22 Mayıs 2018 Salı

FENERBAHÇE’NİN ŞANSSIZ “ŞEREFLİ İKİNCİLİKLER” YILI​​ | BEDRİ BAYKAM | 21.05.2018



UMUT DOLU BAŞLANGIÇ...
Belgrad Final Four seferine, yine sevgili oğlum Suphi, 2F1B programını 13 senedir beraber yaptığımız Ferruh Tanay ve 1907’den yakın dostlarım Uğur Pasiner, Korkut Erbuğ ve Melih Mekik’le beraber çıktık. Fazla bir talebimiz yoktu şu hayattan. Avrupa şampiyonluğunu alıp Euroleague kupasıyla mest olup zafer naraları atarak Belgrad sokaklarını inletmek isteyen binlerce Fenerbahçeli arasındaydık. Ayağımızın tozuyla ilk akşam çıktığımız maçta, Zalgris’i Dixon’un maça koyduğu inanılmaz ağırlık ve yaratıcılıkla geçtikten sonra, artık Pazar günü gelecek olan şampiyonluğu bekleyebilirdik.
Zaten ondan önce bir kutlama umudu daha vardı: Cumartesi günü tüm Fenerbahçeliler bu sefer mucizenin kendilerine çalışacağına ve üç kere son anda kaybettikleri şampiyonluğu kazanacaklarına inanmışlardı. Yarı şaka yarı ciddi gelen bu umutlar, az daha gerçekleşecekti de... Çünkü maçların ilk yarısı bittiğinde Fenerbahçe 2-0 ilerdeydi, Başakşehir takılmış durumdaydı. Yani Göztepe’nin atacağı tek bir gol, fişi çekebilirdi Galatasaray’ın damarlarından. Hatta DemBa ve Selçuk, buna da çok yaklaştılar. Ama olmadı. İkinci yarıda İzmir’den gol sesi, Gomis’in penaltısıyla geldi. Hala anlamış değilim, o kritik kararı Terim nasıl aldı, Gomis nasıl kabul etti de, 3 kere üst üste penaltı kaçırdıktan sonra beyaz noktanın başına geçmeyi kabul etti? Neyse, Galatasaraylı kardeşlerimizi tebrik edip sayfayı çevirelim.

OdaTv’den iki sene önce size Berlin’de yaşadığımız bir Final Four felaketini yazmıştım. Hani CSKA’ya son saniyede kaçırdığımız şampiyonluğu... 2 saniye kala rakibin bir ribaundda parmak ucu ile giren beraberlik sayısı, uzayan maç ve hakemlerin de yardımıyla yok olan hayaller. Allah’tan Belgrad’da böyle son saniyede yaşanan bir hayal kırıklığı olmadı. Maçın ikinci yarısına 40-38 geride başlayan Real Madrid, 7-0’lık bir seri yakaladı ve maçın sonuna kadar bu avantajını bırakmadı. Yani maç aslında o 2-3 dakikada oynandı, umutlarımız orada boşaldı ve bir türlü ipin ucunu tekrar yakalayamadık. 

MAÇIN ANALİZİ
Bunu daima söyleyeceğim. Basketbol kalbe çok zararlı bir spor. Yine Belgrad’da Stark Arena’daki finalde, hop oturup hop kalktık. Maça aslında fena başlamayan Obradoviç’intalebeleri ilk çeyreğin ikinci bölümünde 3-4 tane 3’lük kaçırıp, Real de yüksek şut yüzdesine geçince, ilk çeyreği 21-17 geride kapadılar. Bu ilk bölümün tek parlayan ismi, pota altını çok iyi ve özgüvenli kullanan Ahmet Düverioğlu’ydu. 
İkinci çeyrekte skor 25-17’ye kadar geriledikten sonra, birden her maçta ortaya çıkan kahramanlardan biri belirdi. Bu Melli’ydi. İkinci çeyrekte üst üste bulduğu sayılarla farkı kapattı ve seyircinin fişini tekrar maça bağladı. Sloukas ve Wannamaker’in de katkılarıyla ilk yarı 40-38 sarı lacivertlilerin lehine sonuçlandı.
İkinci yarı yukarıda anlattığım kötü şakalarla başlayınca, Fenerbahçe bir daha eşitliği sağlayamadı. Seyirci şaşkınlık içinde alerjiyle ilgili anaflaktik şoka girercesine maça ve şampiyonluğa olan ciddi inancını hızla yitirirken, her ne kadar Melli direnmeye çalışsa da devamlı 5-7-8 puan arasında değişen fark, 3. çeyrek bittiğinde 63-55’le 8 olmuştu.
Dördüncü çeyrek, Fenerbahçe’nin sanki maçı kaybetmemek için dakikalar erirken can çekiştiği kritik bir 10 dakikadan ibaretti. Fark bir ara 10 puana çıkıverdi. Vesely’nin acizlikle yaptığı sportmenlik dışı bir faulden gelen puan kayıpları bardağı taşıran damlalar oldu. Sonuçta Real Madrid maçı 85-80 kazanıp bu dev kupayı 10. kez müzesine götürürdü ama, o lanet olasıca son saniye mucizesine Fenerbahçe tüm olumsuzluklara rağmen 2-3 kere yaklaştı. Bobby Dixon’ın nefis bir üçlüğünün ardından fark birden 81-78’le üçe iniverdi! Sonraki Madrid hücumunda Fenerbahçe faul yaptı. İlk atış kaçtıktan sonra ikinci de çemberden döndü ama ne var ki o Berlin’den beri bizi takip eden parmak uçları yine en rezil şekilde devreye girdi ve skor tekrar 83-78 oldu, “beraberliğe giden üçlük” kullanma şansımız yok oldu.

MAĞLUBİYET NEDENLERİ ÜZERİNE BEYİN FIRTINALARI
Tabii basketbolun eksperi olmayan benim ve sayısız kişinin  görebildiği bazı şeyleri neden Fenerbahçe basketin yöneticileri göremediler, bilmiyorum. Bu takımın en iyi savunmacısı Ekpe ve basketbolumuzun “Alex’i” Bogdan Bogdanovic bu takımdan ayrıldıktan sonra yerlerini dolduracak transfer hamleleri yapılamadı, bu kesin. 
Bu arada final maçında sarı lacivertlilerin normalde büyük umudu olan Vesely’nin neredeyse sıfır çekmesi, 3 sayıda kalması, Thompson, Nunnally ve Guduric ‘ın gerçekten “0” çekmeleri, koca finalin yükünün yarısının Melli üzerine nasıl kaldığının somut verileriydi. Bunlara anlaşılmaz şekilde bir Obradovic kararı eklendi: Pota altında çok etkili olan Ahmet 4 faul alınca onu saha kenarına alıp bir daha maça sokmadı. Halbuki belki Ahmet, maçın başında yaptığı gibi pota altından 6-7 sayıcık daha çıkarsa, kazanan Kanarya olacaktı. Çünkü maçın 2. bölümünde Fenerbahçe en az 10-12 puanı pota altında inanılmaz bir beceriksizlikle harcadı. Sonuçta Fenerbahçe en mükemmel oyununu oynamasa bile jokeri olarak oynayan Melli’ye yardımcı olmayı başaracak 2. ismi çıkaramadığı için kaybetti. Yarı finalde yalnız 12 dakika oynayıp 19 sayı üreten ve maçın mucizevi yıldızı olan Dixon, dün az sahne alabildi. Maçın başında, özellikle şut ve yaratıcı playmaker potansiyellerini çok iyi görmüş olan Madrid’in hocası, onu çok sağlam marke edince, Zalgris maçının MVP’si ( Maçın en iyi oyuncusu)etkili olmadı. Maçın sonlarında her şeye rağmen eldeki son koz olarak tekrar sahaya sürülen Dixon’a, güzel bazı sayı ve hareketlerine rağmen, maçın “kader-kısmet ikilisi” o saatten sonra fazla şans tanımadı. Onun da sahada gezinen Sloukas yerine oyuna daha çok girmesi yerinde olurdu. Datome’mi? O da bu takımın sorumlu vicdanı ve gizli kaptanı gibi çıktığı maçta, potansiyelinin yarısından fazlasını kullanamadı. Ya da Sinan Güler veya Melih Mahmutoğlu son anda “sürpriz 3’lükçüler” olarak devreye sokulamaz mıydı? İnsanın aklına gelmiyor değil! Ama samimi olalım: Hiçbirimiz bu takımı ve basketbolu Obradoviç kadar tanıyamayız... Elbet bir sebebi vardır kararlarının!
Maçtan sonra sevgili annemin mesajını gecikmeli gördüm: “oyunculara moral destek”... Diğer arkadaşlarımın mesajları da aynı doğrultudaydı, mesela halı saha futbol arkadaşım genç Barış Aktaş: “Çok zoruma giden ve inanamadığım bir diğer vahim durum ise, salonun dörtte üçünü hatta daha fazlasını kaplayan Fenerbahçe taraftarının maça SIFIR etki etmesi.. Bu kadar ruhsuz, sanki televizyon başında maç izler gibi.. Hem de Final Four finalii!!!”
Bizler salonda moralsizlik içinde kah oturup kah ayağa kalkıp bağırırken belki çok fark edemedik bu önderlik eksikliğini... Ama herkes söylediğine göre demek o da doğruymuş...

