8 Haziran 2019 Cumartesi

FİNALDE NADAL’IN RAKİBİ YİNE THİEM! | Bedri Baykam | 08.06.2019



Dün “Paris’te skandal” olarak nitelediğim maçın devamı için iki oyuncu sahaya çıkma amacı ile santrkorta giden tünele geldiklerinde -televizyonlardan gördüğümüz kadarıyla- el sıkışmadılar, göz teması bile yapmadılar. Gün içinde aldığımız bilgi, dünkü bütün endişelerimi temellendiriyor ve haklı çıkarıyordu: Maçın ertelenme kararı, Thiem’in ünlü eski şampiyon Pat Cash’e verdiği bilgiye göre, kendi bilgisi dışında, yalnız Djokovic’in manipülasyonuyla gerçekleşmişti. 

Oyun yeniden başladığında, Thiem rallilerde iki ıska vuruşla 0-30’a düştükten sonra, 30-40’ta rakibine servis kırma puanı verdi; ancak uzun bir ralliden sonra harika üç forehand ile durumu kurtardı ve bu önemli geri dönüş oyununu alarak skoru 4-1’e taşıdı. Sırp raket, servisini kazandıktan sonra sıra kritik 7. oyuna geldi. Thiem burada yaptığı çift hatanın ardından üç basit hata ile servisini kaybetti ve Djokovic sete denge getirebildi. Bu noktada 7 dakikayı aşan bir oyunda Sırp raket birçok kere yeniden servis kırma şansını elde etse de, harika kısa toplar ve sağlam geri vuruşlarla Thiem servisine tutunmayı başardıi. Djokovic, 6/5’te önce 3 set topunu güzel servislerle kurtarsa da, ardından Thiem harika bir müdafaa ve nefis bir backhand passing shot’la ile bir puanı kurtardıktan sonra nihayet rakibinin bir vole hatası ile seti lehine yazmayı başardı: 7/5. 
4. sette ilk servis kıran Djokovic oldu ve 2/1 öne geçti. Thiem de break ball’da filenin de yardımıyla durumu 2/2’ye taşıdı. Ama hemen ardından kendi servisini ve ardından Djokovic’in servisini sıfıra karşı yine kaybetti ve skor birden 4/2 Sırp oyuncunun lehine döndü. Tam herkes “Thiem seti bırakmış gibi” derken Avusturyalı raket, kendi servisinin ardından Djokovic’in servisini nefis passing shot’larla kırdı ve üç harika servisle şaşırtıcı bir şekilde 5/4 öne geçti. Ama sonrasında aynı Thiem, 5/5’de kötü bir forehand ve bir çift hatayla servisini kaybetti. Djokovic kendi servisinde 40/15’de ilk set topunda fileye çıktı ve rakibinin hatası ile seti aldı. Böylece bu “şaibeli maraton” da setler 2/2’ye geldi.
Bu set 54 dakikada sonuçlanırken, Thiem 18 basit hata ile seti adeta kendi elleriyle vermiş oldu. Özellikle sahaya bugün döndükten sonra artan bu basit hatalar, maçın sonuna kadar Avusturyalı sporcuyu rahatsız edecekti.

NEFES KESEN SON SET
5. sete Thiem servisini 0’a karşı alarak başladı. Djokovic derin vuruşlarla 40/15’i buldu. Buna rağmen Thiem şahane açılı puanlarla servis kırma şansı elde etti ama kullanamadı. Ardından servis kırma şansını elde eden Djokovic oldu ama bir kısa top ve tam köşeye harika bir servisle Thiem durumu kurtarmayı başardı. Ardından da büyük bir hırsla puanları teker teker alıp rakibinin servisini kırıp skoru 3/1’e, sonra da kendi servisinde 4/1’e getirdi. Yağmur tekrar yağmaya başladığında Djokovic servisinde avantaj yine Thiem’deydi. Avusturyalı tenisçi maçı büyük ölçüde bitirecek bu topu alamadı ve tenisçiler tekrar 3. kere içeri girdiler.

Bir saat aradan sonra oyun 40/40’dan tartışmalı bir puanla başladı ve Djokovic oyunu aldı. 4/2’de rakibinin servisinde fileye sık sık çıkarak Thiem’in ayarlarını bozdu ve auta giden bir backhand lobuyla servisini kırdı. Ardından kendi servisinde 30/15 ilerideyken, tam her şeyi eşitledi derken üst üste yaptığı üç basit hatayla Thiem’in 5/3 öne geçmesine neden oldu. O noktada yine bütün maçta olduğu gibi inanılmaz şeyler birbiri peşi sıra geldi. 40/15’de iki maç topunda ve ardından 4 basit hata yapan Thiem, avucunda tuttuğu maçta avantajını kaybetti. Djokovic böylece servisini de kazanarak maça denge getirdi. Ardından Thiem rakibinin bu geri dönüşünden etkilenmeden servis oyununu gayet rahat kazandı. 5/6’da Djokovic’in servisinde, Thiem rallinin üçüncü vuruşunda, maç boyu tekrarladığı gibi müthiş çapraz düz vuruşla oyunu noktaladı. İşte o anda santrkortta izleyicilerin büyük çoğunluğu sevinçle havaya fırlarken böylece olası bir haksızlık yaşama geçememiş oldu. Thiem, bu unutulmaz efsaneler arasına giren maçı kazanırken özellikle maç boyu kısa vuruşları ve çok sert açılı geri vuruşlarıyla, rakibinin adından ve sanından etkilenmeden cesaretle sonuna kadar inanarak oynamanın ödülünü aldı.
Maçın dün devam edilmemiş olması gaftan öte bir skandaldı. Böylece Thiem, rakibi Nadal’ın karşısına çıkmasına 22 saat kala korttan pestil gibi yorgun çıkarken, acaba hala bu skandalın kahramanlarından hesap sormayı düşünüyor muydu, merak ettim. Sonuçta toprak kort terminatörü İspanyol boğası, karşısında neredeyse kendisinden on yaş daha genç, geleceğin bir numarası ile karşılaşacak. Bu maçı yarın sakın kaçırmayın! 



