GİBİ GÖRENİN KENDİSİ MALDIR! | Bedri Baykam | 19 Aralık 2017


Bugün size dev rüşvetler alıp, ardından utanmadan aramızda dolaşarak sırıtmaya devam eden yüzsüzlerden; demokratik hukuk devletinde farklı görüşlere saygı duymadan, elinde tuttuğu gücü rakiplerini tehdit etmek için kullananlardan; yaptığı yolsuzluklarla yakalanıp bunun üzerinin örtbas edileceğine emin olanlardan; dün söylediklerini, ertesi gün inkar etmeyi adet haline getirenlerden; kendi suçlarını yok sayıp, kandırılmış garibanları hedef tahtası haline getirenlerden; belediye ve ihaleleri yol geçen hanı haline getirenlerden söz etmeyeceğim. Bugün konumuz maalesef, insan denilen vahşi yaratığın her türlü işkencesinin bedelini en korkunç şekilde ödeyen hayvanlar...

Hayvanlara eziyet edenler, onlar üzerinden para kazanmak için yapılan katliamlara ortak olanlar, bu konuda utanmadan bir de ukalalık yapanlar, VE bu affedilmez suçlara imza atanları pasif şekilde seyredenler, hepsinden tiksiniyorum. Bu insanların aramızda yaşıyor olmalarından dolayı bir vatandaş olarak büyük utanç yaşıyorum.
Bu arada tekrar üstüne basarak söylüyorum. EN AZ ŞİDDET UYGULAMALARINI YAPANLAR KADAR, ALÇAKÇA BU EZİYETLERİ SEYREDENLER DE SUÇLULAR.

BAZI ALÇAKLIKLARIN DÖKÜMÜ
Zaten hepsini biliyorsunuz. Buna rağmen örnek olarak bazı alçaklıkları size hatırlatacağım.
--Muğla’da Haziran ayında arabanın arkasına bağlanan ve sürüklenen köpeği vatandaşlar müdahale edip kurtardı. Hatırladınız mı?
--Ekim ayında Eyüp Belediyesi’nin kulakları küpeli zararsız köpekleri topladığı ve bu köpeklerin hiçbir barınma merkezinde de bulunamadığı konusu, hayvan severlerin gündemini sarstı. Hatırlıyor musunuz?
--Kütahya Hayvan Barınağı’nda aç bırakılan köpekler, yavru bir köpeği parçalayarak kafasını kopardılar. Barınak kendi haline bırakılmış, kim aç kim tok, nasıl yaşarlar kimsenin umurunda değil... Biliyor muydunuz?
--8 Ekim tarihli haberde çocuk parkında Benek adlı bir köpeğe tecavüz ederken bir adam yakalandı. Hayvan severler feryat ettiler diye... Hatırlıyor musunuz?
--Yakın zamanda, Aralık başında Erzincan Orduevi Nizamiyesi’nde bir askerin yumruk ve tekmeyle işkence ederek öldürdüğü kedi olayının videosunu hatırlamamak mümkün mü?
O olayı gerçekleştiren sapık daha sonra serbest bırakıldı. Neler hissettiniz o gün?
--Marmaris’te geçen yılın Kasım ayında, yerde hareketsiz yattığı görülen kedinin defalarca tecavüze uğradığı tespit edildi. Genital bölgesinde yırtık ve kanama vardı. Hatırladınız mı?
--Gaziosmanpaşa’da yine bir kedi tecavüzü olayı yaşandı. Aynı Gaziosmanpaşa’da 18 yaş altı iki gencin, iki köpeğe kedileri canlı olarak parçalattıkları belgelendi. Hatırladınız mı?
--Çorlu’da geçen günlerde otlaması için boş bir alana bağlanan at tecavüze uğradı, E.Ç. isimli sapık gözaltına alındı. Hatırlayabildiniz mi?
--Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi’nden M.C.A. isimli öğrencinin bir kahveden ödünç aldığı kediyi işkence yaparak öldürdüğü iddia edildi ve Eskişehir Dördüncü Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Kendisi tutuksuz yargılanıyor.
--Geçen yıl Metropolitan Galası’nda şarkıcı Rihanna’nın giydiği son derece lüks olarak üretilmiş dev kürk giysinin üretimi için 50 hayvan vahşi şekilde öldürüldü. Rihanna ise yüzlerce paparazziye o gösterişli giysi ile fotoğraf çektirmekle meşguldü. Şov, hayvan ve insan haklarından daha önemliydi yıldız şarkıcı için...
--Antalya’da E.K. isimli biri arabasını köpeklerin üzerine sürerek onları ezdi ve yalnız 1097 TL idari para cezası ödedi. Hatırladınız mı?
--Antalya’da kimliği belirsiz kişiler yaşam savaşı veren üç köpeği zehirledikten sonra patilerinden tel örgülere astılar. Üç köpek can çekişerek öldü. Biliyor muydunuz?
--Isparta’da ipe bağladıkları köpeğin kulaklarını kesen iki vahşi, bu fotoğrafları üstelik bir de övünerek paylaştılar. Hayvan koruma derneği bu fotoğraflar hakkında suç duyurusunda bulundu, işkence sahiplerinin H.K. ve N.Y. oldukları tespit edildi.
--Konya’da Cumra ilçesinde yaşadığı öğrenilen M.Ö. isimli saldırgan kulağını kestiği yavru köpek ile poz verdi. Hatırladınız mı?
--Nöroloji uzmanı olduğu iddia edilen Kocaeli Üniversitesi’nden sahte bir insan, sahte profesör başıboş köpeklerden birine saldırarak onu bıçaklayarak öldürdü.
--Kozmetik hayvan deneyleri, tavşanlar üstünde onlara akıl almaz zarar veren gözlerini çalışmaz hale getiren sonuçlar doğuruyorlar. Deneyler sonucunda hayvanların başına gelen en hafif olay bu. Yarın kozmetik mağazalarına girdiğinizde hatırlayacak mısınız?
--Bozburunda Ethem ve Sinem Dirvana’nın köpekleri, yaklaşık iki ay önce hayvan düşmanı bir komşuları tarafından zehirli etle öldürüldü, katil ayrıca köpeğin sahiplerine de saldırdı. Hatırladınız mı?

Hepimiz biliyoruz ki bu saydığım örnekler basına yansıyanların sadece ufak bir bölümü, ne yazık ki örnekler sonsuza dek çoğaltılabilir. Kim bilir şu anda ben bu yazıyı oluştururken ve daha sonra sizler bu yazıyı okurken, kaç tane daha vahşet yaşanacak, kaç hayvan insanların sapık ruhları nedeniyle katledilecek...

Unutulmaması gereken en önemli noktalardan biri şu: 1970’lerde yapılan araştırmalarda, birçok seri katilin, çocukken hayvanlara işkence edip öldürdükleri belgelenmiştir. Bizim insan olmamız ve sözde daha mükemmel bir beyine sahip olmamız, dünyayı paylaştığımız diğer canlılara karşı bu alçakça cinayetleri işleme hakkı vermiyor bize. İnsanlardan başka, yaşam ve yemek güdüsü dışında, canice birbirini öldüren ve başka hayvanları öldüren bir başka canlı yok. İnsanlar maalesef bu evrenin yüzkarası. Yarın öbür gün gücü eline geçiren robotlar devreye girerek, “gereksiz ve son derece kötü kalpli ve son derece sapık, şiddete kendini mahkum etmiş bu insan denilen canlıların yeryüzünde gerek yok” kararı alırlarsa ve bizi toptan imha ederlerse hiç şaşırmam.

ÖNCE İNSAN” SLOGANININ YANLIŞLIĞI
Kendi partimin bir İstanbul Belediyesi sloganı vardı: “Önce İnsan” diye... İyi niyetle konmuştu bu slogan şüphesiz. Ama ben hiçbir zaman sevemedim: Şayet bunun anlamı “önce insanların sorunlarını halledelim, sonra diğerlerine bakarız” gibisinden bir şey ise, bir kere hiçbir zaman insanların sorunları bitmez. Sorunları bitse bile bu sıraya konulacak ve önceliğin insana verileceği bir konu değil. Bu dünyada birlikte yaşıyoruz, hiçbirimizin önceliği yok. Dolayısıyla “önce tüm şu insanların problemlerini kentte A dan Z ye çözelim, ardından doğa mı korunacak, hayvan mı, öyle bir gün gelirse, o zaman bakarız, hele bir dur bakalım” cümlesinin bir anlamı yoktur. Çünkü böyle bir gün gelmeyecektir. Hiçbir zaman.

Ayrıca kimin şunu söyleme hakkı olabilir ki? “Biz insanlar, daha zeki, daha karmaşık, daha mükemmel varlıklarız. Dolayısıyla hayvanları da, doğayı da dümdüz edebiliriz gerekirse, çıkarımız öyle buyuruyorsa...”
Tam tersine “önce insan” olmak, hayvanları ve doğayı koruyacak kadar üstün insan olmaktan geçer. Yeryüzünü beraber paylaştığımız, bu dünyaya bizim gibi öylesine atılmış ve hasbelkader “gelmiş” olan bu güzel ve hisli yaratıkları bizler korumak durumundayız. Onların güç, zeka veya nefeslerinin bittiği yerde, bizler bu fedakar, tatlı, komik, keyifli ve paylaşımcı yaratıklara kucak açmak, onların sorunlarına ve dertlerine çare ve merhem taşımak durumundayız. Hem de bu eylemin bize mutluluk getirdiğini hissederek!
PARLAMENTO’DAN BEKLENEN
Bir sürü alçağın, kanunların şu andaki utanç verici halinden istifade ederek, Kabahatler Kanunu’nda “mala zarar vermek” veya “yere tükürmek”le aynı cezaya maruz kalacaklarını bilmeleri, hayvanları öldürüp işkence ve tecavüz ettikten sonra elini kolunu sallaya çıkıp gidebilmesi bu ülkenin akıl almaz bir ayıbıdır. Parlamento’da yalnız muhalefet değil iktidarın da, bu utanılası rezil duruma Türk halkı önünde son vermeleri, hayvanları öldüren alçakların insanları öldüren alçaklarla aynı şekilde cezalandırılmaları, yasaların derhal değiştirilerek bu suçların artık ceza kanununda en ağır şekilde yerlerini bulmalarını sağlamalılardır.

GÖRÜNMEZ KAHRAMANLAR
Peki bir de hayvanların hakları ve güzel yaşamaları için her gününü feda eden görünmez kahramanlardan bahsetmek lazım. Patili Köy’ü kuran Volkan-Canan Koç, dostlarımızın çektikleri acıları unutturmak ve güzel bir yaşam sürmeleri için gece-gündüz çalışan Işkın Moğol Alçı, Eda Menzilci Kuru, Sibel Molu, Ayberk Ayar, Aleyna Özgat, HAYTAP, instagramda @buaradabennian, @engelsizhayvanlar ve benim buraya yazamadığım daha niceleri... Buradan hepsine candan teşekkür ediyorum. Peki bizlerin yapması gereken nedir? En azından canı gönülden çalışan bu insanlara yardım etmek, Patili Köy’e, barınaklara, ormanlara battaniyeler mamalar götürmek... Zaman ayırıp fiziki olarak onlara katılıp köpeklere, kedilere, tüm hayvanlara sevgi götürmek... Patifood veya Ormana Mama’nın web sitesine girip KUMBARALAR bölümünden hepsine tek tuşla mama gönderebilirsiniz. Önemli olan sizin içinizde olan istek, her türlü yardımınızı bekliyorlar.

