17 Ocak 2020 Cuma

ASRİKA İHANETİNE GÖZ YUMABİLİR MİSİNİZ? | Bedri Baykam | 16.01.2020


Sözcü davasının gerekçeli kararı, kamuoyunun tüylerini diken diken eden şaşırtıcı bir içerikle öne sürüldü. Artık mantık, delil, şahit aranmıyor. Yalnız “Ben bu manşeti böyle okudum, böyle anladım” şeklinde bir yorum, yıllardır Atatürkçülük, laiklik ve demokrasinin kalesi olarak bilinen bir gazeteyi “FETÖCÜ” ilan etmek için yetebiliyor. Bizler de gücümüzün yettiği oranda, bu “deli saçması” olarak dayatılan hukuksuzluklara karşı bir savaş veriyoruz. Bugün size yine bu kabul edilemez iddialardan, geçmişe yönelik yapılan akıldışı yorumlardan bahsetmeyeceğim. Bu sefer geleceğimizi hedef alan, altımızı oyarak hazırlanan bir tuzağa dikkatinizi çekmek istiyorum.
Cumhuriyetimizin varlığına yönelen bu iğrenç saldırının adı ASRİKA, İslam Devletler Birliği. Bu, açık suç unsurlarıyla dolup taşan yüz kızartıcı girişim, Riyad veya Tahran’da fanatik bir mollanın hezeyanıyla toplansa, güler geçersiniz. “Anca gidersiniz” diyerek o sayfayı kapatırsınız. Ama ne yazık ki bunu yapamayacaksınız. Projenin mimarı, daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın “Güvenlik Başdanışmanı”, “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurul Üyesi” bir zat. Birkaç hafta önce İstanbul’da toplanan “ASSAM” kongresinde (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği), laik-demokratik bir hukuk devleti olan (olmasını istediğimiz) Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve şeri yasalara bağlı, Asya’dan Afrika’ya uzanan bir İslam Devletleri Birliği’nin bir parçası yapmak isteyen bir girişimin sahipleri, bütün cerahatlerini ortalığa kustular. Bu densizler, başkentimizi İstanbul’a alırken, dilimizi de “Arapça” olarak değiştirerek, her zerresi ve kazanımıyla Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma planı için düğmeye basıyorlar! Umarım tuzağın boyutlarını anlatabildim.
Öncelikle birkaç soru sormak istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanı, Adnan Tanrıverdi gibi birini, yanı başınızda bu büyük göreve getirirken dayanağınız neydi? Hadi güvenlik soruşturması demeyelim de, hiç mi istihbaratın tornasından geçirmediniz? Ağzına din-İslam-Allah adını alan her şebeke, sizi bu şekilde kandırabiliyor mu? Yok ben abartıyorsam, Tanrıverdi’nin işlediği bir suç yoksa, o zaman her önüne gelen sizin Başkanı olduğunuz Cumhuriyet yapısını dağıtmak, yok etmek için en büyük kentimizde açık toplantı yapabilir mi? Mesela yarın Kürtler “İstanbul’da Kürdi Devletler Birliği kuruyoruz, başkenti İstanbul, dili Kürtçe, bayrağı şu şekilde, sınırları da şuradan şuraya uzanıyor” diye bangır bangır bir açık toplantı yapabilirler mi? Bunu da görmezden mi gelirsiniz? Yoksa o toplantı derhal basılır, katılanlar gözaltına alınır ve peş peşe davalar mı açılır? Evet, aynen öyle olur Sayın Cumhurbaşkanı. Peki bir etnik temele dayalı başkaldırı, meydan okuma ve küstahlığa bu tepkiyi vereceğinizi biliyoruz da, “ASRİKA” rezaleti hakkında neden hala sesinizi ve hükümetinizin, içişleri bakanınızın tepkilerini duyamadık? Konu din olunca, akan suların durması ve gözlerin görmemeye başlamasının bedelini bu ülke, en ağır şekilde daha yeni ödedi. Çok daha beter bir felaket bizi 15 Temmuz’da ele geçirmiş olabilirdi. Peki 3,5 yıl önce yaşanan o kaostan siz ve ekibiniz hiç mi ders çıkarmadınız? Öyle sinsi ve terör örgütü gibi planlar hazırlamış bir insan türünü nasıl yapınızın kalbine yerleştirdiniz ve bu durumu nasıl hala içinize sindiriyorsunuz? Tanrıverdi isimli, “Mehdi gelecek” gibi evlere şenlik çıkışlarla ortada dolaşan bir zat, makamınızda hangi tarihler arasında “görevde bulundu”? Görevi, Mehdi’nin ne zaman geleceğini saptamak mıydı?
Bir diğer sorum ana muhalefet Partisi CHP’ye: Durumun ciddiyetinin farkında mısınız? Topluca ayağa kalkıp bu alçakça girişimin üzerine yürümek için ne bekliyorsunuz? Lütfen Meclisi birbirine katın ve Atatürk’ün partisi olduğunuzu hatırlayarak gereken en sert tepkiyi verin. Bu olayın gündemin ilk maddesini işgal eden Kanal İstanbul’u bile felaket senaryolarında solda sıfır bırakacak bir tuzak olduğunun bilincine varın.
Bir sorum, hala yetkileri ve etkileri olduğuna inanıyorlarsa, Hükümet’e, AKP grubuna ve başta İçişleri Bakanı olmak üzere tüm kabineye: THY, ASELSAN, HAVELSAN, MKEK, TAİ gibi kuruluşlar ve başta Bursa Büyükşehir Belediyesi olmak üzere birçok belediyenin desteği ile yapılan bu suç buluşmasını “normal” mi karşılıyorsunuz? Bu girişimin, içinde sizin de yer aldığınız binayı kökten devirmek için oraya getirilmiş, tam teçhizatlı bir yıkım ekibi olduğunun farkında değil misiniz? Milletvekili yemininizi ederken bir ayağınız havada mıydı?
Bir sorum da Cumhuriyet Başsavcıları’na: Bu olayın farkında mısınız? Ne zaman müdahale edeceksiniz? Yoksa Anayasa ve Türk Ceza Kanunu değişti de ben mi ıskaladım? Bu konunun üzerine çökmediğiniz her gün, yarın tarihte aleyhinize bir kanıt olarak yazılacak.
Nihayet bir sorum da televizyonlarda ASRİKA’yı hafife alarak, “demokratik” algı formülleri yaratan, bunu sivil toplumun bazı şeyleri önerme hakkına bağlamaya çalışan komedyenler sürüsüne: Yine aynen Fetö döneminde olduğu gibi kullanıldığınızın farkında mısınız? Yarın öbür gün bu abartılı ebadlarda suçlar ortaya çıkıp da dosyalar savcılar aracılığıyla önünüze düşmeye başladığında sakın üzülmeyin, hiç de şaşırmayın.

