28 Şubat 2017 Salı
22 Şubat 2017 Çarşamba
ATATÜRKÇÜLER KORKMAZ, EY YOBAZ GAFİLLER! | BEDRİ BAYKAM | 21.02.2017
Onlar hep böyleler: Hem hep
mağdurlar ve acıklı hallerine ağlanmasını isterler, hem de... durmadan tehdit
ve şiddete rücu ederek kendilerine biat etmeyen herkese lanet okuyarak dehşet saçmaya
başlarlar.
Yobazlık asırlardır var. Yobazlık
asırlardır en sahtekar şekilde dini kullanarak yakıyor, yıkıyor, insan
öldürüyor, ağzından salyalar akarak kadınları taşlıyor, tecavüz ediyor... Din gibi
yüce bir duyguyu kardeşlik ve yardımlaşma yaymak yerine kirli emelleri için kullanarak,
bütün bu ağır suçları işleyen katil ve hırsızların küstahlığı, ne yazık ki
alçaklıkları oranında artıyor.
Sevgili Müjdat Gezen’in
başına gelenler, tüm Türkiye’nin her an içinde yaşatıldığı ateş çemberi ve
şiddet sarmalının, nispeten ucuz atlatılmış dramatik bir vakası.
BU KAÇINCI ALÇAKLIK???
Geçmiş, yobazların sözde din
uğruna işledikleri sayısız kıyımla, toplu cinayetlerle, ektikleri karanlık
tohumlarla dolu.
Son yüzyılda da coğrafyamız fazlasıyla
bunları yaşadı. Hep irili ufaklı alçaklıklar, insana ve Allah’a ihanetlerle
yüklü bir vakalar dizini. Menemen’de Kubilay’a saldırıp kafasını kör testereyle
kesenler de bunlar, Kahramanmaraş’ta aydın halkı acımasızca yakıp yıkanlar da
onlar, Madımak’ta toplu ayin yapar gibi “işte
bu cehennem ateşi” diyerek masum sanatçı ve yazarları canlı yakan da onlar,
aydınlarımızı, gazetecilerimizi, can dostlarımızı kalleş cinayetlerde öldüren de
onlar, oruç tutmayan veya bira içen gençlere saldıranlar da onlar... En
sevdiğim yazar arkadaşlarımı yok edenler de onlar, bana arkadan saldırıp
bıçaklayanlar da onlar, kadınlara her fırsatta şiddet ve tecavüzü reva gören de
onlar...
Aynen IŞİD gibi, dinle hiçbir
alakası olmayan, Müslümanlığı din kavramından çıkarıp ölüm ticareti haline
dönüştürmeye çalışan terör örgütleri gibi, sapkın Ortaçağ fikirlerine boyun
eğmeyen herkese en şeytani saldırıları hazırlayanlar da onlar...
Sanata tüküren-saldıranlar da
onlar, Şan sinemasını yakanlar da onlar, heykellere saldıran, dinamitleyen de
onlar, “barış” kelimesine katlanamayan da onlar...
Onların karşısında da hep
dünyanın en güzel insanları: Genç Teğmen Kubilaylar, dünya iyisi Prof. Muammer
Aksoylar, gazetecilik deyince akla gelen ilk isim olan Uğur Mumcular, dünya
beyefendisi Ahmet Taner Kışlalılar, din konusunda baş edemedikleri Bahriye
Üçoklar, Turan Dursunlar, Atatürk ışığını taşıyan Necip Hablemitoğulları ve
daha niceleri...
YOBAZLAR MÜJDAT GEZEN’İ YILDIRABİLİR Mİ?
İki gün önce “onlar” yine iş
başındaydı... Sanat dünyamızın yüz akı, halkın gururu, tiyatro ve mizahın
efsanevi ustası Müjdat Gezen’in ve ekibinin eğitim verdiği sanat merkezini
kundakladı ortaçağ yobazları. Sanat üretilen, içinden özgürlük fışkıran bir
noktaya tabii ki tahammülleri olamayacaktı. Özgür düşünce, sanatsal yaratım ve
evrensel dostluk, bunların maalesef düşman olarak yetiştirildikleri içi boş birer
kavramdan ibaret. Bilinçaltında kıskandıkları büyük aydınlara ve eserlerine
saldırarak kendi yobaz karanlık alanlarını korumuş oluyorlardı sanki. Yaratılmaya
çalışılan ortam, malum. Basılan, tehdit edilen kitapçılar, yayıncılar, sokakta
derdest edilen HAYIRcı gençler, hissettirilmek istenen ağır baskı ortamı, her
an tutuklanan milletvekilleri, her sabah yeni operasyonlarda onlarca OHAL
gözaltısı, devlet katının tarafsızlığı hiçe sayılarak sürdürülen açık referandum
propagandaları... Çaresizlik içinde, bunların yardımıyla 16 Nisan’da sopayla
sonuç almaya çalışan bir anlayış!
Müjdat Gezen, bu ülkede her
yaştan insanın gönlünde, kalbinde, ruhu ve beyninde taht kurmuş bir cesur yürek.
İşin en acıklı tarafı, kendileri ödlek ve genelde yüzsüz, içi boş birer insan
müsveddesi olan bu alçaklar, yaptıkları affedilmez kundaklama eylemiyle Müjdat
Gezen’i korkutabileceklerini, durdurabileceklerini sandılar! Allah sizi
inandırsın, ne yaptıklarından bu kadar habersizler! Bir Atatürkçü’yü
korkutmalarının mümkün olmadığını bile bilemeyecek kadar cahiller. Herkesi
kendileri gibi arkadan vuran birer alçak sanıyorlar. Beyinlerinin çapı ancak bu
kadar.
Müjdat Gezen, asırlar boyu
hatırlanacak dev bir insan. Onunla yobazların tümü gelse baş edemez. Müjdat’ın
dediği gibi, onlar belki bizim göğsümüzü siper ettiğimiz Cumhuriyet’e saldırırken
bizi fizik olarak yok edebilirler, ancak hiçbir zaman sanat eserlerini,
Cumhuriyet’e ve Atatürk’e olan bağlılığımızı yok edemezler. Aslında içinde
yüzdükleri boşluk dehşet verici...
ATATÜRKÇÜLER BÖLÜNMEZ, SARSILMAZ, YOLUNDAN DÖNMEZ!
Müjdat “dünyanın belki ilk parasız özel okulunu” açmış. Dünyanın en
bonkör, en gönlü zengin, en sevecen, en dost canlısı insanlarından biri.
Onunla, Ferhan Şensoy’la, Genco Erkal’la, Ataol Behramoğlu’yla, Orhan Aydın’la,
Rutkay Aziz’le, Uğur Dündar’la, Soner Yalçın’la, Yılmaz Özdil’le, geçmişte hapiste
demokrasi nöbeti tutmuş Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, şimdi tutan Musa
Kart’la, Turhan Günay’la, rahmetli Tarık Akan’la, İlhan ve Turhan Selçuk’la ve
onca diğer sayısız değerli sanatçı dostumuzla arkadaş olmak, beraber nefes
almak, hayatımın en büyük güç kaynaklarından ve gururlarından biri... Benim
için de, tüm Atatürkçü, aydın, yurtsever insanlarımız için de... Herkes şunu
bilsin ki, biz kararlı ve sağlam bir bütünüz. Korkutulamayız, bölünemeyiz, sarsılamayız...
Dost-düşman, hiç kimse bunu aklından çıkarmasın...
Merak ediyorum: Failler bulunacak
mı? Yoksa mesela Fenerbahçe otobüsünü kurşunlayan alçaklar gibi araziye karışıp
alçak eylemleri yanlarına kar mı kalacak? Bu eylemi planlayan ve azmettirenler
ortaya çıkacak m? Yine merak ediyorum, bu kundaklamanın faillerinin ortaya
çıkması için kimler gerçekten sabahtan gece yarısına tam gün çalışıp didinecek,
kimler -demeç verseler bile-umursamama
sendromuna kapılacaklar??
YANDAŞLARA AYRI HUKUK MU VAR?
Mesela Müjdat Gezen’i, Yılmaz
Özdil’i, gururumuz Atatürkçüleri durmadan hedef gösteren Akit, olayın ardından “P.....nk Müjdat’a büyük şok!” manşeti
atarken, hiçbir savcı anında buna dava açmıyorsa, sormamız lazım: yandaşların artık doğrudan ayrı hukukları
mı var? Emniyet, doğrudan hedef haline getirilen noktalara, önceden önlem
alacak mı, yoksa seyir mi edecek akışı? İş işten geçtikten sonra alınan önlemler
pek bir işe yaramıyor da...
Bir detay haber gözüme
takıldı bütün bunların ortasında: İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 700 bekçi göreve alacakmış. Bunları nasıl
seçeceksiniz? Şartnameyi okudum, güzel ve mantıklı yazılmış; ama nihai sonucu
merak ediyorum. Bunlar arasında tesadüfen Alevi olacak mı? Tesadüfen solcular, Atatürkçüler
olacak mı? Bu işi alacağınız bekçilerin
siyasi ve dini görüşü tesadüfen Türk halkının içinden kaşıkla alınmış temsili
bir kesit mi olacak yoksa hepsi “tek tip” mi olacak? Hani hep şikayet
ederdiniz ya, “insanlar görüşüne,
kıyafetine göre fişleniyor!” diye, sizler kimseyi fişlemezsiniz değil mi?
Umarım bu konularda toplumu rahatlatırsınız...
Gö-re-ceğizzz derdi eski bir
sevgilim, otuz yıl öncesinden... Gö-re-ce-ğizz!! Yaşayarak göreceğiz sevgili
Odatv ciler...
16 Şubat 2017 Perşembe
KAZANMA KARARLILIĞI KORKUSUZLUK GEREKTİRİYOR! | Bedri Baykam | 15.02.2017
Aslında
bugün benden farklı bir yazı okuyacaktınız, ama son anda gecenin 04.00’ünde
ODAtv sitesinde okuduğum Kerem Çalışkan’ın yazısı, beynimde uçuşan diğer güncel
dertlerimizi tetikledi. Ezcümle şunu diyordu Çalışkan yazısında:
“Ya millet ‘Tek Adam’a böyle
toptan bir yetki vermek istemezse… O zaman millet terörist mi olacak? Ama
Erdoğan’ın bu sözleri aslında referandum sonrası için şimdiden bir manevra
düşündüğü kuşkusunu doğuruyor…
Erdoğan şimdiden tıpkı 7 Haziran
2015 seçiminden sonra yaptığı gibi eğer kaybederse ‘Bunu saymam’ demeye
hazırlanıyor…
Kaybederse, ‘FETÖ-PKK kumpas
yaptı, hile yaptı’ gibi şeyler söylemeye hazırlanıyor…Türkiye şimdiden
Erdoğan’ın 16 Nisan sonrası girişebileceği bu tür manevraların, bu tür
kumpasların önünü kesmelidir..