Ve en önemlisi, SATIN ALMAYIN, SAHİPLENİN!


9 Aralık 2017 Cumartesi

KUDÜS GÜNDEMİ, ZARRABZEDE VE MAN-ZEDE AKP’YE OKSİJEN Mİ? | Bedri Baykam | 07.12.2017


Dünya bu sefer Amerikan Başkanı Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesiyle çalkalanıyor. AKP iktidarı da, aynen CHP ve birçok başka ülke ile beraber, bu habere karşı büyük tepkiler verdi. Öte yandan da AKP iktidarı, belki birkaç haftadır kendisini bu kadar sıkıştıran ulusal ve uluslararası gündemde rahatlamış oluyor. Yanlış anlamayın, kimseye “AKP bu olaya sevindi” filan demiyorum, alakası yok! Ama insan iki şeyi de ekliyor kaçınılmaz şekilde: Birincisi, gündem işte böyle bir şey. İster siyasi, ister magazinel bir skandal, bir oksijen darlığı, adı ne olursa olsun, fark etmez. Bir iktidarı veya kişiyi ablukaya almışken, bir anda yeni bir vaka geliyor, ve o ağır gündemi süpürüveriyor! İkincisi, biraz daha dizi film tadında: Hani AKP hep kandırılıyor ya, işte o bitmez tükenmez seride, son kandıran yine İsrail ve ABD. İsrail ile daha geçtiğimiz aylarda yoğun çiçek açmış bir bahar yaşamıştık, ABD ile ise, güya “hiç olmadığı kadar” yakındık. Ama işte ne var ki yine “kandırılmış taraf” oluyor AKP’liler...
Aynen Zarrab konusunda ve daha sayısız vakada olduğu gibi...

ASLINDA SENARYO HEP AYNI
Aslında AKP’yi haftalardır sıkıştıran gündem konusunda hep aynı şeyi konuşuyoruz. Kılıçdaroğlu’nun sunduğu belgelerde de, Wikileaks’ten sızanlarda da, New York’ta hortlayan 17/25 Aralık iddialarında da dört bir yandan aynı bilgiler akıyor. AKP’li siyasetçiler ve aile efratları -en azından bir kısmı- akıl almaz bir düzeyde para trafiği içine boğulmuş durumdalar! Bu ne dünya, ne de Türkiye tarihinde pek görülmüş bir olay değil. Maalesef o para kah 1 sterlinlik şirketlerin hesabına, kah ayakkabı kutularına, kah para sıfırlamak üzere alınan koca koca dairelere, kah saatlere, kah Man adası dekontlarına gidiyor-geliyor. Yani Amerika’da da, İstanbul’da, Ankara’da da yıllardır hep aynı şeyi konuşuyoruz. Bazen bir gemicik oluveriyor, filo oluveriyor, bazen yurtdışında başka birinin oğlu-kızı başka gemiler alıyor, şirketler açıyor-kapıyor! Sonra “herkes ticaret yapar, n’olacak! Ticaret yasak mı?” gibi sözler duyuyoruz. Evet, bir bakanın, başkanın çocukları kırtasiye veya bir spor salonu açabilir. Ama dünyanın hiçbir yerinde devleti yöneten başkanların, bakanların, başbakanların çocukları bu şekilde ülkeler arası, üst düzey, siyasetin atar damarlarını yararak geçen uluslararası petrol, enerji, ağır taşımacılık, devlet ihaleleri, kaynağı ve ne yaptığı belirsiz işlerle uğraşamaz. Demokratik bir hukuk devletinde, bir başkanın damadının enerji işinde suyun başını tutması akla bile getirilemez. Bunu bir başkan denese, o ülkenin demokratik hukuk kuruluşları buna bir gün izin vermez. Buna biri yeltense, iki gün iktidarda kalamaz! AKP hükümeti, ayrıca belki dünyanın gelmiş geçmiş en çok para harcayan, en lüks içinde yüzen iktidar partisi. Ve ilginç bir şekilde hiçbir şey, bu servet arayışına son vermiyor...”Nedir bu dinmeyen açlık?” sorusu, ister istemez akla geliyor!
 
AKP PANİK YAPTI...
Kılıçdaroğlu’nun sunduğu belgelere karşı, AKP’liler ne diyeceklerini şaşırdılar. O kadar kısa zamanda organize de olamadılar. Biri çıktı “hepsi sahte” dedi. Diğeri çıktı, “bunlar Türkiye’den gelen para değil, tersine Türkiye’ye giren paralar” dedi. Sonra Erdoğan çıktı, “n’olacak ya, bunlar ticaret belgesi, ticaret yapma yasağı mı var sanki” dedi. Herkesin  takip ettiği gibi, her biri ayrı telden çaldılar. Senkronize, birbirini tutan mantıklı yanıtlar gelemedi. Organize olamadılar. Bir de beklendiği gibi hemen “Bu belgeler nereden geldi, kim verdi size bunları?” dediler: Belgeler sahteyse, zaten soru yanlış. Buna inanıyorlarsa, onları CHP’nin imal ettiğini düşünmeleri lazım. Belgeler doğruysa, o sorunun önemi ikincil hale gelmiyor mu? Sonuçta CHP’nin dediği şu oluyor: “Sen benden kanıt istemedin mi? Ne bekliyordun? Yoksa Bilal ya da geçici Başbakan Yıldırım mı verecekti kanıtı? Niye gocunuyorsun? Kendinden emin şekilde bunlar uydurma diyerek bize yükleniyorsun ya? Hani savcıları göreve davet etmiştin? Neden parlamentoda soruşturma komisyonu oluşturma teklifimizi reddettiniz? Nedir bu paniğiniz? İnsan bu kadar kendinden emin olsa, o sahte dediğiniz belgeleri suratımıza vurmak için bile olsa, o komisyonu kurdurmaz mı?

Aslında FETÖ’yü tüm sorumlu noktalara AKP’nin, her ikazla alay ederek yerleştirdiğini bilmeyen yok! Ne kadar hatırlatsak azdır, “ne istediler de vermedik” sözlerini.. Bunları bu halkın unutmasını istiyorlar ama bu bir türlü olamıyor dijital çağda! 17/25’te ortaklık bozulduktan sonra anti-FETÖcü olarak kendini aklayabileceğine inanan AKP’liler, devletin tüm kademelerine Fethullah’ın adamlarını yerleştirdiklerini belleklerinden çıkarmışa benziyorlar. Sonra da gördüğümüz şu: “Efendim Ali Bey, Bank Asya’da hesap açmış, Veli Bey, şu FETÖ okulunda öğretmenmiş, onlarla uğraşıp, hıncımızı onlardan çıkaralım!” Sen git o Bank Asya’yı aç, herkese methet, FETÖ’yü tüm ekibinle başımızın üstüne çıkar, sonra da sana inanıp bu gruba katılan kandırılmış garibanları suçlu ilan et!

AKP FETÖ’YE ÇOK ŞAŞIRMIŞTI (!)
17/25 Aralık tarihlerinde FETÖ yolsuzluk kanıtları ile AKP’ye saldırdığında, iktidar partisi çok şaşırdı. Gören zanneder ki karşılarında bir “çete” olduğunu ilk defa duydular. Yahu MGK siz iktidara geldikten iki yıl sonra, bunların devletin her kademesine sızmış, planlı programlı, karanlık hedefli bir yobaz çete olduğunu elinize raporla vermedi mi? Her gün düşman gözüyle baktığınız ve nasıl sustururuz diye uğraştığınız o dürüst gazeteciler, her Allah’ın günü size FETÖcülerin rezilliklerini, kirli çamaşırlarını tüm çıplaklığıyla anlatmadılar mı?
CHP yönetimi Parlamento’da sizi sayısız defa ikaz etmedi mi? Atatürkçü veya solcu yazarlar, onca kitabı kimin hakkında yazdılar? Sağır sultan bile anladı da bir onlar anlayamadılar!
FETÖ, terör örgütü çıktı. Çete çıktı. Bir tek onlar şaşırdı. Biz biliyorduk... MGK, halk, gazeteciler, muhalefet Partileri, herkes biliyordu. Bülent Arınç şimdi kalkmış diyor ki, “Efendim FETÖ’nün kandıramadığı 80 kişi vardı” Bülent Bey de anlaşılan kendi kendini bayağ kandıranlardan! İktidarın tüm aklama çabalarına rağmen, halkımızın en az yarısı, bu FETÖ çetesinin durumlarının vahametinin fazlasıyla farkındaydı.
İnternet ortamında bu konuda biraz gezinen herkes, yıllar boyu, Erdoğan’dan Gül’e, Arınç’tan büyük karşıtı Gökçek’e, Bekir Bozdağ’dan Binali Yıldırım’a, tüm AKP’lilerin nasıl FETO’yu övmek için acımasızca birbirleriyle yarıştıklarını bilir. İnsan şimdi 15 Temmuz alçaklığından sonra, bu yüzlerce dakika süren yağcılık yarışına kızsın mı, gülsün mü, ağlasın mı, bilemiyor...

KANDIRILMA VAGONLARI PEŞPEŞE!
Atatürkçü değerlere, kurumlara, gazetecilere, yazarlara FETÖ planlı şekilde saldırırken, Türk Ordusu’nun erinden generaline her kademesini paramparça etmek için, o çete ile AKP yönetimi göz yaşartıcı bir uyum içinde çalışırken, tam bir işbirliği yaparken, her türlü kumpas, yalan dolan ve sahtekarca üretilmiş delil ile, genel kurmay başkanı dahil TSK’nın her değerli mensubu FETÖcü savcılar, yargıçlar ve polislerin işbirliğiyle Silivri’de süründürülürken, Başbakan, bugün kırmızı bültenle tüm dünyada aradığı Zekeriya Öz’lerin eş-savcısı ilan ediyordu kendisini. Herhalde o günlerde kandırma treninin içinde sıra Zekeriya’nın vagonundaydı. O konuda her düşündüğümüzde, o trenin bayağ uzun olduğunu ve “her vagonun” çok önemli sahipleri olduğunu görüyoruz! Zekeriyalar, Ruslar, Amerikalılar, İsrail, Kürtler, PKK, IŞİD... İşte şizofreniye varan bu “her gün aldatılma” hallerinden dolayı, bir yandan Türk Ordusu oluk oluk kan kaybederken, diğer yandan ülkenin en değerli askerleri ve yazarları, yıllarca bu çetenin işbirliği ile zindanlarda tutuldu. Taaa ki 17/25 Aralık sonrası -aslında bildiğiniz gibi- sırf bu sefer AKP’ye diş gösterdiler diye gerçekler kabak gibi ortaya çıkınca... AKP’yi herkes kandırdı. En son da Zarrab kandırdı. Sonuçta herhalde bu konuda,  Nasrettin Hoca’nınkilerden çok daha fazla fıkraya konu olacaklar! Şimdiden ortaya bir Zarrab’la başlayan tuluat çıktı sosyal medyada.
Daha düne kadar Rıza Zarrab, tüm devlet erkanının baş adamı idi. Protokolde İran Dışişleri Bakanı gibi Türk bakanların yanı başından ayrılmıyordu. 17/25’ten sonra rüşvetçi kaçakçı Zarrab’ın el konulmuş tüm paralarının yalnız iadesi sağlanmadı, bir de rüşvetçinin el konulmuş parasına faiz ödenmesi sağlandı! Yeminle söylüyorum, bu kadarı Kemal Sunal komedi filmlerinde bile görülemez! Ne oldu şimdi diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor insan. Daha düne kadar sevgili vatandaşları olarak gördükleri Rıza Zarrab’ın halini vaktini tespit etmek için, panik içinde Amerika’ya notalar veriyorlardı. Hem de övüne gerine “Bir değil iki nota verdik Amerika’ya” diyerek... “Vatandaşımızı iade edin” diye her kapıyı çalarak...