PEKİ KENDİ ARKA BAHÇEMİZ?
İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk’ü kutluyorum. Gereken tepkiyi en doğru sorularla Parlamento’ya taşımış! Her milletvekilimizden de bu tavrı bekliyorum. Biliyorum, halkımız, aydınlarımız yıllarca uyuşturuldu, reflekslerini kaybettiler. Sonra son 12-13 yılda yılda biraz uyandılar, ama hala Cumhuriyet’in sloganıyla “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna, rahat ve yüksek sesli bir yanıt veremiyorlar. Örneğin bu makalemi hala abartılı, şovcu, paranoyak bulan kendi çevremizden insanlar var mıdır? Kesin HALA vardır! Zaten bu yazı en başta onlara! Hatırlayın bundan 30 yıl önce de “Paranoyak Bedri Baykam”, TCK’dan 163. Madde’nin çıkarılmaması için yapılan kampanyaların Muammer Aksoy, Türkan Saylan, Oktay Ekşi, Necla Arat ve Yekta Güngör Özden ile başını çekiyordu. O zamanlar da bu fikirler “eksantrik” bulunuyordu. Yani son 30 yılda rejim değilikliği de dahil onca bedel ödedik ama tepki reflekslerimiz bu bedeller oranında gelişemedi.
AYAĞA KALKIN, HUKUKÇULAR, SANATÇILAR, SİYASİ ÖRGÜTLER! BU İHANETLERİ CİDDİYE ALIN, KONTROL DIŞI BÜYÜMESİNİ BEKLEMEYİN. YAŞADIĞINIZ ONCA SİYASİ DÜŞÜŞÜ HATIRLAYIN!




10 Ocak 2020 Cuma

ORTA DOĞU BATAKLIĞINDAN KİM ÇIKMIŞ Kİ! | Bedri Baykam | 09.01.2020


Dünyanın kritik virajlarından birini yaşıyor. Yazacağımız her satır, size ulaşana kadar gündem değişebilir. İran’ın Irak’taki Amerikan üslerini vurması, üstü yarın kapanabilir bir olay değil. Trump ve milliyetçi Amerika böyle bir mağlubiyetin üzerine soğuk su içmez. Orta Doğu, maalesef daha korkunç gelişmelere gebe olabilir.
Barışçı Atatürk’ün sözlerini unutamayız: “Milletin hayatı bir tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.” Ama askerlerimizi “peyderpey” cepheye çeken Libya teskeresini düşünüyorum da aklıma 1001 olası uzantısı geliyor!
Şu ülke kendi içinde kavga ediyor”, “Şu, şu anlaşmaya uymadı, öbürünü destekledi” mantığıyla her gün savaşa girersiniz! Konu yalnız Suriye mi ya da Libya mı? Yarın İran ve Amerika arasındaki durum fiili bir uzun savaşa dönüşüp sizi kıskaca aldığında ne yapacaksınız? Ya da Hafter’i destekleyen Ruslar ve Fransızlarla bir “kaza ateşi ile” birbirinize girip dolaylı düşman durumuna düşerseniz ne olacak? Putin ile İstanbul’da hoşsohbetler eşliğinde Türk Akım vanasını açmak başka, mesela düşen Rus uçağı sonrası 4 yıl önce yaşanan kriz bam-başka! Senaryoların sonu yok! İntikam saldırılarının parçası olmak da işten değil! Özellikle ilişkinin neresinde durduğunu bilmediğiniz sözde “stratejik ortağınızla”!
Orta Doğu, emperyalizmin özellikle 110 yıldır kendi emelleri için tepe tepe kullandığı bir bataklık.

EMPERYALİZMİN KURNAZ TAKTİKLERİ
Siz, 70 yıldır “İngiltere İskoçya’yı bombaladı; Avusturya, İtalyan uçağını düşürdü; Fransa İsviçre’yi istila etti” denildiğini duydunuz mu? HAYIR DUYMADINIZ. Çünkü, 2. Dünya Savaşı ile akıllandılar!
Tüm savaşlar, sözde gelişmekte olan, özde bu nedenle “gelişememekte olan” ülkelere kaydırıldı. Biraz Güney Amerika, biraz Afrika ve tabii Orta Doğu! Kabilelerin, demokrasiden uzak yönetimlerin, ırk-din-mezhep kavgalarının birleşip köpürtüldüğü yer! Bu sorunlar yarın çözülemez. Çünkü:
1- Emperyalizmin çıkar emellerinden vazgeçmesi, ABD’nin Kennedy çizgilerine dönmesi lazım. Bu konuda bir işaret yok, dünyayı tam tersine adeta bir savaş konsorsiyumu yönlendiriyor. İran Devrim Muhafızları Ordusu Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Örgütünün Başkan yardımcısı Ebu Mehdi el-Mühendis’i Irak’ta noktasal atışla vurarak yine savaş fitili ateşleyen, işte o odak.
2- Orta Doğu halklarının ise bilinçlenmesi, doğru bir eğitimle demokrasiyi hazmederek yaşama geçirmeleri lazım. O noktadan da çok uzağız.
3- Orta Doğu ülkelerini şu anda yöneten lider ve sözde siyasi partilerin, şu hatırlattığımız olağan hedeflere yönelmek istemesi lazım. Onlar da tam tersine, hangi güç onlara iktidar vaadi, silah ve destek veriyorsa, ona yamanıp, din veya ırk çatışma bedellerini halklarına çektirmeye alışkınlar!
Dolayısıyla özellikle 2. Dünya Savaşı’nı hemen takip eden yıllardan başlayarak dünyayı kasıp kavuran İsrail-Arap ülkeleri savaşı daha durulmadan önce, İran-Irak savaşından başlayarak bütün bölgeye sokulmuş tüm nifak tohumlarının askeri, iktisadi, psikolojik ve ağır propaganda yöntemleriyle körüklenmesine gidildi. Mesela kimse Türklere ve Kürtlere “Nedir alıp veremediğiniz, barış içinde beraber yaşasanıza” demedi. O kavga da büyütüldü, her ırk-din-mezhep ayrımı gibi! Çünkü savaş endüstrisinin devamlı silah satması lazım; çünkü bu silahların eskimesi, yenilerinin alınması lazım. Aynen akıllı telefonlar veya bilgisayarlarınız gibi, bölge iktidarlarının her gün sipariş ettiği lüks arabalar gibi! Böylece, bir taşla sayısız kuş vuruyorlar. Bu ülkelerin kısıtlı maddi imkanları savaşa kanalize oluyor, eğitimlerini alamıyorlar, demokrasi gelişemiyor. Böylece, keşmekeşin süreceği ve o halkların ezilerek, çocuklarının bile yalınayak bombalar altında kalacağı da garanti altına alınıyor. Şimdi Kasım Süleymani krizi bir hızlı tırmanışa geçerse, havuzlarında güneşlenen Silah Baronları’nın nasıl keyiflerini tahmin edebiliyor musunuz?

AİLENİZİ SAVAŞA YOLLAYACAKSANIZ, ÖNDEN BUYRUN!
Aslında dünyada tüm savaşları toptan bitirecek formül, BM’nin alacağı tek bir karar: Birbiriyle savaşan her ülkenin liderlerinin, bakanlarının tüm çocukları, torunları ve yeğenleri bu savaşlara ön cepheden asker olarak mecburen katılacaklar. Yarın bu karar çıksın, tek kurşun atılırsa namerdim. Ama ne kadar kolay başkalarının çocuklarını savaşa yollayarak kahramanlık yapmak! Allah korusun Libya’ya da bu şekilde girilirse yarın yeni şehit hikayeleri içimizi sızlatacak, içimiz kan ağlayacak. Yarın Türkiye’ye veya Kıbrıs’a bir ağır saldırı olsa, hepimiz biliyoruz ki tüm Türkiye bu meşru müdafaaya destek olur, cansiperane şekilde savaşır. Ama Orta Doğu’nun bu dar anlayışlı kafalarla bitmesi mümkün olmayan ve artık askeri çatışmaların her gün yayıldığı kargaşasının içine, Türk ordusunu çekmek, ayrıca zayıf Türk ekonomisini bu şekilde sarsmak, hangi düşünceye hizmettir?