PARİS’TE YARI FİNALDE SKANDAL: DJOKOVİC NASIL BAŞHAKEMİ OLDU BİTTİYE GETİRDİ? | Bedri Baykam | 07.06.2019



Nadal, her şeye rağmen beklenildiği gibi Federer’i rahat bir şekilde yendikten sonra, sıra ana tabloda işgal ettikleri yerin hakkını vererek yarı finale çıkan iki diğer ismin maçına geldi: Sırp Djokovic ve Avusturyalı Thiem. Burada da beklenen, bu maçı Djokovic’in belki tek set vererek kazanmasıydı. Zaten ilk dört favorinin beklenilen sıralarda yarı finale çıkmaları, teniste her zaman görülen bir olay değil. Mesela bu sene Paris’te kadınlarda ilk dört favorinin hiçbiri yarı finali göremedi. 
Gözümüzde, Federer ve Nadal’ın arkasından geldiği için hep genç görünen ama artık 32 yaşında olan Djokovic ve kendisinden on yaş daha genç olan rakibinin maçı beklenilen ritimde başlasa da, Avusturyalı oyuncu rakibinin servisini üst üste kırdı ve seti beklenilmedik bir şekilde 6/2 ile kapadı. Bu herkes için bir sürprizdi.
Djokovic, bundan sonra rüzgârdan ciddi olarak rahatsız olduğunu belirtti ve hakemden maçın tatil edilmesini istedi. Tabi bu talebi ciddi bir karşılık bulamadı. Çünkü ortada yıldırım tehlikesi veya büyük bir fırtına yoktu. 
İkinci setin başında Thiem, üç kere rakibinin servisini kırma şansını kullanamadı, ondan sonra ise 3/2 Djokovic öndeyken ve servisinde 30-0 ileride iken yağmur başlar başlamaz bu fırsatı bekleyen Sırp raket anında pılını pırtısını toplayıp hakeme yan gözle bile bakmadan soyunma odasına kaçtı! Bu tenis oynamış herkes tarafından onun adına tartışmasız büyük bir şans olarak nitelendi. Ancak ara yalnız 10 dakika kadar sürünce yağmur, tozu bastırdığı ile kaldı. Djokovic 30/30’u görmesine rağmen Avusturyalı oyuncu servisine tutunmayı başardı. Ardından Djokovic biraz adına yakışır puanlar oynayarak tam çizgileri buldu ve 4/3 öne geçti. O noktada Thiem önemli mental hatalar yaptı. İnisiyatifi ele alması gereken birçok noktada fileye çıkmaktan çekindiği için rakibinin arkadan oyunun kontrolünü eline almasına olanak verdi. 15/40’ta ilk defa servis kırma puanına erişen Sırp raket, Thiem bir forehand’i dışarı atınca 5/3 öne geçmeyi başardı ve ardından kendi servisinde rahatça seti 6/3’le bitirdi. 
Üçüncü setin ilk oyununu aldıktan sonra Thiem, nefis bir savunmanın ardından harika bir kısa topla rakibinin servisini kırma fırsatını ele geçirdi. Bu puan turnuvanın en iyileri arasında yer alacak bir sayıydı. Ama ardından üst üste basit hatalar yaparak skorun 1/1’e gelmesine neden oldu. Thiem, ardından kendi servisinde vitesi yükseltti ve oyunun iplerini elinde tutmak istediğini gösterircesine kolayca kazandı. Arkasından aynı hızla rakibinin servisini çok güçlü bir geri oyunla kırdı ve 3/1 öne geçti. O noktada şaka gibi yağmur yeniden başlar başlamaz, Sırp raket hakemle göz teması bile kurmadan rakibini alarak adeta korttan kaçtı.

SKANDAL NASIL YAŞANDI?
Önce naklen yayını yapan Eurosport, Türkiye saati ile 18.15’ten itibaren maçın tekrar başlayacağını belirtiyor, ardından birden Boris Becker’den gelen bir “iç” haberle, Djokovic’in turnua mekanından ayrılmakta olduğunun bilgisi etrafa yayılıyor. Bunun hemen ardından da turnua yönetimi, maçın yarına ertelendiği haberini resmi olarak veriyor.
Şimdi, bakın şu andan itibaren yazdıklarım yarım asırlık profesyonel tenis tecrübem ve bilgime dayanıyor, olayın “kahramanları”ndan gelen birebir söylem ve gözleme değil.
Hibir oyuncu, adı ister Djokovic olsun, ister Thiem, ister geçmişte Rod Laver, istisnasız hiçbir oyuncu “hava kötü maç çok kesildi, en iyisi biz bunu yarın oynayalım” deme hakkına sahip değildir. Saha uygun ve hava şartları tekrar müsait olduktan sonra, hava da kararmadıysa, o günkü maçlar bitene kadar devam eder. Hava kararması veya mesela saha veya tribünlerde yaşanacak olağanüstü bir güvenlik veya ağır disiplin ihlali ve kaos yaşanması dışında, hiçbir güç maç(lar)ın akışını durduramaz. O ülkenin cumhurbaşkanı gelse de durduramaz, Spor Bakanı gelse de. Her turnuanın bir disiplini, her günün parası ödenmiş biletleri ve seyircisi vardır. Her turnuanın bir ciddiyeti vardır. Daha doğrusu normalde vardır. Bugün Roland Garros bunları biraz kaybetti. Çünkü, size verdiğim kesin bilgidir: maç yarına kalacak denildikten sonra saha müsaitti ve 1,5 saat yağmur yağmadı. Arkasından kısa bir sağanaktan sonra en az 1 saat maç devam edebilirdi. Dolayısıyla yaşanan, bir slam turnuasında görülmemiş üzücü bir olaydı. Yarın bize verebilecekleri hangi ek bilgi bu yargımı değiştirebilir, çok merak ediyorum. Bence hiçbir şey! 

Olasılıkları gözden geçirelim... 
İLK ALTERNATİF, bize yansıyan ve genel tenis dünyasının yansımasını yaşadığı şekilde, Djokovic’in “işler kötü gittiği için” maçı bugün bırakıp yarın devam etmek istemiş olmasıdır. Bu tabii ki rezalet ötesi bir iflas getirir böylesine büyük bir turnuaya... Bir slam turnuası, “Dingo’nun Ahırı değildir”. Köklü, asır devirmiş geleneklerin devamıdır. Kimsenin dünya 1 numarası oldu diye bir ayrıcalığı olamaz. Hiç kimsenin kapris hakkı yoktur. 
İKİNCİ ALTERNATİF: her iki oyuncu da “yarın devam edelim” demiştir.
Hiç fark etmez, ikisi de bunu istemiş olsa da, turnuanın başhakemi bunu kabul edemez. Gerekçeler yukarıda belirtilenlerle aynıdır. Maçlar “force majeure”ler dışında, başladığı gün biter, bunu hiçbir güç değiştiremez. 

THİEM VE EKİBİ HANGİ TEPKİYİ VERDİ? 
Bu sorunun yanıtını bilmiyoruz henüz. Djokovic bu şekilde davrandıysa, Thiem ekibinin bu dayatmayı boynu bükük kabul etmiş olması, tam bir tecrübesizlik ötesi anti-profesyonellik örneğidir. Thiem’in ekibi ile konuştuktan sonra “ben pazar final oynayacaksam, cumartesi yorulmak istemiyorum, kazansam da kaybetsem de bugün oynamam lazım” demesi ve sözlerinin arkasında durması lazımdı. Turnua yönetiminin de ya Djokovic’i oynamaya ikna etmesi ya da oynamayı reddederse, hükmen mağlup ilan etmesi lazımdı. 
Şayet Thiem ve ekibi, kendi kararlarıyla Djokovic’in oldu bittiye getirme stratejilerine “he” dediyseler, Thiem’in yarın derhal tüm ekibini değiştirmesi lazım. Setler 1/1 iken 3. sette 3/1 ilerideyken servis atacak formda bir Thiem, kendisi dahil herkesle kavga halinde olan bir Djokovic’in bu ucuz kaçışını nasıl seyreder, nasıl izin verir? Ayrıca sakat da değildir, hasta da değildir Sırp şampiyon. Bu tipik bir formsuzluk ve kötü giden maçın ayarını değiştirmek için yapılmış basit taktik hamlelerden biridir! Her profesyonel bunları bilir. 

