20 Mayıs 2019 Pazartesi

EUROLEAGUE FİNALİ DAHA ŞIK BİR 19 MAYIS GÖRMELİYDİ! | Bedri Baykam | 20.05.2019



Size ne yazacağımı tam kestiremiyorum. O kadar çok şey var ki söylenecek! Hangisinden başlasam? Günün ilk maçında Fenerbahçe’nin yine direnemeyip Real Madrid’e yenilmiş olmasından mı? Efes’in umutları sonuca ulaştırmayı başaramayıp mücadeleci oyununa rağmen CSKA’ya mağlup olarak ikincilikle yetinmiş olmasından mı? Yoksa Efes’le geçirilen zor hafta sonunun Fenerbahçe seyircisini bölmüş olması ve CSKA’ya destek verenlerle finalde Efes’i tutanlar arasında yaşanan yol ayrımları ve ağır gerginliklerden mi başlasam?
Peki, bu karar zor. Yaşandığı sırada gidelim en iyisi!

REAL MADRİD’E KARŞI UMUTLARI SÖNDÜREN SERİ
Fenerbahçe, Cuma günü Efes’e karşı yaşanan büyük hayal kırıklığından sonra taraftarlarıyla bir ateşkes, bir helalleşme, bir umut ateşi yakmak istiyordu. Euroleague sezonunu en mükemmel şekilde geçirdikten sonra, yaşanan büyük hayal kırıklığına bir panzehir oluşturabilir miydi Real Madrid maçı? Bu umutlarla başladı maç. İlk üçlükle Kaliniç skoru açtı. Ama ardından Real Madrid, 7-3 öne geçti. Skor 24-13’e vardığında maç, kötü sinyallerin tamamını veriyordu. Çok düşük bir şut yüzdesiyle oynayan sarı lacivertlilerin sanki her topu çember ile kavgalıydı! İlk çeyrek 24-16 Real lehine kapandı! İkinci çeyrekte, sürekli farklı oyuncularla sayı bulan Fenerbahçe, (Sloukas, Melli, Guduric, Vesely) nihayet Melli’nin üçlüğüyle 32-31 öne geçti. Ardından karşılıklı baş döndürücü bir hızda oynanan maçta Melih Mahmutoğlu ve Sloukas’ın sayıları, Fenerbahçe’nin ilk yarıyı 40-38 önde kapamasını sağladı. Ardından 2. devrenin başlarında, Fenerbahçe tekrar Melih’in basketiyle önce 48-47, ardından oyun at başı giderken, Guduric’in basketiyle 61-58 öne geçti. İşte bu sarı lacivertli takımın son avantaj dakikasıydı. O ana kadar keyifle izlenen maç, o andan sonra başka türlü şekillenmeye başladı. Önce Real 3. çeyrek sonrası 69-63 öne geçti. İşte Fenerbahçe’nin bu maçı terk edişi o anlara denk geldi. Sarı lacivertliler maçta ruhlarını teslim etmişçesine o andan itibaren inanılmaz bir 26-2’lik seri ile karşı karşıya kaldılar! Bu modern zamanlarda ender rastlanan skandalvari bir durumdu! Seri bitmeden önce fark zaten 84-63’e kadar yükselmişti! Maç 94-75 Real Madrid lehine kapandığında o son çöküşü izah etmek kimsenin içinden gelmiyordu artık. Fenerbahçe, kendi içinden bulacağı bir formülle yeni bir sayfa açarak kaybolan özgüvenini tekrar kazanmalı.

GERGİN FİNAL BAŞLIYOR!
Finalin başlamasına çok az bir süre kalmıştı artık. Biraz sinirliydim. Ergin Ataman’ın Efes’i ve Fenerbahçe taraftarları arasında süregelen gerginliklerin, 19 Mayıs’ın 100. yılına denk düşecek olması, şanssızlıktan öte ters bir durumdu! Neler yaşanabileceğini düşünmek bile moralimi altüst ediyordu. Atatürk ve onun temsil ettiği değerlere en bağlı kulüp olan Fenerbahçe’nin 19 Mayıs’ın 100. Yılı’nda başka bir Türk takımına karşı pozisyon alacak olma riski, iştah kesici bir durumdu.
Maç başlarken biraz tahmin ettiğim bölünme yaşandı sarı lacivertli tribünlerde! Neredeyse yarı yarıya eşittiler, Efes’i tutanlar ve CSKA’yı tutanlar! Yok muydu bunun bir uygun uzlaşmacı başka yolu? Anlaşılan yoktu! Ama emin olun görüntü hem komik, hem de içler acısı idi! Ben, 19 Mayıs’ın 100. yılında Efes’i tutacağımı sizlere evvelsi günkü yazımda belirtmiştim! İlginç bir şekilde karışık olarak Fenerbahçe taraftarlarının yarısı Efes puanlarına, yarısı Rusların puanlarına sevindi. Ve maçın son anlarına kadar, ilginçtir, bu bölünme pek bir tartışmaya neden olmadı. Ama hava ağır mı ağırdı.
Maç karşılıklı basketler ile başlarken, Efes henüz ilk dakikalardan itibaren oyuna asılmaya ve işi ciddiye almaya başladı! Fakat biraz da Fenerbahçe’nin başına geldiği gibi, Efes’in de maalesef neredeyse üst üste 6-7 topu çemberde şeref turları atıp kendini potanın dışında buldu. De Colo ve arkadaşları, ilk çeyreği 29-20 önde bitirdikten sonra, bir ara 41-28 gibi bir farka gittilerse de, devrenin sonlarına doğru, yine özellikle yarı finalin kahramanı Larkin’in çabaları ile fark 44-42 ile tek baskete kadar indi! Fark 51-49’a kadar açılmasa da, 3. devrenin sonlarına doğru, skor 63-52 ile çift sayılı rakamlara geçti. Fenerlilerin yarısı ilk defa o anda Ergin Ataman’a nispeten kısa süreli olsa da “mola alsana” tezahüratına başladılar. Devre 68-62 CSKA lehine sonuçlandı. Son çeyrekte, önce CSKA yine skoru 83-71’e taşısa da, özellikle Micic, Simon ve Larkin’in basketleri son iki dakikaya girerken farkı 4’e indirdi: 85-81. Buna rağmen son hücumlarda hem top kaptıran hem de başarılı şut atamayan Efes, hiçbir anında teslim olmadığı maçı 91-83 kaybederek Euroleague’e finalist olarak veda etti. Sonra da bize yine şampiyonluk kutlamalarını, uzaktan kedinin ciğere baktığı gibi izlemek düştü! Kısmet...
CSKA, Larkin’i başıboş bırakmamış ve ona tersine mümkün olan en yakın markajı uygulamaya gayret etmişti. Micic’in skora Fenerbahçe maçındaki katkı verememesi, mucizenin gerçekleşememesinin bir başka nedeniydi. CSKA sayılarının, dengeli bir şekilde Clyburn, Higgins ve de Colo arasında paylaşılması, sahanın Rus takımı tarafından iyi parsellenmesi, Efes’in işini zorlaştıran faktörlerdi.