Erdoğan Türkiye kamuoyu önünde
sandıktan ‘Hayır’ çıkarsa bunu kabul edeceğini ilan etmeye zorlanmalıdır…
Bunu hem muhalefet partileri, hem
MHP hem kitle örgütleri ve STK’lar istemelidir…”
ERDOĞAN’A BÖYLE ALTIN TEPSİDE BİR FIRSAT SUNULAMAZ
Sevgili Kerem Çalışkan’ı ve tüm demokratik ortamımızı
uyarmak istiyorum. Erdoğan ve yandaşlarının, ekibinin nasıl bir güç sarhoşluğu
tırmanışında olduğunu bilmeyen yok. Böyle bir ortamda toplum kendi evhamlarını,
kaygılarını ve hatta paranoyalarını “karşı tarafa” hissettirirse, o cephe de yeni
merdivenlerin ayaklarının altına serildiğini hisseder. Demek istediğim, siz kalkıp ülkedeki gücün en dev
lokmasını zaten elinde tutan kişiye “seçimi
kaybedersen, sonuçları kabul edeceksin değil mi?” diye sorarsanız, o da bu
fırsatı gökten kucağına düşen koca bir hediye olarak görür! Önce içinden “demek böyle alternatiflerimiz de varmış!” der,
ardından da bu konu etrafında beyin fırtınası için kurmaylarını toplar. Ondan
sonra da TABİİ Kİ Çalışkan’ın duymak
istediği yanıtı verecek hali yoktur. En iyi ihtimalle “bakarız artık o seçimlerde şaibe var mı yok mu” şeklinde bir
sıvışma ile o yanıt geleceğe havale edilir ve keyifle cebe yerleştirilen bu
yeni büyük silah okşanmaya ve kurgulanmaya bırakılır.
Hiç kimsenin, Erdoğan’a “Bu referandumun neticelerini sayacaksınız
değil mi, lütfen bunu yanıtlayıp bizi rahatlatın” diye bir soru yöneltme
hakkı yoktur. Çünkü bunu yaptığınız andan itibaren, Erdoğan arzuladığınız
yanıtı vermeyeceği gibi, toplumda böyle oyunbozanlıkların kabulüne de yer ve
imkan olduğunu büyük bir keyif ve huzurla keşfetmiş olacaktır. O andan itibaren
bunu legal ve somut bir şekilde gündeme düşürülmüş bir olasılık, bir B planı
olarak algılayacak, karargah masasına bunu öyle not düşecektir. Üstelik bu soru
sorulduğu an, EVET cephesinin bilinçaltı da olsa psikolojik olarak mağlubiyete
de kendini hazır hissedebilmesi engellenmiş olacaktır. Bu nedenle, ne Çalışkan
o iyi niyetli yazıyı yazmış olsun, ne de bizler okumuş olalım derim.
RAKİP HOCAYA “KAZANABİLİR MİYİZ?” DİYE SORULMAZ!
Hiç kimsenin, hiçbir tehdidin
halkın yanıtının önüne geçebileceği fikrini ne yayalım, ne de kendimiz
düşünelim. Demokratik ve hukuki tüm yaşamsal hakları ve özgürlükleri için
kocaman bir HAYIR demek için çalışan tüm kesimler, yani gazeteciler, ev kadınları,
kitle örgütleri, üniversite öğrencileri, milletvekilleri, esnaf, emekliler, her
şeyden önce bu referandumu KAZANACAKLARINA kendileri inandırmalı ve hatta
şartlandırmalıdırlar. Bu inanç, kendi
bünyesinde rakibinden bir “hak” bekleyişi içinde olamaz. Bunu yapmak, futbol
maçında rakibin hocasına veya başkanına, “izninizle
sizi yenebilir miyiz?” demeye benzer. Veya taraf tutan hakemden benzer bir
izni istemeye... Referandumdan “hayırlı” bir sonuç bekleyen toplum bu
gergin ortamda kazanacağına inanmazsa, kazanamaz. Zafere inanmazsa, birbirini
sandığa gitmeye de inandıramaz, kararsızları da ikna edemez. “Biz bu maçı hakeme ve polis baskısına
rağmen kazanırsak, acaba Federasyon bu maçı tescil eder mi?” diye bir soru
soran takım, maçı almasını zorlaştırmamın yanı sıra, “O” Federasyonun da “demek böyle yetkilerim de olabilirmiş”
diye kötü düşüncelere dalmasını sağlar. Bir hatırlatma daha: Adil Gür’ün kimseyi ikna etmeyen verdiği son
rakamlarda bir gerçek payı olsaydı, Erdoğan anketler konusunda o morali bozuk
demeçleri verir miydi?
Toplumun yaşadığı
paranoyalar, çeşitli kesimleri hem otosansüre, hem saçma davranışlara, hem de
mantık ötesi düşüncelere taşıyabiliyor. Doğan grubunu, İrfan Değirmenci’yi
Kanal D’den çıkarmaya taşıyan korkular, Fatih Çekirge’nin aynı mantıkla sırf
“Evet” diyerek güçten yana saf tutmasını görmezden gelen pratik tavırlar, hep
bu çalkantılı ve us dışı girdaba kapılmış toplumun kendisine reva görebildiği
tutarsızlıkların uzantısı.
ŞİDDET BEKLENTİLERİ/ÇAĞRILARI!
Toplum aynı zamanda, bir
şiddet beklentisi içinde. İkiye ayrılıyor bu korkunç şiddet beklentisi:
Birincisi, bilerek dozu arttırılan gergin ortamda, referandum öncesi
yaşanabilecek ağır tehditler ve hatta şiddet maceraları. İkincisi ise şayet
HAYIR kazanırsa oluşacak artçı kaos ve şiddet ortamı. Ya da özellikle HAYIR diyenlerin
bazı kesimlerinde görülmeye başlanan “bunlar seçimleri kazanırlarsa, bize yaşam
hakkı tanımazlar, bizleri yok ederler” düşüncesi. Bu da eşit derecede sağlıksız
bir düşünce. Bunu düşünmek, “çağırmak”, bunu bir beklenti ve saplantı haline dönüştürmek
yalnız karşı tarafa yarar.
Yanlış anlaşılmasın. Her
fırsatta sağa sola saldıran çeşitli yobaz unsurlar, yine etrafta meydanı boş
hissedip, iktidarın da onlara sağladığı bilinçaltı-üstü güçlerle aydınları
hedef gösterip, ortalığı yaşanamaz hale dönüştürmek için bir çaba içindedirler. Malum kışkırtıcı kanalın programcısının Yılmaz
Özdil’e ve özellikle Müjdat Gezen’e yönelik saldırıları, tehdit ve küfürlerini
görecek kadar gözü hala açık savcılar umarım bu ülkede var. Demokratik
toplum, bu akıl almaz ve kabul edilemez saldırılara sessiz kalamaz, sinemez,
görmezden gelemez. Bu hatayı yaparsa, malum güçler “demek meydan bu kadar
boşmuş” derler ve artık her yeni hamleyi de kendilerinde hak görürler. Bu bir
satrançtır. Demokratik özgür toplum, yıllardır şehir planlamacılığı açısından polemikleri
süren “Taksim’e Camii” projesinin 24 saatte oldu-bittiye getirilerek uygulamaya
konmasını seyredecek kadar şaşkın ve hazırlıksız yakalanmaya müsait, farklı bir
ortama itilmiştir. Boks deyimiyle bu
“grogi” durum, ortalığın hukuk dışı saldırılar ve tehditlerle bir kargaşaya dönüşmesine
seyirci kalma noktasına taşınırsa, bu demokratik Türkiye’nin intiharı olur. Hiçbir kişi veya kurum, demokratik savunu
ve mücadele reflekslerini kaybedemez!
İşin özeti şudur: Provokasyonlara
gelmeden, kendi alanını, söylemini ve varlığını korumak. Çünkü Saray
yandaşları, provokasyonları, gerek dillerinde, gerek sokakta yukarıya doğru pompalayarak
dozu arttıracaklarını belli etmişlerdir. Bu hassas denge, demokratik,
Cumhuriyetçi, Atatürkçü toplum kesimlerinin bu kriz günlerinden “kazanan”
olarak çıkmalarını sağlayacak ana unsurdur.
CHP AYM’YE GİTMEMEKTE HAKLIYDI
Çeşitli Atatürkçü yakın
dostumun yazdıkları tüm eleştirileri okumuş olmama rağmen, CHP’nin de bu zor
dönemde önüne çıkan hassas konuda doğru bir karar aldığını savunuyorum.
Referandum ve yasa tasarısı, her açıdan AKP ve RTE’ye yarayacak bir hamle
olurdu. Aldığı geçmiş kararlara
baktığımızda, bugünkü mahkeme yapısından “Hayırlı” bir karar beklemek, mantıklı
bir davranış olmazdı. Üstelik, ülkenin bugün içine itildiği psikolojik
savaşlarla dolu yoz ortamda “gördünüz mü, kendilerine güvenmedikleri için
AYM’ye gidip, referandumdan kaçmaya çalıştılar” cümlesi, Demokles’in kılıcı
gibi iktidarın elinde sallanan bir büyük silahtı. O silah şimdi kullanılamaz
duruma düştü. Bu demagoji imkanı ellerinden alındığına göre, “Hayırcılar
teröristtir” saldırısından Numan Kurtulmuş’un ağzından geri adım atıp şimdilik
vazgeçtiklerine göre, önümüzdeki günler, EVET diyenlerin kendi adamlarının, dev
tartışma masalarında yeni Zihni-Sinir proceleriyle suyu
bulandırma çabalarını devreye sokacaklarının habercisi olmuştur. Buna hazır
olun, ama yeter ki sizler kendi sinirlerinize hakim olun! Unutmayın, Satranç oynuyoruz! Hem de biz vezirsiz oynamamıza rağmen
kazanmak durumundayız. Silahımız ise orantısız zekamız, zafere olan
inancımız ve dayanışmamız!
3 Şubat 2017 Cuma
TÜRKİYE RENK DEĞİŞTİRİYOR, “KAHVE”YE DÖNÜŞÜYOR! | Bedri Baykam | 3 Şubat 2017
BAHÇELİ VE AKP, “KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ...”!!