BÜYÜK MUHALİF BAHÇELİ MEĞER GELECEĞİ TOPTAN OKUMUŞ!!
Sizi de güldüreyim biraz hadi: Umarım sosyal medyada o kısa videoya rastlamışsınızdır! Sayın Bahçeli var ya? 14 Haziran 2016’da, kendisi, başımıza bela olan Zarrab hikayesinin geçeceği çetrefilli yolların her birini size ikaz etmiş! Ve bir de üstüne demiş ki, “Dost nasihati veriyorum, ne olur ne olmaz, gelin şu sıralar ABD’ye gitmeyin. Sık sık giderseniz sonra karşımıza neyin çıkacağını, kimin ne yapacağı belli olmaz! Başınıza neyin geleceği belli olmaz, alimallah bu İranlı kaçakçı alayınızı Amerika’da ele verirse, okyanus ötesinde yandaş hakim ve savcı da bulamazsınız! Büyük bir skandalın faili olmaktan da kurtulamazsınız. Şansınızı fazla zorlamayın!” Vallahi helal olsun demekten başka şansımız var mı Devlet Bey’e? Kendisi sizinle takımınızın başına gelecek her felaketi önceden bilmiş detaylarıyla ama aksine bakın ki, bir kendi başına neler gelip, nasıl 180 derece dönüş yapmayı başaracağını bilememiş! Allah iyiliğinizi versin Devlet Bey, iyi güldürdünüz bizi! Merak ediyorum bu videonuza sosyal medyada rastladınız mı hiç?
Biliyor musunuz aslında Devlet Bahçeli’nin U dönüş rekorlarından çok daha dramatiği, MHP grubu! Bahçeli yakın geçmişte Tayyip’e ve “İranlı Kaçakçı”ya saydırıyor, alkışlıyorlar; sonra Zarrab’ı koruyup Kılıçdaroğlu’na saydırıyor, onu da alkışlıyorlar. Şimdi Zarrab ve Kılıçdaroğlu’na saydırıyor, yine alkış, alkış, alkış! Lütfen söyler misiniz bana, bu takım elbiseli insan görünümlü alkışçıların içinde aslında otomatiğe kurgulanmış robotlar mı var? Bu beyefendilerin hiç kendilerine ait, özgün inandıkları fikir var mı? Şaka yapmıyorum, merak ediyorum.

17/25’i HORTLATAN ZARRAB!
Amaaa! Bir konu var ki, devamlı  kaçtığınız ve tehditlerinizle medyada da seslendirilmesini engellediğiniz. İşte o fellik fellik kaçtığınız konuyu dillendirme vakti geldi. İsteseniz de istemeseniz de! Bakın hani o sesler, kayıtlar, kutucuklar, sıfırlamalar var ya!
Nedir şu anda Amerika’da yaşanan biliyor musunuz? Hani apar topar örtbas edip herşeyin inkar edildiği 17/25 olayları var ya! İşte o iddiaların üzeri apar topar Türkiye’de örtülebilir. Ama gurbet ellerde burada olduğu gibi arzu edilen kararları verecek hakim ve savcılar tabii ki kolay kolay bulunamaz!! Yani sayın Bahçeli A’dan Z’ye haklıymış! Bizi dinlemediniz, bari onu dinleseydiniz!
Bütün o yolsuzlukların nasıl yapıldığını bizlere, tüm dünyaya aktaranın, iktidarın eski ortağı FETÖ çetesi olması, AKP’lileri tüm o iddialar karşısında aklıyor sanıldı. Ama ne var ki eski ortaklarının iddialarını, Zarrab tekrar taaa Amerikanya’da bir kere daha kirli çamaşır olarak döküverdi ortaya! Bu gerçeği değiştiremez kimse artık! O iddialar, bu sefer Halk Bankası avukatı tarafından teyid edilerek tam hortladı!

VE DEĞİŞEN GÜNDEM!
AKP’lilerin o her gün savunarak 17/25 olaylarından sonra zorla özgürlüğüne kavuşturduğu Zarrab, şimdi iktidarı, o yok saymaya çalıştığın bataklığın ta dibine çekiyorDU. Mızrak çuvala sığmaMIŞTI. Bakın burada üstü örtüldü sanılan mızrak, okyanusu delip, ABD’den hortlayıp çıktMIŞTI! İsteyen Zarrab’ı “casusluk ve devlet sırlarını satmak”la suçlayabilirDİ. Ama CHP’nin “Peki o zaman aranızdan kim niye verdi bu devlet sırlarını şu rüşvetçiye?” (ya da Bahçeli’nin deyimiyle şu kaçakçıya!) sorusuna yanıt bulamazDI...

ERDOĞAN ARTIK KENDİNİ İSLAM ALEMİNİN SÖZCÜSÜ İLAN EDECEK
Neden bu paragrafta geçmiş zaman kullandığıma gelince:
Sonuçta, tekrar ediyorum: Hiçbir şekilde buna sevinmemesine, ve hatta üzülmesine karşın, şimdi AKP ve Erdoğan’ın elinde bir koz var: Erdoğan artık kendisini bu Kudüs davasının doğal lideri ilan edecek ve bunu kesinlikle kendisi böyle görüp, dünyanın da bu algıyı kabul etmesini sağlamak isteyecek. Zaten Papa ve diğer herkesle görüşmek için şimdiden sıraya girdi. Bu durum, Kılıçdaroğlu’nun gündeme taşıdığı iddiaların biraz 2. plana düşmesini kaçınılmaz kılacak. Erdoğan “Dünya İslam Ülkeleri Sözcüsü” sıfatını resmen almış gibi... Uluslararası planda, bu yeni büyük gündemle beraber durumun yarattığı kahraman olarak yola çıkacak. Din ve siyaset tarihinin birbirine dolaştığı Ortadoğu’nun o asırlardır süren kurumaz savaş ve polemik bataklığı, artık maalesef dünyanın her yerinde yeni terör eylemleri, yeni büyük tehditler yaratarak varlığını sürdürmeye devam edecek. Hamas Trump cehennemin kapılarını açtı derken, maalesef yeni karanlık eylemlerin doğrudan habercisi oluyor. İntihar bombacılarını devreye sokmak için bahane bekleyen yalnız IŞİD değil, her terör örgütü ellerini ovuşturuyor.
New York mahkemelerinde süren Zarrab davasında ise hakimin ve jürinin bu yeni gündemden ne kadar etkilenip etkilenmeyecekleri, hepimiz için bir soru işareti olarak kalmaya devam ediyor.

TRUMP DA ERDOĞAN KADAR “İÇ NEFES” ARIYOR
ABD başkanı Trump’ın da, en az Erdoğan kadar kendi ülkesi içinde yaşadığı bir huzursuzluk ve destek kaybı var. Başta New York Times olmak üzere, Amerikan kamuoyuna yön veren medya organlarının Yahudi lobileri ve sermayesinin elinde olması, bu “muhalif” gazetelerin her gün Trump’ı fena halde hırpalamasına karşı, Trump bu karşı hamleyi yaptı. Ama bu kararla ülkesi içinde de ne kadar ciddi bir destek bulacağı tartışılır. Bu hamle kimi Yahudilere şirin gözükse de, aslında terör ve huzursuzluk dalgalarına yaptığı açık çağrıyla, aslında bir intihar kararı olarak da görülebilecek. Böyle bir Trump-Filistin inatlaşmasının bedeli, salt Amerikan halkının değil, tüm dünya halklarının önüne konmuş saatli bir bomba... Sonuçta o nefes ve destek arayışının ters tepeceği kesin denebilir. Çünkü bu ağır provokasyonla, Trump ülkesinin güvenliğini ateşe attı.
Siyaset Türkiye’de kendi içindeki baş döndürücü hızının dışında, artık dünya konjonktüründen de bir o kadar etkilenen bir dönme dolap...



1 Aralık 2017 Cuma

CHP-AKŞENER DİYALOGUNA ARTIK HER ZAMANKİNDEN DAHA ÖNEMLİ! | Bedri Baykam | 28.11.2017


Biliyorum, Türkiye’de gündem o kadar hızlı ki, geçen hafta Meral Akşener hakkında bu sütunumda kaleme aldığım yazının yanıtlı devamını verirken, Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında siyasi gündemimize düşürdüğü bomba ortalığı toz dumana boğdu, depreme neden oldu! CNN’de duydum: “AKP’den iddia ve belgeler yalanlanmış, sahtelermiş, paralar da zaten esas oradan Türkiye’ye gönderiliyormuş.” İyi de belgeler sahteyse, Mann adasından Türkiye’ye para gönderildiğini nasıl kanıtlayabiliyormuş? VE orada hangi işten kazanılmış o para?

Aslında şu andan itibaren Türk siyasetinde atılacak adımlar, muhalefetin dirsek temasının daha da yoğun olması gereken şu dönemde artık daha da önemli. Dolayısıyla CHP ve İYİ Parti arasında artık yanlış anlamaların değil, rekabete rağmen doğal yapıcı diyalogların öne çıkması gerekecek. Bu nedenle, bugün ana gündem olmayan bu temasların sağlığı açısından, bu yazının ışık tuttuğu teorik veya pratik gerçekler herkes için anlaşılmalı.

