21 Şubat 2012 Salı

ARAT, BAYKAM, ÖYMEN / -CHP'DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ '3. YOL KONUŞUYOR!-


-ACİL BASIN BÜLTENİ-

ARAT, BAYKAM, ÖYMEN / -CHP'DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ '3. YOL KONUŞUYOR!-

CHP’DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ “3. YOL” KONUŞUYOR
“CHP’NİN UFKU BUGÜNKÜ VE DÜNKÜ YÖNETİMLER ARASINA
SIKIŞTIRILAMAYACAK KADAR BÜYÜKTÜR”
CHP’de Demokratik Devrim hareketinin sözcüsü ve Parti Meclisi Eski Üyesi Bedri Baykam, CHP Eski İstanbul Milletvekili Necla Arat ve Sosyal Demokrat CHP Platformu Sözcüsü CHP Parti Meclisi Eski Üyesi Örsan K. Öymen ve CHP Gençlik Kolları’nın bazı üyeleri, Taksim’de Piramid Sanat Merkezi’nde 23 Şubat Perşembe günü, saat 11:00’de CHP Olağanüstü Tüzük Kurultay’ı öncesi bir basın toplantısı düzenleyecekler.
CHP’nin son aylarda izlediği siyasetten ve yaratılan ideolojik tartışmalara olan tepkisizliğinden rahatsız olan isimlerin bir araya gelmesinin dışında, Parti’nin çıkar hesabı yapılmaksızın acilen demokratik bir tüzüğe kavuşmasını isteyen bu isimler, ayrıca Parti’nin bir gün arayla aynı amaçla iki kurultay toplamaya zorunlu bırakılmasının mantıksızlığına vurgu yapıyorlar.
Basın toplantısında, iki yıl önce hazırlanan ve CHP’de yeni dönemde gündeme taşınan “Demokratik Devrim” hareketi tüzüğü katılımcılara dağıtılacak ve gerek Genel Merkez’in, gerek Tüzük Kurultayı’nı toplayan imzaların önerdiği maddelerin karşılaştırılması yapılacak. Ayrıca demokratik devrim hareketinin yıllardır ısrarla önerdiği kadın ve gençlik kotalarının nasıl işlerlik kazanabileceği ya da nasıl tam tersine gereksiz bir göstermelik hamle olarak kalabileceği aktarılacak. Yine Demokratik devrim hareketinin önerdiği ve pas geçilen “Akıllı Kart” önerisi hatırlatılacak.
Ayrıca Tüzük Kurultayı çevresinde oluşan tartışmanın, Türkiye’nin içinden geçtiği bu kritik süreçte, sanki CHP’de yalnız şu andaki yönetim ve daha önceki kadro varmış gibi bir hava yaratılıyor olmasının zararları ve gerçekten uzaklıkları gündeme getirilecek; Parlamentonun içinde ve dışında birçok partilinin ve Gençlik Kolları’nın yanı sıra, birçok delegenin bu iki kutbun dışında kalması ve aynı rahatsızlıkları taşımalarının yadsınamaz bir gerçek olduğu da yine vurgulanacak başlıklar arasında.
Toplantı Partililere açık olacak.
Bilgi için:
Piramid Sanat
Feridiye cad. No:23 Taksim/İstanbul
0212 297 31 20
Deniz Danışman – 0533 252 71 63
Ayşegül İyidoğan - 0533 411 63 11

ARAT, BAYKAM, ÖYMEN / -CHP'DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ '3. YOL KONUŞUYOR!-


-ACİL BASIN BÜLTENİ-

ARAT, BAYKAM, ÖYMEN / -CHP'DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ '3. YOL KONUŞUYOR!-