EMPERYALİZM HEM GÖNÜLLÜ KANIYOR, HEM KANDIRIYOR!
-Bu değişken, Orta Doğu yapıları içerisinde dün Esad’la maç izlersiniz, ertesi gün “Esed” diyerek Özgür Suriye Ordusu’nu desteklersiniz! Libya’da yarın şunu veya öbür gün rakibini destekler duruma düşebilirsiniz. Ama buralarda fikri takip bulamazsınız. Çünkü sizi kullanan Emperyalizm de nerede durduğunu bilmiyor! Fırıldak gibi dönerek o kavganın bitmemesi için elinden geleni, geçmişte hep yaptığı gibi, gelecekte de yapacağının sinyalini veriyor. Bu şablonu anlamadan Orta Doğu’ya bakamazsınız.
-ABD, Süleymani’yi öldürme kararını verirken, buna karşılık verileceğini biliyordu. Ama iç siyasette saldırıya uğramanın, çok önemli bir geçer akçe olduğunu biliyoruz. Trump’ın bu fırsatı şimdi kullanarak avantaj arayacağı kesin. Ama belki yanıtın bu kadar ağırını beklemiyordu. Öngöremediği nokta, İran gibi bir ülkenin bir yüksek komutanını yok etmek ile, bir terör örgütünün liderini yok etmek çok farklı şeyler!
-Libya teskeresi geçti; ama Irak teskeresini durdurmuştuk. Neler yaşandı Irak’ta? Sözde kitle imha silahlarını bulmak ve imha etmek” için tüm çağrılara rağmen Amerika bölgeye girdi ve milyon Iraklı’yı öldürüp geri çıktı. 3-4 yıl sonra da dedi ki “Özür dileriz, yanlış istihbarat almışız. Uzun lafın kısası “kandırıldık” dediler. Peki bu sefer bizi kim kandırıyor? Yarın yeni pişmanlıklar kimlere hangi ağır maliyetle geri dönecek?
-Kanal İstanbul maliyeti, savaş maliyetine eklendiğinde, bu sefer yine nerelere vergi yağdıracaklar? Nefes alma vergisi mi koyacaklar?
Bu us dışı, eksantrik ve korkunç maceraların yükü artarken, halkımız “pes” diyerek israfları izliyor!


2 Ocak 2020 Perşembe

KANAL İSTANBUL FACİASINDAN, SÖZCÜ DAVASINA | Bedri Baykam​​ | 02.01.2020


Öncelikle yeni yılınızı kutlar, adı güzel 2020’nin (Yirmi Yirmi’nin) ailenize, sevdiklerinize ve size sağlık, başarı, keyif, ülkemize de barış, adalet, demokrasi getirmesini ümit ederim. Ama ne yazık ki bu sözleri uzatmaya fırsat bırakmıyorlar! Gündemin raydan çıkma hızı korkunç! Birkaç haftadır Kanal İstanbul dayatması ve tartışmaları ile boğuşuyoruz. Adamlar gözümüzün içine bakarak “Kanalın, Montreux anlaşmasıyla hiçbir ilgisi yok” diyebiliyorlar. Kanal’ın İstanbul’a, Trakya’ya, Türkiye’ye ekonomik, ekolojik, askeri, diplomatik açılardan vereceği zarar dev boyutlarda. İşin kötüsü, ciddi eksperlerle kamuoyu önünde hiçbir tartışma henüz yapılmamışken, çoktan bitirilmiş. Yandaşlar, Araplar, Katarlılar arsaları kapatmışlar. Yani iş sekteye uğrasa, hepsi isyan edecek, “Ne demek? Bizlere naylon arsalar mı satıldı?” diye! Türkiye hayati bir konuda oldu bittiye getiriliyor. Geriye dönüşü olmayan bir yola zorla sokularak, doğal jeografik yapısı adeta tecavüze uğratılmak isteniyor. Bizler de durdurmaya çalışıyoruz. Hani duyarlı yurttaşlarımızın, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüklerinde uzun kuyruklara girerek imzaladığı itiraz dilekçeleri var ya? İşte herkes bilsin ki, o itirazların adedi kaç olursa olsun, diyecekleri şu: “Gördünüz mü 16 milyonluk İstanbul’da topu topuna şu kadar kişi itiraz dilekçesi verdi”. Oysa bunun hiç önemi yok! Konu rakam değil. İsterse tek bir kişi itiraz etsin, onu zaten halk adına yapıyor. Olayı bu şekilde çığırından çıkarmaya kalkanlara verilecek tek cevap var: “Referanduma gitmeye cesaretiniz var mı?”