Son hızla her yerde farklı
paneller, girişimler, kampanyalar düzenleniyor ve Türkiye’de demokrasiyi savunan
kesimler, üzerlerine çökertilen kara perdeye karşı tepkilerini ortaya
koyuyorlar. İlginç bir şekilde “evet”ler
nasıl olsa kazanır diyen anlayışa karşı, son bir hafta, on gündür işin renginin
kamuoyunda değişmeye başladığını görüyoruz. Özellikle MHP tabanının büyük
oranda “Hayır” tercihini kullanacağı
ortaya çıkmaya başladıktan sonra, iktidar kanadının özgüvenlerinde ciddi oranda
bir sarsılma oldu. Şu günlerde hangi panik toplantıları yaptıklarını hayal bile
edemiyorum. Saray’a tasarının onaya geç yollanmasında bu etken oldu mu?
Bilmiyorum, olabilir. Çünkü, Bahçeli yardımıyla, evdeki ya da TBMM’deki
hesaplar çarşıya uydurulamazsa, AKP’liler resmen kendi başlarına Bahçeli’nin
ördüğü çorapla kazdığı kuyuya düşecekler. Bunu bir tweet’de şöyle özetledim: “Kaş yapayım derken göz çıkarmak: Ülkenin
bütün karar mekanizmaları elindeyken bir referandum icat edip altında ezilmek!
Hayret bi şey!”. Sonuçta kamuoyunun, kendi arasında konuşsa bile nedenini somut
olarak öğrenemediği bir gerekçeyle Bahçeli’nin attığı ters takla ile gündeme
oturttuğu referandum, belki de Erdoğan ve Bahçeli’nin siyasi kariyerlerinde ciddi
bir düşüşü tetikleyecek.
BARIŞ BLOKU–YURTTAŞLAR GİRİŞİMİ PANELİ
Bugün BARIŞ BLOKU ve
Yurttaşlar Girişimi’nin ortaklaşa düzenledikleri referandumla ilgili panele izleyici
olarak katıldım. Altan Öymen, Rıza Türmen, Hüsamettin Cindoruk, Ertuğrul
Yalçınbayır gibi isimler katıldı. Cindoruk, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden
ihracının yakında gündeme gelebileceğini hatırlattı. Ayrıca Türkiye’yi, Eski Türkiye/Yeni Türkiye diye ayıranlara karşı “Eski
Türkiye’nin meşru müdafaa” hakkı doğduğunu hatırlattı ve Demirel’in Külliye
açılışında 2002’ye kadar tüm Cumhuriyet döneminin hesabını verdiğini
hatırlattı. Bu da panelde vurgulanan bir diğer konuyu gündeme taşıdı: “650 katrilyonluk bir bütçe, denetimsiz
olarak tek kişinin eline verilebilir mi?” Türmen, meşruiyeti olmayan bir
süreçle, tüm güçleri tek elde toplayacak bir insanın demokrasiyle ilişkisini
kesip, ülkeyi çok daha büyük kutuplaşmalara ve gerginliklere taşıyacağını
savundu. Altan Öymen, OHAL şartlarında bu referanduma sağlıklı bir şekilde
gitmenin imkansızlığını vurguladı. Yalçınbayır, Kopenhag kriterlerinden de
uzaklaştığımızı vurguladı. Sonuçta vurgulanan ana konu, halkın haksızlıklara
isyan etme hakkı olduğu ve normal bir düzende hukuk ve anayasanın getirdiği
teminatlarla bu tepkilerin fazlasıyla karşılaması gerektiğiydi. Halbuki tam
tersine, Türkiye’de hukuk düzeni uçurumdan düşercesine yok oluyor. Bu
gerçeklerle herkes yüzleşirken, çeşitli vesilelerle AKP’ye omuz veren
gazeteciler ve bazı STK’cılar da gözümün önünden film şeridi gibi aktı gitti. O
salonda bir çok “Yetmez ama Evet”çiyi de içim sızlayarak izledim. Her biri
benimle fazla göz göze gelmemeye çalışarak hangi gerekçelerle bugün HAYIR
diyeceklerinin dökümünü çıkarmakla meşguldüler. 2010 Referandumu’nda iktidara
verdikleri desteğin ağır bedeli halen ülkenin burnundan fitil fitil gelirken, ben
aralarında bir pişmanlık ve özür manifestosu yazana henüz rastlamadım.
Bekliyoruz... Bunu sormanın ne yeri, ne zamanı.
HER RENKTEN UÇLAR “HAYIR”DA BİRLEŞTİ!
Aslında ortaya çıkmakta olan siyasi tablo son derece
ilginç. AKP/MHP’nin oluşturduğu çelişki ve dünü inkar üzerine kurulu cephe
dışında, “HAYIR”da birleşen o kadar farklı siyasi uç var ki! Aslında inanılmaz
bir cephe oluşturuyorlar. Düşünün ki
en sağda Saadet Partisi var. Ondan sonra MHP tabanının en az 2/3’ünün, belki ¾’ünün
hayır dediği ortaya çıkmış durumda. Cindoruk’un temsil ettiği eski merkez sağ
kalıntıları dışında, tabii ki Hayır cephesinin merkezinde CHP var. Vatan
Partisi, en sert ve en organize gruplar arasında başı çekiyor. Onun hemen
yanında HDP var! Hani AKP’nin çeşitli tutuklamalarla milletvekillerini,
belediye başkanlarını felç ettiği, referandum için çalışamaz hale getirdiği
eski uzlaşma günleri ortağı HDP... En uç solda ise sayısız sosyalist parti var.
TKP, EMEP, DİP, ÖDP... Bunlara başta Haziran Hareketi gibi siyasi platformları
da ekleyebiliriz. Sivil toplum kuruluşları zaten son derece hareketli. ADD’den
ÇYDD’ye, Milli Merkez’den Kadın Kuruluşları Birliği ve başta Sanatçılar
Girişimi olmak üzere tüm sanatçı örgütlerine kadar, herkes tehlikenin farkında.
Ama durup üzerine yoğunlaşıp “vay canına” diyebileceğimiz çok güzel bir nokta
var. Saadet ve CHP arasında, HDP ve MHP
arasında, Vatan Partisi ve Haziran Hareketi arasında normalde timsahlı dereler,
uçurumlar var. Buna rağmen bu çok farklı odaklar, farklı renkler, farklı
söylemlerle, farklı gerekçelerle ve farklı kaygılarla da olsa, HAYIR’da
birleştiler. Bu çok önemli bir olay. Ve son derece büyük bir demokrasi
bilinci, olgunluğu... Burada EVET’çi siyasilerin “Gördünüz mü, FETÖcülerle, bölücülerle, teröristlerle birleştiler”
gibi aciz ifadeleri dışında yapabilecekleri hiçbir şey yok! Tam tersine tüm Özgürlükçü-Cumhuriyetçi-Demokrat-Milli-Ulusal,
adına ne derseniz deyin, TÜRKİYE’yi savunan tüm güçler HAYIR diyorlar! Demokrasi
ve onun ötesinde insanlık vicdanının emrettiği
gibi her düşünceden namuslu insanlar, aynı hedef doğrultusunda ayrı
paralellerde olsa bile birleştiler. İşte bu iktidarın en çok korktuğu,
çekindiği noktaydı ve gerçekleşti.
METİN FEYZİOĞLU’NUN ÇABALARI ÖRNEK ALINMALI
MHP tabanının itirazının da,
MHP’li muhaliflerin ötesinde bir kapsama alanı olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu ya
da bu sebeple muhalifleri desteklemiş olan parti örgütü dışında, Bahçeli ile
hareket eden seçmen kitlesinin kolay kolay hazmedebileceği bir durum yok
ortada... Sonuçta şu anda birbirleriyle Gezi’de bile Bahçeli zoruyla
kaynaştırılmamış olan ülkücülerin önemli bir kesiti ve Haziran Hareketi, bu gidişat karşısında
oluşan cephenin parçası halindeler ve üstelik bunu kesinlikle sorun haline
getirmeyecek bir düşünsel berraklık ve olgunluk içindeler. Şu anda herkesin
birbiriyle olan siyasi kapışma veya gerginliklerini, en azından şimdilik unutma
veya erteleme zamanı. Çünkü bunu şimdi böyle uygulamazlarsa ileride herhangi
bir şekilde serbest siyaset yapabilecekleri zemin zaten kalmayacak. Artık bunun
farkındalar. Bu nedenle 70’lerden kalma ucu açık kavgaların ne yeri, ne zamanı...
Atatürk’ü hala anlayamamış bir kesim solcu hala uyanmadıysa bile, malum
değerlendirmelerini kendisine saklamayı bilmeli. Bu kavgalar ancak iktidara
yarar!
Metin Feyzioğlu ve Türkiye Barolar Birliği, “Neden
Hayır” sorusunu o kadar iyi yanıtlıyor ki, herkese şapka çıkartıp, feyz almak
düşüyor. Örneğin Barolar Birliği’nin
sitesinde, “ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
TEKLİFİNİN KARŞILAŞTIRMALI VE AÇIKLAMALI METNİ’ni okuduğunuzda gerçekten en
anlaşılır ve sade dilde neyin değiştiği, bunun ne sonuçlar doğurduğu, hangi
çekincelerin konabileceği veya Feyzioğlu’nun sürekli olarak kahveleri gezmesi
ve en faydalı propagandayı “kaynağında” yürütmesinin
ne kadar önemli olduğunu anlatmaya bile gerek yok. Yoksa herkes biliyor ki,
“bizim” gazetelerden ve sosyal medyadan birbirimize “reklam” yapmamız çok
önemli değil. Özellikle merkez medyanın konunun doğrudan teknik anlatımı
dışında siyasi kökenine inebilecek, yıllardır, mesela 30 yıldır, bunu yapan
bizler gibi birçok insanı tartışmalardan uzak tutması karşısında, her yaratıcı
yöntemle ve sokaktan çalışarak açıkları kapatmamız lazım. Tabii CHP’nin de, “sokaktan”
veya medya ve sosyal medyadan yürüyecek her propaganda için ağırlığını koyarak,
kabul edilemez baskıların önüne geçmesi lazım!
RIZA TÜRMEN’İN GÖRÜŞLERİNDEN
Geçen hafta sözünü ettiğim “Tarafsız Cumhurbaşkanı, bu referandumda
taraf olamaz” düşüncelerimi, Rıza Türmen’e de sordum. Bana dediği şu: “Bu konu Yüksek Seçim Kurulu’na gitti, ama
onlar ‘biz bu konuda yetkili değiliz’ gibi şeyler söyleyerek sorumluluk
almaktan kaçtılar. Anayasa Mahkemesi’ne gelince, onlar da konuyu bir türlü
gündemlerine almadılar”.
Şaşırdık mı? Zannetmiyorum. Yaratılan iklimde, yarın
ülkede “tüm” siyasi ve hukuki kararları tek başına alabilecek bir insandan
doğal olarak rektörler de, AYM üyeleri de, yargıçlar da, bürokratlar da, emniyet
de, asker de korkuyor! Bunu anlamak çok kolay. Daha da vahimi, bugünkü oturumda vurgulandığı gibi, 100’ü
aşkın hukuk fakültesinin, bu hayati konuda topa girmekten korkuyor olması... Türkiye,
yıllardır sözü edilen “Korku İmparatorluğu”nu, şimdi en derin şekilde
bağırsaklarında yaşıyor. Buna aldırmamak
için, gerçekten başka seviyede bir muhalif olmak lazım. O yürek de sizde var...