ON GÜNDE GELEN ÜÇÜNCÜ İKİNCİLİK
Sonuçta büyük umutlarla girdiğimiz bir finalin daha sonunda hüsran vardı. Fenerbahçeli olmak, artık böyle bir şey... Kritik, gergin ve önemli maçları kaybetmek, artık bizlerin kötü alışkanlığı oldu. Daha 10 gün önce, Akhisar’a karşı oynanan Türkiye Kupası finalinde, yine bir Aykut Kocamaaaan faciası yaşanmış ve “Ben Valbuenasız da kazanırım” inadını yaşama geçirmek isteyen Kocaman sayesinde Akhisar 3-2 kazanıp şampiyon olmuştu. Aynen 2012’de “Ben Alexsiz de play-off finalini kazanırım” diye işi inada bindirerek 3 Temmuz’un tarihi finalini Galatasaray’a hediye ettiği gibi... Neyse bunlar uzuuuunnn konular, OdaTv hafıza gigabyteları bile hepsini sığdırmaya yetmeyebilir, bu sayfayı da çevirelim. Fenerbahçe’de hiçbir başarının cezasız kalmadığı gerçeğini deşmeyi de geçelim. Aldırma gönül aldırma, diye şarkılar mırıldanıp, “bir teselli ver” kahvesiyle yolumuza devam edelim... Euroleague’de Fenerbahçe’yi üç yıl üst üste finale taşımayı başaran Obradovic ve Fenerbahçe yönetimini samimiyetle tebrik etmeyi unutmadan!


16 Mayıs 2018 Çarşamba

MUHARREM İNCE VE MERAL AKŞENER’E ÖLÜMCÜL İKAZ! | Bedri Baykam | 15.05.2018



Bu makalede okuyacağınız ikazlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini belirleyebilir. Ezberlerinizi bozarak okuyun lütfen. Türkiye’de siyasiler, genellikle satrançta 2-3 hamle sonrasını göremezler. Bunu son 30-40 yılda defalarca kanıtladıklarına şahit oldum. 1980 öncesinde, iki büyük partimiz, birbirleriyle küs kalırlarsa terörün bitebileceğine inandılar. 1989’da 163. maddeyi TCK’dan kaldırdıklarında, artık tam demokrasiye geçtiklerini sandılar. 1994 yerel seçimlerine ne kadar çok sol parti katılırsa, o kadar çok olumlu sonuç ve belediye kazanacaklarını sandılar. Bu örneklere sayısız ekleme yapabilirim, sırası değil.
Konumuz 24 Haziran seçimleri. Başta Muharrem İnce ve Meral Akşener, ne diyorlar? “Kazanınca parlamenter rejime döneceğiz”. Herhalde bu cümlenin çok havalı olduğunu ve muhalif seçmende sihirli bir etki yapacağını düşünüyorlar. “Kazanırsam Saray’dan değil, Çankaya’dan ülkeyi yöneteceğim” diyen İnce ne kadar haklıysa, “parlamenter sisteme geçiş yapacağız” cümlesi bir o kadar ölümcül tehlike içeriyor. (Bu arada İnce ve Akşener’in ikisinden biri kazanırsa, neden Saray’ı modern ve çağdaş sanat müzesi yapmaları gerektiğini başka bir yazıda detaylı olarak ele alacağım.)

YAŞANABİLECEK KRİZDEN SIKINTI DOLU KARELER
Bu neden korkunç bir hata olur, dinleyin: “Ben bugün kısa kollu gömlek giymeye karar verdim” der gibi parlamenter rejime geçilmez. Bunu söyleyen ve bu sözü veren ne yapacak? Muhalefet olarak seçimi kazanır kazanmaz mecburen gereğini yapmak için bu sözün olurunu arayacak. Bunun da anlamı şu oluyor: 16 yıl sonra ilk defa seçim kazanmış olan muhalefet, bunun sevincini yaşayamadan, kendini yeni bir rejim kaosunda ve “referandum-seçim” spiralinde bulacak. “İlk defa seçim kazanmak”tan söz ediyorsam, bildiğiniz gibi bunun nedeni, Haziran 2015’te en azından “grup” olarak kazanılan seçimin dev sevincini, aynı gece Devlet Bahçeli’nin anlamsız çıkışlarıyla yeni seçim talep ederek söndürmüş olması!
Neyse, Bahçeli kabusunu şimdilik rafa kaldırıp yaşanabileceklere göz atalım: Parlamenter rejime dönüş sözü veren siyasimiz, mecburen hemen bir referandum tarihi belirlemek durumunda kalacak. Bu da ne demek? Aynen o 3 yıl önceki Haziran gecesi gibi, milyonlarca insan, seçim kazanma ve karanlık bir tünelden canlı çıkma sevincinin kursaklarında kaldığını görecekler. Üzerinden yürüdüğümüz teoride, seçimi kaybetmiş olacak olan Erdoğan’a, mesela aynı hafta teselli mükafatı gibi bir yeni “seçim gibi referandum” kartı hediye edilmiş olacak. Tayyip Bey, seçim mağlubiyeti konusuna bile belki hiç girmeden yeni kampanyasına sımsıkı sarılacak. Rejim “yeniden eski haline getirilene kadar”, yeni iktidar doğru dürüst kalıcı bir göreve geldiğinin farkına varamayacağı için, işlere girişemeyecek. AKP, zaten elinde olan tüm bürokrasisi ve atanmışlarıyla her yerde gizlice egemen olmaya en azından bir ölçüde devam edecek. Bu sefer, bu gri belirsizliklerle dolu sözde geçiş ortamında, zaten kötü gitmesi için bin bir tane gerekçe olan ekonomi, alarm zilleri çalarken, Erdoğan ve AKP kurmayları, bu sefer ekonominin AKP iktidarı düştü diye çok kötü gittiğini anlatmaya başlayıp yeni bir taze polemik yaratacaklar.
Bu sefer seçimi kazanmış görünen halk kitleleri tam bir güvensizliğe ve sıkıntıya düşecekler. Daha şurada birkaç ay önce attıkları sevinç naralarının nasıl yine ağır stres ve kaosa geçiş yaptığını anlayamayacaklar.

ÖNCE RESTORASYON, ÜLKENİN TEMEL DEĞERLERİNİ YENİDEN İNŞA!
İşte bu nedenlerle önce kesinlikle “parlamenter rejime dönüş” senaryosundan tam tersine uzak durulması lazım. Eski rejime dönüş, ancak bir dönem sonra gerçekleşebilir! Yeni iktidarın hızla başkanlığın tüm “tek adam” yetkilerini en hızlı ve otoriter şekilde kullanarak filmi geri sarması, yani Erdoğan’ın “Eski Türkiye” diye alay ettiği düzenimize bir an önce dönebilmek için gerekli tüm kararları hızla birbiri peşi sıra alması lazım. Uzun lafın kısası, aile şirketi haline gelmiş durumlar hızla bitirilip, film en başa geri sarılmalı ve Atatürk Devrimlerinin ve düzeninin eğitimde, hukukta, bürokraside hızla yeniden hak ettiği yerlere çekilmesi lazım. Ayrıca tabii ki, yolsuzlukların üzerine gitmek, halka bu konuda güven vermek, çarpık ihaleleri ve ülkenin eko-sistemine tecavüz etmeyi bekleyen sözde çılgın projeleri derhal durdurmak lazım gelecek.

Ancak böyle bir ortamda, devrimler, kadrolar ve bünyenin sağlığı tekrar geri kazanıldıktan, bu ülke tekrar nefes derinliğine kavuştuktan, yaşam tarzına olan saldırıları atlattıktan ve kabus bittikten sonra “hadi şu parlamenter rejime bir dönelim bakalım” deme şansını ve hakkını elde edebilir. Bu arada da, zaten o değerlere saygılı olan yeni Başkan, parlamentoya gereken özgüvenini adım adım kazandıracaktır. Ayrıca şunu unutmayalım ki, AKP, diğer partiler gibi, muhalefette uzun süreler aynı gücünde kalarak yola devam edebilecek bir parti olarak görünmemektedir. Bir çok destekçisi, bir çok büyük şirket, “Devlet Partisi” görünümü ve çıkar ilişkileri sona erdikten sonra, o gemiyi terk edeceklerdir.
Şayet 24 Haziran/8 Temmuz seçimleri muhalefet tarafından kazanılırsa, Başkan ve parlamentodaki yeni iktidar kanadına düşen görev, usta bir ressam gibi o tualden silinmiş tüm güzellikleri hızla yerine koymasıdır. Bu da ancak bugünkü AKP-Erdoğan ikilisinin kullandığı süper yetkiler ve hatta KHK’larla olabilir. Bu hamlelerde, yeni iktidar, kendi idealleri ile bir çelişkiye düşmez çünkü burada yapılmaya çalışılacak olan, sıfır noktasına geri gelebilmek, demokrasiyi geri getirmek için yapılacak kararlı ve jet hızıyla gerçekleştirilebilecek hamlelerin toplamıdır.

SONUÇ:
Hiçbir muhalefet liderinin bu hesapsızlıklara girip yarın altından kalkamayacağı şekilde “hızla parlamenter rejime döneceğiz” sözlerini artık sarf etmemesi, tersine sıfır noktasına dönüşü en iyi şekilde gerçekleştirecek süper kadroları bir araya toparlamakla uğraşması lazımdır!
Aksi bir aşırı telaş, “acil demokrasi” çabası, ülkeyi daha da geri götürür, bir çuval inciri sonsuza dek mahveder. Bu ikazı yayma vakti de kesinlikle ŞİMDİdir...


9 Mayıs 2018 Çarşamba

1968: YARIM ASIRLIK GENÇ | Bedri Baykam | 08.05.2018



Benim aşık olduğum bahar, yine geldi çattı! Hepimizin içinde giderek artan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili imrenilecek bir nabız atışı var! Önce sevinelim ki, geçen seferin aksine bizleri heyecanlandıran adaylarımız var! Ekmek için Ekmelettin, veya Abdullah Gül-Abdüllatif Şener senaryolarını şükür ki atlattık! Öte yandan sizin de farkında olduğunuz gibi, bir hukuksuzluk ve medyatik eşitsizlik abidesi olarak gelişen seçim süreciyle ilgili yorumlarımı merak ediyorsunuzdur! Ama izninizle bu konular için sizi bir hafta daha bekleteceğim. Bugünkü konum, 68 Kuşağı’nın 50. yılı olacak!