KEŞKE YAŞANMASAYDI DEDİKLERİM
Her ne kadar Efes ve Fenerbahçe’nin arası gergin olsa da, herhalde hiçbir şey Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışının 100. yılında Cumhuriyet’ten ve temel değerlerimizden daha üstün olamaz! Ben şahsen Fenerbahçeli seyircilerin yarısının maç boyunca Efes’in mağlubiyeti için tribünden çalışmalarına içerledim. Çılgın gibi rakibi alkışlamalar, küfürler, ağır sataşmalar... Ergin Ataman veya Efes’le yaşanabilecek hiçbir kavga, kan davası, karşılıklı suçlama, bu yılın tarihi 19 Mayıs ve 100. yıl kesişmesinden daha önemli olamaz. Bu değerlere tartışmasız en bağlı kulüp olan Fenerbahçe’nin taraftar ve üyelerinin, tüm arkadaşlarımızın “büyüklük bizde kalsın” diyerek Efes’i “amasız” desteklemelerini beklerdim. Emin olun şık sahneler yaşanmadı. Başkan Ali Koç, kendini hiçe sayarak, maçın sonunda kimi Fenerbahçe seyircilerinin kızgınlığına karşı kendini siper etmese, işler daha da kötü giderdi! Bizler de üzerimize düşen uyarıları yaptık. Ergin Ataman’ın da sürekli tahriklerin sonunda soğukkanlılığını kaybedip seyirciye ağır karşılıklar vermiş olması da üzücü bir hataydı. Keşke bunların hiçbiri yaşanmasaydı! Detaylara girip konuları uzatmak ve hatta sizleri daha çok yormak, üzmek istemiyorum. Şu kadarını ekleyeyim: Lütfen mesela 1923’ün 100. yılında biraz daha olgunlaşmış olalım, olur mu?
Lütfen şimdi basketbol ligimizin playoffları ve finallerine giden yolda, bu yaşananlardan bir ders alıp, gereken hassasiyeti fazlasıyla gösterelim! Spor karşılaşmaları, kan davasına dönüştürülecek gerekçelerin peşinde koşmak olamaz. Lütfen artık Fenerbahçe basketbol takımına faydadan çok, zarar getiren bu kavgalarda sayfayı çevirelim.
Atatürk’ün gözleri üzerimizde... Değer mi?


18 Mayıs 2019 Cumartesi

LARKİN’LI EFES, FENERBAHÇE’Yİ ELEMEYİ BAŞARDI! | Bedri Baykam | 17.05.2019


Fenerbahçe, Efes’e karşı kendi açısından şok bir mağlubiyet yaşadı. 5. kere üst üste Final Four’a kalan Sarı Lacivertliler’e karşı, bu kupa için büyük bir açlık yaşayan Efes ve hocası Ergin Ataman başarılı oldular. Ama bu maçta tarihe geçen tek bir isim vardı: Shane Larkin! Yalnız onun büyük başarısını izlemiş olmak, kendi takım taraftarlığım adına değil de, spor keyfi uğruna İspanya’ya, Bask bölgesinde Vitorio-Gasteiz’e kadar gitmiş olmamıza değdi!
Bazen sporda, ister takım oyunu ister bireysel olsun, böyle olağan dışı başarı dorukları yakalanır. Bazen bir tenisçi, 5-1 geride olduğu 5. sette, üst üste 10 ace, 10 passing shot atar. İşte buna benzer ulvi bir dokunuşu sanki tekrar yaşadı Larkin! Onu, maçın tartışmasız yıldızını, Barcelona’da rakibini 34 sayı farkla dağıtırken seyretmiş, “Bu takım onun önderliğinde uzay basketbolu oynuyor” demiştim. Süper star bu yarı final ayağının tecrübeli takımı Fenerbahçe’yi tek başına dağıtmaya yetti, biraz da Micic’in yardımıyla... Larkin neredeyse her şutu, her turnikeyi soktu, her asistte başarılı oldu. Onu seyretmek, başlı başına bir ziyafetti! Amerikalı guard, bu oyunuyla tarihin en iyi Final Four performansını başarmış oldu: 30 sayı, 7 asist, 7 ribaund ve 43 verimlilik puanıyla. Bu performansa ancak şapka çıkarılır. Fenerbahçe seyircisi de zaten bunu yaptı. Bütün hayal kırıklığına rağmen maçın sonunda onu ayakta alkışladı. 
Fenerbahçe, maçta yalnız ilk çeyreği Sloukas’ın üçlüğüyle 20-19 önde kapadı! Ardından 2. çeyrekle beraber Melli skoru 22-19’a taşıdı. İşte maç o andan itibaren kopmaya başladı! Efes 10-0’lık bir seri yakalayarak durumu 29-22 lehine çevirdi! O andan itibaren de maçın liderliğini sonuna kadar elden bırakmadı! Skor ikinci yarının ilk dakikalarına kadar tek fark ve 7 fark arasında gitti geldi. Fenerbahçe bu dakikalarda biraz Vesely ile ayakta kalmaya çalıştıysa da, Sarı Lacivertliler onunla beraber maçın kaderini değiştirecek isimleri bulamadılar! Dixon ve Kalinic başta olmak üzere, tüm oyuncularda bir maça asılma eksikliği vardı. Ne bireysel özgüven görebildik, ne de takım kenetlenmesi. Zaten özellikle o dakikalardan itibaren, maçın 2. yarısının içine girdikçe Larkin oyunuyla herkese parmak ısırtmaya başladı, daha doğrusu dost-düşman herkesi çıldırttı! Amerikalı yıldız, basketleriyle skoru önce 59-53’e, ardından 68-55’e taşıdı. Biraz da Dunston’ın ve Micic’in ona ayak uydurmasıyla, fark önce çift haneli sayılara geçti sonra da maç koptu gitti. Obradovic skor 77-61’e dayandığında genç oyuncusu Tarık Biberovic’i sahaya sürdüğünde daha 7 dakika vardı ama “bu erken teslim olma işareti değil mi?” sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamadım, diğer seyircilerle beraber. Halbuki büyük hoca, oyuncularını maça döndürebilmek için bağıra çağıra az efor sarf etmemişti!

ARTIK ERGİN ATAMAN’LA UĞRAŞMAYIN
Fenerbahçe seyircisi çok formda değildi. Yine biraz sinema-tiyatro seyircisine dönüşme işaretleri vardı, Suphi’nin deyimiyle! Onunla beraber biraz ortalığı hareketlendirmeyi denedik ama nafile! Herkesin aklında sanki sırf şampiyon olup sosyal medyada paylaşımlar yapma beklentisi vardı! Halbuki sportif başarı nasıl sahada ağır ter dökmeyi gerektiriyorsa, tribün etkisi de bilet alıp seyahate çıkmakla olmuyor! 
Bir teşhisim daha var size aktarmam gereken: Fenerbahçe seyircisi, kafasında Ergin Ataman’la uğraşmaktan, gerçekçi olarak kendine, takımına, maça konsantre olamadı! Herkesin dilinde aklında “Yenince Ergin’e şöyle bağıracağız, şu sloganı atacağız” gibisinden “ters heyecan” beklentileri vardı! Bu da tabii beklediğim gibi ters tepti. Bu davranışlar böyle büyük bir camia için kabul edilir, sağlıklı tavırlar değil tabii ki! Artık Fenerbahçe dönüşte lig playoff’uyla beraber kendisini bu iç şiddet sıkışmasından kurtarıp yalnız kendi oyununa pozitif enerjiyle yoğunlaşmayı başarmalı. Bu sene 7 maçta Efes, Fener’i 4 kere yendiyse, emin olun bunun sebebi kendi özel başarılı oyun kurgusundan olduğu kadar, Fenerbahçe’nin Ergin Ataman takıntısıydı! 