İLK SKANDAL BASIN ODASINDA YAŞANMIŞTI
Thiem, bu turnuada daha önce başka bir rezalet daha yaşamıştır. Ana röportaj odasında basınla konuşurken, kendisinden salonu terk etmesi istenmiş ve Serena Williams’ın basın toplantısına yer açması gerektiği belirtilmiştir. Bu da ayrıca korkunç bir gaf olarak 2019 turnuasına damgasını vurmuştur. Aynı Thiem, bugünkü rezalete ve küstahlığa tepki veremiyorsa, suç kendisinde değil, ekibindedir, daha doğrusu ekibi yoktur. Hiçbir kuvvet tecrübeli bir menajere, bir hocaya bunları dayatamaz.
Uzun lafın kısası: Roland Garros, bu alternatiflerden hangisi olmuş olursa olsun faka basmıştır ve imajından maalesef ciddi anlamda bir şeyler kaybetmiştir. 
Hangi biletlerin parası hangi şekilde geri ödenirse ödensin, bu rezalet pek kolay örtülemez. Bugün-yarın Cumartesi günü Thiem, maçı bu noktadan kaybederse, bunun sebebi turnua yönetimi ve kendi ekibidir. Bu yazık olur. Roland Garros’un imajı açısından umarım Avusturyalı tenisçi bu maçı yarın kazanır.


6 Haziran 2019 Perşembe

KİM BU ADSIZ KAHRAMAN? LÜTFEN YARDIM EDİN... | Bedri Baykam | 06.06.2019



Sosyal medyanın zamanımızı “çaktırmadan” yuttuğu kesin. Sosyal medyaya girip de aksini söyleyen yalan söylüyordur. Artık insanlar bekleme salonlarında, tualetlerde, plajlarda, otobüslerde, dolmuşlarda ellerinin uzantısı gibi gördükleri akıllı telefonlarıyla haşır neşirler. Ne yazık ki kitap okuyan insanlar azalmış görünüyor. Umarım böyle gitmez, yoksa yazarlar artık karşılıklı birbirlerinin kitaplarını okumakla yetinecekler!
Ben sosyal medya düşmanlarından değilim. Eskiden basın organları şu ya da bu sebeple veya ihmal nedeniyle bir aktivitenizi yazmazlarsa, o salon boş kalırdı; ne konuşmacılardan ne de konudan insanların haberi olmazdı. Şimdi ise basından bağımsız olarak buna benzer etkinlikler için düğmeye basarsanız karavana çekmezsiniz. Ben toplumla alışverişi çok olan bir profesyonel kategoride olduğum için, yalan söylemeyeyim, sosyal medyadan memnunum. Yeter ki, yanınızdaki dostları ihmal etmeyin!
Aynı sosyal medya gibi, televizyonlara da karşı değilim. Bizi dünyaya bağlayan bu hatlar sayesinde en inanılmaz spor karşılaşmalarını istediğimiz yerde izliyoruz, inanılmaz derecede başarılı emek verilmiş belgeseller, harika filmler görebiliyoruz, dünyada olup bitenleri takip edebiliyoruz. Ama tabii her şeyi dozunda yapmak lazım.
Konuyu şöyle bağlayacağım: Günlük alışkanlıklarımız arasında sosyal medyadan bize gelen çok şaşırtıcı, ilginç, çarpıcı paylaşımları başka dostlarımıza iletip onlara da bu keyfi yaşatmak gibi bir alışkanlığımız var. Ben de geçen hafta bana imzasız gelen harika bir metni çeşitli dostlarımla paylaştım. Bu arkadaşlardan biri günlük rutinde yaptığımız bu işlemi benim bir yazım sanmış ve “Bedri Baykam’dan muhteşem bir anlatım” diyerek bunu etrafına yaymış! Ertesi gün bu çok farklı yerlerden önüme düşünce, o güzel yazının her yere gittiğine sevindiğim kadar, yanlış şekilde benim imzamla yayıldığını görerek bu yanlışlığı düzeltmek istedim. Facebook ve Twitter hesaplarıma hemen düzelti koyduğum gibi, bana bu maili WhatsApp’tan yollayan arkadaşlarıma da aynı uyarıyı ilettim. Ertuğrul Özkök bana mesaj atıp sordu, ona da durumu bu sözlerle aktardım. Hatta dün kendisi de yazmış köşesinde...
Her okuyanı etkileyebilecek bir güçte olan bu yazıya denk geldiniz mi bilmiyorum, burada tekrar paylaşıyorum ve artık öğrenmek istiyorum bu muhteşem yazıyı kim kaleme aldı? Lütfen yardım edin bana ve bu adsız kahramanı bulup hakkını verelim. Çünkü 30 yıldır toplumumuzu kemiren ayrımcılık, mezhepçilik, saldırgan milliyetçilik başta olmak üzere, her türlü sosyo-politik hastalığı o kadar sade bir dille teşhis etmiş ki... İnsan ancak “helal olsun” diyebiliyor. Keyifle okuyun...

İnek Şaban mesela…
Neydi acaba mezhebi?
Alevi miydi Belgin Doruk, Sünni miydi Ayhan Işık?
Kürt kökenli miydi, yoksa Çerkez miydi Sadri Alışık?
Şakayla karışık sormuyorum bunları…
Kaçımız biliyordu veya doğrusu hiç merak eden olur muydu, Sami Hazinses'in Ermeni olduğunu?
Türkan Şoray, Fatma Girik, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, dört yapraklı yonca… İster türbanlı ol, ister çarşaflı, saçlarını örtmedikleri için sevmeyen var mıydı onları?
Ömercik'e kahrolmayan Musevi, Ayşecik'e gözyaşı dökmeyen Rum var mıydı?
Hulusi Kentmen gibi dedesi olmasını kim istemezdi ki… Peki, hiç kimse düşündü mü bugüne kadar, Hulusi Kentmen'in umreye gidip gitmediğini?
Bizans'ı haşat eden Cüneyt Arkın yabancı düşmanı mıydı?
Hem Karaoğlan, hem Tarkan, yani Kartal Tibet neciydi?
Kaptan Ediz Hun, subay İzzet Günay, savcı Fikret Hakan, polis Ekrem Bora, şafak bekçisi pilot Göksel Arsoy, Jön Türkler'imiz… Osmanlı aleyhtarı mıydı?
Mirasını komple Mehmetçik Vakfı'na bırakan Zeki Müren, darbeci miydi?
Milli duygularımızı doruğa çıkaran efsane film “Bir Millet Uyanıyor”un görüntü yönetmeni Kriton İlyadis, hangi milletin uyanışını anlattı o filmde, Japon milletinin mi?
Emel Sayın'la Tarık Akan'ın şarkılar söyleyerek el ele dolaşmasına sevinmeyen…
Bıraktık mezhebi kökeni filan, Adile Naşit'i Münir Özkul'u sevmeyen insan, insan mıdır?
Siyah beyaz ama, rengarenk değil miydik?
Gençler, sorun büyüklerinize…
Şu veya bu ayrımı var mıydı mahallede?
Elbette farklı farklıydık ama, hepimiz değil miydik?
Birlikte üzülür birlikte sevinir, birlikte güler birlikte ağlamaz mıydık?
Lefter'e milli takım kaptanlığını mesela, Niko'ya ay yıldızlı formayı Lozan Antlaşması gereğince mi vermiştik?
Var mı o günleri özlemle iç çekerek anmayan?