CHP’DE TÜZÜK KURULTAYI ÖNCESİ “3. YOL” KONUŞUYOR
“CHP’NİN UFKU BUGÜNKÜ VE DÜNKÜ YÖNETİMLER ARASINA
SIKIŞTIRILAMAYACAK KADAR BÜYÜKTÜR”
CHP’de Demokratik Devrim hareketinin sözcüsü ve Parti Meclisi Eski Üyesi Bedri Baykam, CHP Eski İstanbul Milletvekili Necla Arat ve Sosyal Demokrat CHP Platformu Sözcüsü CHP Parti Meclisi Eski Üyesi Örsan K. Öymen ve CHP Gençlik Kolları’nın bazı üyeleri, Taksim’de Piramid Sanat Merkezi’nde 23 Şubat Perşembe günü, saat 11:00’de CHP Olağanüstü Tüzük Kurultay’ı öncesi bir basın toplantısı düzenleyecekler.
CHP’nin son aylarda izlediği siyasetten ve yaratılan ideolojik tartışmalara olan tepkisizliğinden rahatsız olan isimlerin bir araya gelmesinin dışında, Parti’nin çıkar hesabı yapılmaksızın acilen demokratik bir tüzüğe kavuşmasını isteyen bu isimler, ayrıca Parti’nin bir gün arayla aynı amaçla iki kurultay toplamaya zorunlu bırakılmasının mantıksızlığına vurgu yapıyorlar.
Basın toplantısında, iki yıl önce hazırlanan ve CHP’de yeni dönemde gündeme taşınan “Demokratik Devrim” hareketi tüzüğü katılımcılara dağıtılacak ve gerek Genel Merkez’in, gerek Tüzük Kurultayı’nı toplayan imzaların önerdiği maddelerin karşılaştırılması yapılacak. Ayrıca demokratik devrim hareketinin yıllardır ısrarla önerdiği kadın ve gençlik kotalarının nasıl işlerlik kazanabileceği ya da nasıl tam tersine gereksiz bir göstermelik hamle olarak kalabileceği aktarılacak. Yine Demokratik devrim hareketinin önerdiği ve pas geçilen “Akıllı Kart” önerisi hatırlatılacak.
Ayrıca Tüzük Kurultayı çevresinde oluşan tartışmanın, Türkiye’nin içinden geçtiği bu kritik süreçte, sanki CHP’de yalnız şu andaki yönetim ve daha önceki kadro varmış gibi bir hava yaratılıyor olmasının zararları ve gerçekten uzaklıkları gündeme getirilecek; Parlamentonun içinde ve dışında birçok partilinin ve Gençlik Kolları’nın yanı sıra, birçok delegenin bu iki kutbun dışında kalması ve aynı rahatsızlıkları taşımalarının yadsınamaz bir gerçek olduğu da yine vurgulanacak başlıklar arasında.
Toplantı Partililere açık olacak.
Bilgi için:
Piramid Sanat
Feridiye cad. No:23 Taksim/İstanbul
0212 297 31 20
Deniz Danışman – 0533 252 71 63
Ayşegül İyidoğan - 0533 411 63 11

CHP TÜZÜK KURULTAYI’NIN KAMBURLARI / Bedri Baykam / 21 Subat 2012 Cumhuriyet makalesi..