Size bir itirafta bulunayım: Ben koyu bir Fenerbahçe’li olarak, 92-73 yaşanan bir mağlubiyeti, son saniyede gelen bir şansız basketle yaşanan kayba tercih ederim! Çünkü diğerinde 1-2 yıl kendime gelemiyorum! 4 yıl önce Berlin’de CSKA’ya karşı şampiyonluğu son saniye basketiyle kaçırmıştı Fenerbahçe. Mahvolmuştuk, üzerimizden greyder geçmişti sanki. Geçen sene finalde Real Madrid’e karşı yalnız 5 sayı ile kaybetmişlerdi. Tek şampiyonluk 2 yıl önce İstanbul’da Olympiakos’a karşı kolay geçen bir final ve ondan önce yine Real Madrid’i sorunsuz saf dışı bıraktıkları bir yarı finalle gelmişti. 
Benim açımdan maçın Larkin’i bu efsanevi gecesinde çıplak gözle hayran hayran izleme zevki dışında tek diğer güzel şey, oyunun sonundaki centilmence birbirini kutlayan oyunculardı. Ben de onları ayakta alkışladım.
Fenerbahçe camiasının artık beyaz bir sayfa açarak, geçmişte ona çok kızmış olsalar bile, Ergin Ataman’ı herhangi bir rakip hoca olarak görmeleri lazım. Çünkü diğer tavırlar net olarak Fenerbahçe’ye zarar veriyor, Ataman veya Efes’e değil. 
Finalde tabii ki Efes’i tutacağım. 19 Mayıs’ın 100. yılında tabii ki Fenerbahçe şampiyon olsun isterdim. O olamadığına göre, finali Mustafa Kemal’in gözleriyle Türkiye Cumhuriyeti’nin bir takımı alsın diye izleyeceğim. Bu çok zor görünse de, umarım Efes camiası ve basketçileri kupayı Pazar gecesi Türkiye Cumhuriyeti topraklarına taşırlar!



16 Mayıs 2019 Perşembe

YENİ HAVALİMANIMIZ, SPOR KOMPLEKSİ Mİ YOKSA KORKU TÜNELİ Mİ? | Bedri Baykam | 16.05.2019



Kiev’e giderken İstanbul Havalimanı’nı ilk defa kullandım. Ebatlar ve görkemli mağazalar ve ve iç mimari oyunlardan önce etkileniyorsunuz. Hatta batı için kullanmaya alışık olduğumuz “adamlar yapmış ya” sözlerini hatırlıyorsunuz! Ama fazla heyecanlanmayın! Öncelikle, normal hayatınızda bayağ spor yapıyor olmanız lazım, yoksa uçaklara yetişemezsiniz! Dev bir alana dev tavanlı dev bir havalimanı yapmışlar. Fakat zaman faktörünü, kaç adım atılması gerektiğini, uçak kaçırma riskini, bunun gibi onlarcasını es geçmişler! Bu havalimanının tek tanımlaması var: Türkiye’nin en havalı alışveriş ve fitness merkezi!
O gün, şaşkınlıktan güvenlik kontrolünde iPadimi bırakmışım. Uçağa 30 dakika kala fark edince umutsuz bir maratona giriştim ve bir polisin desteğiyle şaşırtıcı bir şekilde nefes nefese cihazıma kavuştum. Sonra çılgın bir koşu daha başladı uçağa yetişmek için, elimde çantalar, torbalar komedi filmlik sahnelerle! Net yarım litre terledikten sonra uçağa giren son 2-3 kişiden biriydim.
Dönüş, daha da dramatikti! Aklınız varsa gidecekseniz gidin, ama şimdilik dönmeyin! Bir kere uçak indikten sonra “taksi” hareketi, neredeyse şehirlerarası otobüs seferine dönüşüyor! El alem de dev havalimanları yapıyor ama değişik bölümleri arasında metro gibi raylı iç ulaşım sistemleri ekliyorlar! Kimse insanlardan maratoncu, 100 metreci, halterci olmasını beklemiyor! Bizimkinin mimarları, eli paketlerle ve çantalarla dolu insanların, yaşlıların, üç çocuklu annelerin, hastaların, 30 saatlik bir uçuştan dönenlerin, ezcümle herkesin biyonik insan olmasını bekliyor! Uçaktan pasaport kontrolüne sizi taşıyacak yürüyen merdivenlere ulaşmak için Beşiktaş-Maltepe arası kadar bir yürüyüşe geçiyorsunuz! Pasaporttan valize ulaşmak için mesafeler daha insaflı: Beşiktaş-Taksim arası kadar! Pistlerin, alanın batı kısmına yapılmış olmasının bu mantıksızlıkta payı var! Nihayet valizlerime ulaştığımda, iki parça eşyamın boynu bükük ve yalnızlık içinde beni sonuncu olarak beklediklerini gördüm! Ayrıca sizi almak için bekleyen bir araba varsa normal zemin kattan çıkamıyorsunuz. Eksi 2. katta, 17 no’lu kapıdan çıkmanız söylenmişse vay halinize! Çünkü iç ve dış 17 numaralar arasında tahmini 100 metre var!
Dünyanın en maliyetli havalimanını yaparken bu havaalanı içi “shuttle” ulaşımını bu mimarlara hatırlatan biri çıkamadı mı? Yoksa nasıl olsa iktidarın ağır topları bu mesafeyi kat etmeyeceğine göre, “Irgat halkımız zaten dayanıklıdır, boş ver, kaderidir” mi dendi?
Havaalanının işletmesini ise, bu konuda hiçbir deneyimi olmayan 5 ortaklı İGA üstlenmişti.
Bu arada geliş-gidiş bitmek bilmeyen paralı otobandan gerçekleşiyor. Artık sahil yolundan deniz havası alarak yol alma sevdalarını unutun! Metro da henüz olmadığı için, “isimsiz” Havalimanı’na ulaşmanın zaman karşılığı büyük! Yani “6 saat önce yola çıkma” devri başladı!