Geçen haftaki yazımın başlığı “Meral Akşener Erdoğan’ın Yanı Başındaki Bahçeli’nin Yerini mi Almaya Çalışıyor?” idi. Yazma nedenim, Akşener’in Hürriyet’te 18 Kasım’da yayınlanan “CHP ile ittifak yapmayız “ başlıklı röportajıydı. Şunları söylüyordu Akşener: “Cumhurbaşkanlığı seçimi hadisesinden baktığım zaman CHP kendi adayını çıkarmalı. Biz çıkaracağız, MHP de keşke çıkarabilse ama anlaşılıyor ki çıkarmayacaklar. HDP adayını çıkarmalı ve AK Parti de adayını gösterecek. Çoklu aday seçmenin oyunu isteyerek koyduğu bir alandır. Görüldüğü kadarıyla 4 adaylı seçim olacak. CHP ile cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda ittifak yolu arar mısınız derseniz, açık bir şekilde ‘hayır’ derim. Beni aday olarak arkadaşlarımız arzu ediyor. Ben iddialı bir insanım. Adayım ama parti kurulları tartışacak. 100 bin imza ile gelecek bir adayım, ama kararı tartışarak alacağız. Milletvekilliği seçiminde ise Demokrat Parti gibi partilerle işbirliği içinde olabiliriz.
Ben Sayın Erdoğan’ın düşmanı değilim. Cumhurbaşkanı’nın başkaları tarafından dayak yemesini istemem ama Cumhurbaşkanı’nın da Türkiye’nin tüm fertlerinin Cumhurbaşkanı olmasını istemem de hakkımdır.” Siyaseti yıllardır yakın takip eden bir insan olarak, bu söylemin oluşturabileceği tehlikenin farkındaydım. Çünkü Akşener her partinin zaten beklendiği gibi aday çıkarmalarını istediğini açıkladıktan sonra, “CHP ile ittifak yapmayız” açıklamasını, “ama 2. turda destekleriz” cümlesiyle değil, detaylı olarak okuduğunuz gibi Erdoğan için sarf ettiği dostane cümlelerle bitiriyordu. Bu sefer de, makalemde bu durumun düşündürdüklerini açıkladım. Burada CHP ile 2. tur işbirliği hiç gündeme gelmediği gibi, tam tersine, Cumhurbaşkanına karşı büyük bir dostluk gösteriyor ve bir çeşit dolaylı dayanışma sözleri sarf ediyordu. O gün Akşener Fox Tv’de bu konuda verdiği ve Hürriyet’e yansıyan demeçte beni ve bu yazıyı okuyan onca “hayır”cıyı üzmüştü. Yazım çıktıktan sonra Akşener bana bir yanıt yolladı: “Sn. Baykam OdaTv’de yazdığınız makalenizi dikkatle okudum. Sanırım yanlış anlama olmuş. Bana sorulan soru ‘Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP ile bir ittifak yapar mısınız’ şeklindeydi. Ben cevabımda bu ittifaka hayır diyeceğimi, hatta tek aday ben olsam bile doğru bulmadığımı ifade ettim. Sebebi ise yeni bir Ekmel Bey vakası olur endişemdir. CB birinci turunda CHP , İYİ parti, HDP hatta imkan olursa Saadet partisi aday çıkarmalıdır. Birinci tur sonunda ikinci tura CHP adayı kalırsa şartsız olarak tüm gücümüzle destekleyeceğimizi ifade ettim. Bu görüşümün gerçekçi olduğuna inanıyorum. Ayrıca hayır blokunu incitecek hiç bir söz ve tavrım ve tavrımız olmadı, olmayacak.” Kendisine şu yanıtı verdim:
Sayın Akşener, çok nazik yanıtınız için teşekkür ederim. Keşke her siyasi sizin gibi bu kadar net olsa.. Bu yanlış anlama doğrudan o zaman Hürriyet’in/basının hatası. Çünkü mesela ‘İkinci tura CHP adayı kalırsa şartsız olarak tüm gücümüzle destekleyeceğiz’ sözleriniz hiç yer almadı o demeçte. Halbuki son derece önemli, hatta o demecin en önemli ve çarpıcı sözleri olurdu. Üstelik o sözleri okuyan herkes, sizin 2. turdan söz ettiğinizi zanneder. Çünkü zaten sizin ve CHP’nin ilk tura ayrı ayrı aday olarak gireceğinizi herkes biliyor. Bu düzeltmeyi önümüzdeki haftaki yazımda aynen kullanacağım. Yazdıklarınız beni toplumsal genel muhalefet açısından mutlu etti ve umutlandırdı. Toplumun bu vesileyle doğru görüşlere ulaşacak olması güzel bir şey. Umarım önümüzdeki dönemde görüşme fırsatımız olur. Türkiye için çıktığınız bu yolun hayırlı olmasını dilerim. Saygılarımla”

Kendisi bana yine nazik bir yanıt yolladı ve yakında görüşme dileklerimizle konuyu kapattık. İYİ Parti’nin yönetim katında olan isimlerden çok eski yakın dostum Aydın Sezgin’le de konuyu görüşerek, bu yanlış anlamaların önüne geçilmesinin gerekliliğini konuştuk. Çünkü bu dönemde ve özellikle şu günlerde CHP-İYİ Parti diyalogunun her şeyden daha önemli olduğunu herkesin artık görmesi lazımdı. Sosyal medyada ise, dostum Tuncay Erciyes, yine aynı gün Akşener’in Etv’de yayınlanan şu röportajını dikkatime yolladı. Orada Sn. Akşener şunları dile getiriyordu: “2019 Cumhurbaşkanlığı seçiminde (...) benim inancım şu: CHP bir aday çıkarmalı, kim olursa olsun, İYİ Parti bir aday çıkarmalı, zaten AKP bir aday çıkaracak, HDP bir aday çıkaracak –öyle görünüyor. CHP ile beraber bir aday çıkarmanın yanlış olduğunu düşünüyorum, onlar açısından da, bizim açımızdan da, Türkiye açısından da, ama 2. tura kim kalırsa bu hayır blokundan elbette ki biz sonuna kadar onun yanında durup çalışacağız, bu başka birşey. Ama 1. turda bütün siyasi partiler adaylarını çıkarabilmeli diye bakıyoruz biz, yani daha evvel yaşadığımız bir travmadan dolayı”.

Gerçekten benim o gün o yerel televizyon veya küçük kanalda yayınlanan röportajı görmemem ve aynı gün Fox Tv haberi üzerinden Hürriyet’in yaptığı habere güvenmem, ortaya o yorumu çıkardı. O yorum, Hürriyet habere göre doğru yazılmıştı. Çünkü 2. turda birleşmeden hiç bahsedilmeyen bu metinde, tam tersine herkesi ayrı aday çıkaracağı ve CHP ile ittifak yapılmayacağı vurgulanıyordu.
Yazıda da belirttiğim gibi kimse zaten ilk turda CHP ve İYİ Parti arasında bir ittifak beklemediği için ister istemez bu ittifak yapmayız sözleri, 2. Tur için söylendiği intibaını veriyordu doğrudan. Hürriyet’te o haberi kim toparladı, kim yazdı bilmiyorum ama sonuçta aynı gün, Etv’deki içerik, Hürriyet’te hiç yoktu. Halbuki Akşener, tereddüde mahal vermeyecek şekilde 2. turda hayır bloku ile dayanışmaya gideceğini belirtiyordu. Buradan çıkaracağımız ilk ders, en yüksek tirajlı gazetenin böyle bir haberine bile güvenilmemesi gereği. Ben bu dersi kendi adıma aldım. Hatam, Hürriyet’in ilk sayfadan verdiği habere güvenmekti. İkinci bir kaynaktan kontrol etmem lazımdı. İkinci vurgulamak istediğim nokta, Akşener’in gösterdiği son derece medeni tavır. Bir yayın organının neden olduğu bir yanlış anlamaya rağmen, bu kadar kritik bir konuda soğukkanlılığını koruyan Akşener, beni aynı gün bizzat kendisi bilgilendirerek, kendisinin ve partisinin gerçek duruşunu dikkatime sundu. Ben de kendisine teşekkürler ederek bu bilgiyi kullanacağımı söyledim. İYİ Parti, tabii ki ilk turda Akşener’i tek başına aday çıkarmalı. Tabii ki aynı şeyi CHP ve diğer partiler de yapmalı. Bu garabet seçim sistemi, yani 100.000 imza şartı olmadan, her isteyen aday olabilmeli.


Sonuçta daha fazla adayın çıkması, Erdoğan’ın doğal olarak ilk turda seçilememesi anlamına gelecektir. Ancak 2. turda başta CHP ve İYİ Parti olmak üzere, hayır blokunun aralarındaki ayrımlara bakmaksızın beraber hareket etmeleri, hem doğal bir ittifak, hem de hayır diyen milyonlarca seçmene saygı açısından mantıklı, zorunlu ve kaçınılmaz bir işbirliğini işaret ediyor. Her liderin, bu perspektif doğrultusunda, kullandıkları her kelimeye dikkat etmeleri lazımdır. Bu dikkat, olmazsa olmaz bir şarttır. Sayın Akşener’e gösterdiği hızlı hassasiyet, uygar söylem ve soğukkanlılığı için tekrar teşekkür eder, tüm hayırcıları sonuna kadar aralarından su sızdırmayacak bir aritmetik dayanışmaya davet ederim. Ayrıca gereksiz şekilde geçmiş yol ayrılıkları ve kan davalarının hiçbir şekilde gündeme taşınmaması lazım. Bu aklı olsan herkes için geçerli. Çünkü 2. turda tüm HAYIRcılar tek vücut olmaya mecbur olacakları için, bu dayanışmayı içten çökertecek ne sağdan ne de soldan sorumsuzlara ihtiyaç var!

23 Kasım 2017 Perşembe

YOKSA AKŞENER, ERDOĞAN’IN YANIBAŞINDAKİ BAHÇELİ’NİN YERİNİ Mİ ALMAYA ÇALIŞIYOR? | BEDRİ BAYKAM | 22.11.2017


Bu yazı, İyi Parti hakkında uzun bir araştırma ya da bir analiz yazısı değil. Bu yazı, son derece basit ve gerçekçi bir şekilde, dolambaçlı bir yol kullanmadan İyi Parti’yi kendisiyle, toplumla ve ezcümle siyaset arenası ile yüzleşmeye davet ediyor. Ele alacağımız çıkış noktası, Meral Akşener’in geçen Cuma günü verdiği “CHP ile ittifak yapmayız!” demeci... Akşener’in burada “ittifak” konusunu tam olarak ne anlamda kullandığını anlamak mümkün değil. Değişecek bir seçim kanunu çerçevesinde partiler arası yapılabilecek ve ne anlama geleceğini kimsenin şu anda tahmin edemeyeceği ittifaklardan mı bahsediyor? “CHP ile Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda ittifak yolu arar mısınız derseniz, açık bir şekilde hayır derim” diyen Akşener, herhalde CHP ile ilk turda ortak aday çıkarma konusundan söz ediyor olamaz! O zaman Cumhurbaşkanlığı seçiminin 2. turunda “CHP ile ittifak yapmam” diyorsa, Parlamento’dan da ayrı bir hükümet ve başbakan çıkmayacağına göre, Akşener’in nereye doğru yöneldiği konusu, büyük sürprizlere gebe.