CHP Tüzük Kurultay’ı, normal bir ülkenin gündemi içinde yapılmıyor. Konuya günlük krizlerden birini işleyerek girelim. AKP iktidarının en son “yaşam tarzı” saldırılarından biri, İstanbul’un Asya yakasındaki yeşil alanları “ibadet alanı”na dönüştürme operasyonu… Ne de olsa parklar tehlikeli. Genç kızlar ve erkekler beraber eğlenebilir, el ele tutuşabilir, hatta duymamış olun, bir kuytu köşe bulup öpüşebilir! 2005 yılında aynı parka “cami” kondurulması ısrarla gündeme getirilmiş, her birimizin yoğun çabalarıyla o günlerin laik hukuku bir araya gelerek bu dayatmayı savuşturabilmişti. Şimdi eli güçlenen AKP, sırayla önce Özgürlük Parkı, ardından Göztepe Parkı’nın “Dindar Gençlik” yetiştirme sevdasına malzeme edilmesi harekatına girişti. CHP şimdi bu konuyu ülke gündemine taşıyıp yeri göğü inletecek mi? Yoksa kağıt üstünde birkaç belediye meclis üyesinin itirazına mı terkedilecek? Bence yine ikincisi olacak, “aman dindarları ürkütmeyelim” söylemi adına Parti’ye yerleşen o hastalıklı gizli anti-laik anlayış egemenliğini sürdürecek.
İşte bu ve buna benzer “hal ve gidişat”lardan şikayetçi milyonlarca CHP’linin mesela bu yönetime olan tepkileri hangi demokratik yollardan verebileceklerini tüzük belirler. Bundan iki yıl önce ortada hiçbir tüzük gündemi yokken sonuçlandırdığımız “demokratik devrim” çalışması, ideal bir sosyal-demokrat parti modeli ortaya koyarak o zamanki Baykal yönetimine sundu ve tabii (!) ilgi görmedi. Ardından büyük demokratik vaatlerle gelen Kılıçdaroğlu yönetimi de şaşırtıcı bir şekilde adil bir demokratik tüzük çabasından vebadan uzaklaşır gibi kaçtı.
Ne ilginçtir ki, “Tüzük Kurultayı”nı hep öteleyen Kılıçdaroğlu yönetimini bu konuda dize getirmek, geçmişte CHP tüzüğünü en faşist uçlara çeken ve kamuoyuna yüzü kızarmadan “AKP tüzüğü”nü işaret eden kesimlere kaldı. Hem de hiçbir özeleştiri yapmadan ve 2003 Kurultayı’nda yapılan yüz kızartıcı hamlelerden özür dilemeden! Yani, karşı karşıya geleceği bilinen iki gruptan hiçbiri, ideal bir parti modeli oluşturmak için bu Kongre’yi toplamıyor. Konu Parti içi bir hesaplaşma.
CHP yönetiminin bu olağanüstü Kurultay’a mecbur kaldıktan sonra, onun önüne kendi zoraki tüzük kurultayını çekmeye çalışması, ne yazık ki çok iptidai bir siyasi manevra olarak sırıtıyor. Zaten 2. Kurultay’ın
“artık gerek kalmadı, oldu da bitti maşallah” sloganıyla iptal edilmeye çalışılacağının sinyali Sayın Toprak tarafından verildi bile. Daha da vahimi, yapılsa bile, bu ikinci Kurultay’a “yalnız delegelerin girebileceği”, basın ve konuk alınmayacağı iddiaları ağızlarda şimdiden dolaşıyor. Şayet böyle süper-faşist fikirler gerçekten gündemdeyse, Kılıçdaroğlu ekibinin yol yakınken bu tarihi suça bulaşmadan geri adım atması tavsiye olunur. Daha da kötüsü, Kılıçdaroğlu ekibinin nihai tüzük madde önerileri henüz “gri”. Şu ana kadar aldığımız duyumlara göre konuşursak, ne yazık ki tablo iç açıcı değil: En kritik konudan başlarsak, mevcut yönetim, yerel seçimlerde “ön seçim” şartını getirmekten kaçınıyor, Parti Meclisi’ndeki üye sayısını 60 veya 40’a düşürmeye çalışıyor, Milletvekili seçimlerinde ancak “PM aksine karar vermediği takdirde” (!) ön seçim uygulamasına gidiyor (herhalde kötü niyete açık bırakmanın bundan daha net bir itirafı zor bulunur), Genel Başkan’ın ancak “führer”lerde görülebilecek MYK’yı atama ve görevden alma yetkileri sürüyor. Ama daha da traji-komiği var: Genel Merkez’in 23. maddeye getirmeyi istediği değişiklik geçerse, Merkez dahil, seçilmek isteyen herkesin, önce Genel Merkez tarafından belirlenen eğitimin alınması gerekecek. Ve bu “müthiş” öneri sayesinde dün bir sağ partiden transfer edilen veya bugün 12. maddeyle o organa aday gösterilen, hiçbir CHP geçmişi olmayanlar bu “eğitim”den muaf tutulurken, Parti’de daha önce Genel Başkanlık, Genel Sekreterlik ve Parti Meclisi üyeliği yapanlar buna mecbur edilecek! Var mı daha saçması? Ayrıca 12. maddeden üye yapılanların “oy kullanamayacağı” Kılıçdaroğlu ekibince altı çizilmemiş tehlikeli bir tuzak.
CHP yönetiminin Parti’yi bu “2 günlük uzatmalı zoraki kurultay”a taşımış olması bakalım hangi sürtüşmeleri bu hafta sonu Parti’ye yaşatacak? İlk kurultayda çoğunluk sağlanabilecek mi? Kesin olan tek şey var: Bu yaratılan ikilem, CHP’nin özüne bağlı üyelerini ve seçmenlerini taşıyamaz. Bu Perşembe, tüzük konusunu CHP gündemine ilk yerleştiren CHP Demokratik Devrim hareketi ve Sosyal Demokrat CHP platformu, Taksim’de Piramid Sanat Merkezi’nde saat 11.00 de bir basın toplantısı düzenleyecek. (www.piramidsanat.com) Toplantı Parti örgütüne de açık.