OHAL ortamında demokrasi ve özgürlük için, tüm düşüncelerini vatandaşlık
haklarını kullanarak mertçe sokağa çıkaran her yurtseverimiz, bizim yüzümüzün
akıdır. Korkmak, özgür insan beynine
yakışmaz! Bu nedenle her şeyden önce tüm
Türkiye bu hayati referandumda tercih kullanmak üzere sandığa koşmalı! Daha
önemli hiçbir önceliğimiz olamaz!
26 Ocak 2017 Perşembe
HALKIMIZ İLK DEFA İŞİN CİDDİYETİNİ ANLADI! | BEDRİ BAYKAM | 25.01.2017
Bana
Whatsapp’tan gelen bir ileti özetle şunları söylüyordu: “EVET’ler beyaz pusulaya, HAYIR’lar kahverengi pusulaya basılacak. Bu hem psikolojik olarak beğenilmeyen dışkı
rengi, hem de her mühürde ‘EVET’ yer alacak. O da üzerinde belli olmayan
kahverengiye basılacak! CHP derhal bir şeyler yapmalı”. Bu ikazı hemen
ciddiye aldım. CHP’deki tüm en üst düzey arkadaşlarıma bunu özel notumla
ilettim.
ARTIK TERCİHİMİZİN
RENGİ BELLİ!
Yanıt
ve düzeltme, hemen parlamento mücadelesinin değerli isimlerinden Bülent
Tezcan’dan geldi. Oy pusulasında “HAYIR”ların kahverengi olması yasada yer
alıyormuş. Mühürde de, söylendiği gibi “EVET” değil, “TERCİH” yazacakmış. Kendisine
teşekkür ettim ve düşünmeye başladım. Acaba yakın tarihimizde hangi sivri
akıllı almak istediği sonuca göre bu renkleri seçmişti? Zaten ne bekliyorduk ki?
Herhalde Türkiye’de yasa koyucuların, bu Zihni Sinir zekalarını eşitliğe,
demokrasiye, tarafsızlığa akıtacak halleri yoktu! Demek ki artık işin rengi
belli oldu: Kahverengi... Dolayısıyla, artık bunu kabul edelim ve kahverengiyi
kendi aramızda bile kötülemeyelim. Bu yıl bu yasayı değiştiremeyeceğimize göre,
şikayeti bırakalım.
HERKES BEYİN
FIRTINASI İÇİNDE
“Canım, benim oyumla mı değişecek bunlar
sanki” diyerek programını bozmayan veya birilerini protesto uğruna sandığa
gitmeyen halkımız, bu sefer işin ciddiyetini anlamış gibi; en azından bana
yansıyan bu! İlk defa herkes durmadan bir şeyler düşünüyor, bir fikir ileri
sürüyor, en azından bir şeyler paylaşıyor. Herkeste bir endişe olduğu kadar,
çoğu düşünen beyinlerde bir hareketlenme de var. Kendi içlerinde ve birbirleriyle
konuşarak, beyin fırtınalarına girerek doğru taktikleri arıyor. Değişik demokratik
kitle örgütleri, dernekler, barolar hummalı bir çalışma içinde. Herkes pabucun
pahalı olduğunu fazlasıyla anlamış durumda; benim toplumdan aldığım nabız bu. Bence, katılım bu kez çok yükseklerde gezecek. Bu
referandumun, iktidarın istediği gibi gitmesinin sonuçlarını herkes şaşırtıcı
bir şekilde, galiba ilk defa net olarak görebiliyor. Örneğin 2010 referandumunu
halka anlatmak o denli kolay olmamıştı. Maddeler daha teknikti. Halbuki bugün,
halkın her katmanının geniş kapsamlı olarak, en iyi şekilde anlayabileceği bir
durum var ortada. TEK bir insana devredilmek istenen TÜM yetkiler! Üstelik tüm
bu sonsuz yetki, bugüne kadar sayısız defa “kandırılmış” ve bunu kendi ağzıyla itiraf
etmiş bir insana devredilmek isteniyor. Ortadaki bu abartılı durumu vadideki
çobana da, ev hanımı teyzeye de, esnafa da, çiftçiye de anlatmak gayet mümkün
görünüyor. Bu değişim bizim eve, bizim köye uymaz!
KONU “ERDOĞAN”
DEĞİL, OLAMAZ!
Öncelikle
herkese anlatılması gereken şu: Konumuz Cumhurbaşkanı değil, oyunun kurallarını
belirlemek. Konumuz, halkın diğer muhalif kesimlerinin ona karşı öne süreceği
diğer başkan adayı hiç değil. Yani bu sefer ortada ana muhalefet partisinin
yapabileceği bir “Ekmek için Ekmeleddin” gafı bile yok ve olmamalı. Konumuz
sistem, yasa, ülkenin hangi rejimle idare edileceği. Parlamenter demokratik
rejimle mi, yoksa Osmanlı döneminde bile görülmemiş “padişah-imparator-tek
seçici-yasa koyucu” olarak toplumu tek başına ipotek altına alabilecek tek bir
insanın keyfi yönetimiyle mi?
Halka
en sade dille anlatılması gereken bu. Yani Erdoğan’ın, bu referandumun
göbeğinde yer almasının önüne geçilmeli. Zaten artık şu kadarına eminim ki, en
azından AKP, bu süreçte Erdoğan’ı isim olarak öne süremeyecek, sürmemeli, bunu
denese de buna izin verilmemeli. Çünkü bu yeni Anayasa’nın Başkanlık yasası
halen yürürlükte olmadığına göre, Erdoğan teknik olarak tarafsız ve burada EVET
tercihine ağırlığını koyamaması gerekir. Tabii ben gerekir diyorum ama siz de diyeceksiniz
ki, “ohooo, biz neler gördük!”.
Sonuçta halka anlatılması gereken “oyun kuralları” öne çıkarılırken, olay bir
anti-Erdoğan kampanyasına dönüşmemeli. Çünkü gerçekten de konumuz Erdoğan
değil. Her canlı gibi, hepimiz gibi, Erdoğan bugün var, yarın yok. Her birimizin
vadesi belirsiz, ve yasalar kişilere göre çıkarılamaz. Dolayısıyla, bu
propaganda sürecine girilirken hedefte yanılgı olmamalı. Konumuz, HAYIRcıların
birbirine gaz verip aralarında dolduruşa gelmeleri değil. Tersine kararsızların
veya Erdoğan taraftarlarının oylarının nasıl alınacağını bulabilmek. Dolayısıyla
söylemlerin hiçbirinin Erdoğan veya çevresine yoğunlaşmaması lazım. Hiçbir
şekilde, yürütülen propaganda veya söylemlerin ortasına Erdoğan’ın oturmaması gerekiyor.
Yürütülen kampanyaların da, onun doğal seçmenini hedef alarak tasarlanması önemli.
Yoksa, muhalefetin zaten belli oyları değil konumuz. Örneğin bu konuda
internette dönen metinler arasında Ateş İlyas Başsoy’un söylemi dikkat çekiyor.
Görmemişseniz de hemen bulursunuz. Özetle şunu diyor: “Trollerle vakit kaybetmeyin, birbirinizi gaza getirmeyin, siyasetsiz
seçmene konuşun ve evetçi olabilecek insanları aşağılamayın, aynı potada kamplaştırmayın.
Sevgi, saygı ve anlayışla konuşun, medyaya rağmen, ahlaklı iyi niyetli, ülkenin
refahını isteyen milyonlar olduğunu unutmayın, hedefiniz onlar olsun”.
Bence çok haklı düşünceler. Metnin orijinalini de okuyun. Böylece, propagandasını
“O”nun üzerinden yapmaya karar vermiş karşı tarafın dengesini bozup, topu kendi
istediğimiz orta alana çekebiliriz. Yine kesinlikle vurgulanması gereken bir diğer
konu, yarın Erdoğan’dan sonra bu yetkinin kimin eline geçebileceği... Ve ne kadar
kötüye kullanılabileceği... Yasalar geneli ve yarınları düşünerek yapılır!
SABİH KANADOĞLU
VE YÜKSEK YARGI GÖRÜŞLERİ
Konunun
neden Erdoğan etrafında şekillenmemesi gerektiğini düşünürken, Sabih Kanadoğlu
gibi hukuk alanımızın bir duayeni ile de konuştum. Kendisine sorduğum bir
soruya aldığım yanıt, beni şaşırttı: Referandumdan şayet EVET çıkarsa, bunun sonuçlarının
hemen uygulanabileceği ve Erdoğan’ın da artık “Partili Cumhurbaşkanı” statüsüne
geçebileceğini, yasanın yürürlüğe girmesinin önüne geçilemeyeceğini söyledi. Halbuki
benim mantığım şöyle diyor: Seçmen şimdiki Cumhurbaşkanını yasanın koyduğu o
günkü yetkilerle seçti. Şimdi değişebilecek yasaların şartlarıyla değil. Yani halk,
teknik olarak “taraflı” bir Cumhurbaşkanı seçmedi. Belki bazı seçmenler,
tarafsız bir konumda, güçlü bir lider olacağı için Erdoğan’a oy verdi. AKP
Başkanı olan Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı seçmedi. Futbol diliyle söylemek
gerekirse, sosyal medyada, tüm yetkilerle donanmış Yıldırım örneği haklı
şekilde verildi. Hem her kurumun başkanı, hem hakemlerin başkanı vs. gibi... Benim
burada vurgulamak istediğim nokta şu: Aziz Yıldırım Fenerbahçe’den ayrılıp
Futbol Federasyonu Başkanı seçilse, daha sonra yasayı değiştirip kendisine aynı
zamanda Fenerbahçe başkanı olma imkanını tanısanız, o zaman tarafsız Aziz
Yıldırım için, “bu adam iyi futbol
federasyonu başkanı olur” diye oy veren başka kulüplerden sayısız kişiyi
yanıltmış, hatta dolandırmış olursunuz. Lamı cimi yok, bu böyle! Bir insanı
antrenör olarak iyi bulabilirsiniz. Ama bu onu hem teknik direktör, hem
Federasyon Başkanı, hem hakemlerin başkanı, hem de spor yazarlarının başkanı
olarak seçtiğiniz anlamına gelmez. Dolayısıyla, yasa ne derse desin, bu
mantıklı değil. Erdoğan “tarafsız Cumhurbaşkanı” olarak belli yetkilerle
seçildi. Belki oyuna bu yeni kurallarla bir sunum yapılsaydı, bir başkası
seçilecekti. Unutmayın kişilere göre seçmiyoruz. Dolayısıyla “Erdoğan zaten seçilirdi” diyemezsiniz.