HANGİ RİSK FAKTÖRLERİ KONUŞULUYOR?
Hangisinden başlayalım? Terkos Gölü’nü doğal mola durakları olarak gören kuşların göç yolu olmasının getirdiği ürkütücü dezavantajlardan mı? Bu tatlı hayvanlara karşı düşünüldüğü söylenen manyetik dalgalar yayma saldırısından mı?
Yoksa pistlerin kuzey-batı rüzgârı olan poyrazı, yanlış konumlandırma nedeniyle yandan alıyor olmasından mı? Atatürk Havalimanı’na kıyasla sisli havada görüş mesafesinin belki 50 misli daha az olmasından mı? Görüş mesafesi sıfır bile olsa iniş sağlayacak sistemlerde evdeki hesapların “Murphy Kanunları”na takılma riskinden mi? Havalimanının üzerine oturduğu toprağın güvenilir olamamasından mı? İhaleyi alan firmanın projesinde yer alandan farklı olarak kot dolgusu 30 metre kadar düşürülmüş. Bu fark nedeniyle 1,3 milyar dolarlık da haksız kazanç sağlandığının söylenmesi ve havaalanı zemininin böylece riskli ve tartışılır hale gelmesinden mi?
Bu makalede gördükleriniz her yerde konuşulan konulardan bazıları. Bu arada, “sonbaharda hava şartları zorlayınca üst üste sis ve rüzgar rötarları devreye girince eski havalimanına taşınmaya mecbur kalacaklar” diyenler ne kadar haklı, ben bilemem. Ama bunların konuşuluyor olması bile son derece sinir bozucu. Mimarlar Odası’ndan aldığım bir bilgi, Prof. Doğan Kantarcı’nın raporu hakkında... Atatürk Havalimanı üstünde oluşan ısı tabakasını rüzgarlar Marmara Denizi’ne doğru iterken, 3. havalimanı üstünde oluşacak yoğun ısı tabakası, Kuzey rüzgarları tarafından direkt kente doğru savrulacakmış. Bunun da kuşkusuz insan sağlığına karşı birçok tehlikesinden söz ediliyor.
İktidara tavsiye: Aceleci ve fevri kararlarla, şu-bu tarihe yetişecek diye zorlamalarla havalimanını bütün bu aksaklıklar ve riskler çerçevesinde zoraki bir şekilde açtınız. Umuyorum ki, sonbaharda karşımıza çıkacağı söylenen bütün olumsuz hava şartları ve uçuş sahası güvenlik koşulları, ne uçaklarımıza söylenildiği kadar risk getirir ne de havalimanını kullanılamaz hale dönüştürür. Ama size sade vatandaş sorumluluğu ile bir tavsiye iletmek istiyorum: Sakın hınç almak istercesine Atatürk Havalimanı’nı yok etmeye veya göstermelik kargo terminaline dönüştürmeye kalkışmayın. Çünkü Allah korusun kötü olaylar yaşanırsa, daha sonra resmen havada asılı kalırsınız! Dünya metropolü İstanbul’u Sabiha Gökçen dışında Esenler Otogarı’ndan ulaşımını gerçekleştirmeye zorlanmış hale düşürürsünüz!
Uzun lafın kısası, büyük bir telaş içinde Atatürk isminden sanki bir saniye önce kurtulmak istenircesine (!) her türlü hazırlıksızlık ile girişilen bu havalimanı içinde, siz bu satırları okurken, ben Fenerli ve Efesli kardeşlerimle İspanya istikametine doğru çıktığımız umuda yolculuk için, yine maraton koşusunda terliyor olacağım... Deniz yoluyla dönmeyi tasarlıyorum.


9 Mayıs 2019 Perşembe

HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK, BİNALİ BEY DE BİN PİŞMAN! | Bedri Baykam | 09.05.2019


Her kafadan bir ses çıkıyordu. Herkes loto oynar gibi, seçimler iptal edilecek edilmeyecek diye en iddialı tahminleri yürüterek yüksekten uçuyordu.
Sonra en yakışıksız şekilde geldi iptal haberi!
YSK resmi bir açıklama yapmadan bir AKP’linin sızdırdığı bilgi üzerine Türkiye birbirine girdi! YSK’nın dik duramadığı yalnız bundan bile belli! Böyle hayati bir toplantıda bilgiyi kim sızdırıyor, çaycı mı? Bundan daha büyük kanıtı olabilir mi hukuk devletinin sonunun?
Böylesine omurgasız, mantıksız bir karar alınıyor... Ve hiç kimsede bunu açıklayacak yüz veya cesaret yok! Bu gerçekten tarihimizde bir ibret vesikası olarak yerini alacak!
Herkesten dinleyip ezberlemişsinizdir, ne espriler ve fıkralar üretildi. Adamın dördüzü oluyor, dava açıyor, “Bunlardan üçüncüsü benden değil” diye. Başka türlü bir izahı var mı bunun? Oy sandığına dört oy pusulası aynı zarf içinde atılıyor; üçü hatasız ama İstanbul Belediye Başkanlığı için verilen oy hatalı! İnsan bu kadar fütursuzca bir iddiayı sunmaktan imtina eder!
Resmen enayi yerine koymaya çalıştılar bizi!
Bu demokratik bir çöküş! Dünyanın yüzüne nasıl bakacağız, söyleyecek laf bulamıyorum!! Kim bizimle alay ediyor? Yabancı basında Türkiye’de demokrasinin Titanik gibi battığını aktaran onca yazı, bu ülkeye ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor, umursayan kimse var mı iktidar kanadında?
Bakın Twitter’da ne yazdım o hırsla:
Seçim nedir? İktidar partisi kazanana kadar tekrarlanan ve oy sayılan bir oyun mu? Bundan sonra kim, nasıl seçime güvenecek? Yoksa şu meşhur ‘demokrasi bir tramvaydır, gerektiğinde binersin, zamanı geldiğinde inersin’ sözleri artık ayyuka çıkan bir gerçek olmanın ötesine mi geçti? Yani ‘göstermelik demokrasimiz’ de mi ‘sizlere ömür’?
Teşekkürler ikinci cumhuriyetçiler! Teşekkürler yetmez ama evetçiler! Teşekkürler sevgili işbirlikçiler! Yeni demokrasiniz, yeni Türkiyeniz hayırlı olsun! Hepinize tebrikler! Haydi buyurun çıkın yine medyalarda boy gösterin, bilgiç havalar atın! Yeni üniversitelerinizden atıp tutun!”
AKP bizi kırmızı halıyla Avrupa’ya sokacak diye atıp tutan sivri zekalılar, şimdilerde de utanmadan yine bilirkişi havalarıyla, rencide olmuş depresif ergen rolüne soyunuyorlar! Geçiniz! Size değil, hala sizleri adam yerine koyanlara kızıyorum!
İptal kararı veremezler, çünkü o zaman bütün Avrupa, tüm dünya Erdoğan’a saldırır ve onu demokrasi düşmanı veya diktatör ilan eder!” diyenler de yanıldılar. Kim bilir, belki yakın çevresi Erdoğan’a “Efendim, ciddiye alınmaz bu yabancı densizler, ne fark edebilir ki?” şeklinde baskı yaptı! Bu arada, her ne kadar Erdoğan iki-üç genel değerlendirmesinde “sonuçları kabullenmiş bir siyasi” rolüne soyunduysa da, İBB’den rant elde eden satelit çevrelerin kuşatması ve baskısı altında, kaybolan pastanın boyutunu daha derinden idrak etmeye zorlanmış olabilir! Çünkü süreç ilerledikçe, kullandığı dil hızla değişmeye başladı. Olgun bir Avrupalı siyasinin değerlendirme düzeyinden, YSK’ya “Beka” üzerinden tehditvari telkin/emir karışımına kadar ilerledik!