CHP TÜZÜK KURULTAYI’NIN KAMBURLARI / Bedri Baykam / 21 Subat 2012 Cumhuriyet makalesi..

CHP Tüzük Kurultay’ı, normal bir ülkenin gündemi içinde yapılmıyor. Konuya günlük krizlerden birini işleyerek girelim. AKP iktidarının en son “yaşam tarzı” saldırılarından biri, İstanbul’un Asya yakasındaki yeşil alanları “ibadet alanı”na dönüştürme operasyonu… Ne de olsa parklar tehlikeli. Genç kızlar ve erkekler beraber eğlenebilir, el ele tutuşabilir, hatta duymamış olun, bir kuytu köşe bulup öpüşebilir! 2005 yılında aynı parka “cami” kondurulması ısrarla gündeme getirilmiş, her birimizin yoğun çabalarıyla o günlerin laik hukuku bir araya gelerek bu dayatmayı savuşturabilmişti. Şimdi eli güçlenen AKP, sırayla önce Özgürlük Parkı, ardından Göztepe Parkı’nın “Dindar Gençlik” yetiştirme sevdasına malzeme edilmesi harekatına girişti. CHP şimdi bu konuyu ülke gündemine taşıyıp yeri göğü inletecek mi? Yoksa kağıt üstünde birkaç belediye meclis üyesinin itirazına mı terkedilecek? Bence yine ikincisi olacak, “aman dindarları ürkütmeyelim” söylemi adına Parti’ye yerleşen o hastalıklı gizli anti-laik anlayış egemenliğini sürdürecek.
İşte bu ve buna benzer “hal ve gidişat”lardan şikayetçi milyonlarca CHP’linin mesela bu yönetime olan tepkileri hangi demokratik yollardan verebileceklerini tüzük belirler. Bundan iki yıl önce ortada hiçbir tüzük gündemi yokken sonuçlandırdığımız “demokratik devrim” çalışması, ideal bir sosyal-demokrat parti modeli ortaya koyarak o zamanki Baykal yönetimine sundu ve tabii (!) ilgi görmedi. Ardından büyük demokratik vaatlerle gelen Kılıçdaroğlu yönetimi de şaşırtıcı bir şekilde adil bir demokratik tüzük çabasından vebadan uzaklaşır gibi kaçtı.
Ne ilginçtir ki, “Tüzük Kurultayı”nı hep öteleyen Kılıçdaroğlu yönetimini bu konuda dize getirmek, geçmişte CHP tüzüğünü en faşist uçlara çeken ve kamuoyuna yüzü kızarmadan “AKP tüzüğü”nü işaret eden kesimlere kaldı. Hem de hiçbir özeleştiri yapmadan ve 2003 Kurultayı’nda yapılan yüz kızartıcı hamlelerden özür dilemeden! Yani, karşı karşıya geleceği bilinen iki gruptan hiçbiri, ideal bir parti modeli oluşturmak için bu Kongre’yi toplamıyor. Konu Parti içi bir hesaplaşma.
CHP yönetiminin bu olağanüstü Kurultay’a mecbur kaldıktan sonra, onun önüne kendi zoraki tüzük kurultayını çekmeye çalışması, ne yazık ki çok iptidai bir siyasi manevra olarak sırıtıyor. Zaten 2. Kurultay’ın