Sevgili okurlarım, siz de merak etmediniz mi bu esrarengiz yazarı? Lütfen kendisi kesin şekilde ortaya çıksın, teşekkür edelim, haftaya size buradan kendisini tanıtayım. Hele onca aklımıza sığmayan olayın başımıza dayatıldığı şu son aylarda, şu bayram günlerinde bundan daha iç açıcı, daha gözümüzü yaşartıcı bir metin bulamazsınız!
Evet biz o günleri yaşadık! Çok şanslıyız! Hiçbir politikacı o günlerde biz ve onlar diye toplumu bölmezdi. Hiçbiri sanatçıları küçümseyerek onlara saldırmazdı. Hiçbiri mizah dergilerinde veya tiyatro sahnelerinde kendisi ile dalga geçilmesinden rahatsız olmazdı, tersine bu gösterileri izlemeye , alkışlamaya giderlerdi. Hiç kimse komşusunun etnik kökenini öğrenmeye çalışıp dedikodu üretme sevdasına düşmezdi. Silahlı terör örgütlerinden uzak durmak dışında hiç kimse kimin sağcı veya solcu olduğuyla uğraşmaz, dostlukların güzel yanlarını geliştirmeye bakarlardı.
Şimdi bakıyorum, 20-25 yaşında gençler, ömürleri yalnız bu ayrılıkların yarattığı örümcek kafa ortamının kavga gürültüsünde geçmiş... Bir de buna spor ve özellikle futbolu, hatta basketbolu bir kavga, kin kusma ve hesaplaşma vesilesi olarak gören mankafaları eklediğimizde ortaya çıkan tablo dehşet verici... Bu nedenle bunları en güzel ve en sade dille anlatan bu arkadaşımızı arıyoruz. Çocuklarımıza veya torunlarımıza bu güzelliklerle dolu “eski Türkiye”yi hissettirmek için...
İyi bayramlar sevgili okurlarım! Lütfen sürat yapmayın, fazla yemeyin, biraz kitap okuyun, birkaç yıldır görüşemediğimiz arkadaşlarınızı arayın, hatta küs olduğunuz birini hatırlayıp barışın... Hepinize güzel Ege’den kucak dolusu sevgi ve saygılar!          



30 Mayıs 2019 Perşembe

GERÇEK KOLEKSİYONER-SÖZDE KOLEKSİYONER FARKI | Bedri Baykam | 30 Mayıs 2019



Bu hafta 29. kitabım çıktı, “Sistem Eleştirileri”. İlk kitabım “Boyanın Beyni” 1990’da gün yüzü görmüştü. Şimdi baktığımda, çağdaş Türk sanatının kuruluş tüzüğü ve dünyaya açılma senedi gibi bir belge görüyorum.
Yeni kitabım, üç ana konu üzerine sanat polemiklerini gündeme taşıyor. “Piyasa ve Müzayedeler”, “Küratoryal Eleştiriler” ve “Devlet-Sanatçı İlişkileri”. Sanat dünyasının içinde olan, dış dünyanın pek bilemediği yoğun tartışmalar...
Dışarıdan görülen, ışıltılı fotoğraflar, kalabalık açılışlar, kahkahalar eşliğinde boşalan kadehler ve büyük fiyatlara satılan birbirinden çarpıcı eserlerin yarışıdır.
Gerçekte olan ise kavgalar, tartışmalar, polemikler, dedikodular, çelmeler, seviyesiz piyasa oyunları, iftiralar, yalan hikayeler ve daha neler neler...
Müzayedeciler, Türk sanatının geleceğini umursamaz şekilde yok edercesine, sanatçıları resmen onursuzlaştırarak intihara sürüklemek ister gibi bir tutumdalar. Sanat eseri satmayı, sanatçıların varlığını ve tüm kariyerlerini yok sayarak sürdürdükleri bir aktivite haline getirmeye çalışmaları ve onlara “gönüllü olarak kanan” sözde koleksiyonerler, beni her zaman dehşete düşürdü.
Sistem Eleştirileri”ni tüm sabotajlara rağmen yoluna kararlılıkla devam eden Türk çağdaş sanatçılarına ve onları destekleyen sanat insanlarına ve gerçek koleksiyonerlere ithaf ettim.
Kanser gibi sanat ortamımızı adım adım kuşatan bu amansız hastalığın yok olması ise, basit bir kaideye riayet etmekten geçiyor: UPSD’nin bu yılın başında çıkardığı Epiveron Belgesi (Eser Piyasaya Veriliş Onayı) olmayan hiçbir sanat eserini satın almamak. Ama bu ancak onurlu koleksiyonerlerin kararlılığıyla gerçekleşebilir.