TAM SAHA PRES, YAZ GELENE KADAR İLERİ!!
İmamoğlu rüzgarıyla hareket edenler, önce korkunç haberle depresyona girdiler, ama bu sürmedi! Hemen arkasından tam tersine bir hırs, bir adrenalin patlaması ve inanç seli dökülmeye başladı ortalığa...
İşte şu anda yapılacak olan, iktidarın istediği gibi sinmek değil! İktidarın emrettiği gibi “herkesin haddini bilmesi” değil bize düşen! Tam tersine, İmamoğlu’nun hatırlattığı gibi, herkesin konuşması! “Sanatçı da konuşacak, işadamı da konuşacak!” dedi İmamoğlu ve aynı anda TÜSİAD’dan Yılmaz Erdoğan’a herkes konuşmaya başladı! Bize yakışan, bu noktada yaratılan yüz kızartıcı krizi fırsata çevirmek! “Tekrar seçim” kararını alanları ve aldıranları bin pişman etmek! Tatilleri iptal ederek, komşu komşu gezerek, taksicisiyle, bakkalıyla, çarşısıyla durmadan konuşup, yapılan hukuk gaspının boyutunu halka anlatarak mantık, vicdan ve dürüstlüğü aynı anda harekete geçirmek! Bu hava şu anda fazlasıyla var! İmamoğlu, bu haberin ilk duyulduğu gecenin sonunda kollarını sıvayarak tarihe kalacak konuşmasını yaparken, bu haksızlığa toplu başkaldırının demokratik harcı orada atılmıştı bile! Orada kendiliğinden şekillenen bu slogan boş yere halka yayılmadı. Çünkü birileri ne kadar baskı yapmaya çalışırsa çalışsın, halk artık baharın ardından yazın gelmesi için kolları İmamoğlu gibi sıvadı! Şu anda hedef yazı coşkuyla karşılamak, 31 Mart baharını olgunlaşmış olarak devamıyla kucaklamak!
Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu’nun son çıkışları da, Erdoğan’ın önünde kendi arka bahçesindeki güllerin dikenli olabileceğini ve evdeki hesapla çarşının pek uymayabileceğini gösteriyor. Bu arada AKP’nin adayının ısrarlı şekilde Binali Bey olarak sunulması da çok ilginç! Çünkü daha önce bu sütunda aktardığım gibi, ben kendisinde uzaktan yakından yeni bir kampanya yapacak enerjiyi kararlılığı ve keskinliği göremiyorum!
Tersine İmamoğlu ve CHP kesiminde ise büyük bir kararlılık ve enerji patlaması var! Normalde siyasi konularda etliye sütlüye karışmayan galerici bir dostum da etrafta Atatürk’ün Gençliğe hitabesini yollamaya başlayınca inancım tavan yaptı! Gerek sahil kentlerinin gerek gözde büyükşehirlerimizin de İstanbullu seçmenleri en nazik ve esprili şekilde “Plajlarımız kapalı, kar ve kum fırtınası bekleniyor”, “Köpek balığı saldırısı var, 23 Haziran’da gelmeyin” şeklinde etrafa yaydıkları sosyal medya paylaşımları, gerçekten hem güldürüp keyif veriyor hem de bu yaz seçimi taktiğinin tutmayacağını gösteriyor! Halkımızı seçim heyecanının olumlu anlamda sarmaya başladığını söyleyebiliriz!



4 Mayıs 2019 Cumartesi

İMAMOĞLU, BİNALİ BEY, VALBUENA VE “TÜRK RONALDOSU” | Bedri Baykam | 02.05.2019



Kabak tadı verdi” diye bir deyimimiz var. Seçimlerinin hala bir sonuca bağlanmamış olması, bu sözü getiriyor aklıma.
Belki sizi güldüreceğim ama, YSK “seçim tekrarlanıyor!” dese buna en çok üzülecek olan kişilerin başında bence kim var biliyor musunuz? Binali Yıldırım’ın kendisi! Çünkü şu anda Türkiye’nin gözü önünde saatte 200’le ilerleyerek, hızlı ama dengeli bir şekilde imajını oluşturan Ekrem İmamoğlu’nun tekrar karşısına çıkmak istemiyor! Bundan neredeyse eminim! Bence Binali Bey, kendisinde ne böyle bir enerji, ne arzu, ne de iddia görüyor! Zaten verdiği son demeç bunu kanıtlıyor. Bence Cumhurbaşkanı ve AKP’nin tüm yöneticileri de bunun farkındalar! Yani bu sefer çok daha farklı gelebilecek bir seçim mağlubiyetinin faturası onlara çok daha ağır bir darbe vurabilir. Bunu görmelerine rağmen itirazı geri çekmeye de elleri varmıyor. Çünkü geride bıraktıkları pasta çok büyük! Yıllardır bütün partiye besin kaynağı olan kaymaklı ekmek kadayıf gibi kullanılmış!
İmamoğlu’na gelince, 1 Mayıs için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde çaldırdığı marşlar, TC’nin tekrar binaya en güzel şekilde yerleştirmesi, İBB Meclisi’ndeki tartışmaları naklen yayınlatarak halka açık hale getirmesi (böylece AKP’nin uyuşturucu ile mücadeleye bile kırmızı ışık yaktığının öğrenilmesi) ve buna benzer onca noktayla şimdiden gönülleri fethetti. 31 Mart’ta kendisine oy vermemişlerin içinde bile artık ciddi ölçüde hayranları var! Sempatikliği, güler yüzü, samimiyeti, cana yakınlığı, halka geleceğine dair güven verme kapasitesi ile her an puan topluyor! İmamoğlu ve 31 Mart’ta gelen diğer belediye kazanımları sayesinde oluşan havayla, halkımız şimdi mitinglerde ayrı bir özgüvenle yürüyor! Geriye kalıyor “tatile seçim koyarlar mı?” bulmacası... Yok artık!