“artık gerek kalmadı, oldu da bitti maşallah” sloganıyla iptal edilmeye çalışılacağının sinyali Sayın Toprak tarafından verildi bile. Daha da vahimi, yapılsa bile, bu ikinci Kurultay’a “yalnız delegelerin girebileceği”, basın ve konuk alınmayacağı iddiaları ağızlarda şimdiden dolaşıyor. Şayet böyle süper-faşist fikirler gerçekten gündemdeyse, Kılıçdaroğlu ekibinin yol yakınken bu tarihi suça bulaşmadan geri adım atması tavsiye olunur. Daha da kötüsü, Kılıçdaroğlu ekibinin nihai tüzük madde önerileri henüz “gri”. Şu ana kadar aldığımız duyumlara göre konuşursak, ne yazık ki tablo iç açıcı değil: En kritik konudan başlarsak, mevcut yönetim, yerel seçimlerde “ön seçim” şartını getirmekten kaçınıyor, Parti Meclisi’ndeki üye sayısını 60 veya 40’a düşürmeye çalışıyor, Milletvekili seçimlerinde ancak “PM aksine karar vermediği takdirde” (!) ön seçim uygulamasına gidiyor (herhalde kötü niyete açık bırakmanın bundan daha net bir itirafı zor bulunur), Genel Başkan’ın ancak “führer”lerde görülebilecek MYK’yı atama ve görevden alma yetkileri sürüyor. Ama daha da traji-komiği var: Genel Merkez’in 23. maddeye getirmeyi istediği değişiklik geçerse, Merkez dahil, seçilmek isteyen herkesin, önce Genel Merkez tarafından belirlenen eğitimin alınması gerekecek. Ve bu “müthiş” öneri sayesinde dün bir sağ partiden transfer edilen veya bugün 12. maddeyle o organa aday gösterilen, hiçbir CHP geçmişi olmayanlar bu “eğitim”den muaf tutulurken, Parti’de daha önce Genel Başkanlık, Genel Sekreterlik ve Parti Meclisi üyeliği yapanlar buna mecbur edilecek! Var mı daha saçması? Ayrıca 12. maddeden üye yapılanların “oy kullanamayacağı” Kılıçdaroğlu ekibince altı çizilmemiş tehlikeli bir tuzak.
CHP yönetiminin Parti’yi bu “2 günlük uzatmalı zoraki kurultay”a taşımış olması bakalım hangi sürtüşmeleri bu hafta sonu Parti’ye yaşatacak? İlk kurultayda çoğunluk sağlanabilecek mi? Kesin olan tek şey var: Bu yaratılan ikilem, CHP’nin özüne bağlı üyelerini ve seçmenlerini taşıyamaz. Bu Perşembe, tüzük konusunu CHP gündemine ilk yerleştiren CHP Demokratik Devrim hareketi ve Sosyal Demokrat CHP platformu, Taksim’de Piramid Sanat Merkezi’nde saat 11.00 de bir basın toplantısı düzenleyecek. (www.piramidsanat.com) Toplantı Parti örgütüne de açık.

14 Şubat 2012 Salı

“İLERİ DEMOKRASİ”MİZE KRİZ ÖNLEYİCİ ÖĞÜTLER / Bedri Baykam / 14 Subat 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.