KİM GERÇEK KOLEKSİYONERDİR, KİM DEĞİLDİR?
Gerçek koleksiyoner, ister müzayede, ister galeri veya atölyeden olsun, Epiveron’u olmayan hiçbir sanat eseri almaz. Sözde koleksiyoner ise ucuz “mal”ların teşhir edildiği müzayedelere akın eder, bozuk düzenden nasibini almak üzere hamlesini hazırlar.
Gerçek koleksiyoner, müzayede rayiçlerinin sanat yaşamının gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmediğini bilir, bunu gündeme getirmeyi aklından bile geçirmez. Sözde koleksiyoner ise durmadan bu noktaya dönüş yapar, bel altı vurarak kendine pazarlıkta avantaj sağlamaya çalışır, küçüldükçe küçülür.
Gerçek koleksiyoner, bir sanat eserini almadan önce bu sanatçının fikirlerini, geçmişini, dönemlerini, bulabildiği her şeyi araştırır, sergisine ve atölyesine gider. Sözde koleksiyoner, müzayedelere gitmeden önce, bol bol dedikodu dinler, kim neyi nerden kaça almış, kaça satmış, salt bu rakamlarla ilgilenir. Sanatı bir borsa oyunu gibi görür.
Gerçek koleksiyoner, sanat eserini milletin önünde, kumar oynar gibi para yarıştırma keyfi için almaz. Kendi zevkine, ruhuna hitap eden ve inandığı bir sanatçının eserlerini alır. Hem genel sanat tarihini, hem yaşadığı ülkenin sanatçılarının tarihini öğrenmek için emek harcar, gezer, kitap okur. Gösteriş budalası sözde koleksiyoner, müzayedelerde kalkan ellere bakıp bunların ve çevresindeki dedikodu eksperi tacirlerin çıkarcı yönlendirmeleriyle “kârlı mal” almaya bakar.
Gerçek koleksiyoner, kendi gözüne zevkine , düşüncelerine güvenir. Bir eseri çok sevdiği veya yapılış nedenini anladığı veya sanatçısını desteklediği için alır. Sözde koleksiyonerler gibi, zoraki ithal fikirlerin yönlendirmeleriyle “kazanan at”a oynamaya çalışırlar. Ana hedefleri sanat üstünden “üstün iş adamı vasıflarını” sağa sola kanıtlamaktır.
Gerçek koleksiyoner, bir sanatçının, bir dönemin en önemli kilit işlerini almaya gayret eder, bir dönemin başyapıtlarını bulmaya gayret eder. En beğendiği eseri almak için konuşurken makul ölçüde pazarlık yaparak o resmi koleksiyonuna katar. Sözde koleksiyoner, uyduruk danışmanların yönlendirmesiyle, piyasadan-müzayedelerden ünlü ressamların “ucuz” işlerini toplamaya çalışır, çoğunlukla 3. sınıf koleksiyonlara ulaşır.
Gerçek koleksiyoner, sanatçı ve sanat tarihine saygı duyar, o tarihin bir parçasına sahip olmaya çalışır. Sözde koleksiyoner, evine taşıdığı bu süs eşyalarına gösteriş parçası mücevherler gibi bakar. “Kimin pırlantası daha büyük?” diye birbiriyle yarışan sonradan görmeler gibi...
Gerçek koleksiyoner, resim satmak için koleksiyon yapmaz. Çocuklarına, torunlarına veya kentine muhteşem bir koleksiyon bırakmak için bu zahmetli işe girişir. Desturu “Allah sattırmasın” cümlesidir. Sözde koleksiyonerin kafasında yalnız rakamlar vardır. Herkesten daha kurnazca bu “yatırımı” nasıl değerlendirdiğini etrafa anlatarak kimliğini kanıtlama yoluna girişir.
Gerçek koleksiyoner, ne kadar parası olursa olsun, bundan bin yıl sonra karşısında duran o ressamın toplumlar tarafından hatırlanma şansının olduğunu bilerek, düğmesini ilikler, güven ve dostluğunu kazanmaya çalışır. Aldığı eserlerin fiyatından kimseye söz etmez. Sözde koleksiyoner, parasıyla şımarmış bir hava atma yarışçısıdır. Sanatçıyı ezmeye çalışıp fiyatını nereye kadar düşürebileceğini görmeye çalışır. Çevresine de yaşayan sanatçılara ödediği paraların azlığı veya vefat etmiş olanlara çokluğunu sızdırarak el altından reklam yapar.
Gerçek koleksiyoner, bir sanatçı veya galerici ile el sıkıştığı andan itibaren, vade ne olursa olsun, artık o paranın kendisine ait olmadığını bilir. Aynen sanatçının da artık o resimlerin kendisine ait olmadığını bildiği gibi. Gerçek koleksiyoner için bitmiş bir satış, onur üstünden bir sözleşmedir. O noktadan sonra “ölmek var, dönmek yoktur”. Sözde koleksiyoner için ise, el sıkışmalarının veya sözlerin bir anlamı yoktur. Sanatçılara bin bir zarar verme pahasına “şeref kelimesi unutularak” sözlerden dönülür, anlaşmalar çöpe atılır. Gerçek koleksiyoner olmayacaksanız, resim işine pek girmeyin. Çek-senet-borsa-arsa işlerine takılın. Gerçek koleksiyonerler ve sanatçılar ise, bu listeyi istedikleri kadar genişletebilirler... Hepinize iyi bayramlar!

23 Mayıs 2019 Perşembe

İMAMOĞLU AKP’LİLERE “YİNE NELER OLUYOR?” DEDİRTMEK İÇİN YOLA ÇIKTI! | Bedri Baykam | 23.05.2019


15 Mayıs gecesi, Şişli’de Atatürk’ün evinin önünde toplandığımızda, sanki Gazi orada belirecek, kapıda tekrar anneciği Zübeyde Hanım’ın elini öpüp dramatik bir senaryonun tam ortasında yola çıkacaktı.
Hareketlerimiz, evrende uzamın içinde bir “iz” bırakıyor. Mesela belki bu sayede, zamanı geri sarıp Dallas’ta 22 Kasım 1963 Cuma günü öğleyin, Kennedy’ye kaç noktadan kaç kişinin ateş ettiğini, Titanic’in kaç saniye farkla buz dağından kendisini sıyıramadığını net olarak anlayabiliriz. Büyük ihtimalle “Nereden çıktı bu hayal ötesi uçukluklar!” diyorsunuzdur. Ama biliyorsunuz ki çoğu zaman insanın aklına gelen her şey, er geç gerçekleşiyor! İşte benim de bu hayalim geçmişte vücutların, maddelerin bıraktığı izlere bu şekilde ulaşmak ve örneğin Atatürk’ün o gece yola çıktığı anı görüp fotoğraflayabilmek! Uçuk mu? Evet, çok! Tamamen imkansız mı? Bence hayır! 200 yıla kalmaz, görürsünüz! O gece, kapıda binlerce aydınlanma neferi yurttaşımız ile beraber nöbet tutarken, aklımda hep “o anlara” tekrar ulaşabilme mucizesi vardı.
Lütfen bir an için, aklınızdaki ve gönlünüzdeki büyük Atatürk’ü unutun. O karede, kapının önünde “umuda yolculuğa” çıkmak üzere adımını atan 38 yaşındaki genç insana yoğunlaşın. O andaki tereddütleri, endişeleri, beklentileri ve hepsinden önemlisi, o anda bizim burada söz ettiğimiz “uzamda bırakılan izlere zamanı geri sarıp ulaşma” düşümüzden bile daha sürrealist duran hayallerine bir girmeye çalışın. Onun psikolojisini anlamaya çalışarak, onun yerine o adımları attığınızı düşünün. Peki, diyelim ki evdeki hesap çarşıya uydu ve Samsun’a kötü bir sürprizle karşılaşmadan adım attı. Peki sonra? “Hangi düşmanla, hangi sıfatla karşı karşıya gelerek, insanları nasıl yanıma çekip onlara güven vermeyi başaracağım? Hangi maddi güçle, hangi strateji ile mücadele ederek ben muasır medeniyetler seviyesinde bir yeni Cumhuriyet’in bu topraklardan yükselmesini sağlayacağım? Damat Ferit Paşa Hükümeti’nden veya İtilaf Devletleri’nin silahlı güçlerinden korunmayı nasıl başaracağım? Yerimi ispiyonlayan kaç kişi olabilir? Annemi, kız kardeşimi merak etmekten, önümü görebilecek miyim?”
İşte o yakışıklı Subay’ın beyninde çalkalanan düşüncelerden bazıları...