VALBUENA VE BURAK YILMAZ...
Valbuena’nın yalnız futbolculuğuna değil, karakter ve direnç gücüne de ne kadar hayran olduğumu daha önce bu sütunlarda çok ifade etmiştim.
Sezon başından beri herkes biliyor ki, Valbuena 25 maçtan fazla oynarsa kontratı otomatik olarak uzayacaktı ve büyük para kazanacaktı. Son çıktığı Trabzon maçından önce, Fenerbahçe’nin önerisi üzerine kontratındaki bu maddeyi yok saymayı kabul etmiş! Yani 25 maç ve daha fazlasında oynasa bile, bu hakkından feragat etmiş! İki yıldır, beraber çalıştığı çeşitli hocalardan özellikle ilk 11’de oynama konusunda sürekli kesik yemesine rağmen, inatla ve ısrarla her an oyuna girmeye kendisini hazır tutuyor ve formunun zirvesinde! Sahada o anda 22 kişi ve 4 hakem var ama son Trabzonspor maçında yine Valbuena girdikten sonra oyunun akışı yine onun sihiriyle toptan değişti! Sanki F.Bahçe mağlup olursa, adamın bütün varlıklarına el konulacak ya da 30 yıl hapse girecekmiş gibi mağlubiyeti reddederek ama hiçbir zaman centilmenlikten uzaklaşmadan büyük bir yürek olarak mücadelesini yine ortaya koydu. 97 dakikanın son salisesinde attığı gol, onun hak ettiği şekilde taçlanmasıydı. Fenerbahçe bu adamın kontratını en güzel şekilde yenilemeye bence mecbur!
BURAK YILMAZ’A GELİNCE: Hakkında Beşiktaşlılardan önyargısız yanıt rica ediyorum, “Türk Ronaldosu” gibi oynayan Burak’ı seyrettikçe “Beşiktaşlı duruşu nedeniyle onu istemiyoruz” diye kampanya yapanlar şimdi neler hissediyorlar? Görüşleri mi değişti yoksa özeleştiri yapıyorlar mı? Bu soruyu Twitter’de sordum, teşekkür ediyorum, çoğu Siyah-Beyazlılar çok seviyeli ve dengeli yanıtlar verdiler. Ben bir sporsever olarak kendi yanıtımı vereyim: Bu kadar ateşli bir taraftar grubunun hocalarına ve başkanlarına da tavır koyarak “Biz bu adamı istemiyoruz” kampanyalarından sonra, Burak Yılmaz sahaya çıktı ve sadece futbolculuğunu konuşturdu. Milli Takım’a da güven verdi! Ona bu kimliği tekrar kazandıran güçlü karakter direncine ve Şenol Güneş’e tebrikler!

YUSUF TAKTAK ‘ELLERİM TANIKTIR ZAMANA”
Sergi bugün açılıyor. Bolvadin doğumlu sanatçı, Türk çağdaş sanat ortamında birçok temel taşın yerine oturmasına katkıda bulunmuş bir önemli isim.
Size nasıl anlatsam... Hani şimdi her yerimiz fuar ve bienal gezginleri ile, “büyük” koleksiyonerlerle dolu ya... Şimdi herkes büyük sanat eksperi ve hatta herkes sıfatlı ya... Hani sağımız solumuz kendini hayati derecede ciddiye alan sanat danışmanları, galericiler, küratörler ve müzecilerle dolu ya... Türkiye’de çağdaş sanat tohumları 40-45 yıl önce ekilirken bunların hiçbiri yoktu. “Buralar dutluktu”. Herkesin çocuğu ünlü okullarda henüz sanat okumamıştı. Türkiye’de yalnız klasik ve empresyonist resim biraz satılıyordu, diğer tarzlar tamamen “eksantrik” kabul edilen, kimine göre beş para etmez, kimine göre deneysel veya sıradan işlerdi. En değerli sanatçılarımızın bile alıcısı çok azdı. Yusuf Taktak’la 80’li yıllardan itibaren hem kalıcı güzel bir dostluğumuz, hem de büyük işbirliklerimiz oldu. UPSD’nin kuruluş çalışmaları için kurucu yönetim kuruluna beraber seçildik, 1989’da Resim Heykel Müzesi’nin içinde başlayan çalışmalarla UPSD kuruldu, büyüdü, artık dünyada söz sahibi bir kurum haline geldi. Taktak, ayrıca UPSD’de olduğu gibi, “Öncü Türk Sanatından Bir Kesit” sergilerinin de ilk ateşleyicilerindendi. Gerek özgün eserleriyle, gerek arşivciliğiyle Türk çağdaş sanat ortamına büyük katkılarda bulundu. Akademisyen kimliğiyle yeni kuşak sanatçı ve sanat yöneticilerinin yetişmesine katkıda bulundu. Ne güzel bir sonuç ki, bugün Piramid Sanat’ın başarılı direktörü olan Öykü Eras da, Taktak’ın Yıldız Teknik’ten bir öğrencisiydi. Bugün açılacak serginin küratörü de Eras! Bu sergi, Türkiye’de pek rastlanılmayan bir şekilde bir “ön-retrospektif” olarak düzenlendi. Dönemler, belgeler, Taktak’ın sanatsal evrimi de en analitik bakış açısıyla sergi mekanına yansıtıldı. Sergi Piramid Sanat’ta üç haftalık bir süre için bu akşamüstü açılıyor. Kaçırmayın derim!



26 Nisan 2019 Cuma

HEDEF FARKLI OLSAYDI, NELER YAŞANIRDI? | Bedri Baykam | 25.04.2019



Çok eleştirildi Akar’ın cümlesi: “Sevgili arkadaşlar, artık mesajınızı verdiniz, lütfen dağılalım” Bu arada kendisi bu konu hakkında bir izahat da getirdi. Beni çok ikna ettiğini söyleyemem. Bu iktidar döneminde sık gördük bu tavrı: “Aslında ben onu demek istememiştim-yanlış anlaşıldım”.
Ama çok daha önemli bir durum var. Sorumuz basit: Bu saldırı, şayet Ana Muhalefet liderine değil de, Sayın Cumhurbaşkanı’na veya Sayın Bahçeli’ye yönelik gerçekleşseydi, o zaman neler yaşanırdı? Akar, o zaman orada benzer bir cümleyi kullanabilecek miydi? Yoksa derhal ortamdaki bütün polisler, askerler, güvenlik güçleri ve korumalar saldırganları toparlayıp adalete teslim etmek için birbirleriyle rekabete mi girişeceklerdi? Sorusu bile şaka gibi geliyor değil mi?
Peki o yumruk, bugün sözünü ettiğimiz iktidarı paylaşan iki liderden birine isabet etseydi, aradan iki gün geçmeden o şahıs adli kontrol şartıyla serbest bırakılabilecek miydi? Bu da artık size şaka değil gerçek üstü senaryo gibi geliyor değil mi?
Peki bundan ne anlam çıkarmamız lazım? Demek Cumhur İttifakı’na göre Ana Muhalefet Partisi Başkanı’nın kimliği ve bedeni korunsa n’olur, korunmasa n’olur? Bu mudur 21. yüzyılın “Yeni Türkiye” demokrasisi ve muhalif siyasilerin korunma standartları? Gerçekten pes diyorum... Bu arada başka yeni standartlar da var: Bahçeli, Kılıçdaroğlu’na yapılan saldırıdan memnuniyet duymamış, bu nedenle geçmiş olsun demesine de gerek yokmuş! Lütfen bir anlayan olursa, bana da izah etsin! Aslında kendisi, her şeyden önce, kimlerin Kılıçdaroğlu’nu aylardır hedef gösterdiğini hatırlasa idi, “O adama yumruk attıracak kadar ne yaptın sen Kemal Kılıçdaroğlu” gibi bir cümle kuramazdı.