Bu yıl da, aynen 1997’de İstanbul’da, 1999’da Küba’da, 2008’de İstanbul’da yaptığım gibi, 1968’de dünyayı sarsan depremi konu alan bir sergi hazırladım. 22 çağdaş Türk sanatçısının işlerini sunacak sergi, bu Perşembe akşamüstü 18.00-21.00 arası Taksim’de Piramid Sanat’ta açılacak. Yani 30. ve 40. yıllardan sonra, 50. yılda da sanatseverlerimiz 68 anılarını bir sergiyle tazeleyebilecekler.

68 BAHARI, OYUNUN KURALLARINI TOPTAN DEĞİŞTİRİYOR
Bundan 50 yıl önce, sevgili dünyamız güneşin etrafındaki milyarlarca turundan birini aynı hız ve heyecan ile atarken, İsa’nın doğum gününden sonra 1968. yıl adını verdiğimiz tarihte, dipten bir dalga ile gelen elektriklenme, öyle bir deprem yaşattı ki, sanki bütün taşlar yerinden oynadı.
Fikirler dünyası, eylemcilikle ani bir aşk evliliği yaparak materyal dünyayı ve düzenin ta kendisini sarstı, türbülansa aldı. Yepyeni kavramlar doğdu. Dünya karıştı, sanki başta bireyin siyasal hakları olmak üzere, her şey yeniden tarif edildi!
Örneğin “Savaşma, Seviş” sloganıyla bu ortama yüksekten girişini yapan seks kavramı da bambaşka bir boyuta atladı. En azından batıda! “Yasak, ayıp, günah” gibi kelimelerin esaretinden kurtulup onun yerine zevk için, her yerde, her içinden gelen tarafından yaşanabilen cinsellikle, farklı bir boyuta taşındı iş!

DEVRİMCİ DÜŞÜNCE YOKTUR. DEVRİMCİ EYLEMLER VARDIR”
Dünyanın dört bir yanında başbakanların benzini attıran, kaldırım taşlarını söktürten, arabaları devirip yaktırtan, zeka fışkırmasını sokaklara yansıtan, dünyanın düzenine zoraki rock’n roll yaptırtan bu büyük fırtına, ardından yarım asır değil, belki beş asır geçse unutulmayacak izleri bıraktı. Düzen, önce ukalalığını, arkasından küstahlığını “şehit verdi” 68’in tsunamisi karşısında. Önce birkaç fiske veya meydan dayağı ile kolayca baş edebileceklerini sandıkları bu gençlere diş geçirmeye çalışan kaç hükümet orada çenesinin tamamını bıraktı, hatırlayın lütfen...

68’İN KÖKENLERİ DERKEN...
1968’in doğumunu dünyada ve Türkiye’de hazırlayan çok farklı faktörler olduğunu biliyorum. Dünyada da Amerika, Fransa ve Almanya’da farklı gerekçeleri tetikleyen farklı ortamlar olduğunu biliyoruz. Peki ben size hangisinin kökeninden hatırlatma yapsam ki? Gelin önce biraz ortak noktalarından başlayalım. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, 1776 yılında, o güne kadar dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir metinle halkının önüne çıktı. İnsanların eşitlik, özgürlük ve mutluluk arayışının gündeme getirilmesinin ötesinde, halkın bu değerine karşı çıkan ve despotizme yönelen hükümetleri yıkma hakkı olduğu vurgulanıyor! Amerika bu noktaya 1776 yılında gelmiş! Bu bildirgenin ruh kökeninde, İngiliz düşünür John Locke’un “Devletin asıl görevi, her insanın hakkı olan yaşam, özgürlük ve mülkiyeti korumaktır. Siyasi otorite yalnız halkın yararı için emanet olarak elde tutulur. İnsanın doğal hakları tecavüze uğradığı zaman, halkın bu hükümete başkaldırmak ve değiştirmek hakkı vardır” cümleleri bulunur. Thomas Jefferson’un kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi de zaten Locke’nin izinden gidiyor.
İsyanların somut hukuki dayanağı haline gelen bu metinler, o andan itibaren başta Fransız Devrimi olmak üzere, dünyanın önünü ve gözünü açıyor. Rönesans dünyasının filizlendirdiği Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” felsefesinin hem Avrupa solunun, hem Kemalizmin kökeninde yer aldığını kim yadsıyabilir ki?
1968, hükümet ve ardından Vietnam Savaşı protestolarıyla ABD’de ve Fransa’da başlangıcını yaparken, hem Paris hem de ABD’nin hem batı hem de doğu yakası üniversiteleri devreye girdi. Protestolar, yeni talepler, Avrupa, Türkiye ve ABD’yi birbirine kattı!

JFK VE ONU TAKİP EDEN DİĞER CİNAYETLER
Öğrencilerin, zencilerin, orta sınıfın, sanatçıların, Holywood’un ve.... sıkı durun gelişmekte olan ülkelerin “sevgilisi” tek Amerikan Başkanı olan John Fitzgerald Kennedy, CIA, FBI ve Pentagon’la, yani kendi ülkesinde emperyalizm ve faşizmin ele başı olan kurumlar ile zıtlaşmaya girmiş, kapitalist dev şirketlerin verginin aslan payını üstlenmesini istemiş, İsrail’in nükleer bomba elde etmesine Ortadoğu’da barış adına karşı çıkmış, orduda Şahinlerin büyük baskısına rağmen ne Küba’yı istila etmiş, ne de Sovyetlere nükleer savaş açmıştı. ABD’nin karanlık ve kirli düzenini temsil eden ve çete gibi çalışan petrol, silah, Yahudi lobisi, FBI ve CIA’den meydana gelmiş konsorsiyum tarafından 22 Kasım 1963’te Dallas’ta alçak bir suikaste kurban gitti, cinayet hakkında akıl almaz uydurma örtbas senaryoları yazıldı.
Nisan 1968 Günü, Baptist siyahi papaz Martin Luther King’in, Memphis Tennessee’de bir motelde kurşunlanarak öldürülmesi bardağı taşıran son damla olarak görülürken, bundan yaklaşık iki ay sonra JFK’in erkek kardeşi Robert Kennedy’nin 6 Haziran 1968’de Los Angeles California’da, eyaletin önemli ön seçimini kazandıktan sonra Sirhan Beşare Sirhan tarafından Ambassador Hotel’de vurularak öldürülmesi, koca kıtanın uğrayabileceği en büyük felaketti. Üstelik bu büyük suikastler, 1966’da dünyanın en önemli ve en meşhur sporcusu, efsanevi boksör Muhammed Ali’nin Vietnam Savaşı’na gitmeyi ret etmesi ve bu uğurda şampiyonluk sıfatını terk ederek hapse girmeyi göze almasının hemen ardından gelmişti. Muhammed Ali, böylece ülkesinin emperyalist Vietnam Savaşı’na karşı ayağa kalkan ilk insanlardan biri ve ilk şöhret oldu.

SAVAŞI BIRAK, FAKİRLİĞİ BİTİR”
O Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Ulaş Bardakçı, Taylan Özgür gibi gençlerin, o dönemlerde çoğunlukla lisede olduklarını düşünürsek, bu tartışmalardan ve Muhammed Ali’nin kişiliğinden etkilenmemiş olmaları mümkün değil diye düşünüyorum.
Yine ister Türk, ister Amerikan, ister Fransız, onlarca ülkeden gencin uyanarak patlamasını sağlayan büyük mücadele, Fidel Castro ve Che Guevara’nın önderliğinde Küba’yı fetheden efsanevi gerillaların, bunun ardından yeni hamlelere açılmalarıydı. Merkez Bankası Müdürlüğü’nü ve bakan sıfatını bırakan Che’nin bunun ardından önce Kongo, sonra da can vereceği Bolivya seferlerine çıkmış olması, La Paz’dan gelen CIA ajanı gözleminde, Mario Teran isimli -hala yaşayan- bir asker tarafından infaz edilerek öldürülmüş olması, onu adım adım dünyanın en meşhur ve en çok sevilen gerillasından, dünyanın en büyük ve efsaneleşen şehidi olmaya taşımıştı. Che, bugün açık konuşacak olursak, İsa’dan daha meşhur ve daha sık görülen bir kitlesel halk kahramanı... Onun görüntülerine çarşı-pazarda dünyanın beş kıtasında rastlarsınız!  (Che’nin yalnız katili değil, tüm seferlerinde yanı başında yer alan koruması “Pombo” lakaplı Harry Vilegas da yaşıyor... Onunla da uzun bir röportaj yaptım ama onu okumak için daha bayağ sabretmeniz gerekecek, Che kitabımı genişletip yeniden basana kadar...)
Che ve Fidel’in 82 gerillanın yer aldığı Granma gemisiyle, Atatürk’ün Bandırma vapuru ile Samsun seferini örnek olarak adayı emperyalizmden kurtarmak için giriştiği sefer, önce onu sahada iner inmez karşılayan kurşunlarla, 18 kişiye inmelerine neden olan bir trajediye dönüşüyor. Ama sonra o 18 kişi gerçekten imkansız, mucizevi birkaç yıllık süreçte büyük bir başarı kazanıyorlar ve adayı faşist diktatör Batista’nın işgalinden kurtarıyorlar. İşte bu mucize, tüm solcu gençler için bir umut ışığı yakıyor. Che’nin 1967’deki ölümü, aslında bilinçaltı da olsa, 1968 ateşinin fitilini yakan büyük acıdır.
Daha sonra 1975’ten itibaren yıllarca öğrencisi olacağım Sorbonne Üniversitesi’nin “Quartier Latin” (Latin Mahallesi) civarındaki amfileri, tarihi binaları, koridorları, 68 Mayısı’ndan itibaren dünyanın tüm gözlerini üstüne çeviren bir dizi protesto hareketlerinin merkezi haline geliyor. Aynen İstanbul Üniversitesi’nin amfileri ve bahçeleri gibi...