İMAMOĞLU, O GECE...
Merak etmeyin, kimseyi Atatürk ile mukayese edecek değilim. Zaten her alanda, kimseyi hayalinizde tarihten çıkarıp getirdiğiniz hiç kimseyle kıyaslamayın. Ne siyaset, ne spor, ne de sanatta. O gün Şişli’deki tarihi Müze-Ev’in önünde toplanan binlerce aydın, geleceklerine sahip çıkacak bir insan ararken, İmamoğlu’na çekinmeden güvenoyu veriyorlardı. Kendileri ve çocuklarının geleceği için savaşacak, sandıklara sahip çıkıp, ülkeye huzur getirecek genç bir siyasi arıyordu o insanlar. Hayal kırıklıklarından bıkmışlardı! Küpünü doldurmak için siyaset yapanlardan bıkmışlardı. Ülkenin en büyük kentinin başına “onu” seçmişler, ama bu koltuk, birileri tarafından gasp edilircesine geri alınmıştı. Hem de kargaların bile hala güldüğü sihirbazlık gerekçeleriyle!
Bu genç ve başarılı arkadaşımızda şeytan tüyü var! En sert veya kurnaz salvolara karşı kullandığı silahları sadece gülümsemesi, mantığı, samimiyeti! Rakipleri ise bu tavırlara karşı ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar! Genç Ekrem dostumuz, Mustafa Kemal’den 100 yıl sonra aynı noktadan yeni bir umuda yolculuğa 2. kere çıkarken, onun hangi tereddütleri, endişeleri, hayalleri vardı? Tabii ki hiçbir şekilde, hiç kimse 19 Mayıs 1919’da o gencecik Mustafa Kemal’in karşısına dikilen dev zorlukların yüzde biriyle bile karşılaşamaz! Ama biliyoruz ki bugünkü hukuksuzluklarla, eşitsizliklerle, hele bu yılgınlıklarla dolu süreç sonunda bu yeni demokratik kapışmaya tekrar inançla girişmek de kolay bir şey değil.

Dün sabah bu sefer İmamoğlu’nun yeni kampanya koordinasyon toplantısına gittim. İnanılmaz bir coşku vardı. Halk, örgüt, hatta basın, İmamoğlu ile bir kare çektirebilmek için birbiriyle yarışıyordu. Hepsinden önemlisi herkeste özgüven tavan yapmıştı. Genç Başkan’a destek vermek için, CHP Kurmayları tam kadro oradaydı. Hatta Ankara ve İzmir dahil, Büyükşehir Belediye Başkanları, Mansur Yavaş ve Tunç Soyer de oradaydılar. Sizin için İmamoğlu’nun söylemlerinden bir demet seçtim; okuduktan sonra, niçin bu kadar sevildiğini tekrar anlayacaksınız...
İBB artık YALNIZ mutlu azınlığa hizmet etmeyecek.
5 milyar TL yeni bütçeyi israfa son vererek elde edeceğiz!
İşbaşı yapmak istiyorum - Yeniden üretmek istiyorum.
Sokakta işportacılık yapan Cebrail’e birkaç ayda okuma yazma öğrettik, eğitimini alacak duruma getirdik... İstanbul’un Cebraillerini bulacağız!
Halka ekmek, süt, içme suyunu vereceğiz.
Önceliğimiz çocuklarımız olacak. Berkay’ın umudunu görüyorum (“Herşey güzel olacak” sloganını en doğal şekilde otobüsten içeri Başkan’a seslenerek yaratan genç Berkay Gezgin’den söz ediyor.)
Tansiyonuna rağmen bizimle sokakta koşturan Müzeyyen teyzemin umudunu  görüyorum.
Şeffaf yönetim-canlı yayını seven halkı biliyorum. İstanbul gönüllülerinde umudu görüyorum. Milyonlarca yıldız görüyorum sokaklarımızda.
Biz yöneticiler haddimizi bileceğiz, halk değil! 
Asla vazgeçmeyeceğiz!
Yeniden yeşil bir şehir istiyorum! Demokrasi seferberliği başlatmak istiyorum! Ben yalnız İBB Başkanı değil, abileri, kardeşleri, evlatları olacağım.
Biz bu seçimi yeniden kazanacağız!
Siyaset artık güler yüzlü olsun! İstanbul’da herkese artık birbirine selam verecek.
Sakın susmayın. Herkes konuşacak!
Toplumu yatıştıranlar olacağız! Her birinize güvenim tam!
Ben vatandaştan talimat alıyorum! Particilik değil, belediyecilik yapacağız!  
Emaneti geri almaya geliyoruz!”

Herşey güzel olacak Ekrem Başkan, sana güveniyoruz! Bu sefer sevgili AKP’li kardeşlerimizin daha da şaşkın bir şekilde “Bir şeyler olmuş, fark 300.000 olmuş, nasıl olmuş da olmuş?” demelerini bekliyoruz!



20 Mayıs 2019 Pazartesi

EUROLEAGUE FİNALİ DAHA ŞIK BİR 19 MAYIS GÖRMELİYDİ! | Bedri Baykam | 20.05.2019



Size ne yazacağımı tam kestiremiyorum. O kadar çok şey var ki söylenecek! Hangisinden başlasam? Günün ilk maçında Fenerbahçe’nin yine direnemeyip Real Madrid’e yenilmiş olmasından mı? Efes’in umutları sonuca ulaştırmayı başaramayıp mücadeleci oyununa rağmen CSKA’ya mağlup olarak ikincilikle yetinmiş olmasından mı? Yoksa Efes’le geçirilen zor hafta sonunun Fenerbahçe seyircisini bölmüş olması ve CSKA’ya destek verenlerle finalde Efes’i tutanlar arasında yaşanan yol ayrımları ve ağır gerginliklerden mi başlasam?
Peki, bu karar zor. Yaşandığı sırada gidelim en iyisi!

REAL MADRİD’E KARŞI UMUTLARI SÖNDÜREN SERİ
Fenerbahçe, Cuma günü Efes’e karşı yaşanan büyük hayal kırıklığından sonra taraftarlarıyla bir ateşkes, bir helalleşme, bir umut ateşi yakmak istiyordu. Euroleague sezonunu en mükemmel şekilde geçirdikten sonra, yaşanan büyük hayal kırıklığına bir panzehir oluşturabilir miydi Real Madrid maçı? Bu umutlarla başladı maç. İlk üçlükle Kaliniç skoru açtı. Ama ardından Real Madrid, 7-3 öne geçti. Skor 24-13’e vardığında maç, kötü sinyallerin tamamını veriyordu. Çok düşük bir şut yüzdesiyle oynayan sarı lacivertlilerin sanki her topu çember ile kavgalıydı! İlk çeyrek 24-16 Real lehine kapandı! İkinci çeyrekte, sürekli farklı oyuncularla sayı bulan Fenerbahçe, (Sloukas, Melli, Guduric, Vesely) nihayet Melli’nin üçlüğüyle 32-31 öne geçti. Ardından karşılıklı baş döndürücü bir hızda oynanan maçta Melih Mahmutoğlu ve Sloukas’ın sayıları, Fenerbahçe’nin ilk yarıyı 40-38 önde kapamasını sağladı. Ardından 2. devrenin başlarında, Fenerbahçe tekrar Melih’in basketiyle önce 48-47, ardından oyun at başı giderken, Guduric’in basketiyle 61-58 öne geçti. İşte bu sarı lacivertli takımın son avantaj dakikasıydı. O ana kadar keyifle izlenen maç, o andan sonra başka türlü şekillenmeye başladı. Önce Real 3. çeyrek sonrası 69-63 öne geçti. İşte Fenerbahçe’nin bu maçı terk edişi o anlara denk geldi. Sarı lacivertliler maçta ruhlarını teslim etmişçesine o andan itibaren inanılmaz bir 26-2’lik seri ile karşı karşıya kaldılar! Bu modern zamanlarda ender rastlanan skandalvari bir durumdu! Seri bitmeden önce fark zaten 84-63’e kadar yükselmişti! Maç 94-75 Real Madrid lehine kapandığında o son çöküşü izah etmek kimsenin içinden gelmiyordu artık. Fenerbahçe, kendi içinden bulacağı bir formülle yeni bir sayfa açarak kaybolan özgüvenini tekrar kazanmalı.