İnsanı deli edecek bu Kanal İstanbul oldu bittisi ile boğuşurken karşımıza bir de Sözcü davasını sürdüler. “Hiç Emin Çölaşan veya Necati Doğru’dan Fetöcü çıkar mı? Bunlar deli saçması iddialar” filan mı dememi bekliyorsunuz? Bunları yanıtlamak bile, bu zavallı hayali senaryolara güç vermek olur. Söylenecek başka laflar var: “Bu sefer kim kandırdı sizi?” veya “Yarın bu hakim de diğerleri gibi kaçarsa, onun hakkında o gün neler diyeceksiniz?”, “Bu davaların da savcısı mısınız? Yoksa ‘bizlere bağımsız yargı karar verdi, n’apabiliriz ki?’ mi diyorsunuz?”
Bu iktidar, dehşet salma merakına, olur olmaz sebeplerle o meşhur “Korku İmparatorluğu” havasını ısıtıp ısıtıp sunmaya doyamadı gitti!... Allah’tan bu sefer baltayı öyle bir taşa vurdular ki, kendi yandaşları bile isyan ettiler. Yani Akif Bekiler, Nagehan Alçılar, hepsi “yeter artık” diyebildiler yüksek sesle! Aralarında kişisel sataşma, kavga, gürültü gibi onca polemik yaşanmışken, Ertuğrul Özkök ve Fatih Altaylı bile merkez medyadan “insaf artık!” diyenler arasında. Yüzü kızarmadan, hiç kimse bu kararın arkasında duramaz, kefil olamaz.
Türkiye’yi belki de bunlar kurtaracak bu iktidardan: Gözlerinin tamamen kararmış olması ve kendi kendilerine verdikleri zararların bile ayırdında olamamaları... Hem de fark ile gelen İstanbul hezimetinden ders almadan, belediyelerin gidişatı hakkında yapılan anket sonuçlarına göz atmadan...
CEP HERKÜLÜ” BİLDİĞİMİZDEN DE BÜYÜKMÜŞ!
Naim filmine geçtiğimiz hafta sonu, çoğu insan gördükten sonra gittim. Ama iyi ki sinemada kaçırmadım. Gerçekten muhteşemdi. Mustafa Uslu, müthiş filmlere imza atmayı bilen bir yapımcı. Daha önce “Ayla” ve “Müslüm” de onun prodüksiyonuydu.
Bu filmlerin ortak noktaları: Gerçek yaşanmış hikayelerden yola çıkmaları, inanılmaz başarılı yönetmenler ve aktörlerin elinden çıkmış olmaları, son derece mükemmeliyetçi sanat yönetmenlerine sahip olmaları, seyirciyi bazen mutluluktan, bazen milliyetçi duygulardan, bazen nostaljik frekans yüklemesinden, bazen ise üzüntüden ağlatmayı başarmaları… Bu filmleri ve üstün başarılarını seyrettikten sonra, neredeyse şunu diyeceğim geliyor: Gerçek hayatta yaşanmış önemli bir olay, bir serüven, dramatik bir yaşam dilimi, ancak bu seviyede filmi yapıldığı zaman izleyen halkın gözünde uçuşan taşlar yerine oturabiliyor! Bu filmlerden en az ikisini görenler, neden haklı olduğumu çok iyi biliyorlar. “Çicero” ve “Türk İşi Dondurma”, belki bu diğer üç filmin başarı zeminini yakalayamadılar, ama onlar da büyük bir özen, emek ve araştırma sonucu doğmuş çalışmalardı. Onlara da şapka! Nasıl biz ressamların da her resmi aynı başarı seviyesini yakalayamazsa, halkın veya Uslu’nun da bu yapıtlar arasında tercihleri kaçınılmaz şekilde vardır. Ama bir konu dikkatimi çekiyor: Nasıl 80’lerle beraber Yeşilçam, daha çok “Yönetmen Sineması” moduna geçtiyse, sanki şimdi Uslu ile bir “Prodüktör Sineması” sayfası açılıyor.
Gelelim Naim’e: O yılları içinden yaşadık. Ama bizler bile işin iç yüzünün birçok virajını tam olarak algılayamamışız. O yıllar, bizlerin Turgut Özal’a karşı büyük bir muhalefet yürüttüğümüz dönem. Muhalefet, doğal olarak Özal’ın her hamlesini yerden yere vuruyordu. İşte o günlerde, Özal’ın Süleymanoğlu vakasını nasıl yerinde, haklı ve doğru bir şekilde kararlı bir operasyonla tamamladığını, satranç diliyle bir hamleyle dört taş alarak şah-mat yaptığını film çok güzel bir şekilde yansıtıyor. Ardından dünya çapında tarihi bir başarıya dönüşen bu hikaye, gözlerimizi yaşartmakla kalmadı, sayısız Dünya, Olimpiyat ve Avrupa şampiyonluğu ve rekoruna dönüştü. Ülkemiz o başarılara o kadar açtı ki... Ülke, Naim ağırlıkları kaldırırken, onunla nefesini tutar, onunla haykırır, onunla sokağa dökülürdü. Dünya “Cep Herkülü”nün başarılarını imrenerek izledi!
Naim’in sportif başarı olarak kıyaslanabileceği isimler var: Jean Claude Killy, Eddy Merckx, Peter Phelps ya da Roger Federer... Ama aslında bu diğer devler değil, tek bir isim onun yanına gelebilir: Muhammed Ali. 1968 kuşağının simgelerinden Ali, Vietnam Savaşı’nın kirliliğini nasıl bu uğurda hapse girmeyi göze alarak dünyaya anlatabildiyse, nasıl siyah Amerikalılar’ın yaşadığı ırkçılığı durduran hamleleri yapabildiyse, nasıl bu mücadeleleri verirken dev başarılara imza attıysa, Naim Süleymanoğlu da, Bulgaristan’da Türk azınlığın yaşadığı korkunç muameleleri dünyaya taşıyan, sesini uluslararası arenada duyurup onları kurtaran isim oldu. İşte bu nedenlerle onu bugün tarihin en ünlü ve en çok iz bırakmış sporcusunun, Muhammed Ali’nin yanına layık görebiliyoruz.
Sola özeleştiri: O günlerde, -kendimden söz etmiyorum- Özal’ın örtülü ödenekten Naim için Bulgaristan’a 1 Milyon Dolar verebilmiş olması, ciddi bir eleştiri konusu olmuştu. Ama o konuda tarih ve zaman Özal’ı haklı çıkardı. Bu tabii diğer hatalarını örtmez ama alkış gerektirir!



27 Aralık 2019 Cuma

GERGİN VE BİTMEZ KAVGALAR ÜLKESİ. | Bedri Baykam | 25.12.2019


Dört bir yanımız tartışma dolu. Sabah akşam tartışıyoruz. Her konuda, her platformda... Konular değişiyor ama yaşadığımız sendrom ve kavgalarımızın seviyesi değişmiyor. Bu karşılıklı görüşler sayesinde konuların ilerlediğine pek şahit olamıyoruz. Birbirini anlamak için değil, haklı çıkmak için kavga eden, birbirine laf sokmaya çalışan insanlar olduk. Medeni bir diyalektik yaklaşımla tez-antitez-sentez hattı üzerinden yapıcı farklı görüşlerin buluşması yok. Benimde 30 yıldır katıldığım bu tartışmalarda da son yıllarda bir hakem gözetiminde üçer kişi düello yapıyor... Sonuç ise maalesef pek iç açıcı değil! Kanal Istanbul’u ise bu yazıya sığdıramadım!

MANSUR YAVAŞ-SİNAN AYGÜN ÇARPIŞMASI
Yargıya intikal etmiş bir konuda, medya doldurmaları üzerine fikir yürütüp, kim haklı-kim haksız diye ahkam kesip bu atışmaların bir parçası olmam imkansız! Beni asıl ilgilendiren, aynı muhalefet partisine mensup iki bilinen ismin kamuoyunun önünde birbirlerine saldırmaları, mahkemelik olmaları ve özellikle iktidarın eline koz verecek şekilde yolsuzluk suçlamaları konuşuyor olmaları. Beni şaşırtan, bu son derece zararlı gerilim hattının, Kılıçdaroğlu’nun önünde çözülmeden, “Delirdiniz mi, kendinize gelin!” ihtarı bile yemeden, toplumun önünde gelişen bir kavga haline nasıl dönüşebildiği… Çok yazık oluyor. Tabii ki CHP kültürüne yakışmayan iddiaların havada uçuştuğu yoruma açık bir dipsiz kuyu. AKP ve fırsatçı medyası, bu konuya “Yeni dönem İSKİ’mizi bulduk” şeklinde yaklaşıyor. Fırsat bu fırsat diyerek bu fay hattı üzerinden yükleniyor. Yandaş kanallar sabahtan akşama sözü bu konudan açarak oradan CHP’nin iç çatışmalarına ve liderlik kavgalarına girişiyorlar. Burada, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP A takımının kendine sorması gereken bir soru var: “Bizler her seçimde CHP kültüründen gelmeyen insanları partiye alarak bu tartışmaların ortamını mı yarattık?” Mesela rahmetli Ali Topuz ve rahmetli Kamil Kırıkoğlu veya Algan hacaloğlu arasında böyle bir kavga olabilir miydi? Veya Hurşit Güneş, Örsan Öymen veya benim aramızda hangi mevkide olursak olalım böyle bir kavga olabilir mi? Hiç sanmıyorum. Beni üzen, sonuçta bu kavgaların CHP üzerine çamur sıçratmak için fırsat haline dönüştürülmesi. Öte yandan bu suçlamaları yapanlar, tek bir kere dönüp kendileri hakkında gelişen hiçbir iddiaya da cevap vermeyi akıllarına getirmiyorlar, o da ayrı konu!