Bence tartışılmaz şekilde, bu yeni Anayasa yürürlüğe girer girmez, derhal bir
Cumhurbaşkanı ve yeni parlamento seçimine gidilmeli. Çünkü kurallar A’dan Z’ye
değişmiş olacak. Tabii bizim parlamentomuzun tüm üyelerinin bu konuya temas
etmemiş olmaları şaşırtıcı değil. İnsanlarımızın %99,9’u koltuğuna yapışık
yaşar. Döner-yürür fırıldak koltukların da bu kadar tutulmasının nedeni herhalde
budur.
Ben
yüksek yargımızın tüm duayenlerinin görüşlerine önem veririm. Zaten ana
muhalefet partisi olarak CHP’nin normalde parlamento oylaması öncesi de bu
değerli isimlerle görüşmesini bekledim. Hatta bunu kendilerine önerdim. Ama
yapılamadı. Bence her şeye rağmen, kampanyada kullanılacak tez ve görüşleri
oluştururken faydası olur diye, Sabih Kanadoğlu, Yekta Güngör Özden, Vural
Savaş, Sami Selçuk gibi birçok isimle görüşülmeli. İster toplu olarak, ister
ayrı ayrı... Örneğin Kanadoğlu’nun bana aktardığı bir görüşü, bu sade cümlelerle
CHP’den duymadım, bilmiyorum kullanıldı mı: “Ordu bu yeni Anayasa ile siyasetin tam ortasına çekiliyor. Hani TSK
siyasete bulaşmayacaktı? Şimdi bir Parti Başkanı, bu yasa yürürlüğe girerse,
Ordu’ya emirler verip, istediğini yaptırabilecek.” Doğru söze ne denir?
Yalnız bu nokta bile, bu Anayasa teklifine HAYIR denmesi için yeter de artar
bile...
HER TOPLUM
KATMANI İLE YAKIN İLETİŞİM
Sonuçta
CHP’nin ve tüm muhaliflerin, genel ve yerel seçimlerde bugüne kadar izledikleri
taktiklerin dışında bir akıllı söylem geliştirmeleri ve AKP seçmeninin sepetine
ellerini atmaları gerekecek. Hem de tüm provokasyonlara rağmen Erdoğan’ı bu
referandumda muhatap almadan, ona bu konunun kendisiyle ilgili olmadığını
söyleyerek, devre dışı bırakarak... Erdoğan’a yapılacak her saldırı, olayı
yanlış kutuplaştırır ve ana konudan toplumu uzaklaştırır. Tam tersine tüm
muhalif partilerin, bu Anayasa teklifinin dev zararlarını net olarak gören tüm
odakların, derhal AKP seçmenleri ve belki az adette kararsız seçmene yönelerek
onlara mesaj vermeleri, bu rejim değişikliğinin zararlarını anlatmaları
lazımdır. Sonuncu ve en önemli konu, HAYIRcıların, başarılarına baştan
inanmaları, maça çıkarken bilinçaltında olsa bile kendilerini mağlup
görmemeleridir. Türkiyemizin güzel insanları, bu gerçekleri görebilecek şekilde
bilinçlendirilebilir. Uzun vadede, bu değişikliğin, bu yasayı getirmeye
çalışanlara da ne büyük zararlar verebileceği anlatılabilir, anlatılmalıdır.
Anlayacağınız tatil bitti, SİZE çok iş düşüyor. Mahalle esnafından başlayın!
20 Ocak 2017 Cuma
DEHŞETİN PORNOGRAFİSİNE DUYULAN AÇLIK | BEDRİ BAYKAM | 18/01/2017
36 SAATLİĞİNE MUTLU
OLAN TÜRKİYEM!
Reina teröristi yakalandı da, ilginç bir şekilde 36
saatliğine ülkede sahte bir birlik havası oluştu. Hani işte iyiler kötüyü yakaladı,
dramın sonunda hak eden cezasını buldu, herkes sevindi. Televizyonlar üst üste o
baskının yapıldığı odaya, siteye, Esenyurt’a yöneldi, komşularla konuşuldu, o
sitede güvenlik kamerası olmayışı ayıplandı, bunu dinlerken milyonlarca
izleyici içlerinden “keşke o terör hanesinin
içinde de izleyebileceğimiz akar görüntüler, değişik açılardan videolar olsa”
diye geçirdiler. Daha ileri gidenler “baskın
anının videosunu izlesek ne keyif olurdu” diye içlerinden geçirdiler. Sonuçta
21. yüzyıl dijital görüntü deryasının ortasında mahkum oldukları ortamda hayata
devam etmeye mecburdular... Bu kaotik, gizli,
ortaçağ döneminde takılmış beyinlerinin aslında Reina baskın sahnesini güvenlik
kameralarından izlemeye can attığını kendilerine itiraf etmeyi denediler; bir
kısmı da bunu başarabildi. Bazıları belki rüyalarında gördüler o sahneleri.
Dehşet kaçınılmaz şekilde etrafı sarmışsa, bu çağ onun “pornografik” bir netlik
ve yakınlıkta hayatımıza girdiği günlerin ta kendisi... Elimizde kalitesiz
görüntüleri dolaşan Kennedy cinayeti filmlerini saymazsak, 11 Eylül gibi büyük bir
dorukla moda haline gelen bu dehşet pornosu merakı, en gündelik halinde sokak
trafik kazalarının sürekli haberlere aktarılmasıyla sürüyor. Ama futbol
tartışmaları gibi kritik anın 10 açıdan analiz edildiği felaketler en
makbulleri. İster Tayland tsunamileri, ister Mersin selleri, ister Norveç’te dehşet
adasında makineli tüfekli katliamlar... Fark etmez! Yeter ki iki insanın öpüşmesinin
mahsurlu sayıldığı şu günlerde ölüm, kan ve dehşetle karşı karşıya kalalım! Bizler
yarattık bu felaket açlığını...
KILIÇDAROĞLU-BAHÇELİ
GÖRÜŞMESİNİN HAYALİ “BANT” DÖKÜMÜ (!)
Bugün o yapay iyimser hava ve birlik yanılsaması, kahpe bir
sis gibi dağıldı. Ana muhalefet partisi ve sahte muhalefet partisinin görüşmesi,
ne yazık ki hüsranla sonuçlandı. 45 saniyeye sığdırılan nezaket açıklamalarına
bile gerek yoktu. Bahçeli artık kimliğini açık etti. Kendisi hakkında her
fırsatta hala bir nebze ümit besleyenleri darmaduman edip, boş gözlerle evine
yollamaya alıştı. Kılıçdaroğlu, Bahçeli ile “Bu yolu da denemiş
olalım bari” mantığıyla konuşmaya karar verdi. Bahçeli de tam tersine, “Ne söyleyecekse söylesin, nasıl olsa biz ne
düşündüğümüzü biliyoruz, görüşümüz değişmez!” önyargısıyla bu randevuyu
kabul etti. İçeride neler konuşulduğunu gerçekten çok merak ediyor musunuz? “Kahve mi,
çay mı? Şeker alır mısınız? Çok teşekkür ederiz, böyle önemli bir konuyu
konuşmak için bir araya gelmiş olmak çok güzel bir duygu, evet... havalar da
çok soğuk gidiyor bu yıl! Kemal Bey biliyorsunuz terör bizi her tarafımızdan
kuşatmış durumda. Biz MHP olarak ‘önce
millet’ diyerek bölünmeye karşı ciddi bir duruş sergilemeliyiz. Hani nasıl siz ‘konu
vatansa gerisi teferruattır’ diyorsunuz, esas bizim için o görüş aynen geçerli.
Biz önceliğimizi belirleyip büyük Türkiye’nin çıkarlarını ve kendimizinkileri
düşünüp geçmişte sarf ettiğimiz her sözün üstüne sünger çekip unuttuk. Bakın
siyasette ben Tayyip Bey’le çok karşı karşıya geldim; ama siyasette ebedi
düşmanlık yoktur, diyalog vardır. Ne der siyasi atalarımız? Dün dündür, bugün
bugündür, pragmatik olmak lazım! Siyaset, ihtiyaçlar ve boşlukların
doldurulması üzerine kurulmuştur.”
Peki, Kemal Bey ne demiştir bu sözlere? “Devlet Bey devletimiz elden gidiyor,
demokrasimiz insan haklarımız ifade özgürlüğümüz parlamentomuz, rejimimiz, her
biri elimizden kayıp gidiyor. Yazık değil mi? Geçmişte neler söylemişsiniz
parlamenter rejimi korumak için, bakın hızlarını alamadılar, şimdi halifelikten
söz ediyor dilini tutamayan yandaşları, sakın buna da sonra ‘bilmiyorduk, biz
öyle anlamamıştık’ demeyin olur mu?” Yanıt şöyle olabilir: “Kemal
Bey, bunlar FETÖCÜ uydurmaları, hiç öyle şey olur mu? Hiç MHP buna geçit verir
mi?”(!)
MHP’NİN “GÜVEN”
KAVRAMIYLA İLİŞKİSİ!
Vermeeeez, vermez! Zaten MHP dediğiniz parti, her sözünün arkasında
değil midir? Biz bu sütunlarda birazını aktarabilmiştik; AKP ve RTE hakkında
neler düşündüklerinin... Şimdilerde atık
herhalde “AK Parti” demeye dillerini alıştırmak için ayna önünde çalışmalar
yapıyorlardır. Reflekslerini değiştirmeleri epey zaman alabilir. Çünkü Bahçeli’nin
ses tellerini yırtarcasına çıkardığı o sesler, kulaklarımda çınlıyor: “AKP ile PKK’yı kuytu köşelerde görüşürken
yakalarsak, onlara bu iktidarı dar ederiz”, ya da “AKP lale ve sülale devrini yaşıyor” gibisinden sayısız iddialı ve
nüktedan nutukları var. Tabii ilginçtir, hiçbir muhalefet partisi başkanının
ağzına pek alamadığı üslupla AKP’ye bindiren Bahçeli’nin sicili, artık ezbere
bilinen şekilde AKP’ye stepnelik görevi üstlendiği bitmez tükenmez dökümlerle dolup
taşıyor. Herhalde Devlet Bey, bu U ve W dönüşlerini, virajlarını çözebilen bir
kadına rastlamadığından hiç evlenmemiş... Bakalım Kemal Bey onun ruh halini ve
ne demek istediğini, kendi durumunu nasıl dış dünyaya aktardığını gerekçeli
şekilde algılayabilecek mi?”.