       Değerli okuyucular, son günlerde yaşanan derin MİT-Savcılık krizi aslında çok gereksiz ve en başından önlenebilirdi. Tam gaz “ileri demokrasi”nin en parlak günlerini yaşadığımız bu kutlu günlerde, gerçekten bu şaşırtıcı çıkışlar ve devlet içinde çıkarılan kavgalar, çok üzücü. Tam sevgili “müttefik”lerimiz “Oh işte, nihayet istediğimiz gibi bir Türkiye var artık” derken, bu kadar hayal kırıklığı yaratmamızın bir gereği var mı?
Bir kere Sayın Başbakan -ki geçmiş olsun dileklerimizi saygılarla sunuyoruz yine- hep nasıl bir demokrasi istediğini anlatmıyor muydu? Sayın Başbakan, yargıyla “uyumlu çalışma” istiyordu. Öyle eskisi gibi, rahmetli Özal’ın, Erbakan’ın veya ilk “çıraklık” döneminde kendisinin yaşadığı şekilde, iktidarın çıkardığı yasaların, geçirdiği kanun hükmünde kararnamelerin yok Danıştay, yok Yargıtay, yok Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar tarafından zırt pırt kesintiye uğratılması, iktidarların prestijini sarsması; neydi o dönemler öyle? Allah'tan şimdi bitti o günler. 12 Eylül referandumundan sonra artık tam “ne güzel, iktidar-yargı uyumu göz yaşartıcı” derken, geçen hafta ortaya hortlayan bu durumları ben de aynen Sayın Bakanlarımız gibi “an-la-ya-mı-yo-rum”!
Herkesin şaşırdığı nokta şu: Bu ülkede Kemalistler devlet kademelerinde tasfiye edildikten; Y-CHP de, yeni Genel Başkanı ve yeni kadrosu eliyle kendini ideolojik olarak tasfiye ettikten sonra, insan iktidarı paylaşan Cemaat-İktidar ikilisinin tavırlarına bakıp “El insaf” diyor! Yahu bu devleti kuran kadrolar kendi elleriyle teslim bayrağını çektiler, daha ne istersiniz? Nedir bu paylaşamadığınız? Hangi yorganın kavgası? Lütfen “buldunuz da bunuyorsunuz” dedirtmeyin adama! Siz dikensiz gül bahçesini de elde etmişsiniz de, bu sefer “bizim takımda kimin gülü en iyi kokar?” kavgası mı yapıyorsunuz?? Şimdi kendi marifetleriyle tasfiye olmuş Kemalist kesimden kulağıma gelen esprili sözleri size aktarayım: “Biz yıllardır bunlarla baş edemedik, çıkış biletini elimize verdiler de, ister misin şimdi şu son düelloda kendileri birbirlerini bir anda yok ediversinler?
Yok daha neler! Onlar bizden akıllıdır! Nasıl olsa birileri ortaya çıkıp arabuluculuğa soyunur… Ne yani, tam yüzüp kuyruğuna gelmişken, şimdi olacak şey mi bu? Bir kere yandaş gazetecilerin kafası karıştı! Kimi tutacaklarını şaşırdılar. Bu durum, ulusalcı köşe yazarlarının yeni büyük malzemesi Mehmet Altan vakasını (!) bile fena halde solluyor! “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” derler ya! Tam o durum işte. Ne okyanus ötesini incitsinler, ne de iktidara saygısızlık yapsınlar! İşte bu nedenle TV’lerde bu konuda yorumları dinliyorum da, bir şey anlayamıyorum. 15 dakika konuşuyorlar da, kime haklı demiş oldular, sezilemiyor! Hani konu Ergenekon olduğunda coşup bol keseden atıp tutarlardı ya, işte öyle bir netlik yok ortada. “Efendim, hak hukuk başbakan, tabii şimdi” falan filan. Tabii programcılar da sıkışmış, pek soramıyorlar: “Hani yargı bağımsızdı, soruşturma gittiği yere kadar giderdi, hiç kimse dokunulmaz değildi, yargı süreci yalnız izlenirdi?” “Haşa, olur mu canım, biz o lafları mesela Genel Kurmay Başkanı, muhalefet, gazeteciler, yeni Türkiye’yi anlamayanlar için söylemiştik” mi diyorsunuz? Eh, haklısınızdır belki! Bir de diyorlar ki “Efendim, MİT gizli çalışır, bilgilerini ifşa etmek suçtur” İyi de, TSK’nın “kozmik oda” ları neydi?
İşte bazı yaratıcı fikirlerle burada bir katkı sunmak istiyorum. Öncelikle ta İsrail’e, ABD’ye, AB’ye, dört bir yana saçılan potansiyel çıkar hesapları ve girift ilişkilerde bu maçta kimin eli kimin cebinde belli değil. O kadar belli değil ki, ulusalcılar bile, kimi tutmaları lazım geldiği konusunda bu düğümü çözemiyorlar! Aslında bu iç kavgayı bir an önce bağlasalar, bundan sonra dışarıdan fena görünen bu krizleri engelleyecek formül var! Hani yeni Anayasa hazırlanıyor ya, işte orada dersin ki “savcılar artık Başbakan’ın talimatıyla soruşturma açarlar veya kaparlar” böylece o nahoş sahneler, “aç-kapa-sürül” son bulur. Hatta bu hat geliştirilebilir. Yok işte Deniz Fener’i savcılarının yaşadıkları, MİT savcılarının gördükleri, hatta Ergenekon hâkiminin başına gelenler… Ne gerek var bunlara? Başkanlık sistemi, merkezi karar, temiz iş! Bizi böylesi paklar. Böylece sorun kökten çözülür, kimse de “Yargıya müdahale edildi mi, edilmedi mi” diye ukalalık taslamak zorunda kalmaz! Nasıl olsa gerisi, Toroğlu’nun deyimiyle “Lafonten’den masallar”!