PARK YASAKLARINA GETİRİLEN SAÇMA DEĞİŞİKLİKLER
İlginç bir şekilde kurucuları arasında Türkiye’nin en önemli siyasetçileri, işinsanları ve bürokratları olan Trafik Vakfı’nın artık araç “çekme-kurtarma” görevini bıraktığı açıklandı. Ardından da yasak yere park etmiş arabalardan yalnız kamuya açık kritik yerleri tıkayanların kaldırılacağı, diğerlerine ise yalnız ceza yazılacağı bildirildi. Trafik Vakfı’nın halkı çileden çıkaran bir hızda olur olmaz her yerden araç çekmeye son vermesi sonuçta iyi bir karar. Zaten nasıl oldu da Türkiye’nin en egemen isimleri böyle bir işe soyunup yıllarca bu vakfı yönettiler, da anlaşılmaz! Trafik konusu yıllardır gündeme getirdiğim, hepimizi ilgilendiren bir alan. Hep söylemişimdir: Halk arabasıyla bankaya, alışverişe, işe, hastaneye, eşe dosta gidecek! Mesela Tarlabaşı Bulvarı’nda siz ölüm cezası da koysanız, arabalar on dakika sağa çekip işini görecek! Sonuçta insanların arabalarını park etmeye mecbur olması suç değil. Onların nereye park edeceğini hiç umursamayan şehircilik anlayışı, “trafik sorumlu-sorumsuzları” işlenen “suç”ların doğrudan varoluş nedeni. Şimdi bir adım nihayet atılmış, ama o da yanlış atılmış! Yahu kardeşim, kendin itiraf ediyorsun ki, bugüne kadar trafik akışında hiçbir zarar vermeyen noktalarda mecburen park etmiş arabaları da hep gereksiz yere çektiniz. Şimdi yoruma açık “Burası çekilebilir alandı-değildi” kavgalarını körüklemek yerine, gelin lütfen şu medeni teklifi dinleyin: Her ne kadar içiniz elvermese de, arabaların kimseyi rahatsız etmeden park edebileceği alanları yeşil boya ile çizin belirtin, ardından uygar ülkelerde gördüğümüz gibi buralara parkmetre koyun. Yani bu iptidai ceza verme hastalığından artık kurtulun! Bir şekilde belirtilmiş yerlere arabasını koyan herkes normal parasını ödesin. Nedir bu halkı cezalandırma hastalığınız? Onların içi rahat bir şekilde arabalarını park etmeleri ve devletin de legal bir şekilde parkmetreden parasını alması hiç aklınıza gelemiyor mu?

ERSUN YANAL’IN YAŞADIĞI MEDYA KUMPASI!
Fenerbahçe, Türkiye’nin medyada en çok ilgi gören takımı. Maçı kazandığında spor gazetesi satışları ikiye katlanır.. Aynı zamanda FBahçe’nin karışması başkan, yönetim, teknik direktör veya ünlü bir futbolcunun yerinden edilme olasılığı, medyanın iştahını kabartan, “vampir” kimliğine geçişine neden olan gelişmeler. Aklı olan herkes görüyor -ki zaten geçen yıldan da işaretlerini gördüğümüz şekilde- Türkiye liginde artık “4 büyükler her maçı kazanacak, diğerleri de nal toplayacak” devri bitti. Gerçekten herkes herkesi her yerde yenebiliyor. Fenerbahçe’yi deplasmanda yenen Antalyaspor bir sonraki hafta kendi evinde altı gol yiyebiliyor. Örnekler sonsuz. Artık bu makaslarını daraldığı yeni dönemi hazmetmemiz lazım. Her maçı kazanamayan büyük takım hocalarını, -Fatih Terim hariç- her mağlubiyetten sonra suçlu iskemlesine oturtup ayağını kaydırmaya gayret etmek medyanın bir hastalığı oldu. Özelikle bu seneki hedefleri, Yanal ve Abdullah Avcı. Birkaç haftadır ister televizyon programlarından ister gazete sütunlarından manşetlerden veya köşe yazılarından Ersun Yanal’a saldırıların ardı arkası bitmiyor. Kimi mesela Beşiktaş maçından önce TV’de Yanal’a “Güle güle sana” şarkısını çalıyor, kimi Fenerbahçe’nin beş gol attığı maçlardan sonra bile hocaya fatura çıkarabiliyor, hatta bir tek övgü kelimesi bile kullanmadan! Sonuçta her biri, Fenerbahçe Beşiktaş’a yenilsin kulüp karışsın Yanal gitsin diye yapmadıklarını bırakmadılar, adeta bu uğurda öldüler! Ben de bu komplonun farkına vararak elimden geleni sosyal medyada yaptım, Ersun hocaya moral verdim, kendisiyle de görüştüm. Sonuçta gözünü kan bürümüş medya terminatörlerinin hevesi kursağında kaldı! FBahçe iyi oynayarak kazandı. Ama sarı lacivertli takımın yöneticilerine de bir çift sözüm var: Bırakın artık bu yazboz tahtası meraklılarının baskısını . Yanal gibi bir hocaya 4-5 yıllık bir süreç sunarak güven verin. Takım ancak o zaman oturur. Yoksa her yeni hoca ve 8 oyuncu deprem yaratmaya devam ederse, FBahçe daha on yıl şampiyonluk görmez!

20 Aralık 2019 Cuma

AMERİKA’DA MASUMİYETE RASTLAMAK | Bedri Baykam | 19.12.2019


Üç hafta kaldığım “ABD seferinden” yeni döndüm. Merkezden en çok bu kadar uzak kalabiliyorum. Benim 45 gün ya da iki ay bir yerlere gitme lüksüm yok. Yarattığım sorumlulukların her biri, beni ayrı bir kementle merkeze çekiyor! Gerek UPSD, gerek IAA başkanlıklarım, gerek bu sütun, gerek ailem, gerek Piramid Sanat, gerek maddi mücadeleler, gerek üniversite beni ağır bir mıknatıs gibi çekiyor.