Paris’te 6 Mayıs’taki ilk büyük yürüyüşten sonra, öğrencilerle beraber, onlardan aldıkları cesaretle halk sokağa indi. Şiddet, yani ceza gibi göstericilere yönelen şiddet acımasızdı. Coplar, taşlar, plastik mermiler, dayaklar, halkın oluşturduğu barikatlara karşı acımasızca girişilen saldırılar...
Öğrenciler fabrikalara girip, işçilere dünyanın sömürü düzenini anlatıyorlardı. Ama sendikalar Komünist Parti dışındaki militanların, Maoist, Troçkist veya anarşist sızmalarla aralarına girmesini istemiyorlardı.
Deprem her ülkede benzer ama farklı şekillerde gelişen iz düşümleriyle yaşanıyordu: Almanya’da Rudi Dutschke, öğrenci lideri olarak cesareti ve bilgi donanımı ile öne çıkan bir sosyologdu. 1968’de uğradığı silahlı bir saldırının artçı fizik sarsıntıları nedeniyle 1979’da hayatını kaybedecekti.
Fransa’da öne çıkan ilk hareketler Renault işçilerinin hareketliliği ve 1967 yılında yaşanan Rhodiaceta grevi ilk kıvılcımlardı. 1968’e gelirken yaşı 16-25 arası olan 8 milyon Fransız gencin ve zaten yüz milyonlarca başka dünya gencinin kanını ısıtan sayısız yeni şarkılar ve şarkıcılar vardı.
Türkiye’deki hareketlenmeler de tabii ki aynen batıda olduğu gibi Fidel ve Che’nin Küba zaferinden, Che’nin inanılmaz derecede çekici kimliğinden etkilenmişti. Ancak yine aynen o Küba devrimi yıllarına paralel olarak ülkemizde yaşanmış olan bir başka büyük dönemeç de, 68 Kuşağı’nın temelinde yatan ve onların en güzel şekilde imrendiği 27 Mayıs Devrimi’ydi. İnönü ve genç milletvekilleri, inanılmaz bir çalışkanlık ve cesaretle CHP’yi “Demokrat Parti’nin kendi milletvekillerinin oluşturacağı Tahkikat Komisyonu aracılığı ile kapatmaya yeltenmelerine kadar varacak faşist ve anti-demokrat tavırlarıyla göğüs göğüse çarpışmak durumunda kalmışlardı.

Prag Baharı”, Sovyetlerin Varşova Paktı içerisinde, demokrasi arayışlarına izin vermeyeceğinin doğrudan göstergesiydi! Prag gençliğinin baskılara karşı ayaklanan her ülkeden esinlenerek kendi 68 itirazını Sovyetlere yönelik ortaya koyması ve yeni devlet başkanı Alexander Dubçek’in getirdiği reform ve özgürlüklerin, Ağustos ayında Varşova Paktı üyeleri birliklerinin tanklarla Prag’ı basmasıyla son bulmuştur. Wenceslas Meydanı’nda Jan Palach isimli öğrencinin kendini yakması ve birkaç gün sonra ölmesi, aslında Prag devrimlerinden çok, Sovyetlerin kendi yaratmaya çalıştığı ve ABD’yle rekabete soktuğu imajın yerle bir oluşudur.
Prag Devrimini Sovyetler önderliğinde ezmeye gelen tanklar, dünya solunu kalıcı bir şekilde tam ortasından bir fay hattıyla ayırmıştır. Bu olay, gerek Fransa’da, gerek Türkiye’de gerek her ülkede solcuların iki kampa bölünüp, neredeyse birbirlerine saldırmasına neden olmuştu.
Sol, sağ, öğrenci, iş adamı, asker, politikacı, herkes bu çalkalanmalardan nasibini alırken, gerilim hatları, yaşanan köklü değişimler, değişen beklentiler, hiçbir şeyin artık dünyada aynı noktalarda durmadığını, düzenin kemerinin artık çözüldüğünü gösteriyordu.
Gencecik insanlar birden hem farklılaşmış, hem de daha olgunlaşmıştı. Hem filozof, hem âşık, hem eylemci, hem mizahçı, hem konunun hamalı, hem de ideolog olacaklardı! Hatta bazen de... General.
Mesela Deniz Gezmiş, bu tanımlamalarını istisnasız her birine uyuyordu. Topluma, hatta düzenin zirvesine göre o sokaktaki muhalefetin yalnız ele başı değil, generaliydi. Herkes ya onu çok seviyor, ya da ondan korkuyordu.
Gezmiş, burada da yine özellikle tekrarlayacağım, yaşarken, nefes alırken de efsaneydi. Bunu bilerek, o günleri içinden yaşamış biri olarak söylüyorum size. Öyle bir hava vardı ki, sanki Parlamento’da mesela AP grubuna biri “Deniz Gezmiş, sizleri arıyor, kaçılın!” dese, Demirel’in her bir vekili, çil yavrusu gibi dağılıp kaçmaya başlayacaktı! Efsanelerin varlığı zaten bir mantığa dayanmaz, o yüzden efsanedirler. Deniz böyle biriydi.
Öğretmen olan rahmetli babası Cemil Gezmiş, inanılmaz bir sevgi ve inanç taşıyordu oğluna. Mustafa Kemal’in öğretmeniydi tam olarak. Siyasal bilinci oğluna ilkokuldan beri vermişti. Rahmetli annesi, ki aynen babası gibi onu da çok iyi tanıma fırsatı buldum, dünyanın en iyi kalpli, en vefakâr insanlarından biriydi. Ne var ki sevgili oğlu elinden alçakça koparıldıktan sonra hayata küstü. Kimse artık onun kalbini, beynini bir daha eskisi gibi konuşturamadı. Cemil Bey 2000’de, Mukaddes Gezmiş ise 2014 tarihinde ebediyete intikal ettiler.
Deniz Gezmiş “kararlı eylemcilik” adına Amerikalı askerleri de kaçırdı, banka da soydu, elinde tabanca kaçak olarak sırra kadem de bastı, çatışma ortamına da girdi...
Ama hiçbir zaman tek kurşun bile sıkmadı bir insanın üstüne. Niye biliyor musunuz? Tek bir insanın canını yakıp yaralasa, bunun hesabını annesine, babasına, abisine veremeyeceğini bilirdi.
Peki silahlı mücadeleye geçiş, Ankara ve İstanbul’da hangi tartışmalardan sonra yaşanabildi? Bu kararlar hiç de kolay alınmadı. Aynen “Prag Baharı” gibi, bu karar da sol eylemci gençleri, bir deprem hattı gibi ortadan ikiye böldü! Kimileri, konuyu tam anlamayan arkadaşlarına “bu bir tür siyasal mafya” diyerek izah etmeye çalışıyorlardı. Soygunlar, adam kaçırmalar ve maalesef kimi cinayetler, bu kararlar alındıktan sonra yaşandı. Bu büyük bir ideolojik kırılma, örgüt içi bir bölünme getirdi.
Gençlerin bir kısmı, TİP’in parti disiplini içinde tıkanıp boğuldu. CHP ise “Ortanın Solu” felsefesi ile daha sola açılsa da, radikal talepleri olan bu farklı ve olağan dışı, kalıbına sığamayan gençleri her bir açıdan kucaklayacak bir yapıda değildi. Sonuçta fasit bir dairede dönüp, yaptıkları eylemlerle bir yere varamadıklarını gören gençler, 4. vitesten 6. vitese çıkmaya karar verdiler. Acı olaylar yaşandı... Arkadaşlarını kurtarma umuduyla üç İngiliz teknisyeni kaçıran Çayan ve arkadaşları, Kızıldere’de güvenlik güçlerince öldürüldüler.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin, ölüme korkusuzca yürüdüler. Adalet Partisi’nin o günkü Meclis baskısıyla CHP ve özelikle İsmet Paşa’nın gösterdiği çaba ve dirence rağmen...
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın hayatlarını kurtarmak için meclis ve senatoda kritik imzalar toplanırken, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ın idamlarına gönderme yapan, intikam ve kan davası güden güruh “3’e 3” diye bağırarak faşist tavırlarını ortaya koydular! Gören duyan zannederdi ki, o siyasileri bu solcu gençler aşmıştı!
Bu travmatik korkunç olaydan sonra, daha önce söylediğim gibi, sırayla tüm Gezmiş ailesini tanıdım. Bora ve Hamdi Gezmiş, her biri mükemmel insanlardı! Avukat Halit Çelenk ve değerli eşi Rahmetli Şekibe Teyzeyi’de ömür boyu unutamam. Hala Halit abinin Deniz Gezmiş’in o efsanevi parkasını evlerinden ilk ve belki son defa benim için çıkarmaları ve 40. yılda yaptığımız “Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” başlıklı sergideki mekan düzenlemem için o unutulmaz parkayı bana emanet etmiş olmaları, hayatımda aldığım en büyük onur ve güvenoyudur.