Türkiye’de kafası karışık insan çok! Bakın AKP bile
Atatürk-İnönü dönemi hakkında malum gidişat dışında zig-zaglarla ilginç danslar
yapıyorlar. Örneğin Lozan hakkında, orada “bırakıldığı” iddia edilen adalar konusunu
veya Musul’u ileri sürüp bir gün İnönü’yü yaylım ateşine tutuyorlar, bir başka
gün konu Avrupa ile ilişkiler olduğunda aniden yeni bir W-M-U dönüş yapılıp
İnönü üzerinden Lozan’a ve sonuçlarına sahip çıkıyorlar... Aslında İnönü’nün
çektiği sırf AKP’den mi? Konuşturmayın beni şimdi kendi partisinin içinden onu
anlayamayanların dökümünü yaptırmayın, sırası değil...
İSMET İNÖNÜ’YÜ
FERİŞTAHINIZ SİLEMEZ O TARİHTEN!
Gülsün Bilgehan hatırlatmakta çok haklı. Bu ülkede Atatürk’e
saldıramayanlar, İnönü’yü hedef alıyorlar. İnönü’yü çocukken çok yakından
tanımış olmanın gururu ve keyfi bir yana, onun hayatının tüm anekdot
detaylarını, birinci elden, yıllarca sağ kolu olan babam Dr. Suphi Baykam’dan
defalarca dinlemiş bir insan olarak, bu bahtsızlara gülüyorum. Tarihe yalan
söyleyerek, küçücük çocukların beynini formatlamaya çalışarak, yaşanmışlıkları
gizleyerek veya çarpıtarak nereye kadar gider bu zavallılar, bilemiyorum. İnönü’yü
tarihten çıkarmanın traji-komik abartısını bir AKP’liye şöyle anlatmayı
deneyelim: 2070-2080 yılındaki tarih
kitaplarında, birileri kalkıp, Erdoğan diye biri hiç yaşamamış ve ülkeyi yönetmemiş
gibi kitaplar çıkarsa, bu onlara ne kadar zavallıca gelirse, işte Kurtuluş
Savaşı kahramanlarından İnönü’nün çıkarılması onun bir 10 misli zavallıca!
İnsanlar, tüm yaptıklarıyla, tarihin kara defterlerine
kalırlar. İyi işlerle de ve ne yazık ki maalesef... kötü işlerle de! Tarih ülkeyi kurtaran, bütünleştiren,
sıfırdan kuranları nasıl hatırlıyorsa, ülkeyi ayrıştıran, insanları umutsuzluğa
ve çelişkilere götürenleri, kendisine tahrifat yapmaya kalkışanları, bu
toprakları korumayı başararak bize emanet edenlere karşı nankörlüğün en
büyüğünü yapanları da unutmaz. Tarihi bu şekilde küçük hesaplarla dolandırmak
mümkün değildir. Artık bu
dediklerim, iyi haber mi, yoksa kötü haber mi, bizi okuyanlar karar versin.
İnönü’yü YOK saymaya çalışan zavallıların, kim bilir bu yeni
müfredatta 27 Mayıs Devrimi’ni veya 68 Kuşağı’nı nasıl anlatmaya
kalkıştıklarını cidden merak ediyorum.
CHP DEMOKRATİK
SEFERBERLİĞE HAZIR MI?
İnönü’yü toptan silme kararı alanlar, Atatürk’ün de anne ve
baba adını, doğum yerini, Anıtkabir’i lütfedip bırakmışlar. Atatürkçülük,
neredeyse her dersten çıkarılmış... İşte
tam bugünlerde AKP zihniyetinin baş temsilcilerinden Abdurrahman Dilipak,
baklayı ağzından çıkarıp, ballandıra ballandıra anlattı, birinin yaklaşmakta
olan halifeliğini... Bunu sağlayabilmek için de AKP’li milletvekili İsmail
Aydın ağzından genel kurulda kaçırdığı gibi, tabii ilk dört maddeye “dokandırmak gerekecek”. Tabii bu sözler
gaflete ömür üstünden yenik düşmüş bizim kuşakların çoğunun gözünü açamaz, ne
yazık ki, AMA EN AZINDAN bizim arka bahçemizde bulunan bir avuç ödünsüz Kemalist’in
gündemini belirlemelidir bu “itiraf”!!
Bu milletvekilinin gafını Başbakan yalanladı da...
Dilipak’ın “halife müjdesi” hakkında “bunlar
palavradır” diyen çıkmadı! Şayet MHP
kanadından bir süre sonra “kandırıldıııkkkk” diye çığlık atmak isteyen olacaksa,
Kılıçdaroğlu’nun yaptığını umduğum ikazları bizler de sayısız kere
tekrarlayalım!!...
İkinci tur oylamaların, kendini lağvederek dekoratif bir evrak
taşıma merkezine geçiş yapmaya çalışan (!)
TBMM’de, bugün başladığını düşünürsek, CHP’lilerin genel kurul salonunda
verdikleri büyük mücadelenin de devam ettiğinden bir şüphemiz yok. Ancak bu
tepkiler şimdilik yetmediğinden, dört nala gidiyoruz Başkanlık krizinin merkezine!
Kusura bakmayın ama azıcık ucundan düşünen biri, Erdoğan’ın
“Başkanlık da başkanlık” diye tutturmasının arkasında başka daha derin durumlar
olduğunu çıkartırdı. Zaten Erdoğan
ülkeyi fiili olarak Başkanlıkla yönetmiyor muydu? Bu başkanlık merakının
kökünde gerçekten bir imamın Halifelik tutkusu olmalı! Yoksa bu kadar zahmete
ve gürültüye değer miydi sizce? Sizce neden AKP kanadından Dilipak’ı yalanlayan
olmadı dersiniz?
12 Ocak 2017 Perşembe
ABSÜRD ÜLKENİN “REJİM DEVRİMİ” SÜRECİ! | BEDRİ BAYKAM | 10.01.2017
Bu
giriş satırlarının makalemle veya ülkenin akla sığmaz Anayasa
süreci ile bir alakası var mı, hiç bilemiyorum. Ama yine de size
aktarayım dedim: Apartmanımızdan caddeye uzanan 30 metrelik dar
yolu taksi bulmak umuduyla her yürüdüğümde, caddeye 12 metre
kala muhakkak boş bir taksi geçer. Bu yıllardır değişmez. Bugün
de aynı şey oldu. İki okuma yapabiliriz: Ya “boşveer,
böyle gelmiş, böyle gider, bir şey değişmez”
ya da “gün
doğmadan neler doğar, bak böyle işe yaramaz mucizeler bile
sürebiliyorsa, her şey olabilir”
denebilir. Ben ruhen, “her
gün yeni bir başlangıçtır, dünya nelere gebedir, nelere...”
ekolünden gelen bir insanım. Bunların Anayasal Süper Devrim
sürecimizle bir ilişkisi var mı, bilemiyorum!
Parlamentomuzun kendini işe yaramaz bir “boş sohbet binası” haline dönüştürme çabası son hız devam ediyor. Hedefleri, can hıraş bir çabayla, “Başkan-Padişah-İmparator ve ötesi”nin gözüne girip “tak diye verilen emri, şak diye yapan” bir vekil ya da bakan olmak. Bu arada parlamentomuzda süren uyumlu bir ülke olma çabaları herhalde halkımıza ve Ankara Barosu’na iyi anlatılamadı ki, dün meclisi ziyaret etmek isteyen kitle örgütleri ve aydınlara polis heybetli bir karşılama “resepsiyonu” düzenlemişti, gazlı mazlı... Herhalde halkımıza ciddi bir önem veriliyor ki, karşılama heyeti taa dışarılara taşmıştı!
ABSÜRDLÜK YARIŞINDA ZIRVA ZİRVESİ!
Başbakanımız deseniz, o herkesten daha özverili, fedakâr, cefakâr... “Başbakanlık... artık yok! Memleketin geleceği için bir Ali değil, Binali feda olsun!” sözleriyle hem salondaki cemaatinin gözlerini yaşartıyor, hem de “işte son başbakan böyle olur!” dedirtiyordu. Başbakan dediğin, koltuğunu yok eden, makamını lağveden kahramandır! Artık devletin başı, bu istedikleri gidişata göre, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı, Parti Başkanı, hatta Anayasa Başkanı yerine geçen tam bir yeniçağ insanı olacak! Yani “Rönesans-man” kavramının öz Türkçe versiyonu! Kainat, böylesini ilk defa görecek, keşfedecek. Harıl harıl bu duruma bir isim aranıyor: Bulunabilen “Türk usulü başkanlık”, yani daha önce belirttiğim “Alaturka Başkanlık”... İşin ilginci, bu tanımlamaya da en büyük karşı çıkış HDP’lilerden geldi. “Türklüğe uygun görebildikleri başkanlık bu mu?” diye haklı bir itiraz koydular. Çünkü böyle bir güç tanımlaması yeryüzünde pek görülmedi, padişahlar dahil!.. HDP’liler bu devrim senaryosunu pek anlayamamış gibi; ama maşallah Türklüğü onlardan kat be kat daha iyi bilen Devlet Bey, devletin başına konan bu talih kuşunun direkt “müsebbibi”. Çünkü kendisi geçen yılın Ekim ayında, aniden uzun bir uykudan uyanmışçasına bu fitili somut olarak ateşleyen kahraman! Bahçeli, daha önce Türk siyasi tarihinin gelmiş geçmiş en ağır cümleleriyle saldırdığı insanı, birden Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve tabii Türki Cumhuriyetlerin en güçlü insanı haline dönüştürmeye karar verdi. Bu sırrı henüz çözebilen olmadı. Bence bu film baştan sarılmalı, makinistten rica etmeli...
Neyse, biz işimize bakalım: Yeni Başkanımızın atayacağı hükümetin güvenoyu aldı-alamadı derdi olmayacakmış! İşte bu da gerçek bir devrim bence! Neydi o öyle “seviyor-sevmiyor” papatya falı gibi… Allah kurtarıyor bizi böyle ucube-antika durumlardan! Güvenoyu almayan bakanlara hepimiz sonsuz güven duyacakmışız! Artık öyle, yok kutulardan para çıktı çıkmadı, yok paralar sıfırlandı sıfırlanmadı gibi gereksiz polemikler, şer odaklarına malzeme oluşturacak iddialar olamayacak. Çünkü zaten hiçbir bakan hakkında gensoru verilemeyecekmiş! Aslında bunu iyi okumayı bilseniz, “tam bir güven rejimi” olduğunu anlarsınız; fitneciliğin lüzumu yok! Herkes Başkan’ın seçimlerine kayıtsız şartsız güvenecek, hepsi bu kadar! Koskoca Başkan’dan daha iyi mi bileceksiniz kimin ne olduğunu!