IAA/USA’i dünya başkanlığım sırasında, son 3 yılda yaptığımız çabalarla kurmak keyifli oldu. IAA, 2. Dünya Savaşı sonrası, Braque, Magritte, Miro, Delaunay, Matta, gibi dünyanın en önemli sanatçıları tarafından kurulduğunda, ABD bu çok önemli uluslararası örgütün içindeydi, ardından koca Kuzey Amerika kıtası, nedeni bilinmez koptu gitti. Taa ki 2011’de başlattığımız ve önce IAA Genel Kurulu’na kabul ettirdiğimiz Dünya Sanat Günü, 2015’den itibaren California’dan başlayarak tekrar onları içeri çekene kadar! Son güzel haber, geçen yıl UNESCO Genel Direktörü ve ardından Yürütme Kurulu’na Türkiye ve Meksika ortaklığıyla yönlendirdiğim başvurunun önce orada, sonra da 26 Kasım’da Genel Konferans’ta kabul edilmiş olması. 15 Nisan Dünya Sanat Günü, artık sonsuza dek Uluslararası UNESCO Günleri’nden biri oldu ve bu fikir Türkiye’den çıktı. Bu beni mutlu ediyor.
Sonuçta Los Angeles sergim vesilesiyle, IAA/USA’in yeni örgütüyle toplantı yapma ve onları daha sağlam bir geleceğe yönlendirme şansım oldu.
Her gün asistanım ve eşimle kovaladığımız “yapılacak işler listesi” dışında birkaç müze gezme, sevdiğimiz bazı kafelere gitme fırsatı bulduk. Benim kitaplarımı da sunan Venice Beach’in ünlü Small World Books kitapçısında dolanırken nefis bol fotoğraflı bir yayın dikkatimi çekti. New York’ta Abrams yayınlarından çıkan Orhan Pamuk’un “Şeylerin Masumiyeti” (The Innocence of Objects) kitabıydı bu. Elime alıp karıştırdığımda, ortak geçmişimize yayılan görüntüler önümde resmi geçide başladı. Üstü açık bir Chevrolet, bir taksinin büyük ihtimalle çalışmayan taksimetresi, oyuncak kalıntıları, kartpostallar, pipolar ve daha ne “şeyler”! Kitap beni vurdu, olağanüstü bir çekicilikteydi. Hemen aldım.
Bu yazıda, Pamuk’la aramdaki kabuk tutmuş yaraları önünüzde deşip akıtacak değilim, 15 yıl öncenin yakın tarihi. Türkiye’de savcıların onu yabancı basın önünde sarf ettiği sözlerden dolayı dava etmesini, bu sütunda yazdığım yazılarla önlemeye çalışmış, başaramamıştım. Kendisi ile hiç aynı fikirde olmamama rağmen!
Bu olaylardan 20 yıl önce Orhan’la arkadaştık. Eskiden ressam olmak istemiş. Fransızlar’ın deyimiyle “Peintre Manqué” (ıskalanmış ressam) yaşıyordu onun içinde. Benim “halkla ilişkiler” sistemimi analiz ediyordu. Mesela başta sevgili dükkanı Alaaddin olmak üzere, oralarda afişimi görmesi onu pek şaşırtıyor, onlarca soru soruyordu! Yıllarca, aklında bir ressamla ilgili bir kitap yazma fikri gezindi ama el atmadı o işe. Halbuki bence onun yaşamının iki ucunu bağlayacak büyük çalışma bu olabilir. Beni en çok etkileyen romanı, Kara Kitap olmuştu. Hakkında Gösteri’de yazdığım yazı, bu başyapıt hakkında satılmaya devam eden bir eleştiri kitabında bulunuyor.
Masumiyet Müzesi kitabını da sevdim. Sonuçta bugün de bu yeni renkli kitaba sahip olmaktan mutluyum. Türkiye’nin kendi bitmez dertlerinin bizi daha fazla kin dolu kamplara ayırmasından zevk almıyorum. Belki yaşım artık 62’ye geldiği için mi? Kaliteli sanat, edebiyat ve kitap dünyasına olan değişmez tutkum nedeniyle mi? Bu “Kovboy-Kızılderili” kapışmasından yorulduğum için mi? Bilemem. Zaten Pamuk, hoşuna gitse de gitmese de, doğrudan Kemalist bir burjuazinin ürünü. Benim de fikirlerimi hiçbir güç değiştiremez. Ama bu cennet cehennem sınır ayrımlarından gına geldi artık!
Fotoğraflı ve Müze’nin yansıması olan Şeylerin Masumiyeti, işte böyle bir kitap olarak elime yapıştı. Keyifle eve taşıdım, karıştırıyorum. Çevrem kamplara bölünmüş insanlarla dolu. Yalnız siyasi, dini, etnik konular değil, spor da aynen böyle. “Vay, onunla mı konuştun? Bununla mı yemek yedin? Vay! Avrupa maçında şu takımımı mı alkışladın? O zaman sen hainsin! Sen düşmanımızsın” Siyasi partiler, solun içi, sosyalist sol, her yer bu kızgınlıklar, bu keskinlikler ve uzlaşmaz sayılan yol ayrımlarının timsah dolu derelerle dolu. Bunlar yetmezse, özel hayat ayrımları, kıskançlıkları, fil hafızalı kinlerce oynanan Rus ruletleri, tarihi nedenlere dayalı nefret yayanlar, o da yetmezse ticari kavgaların yol ayrımları her yerde hepimizin karşısına çıkıyor. “Yetti gari!” Sen komünist misin? Ben Kemalist miyim? O da ateist veya kapitalist veya Kürt mü? Bu bizim birbirimizle pişti oynamamıza, bir sinemaya gitmemize, uygarca tartışmamıza mâni olmamalı…
2003 yılında, AKP, Irak’a ABD’nin yapacağı o affedilmez saldırıdan önce Parlamento’dan ABD’nin Türkiye’yi bir üs olarak kullanmasının onayını almak istiyordu. Biz sanatçılar, yazarlar, Ankara’ya Sıhhiye Meydanı’na gidip mitinge katılmakla kalmadık, aynı zamanda, her birimiz belki 40’ar AKP vekilini telefonla arayarak ikna etmeye çalıştık. Sonuçta birkaç oy farkla tezkere geçmedi, hiç beklemediğimiz anda bu korkunç olayı durdurabildik. Ve ne oldu biliyor musunuz? O gün heyecandan ve sevinçten Bedri Baykam ve Abdurrahman Dillipak sokakta dans ettiler! Şahit mi? Orhan Aydın! Hedef savaşı durdurmaktı, başarmıştık.
O gün her aydın bize destek vermemiş olabilir. Sürekli zor günlerde, zor bir coğrafyada, sanki hep sırat köprüsünde yaşıyoruz…
Çevremizde bir Masumiyet Müzesi olduğu gibi, masumiyetini toptan kaybetmişler de var. Şili’de kadınların canlarına tak diyen ağır şiddeti protesto etmek için yarattıkları Las Tesis dansı, oradan dünyaya yayıldı. Bildiğiniz gibi, maalesef ülkemiz yine kara mizah konularına öncülük edercesine, şiddete karşı yürüyüş yapan kadınlara şiddetle yaklaşıp onları gözaltına almaya cüret edenlerin toprağa basabildikleri yer oldu! Veya bu ülkede birileri, hatta aynı birileri kalkıp “Adana’daki Rakı Festivali”nin “geleneklerimizle örtüşmediğini” öne sürebildi.
Adana’lı bir hemşerim, Bakan Soylu’ya bir cevap vermiş, internette dolaşıyor. Bana sevgili Fikri Sağlar yolladı. Muhalif kadın milletvekillerimiz ise, Parlamento’da Las Tesis dansını korsan şekilde gerçekleştirerek durdukları yeri kanıtladı.
Oyun artık masumiyetini ve bundan kaynaklanan doğal inancını koruyanlar ve toptan kaybedenler arasında... İnsanlık ise, bu görüş ayrımlarına bazıları gibi kin ve nefreti taşımayanların ruhunda başlıyor.




