KÜBA’DA CHE VE DENİZ’İ NASIL “TANIŞTIRDIM”?
1999’da, Küba’daki Devrim Müzesi’nde, “Yüzyılın Son Süvarisi Che ve Küba Devrimi’nin 40. Yılı” başlıklı sergim açılırken gerek yüzlerce Kübalı davetliye, gerek Che’nin ailesine ve hem Havana hem de Küba televizyonlarına, resimlerde Che’nin yanı başında duran o genç, esmer, uzun boylu, yakışıklı adamı iyice anlattım. “Merak etmeyin, Che’yi emin ellere emanet ettim. Yanındaki de bizim 1968 kahramanımız, Deniz Gezmiş” diyerek en derin söylemlerle Deniz’i Küba halkına tanıtmış olmak geçmişimin en onurlu ödevlerinden biri olmuştu. Deniz’i en içerikli kelimelerle özetlediğim kişilerden biri, meşhur Güney Amerika motosiklet turunu beraber yaptığı en yakın arkadaşı Alberto Granado ve değerli eşiydi.

BATININ UTANILASI 68 IRKÇILIĞI
Belki diyeceksiniz ki “saçmalama nereden çıktı bu ırkçılık?” İyi de siz nasıl tanımlarsınız bu durumu? Dünyada binlerce kitap çıktı ve çıkmaya devam ediyor “68’li Yıllar” hakkında... Bunların her biri Berkeley’den, Washington’dan, Columbia Üniversitesi’nden, Almanya ve Rudi Dutschke’den, Prag ve Alexander Dubçek’den, “Prag Baharı”nın o acımasız tanklarca ezilişinden söz ediyor. 50 yıldır bu böyle. On binlerce de makale ve tanıtım yazıları yayınlanıyor bu dönem ve uluslararası izleri hakkında. HİÇBİRİNDE, DENİZ GEZMİŞ, MAHİR ÇAYAN, İBRAHİM KAYPAKKAYA bulunmuyor! (Belki 1-2 istisna bulursanız tesadüfen, bu beni ikna etmeye yetmez! Sanki Türkiye 68’i hiç yaşanmadı, hiç iz bırakmadı, ve kimse bu arkadaşlarımızı yurt dışında duymadı. gibi! Hepiniz mi sağır dilsiz ve kördünüz? Ya da Mayıs 68’i ve artçı şoklarını ele alırken, illa hikâyenin her kahramanının “Avrupalı” mı olması lazımdı?

Ne kadar uzun olsa da , böyle bir giriş yazısının sonlarına doğru, Türkiye’de solun neden kendi yorumlarını bu kadar yetersizce yaptığını uzun uzun açma fırsatımız pek olamaz. Ama bu 50. yıl sergisi vesilesiyle yapılacak panellerde, 68, yalnız eski kahramanlarını hatırlamayacak, sayısız konu ele alınacak. Solun Atatürk’ten kopuşu, seçmen karşılığını bulamayışı, masaya yatırılacak. 14 Mayıs günü başlayacak olan 8 panellik dizi, 13 Haziran’da noktalanacak.

Peki 68’in, dünyada ve Türkiye’de kalıcı puanları, başarıları olmadı mı? Tabii ki oldu? Tutucuların yaşam tarzı ekseninde, kaybettikleri bayağı bir alan oldu. Üzerlerine gelen farklı olaylar ve düşüncelerden çıkan büyük sele pek direnemedi tutucular.
Kadınların cinsel hakları, feminizm, ekoloji bütün bunlar 68 rüzgarıyla gelen, güçlenen, toplumsal yaşama giren kavramlar. Cinselliğin “ayıp-günah” bir alan olduğu savını yerle bir eden 68 rüzgarı, “Hair” müzikalini sahnede çıplak oynayabilen aktörleri sahaya taşıdı.
Marx, din hakkında o meşhur “Halkın afyonudur” sözlerini sarf etmişken, sosyalist sol, bu bağlamda Küba’dan Sovyetler’e, bu sözlere büyük ölçüde “sadık” kalmışken, Türk 68’i, pratik bir seçimle din konusunun geneline girmemeyi tercih ediyor!

68 yaşandı, etkiledi, dünyaya kabuk değiştirtti. Gençler arasında farklı kavramlar patlama yaptı: Goşistler, anarşistler, Maoistler, Troçkistler, situasyonistler, sosyal demokratlar...
Aralarındaki her farkı “öne çıkarma” hastalığından mustarip insanlar...

68’in batıdaki en önemli ismi, Yeşiller Partisi Milletvekili Dany Cohn Bendit’le birkaç defa polemiğe girmiş olmam, beni pek şaşırtmadı. İlk tanıştığımız anda zaten fitili ateşlenen anti-diyaloğumuz, birçok güncel siyasi polemik üzerine yayıldı. 2003 veya 2004 Istanbul’daki Yeşiller kongresinde, AKP’yi bir demokrasi odağı sanıyordu mesela!

Ben bu 68’in sönmeyen ateşi üzerine 3. kez bir sergi düzenliyorum. İlk sergide, 1997’de, yayınladığımız sembolik İç Manzaralar gazetesinin başlığı “Dünyayı değiştirmek isteyen gençlerin öyküsü”ydü. İçinde tarihte yeri doldurulmaz söyleşiler vardı. O önemli şahsiyetlerden Sadun Aren, Muhsin Batur, Halit Çelenk, Raif Ertem, Cemil Gezmiş, Celil Gürkan, Rasih Nuri İleri, Kazım Kolcuoğlu, Necdet Uğur, İlhan Selçuk ve Hasan Yalçın iyi ki o uzun söyleşileri gerçekleştirmişim ve tarihe o belge kalmış. O ilk sergi, bugün artık tarih olan AKM’de açılmış ayrıca Mithat Bereket çok güzel bir videoyla bu sergime destek vermişti.
2008’de İç Manzaralar’ın 2. yayınının başlığı “1968’in 40. Yılında, Geçen Yüzyılı Derinden Sarsan Fırtınanın Bir Röntgeni... Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” idi. Bu sefer Piramid Sanat ve UPSD’de büyük bir grup sergisi yapmıştık. Daha önce bahsettiğim, Deniz Gezmiş’in parkası, Türkiye’nin ilgi odağı olmuştu. Yine 88 sayfalık bir gazete bu sergiye eşlik etmiş ve büyük bir bellek oluşturmuştu. Şayet Perşembe günü Piramid Sanat’a gelirseniz, 50. yıl için hazırladığımız gazetenin başlığının “1968: Yarım Asırlık Genç” olduğunu göreceksiniz.
O yayın ve sergi hakkında ne düşüneceğiniz, sizin takdiriniz olacak. Ben şimdiden 100. yıl için demokrasi mücadelesinin bu sonsuz meşalesini 2068’de nasıl ele alacağımızı tasarlamakla meşgulüm! Bence siz n’olur ne olmaz bu buluşmayı kaçırmayın!


25 Nisan 2018 Çarşamba

MUHALEFET TEK ADAYLA ÇIKARSA %100 KAYBEDER! | Bedri Baykam


Türkiye’de siyasetin akış hızı, geçen hafta futbolumuzda sergilenen akıl almaz tiyatro parodilerini aştı. Hani o muhteşem satranç müsabakalarında, o dudak uçuklatan hızlı hamleler, bir de saatle oynanan profesyonel maçlarda olduğu gibi birbiri peşi sıra önümüze akar ya? İşte aynen öyle şeyler yaşadık son bir haftada!
Türkiye’de siyaseti maalesef karanlık yüzü haline dönüşmüş olan ve kendi ağzından iki yıl öncesine kadar çıkmış her sözü inkar eden Devlet Bahçeli, yine ortaya durup dururken bir erken seçim mayını bıraktı ve Cumhurbaşkanı da, bu hamleyi iki misli hızlandırarak Ağustos’u Haziran’a çekti.