GERGİN FİNAL BAŞLIYOR!
Finalin başlamasına çok az bir süre kalmıştı artık. Biraz sinirliydim. Ergin Ataman’ın Efes’i ve Fenerbahçe taraftarları arasında süregelen gerginliklerin, 19 Mayıs’ın 100. yılına denk düşecek olması, şanssızlıktan öte ters bir durumdu! Neler yaşanabileceğini düşünmek bile moralimi altüst ediyordu. Atatürk ve onun temsil ettiği değerlere en bağlı kulüp olan Fenerbahçe’nin 19 Mayıs’ın 100. Yılı’nda başka bir Türk takımına karşı pozisyon alacak olma riski, iştah kesici bir durumdu.
Maç başlarken biraz tahmin ettiğim bölünme yaşandı sarı lacivertli tribünlerde! Neredeyse yarı yarıya eşittiler, Efes’i tutanlar ve CSKA’yı tutanlar! Yok muydu bunun bir uygun uzlaşmacı başka yolu? Anlaşılan yoktu! Ama emin olun görüntü hem komik, hem de içler acısı idi! Ben, 19 Mayıs’ın 100. yılında Efes’i tutacağımı sizlere evvelsi günkü yazımda belirtmiştim! İlginç bir şekilde karışık olarak Fenerbahçe taraftarlarının yarısı Efes puanlarına, yarısı Rusların puanlarına sevindi. Ve maçın son anlarına kadar, ilginçtir, bu bölünme pek bir tartışmaya neden olmadı. Ama hava ağır mı ağırdı.
Maç karşılıklı basketler ile başlarken, Efes henüz ilk dakikalardan itibaren oyuna asılmaya ve işi ciddiye almaya başladı! Fakat biraz da Fenerbahçe’nin başına geldiği gibi, Efes’in de maalesef neredeyse üst üste 6-7 topu çemberde şeref turları atıp kendini potanın dışında buldu. De Colo ve arkadaşları, ilk çeyreği 29-20 önde bitirdikten sonra, bir ara 41-28 gibi bir farka gittilerse de, devrenin sonlarına doğru, yine özellikle yarı finalin kahramanı Larkin’in çabaları ile fark 44-42 ile tek baskete kadar indi! Fark 51-49’a kadar açılmasa da, 3. devrenin sonlarına doğru, skor 63-52 ile çift sayılı rakamlara geçti. Fenerlilerin yarısı ilk defa o anda Ergin Ataman’a nispeten kısa süreli olsa da “mola alsana” tezahüratına başladılar. Devre 68-62 CSKA lehine sonuçlandı. Son çeyrekte, önce CSKA yine skoru 83-71’e taşısa da, özellikle Micic, Simon ve Larkin’in basketleri son iki dakikaya girerken farkı 4’e indirdi: 85-81. Buna rağmen son hücumlarda hem top kaptıran hem de başarılı şut atamayan Efes, hiçbir anında teslim olmadığı maçı 91-83 kaybederek Euroleague’e finalist olarak veda etti. Sonra da bize yine şampiyonluk kutlamalarını, uzaktan kedinin ciğere baktığı gibi izlemek düştü! Kısmet...
CSKA, Larkin’i başıboş bırakmamış ve ona tersine mümkün olan en yakın markajı uygulamaya gayret etmişti. Micic’in skora Fenerbahçe maçındaki katkı verememesi, mucizenin gerçekleşememesinin bir başka nedeniydi. CSKA sayılarının, dengeli bir şekilde Clyburn, Higgins ve de Colo arasında paylaşılması, sahanın Rus takımı tarafından iyi parsellenmesi, Efes’in işini zorlaştıran faktörlerdi.

KEŞKE YAŞANMASAYDI DEDİKLERİM
Her ne kadar Efes ve Fenerbahçe’nin arası gergin olsa da, herhalde hiçbir şey Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışının 100. yılında Cumhuriyet’ten ve temel değerlerimizden daha üstün olamaz! Ben şahsen Fenerbahçeli seyircilerin yarısının maç boyunca Efes’in mağlubiyeti için tribünden çalışmalarına içerledim. Çılgın gibi rakibi alkışlamalar, küfürler, ağır sataşmalar... Ergin Ataman veya Efes’le yaşanabilecek hiçbir kavga, kan davası, karşılıklı suçlama, bu yılın tarihi 19 Mayıs ve 100. yıl kesişmesinden daha önemli olamaz. Bu değerlere tartışmasız en bağlı kulüp olan Fenerbahçe’nin taraftar ve üyelerinin, tüm arkadaşlarımızın “büyüklük bizde kalsın” diyerek Efes’i “amasız” desteklemelerini beklerdim. Emin olun şık sahneler yaşanmadı. Başkan Ali Koç, kendini hiçe sayarak, maçın sonunda kimi Fenerbahçe seyircilerinin kızgınlığına karşı kendini siper etmese, işler daha da kötü giderdi! Bizler de üzerimize düşen uyarıları yaptık. Ergin Ataman’ın da sürekli tahriklerin sonunda soğukkanlılığını kaybedip seyirciye ağır karşılıklar vermiş olması da üzücü bir hataydı. Keşke bunların hiçbiri yaşanmasaydı! Detaylara girip konuları uzatmak ve hatta sizleri daha çok yormak, üzmek istemiyorum. Şu kadarını ekleyeyim: Lütfen mesela 1923’ün 100. yılında biraz daha olgunlaşmış olalım, olur mu?
Lütfen şimdi basketbol ligimizin playoffları ve finallerine giden yolda, bu yaşananlardan bir ders alıp, gereken hassasiyeti fazlasıyla gösterelim! Spor karşılaşmaları, kan davasına dönüştürülecek gerekçelerin peşinde koşmak olamaz. Lütfen artık Fenerbahçe basketbol takımına faydadan çok, zarar getiren bu kavgalarda sayfayı çevirelim.
Atatürk’ün gözleri üzerimizde... Değer mi?