Yine bir HDP’li vekil, tasarının absürdlüklerini ortaya koymaya çalışırken önemli bir çelişkiyi hatırlattı: Örneğin Başkan’ın partisi 2. gelirse, o yüce Başkan, aynı zamanda sıfatlarına bir yenisini ekleyerek “Ana Muhalefet Partisi Başkanı” da mı olacak? Aynı zamanda kendisini yargılama hakkına sahip Anayasa Mahkemesi üyelerinin de çoğunluğunu atayacak olan Başkanımız, kalan diğer üyeleri de Parti Başkanı sıfatıyla seçtirecek! Bu sistem yüksek yargının tüm makamları hakkında bu şekilde sürüp gidecek... Elbette rektörleri de atayacak! (Acaba futbol teknik direktör seçimleri de atama ile yapılamaz mı? Epey kuru gürültü diner böylece). Bu arada hem Cumhurbaşkanı yeminini ederek tarafsızlığını teminat altına alacak, hem de ardından Parti Başkanı sıfatıyla miting meydanlarında heyecanlı nutuklarla rakip partilere dünyayı dar edecek! Aklınız karıştıysa, bu paragrafı baştan okuyun lütfen! Yeter ki benden yardım istemeyin!
AZİZ NESİN VE LEVENT KIRCA DURUMLARIMIZ
Çok mu düşündünüz, böyle bir “yönetim sistem değişikliği” çeşnisini? Helal olsun demek lazım! Rahmetli Aziz Nesin ne hikayeler döşenirdi bu duruma! Hele rahmetli Levent Kırca! “Olacak O Kadar” programında mesela “Yeni Süper-Başkan’ın Bir Günü” başlıklı yazacağı piyes, 128 yıl matine-suare kapalı gişe oynardı! Eminim onun o “özel” programını sayısız kere izleme şansına erişmiş olan bizim kuşak, bu piyesin senaryosunu kafasında 7 dakikada baştan sona yazabilir! İzleyicilere de gülmekten midelerine girecek kramplardan hastanelik olmak düşer! Örneğin o piyeste, kendini lağvetmek üzere boğuşan “Son Başbakan” da epey bir rol çalabilir. Tamamen iyi niyetlerle donanmış bir insan. Haklı olarak soruyor: “550 yerine 600 milletvekili olmasının kime ne zararı olmuş ki?” Sorun şu galiba: Hani nasıl bir terörist yok edildiğinde devlet “etkisiz hale getirildi” diyor ya, burada da devrimleri anlayamayanlar “600 vekil de yetkisiz hale getirildi” diyor! Onlar da artık abartmışlar! O kadar yetkili insan, her kafadan bir ses; ülke nereye gider öyle? Bakın bu “paketi” hazırlayanlar yetki meselesini, olası en aza indirmişler, yani “bir” rakamcığına!
YOKSA BİNALİ BEY HAKLI MI?
Binali Bey haklı da olabilir! Niye hemen kızıyorsunuz? Hani diyor ya, “iki kaptan gemiyi batırır” diye, valla belki adam haklı! Örneğin size otobüs şoförlüğü makamından örnek vereyim: Düşünün ki bir adam direksiyonu sağa çekiyor, diğeri de yanına ya da onun üstüne oturmuş, sola çekmeye çalışıyor! Maazallah, n’olur öyle bir durumda? Vallahi Binali Bey haklı! Yetkili insan sayısı “1”e indiği zaman, gerideki herkes nasıl rahat eder düşünebiliyor musunuz? Tek sorumlu var koca ülkede! Örneğin bizim hiç aklımıza gelmemişti bunlar! Çapımız, hayal gücümüz yetersiz kalıyor! Düşünsenize, ülkenin yaşayacağı rahatlığı? Tek adam “sağa çark, marşşşş!” diyor, herkes sağa... “Düz” diyor, o zaman da herkes kapıyor gözünü, dümdüz gidiyor! İsterse ileride uçurum olsun, ne fark eder şu ölümlü dünyada? Hepimizin sonu ahiret değil mi? Yeter ki bir daha kandırılmasın! Çünkü dünkü Sözcü’de “yaramaz” yazarlardan Soner Yalçın bir kandırılma listesi saymış ki, içim daraldı, hepsini okuyup bitiremedim. Ama olaya şöyle de bakabilirsiniz: Potansiyel Başkan adayımız, o kadar çok konuda kandırılmış veya yanılmış ki, belki başka kandırılabileceği yeni konu kalmamıştır!
DÜNYA BİZDEN REJİM VE DEMOKRASİ DERSİ ALIYOR!
Binali Bey yalnız Türkiye’yi değil dünyayı da düşündüğü için, dün Sayın Büyükelçileri toplamış, onlara “Törkiş Stayla” Başkanlığın tüm âlem tarafından anlaşılması için detaylı açıklamalar yapıyordu. Vallahi o konuşmayı da naklen izledim ve eksik kalan bilgilerimi oradan toparladım. Böylece Başkan ve Yasama birbirlerini denetleyeceklermiş. Tabii oradaki vekillerin de çoğunluğunun Cumhurbaşkanı, pardon, galiba Başkan tarafından bir öğleden sonra Parti Başkanı sıfatıyla atanmış olmasını da hatırlarsak, o denetim biraz Amerikalıların kullandığı deyimle “sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım” oyununun ötesine geçemez. Ama varsın olsun, bu da uyum açısından hayırlı bir durum! Umarım Avrupa, Afrika, Asya ve ABD Elçileri bizden öğrendikleri daha huzurlu olduğu kesin olan bu sistemi, ülkelerine önermeye başlamışlardır. Çünkü egoist olmamak lazım. Dünya bu oldukça kaotik dönemde, her ülkede siyasi karışıklıkları toptan önleyecek formülleri acil olarak gündemine almalı! (Nedenini tam bilemedim, Büyükelçiler bayağı somurtarak oturuyorlardı) İşte bizim üstün dahiyane rejim buluşumuzdan önce, dünyada bu kadar uyumlu bir sistem ancak çobanlarda bulunuyordu. Koyunlara “sağa çark marş, kıt-a durrr!” diyerek hükmeden çobanların ülkemize yüzyıllardır verdiği kalıcı dersler var!
GELENİN GİDENİ ARATTIĞI BİR SAHNE!
Bakın siyasetimize, bu çoban dersleri “Çoban Sülo”, yani Demirel ile başlamıştı. O zaman da biz solcu tayfaları, 60 ve 70’li yıllarda onun hakkında çok laf söylemiş, adamı doğduğuna pişman etmiştik. Ama ardından gelenlere bakarsak sırayla, Turgut Bey, Tansu Hanım, Necmettin Bey, Tayyip Bey… Galiba “gelen gideni aratır” özdeyişi her defasında hatırımızdan geçti.
Deniz Bey, bu parlamentonun en tecrübeli ismi. O da nazik bir üslupla bu iletişim eksikliğini gündeme getirdi, diğer eleştirilerinin arasında... “Halkımız bu pakette ne olduğunu hiç bilmiyor, ne bu acele, yangından mal mı kaçırıyorsunuz?” dedi. Onu dinlerken belleğim 50-60 yıl geriye gitti. İsmet Paşa’nın “Suçluların telaşı içindesiniz” sözleri geldi aklıma, neden bilmiyorum. DP hükümetinin hokus-pokuslu, oldu da bitti maşallah yasalarına karşı söylenmişti bu cümle. Çünkü yeni Türkiye’nin, yeni muhteşem rejimini anlamadan konuşan herkesin dilinde bu aceleciliğin eleştirisi var. Halbuki atalarımız hep ne der? “Tez canlı olmakta yarar var”. Tayyip Bey’in sloganı ne? “Durmak yok, yola devam”. Bu nedenle, ben telaşlı ortamı bu şekilde izah ediyorum. AKP’lilerin üç kişi aynı anda oy vermeye girmelerini ya da uluorta açıkta oy vermelerini de bu şekilde gerekçelendiriyorum (Her ne kadar CHP Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet, farklı teorileri kısa ve unutulmaz konuşmasında –bence izleyin- ortaya attıysa da…) Ve aynı nedenlerle, mensubu olduğum partiden arkadaşlarımın da dün sürekli söz alıp oturumu yavaşlatmalarını, Tayyip Bey’in yoluna taş koymaya çalışmalarını da anlayamıyorum! Halbuki “tarafsız” Meclis Başkanı kendilerini güzellikle ikaz etti, “İç tüzüğü istismar etmeyin” dedi!
Deniz Baykal, Engin Altay, Özgür Özel, Akif Hamzaçebi, Bülent Tezcan, Levent Gök ve sütunlara sığdıramadığım tüm diğerleri; tarih sizleri hatırlayacak... Bundan şüpheniz olmasın. O tarih sayfaları dışında, bizler de sizi unutmayacağız.
Parlamentomuzun kendini işe yaramaz bir “boş sohbet binası” haline dönüştürme çabası son hız devam ediyor. Hedefleri, can hıraş bir çabayla, “Başkan-Padişah-İmparator ve ötesi”nin gözüne girip “tak diye verilen emri, şak diye yapan” bir vekil ya da bakan olmak. Bu arada parlamentomuzda süren uyumlu bir ülke olma çabaları herhalde halkımıza ve Ankara Barosu’na iyi anlatılamadı ki, dün meclisi ziyaret etmek isteyen kitle örgütleri ve aydınlara polis heybetli bir karşılama “resepsiyonu” düzenlemişti, gazlı mazlı... Herhalde halkımıza ciddi bir önem veriliyor ki, karşılama heyeti taa dışarılara taşmıştı!
ABSÜRDLÜK YARIŞINDA ZIRVA ZİRVESİ!
Başbakanımız deseniz, o herkesten daha özverili, fedakâr, cefakâr... “Başbakanlık... artık yok! Memleketin geleceği için bir Ali değil, Binali feda olsun!” sözleriyle hem salondaki cemaatinin gözlerini yaşartıyor, hem de “işte son başbakan böyle olur!” dedirtiyordu. Başbakan dediğin, koltuğunu yok eden, makamını lağveden kahramandır! Artık devletin başı, bu istedikleri gidişata göre, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genel Kurmay Başkanı, Parti Başkanı, hatta Anayasa Başkanı yerine geçen tam bir yeniçağ insanı olacak! Yani “Rönesans-man” kavramının öz Türkçe versiyonu! Kainat, böylesini ilk defa görecek, keşfedecek. Harıl harıl bu duruma bir isim aranıyor: Bulunabilen “Türk usulü başkanlık”, yani daha önce belirttiğim “Alaturka Başkanlık”... İşin ilginci, bu tanımlamaya da en büyük karşı çıkış HDP’lilerden geldi. “Türklüğe uygun görebildikleri başkanlık bu mu?” diye haklı bir itiraz koydular. Çünkü böyle bir güç tanımlaması yeryüzünde pek görülmedi, padişahlar dahil!.. HDP’liler bu devrim senaryosunu pek anlayamamış gibi; ama maşallah Türklüğü onlardan kat be kat daha iyi bilen Devlet Bey, devletin başına konan bu talih kuşunun direkt “müsebbibi”. Çünkü kendisi geçen yılın Ekim ayında, aniden uzun bir uykudan uyanmışçasına bu fitili somut olarak ateşleyen kahraman! Bahçeli, daha önce Türk siyasi tarihinin gelmiş geçmiş en ağır cümleleriyle saldırdığı insanı, birden Türkiye, Ortadoğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve tabii Türki Cumhuriyetlerin en güçlü insanı haline dönüştürmeye karar verdi. Bu sırrı henüz çözebilen olmadı. Bence bu film baştan sarılmalı, makinistten rica etmeli...