İKTİDAR TUZAĞININ MALUM GEREKÇELERİ
Gerekçeler belliydi: Dövizde ateşi çıkan ekonomik durumun, giderek daha kötü ve ağır bir tablo çizeceği bütün eksperler tarafından ifade ediliyordu. Ekonomiden sorumlu bakan Mehmet Şimşek’in bu nedenle kaç defa Erdoğan ile olan ilişkisinin ipleri kopma noktasına gelmişti. Diğer malum gerekçe de, tabii Erdoğan’ın artık kan kardeşi haline gelen Bahçeli’yi hayli endişelendiren İYİ Parti’nin devre dışı bırakılma çabasıydı. İşte bu tam hinoğluhin bir siyasi uyanıklık örneğiydi. Seçimlere yalnız girdiği takdirde, %10 barajına takılması garanti olan ve liderinin tarihi gafları ve teslimiyetçiliği ile yok olmakta olan MHP, aklı sıra bu taktikle kendi arka bahçesindeki oyları sepetine atıp uçuran Meral Akşener’i izole edecekti. Dayatılan ittifak modelini de göz önüne aldığımızda, MHP’nin bu şekilde kendisini yok olmaktan kurtarmayı umduğunu herkes görebilirdi. 48 saate sığan bu şeytani plan 24 Haziran bombası ile ortaya çıktıktan yalnız 4 gün sonra, geçtiğimiz Pazar günü, CHP ve İYİ Parti, aralarında yaşanabilecek en güzel anlaşmayı yaşama geçirerek İYİ Parti’yi iktidarın prangasından ve tuzağından kurtardılar! Bu hızlı siyasetin alabileceği en güzel, en yaratıcı, en alkışlanacak karardı. İşte o andan itibaren, tepkiler iktidardan yağmaya başladı. İlk tepki, AKP sözcüsü Mahir Ünal'dan geldi. Ünal, "Kılıçdaroğlu ve CHP’si kendini inkar etme pahasına 15 milletvekilini İP’e göndermiştir. Üstelik ittifakların yasal olarak önü açılmışken gizli kapaklı görüşmeler, kulisler ve siyasi bir hülle ile bunu yapmıştır. Yaşanan hadise bugünün Güneş Motel vakasıdır." dedi. Ünal, "İlke ittifakından bahseden Kılıçdaroğlu, siyasi bir onursuzluğa imza atmıştır" ifadelerini bile kullanabildi!
Nihat Zeybekçi de muhalefetin tek hedefinin Erdoğan olduğunu vurgularken kendisine sormak isterdim: Tüm güç cumhurbaşkanında olduğuna göre, muhalefetin de kendisini hedef alması zaten kaçınılmaz değil mi neden şaşırdınız?
İşin en gülümsetici tarafı, Bahçeli’nin demeçleriydi:
Gazi Meclis’in hür iradesini, 98 yıllık izzetini, ikbal arayışlarıyla, dahası hülle ve hile yoluyla karalamaya, karartmaya çalışan siyasi düşükler milletimizin demokratik kazanımlarına kastetmenin cezai karşılığını da kuşkusuz sandıkta göreceklerdir. Demokrasi nutku atanların, ilkeli ittifaktan bahsedenlerin ayak ve siyasi oyunlara heves etmeleri tam bir çatırdama, tam bir siyasi çürüme halidir.” Yine orada olsam, şunu sormak isterdim Bahçeli’ye: Size muhalefet görevi vererek, Erdoğan aleyhine sarf ettiğiniz sözleri ciddiye alarak MHP’ye oy veren ve ardından kendini AKP destekçisi konumunda bulan kendi seçmeninizin demokratik haklarını siz hiç ciddiye aldınız mı? Bahçeli’nin başkan yardımcısı Semih Yalçın ise, daha da ileri giderek, “9 Nisan’da Başkanımız divan üyeleri ve milletvekillerine verdiği yemekte İYİ Parti’ye CHP’nin grup kurduracağını açıkça ifade etmişti. Hatta aynı konuşmasında MHP’den 5 milletvekili üzerinde çalışıldığını söylemişti. Erken seçim kararı alınınca şimdi FETÖ hamisiyle FETÖ projesini bir araya getiren bir çatı ittifakı kurma fikri ön plana çıkmış görünüyor. Bu iki parti FETÖ elebaşının talimatları doğrultusunda Cumhur ittifakına rakip olarak seçimlerde FETÖ çatısı FETÖ ittifakı olarak karışımıza çıkacak” ifadelerini kullandı. Aslında AKP-MHP ittifakının kimyasının bozulma sebebi, kafalarındaki o “müthiş” sandıkları “Cumhur İttifakı”na kimsenin rakip çıkamayacağı ve nasıl olsa muhalefetin kendi arasında anlaşamayacağı savıydı. Fakat ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Son gelişmelerle, birden kendini seçim kapısında bulan iktidar, artık neredeyse hazırlıksız yakalanmaktan ve karşısındaki cepheleri birleştirmiş olmaktan şikayet edecek! Yarın öbür gün Erdoğan “bu saçma fikir yine senden çıktı” diye Bahçeli’nin yakasına yapışırsa kimse şaşırmasın!
Aslında bu “siyasi partiler arası geçiş” konusunda, konu hızlı transferler olsa, iktidarın söylediklerinin bir anlamı olacak. Bu konuda Türkiye ve dünya rekoru, “fırıldak Kubi”ye aittir. Arzu eden gençler Mr Google ile ilişkiye girip konuyu araştırabilirler. Bir de, bugünkü iktidarın aklının basmasının imkansız olduğu manevra için değil, siyasi demokratik bir jest uğruna yapılan ikram hülleleri vardır. Mesela 2003 yılında Deniz Baykal’ın bugün hala tartışılan hamlesiyle, “muhtar bile olamaz” denilen Erdoğan’ın önünü açması ve önlenemez yükselişini başlatması gibi... Bugün artık cesur bir muhabir kalabilmişse, iktidarın zirvesine “bugün çok eleştirdiğiniz o hülleler hakkında, Siirt ani ara seçimlerinden Erdoğan’ı Parlamento’ya monte ederken neden rahatsız değildiniz?” sorusunu sorması, çok yerinde olur. Uzun lafın kısası, CHP ve İYİ Parti, bu siyasi teknik işbirliğini, herhangi bir ahlaksızca yapılan transfer için değil, sabote edilen demokrasinin önünü açmak için yaptılar.

İKTİDAR NELER KAYBETTİ?
Şöyle bir toparlarsak, yıldırım hızıyla geçen son haftada yaşanan gelişmelerden, büyük ölçüde iktidar şaşıran, ve hatta üzülen taraf olarak gözükmüştür. Hem de ana hamle kendilerinden gelmesine rağmen! Çünkü İYİ Parti’nin önünü kesemedikleri gibi, bir de üstüne Akşener’i “mağdur edilmeye çalışılmış bir hanımefendi” statüsüne taşımışlardır. Hatta durum bununla da kalmamış, Cumhur İttifakı’nın karşısındaki blok, bu bir haftada iyice “konsolide” olmuş, neredeyse tek parça haline gelmiştir. O parçanın içinde olmayan Vatan Partisi gibi bir oluşum da, uzun süredir takındığı Erdoğan yanlısı tavırdan vazgeçip, Suriye’ye yapılan saldırıya verdiği destekten sonra, Erdoğan’ı yüzüstü bırakıp tekrar tam muhalefet cephesine geçmiştir. Yani en azından şimdilik, iktidar ve göstermelik kabiliyetsiz ortağı, durup dururken kendi moralini dinamitlemiştir. AKP, neredeyse ölçüsüz bir moral bozukluğuna girmiştir. Hele Erdoğan’ın YSK’yı o paketi ve konuyu Cumartesi toptan kapatmamakla suçlaması ve bu formülün yaşama geçişinin suçunu neredeyse bu kuruma ve başkanına yükleyebilmesi, moral nabzın düşüklüğünü daha iyi kanıtlıyor.

MUHALEFETİN DÖRTLÜ KAZANÇ PAKETİ!
Muhalefetin de bu işten birçok kazancı olmuştur: CHP ve İYİ Parti’nin arası zaten iyiydi. Özellikle Meral Akşener’in en başından beri net olarak ilk turda seçilemezsem ikinci turda hayır grubunun en çok oy alan partisini destekleyeceğiz demesi olumlu diyalogun harcıydı. Ama AKP-MHP ortaklığının Meral Hanım’a atmaya çalıştığı çelme ve “bir sonraki seçimi beklesinler” sözleri bardağı taşıran damla-dalga (!) oldu ve CHP kurtarıcı şövalye olarak devreye girmeye mecbur kaldı. Yani Amerikalıların çok kullanılan deyimiyle böylece muhalefet “win-win-win-win-win” şeklinde bir şutla beş gol atmış oldu (artık kuş vurmaktan söz etmeye ruhum dayanamıyor!). İktidar tuzağını çöpe atmak, Akşener’in haksızlıkla mağduriyete itilmiş olması, CHP’nin en nazik şekilde kurtarıcı timini yollayan dürüst demokrat kimliğine geçiş yapması, CHP’nin gündemi belirleyen ve tecrübesiyle bir kötülüğü ekarte eden çıkışı yapan parti olması... Ve muhalefet sepetinin iktidarın umduğu ayrışmalar olmadan KAN KARDEŞ haline gelmesi...
Evet biliyorum. Herşey tuzluktan akan billur tuz gibi çok hızlı gidiyor. Bu yazı bugün yayınlanıp önünüze gelene kadar, haber kanallarında öyle şeyler duyabilirsiniz ki bu yazı birden antika kalabilir! Olacak o kadar! Ben ne yapabilirim ki korku tüneli ile macera filmi arasında bir yerlerde bir şeyler yaşıyoruz.

NİYETİ KARANLIK GAZETECİLERİN ORTAK ADAY ZORLAMASI!
Ne kadar ilginçtir ki normalde sol Atatürkçü demokrat çizginin içinde bekleyerek oturamayan medya mensupları, sabah akşam soru ve yönlendirmelerle uğraşıp Muhalefeti tek aday çıkartan bir konuma itmek istiyorlar. Yani muhalefet partilerinin arasındaki bu yapıcı diyaloğu en negatif noktaya çekerek, akılları sıra uyanık bir hamlenin gizli aktörleri olacaklar! Halbuki biraz siyasi deneyimli tecrübesine konuşturan herkes artık Türkiye’de görebilir ki, muhalefetin ortak aday çıkarması yalnız ve yalnız Erdoğan’a yarar. Hem de söyledikleri, dile getirdikleri isimler, tam sinerji yerine, tersini yaratacak isimler! Mesela Abdullah Gül’ü ısrarla öne sürenler var! Bunun anlamı çok kurnazca CHP’yi yeni bir Ekmelettin İhsanoğlu faciasına itmek! Medya ilginç şekilde yönlendirici sorularla, tüm muhalefeti Gül’ün arkasına geçmeye ve hem CHP’nin, hem İYİ Parti’nin aday çıkarmamasına gayret ediyor. Bu intihar teklifinin abartılı şekilde medya tarafından pompalanması, sıcak gündemde tutulması, akla binbir tuzak şüphesi ve soruyu beraberinde getiriyor. Bu sabah, CHP’nin tüm örgütlerinin ayağa kalkarak bu saçmalığa rest çekmesi lazım ya da Kılıçdaroğlu’nun derhal bu senaryoya dahil olmayacaklarını net olarak belirtmesi lazım!
Ya da en azından Meral Akşener’in CHP ve diğer muhalefet partileri ile girdiği diyalogu, başka yere çekip, CHP seçmenini küstürmek istercesine “CHP aday çıkarmasın, Akşener ortak aday olsun” laflarını ortaya atmak için de bayağ şeytani duygularla yüklü olmak lazım! Mantık net olarak şunu söylüyor: İlk turda bütün muhalefet ayrı aday çıkararak, alabilecekleri en büyük total oya ayrı ayrı çabalayarak ulaşmaları lazım. Mesela buna kendini test etmek isteyen bir sosyalist aday da dahil olabilir. Onlar da kendi adayları için çalışıp, belki normalde sandığa küsmüş adamlarını da sahaya sürebilecekler. Sonuçta RTE’nin ilk turda seçilmemesi, ancak böyle sağlanabilir! Yoksa, ilk turda muhalefet bu kulağına fısıldanan isimlerden birini çıkarmaya kalk sa, Erdoğan %55 civarı bir oyla bile kazanabilir...