GEÇMİŞTE MHP ÜZERİNDEN YAPILAN ÖLÜMCÜL HATALAR
Şu anda insanlar İyi Parti’nin AKP karşısında muhalefet yapmak amacıyla kurulan, MHP’de süren antidemokratiklik ve saraya hizmet meraklılarına karşı, MHP tabanı üzerinden bu eğilimlere karşı çıkan sağlam bir merkez sağ parti olduğu havası ile yaşıyorlar. Aynen daha önce rahmetli İlhan Selçuk’un “Soldaysanız CHP’ye oy verin, sahada iseniz MHP’ye ve bu şekilde AKP’ye muhalif olun” dediği günler yaşanıyor sanki.
O günlerde rahmetli Selçuk’a karşı çıkmıştım ve MHP’nin güvenilmez bir parti olduğunu, hiçbir şekilde AKP’ye karşı bir muhalefet yapmayacağını, ilk fırsatta en kritik noktalarda AKP ile beraber hareket edeceğine inananlardan olduğumu söylemiştim. Zaman ne yazık ki beni haklı çıkardı. O günlerde de, daha sonra da...
Türkiye’nin bugün yaşadığı acı dolu, akıl almaz demokrasi iflasının kökeninde en önemli olgulardan biri, MHP’nin seçmenlerinin en az yarısına ihanet edişi ve en olmadık anlarda artık toplumda yerleşmiş tanımıyla AKP’ye stepnelik görevi yapması. Bunu da zaten bilmeyen kalmadı.

LAİK SAĞ PARTİ GÖRMEYEN TÜRKİYE
Tabii bu arada daha geniş anlamda bir hatırlatma da yapabiliriz, hatta yapmamız şart: Türkiye 70 yıla yaklaşan çokpartili demokratik hayatında bir adet “laik ve demokrat” merkez sağ parti görmedi. Ne Adalet Partisi, ne ANAP, ne Doğru Yol bu konuda sınavı geçtiler. Her biri tam tersine özetle, “Biz de biraz dincilik-dindarlık hattında oynarsak yobaz partilere giden oyları durdurabiliriz” zannettiler. Tabii ki sonuç koca bir hüsran oldu. Bu konuda, bu partilere doğrudan muhalif olmama rağmen her birini özenle ikaz ettim. Turgut Özal’ı da, rahmetli İsmet Sezgin’i de (DYP), Gökberk Ergenekon’u da (DYP) rahmetli Adnan Kahveci’yi de (ANAP) ikaz ederek saatlerce konuştum. Uğraş tabii ki beyhudeydi, kendilerini çok uyanık partiler olduklarına inandırmışlardı. Bu tavırları sayesinde oy kaybı yaşamayacaklarına inanıyorlardı. Çok saf ve ne yazık ki tarihi perspektiften yoksunlardı. Bunun tartışılacak bir yönü yok, sonuçlar ortada: Merkez sağa ait %50 oy, son dönemlerde masal oldu.
Son zamanlarda çoğu insan ülkede son yıllarda yaşanan onca ağır dram senaryolarından ve demokrasi açısından felaket sonuçlar doğuran iki referandumdan ve ordunun başına gelen affedilmez müsebbibi malum kumpaslardan sonra, artık bazı şeylerin değişeceğini, Türkiye’de tek adam ve tek parti hükümranlığı isteyen malum güç odaklarının nihayet 2019’da yalnız bırakılacağına inandı. Bunun da Türkiye sevgisiyle yaşayan bazı kitleler için anlamı, MHP’den Akşener’le beraber kopan ve yeter diyerek Erdoğan’a karşı bayrak açan insanların, nihayet artık laik-sağ parti olarak görebileceği bir oluşuma imza atıldığı inancıydı. Bu nedenle de herkeste bir umut belirdi. Türk siyasetini tıkayan, 2015 seçimlerinin güzel sonuçlarını iptal eden, kendisini ardından başkanlık sistemi reklamcılığına atayan Devlet Bahçeli ve onun MHP’sinin yerine, o oyların çoğunu bünyesinde toplayacak bir yeni muhalif parti, olsa olsa hayırlara vesile olabilirdi! Bu arada Akşener’in imajını ve hitabet kabiliyetini gözle görülür şekilde arttırması, özellikle bir kadın siyasetçi olarak çok değişik halk katmanlarında güven oyu alması ve sonunda da partileşmesini tamamlaması birçok umuda ışık yaktı. Halk kafasında ülke siyasetini tıkayanBahçeli’nin yerine Akşener’i yerleştirip, bir umudun kapısını ittiğine inanmak istedi. Doğruyu söylemek gerekirse de, Akşener verdiği demeçlerle bu umudu sıcak tutmayı başardı. Daha şurada bir hafta kadar önce AKP iktidarını eleştirirken söylediği lafları hatırlayalım:2010’da FETÖcü oldular, 2011’de bebek katili PKK’nın başına eş oldular, ‘ne büyük bilge’ dediler, 2017 referandumunda milliyetçi oldular, şimdi de Atatürkçü oldular. Ama yersen!”.

SİYASET’TE MATEMATİĞİN EZİCİ GÜCÜ
Bakın, siyaset zeka ve tecrübe gerektirdiği kadar, ilkokul düzeyinde başarılı bir matematik öğrencisi olmayı gerektirir. Sakın şaka yaptığımı sanmayın! Rakamların, toplama-çıkartmaların acıması yoktur. Hesabınızı doğru yapmazsanız, matematik sizi ezer geçer. Ülkeleri yok eder, demokrasileri tarihe gömer, siyasi kariyerleri bitirir. Ne kadar ilginçtir ki, çoğu zaman siyasi hırslar, insanları en basit ilkokul matematiğini yapamayacak hale düşürdüğü için ülkeler kaoslara teslim olur. Sonra ilerde, burada sık sık hatırlattığım gibi, örneğin hem sol partilerin hem de merkez sağ partilerin Türkiye’de toplama ve çıkarma yapmayı bilmemesinin sonucunda 1994 yerel seçimlerinden itibaren Tayyip Erdoğan efsanesi başlar! Bütün ikazların, fazlasıyla sözde liderlerin gözüne soka soka yapıldığı o acı dönemin sonucunda, ne yazık ki Türkiye’de demokrasi, hırsı ve koltuk sevdası vatan-millet-devlet bilincinin önünde giden siyasiler yüzünden uçurumdan aşağı yuvarlanmıştır.

Şimdi bunları neden hatırlattığıma gelince...
MERAL AKŞENER’DEN, ATAOL BEHRAMOĞLU GİBİ MUHALİFLER
SİYASİ MATEMATİKTE NE BEKLİYORDU?
Tabii ki Akşener’in parti kurmuş olmasını ve bazı geniş kitlelere umut vermesini, CHP’liler sevinç gösterileriyle karşılamayacaktı; “ana muhalefet partisi” olarak... Ama aslında işin matematiğini biraz düşününce, CHP’nin de tabii ki normalde muhalefete güç taşıyacak bu gelişmeden mutlu olması lazımdı, çünkü ancak böyle bir perspektifte AKP’nin iktidarı terk etmesi veya muhalefetin Haziran 2015’te olduğu gibi, mutlu sona matematiksel ve fiili olarak en azından yaklaşması gündeme gelebilirdi.
Yakın dostlarımdan ve Sanatçılar Girişimi sözcülüğünü eşzamanlı olarak kendisi ve Orhan Aydın’la beraber yürüttüğümüz sevgili Ataol Behramoğlu’nun 45 gün kadar önce çıkan iki yazısında “Meral Akşener gerçeği” öne sürülmüş ve Meral Akşener’i desteklemenin, Türkiye’de siyasetin normalleşmesi açısından ne kadar önemli olduğu vurgulanmıştı. Şimdi Behramoğlu’nun yazısından bazı bölümler okuyalım:

Asıl önemli olan bütün kanatlarıyla ‘sol’un bu hareketi nasıl görüp değerlendirdiği.
Hiç kimse bu soldan kendi hedeflerinden vazgeçerek Akşener hareketinin kuyruğuna takılmasını istemiyor ve beklemiyor.
Bunu Akşener’in kendisi de istemez ve beklemez.
Fakat iktidarı gasp etmiş olan despotik gücü, en zayıf yanından vurarak alt etmek için bu hareketi desteklemek, yanında yer almak gerektiğini görmemek için de siyaseten kör olmak gerekiyor.” Ardından da kendisine yönelen oklara karşı yine olgun ve sakin bir yanıt daha yayınladı, “Meral Akşener’i desteklemek” yazısında. Özetle malum “Eli kanlı faşistlerden medet mi umuyorsun?” saldırılarına karşı, Ataol verdiği yanıtta kendisine yönelen hakaretlerin düzeysizliğine işaret ettikten sonra şunları vurgulamıştı:

(...) Olumlu tepkiler ise genellikle, yazımın amacının bir insanı ve bir hareketi övmek değil, demokrasiyi savunmak, despotik yönetime karşı muhalif güçleri birlikteliğe çağırmak olduğu noktasında birleşiyor. 
Doğrusu da budur. 
Beni bu gün ilgilendiren, kaygılandıran, ne geçmiş, ne uzak ve belirsiz bir gelecek, fakat ülkemizin bu günü, şu anda yaşanmakta olanlar ve doğuracağı sonuçlardır.
***
Despotik yönetimin “ABD karşıtı”, “anti emperyalist” bir “vatan savaşıvermekte olduğunu düşünenlere göre, Akşener’i desteklerken aslında ABD’yi savunuyormuşum. 
Ben herhangi bir ülkeyi, devleti değil, bütünüyle Batı’yı, aydınlanma düşüncesini savunuyorum. 
Ülkemizin Batı blokundan koparılarak belirsiz bir Avrasya’ya sürüklenmesini, dağılıp yok olmasına gidecek yolun başlangıcı olarak görüyorum. 
Cumhuriyet devrimlerinin temelini Batıcı, aydınlanmacı değerler oluşturur. Bu günkü despotik yönetim içinse bu değerler hiçbir önem taşımıyor. Avrasyacılık da onlar için, hedeflerindeki (bu yönde de çok adım attıkları ve atmakta oldukları) karanlıkçı yönetim için bir araç, amaçlarına ulaştıklarında kaldırıp atacakları bir koltuk değneğidir.