13 Aralık 2019 Cuma

YAŞAM ÖRGÜLERİ | Bedri Baykam | 12.12.2019


İki haftadır sergim için Amerika’dayım. Sergim beş gün önce Gloria Delson Contemporary Arts’ta açıldı. Siz bu satırları okurken ben University of California Los Angeles’da (UCLA) galiba 4. kez konuşmuş olacağım. Sonuçta, buradaki 20 gün rüzgar gibi geçecek ve haftaya yazımı Türkiye’den yazma şansım olacak.
Amerika’ya her gittiğimde felsefi sorular beni kuşatıyor; ikilemler, “üçlemler” arasında kalıyorum! 1987’de geçirdiğim mide rahatsızlığı kendiliğinden çözülmüş olabilirdi. Kariyerimi Amerika merkezli olarak yürütebilirdim. Türkiye’ye sergiler, aile ziyaretleri için gidip geliyor olabilirdim. California’da daha önce “direkten dönen” İsveçli iki sevgilimin ardından belki bir başka Amerikalı kızla evlenir, ona 2-3 çocuk yapabilirdim! Amerika’da 40 yıldır yaşayan bir “yerli” sanatçı haline mi dönüşürdüm yoksa? O zaman kariyerim nasıl giderdi? Ya da kim bilir, belki bir trafik kazasında, 33 yaşında ölecektim... Nereden bilebilirsin ki? Yaşamın her zerresinin her saniyesinde oluşan alternatif paralel yaşamlar ve bunun dünyanın siyasi, kültürel, sosyal ve kişisel gidişatını nasıl derinden her saniye etkilediğini düşündükçe, insan gerçek hayatı yaşayamaz hale gelebiliyor! Geçmişin “kilit” anları, insanı deli edebilir. Bu konudan sizlere ilk bahsedişim olmadığı gibi, son bahsedişim de olmayacak...
Burada kişilerin mütevazi yaşamlarından örnekler verebileceğimiz gibi, ülke tarihine doğrudan etki etmiş anlara da dönebiliriz.
Yer, Nokta Dergisi’nin “Doruktakiler” ödüllerinin seremoni kokteyli. Bülent Ecevit siyasette almış ödülü, ben sanatta… Bülent Bey, 1960’ların başlarından beri yakından tanıdığım, bizim evde görmeye alışık olduğum, babamın dönemdaşı bir önemli isim. O gün Bülent Bey’i bir köşeye çekip adeta yalvarırcasına, “solun birleşmesi için tekrar liderlik yapması” gibi kritik bir konuyu gündemine taşıyarak, bulabildiğim her duygu veya mantık dolu kelimeyle kendisine ciddi şekilde ısrar ediyorum. O gün doğru kelimeleri bulsam, belki ortada ne Erbakan hükümeti olacak ne de daha sonra RTE’nin uzun kariyeri. Ben her boşluğun doldurulduğunu ve bunun çok ağır bedelleri olduğunu Bülent Bey’e aktarıyorum. (İşin en inanılmaz yönü ne biliyor musunuz? Geçenlerde Piramid Sanat ekibinden Eren Teoman, bana arşivimizde bulduğu o videoyu gösterdi: Elimde o tarihi anın “canlı” görüntüleri var, düşünebiliyor musunuz?
Yıl 1913. Mustafa Kemal Bulgaristan’da askeri ataşe. Eski Bulgar Savunma Bakanı General Stilyan Kovaçev’in ikinci kızı Dimitrina Kovaçeva ile Mustafa Kemal ciddi bir aşk yaşıyorlar. Kemal, evlenmek istediği kızı babasından iki defa istiyor ama başarılı olamıyor, Kovaçev ikna olmuyor. Sonuçta sinematografik akışlarla dolu bu ilişki, muradına eremiyor. Peki erebilse, Türkiye Cumhuriyeti doğabilecek miydi? Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşabilecek miydi? Bugün Gazetemizin adı hala “Cumhuriyet” olabilecek miydi? Atatürk “çoluk çocuğa karışsa” ideallerine yine de kavuşabilecek miydi?
Birkaç yıl sonra ise bildiğimiz gibi, Çanakkale’de iken şarapnel parçası göğsünü isabet ediyor. Tarih 9-10 Ağustos 1915. Atatürk, o saati aradan uzun bir süre geçmeden Alman General Liman Von Sanders’e hediye ediyor. O şarapnel parçası biraz daha üstten ortalasa, bu hedefine maazallah ulaşsa, Cumhuriyet yine ne olurdu, biz nasıl olurduk ya da olamazdık, sonsuza dek düşünebilirsiniz!
Menderes, 1959’da Londra yakınlarında uçağı düştüğünde farklı bir koltukta oturup vefat etmiş olsa, siyasi sahnemizde neler yaşanacaktı kim bilir!
Ya da 1960 Devrimi’nden önce, üç kere istifaya karar veren Menderes, Celal Bayar’ın itirazlarına pabuç bırakmasa, ülke seçime gitse, nefes alsa, hiçbir darbeye gerek kalmasa, demokratik yaşamımız ondan sonraki yıllarda nasıl akardı acaba?
Ya da o Cumartesi öğleden sonra, 1961 Eylülü’nde Milli Birlik Komitesi’nde birkaç kişi son anda baskılara boyun eğmese, o uğursuz üç idam cezası çıkmasa, o zaman nasıl akacaktı ülkemizin yakın tarihi?
Kim bilir, sizler yine bu satırları okurken neler düşünüyorsunuz? Hani şimdi ki eşiniz yerine o 5-6 yıl evvel rastladığınız çocukluk aşkınızla evlenseydiniz, neler olup biterdi hayatınızda düşünebiliyor musunuz? Veya o gün seçmelere, o sokağınızda lastiği patlayan salak nedeniyle gidemediğinizde, belki 21. yüzyıl en büyük aktör veya aktrislerinden birini kaybetti! Hem de siz, milyonlarca başka çocuğu da etkileyemediniz. Peki İstanbul’da macera aramaya geleceğinize, Anadolu’daki baba evinde kalıp, yan köyün ağasının kızı ile evlenip şimdi fazlasıyla mala mülke sahip olsaydım diye kendi kendinize söylendiğiniz veya hatta ağır fırçalar attığınız olmuyor mu? Biliyorum oluyor, sakın aksini söylemeyin, sizi kaç kere uzaktan izledim!
Kader, kısmet, olup bitene verdiğimiz adın ta kendisidir. Şans, bazen şanssızlıkla, bazen kendisine inanmayan yoldaki bahtsızlarla da mücadele eder. Her otobüs veya uçak, sizin bahçenizde yer alan ve patlayan her kanalizasyon, evinizi hep son anda fiyakasını bozabilecek her türlü detay, sizlere hep dev olaylar gibi sinir ederek yansır. Bunların her biri, sayısız farklı insanları da etkiler.
Yaşam, bu SONSUZ alternatifler örgüsü ile geleceğin otobanlarını veya kimine göre de çakıl kaplı yollarını ve insanların kaderlerinin haritasını çizer. Başarısız ressam Adolf Hitler’in başına gelenler, herhalde bu örneklerin en ağır ve us ötesi abartılı olası sonuçları arasında en ağır derstir dünyamızda...
İşte bütün bunlar kafamda binlerce tur attıktan sonra, vardığım karar şu oldu: İyi ki Türk olarak yaşadım ve yaşamımı sürdürüyorum. Hiçbir pişmanlığım yok. Hatta sanatımı bu kadar çok katmanlı hale taşıyan unsurun da, Türkiye gerçekleriyle karşılaşmak ve beş duyuya hitap eden büyük mekan düzenlemeleri yapmak olmuş olduğunu bile söyleyebilirim. Mesela “Demokrasinin Kutusu” (1987) ve “The Muzır-Ölçer” (1988) işte bu ağır şartlar ve ülke sıkıntıları yüzünden/sayesinde doğdular! Sanatımın çok sesliliği bu köklerde gelişti.
İnsanın doğal akışta gençliğinde başka bir ülkeye yerleşmiş olmasını normal karşılıyorum. Ama ülke kötü gidiyor diye on yıldır kararlı bir şekilde bu diyarlardan ayrılanları pek anlayamıyorum. Ne diyebilirim ki? Gidin bütün dünyayı gezin. Ama her şeyi elinin tersiyle iterek, başka diyarlarda ikinci veya üçüncü sınıf olmayı göze alanlara da diyecek laf bulamıyorum…