SAYIN AKAR NE YAPMALIYDI?
O alçak saldırı, bir veya birkaç yobazın, “Hazır CHP Başkanı buradayken bir çakalım, havamız olur” tipinde bir spontan çıkartmadan ibaret değildi. Toplu bir linç girişimi şeklinde CHP Heyetine fütursuzca yapılan bir ağır kalkışma idi. Akar’ın ve Emniyet Müdürü Celal Uzunkaya’nın, ilk şaşkınlıkları geçtikten ve Kılıçdaroğlu yakında bir eve götürüldükten sonra yaşananlar karşısında, yani saldırı bu sefer artık organize şekilde aynen Sivas sendromuna bulanıp “evi yakalım” boyutlarına geçtiğinde, yapmaları gereken tek şey vardı: Bütün bu “yakma-yıkma” meraklısı güruhu topluca kuşattırıp, o ateşli heyecanlarıyla beraber onları aynı gün kodese taşımak! Uzunkaya’nın ve Akar’ın taşıdıkları sıfatlarına yakışan tek hareket bu olacaktı. UZUN LAFIN KISASI, O ANDA BU SALDIRI ERDOĞAN VE/VEYA BAHÇELİ’YE YAPILSA NE YAPILACAK İDİ İSE, AYNISI UYGULANMALIYDI!
Akar’ın o anda bu “iddialı ve kararlı” linç ekibine “arkadaşlar” diye seslenebilmesini kim nasıl hazmedecekse etsin, ben bunu yapamıyorum. Uzunkaya ise, oradaki bütün iyi niyetine ve ilk çıkışına rağmen, o anda ortada hırıltılarıyla gezen gözü dönmüş yobazlara megafonla seslenip “sakinleştirmek” yerine, fiili olarak hepsini gözaltına aldırmalıydı.
Bildiğim tek şey, o gün oradaki saldırı iktidar kanadına yönelik olsa idi, kurşunlar, coplar, anında uçuşacağı gibi, birden mucizevi bir hızda üç otobüs-beş toma gelir, saldırganlardan ayakta kalabilenler, kan revan içinde üst üste atılarak doğrudan topluca bir cezaevine götürülür, savcı ifade almaya belki ancak oraya gelebilirdi. Hiçbir siyasinin aklına da, “Düşün bakalım, sen bu saldırıyı bu yumrukları hak edecek ne yaptın?” tarzında bir soru sormak gelemezdi! Öncelikle sosyal demokratlar, hiçbir zaman saldırıya uğramış bir insana böyle bir soru zaten yöneltmezler ve o anda buna benzer cümleleri kurmayı hayal bile edemezler!
Şimdi bugüne ve gerçeklerimize dönersek, fotoğraflara ve videolara bakarak sözde suçlu aramak... Ne için mi? Herhalde onları da 1-2 gün içinde göstermelik bir soruşturmadan sonra, yumruğun sahibi gibi sokağa salmak için... Ne kadar medeni bir ülkede yaşıyoruz değil mi? Helal olsun hepinize! Adınıza siz karar verin, ama soyadınız belli: Çifte standart!

İMAMOĞLU’NUN GÖVDE GÖSTERİSİ
Kılıçdaroğlu’na ve beraberindekilere yapılan saldırı, İmamoğlu’nun kürsüye çıkmasına yaklaşık bir saat kala yaşandı. Her ne kadar önce İmamoğlu’nun saldırı konusunda hiç topa girmeden konuşmasını sürdürmesini yadırgadıysam da, aslında belki de yaptığı gibi yalnız sonunda değinmesi ve olayı aşırı büyütüp provokasyon malzemesi haline dönüştürmemesi, en doğrusuydu. Böylece Maltepe miting alanını dolduran milyonlar, İstanbul’un yeni başkanının arzu ettiği kıvamda bir profilde bir gün geçirdiler. Yıllardır belki ilk defa bahar gribinden muzdarip olduğum için önemli bir CHP mitingine katılamadım. Ama katılan tüm arkadaşlarım her şeyin mükemmel geçtiğini ve rüya gibi bir kutlama günü geçirdiklerini anlattılar. Zaten ekranlara yansıyan hava da buydu. İmamoğlu sinirleri alınmış, başka bir boyutta siyaset yapıyor!
Bu arada İmamoğlu, yönetimini saydam yapma arzusuyla İl Genel Meclisi toplantılarını yayınlama yoluna gitti ve daha 1. dakikadan AKP’lilerin nasıl bir muhalefet yapma talimatı aldıkları fena şekilde ortaya döküldü! “Bu adamı çalıştırmayacaksınız, kararlarını geçirtmeyeceksiniz” şeklinde ağır emirlerin yağmur gibi yağdığı çok ortada! Fakat bir gerçek daha var: Halkın, öğrencilerin ve hatta İBB çalışanlarının çıkarlarının aleyhine AKP’li İl Meclis Üyeleri’nin nasıl direndiği ve karşı geldiği ortaya çıktıkça, AKP’nin olası herhangi bir seçimde ne kadar daha kan kaybedeceğini iktidarın zirvesi hesaplayamıyor!
Türkiye nefesini tutmuş, YSK’nın kararını bekliyor. Oradan gelecek mantıklı bir ses, İmamoğlu dönemini resmi olarak başlatacak! İşte tam nefeslerin tutulduğu bu kritik dönemde, Bahçeli’nin YSK kararı alınmadan önce “Bu bir beka sorunudur” diye konuşabilmesi akıl almaz şekilde yargının en kutsal noktasını etki altına almaya çalışmak, seçimlere illegal bir şekilde siyasi sıfatını kullanarak müdahale etmek ve de bunu bir “terör-güvenlik” meselesi olarak sunmak, anlayacağınız başka bir düzeyde büyüklere masal anlatmaktan farklı bir şey değil!