***
Meral Akşener hareketinin bir ABD projesi olduğunu düşünmüyorum. 
Bu hareket, Türkiye’nin normalleşme gereksiniminin sonuçlarından biri olarak doğdu ve bu nedenle de güçlenmektedir. 
Ve yine bu nedenle despotik yönetimin sayısız engeliyle karşılaşmaktadır. 
Bunları görmemek, anlamamak, “reel politika”dan hiçbir şey anlamamak demektir. 
ABD projesi ise şu anda iktidardadır. 
Bu iktidar, yaklaşan yerel seçimleri ve sonrasındaki kader seçimlerini kaybetmemek için şimdiden hamle üstüne hamle yaparken; muhalefet güçlerinin birlikteliğini sağlamak ve “hayır” cephesini koruyup güçlendirmek için düşünce üretip çaba harcamak yerine geçmişe takılıp kalındığını; ağız dalaşıyla, hakaretleşmeyle vakit geçirilip tatmin olunduğunu görmek, ülkenin geleceği adına insanı ister istemez bir an için de olsa karamsarlaştırıyor…
***
Sayın Akşener’in geçmişi beni bu gün ilgilendirmiyor. 
Yerinin ve zamanının geldiğini düşündüğünde bu konuda savunmasını ve gerekiyorsa özeleştirisini yapabilecek birikimde ve açıklıkta bir kişiliğe sahip olduğunu düşünüyorum. 
Ve ısrarla, önemle tekrar ediyorum: 
Despotik yönetimden kurtuluş ancak güçlü, kararlı bir muhalefet cephesiyle gerçekleşebilir. 
Akşener hareketi, referandum oylamasında da görüldüğü gibi, bu cephenin önemli bir unsuru olmaya adaydır. 
Bu nedenle de despotik yönetime karşı olan herkesçe desteklenmesi gerekir.”

YOĞURDU ÜFLEYEREK YEME ALIŞKANLIĞI
Belki biraz uzun bir alıntı oldu, ama ifade etmek istediklerim açısından gerekliydi. Sevgili Behramoğlu, matematiksel olarak muhalefet kanadının Akşener’e ihtiyacı olduğunu ve bu güçlerin birleştirilmesi gerektiğini vurgularken, akıl ve mantık yolundan ilerliyordu haklı olarak. Kendisine saldıranları da geçmiş tıkanmışlıklardan iyi tanıdığım için önem vermedim. Örneğin bu mantığa göre, 2015 Haziran seçimleri sonucunda, CHP, MHP, HDP ortak hükümet kurmaya kalksalardı, bu zatlar “vay sen şimdi bölücülerle ortak mısın?”, “vay sen şimdi faşistlerle ortak mısın?” şeklinde bunu engelleyerek AKP iktidarının sürmesini mi savunacaklardı? Ancak siyasette yoğurdu üfleyerek yemeyi öğrendiğim için topa girmeden evvel, Akşener hareketini biraz daha izlemek istedim. Çünkü ulaşmaya çalıştığımız nokta, hiç de küçümsenecek bir çıkış değildi: Laik, demokrat ve Erdoğan’ı karşısına alan, almayı göze alan bir sağ hareket söz konusuydu. Hele Akşener’in müftülerin nikah kıyma yetkisi ile donatılmasına verdiği şu tepki, son derece umut vericiydi: "Müftülere nikah yetkisi; laik ve tek hukuktan vazgeçmektir". Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet dönemi Türk kadınlarının katıldığı resepsiyondan fotoğraf paylaşan Akşener, "Cumhuriyet'in kurucu değerleri ile hesaplaşmaya çalışanlara öncelikle asil Türk kadınları izin vermeyecektir" dedi. İşte bu sözler, gerçekten bir kırılma noktası teşkil edebilir, sağ siyaset belki ilk defa laik bir lider adayına sahip olabilirdi.

AKŞENER’İN TEHLİKELİ RAYDAN ÇIKMA İŞARETİ: “CHP İLE İTTİFAK YAPMAYIZ”
İşte her şey bu size anlattığım eksen ve rayında giderken, Erdoğan’ın baş destekçisi Bahçeli, panik içinde son sondajların ardından resmi ittifak arayışlarına girmişken, ilk defa somut olarak %10 barajının nihayet aşağı çekilmesi tartışılmaya başlamışken, ibreler yavaş yavaş Haziran 2015 ortamında AKP’nin işinin zorlaşacağı bir hatta yaklaşırken, Akşener herhalde yaşlı kurtlardan birinden ani bir brifing aldı, veya birileri grup halinde gelerek kendisinden bazı ricalarda bulundular! O kadarını ben bilemem artık. Bildiğim tek şey varsa Meral Akşener’in beş gün önce verdiği demeçle en azından şimdilik bir çuval inciri berbat ettiği! Bunu Akşener’in tecrübesizliğine vereceğiz desem doğru olmayabilir; tecrübeli bir siyasetçi ama belki tecrübesiz bir lider... Aklıma gelen diğer şey Milliyetçi Cephe ve “kutsal ittifak” damarlarının o siyasi bölgede kabardığı ve 1970’lerin mantığıyla “şimdi sen kalkıp komünistlerle işbirliği mi yapacaksın?” (!) diyen bazı aklı evvellerin Akşener’in yörüngesini yerle bir ettiği...

AKŞENER NE DEDİĞİNİN FARKINDA MI?
İşte bu soruya tam cevap veremiyorum. Çünkü sözde yeni bir muhalefet partisi kuran ve halkın nabzını tuttuğunu iddia eden, sağda solda aylardır koca koca laflar eden bir insan bu kadar anlamsız ve dengesiz bir laf söyleyemez.
CHP ile ittifak yapmayız!” demecinden sonra, Akşener ve partisinin nasıl siyaset yapacağı konusunda bazı soruları kendimize sormamız lazım. Çünkü bence Akşener bu demeciyle, kendisini muhalefet hattından kopardı!
Siyaset iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek için yapılır. Meral Akşener tek başına kendisinin ve/veya partisinin %50 + 1 oy alacağına inanmakta mıdır? Böyle bir masal anlatılamayacağına göre bu alternatifin üstünü çizip B şıkkını düşünmemiz lazım. Akşener kendini merkez sağ olarak tanımlasa bile, sonuçta MHP’nin bir kanadından yola çıkmış bir siyasetçi olduğu düşünülürse, esas Cumhurbaşkanlığı 2. turunda ittifak yapmak isteyeceği kardeş partisi HDP olmayacak. Demek ki bu şıkkın da üzerini çizeceğiz. O zaman C şıkkını düşünelim: Bahçeli ve MHP’nin %10 barajını aşmaları şu anda gayet imkansız göründüğüne göre Akşener’in, eski partisi ile bir mucize sonucu arası düzelse ve barışsa bile 2. turda liderliğe ulaşacak bir ittifak yapmaları mümkün değil. O zaman kalıyor bize D şıkkını düşünmek. Yani küçük partileri... Akşener’in, kendisini yakın hissettiği Parti “Demokrat Parti” imiş. Ama rakamsal olarak o partinin varlığıyla yokluğu bir. Yani öyle bir güçbirliğinin etkisi sıfıra yakın. Öte yandan zaten kendisini Amerikancılıkla suçlayan Vatan Partisi ile bir güçbirliği yapması da bir seçenek değil. Zaten Vatan Partisi’nin oy durumu da buna müsait değil. Peki o zaman Saadet Partisi veya Türkiye Komünist Partisi gibi ama yüzde 0.1, ama yüzde 1, ama yüzde 3 oy olacak küçük partiler dışında herhangi bir seçenek de zaten kalmıyor!

AKŞENER’İN EN GERÇEKÇİ İTTİFAK KAPISI: ERDOĞAN’IN AKP’Sİ
Kalmıyor mu? Yok dostum, yanılıyorsunuz bir alternatif kalıyor, hem de ne alternatif! Akşener’e koskoca Tayyip Erdoğan alternatifi kalıyor! Aksini söyleyebilen var mı? Akşener CHP ile ilgili aynı talihsiz demecinde satır aralarında “Ben Sayın Erdoğan’ın düşmanı değilim, Cumhurbaşkanı’nın başkaları tarafından dayak yemesini istemem ama Cumhurbaşkanı’nın da Türkiye’nin tüm fertlerinin Cumhurbaşkanı olmasını istemek de hakkımdır” cümlesini de kullandığına göre, demek ki içinde cumhurbaşkanına karşı birden ilginç bir koruma içgüdüsü uyandı! Şimdi mantık ve matematiğimizi son defa çalıştıralım. Akşener iktidar olmak ve ülkeyi yönetmek için siyaset yaptığına ve saydığımız hiçbir parti ile bunu başaramayacağına, geriye tek parti kaldığına göre demek ki sayın Akşener’in gönlünde yatan aslan, AKP ve Erdoğan! Bu da belki kendisi açısından Devlet Bahçeli’den hıncını almak için en sağlam yöntem. Yani sen misin bana MHP’de siyaset yaptırmayan? Sen misin beni ihraç eden? O zaman ben de seni AKP ile sürdürdüğün üstü kapalı ortaklıktan ihraç ederek senin yerine geçerim! Anlaşılan, İYİ Parti’nin liderinin “Erdoğan’ı iktidardan indirmek” gibi bir önceliği yok! Bunu öğrenmiş oluyoruz bu demeçten...
Şimdi bana diyebilirsiniz ki, “Amma da uçmuşsun, coşmuşsun! Amma da spekülasyon yapıyorsun”. Ben de size diyorum ki, o zaman geriye başka unuttuğumuz hangi alternatif kalıyor?
Kimbilir, kullandığı bu sözler, şaka amaçlı değilse, sağ partilerden kayacak yeni isimleri çekerken verilen bir geçici ödün, veya blöf mü? Başka tek alternatif var, o da Akşener’in yaptığı kaba hatanın farkına varıp, lafından dönmesi ve CHP’yi de kendisinin en çok ittifak görüşmesi yapma olasılığı olan partilerden biri olarak tekrar kabul etmesi... Aksi takdirde kendisine saygı ve demokratik açıklıkla ve tüm yapıcı iyi niyetiyle yaklaşan ister Behramoğlu olsun, ister demokrasi arayan sade saygıdeğer vatandaşlarımız, her biri çok büyük bir hayal kırıklığı yaşar. O bedeli de herkes öder. Akşener, bu kavgalardan “Başkan’ın yeni yardımcısı” olarak çıksa bile, o da imajıyla ve güven kaybıyla bu bedeli öder.

Siyaset bu kadar acımasız ve rakamlara bağlı bir dikenli yoldur.

17 Kasım 2017 Cuma

ECEVİT’İN DEMOKRASİMİZE TAŞIDIĞI ÖLÜMCÜL FATURALAR|BEDRİ BAYKAM | 14.11.2017


Son günlerde, Erdoğan’ın Ecevit’e saldırmak üzere seçtiği, Bill Clinton’la çekilmiş fotoğraflarından yola çıkarak Karaoğlan’ı korumak için birçok siyasetçimiz ve yazarımız seferber oldu. Birçoğu kendine göre haklı savlarla genel bir tarihçi gibi, CHP’nin eski liderini, Kıbrıs fatihi günlerini ve haşhaş konusunda Amerika’ya çektiği resti hatırlattı. Ayrıca Ecevit’i Beştepe’ye ve her saldırgana karşı korudular. Kemal Kılıçdaroğlu haklı bir şekilde Ecevit’in bir dürüstlük abidesi oluşunu da dile getirmeyi ihmal etmedi. Halk ise, bugünkü liderlerle Karaoğlan’ı karşılaştırmaya gerek bile görmeden saygısını her mecradan dile getirdi. Keşke Ecevit bugün sadece bu güzel şeylerle hatırlanabilseydi...