7 Aralık 2019 Cumartesi

KADIN CİNAYETLERİ VE SABOTE EDİLEN DEVRİMLERİMİZ | Bedri Baykam | 05.12.2019


Sergim için Amerika’da, Los Angeles’tayım. Arada ülkemdeki haberlere bakıp hasret gideriyorum. Sonuç mu? “Günün önemli haberi ne?” diye elinize tableti alıyorsunuz, okuduğunuz haberler tiksinç şekilde tanıdık geliyor. Ordu’da genç balerin Ceren Özdemir, evinin önünde bıçaklanmış. Kaldırıldığı hastanede ölmüş. Yok olan gelecekler, yuvaları sönen aileler... Aramızda gezen katiller!
Efendim, Amerika’ya gelip, buradan da Türkiye’de ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetlerini mi yazacaksın Bedri? Zaten daha geçenlerde yine yazmamış mıydın?
Evet, yine yazacağım. Yine yazacağız. Bıkmadan, sıkılmadan. Bu ülkede kızını, karısını, ablasını, kız kardeşini, sevgilisini veya askıntı olduğu kızı dövmeye meraklı alçaklar oldukça, biz de elimizden ne geliyorsa yapacağız. Yazıysa yazı, yürüyüşse yürüyüş, yasaysa yasa... Komşu dairede yaşanan erkek şiddetine kulak tıkamayıp müdahale etmekten, sokakta açıkça şiddet uygulayan şeytanlara karşı koymaya kadar, elimizden ne geliyorsa yapacağız. Yapmazsak, bizler de kanıksamamız istenen bu adiliğe göz yummuş oluruz. Genç kızlar birbiri ardına yok olup gidiyorlar. Şule Çet, Güleda Cankel, Berivan Minaz, hangisini sayalım, liste maalesef korkunç. Birçok kadın ise, 3. sayfaya bile düşmeden bu dünyadan ayrılıyorlar. Geriye bir istatistik haline dönüşen isimleri ve şayet biliniyorsa, “cinayet gerekçeleri” kalıyor! Onların katilleri, dayakçıları, adi suçlular ise onlara hafifletici nedenler bulan avukatlar peşinde, adaletin açıklarını, zaaf noktalarını arıyorlar!
Bu ülkede, polisler dövülüp karakola sığınan kadınlara “Kocana dön, eşindir, ister sever, ister döver” dediği müddetçe, komşular çığlıklar yükselen yandaki dairelere karşı ayağa kalkmadıkça, daha çok kadın ölür.

ŞORT VE MİNİ ETEK Mİ DEDİNİZ?
Kadınlara yapılan saldırılar arasında bildiğimiz gibi, otobüste, metroda tekme sallayanlar, hakaret edenler, taciz edenler gırla gidiyor. Genç kadınlar her an her yerde “bir durum”la karşı karşıya kalıyorlar. Cinsel gerekçeler, kıskançlık, açlık, asalak aşklar, hepsine bir gerekçe buluyorlar! Bu durumlar nedeniyle son yıllarda çevremizde yer alan genç kızlarımız, kadınlarımız artık mini etek veya şort giymeye çekindiklerini, kentin birçok yerinde ancak uzun etek veya pantalon giydiklerini söylüyorlar. İçinde yaşadığımız Atatürk Cumhuriyetinde, gerçekten çok üzücü ve kabul edilemez bir durum. Bakın yukarıdaki cinayetler ve dayaklar konusu ile, bu bölümde ele aldığım konu birbirinden çok farklı görünse de aslında birbiriyle doğrudan ilişkili: Kadınlarımız, kazanımlarından tek bir adım geri gidemezler. Ne meslek hayatlarında, ne bağımsızlık savaşlarında, ne etek boylarında. Atatürk devrimleri, getirdiği her kazanımıyla bir bütündür. Yobaz, eril baskılarla, orta çağ kafası dayatmalarla bir ucundan kırpılmaya başlanacak “tadilata açık alanlar” değildir onlar! İnadına saldırganların üzerine gidilerek korunacak en önemli değerlerimizdendir bu devrimler. Kadınların seçme ve seçilme hakları ne kadar değerliyse, yalnız yaşama hakları, özgürlükleri, özel hayatlarının dokunulmazlığı, mini etekleri, şortları, makyaj yapma keyfiyetleri de bir o kadar tartışılmaz derecede değerlidir. Kadınlarımız, bu coğrafyada mini etek ve özgür yaşam haklarını korumadan, seçme seçilme haklarını koruyabileceklerini sanıyorlarsa, gerçekten çok mu çok yanılıyorlar. Bu devrimler, aynen laiklik gibi, aynen hukuk devriminin ötesinde eğitim ve sanata yaslanan aydınlanma devrimi gibi, her zerresiyle dokunulmazlığı olan bütünlerdir. Kısmi korumalara başlarsanız, bütünlük artık elinizden kayar gider.
Alçak baskılar ister siyasetle, ister bürokrasiyle, ister mahalle baskısıyla, ister aile veya sokak saldırısıyla gelsin, birbirinden farkı yoktur. Yalnız kadınlarımıza değil, tüm topluma düşen bu yobaz geri dönüşle kora kor mücadele etmektir.

DEVRİMLERİ KORUMAK NEDİR, NE DEĞİLDİR?
İnsan üzülüyor. Kendi topraklarında, kendi insanlarının ileriye gideceğine gerilediğini görerek üzülüyor. İnsanın aklına 1930’ların, 1940’ların 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerindeki görüntüler geliyor… Atatürk’ün partisindeki yöneticilerin, büyük devrimci önderin “Türkçe ezan” devriminden yalnızca söz edenleri bile partiden ihraç etme talebiyle disipline gönderebildiklerini görüp, kahroluyor. Kabus gibi bir durum. Tarihi inkar, bir günden diğerine ortamın üzerine zift ve katran dökerek bir anda gelmez. Böyle yavaş yavaş gelir. Alıştırarak, ödünler talep ederek, cerahati yayarak, karşı devrimcilerin nasıl yeni mevzilere yerleştiklerini görmezden gelerek... Geri adımlar böyle atılır ve insanoğlu olağandışı hamlelerle efsanevi bir devrimcinin attığı adımları, kendi evinden başlayarak sabote edebilecek kadar tarihi sorumsuzluklarla dolu kararların sahibi olabilir. Halbuki devrimler bir bütündür ve birbirlerine çelik örgülerle bağlıdırlar. Onlara “böl-parçala-yönet” mantığıyla bakanlar, yalnız o devrimleri yerinden sökmeye çalışanlar değil, aynı zamanda onları ayrılmaz bir bütün olarak görmeyi başaramayan bahtsızlardır. Yaşam tarzlarını, üniversitelerdeki nü modelleri, resmiyle, heykeliyle, filmiyle nü sanatı ya da içkili lokantaları savunmaya cesaret edemeyenlerdir. Bu saydıklarımıza karşı mahcup gezmeyi tercih edenlerdir. “Mütedeyyin-muhafazakar-dindar-kapalı” ve buna benzer tanımlamalarla tanınan kesimlerin her hakkını ölesiye savunup diğer yanda çağdaş yaşamın gereklerini korkusuzca dile getirenlere karşı sessiz kalmak veya onları uzaklaştırmaya kalkışanlardır. Onlar ne devrimlerin bütünlüğünü görebilirler ne de onları savunanlardırlar. Kadınlar bugün sözde aşk, kıskançlık veya namus cinayetlerine kurban gidiyorlarsa, bunun sebebi devrimlerin her birinde atılan geri adımların toplamına denk gelmektedir. Yoksa yobazlık da durup dururken o gençlerin beyninin içinden doğup yerleşen bir kurtçuk gibi girmez! Bugün metroda taciz edilen genç kızları görmezden gelenler, bu gerilemenin gerçek sebeplerini görmek istemeyenler, kendilerini derhal toplamazlarsa, akıl almaz bir ihanetin ortasına imza atmış olacaklardır.