CHP KİMİ ÇIKARMALI?
İsimler dönüp duruyor. Dört yıl önceki seçimden önce, Yılmaz Büyükerşen ve İlhan Kesici isimlerini ilk gündeme herhalde ben getirmiştim. Aradan geçen süreçte bu isimler yine toplumun gündeminde yoğun olarak varlar. Kılıçdaroğlu ise, Parti tabanının ve bazı köşe yazarlarının baskısına rağmen, kendi aday olmak istemiyor. Son anda bir sürpriz olmazsa, bu nedenlerle Kılıçdaroğlu aday olmayacak. CHP Genel Başkanı kalmak ve belki bu noktada yara almadan güçlü bir şekilde inandığı yolda devam etmek istiyor. Geriye son anda kendini öne atan Muharrem İnce kalıyor. İnce’nin halkla arası iyi ve polemiği de, Türkiye’yi gezmeyi de, nutuk atmayı da seviyor. Ancak Kılıçdaroğlu’nun ekibiyle arasında Kurultay’da yaşamış olduğu gerilimler sıkıntı yaratabilir mi? Buna ben gönül rahatlığıyla HAYIR yanıtını veremiyorum. Ayrıca şu “durumu” da göz ardı etmeden gündeme taşıyacağım: İnce yıllardır ısrarla CHP Genel Başkanlığı için savaşıyor. Şayet CHP adayı olursa, şöyle bir mahsuru yaşansın istemem: CHP Kurmayları, MYK’sı, can-ı gönülden İnce’yi destekler mi? Yoksa biraz bilinçaltı da olsa araya mesafe koyup 5. vitese almazlar mı aracı? “Bu gazla kaybetse bile yarın öbür gün yine Parti içini sarsmak için elinden geleni yapar” derler mi demezler mi? Bu soruların yanıtlarını ben bilemem ama onları sormak benim görevim. Dolayısıyla CHP kurmayları ve parti meclisi Muharrem İnce isminde birleşecek ise öncelikle Kılıçdaroğlu ve yakın grubunun içtenlikle ve şartsız bu değiştiği veriyor olmaları lazım. Bu sorunun yanıtı ne bende, ne de  kimsede; yalnız onlarda...

Sonuçta, Muhalefet, geçtiğimiz haftada elde ettiği ivmeyi oya çevirmek, toplumda umut yaratmak, güç birliği, işbirliği, ittifak, adına ne derseniz deyin, bir muhalefet yumağı oluşturmak istiyorsa, bugünden itibaren aralarındaki diyalog ve pazarlıklarda, toplum önünde dans ederken hatalı adım atmamalılar. Çünkü nasıl futbolda bazen bir ıska, bir anlık dikkatsizlik, bütün sezon boyu verilen emeklerin boşa gitmesine neden olabiliyorsa, burada da, bir liderin, bir adayın, bir milletvekilinin yapabileceği tek hata bir çuval inciri berbat edebilir. Ve tabii ki her parti ayrı aday çıkarmalı ve ilk turda ayrı ayrı sonuna kadar mücadele etmelidir. Bir “ortak aday Gül” hatası, bu sefer iktidarın bir şutla en az üç gol atmasını sağlar. Bu hamle, hem Akşener, hem CHP seçmenlerini ayrı ayrı küstürür, “Batsın bu Dünya” şarkısını söylettirir!

Aynen 7 Haziran 2015 seçimleri gibi, bu 24 Haziran seçimlerinin de ülkemize demokrasi aydınlanma ışığı ve umut dolu yarınlar getirmesini istiyorsak yalnız siyasiler değil, her birimiz üzerimize düşen görevleri çalışkanlıkla ve hiçbir şekilde burun kıvırmadan gerçekleştirmemiz lazım. Bu da, kendi alışkanlıklarımızı ve yaşam tarzımızı değiştirerek, seçimde başarıya ulaşmak için kendi yolumuzdan çıkmayı göze almaktan geçiyor. Yalnız sosyal medya değil, 61 gün boyunca sokağa, toplantılara, mitinglere, çarşı-pazar turlarına, hatta tanıdık tanımadık komşu ziyaretleri yapmaya zaman ayırmaya hazır mısınız? Bu yaz girişinin unutulmaz, ömür boyu unutulmaz olması sizin elinizde..

15 Nisan 2018 Pazar

YENİ SAVAŞIN ORTASINDA, “DÜNYA SANAT GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN!” | Bedri Baykam | 15 Nisan 2018


Emin olun, hedefim bu değildi. Hedefim, ABD’nin önderliğinde Batı Bloku olarak giriştiği yeni savaşa nazire yaparcasına bu yukarıda okuduğunuz başlıkla size ulaşmak değildi. Hedefim yalnız bugün, yani 15 Nisan Pazar günü karşınıza “Yaşasın Dünya Sanat Günü” başlığıyla çıkmaktı. Ne var ki bir gün önce gecenin köründe “medeni dünyanın şövalyesi” (!) Batı Bloku’nun başlattığı savaş, beni kaçınılmaz şekilde böyle bir melodramatik başlığa taşıdı!
Yine bombalar düşüyor, yine alevler çıkıyor, yine çocuklar ölüyor, yine insanlar panik içinde belki bacağı, belki kolu kopmuş olarak deli gibi sokaklarda koşturuyor, yine çocuklar anasız-babasız kalıyor...

BATI BLOKU’NUN GÜVENİLİRLİK KARNESİNDE NELER VAR?
Peki söyler misiniz bana? Bu savaşın bir iyisi, bir kötüsü var mı! Hanginiz sanki “iyi bir ittifak” mesela “kötü” bir Hitler’e karşı savaşa giriyor diye olaya kendinizi katarcasına işin bir parçası olup, bir tarafı futbol fanatiği gibi destekleyebilirsiniz? Doğrudan bir çıkarınız yoksa zannetmiyorum ki böyle bir sayı yüksek olsun. Herkes yorum ve niyet okuma peşinde. Trump ve çıkarcı ABD böyle bir savaşa gerçekten “sivilleri zehirli gazlardan korumak” amacıyla mı giriştiler? Bu konuda zaten ABD ve İngiltere’nin sicili ağır suçlarla dolu ve inandırıcılıkları yok. Hatırlarsınız 2003 Irak Savaşı’nda ABD ve Kraliçe’nin ordusu, beraberce sözde “kitle imha silahları” aramaya gittikleri Irak’tan utanmaz ve muzaffer bir şekilde 1,5 milyon kişi öldürüp dönmüşlerdi! Aradan bilmem kaç yıl geçip tarih önünde kara sayfalarda rezil olduktan sonra da “N’apalım yanlış istihbarat almışız!” diye 3-5 damla timsah gözyaşı dökmüşlerdi. Şimdi ise alelacele devreye soktukları gerekçe, Doğu Guta’da, Hama’da, sivil halkın üzerine kimyasal silah kullanıldığı iddiası. İyi de artık dünya alem öğrendi ki, dün yani Cumartesi “Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü” isimli uluslararası heyet hangi gazın kullanılıp kullanılmadığını yerinde ölçmeye gidiyordu. Bu saldırıyı aynı günün sabahına koyarak, batı takımı böylece elinde legal gerekçeye ihtiyaç duymadan, yine kendine göre haralom şaralomlarla durumu oldu bittiye getirerek saldırısına geçmiş oluyor. Bu senaryo bana çok tanıdık geliyor.
Sonuçta dediğimize geliyoruz. Ortadoğu malum uluslararası çıkar kavgaları merkezi. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kim iyi kim kötü belli değil. Ne Esadcı, ne Esad düşmanı, ne ABDci, ne Putincisi, halkın beyninden, kalbinden, mantığından geçerli vize alamıyor. Herkes biliyor ki, her farklı lider ve kümelenme karanlık bir çıkar peşinde. Amerikanya dayı, yine birden ağır bir şekilde insan hakları kartına sığınıp (!) vurmaya, ölüm yağdırmaya başladı. Karşı taraf masum mu? Hayır değil. Suriye, İran ve Rusya ile ittifakta.
Türkiye, ilginç bir şekilde, daha dün İran ve Rusya ile toplu el sıkışmalarının orta yerindeyken, bugün hemen alelacele ABD saldırısını onaylıyor. Merak ediyorum, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve Putin’e yarın nasıl bir izahat vereceğiz? “Dün dündür bugün bugündür” diyeceğiz herhalde siyasi geleneklerimize göre...
Savaşlara kendi çocuklarını, kardeşlerini, yeğenlerini, damatlarını yollamayan bu liderler, yine düşen her füzede, her bombada, yüzlerce, binlerce çocuğun ailesini evini veya bir uzvunu kaybetmesine neden oluyorlar. Onlar için değişen bir şey yok, aynı saraylarda farklı kişilerle dönen ittifakçılık oyunu geçici anlaşmalar anlamsız el sıkışmalar, aynı iddialı ağır laflar, sürekli olarak ülkeler ve halklar adına yapıldığı söylenen büyük manevralar, uysa da uymasa da tarih adına verilen referanslar...
Bu karanlık dünyadaki karışıklıklar, ruhu şizofrenik ve üç-dört farklı kimliği bünyesinde barındıran psikopat insanların size hazırladığı sürprizlerden daha ağır senaryo değişikliklerine gebe... Biz daha dün batıya dil çıkarıp, en ağır lafları edip, başta Hollanda ve Almanya olarak Avrupa’ya meydan okuyor, ABD’ye Hakan Atilla ve Reza Zarrab davası dolayısıyla, günde iki nota veriyorduk. Neredeyse Nato’dan çıkışımızı verip, Rusya veya Çin’le “yeni bir dünya kurulması”ndan söz edecektik! Şimdi okyanusun öbür ucuna geçmişiz yeniden...