ŞU ÜÇ GÜNLÜK DÜNYADA BIRAKILAN İZLERİN KAÇINILMAZ MUHASEBESİ...
Şu dünyada kaç günlük ömrümüz var, belli değil. Başkanı olduğum UPSD’nin Yönetim Kurulu Üyelerinden Murat Havan, yaklaşık bir ay önce bir salı günü Doğuş Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazan Erkmen ile görüşecekti. Ne yazık ki biz o tarihte, 17 Ekim 2017’de, aynı Salı günü sevgili Erkmen’i toprağa verdik. Çok değerli bir sanatçı ve akademisyeni kaybettik. Ben Erkmen’i her zaman güler yüzü, yapıcılığı ve çalışkanlığı ile hatırlayacağım. Mekanı cennet olsun. Hayat acımasız ve kendi başına buyruk Rus ruleti gibi... Kimin kaç saniyesi, kaç gün, kaç ay daha vakti kaldı, bilen de yok. Ölümsüzmüş gibi projeler kurgulayıp yaşıyoruz, kendimize hedefler koyuyoruz, programlar çiziyoruz, ama ipler elimizde değil.

Yaşamdan ayrıldığımızda arkamızdan muhasebemizi yapacak olanlar acaba ne diyecekler, bunu her canlı biraz düşünür. Gerek örf ve adetler, gerek toplumsal kimlikler, gerek din, vefat edenlerin arkasından iyi konuşmamızı talep eder. Bizler de çoğunlukla buna uymaya çalışıyoruz. Tabii tarihe ve ülkelere yön vermiş siyasiler söz konusu olduğunda, onlar hakkında daha objektif ve kalıcı yorumlar yapmaya mecbur kalıyoruz. Yoksa, bugün Atatürk’ün veya İnönü’nün, Demirel’in veya Özal’ın veya yarın günümüz liderlerinin eleştirilmediği bir siyasi tarih değerlendirmesi yapmak mümkün olabilir mi?

ECEVİT’İN SİYASETE GİRİŞİ NASIL OLDU?
Ecevit hakkındaki bu yazıda yapacağım hatırlatmaları da, aynı objektiflik ve tarihe karşı dürüstlük açısından değerlendirmenizi rica edeceğim. Bu eleştirilerin her birini, rahmetli Ecevit yaşarken de, muhalefetteyken de, son başbakanlığı döneminde de, kendisine basından yöneltmiş olmanın rahatlığı ile bu yazıyı kaleme alacağım.
Ecevit’i çocukluğumdan beri yakından ve sahnenin içinden izlediğim için, konuyu herhalde en yakından bilenlerden biriyim. CHP siyasetinin en üst seviyede çizildiği birkaç evden biri, bizimkiydi. Babam, Ecevit’i, kendisi ısrarla yalnız Ulus Gazetesi’nde yazar kalmak istediğini söylerken siyasete kazandıran insandı. Dr. Suphi Baykam, CHP Gençlik Kolları’nın Kurucu Genel Başkanı olurken, Ecevit de o yönetim kurulunda Genel Sekreter olmuştu. Ecevit nedense bu somut izler bırakan onurlu ilk adımı hatırlamazdı ve siyasete girişini hep 1957 Ankara Milletvekili olarak kayda geçirirdi. Gerisini merak edenler, babamın hatıratını içeren ve Alptekin Gündüz’ün kaleme aldığı “En Sevdiği Güneşti” kitabından okuyabilirler. CHP’de Ortanın Solu, sanıldığı gibi 70’leri değil, 1965 yılını merkez alan bir çıkıştır.

TOPLUM BUGÜN KARAOĞLAN NOSTALJİSİ İÇİNDE, PEKİ BEN NİYE FARKLI DÜŞÜNÜYORUM?
Toplumun sol, demokrat, Atatürkçü, ulusalcı kesimleri bugün onun adını duyunca genelde son derece güzel duygular hisseder. Ben ise, bugün toplumumuzun, Ecevit’in hatalarının bedelini ödeye ödeye bitiremediğini düşünüyorum. Peki sorabilirsiniz, “Niye bu oyunbozanlığı yapıyorsun?” Önce bunun nedenini izah etsem iyi olur sanırım. Aklımdaki ve arşivimdeki gerçekleri sizinle paylaşmamın iki nedeni var. İlki, genç insanların bunu okuyup şunu anlamaları: “Demek ki öyle abartılı tutarsızlıklar yaparak ülkeyi yönetirsek, bu faturalar bize kabus gibi geri gelir ve işin içinden sıyrılamayız. Kariyerin içinden geçerken baştan sona dikkatli ve tutarlı olmalıyız.” İkincisi ise, deneyimli lider veya lider adayı politikacıların, bu yazıyı okuduktan sonra, bunu yaşamları üzerinden bir ders kabul ederek yola devam etmeleri. İleride nasıl anılacakları, aldıkları kararlar ve arkalarında bıraktıkları izlerden oluşuyor. İyi anılmak istiyorlarsa, yaşarken de bunu bilerek adımlarını atacaklar.

1970’Lİ YILLARIN AĞIR ECEVİT SENDROMLARI
Ecevit’in ağır bir egoya sahip olduğunu anladığımda, 14 yaşındaydım. Gezmiş ve arkadaşlarının başını çektiği olaylar dizisi sonucunda, Demirel hükümeti 12 Mart Muhtırası’yla istifa etmişti. Ecevit ise, 12 Mart’ın ardından, “Bu muhtıra bana karşı verildi” diyerek, CHP Genel Sekreterliği’nden ayrılmıştı! Haberlerde bunu duyduğumda “ne alaka?” diyerek küçük dilimi yuttuğumu hatırlıyorum... O günleri yaşayan objektif insanlar bilir. Böyle bir yorumla kendini merkeze alıp, hayali dev aynasına yerleştirmek kolay bir kurgu değildi. Bu karar, onu İnönü’nün ardından “3. Adam” rotasına girmesini bekleyen kitleler için de ayrı bir şoktu.
Ecevit, bu gerekçeli istifasının ardından militarizmle veya generallerle mi uğraştı? Hayır, hedefi İsmet Paşa oldu!
Ecevit yıllar sonra İnönü’ye karşı açtığı bu savaşı şöyle izah eder: “İnönü, 12 Mart’ta istifa etmememi istemiş ve istifa edersem demokratik sol hareketin yara alacağını ifade etmişti. Bunun üzerine ben İnönü’nün demokratik sol hareketi desteklemekten vazgeçmeye kararlı olduğu sonuncuna vararak kesin mücadele açmaya karar verdim.” Herhalde İnönü, bu mantığa göre, güya vazgeçmek istediği parti politikasını tam tersine sürdürebilmesi için Genel Sekreteri’ni istifasını geri almaya zorlayan tek adam olarak çelişkiler tarihine geçiyor!

ECEVİT, “HİZİPÇİ” KELİMESİNİ SİYASİ LİTERATÜRÜMÜZE NASIL SOKTU?
Kendisini açıkça veliahtı olarak seçmiş olan ulusal bir kahramana karşı savaşarak büyümeye karar veren Bülent Bey, böylece “hizip” kelimesini çağdaş siyasi literatürümüze sokan politikacı olma şerefine de erişiyor! İnönü, bu konuda 24 Ocak 1972 tarihli Cumhuriyet’te şu sözleri söylüyor: “İhtilaf bir Ecevit-İnönü ihtilafıdır. Ecevit hizipçilik yürütüyor. İstifa etmiştir. Ama partiyi idare etmektedir. Partideki buhranın sebebi budur.” Ecevit, böylece Paşa tarafından “hizipçi” olarak damgalanarak yıllarca sürecek uzun bölücülük serüvenine atılmış oluyor. Ardından 12 Temmuz 1971 tarihinde Ecevit, Paşa’nın kendisine yönelttiği “bölücülük” iddialarına karşı cevaben, 61 Anayasası’na bağlılığını ifade ettikten sonra “Böyle söylentilerin gerçekle ilgisi yoktur. Bu durumda partiyi bölmeye kalkışmak Ortanın Solu hareketine de, Türk demokrasisini kurtarma ve yaşatma çabalarına da büyük kötülük olur” diyerek kendini savundu. İnönü ise, ardından gelen süreçte, “’Tarih akımını kimse durduramayacaktır’ teranesi altında, CHP’yi kendine özgü ve bugüne kadar ona şerefle, kudretle, tesirle görev yapması imkanını vermiş temellerinden kaydırmaktır. Davranışlarındaki ‘Parti içi meçhul, memleket için meçhul’ dediğim husus budur” dedi. Genel Sekreter Kemal Satır ise Ecevit’i, “Atatürk’e karşı reddi miras yapmakla, devrimleri ‘biçimsel devrim’ adı altında küçümsemekle ve aydın-halk ikiliği yaratmakla” suçlayacaktı. Bunun ardından tarihi 1972 Kurultayı’na giderken, İnönü ekibini anti-demokratiklikle suçlayan Ecevit, şunları dile getiriyordu: “Vereceğimiz karar şudur: Demokratik bir partinin kanunlara saygılı üyeleri mi olacağız, yoksa kapı kulları mı olacağız?”

1990’LARIN ANTİ-DEMOKRATİK ECEVİT’İ
Üstteki cümleyi okursanız, ne zannedersiniz? Siyasi literatürümüzde parti içi demokrasinin ödünsüz kahramanı artık Ecevit olacaktır, değil mi? Ne gezer! 1972 Kurultayı’nı tartışmalı şekilde kazanan Ecevit, Parti’yi 70’lerde bir süre iktidara taşımayı başarmış, 1980 darbesinin ardından gelen dönemde ise, CHP kapatıldıktan sonra yerine kurulan partilere hiç girmeyerek, eşiyle bir çeşit “Karı-Koca Partisi” kurmuştur. Yapılan tüm yalvarmalara rağmen, ne SHP’ye, ne de daha sonra CHP’ye yaklaşmayı kabul etmiş, akıl almaz şekilde “sosyal demokrat-demokratik sol” ayrımı yaratarak, solu kendi içinde bölünmüş tutmaya adeta yemin etmiştir. Parti içi demokrasiye gelince, Ecevit, “DSP’ye gelen herkesin bu partinin üslubunu içine sindirmesi gerekir” diyerek, bu kavram yerine, tüm muhaliflerin en seri şekilde tasfiye edildikleri bir sistem yaratmıştır. Mümtaz Soysal’lar, Kesebir’ler, Tanla’lar, daha sonra Sema Pişkinsüt’ler, liste uzar gider...

27 MAYIS YORUMLARI VE KENDİ TARİHİNİ İNKAR
Dünya bir araya gelse birleşmem” inadındaki Ecevit, ne ilginçtir ki, siyasete döneceği 1986 referandumunun ardından, “endirekt” bir Turgut Özal destekçisi haline gelir. Bunun da yolu, tabii ki 27 Mayıs Devrimi’nin inkarından geçecektir!
Bakın Ecevit, 30 Mayıs 1960 tarihli Ulus Gazetesi’nde 27 Mayıs’ı nasıl savunmuştur:
Milli Birlik Komitesi’nin meclisin feshini de, meclise karşı bir darbe saymak mümkün değildir. Çünkü gene Anayasa Komisyonu’nun belirttiği gibi milleti temsil etmesi gereken TBMM, siyasi iktidar tarafından hakiki bir teşrii organ olmaktan çıkarılarak şahıs ve zümre menfaatine hizmet eden bir parti grubu haline getirilmiş olmak suretiyle, fiilen münfesih hale gelmişti.”