18 Nisan 2019 Perşembe

İL SEÇİM KURULU AKP’NİN MIZIKÇILIĞINA “DUR” DEDİ! | Bedri Baykam | 18 Nisan 2019


Nihayet İmamoğlu, en azından “şimdilik”, ama bana sorarsanız “artık” bu dönem kalıcı olarak hak ettiği koltuğa oturdu! Bugün öğleden sonra İl Seçim Kurulu’nun kendisini Mazbata için davet etmesiyle dalga dalga demokratik kitlelere yayılan heyecan görülmeye değerdi! Devir teslim yaşanırken pek bir gerginlik çıkmamış olması, dün yaşananların en iç rahatlatıcı detayıydı...
AKP’nin anti demokratik inadı ile, seçim sonuçlarını reddeden o akıl almaz şekilde kafasını kuma gömmüş “Tek Parti” ısrarı ile bilek güreşini kaybetmiş görünüyor! AKP için İstanbul’un düşmesi, sanki sonun başlangıcı ve her biri panik içinde ne yapacağını şaşırmış durumda. Sonuçta iktidarları, 1994’de İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri ile başlamıştı, anlaşılan düşüşleri de aynı hat üzerinden gerçekleşiyor, yani çok iyi bildikleri şekilde. Halk tanıdığı her isme sormaktan bıkmıştı, “ne olacak bu işin sonu?” diye... Sonuçta ben de “İyi olacak inşallah, biraz daha sabır” demekten daha fazlasını söyleyemiyordum. Çünkü konumuz artık siyasi olayları bilimsel-matematiksel-mantıksal ölçüler ve olasılıklarla analiz etmenin çok ötesine geçmişti. Herkes açısından konumuz artık “AKP yine hangi kartı hangi cepten çıkaracak, hangi demokratik yola taşlar döküp tıkamaya çalışacak”, tahminini yapmaktan ibaretti! İnanın, dün ölüm yıldönümünü yaşadığımız Turgut Özal’ın bile, sosyal demokratları ve Atatürkçüleri o kadar deli eden siyasi eylemi ve izi varken, böyle bir hukuka ve rejime güven kaybı yaşatmamıştı. Halbuki daha dün AKP sözcüsü Ali İhsan Yavuz saatlerce yeni mızıkçılık argümanlarını sıralamakla meşguldü. Son incisi şuydu: Henüz tüm İstanbul’da yalnız oyların %10’u sayılmışmış, kontrol dışı öngöremeyecekleri şeyler yaşanmış! Şimdi Mazbatadan sonra hala görüyoruz ki, ellerinden gelse, YSK’yı baskıya alarak sayımı daha haftalarca sürdürebilecek itirazlarını devreye sokacaklar! Neler yaşanacağını göreceğiz...
Bugün, şu bahar güneşine rağmen, halkımızın “Bakalım bu sefer hangi hin oğlu hinlikleri yaşayacağız? Sırada ne var?” diye güne başlaması şimdi mazbata verildikten sonra sona erecek mi? Göreceğiz! Yenilen pehlivan, bir de mızıkçılığı ana gündemi olarak belirlemişse, bence hala her hamleyi bekleyebiliriz. Ama “tekrar seçim olursa...” anketleri RTE’nin önüne giderse, neler yaşanır bilemem!.
İmamoğlu herkesin gözünde büyük bir imtihan verdi, her gün de vermeye devam ediyor! Başta seçim sonrası İstanbul il örgütü olmak üzere, CHP büyük bir sınav verdi. İlk defa “Benim içim rahat, elimizde her sandığın ıslak imzalı dökümü var” diyebilen ve ne yaptığını bildiği konusunda halka güven veren bir örgüt var.
Halk yıllardır gerek seçimlerde, gerek referandumlarda hep bunu istiyordu. “Verdiği oyun yerine ulaştığını görmek”. CHP ilk defa kendisine oy veren halka (veya küstüğü için oy vermeyen) “Bakın benim seçtiğim parti, oylara sahip çıkıyor. Demek olabiliyormuş!” diyor. İşte CHP nihayet bu çabalarının ilk meyvesini topladı! Emeği geçen herkese bravo!

CHP’Yİ BEKLEYEN FARKLI BİR TEHLİKE
Şimdi İBB’de tam CHP ve İmamoğlu dönemi başlarken, gerek iyi niyetli muhalefet çevrelerinde, gerek muhalif medyada şimdiden “Efendim bu İmamoğlu çok iyi, Cumhurbaşkanlığı için bence uygun” sözleri yankılanmaya başladı. İşte en büyük güncel tuzağımız bu!
Bırakın artık şu CHP içi liderlik savaşını her saniye ortaya atmayı! İmamoğlu başarılı bir kampanya yapmış, yarışı önde bitirmiş, şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kendisini bekleyen koltuğuna şimdilik oturmuş! Lütfen aklını karıştırmayın! Bırakın görevini en güzel şekilde sürdürsün, İstanbul için muhteşem hamleler yapsın! Şimdiden başarılı genç bir Belediye Başkanı’nı yakışıksız bir şekilde parti içi tartışmaların ortasına atmaya çalışıyorlar! Özür dilerim ama adına ister tecrübesizlik ister fütursuzluk deyin, bunlar zamansız ve yersiz davranışlar! Bu cümleleri ortaya atanlar, ne İmamoğlu’na ne de CHP’ye iyilik yapıyorlar... Parti içi gerçeküstü spekülasyonlara girip “Kılıçdaroğlucu-İnceci-İmamoğlucu” diye bölünmeler yaratmanın sırası değil!


DÜNYA SANAT GÜNÜ
Biraz da bu kaosun ortasında sanat gibi kalıcı konulara dönelim. Başkanı olduğum UPSD, Dünya Sanat Günü için bu hafta birçok etkinliğe imza attı, atmaya devam ediyor. 18 Usta/18 Başyapıt sergisini, 5 Mayıs’a kadar UPSD Galeri’de Maçka Demokrasi Parkı’nda görebilirsiniz. Bu sanatçılar arasında Türk çağdaş sanatının duayen sanatçıları var. Mimar Sinan’da yapılan panelde “Neo-Liberal Ekonominin Sanata Yansımaları” konusu Mahmut Nüvit, Ali Şimşek, Bengisu Bayrak, Ekrem Kahraman arasında tartışıldı. Özellikle dün Pera Müzesi’nde Epiveron ile ilgili düzenlenen panel çok önemliydi. Benim moderatörlüğümde, Daryo Beskinazi, Emre Dökmeci, Pınar Sönmez ve Ahmet Utku’nun katıldığı panelde EPİVERON’un sanatçılar ve sanat adına bir çıkış yolu olduğu, sanat eserinin ancak bu yolla güvende olacağı üzerine tartışıldı.
Genç sanatçıları yakından ilgilendiren iki etkinlik ise yarın ve Cumartesi gerçekleştirilecek. 19 Nisan Cuma günü, 17.30 – 19.30 arasında Piramid Sanat’ta Denizhan Özer’in moderatörlüğünde ‘‘Genç Sanatçıların Çıkmazları Nasıl Aşılır?’’ başlıklı forum gerçekleştirilecek. Ali Şimşek, Deniz Gökduman ve Melik İskender’in konuşmacı olarak katılacağı forumda, kürsüyü alacak gençler seslerini duyurabilme imkanı yakalayabilecekler.
Genç Etkinlik 8 sergisi ise 20 Nisan, Cumartesi günü 17.00-19.30 saatleri arasında Mustafa Kemal Merkezi’nde 83 genç sanatçının katılımıyla gerçekleşecek.
İlk olarak 1995 yılında, genç sanatçı meslektaşlarımızla bir buluşma ortamı yaratmak amacıyla yola çıkan Genç Etkinlik sergileri Taner Ceylan, Genco Gülan, Nuri Bilge Ceylan, Temur Köran, Halil Altındere, Yiğit Yazıcı, Vedat Özdemiroğlu, Nesren Jake, Ferhat Özgür, Şener Özmen, Ertuğrul Akyüz gibi birçok sanatçının kendini gösterebildiği bir platform oluşturdu.
Bu iki etkinliğe katılın, genç sanatı destekleyin. Yaşasın Dünya Sanat Günü!