18 Mayıs 2019 Cumartesi

LARKİN’LI EFES, FENERBAHÇE’Yİ ELEMEYİ BAŞARDI! | Bedri Baykam | 17.05.2019


Fenerbahçe, Efes’e karşı kendi açısından şok bir mağlubiyet yaşadı. 5. kere üst üste Final Four’a kalan Sarı Lacivertliler’e karşı, bu kupa için büyük bir açlık yaşayan Efes ve hocası Ergin Ataman başarılı oldular. Ama bu maçta tarihe geçen tek bir isim vardı: Shane Larkin! Yalnız onun büyük başarısını izlemiş olmak, kendi takım taraftarlığım adına değil de, spor keyfi uğruna İspanya’ya, Bask bölgesinde Vitorio-Gasteiz’e kadar gitmiş olmamıza değdi!
Bazen sporda, ister takım oyunu ister bireysel olsun, böyle olağan dışı başarı dorukları yakalanır. Bazen bir tenisçi, 5-1 geride olduğu 5. sette, üst üste 10 ace, 10 passing shot atar. İşte buna benzer ulvi bir dokunuşu sanki tekrar yaşadı Larkin! Onu, maçın tartışmasız yıldızını, Barcelona’da rakibini 34 sayı farkla dağıtırken seyretmiş, “Bu takım onun önderliğinde uzay basketbolu oynuyor” demiştim. Süper star bu yarı final ayağının tecrübeli takımı Fenerbahçe’yi tek başına dağıtmaya yetti, biraz da Micic’in yardımıyla... Larkin neredeyse her şutu, her turnikeyi soktu, her asistte başarılı oldu. Onu seyretmek, başlı başına bir ziyafetti! Amerikalı guard, bu oyunuyla tarihin en iyi Final Four performansını başarmış oldu: 30 sayı, 7 asist, 7 ribaund ve 43 verimlilik puanıyla. Bu performansa ancak şapka çıkarılır. Fenerbahçe seyircisi de zaten bunu yaptı. Bütün hayal kırıklığına rağmen maçın sonunda onu ayakta alkışladı. 
Fenerbahçe, maçta yalnız ilk çeyreği Sloukas’ın üçlüğüyle 20-19 önde kapadı! Ardından 2. çeyrekle beraber Melli skoru 22-19’a taşıdı. İşte maç o andan itibaren kopmaya başladı! Efes 10-0’lık bir seri yakalayarak durumu 29-22 lehine çevirdi! O andan itibaren de maçın liderliğini sonuna kadar elden bırakmadı! Skor ikinci yarının ilk dakikalarına kadar tek fark ve 7 fark arasında gitti geldi. Fenerbahçe bu dakikalarda biraz Vesely ile ayakta kalmaya çalıştıysa da, Sarı Lacivertliler onunla beraber maçın kaderini değiştirecek isimleri bulamadılar! Dixon ve Kalinic başta olmak üzere, tüm oyuncularda bir maça asılma eksikliği vardı. Ne bireysel özgüven görebildik, ne de takım kenetlenmesi. Zaten özellikle o dakikalardan itibaren, maçın 2. yarısının içine girdikçe Larkin oyunuyla herkese parmak ısırtmaya başladı, daha doğrusu dost-düşman herkesi çıldırttı! Amerikalı yıldız, basketleriyle skoru önce 59-53’e, ardından 68-55’e taşıdı. Biraz da Dunston’ın ve Micic’in ona ayak uydurmasıyla, fark önce çift haneli sayılara geçti sonra da maç koptu gitti. Obradovic skor 77-61’e dayandığında genç oyuncusu Tarık Biberovic’i sahaya sürdüğünde daha 7 dakika vardı ama “bu erken teslim olma işareti değil mi?” sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamadım, diğer seyircilerle beraber. Halbuki büyük hoca, oyuncularını maça döndürebilmek için bağıra çağıra az efor sarf etmemişti!

ARTIK ERGİN ATAMAN’LA UĞRAŞMAYIN
Fenerbahçe seyircisi çok formda değildi. Yine biraz sinema-tiyatro seyircisine dönüşme işaretleri vardı, Suphi’nin deyimiyle! Onunla beraber biraz ortalığı hareketlendirmeyi denedik ama nafile! Herkesin aklında sanki sırf şampiyon olup sosyal medyada paylaşımlar yapma beklentisi vardı! Halbuki sportif başarı nasıl sahada ağır ter dökmeyi gerektiriyorsa, tribün etkisi de bilet alıp seyahate çıkmakla olmuyor! 
Bir teşhisim daha var size aktarmam gereken: Fenerbahçe seyircisi, kafasında Ergin Ataman’la uğraşmaktan, gerçekçi olarak kendine, takımına, maça konsantre olamadı! Herkesin dilinde aklında “Yenince Ergin’e şöyle bağıracağız, şu sloganı atacağız” gibisinden “ters heyecan” beklentileri vardı! Bu da tabii beklediğim gibi ters tepti. Bu davranışlar böyle büyük bir camia için kabul edilir, sağlıklı tavırlar değil tabii ki! Artık Fenerbahçe dönüşte lig playoff’uyla beraber kendisini bu iç şiddet sıkışmasından kurtarıp yalnız kendi oyununa pozitif enerjiyle yoğunlaşmayı başarmalı. Bu sene 7 maçta Efes, Fener’i 4 kere yendiyse, emin olun bunun sebebi kendi özel başarılı oyun kurgusundan olduğu kadar, Fenerbahçe’nin Ergin Ataman takıntısıydı! 

Size bir itirafta bulunayım: Ben koyu bir Fenerbahçe’li olarak, 92-73 yaşanan bir mağlubiyeti, son saniyede gelen bir şansız basketle yaşanan kayba tercih ederim! Çünkü diğerinde 1-2 yıl kendime gelemiyorum! 4 yıl önce Berlin’de CSKA’ya karşı şampiyonluğu son saniye basketiyle kaçırmıştı Fenerbahçe. Mahvolmuştuk, üzerimizden greyder geçmişti sanki. Geçen sene finalde Real Madrid’e karşı yalnız 5 sayı ile kaybetmişlerdi. Tek şampiyonluk 2 yıl önce İstanbul’da Olympiakos’a karşı kolay geçen bir final ve ondan önce yine Real Madrid’i sorunsuz saf dışı bıraktıkları bir yarı finalle gelmişti. 
Benim açımdan maçın Larkin’i bu efsanevi gecesinde çıplak gözle hayran hayran izleme zevki dışında tek diğer güzel şey, oyunun sonundaki centilmence birbirini kutlayan oyunculardı. Ben de onları ayakta alkışladım.
Fenerbahçe camiasının artık beyaz bir sayfa açarak, geçmişte ona çok kızmış olsalar bile, Ergin Ataman’ı herhangi bir rakip hoca olarak görmeleri lazım. Çünkü diğer tavırlar net olarak Fenerbahçe’ye zarar veriyor, Ataman veya Efes’e değil. 
Finalde tabii ki Efes’i tutacağım. 19 Mayıs’ın 100. yılında tabii ki Fenerbahçe şampiyon olsun isterdim. O olamadığına göre, finali Mustafa Kemal’in gözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin bir takımı alsın diye izleyeceğim. Bu çok zor görünse de, umarım Efes camiası ve basketçileri kupayı Pazar gecesi Türkiye Cumhuriyeti topraklarına taşırlar!