Aradan dokuz yıl geçmiş, 1969’a gelinmiş... Ecevit yine aynı tutumunu sürdürmekte, 27 Mayıs’ı övmektedir:
Ordumuz ihtilali yapmıştır. Ama ne zaman ve ne için yapmıştır? Demokrasi yıkıldığı zaman demokrasiyi yeniden kurmak için yapmıştır. Demokrasiyi eskisinden daha sağlam temeller üzerinde yeniden kurduktan sonra da bütün rizikolarını göze alarak iktidarı bırakmıştır. Eğer ordumuzda iktidar için iktidar hevesi bulunsaydı, 27 Mayıs’la eline geçmiş olan iktidar fırsatını kaçırmazdı.”
Sonra filmi Özal dönemine, 1990’a sardığımızda... Bakın Ecevit bu sefer 1990 yılında 3 Haziran tarihli Nokta Dergisi ve 27-28 Mayıs tarihli Milliyet’te 27 Mayıs hakkında bakın tam tersine neler söylüyor:
...Eğer biraz sabredilseydi, toplumla gitgide bütünleşen bu gençlik hareketi kendi başına demokrasiyi kurtararak kalıcı ve sağlam bir temele kavuşacaktı ve daha sonraki askeri müdahalelerin yolu açılmamış olacaktı.
Fakat silahlı kuvvetlerdeki bir grup buna izin vermedi. Sanırım bunda askeri toplumsal değişimde öncülüğü sivillere kaptırmaktan duydukları kaygı da etken olmuştu.
Askerler ‘demokrasiyi kurtarma’ iddiasıyla harekete geçtikleri halde, demokrasiyi büsbütün önleyici girişimlerde bulundular.”
Ne yapabiliriz ki, gördüğünüz gibi, anlaşılan oportünizmde sınır yoktur! Aradan 30 yıl geçmişse, demek ki insan her dediğini inkar edebilir. Yalnız şöyle bir sorun da vardır: Ecevit, o dönemde, 1960’ı takip eden aylarda, salt bu satırları yazan bir gazeteci değildir. Aynı zamanda sorumluluk alarak Parlamento’ya, Kurucu Meclis’e girmiş, 27 Mayıs Devrimini fiilen destekleyen bir siyasetçidir. Devrimi övmekle kalmamış, o rejimin maaş alan, dokunulmazlık hakkına sahip bir politikacısı olmuştur.
87’den 90’ların başlarına kadar SHP’ye karşı üst üste solda yenilgiler alan DSP, onun bu bölücü rolünü çok iyi değerlendiren Özal’ın kendisi için koruyucu yasalar çıkarmasıyla ayakta kalır. Daha sonra da Özal’ın çokça eleştirilen cumhurbaşkanlığı adaylığı sırasında, diğer partiler aralarında anlaşıp “sine-i millet”e dönme kararı alırken, Ecevit bu şekilde oluşacak boşlukla yapılacak bir uydurma seçime katılmamak için söz vermez. “Hele siz bir istifa edin, biz o konuyu o zaman görüşürüz” gibi inanılmaz bir cümle kullanır. Böylece, Özal’ın Cumhurbaşkanlığına mani olmak için “sine-i millet”’e dönme alternatifi suya düşer. Özal rahat nefes alarak koltuğa çıkar, Ecevit yine tüm diğer seçimlerde olduğu gibi solun aleyhine çalışmıştır.

TAYYİP ERDOĞAN EFSANESİNİN ANA KÖKENİ OLARAK ECEVİT
Gelelim o korkunç 1993-1994 sürecine... Yaklaşan ‘94 yerel seçimlerinde, solu birleştirip Refah Partisi tehlikesini zamanında durdurmak için Taban Operasyonu hareketini başlatmıştık. Kurucu ve sözcüsü bendim. Geniş bir yelpazede büyük dernekler, sendikalar, aydınlar o çatı altında buluşup sol partilere çağrı yapmışlardı. İlk yanıt kesin şekilde Ecevit’ten geldi: Özetle “Bizi yok sayın, hiçbir birleşme girişiminin içinde bulunmayacağız” diyordu. Baykal ve Karayalçın da, sanki Ecevit’in bu kapıları kapatmasından güç alarak rejimin ciddi tehlikede olduğunu açıkça belirtmemize rağmen birleşmediler. Sonuç mu? RP, Ankara ve İstanbul’u 1994 Mart’ında sırasıyla % 27.33 ve % 25.19 gibi komik rakamlarla kazandı ve hala elinde tutuyor! Ecevit, adeta kendisine yalvaran makaleler döşenen yazarları, evine ayağına giden akademisyen profesörleri terslemeyip solda birliğe yanaşsaydı, sol, açık farkla her iki kenti de, ülkedeki belediyelerin çok büyük kısmını da kazanmış olacaktı! (Ankara’da ise SHP-CHP işbirliği de yetiyordu, ama tüm ölümcül ikazlarımıza rağmen intiharı tercih ettiler)

SON DÖNEMLERİNDE “FETHULLAH GÜLEN HAYRANI” OLARAK ECEVİT!
Saymakla bitmez... Aslında her şeyi genişçe ele alarak bir kitapta buluşturmayı hak eder bu konu.
Ecevit, sebep olduğu belediyelerle gelen seçim hezimetine rağmen pişmanlık duyacağına, yeni kavramlar icat ederek solu bölmeye devam etmiştir. Kadınların Ankara’daki “şeriata karşı yürüyüş”ünü gülünç demagojilerle deforme ederek “bunu dine karşı bir tavır” olarak afişe eden Ecevit, “dine saygılı laiklik” kavramının da mucitliğini üstlenmiştir! Cumhuriyet’in henüz 73. yılında iken bu kavramı yumurtlayarak, tüm laik-demokrat Atatürkçüleri böylece Erbakan’ın arzuları doğrultusunda “dinsiz veya dine saygısız” ilan etmiştir. Solun parlamentoda gündeme getirmesi gereken kararlar, onun yüzünden 1990’larda ancak MGK’larda alınabilmiş, onlar da uygulanmadığı için ülke darbe sendromları ve şeriat başkaldırıları arasına sıkışıp kalkmıştır.
Örneğin hangimizin aklına gelirdi ki, 1999 yılında ülkeyi inleten Fethullah kaset krizi henüz üzerinden belki yarım sene geçmeden unutulmuş gitmiş olacak da, ülkemizin saygıdeğer başbakanı bir “sivil toplum örgütü lideri”(!) olarak gördüğü bu büyük insanı her Allah’ın günü öve öve bitiremeyecek, onunla el ele, kol kola pozlar vererek kendisini solun gözünde zararsız bir hayırsever milliyetçi olarak gösterecekti! Hadi itiraf edin bakalım, hanginiz bu kadarını beklerdiniz? Veya solda birliği sürekli reddeden bu insanın, sağ partilerle bir dörtlü koalisyona nasıl evet dediğini de tarih unutmaz...

KEŞKE ECEVİT....
Keşke Ecevit, 1970’lerde liderliği süresince dağa taşa adı yazılan o efsanevi “Karaoğlan” kimliğiyle kalabilseydi... Keşke Ortanın Solu’nun 70’lerdeki o ikinci rüzgarından sonra, kitlelere kapsama alanını genişleterek güven verebilseydi... Keşke 80 Darbesi’nden önce Parlamento’da sağ liderlerle de diyaloga girip, ısrarla anti-terör yasalarını çıkartıp, belki o darbeye mani olabilseydi... Keşke 80 Darbesi’nden sonra gemisine sahip çıkan kaptan olarak, solu DSP ile böleceğine, CHP’nin tekrar açılması için mücadele veren ana kişi kalsaydı... Keşke 80 sonrası tam tersine solda birlik için çabalayıp, Türk siyasetinin ekseninin %35 sağa ve aşırı sağa daha da kaymasına engel olabilseydi ve fakir kitleleri soldan umut besleyemez bir köşeye sıkıştırmasaydı... Keşke ödünsüz laiklik kavramına sadık kalıp, “dine saygılı laiklik” gibi bir kavram uydurmasına (sanki diğerleri saygısızmış gibi) ve tarikat liderleriyle flörte tenezzül etmeseydi... Keşke toplumun ve diğer sol partilerin tamamı ile inatlaşarak, kendini eşiyle beraber iki kişilik bir politbürodan oluşan bir DSP’ye kilitlemeseydi. Keşke son Başbakanlık döneminde, hakkını arayan işçilere meydan dayağı atan polislere hükmedip mavi gömleğine ihanet etmeseydi. Keşke, keşke, keşke... Tarih yalnız bunlarla bile, eski hatalarına rağmen çok farklı akar, Türk demokrasisi bugün içine düştüğü bu ağır bunalım noktalarında olmazdı.

SONUÇ: KALICI VE DEĞİŞMEZ BİR HAYAL KIRIKLILIĞI
Varsın sayın Kılıçdaroğlu, siyasetin dışında ve uzağında olduğu o yıllardan, Ecevit’i “demokrasinin Karaoğlan’ı, mavi gömlekli umudu” olarak tanımaya devam etsin. Ama ben gencecik beyinlerin, bu bilgilerin uzağında kalarak Ecevit’i solun romantik ve buğulu gözlerle anılan muhteşem ve yeri doldurulmaz lideri olarak görmelerini kabul edemem. Tarih denilen alan ve verilere dayalı bir kayıt merkezi varsa, gerçekler suyun yüzeyine çıkmaya mahkumdur. Size bugün burada bilinmeyen iddiaları veya büyük sırları anlatmadım. Herkesin ulaşabileceği bilgileri hatırlatarak, bir portre çizdim. İnönü’nün Partisi’nden istifasına neden olması, Ecevit’e çıkaracağım faturaların en hafifi. İnsanlar “dönem değişti, lider de değişmeliydi” diyerek kesip atabilirler. Ama, darbeden sonra gemisini terk edip gitmek, solun birliğine yıllarca tüm ikazlara göz kapayarak engel olmak, siyasal kavramları ters yüz etmek, kendi kökenlerini inkar etmek, tarikatçıları “başımızın üzerine” yerleştirmek affedilebilir gaflar veya zaaflar değildir. Bugün yaşadığımız her türlü anti-demokratik siyasal iflasın doğrudan kökenidir.
GENÇLERE VE GÜNÜMÜZ SİYASETÇİLERİNE BİR ÖĞÜT: Değişen gündemlerin sizi hasbelkader kurtardığı ortamlara güvenerek siyaset yapmayın. “Dün dündür, bugün bugündür” diyerek siyaset yapmayın. Çizginizi koruyarak siyaset yapın. Yoksa beter durumlara düşersiniz.