Neyse, biz işimize bakalım: Yeni Başkanımızın atayacağı hükümetin güvenoyu aldı-alamadı derdi olmayacakmış! İşte bu da gerçek bir devrim bence! Neydi o öyle “seviyor-sevmiyor” papatya falı gibi… Allah kurtarıyor bizi böyle ucube-antika durumlardan! Güvenoyu almayan bakanlara hepimiz sonsuz güven duyacakmışız! Artık öyle, yok kutulardan para çıktı çıkmadı, yok paralar sıfırlandı sıfırlanmadı gibi gereksiz polemikler, şer odaklarına malzeme oluşturacak iddialar olamayacak. Çünkü zaten hiçbir bakan hakkında gensoru verilemeyecekmiş! Aslında bunu iyi okumayı bilseniz, “tam bir güven rejimi” olduğunu anlarsınız; fitneciliğin lüzumu yok! Herkes Başkan’ın seçimlerine kayıtsız şartsız güvenecek, hepsi bu kadar! Koskoca Başkan’dan daha iyi mi bileceksiniz kimin ne olduğunu!
Yine bir HDP’li vekil, tasarının absürdlüklerini ortaya koymaya çalışırken önemli bir çelişkiyi hatırlattı: Örneğin Başkan’ın partisi 2. gelirse, o yüce Başkan, aynı zamanda sıfatlarına bir yenisini ekleyerek “Ana Muhalefet Partisi Başkanı” da mı olacak? Aynı zamanda kendisini yargılama hakkına sahip Anayasa Mahkemesi üyelerinin de çoğunluğunu atayacak olan Başkanımız, kalan diğer üyeleri de Parti Başkanı sıfatıyla seçtirecek! Bu sistem yüksek yargının tüm makamları hakkında bu şekilde sürüp gidecek... Elbette rektörleri de atayacak! (Acaba futbol teknik direktör seçimleri de atama ile yapılamaz mı? Epey kuru gürültü diner böylece). Bu arada hem Cumhurbaşkanı yeminini ederek tarafsızlığını teminat altına alacak, hem de ardından Parti Başkanı sıfatıyla miting meydanlarında heyecanlı nutuklarla rakip partilere dünyayı dar edecek! Aklınız karıştıysa, bu paragrafı baştan okuyun lütfen! Yeter ki benden yardım istemeyin!
AZİZ NESİN VE LEVENT KIRCA DURUMLARIMIZ
Çok mu düşündünüz, böyle bir “yönetim sistem değişikliği” çeşnisini? Helal olsun demek lazım! Rahmetli Aziz Nesin ne hikayeler döşenirdi bu duruma! Hele rahmetli Levent Kırca! “Olacak O Kadar” programında mesela “Yeni Süper-Başkan’ın Bir Günü” başlıklı yazacağı piyes, 128 yıl matine-suare kapalı gişe oynardı! Eminim onun o “özel” programını sayısız kere izleme şansına erişmiş olan bizim kuşak, bu piyesin senaryosunu kafasında 7 dakikada baştan sona yazabilir! İzleyicilere de gülmekten midelerine girecek kramplardan hastanelik olmak düşer! Örneğin o piyeste, kendini lağvetmek üzere boğuşan “Son Başbakan” da epey bir rol çalabilir. Tamamen iyi niyetlerle donanmış bir insan. Haklı olarak soruyor: “550 yerine 600 milletvekili olmasının kime ne zararı olmuş ki?” Sorun şu galiba: Hani nasıl bir terörist yok edildiğinde devlet “etkisiz hale getirildi” diyor ya, burada da devrimleri anlayamayanlar “600 vekil de yetkisiz hale getirildi” diyor! Onlar da artık abartmışlar! O kadar yetkili insan, her kafadan bir ses; ülke nereye gider öyle? Bakın bu “paketi” hazırlayanlar yetki meselesini, olası en aza indirmişler, yani “bir” rakamcığına!
YOKSA BİNALİ BEY HAKLI MI?
Binali Bey haklı da olabilir! Niye hemen kızıyorsunuz? Hani diyor ya, “iki kaptan gemiyi batırır” diye, valla belki adam haklı! Örneğin size otobüs şoförlüğü makamından örnek vereyim: Düşünün ki bir adam direksiyonu sağa çekiyor, diğeri de yanına ya da onun üstüne oturmuş, sola çekmeye çalışıyor! Maazallah, n’olur öyle bir durumda? Vallahi Binali Bey haklı! Yetkili insan sayısı “1”e indiği zaman, gerideki herkes nasıl rahat eder düşünebiliyor musunuz? Tek sorumlu var koca ülkede! Örneğin bizim hiç aklımıza gelmemişti bunlar! Çapımız, hayal gücümüz yetersiz kalıyor! Düşünsenize, ülkenin yaşayacağı rahatlığı? Tek adam “sağa çark, marşşşş!” diyor, herkes sağa... “Düz” diyor, o zaman da herkes kapıyor gözünü, dümdüz gidiyor! İsterse ileride uçurum olsun, ne fark eder şu ölümlü dünyada? Hepimizin sonu ahiret değil mi? Yeter ki bir daha kandırılmasın! Çünkü dünkü Sözcü’de “yaramaz” yazarlardan Soner Yalçın bir kandırılma listesi saymış ki, içim daraldı, hepsini okuyup bitiremedim. Ama olaya şöyle de bakabilirsiniz: Potansiyel Başkan adayımız, o kadar çok konuda kandırılmış veya yanılmış ki, belki başka kandırılabileceği yeni konu kalmamıştır!
DÜNYA BİZDEN REJİM VE DEMOKRASİ DERSİ ALIYOR!
Binali Bey yalnız Türkiye’yi değil dünyayı da düşündüğü için, dün Sayın Büyükelçileri toplamış, onlara “Törkiş Stayla” Başkanlığın tüm âlem tarafından anlaşılması için detaylı açıklamalar yapıyordu. Vallahi o konuşmayı da naklen izledim ve eksik kalan bilgilerimi oradan toparladım. Böylece Başkan ve Yasama birbirlerini denetleyeceklermiş. Tabii oradaki vekillerin de çoğunluğunun Cumhurbaşkanı, pardon, galiba Başkan tarafından bir öğleden sonra Parti Başkanı sıfatıyla atanmış olmasını da hatırlarsak, o denetim biraz Amerikalıların kullandığı deyimle “sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım” oyununun ötesine geçemez. Ama varsın olsun, bu da uyum açısından hayırlı bir durum! Umarım Avrupa, Afrika, Asya ve ABD Elçileri bizden öğrendikleri daha huzurlu olduğu kesin olan bu sistemi, ülkelerine önermeye başlamışlardır. Çünkü egoist olmamak lazım. Dünya bu oldukça kaotik dönemde, her ülkede siyasi karışıklıkları toptan önleyecek formülleri acil olarak gündemine almalı! (Nedenini tam bilemedim, Büyükelçiler bayağı somurtarak oturuyorlardı) İşte bizim üstün dahiyane rejim buluşumuzdan önce, dünyada bu kadar uyumlu bir sistem ancak çobanlarda bulunuyordu. Koyunlara “sağa çark marş, kıt-a durrr!” diyerek hükmeden çobanların ülkemize yüzyıllardır verdiği kalıcı dersler var!
GELENİN GİDENİ ARATTIĞI BİR SAHNE!
Bakın siyasetimize, bu çoban dersleri “Çoban Sülo”, yani Demirel ile başlamıştı. O zaman da biz solcu tayfaları, 60 ve 70’li yıllarda onun hakkında çok laf söylemiş, adamı doğduğuna pişman etmiştik. Ama ardından gelenlere bakarsak sırayla, Turgut Bey, Tansu Hanım, Necmettin Bey, Tayyip Bey… Galiba “gelen gideni aratır” özdeyişi her defasında hatırımızdan geçti.
Deniz Bey, bu parlamentonun en tecrübeli ismi. O da nazik bir üslupla bu iletişim eksikliğini gündeme getirdi, diğer eleştirilerinin arasında... “Halkımız bu pakette ne olduğunu hiç bilmiyor, ne bu acele, yangından mal mı kaçırıyorsunuz?” dedi. Onu dinlerken belleğim 50-60 yıl geriye gitti. İsmet Paşa’nın “Suçluların telaşı içindesiniz” sözleri geldi aklıma, neden bilmiyorum. DP hükümetinin hokus-pokuslu, oldu da bitti maşallah yasalarına karşı söylenmişti bu cümle. Çünkü yeni Türkiye’nin, yeni muhteşem rejimini anlamadan konuşan herkesin dilinde bu aceleciliğin eleştirisi var. Halbuki atalarımız hep ne der? “Tez canlı olmakta yarar var”. Tayyip Bey’in sloganı ne? “Durmak yok, yola devam”. Bu nedenle, ben telaşlı ortamı bu şekilde izah ediyorum. AKP’lilerin üç kişi aynı anda oy vermeye girmelerini ya da uluorta açıkta oy vermelerini de bu şekilde gerekçelendiriyorum (Her ne kadar CHP Milletvekili Fatma Kaplan Hürriyet, farklı teorileri kısa ve unutulmaz konuşmasında –bence izleyin- ortaya attıysa da…) Ve aynı nedenlerle, mensubu olduğum partiden arkadaşlarımın da dün sürekli söz alıp oturumu yavaşlatmalarını, Tayyip Bey’in yoluna taş koymaya çalışmalarını da anlayamıyorum! Halbuki “tarafsız” Meclis Başkanı kendilerini güzellikle ikaz etti, “İç tüzüğü istismar etmeyin” dedi!
Deniz Baykal, Engin Altay, Özgür Özel, Akif Hamzaçebi, Bülent Tezcan, Levent Gök ve sütunlara sığdıramadığım tüm diğerleri; tarih sizleri hatırlayacak... Bundan şüpheniz olmasın. O tarih sayfaları dışında, bizler de sizi unutmayacağız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