PİRAMİD’DE “DÜNYA SANAT KOKSUN!” PANELİ
Cumartesi günü, Piramid Sanat’ta, “Dünya Sanat Koksun” başlıklı bir panel vardı. Moderatörlüğünü ben yaptım ve konuşmacılar Zeynep Oral, Tamer Levent ve Nasuh Mahruki’ydi. Önce Dünya Sanat Günü vesilesiyle 7 yıldır, dünyanın değişik yerlerinde yapılan kutlamalardan sayısız görselleri gördük. Her yerde coşku, keyif, güzellik ve çocuksu bir heyecan vardı. Birbiri peşi sıra gelen bu görüntüleri seyreden herkes kaçınılmaz şekilde etkilendi. İtiraf edeyim, ben de heyecanlandım ve “İyi ki bu projeyi yaşama geçirerek 100 binlerce belki milyonlarca insanın hayatına bir renk kattık veya bir ölçüde değiştirdik” dedim. Panelin konusu, “Dünya Sanat Koksun” derken, kan, ateş, barut, pislik kokmamasının da çağrısı vardı. O kadar çok meraklısı vardı ki dünyanın her tarafını kirletmenin ve onu bıktırmanın! Bu sunumun ardından, bu sefer tam tersine dünyada muhalif gücü olan karikatürleri sanat eserlerini en başından beri ele alarak izleyicilerle paylaştık. Olay tam bir görsel şölene dönüştü.
Panelde Zeynep Oral, tüm kültürleri biriktirip paylaştırmak isteğiyle yaşama başladığını ve eleştirel düşünceye ulaşmanın tek yolunun sanattan geçtiğini çok erken yaşta anladığını aktardı. Mahruki, sanatın –bir anlamında iyileştirici bir gücü olduğunu ve yaşamının tüm diğeri unsurları ile iletişimde olduğunu ve hümanizmasını vurguladı. Tamer Levent, herkesi mutlu eden şekilde seyircileri ayağa kalkmaya davet etti ve herkesin birbiriyle el sıkışıp tanışmasını sağladı. Ardından da her şeyin aslında bir ölçüde sanat olduğunu, sayılabileceğini aktardı. Spor ve mutfak işlerinin de sanat sayılması gerektiğini vurguladı. Ayrıca ben dahil, herkesi büyüleyerek (!) sözlerine inandırdı!
Bizler o panelde, Dünya Sanat Günü’nün, evreni kuşatmaya çalışan çıkarcılık, gözünü kan bürümüş savaş çığırtkanlıkları ve aklı yok eden hırs patlamasına karşı, sanatın gücünü öne sürerek, evrensel barışı, kardeşliği, dostluğu, iletişim ve ebedi diyalogu öne çıkarmanın güzelliklerinden üç saati aşkın bir süre söz ettikten sonra, neler olduğunu biliyorsunuz! Yine o günün gecesi, “medeni” batı bloku yine bombalarını Ortadoğu’ya yağdırmaya başladı...

DÜNYA SANAT GÜNÜ’NÜ NASIL İLAN ETTİRMİŞTİK?
Bundan 7 yıl önce, Meksika’da yapılacak olan IAA UNESCO Resmi Partneri Uluslararası Sanat Dernekleri Genel Kurulu’na gitmeden önce, UPSD, Türkiye Ulusal Komitesi olarak toplantı yapıyorduk. Yönetim Kurulu’ndan arkadaşlarıma “neden bir Dünya Sanat Günü yok?” diye yakınıp, bu konuyu bir teklifle sahaya taşımanın en doğru şey olacağını düşündüğümü açıkladım. Onların da hiçbiri konuya soğuk bakmadı. İnternette gerçekten bu konuda hiçbir şey çıkmıyordu. Bu sefer hangi günlerin dünya sanat günü olarak teklif edilebileceğini düşündük. Tabi mağara resmi yapan ilk “sanatçı”, bu işin tam anlamıyla öncüsüydü. Ancak onunla/onlarla ilgili hiçbir somut tarihe rastlayamadım ve arkadaşlarıma Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan gününü teklif ettim. Leonardo gerçekten disiplinlerarası farklı katmanları yaptığı geçişler ile bugünkü dünyada bile herkesi etkileyen ve heyecanlandıran tılsımlı bir isimdi sanki.
Aradan bir ay geçtikten sonra, o dönem genel sekreterliğimi yapan sevgili Safiye Mine ve Sibel’le Los Angeles üzerinden Meksika’ya gittik. Los Angeles havaalanında 4-5 Türk doktorla tanıştık, fotoğraflar çektirdik, şakalaştık. Çoğu Fenerbahçeli’ydi ve üstelik FBTV’deki programımın müdavim izleyicileriydiler. 2 Nisan günü, Genel Kurulun birinci gününde teklifimizi kürsüye taşıdım. Güzel bir konuşma hazırlamıştım üstelik 2-3 gün süren genel kurullarda yeni ve heyecanlı her şeyin ilk gün yapılması gerektiğini biliyordum. Ömür üstünden tüm siyasi tecrübem bir yerde işe yarayacaktı elbet! Teklif, kulis çalışmalarının da etkisiyle oybirliğiyle kabul edilirken bildirileri çalışkan bir şekilde tüm salona dağıtmış olan Safiye ve Sibel’le beraber, gözlerimize inanamadan bunu kutladık! Türkiye’ye dönüp, ilk 15 Nisan’ı kendi yönetim kurulu üyelerimiz ve birkaç sanatçı dostları arasında henüz kutlamıştık ki 18 Nisan’da o malum ağır bıçaklı saldırıya uğradım. O sokakta kimsenin beni arabasına almak istemediği meşhur günü hatırladınız değil mi? Sonuçta Akatlar Kültür Merkezi’nin o günlerdeki müdürü Selçuk Kaltalioğlu beni bir taksiye atıp Acıbadem Maslak hastanesine götürdü. Orada beni kim ameliyat etti o gün biliyor musunuz? Los Angeles havaalanında beraber onca fotoğraf çektirdiğimiz Prof. Dr. İsmail Hamzaoğlu! Sedyenin örtüsünü kaldırdığında gözlerine inanamamış. O gün beni onun usta ve mucizevi elleri dışında kurtaran esas detay, o günlerde biraz ekstra şekilde kilolu oluşumdu. 2-3 milim farkla, ana arter kesilmekten kurtulmuş! O da gitse olay yerinde 2-3 dakikada kan kaybından ölecektim. Sosyal medyanın çirkin yüzleri o günlerde hem akıl almaz bir şekilde sabah akşam bana küfür ettiler, neden ölmediğini sordular Bu da yetmiyormuş gibi benim yalnız bacağıma küçücük bir yara aldığımı be buna karşın boş yere yaygara kopardığımı yaydılar. Hem de doktor raporu ve her şey ulu ortada olmasına rağmen. Üstelik ameliyat tüm göğüsüm ortasından açılarak yapılabilmişti ancak. Böylece Dünya Sanat Günü konusunda ilk tebriği, Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı”nı savunan basın toplantısından çıktıktan sonra almış oldum! Tabii gerek hastaneye gelerek, gerek mesajlarla bana güç veren on binlerce, yüz binlerce aydın vatandaşımın da hakkını yemeden onları da anmalıyım.
Her şey bir yana, Dünya Sanat Günü bugün Türkiye’nin her yerinde, Peru’dan Amerika’ya, Londra’dan Hindistan’a, Paris’ten Yeni Zelanda’ya kadar dünyanın 60’dan fazla ülkesinde kutlanıyor. Üstelik hem halk, hem müzeler tabanında! Bu başarıdır, bu çok büyük bir güzelliktir.
Dünya Sanat Günü, Türk aydınlanmasının, Atatürk barışçılığının, hümanizmasının evrensel barış ve dostluk ilkelerinin, dünyaya doğrudan bir hediyesidir. Dünyamızın yine bu dönemlerde içinden geçtiği yoğun üzücü yorucu ve ağır sonuçlarla gelen kara tüneller, umuyoruz yakın bir dönemde dünya sanatçılarının ve sanatseverlerin iletişimleri diyalogları sevgileri dünyaya güzel ve kalıcı izler bırakma arzuları ile son bulacak dünya adım adım, daha farklı daha barışçı, zamanını ve enerjisini daha güzel şeylere ayırmayı başaran bir yer haline gelecektir. Bu sözlerimiz kimilerini çok saf, çok naif gelebilir. Hiç fark etmez! Bu saf görünen güzelliklerin onların yeryüzündeki ana hedefleri haline getirdiği hırstan, maddi çıkar arayışlarından, toprak savaşlarından ırk ve din kavgalarından çok daha değerli olduğunu biliyoruz! 
15 Nisan Dünya Sanat Günümüz kutlu olsun! Çocuklarımıza sanatın güler yüzünü yenilikçiliğini araştırmacılığını devrimciliğini barışçılığını, saygısını aşılayabilirsek, ne mutlu bize!
Dünya Sanat Günümüz kutlu olsun!