“İLERİ DEMOKRASİ”MİZE KRİZ ÖNLEYİCİ ÖĞÜTLER / Bedri Baykam / 14 Subat 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.

       Değerli okuyucular, son günlerde yaşanan derin MİT-Savcılık krizi aslında çok gereksiz ve en başından önlenebilirdi. Tam gaz “ileri demokrasi”nin en parlak günlerini yaşadığımız bu kutlu günlerde, gerçekten bu şaşırtıcı çıkışlar ve devlet içinde çıkarılan kavgalar, çok üzücü. Tam sevgili “müttefik”lerimiz “Oh işte, nihayet istediğimiz gibi bir Türkiye var artık” derken, bu kadar hayal kırıklığı yaratmamızın bir gereği var mı?
Bir kere Sayın Başbakan -ki geçmiş olsun dileklerimizi saygılarla sunuyoruz yine- hep nasıl bir demokrasi istediğini anlatmıyor muydu? Sayın Başbakan, yargıyla “uyumlu çalışma” istiyordu. Öyle eskisi gibi, rahmetli Özal’ın, Erbakan’ın veya ilk “çıraklık” döneminde kendisinin yaşadığı şekilde, iktidarın çıkardığı yasaların, geçirdiği kanun hükmünde kararnamelerin yok Danıştay, yok Yargıtay, yok Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar tarafından zırt pırt kesintiye uğratılması, iktidarların prestijini sarsması; neydi o dönemler öyle? Allah'tan şimdi bitti o günler. 12 Eylül referandumundan sonra artık tam “ne güzel, iktidar-yargı uyumu göz yaşartıcı” derken, geçen hafta ortaya hortlayan bu durumları ben de aynen Sayın Bakanlarımız gibi “an-la-ya-mı-yo-rum”!
Herkesin şaşırdığı nokta şu: Bu ülkede Kemalistler devlet kademelerinde tasfiye edildikten; Y-CHP de, yeni Genel Başkanı ve yeni kadrosu eliyle kendini ideolojik olarak tasfiye ettikten sonra, insan iktidarı paylaşan Cemaat-İktidar ikilisinin tavırlarına bakıp “El insaf” diyor! Yahu bu devleti kuran kadrolar kendi elleriyle teslim bayrağını çektiler, daha ne istersiniz? Nedir bu paylaşamadığınız? Hangi yorganın kavgası? Lütfen “buldunuz da bunuyorsunuz” dedirtmeyin adama! Siz dikensiz gül bahçesini de elde etmişsiniz de, bu sefer “bizim takımda kimin gülü en iyi kokar?” kavgası mı yapıyorsunuz?? Şimdi kendi marifetleriyle tasfiye olmuş Kemalist kesimden kulağıma gelen esprili sözleri size aktarayım: “Biz yıllardır bunlarla baş edemedik, çıkış biletini elimize verdiler de, ister misin şimdi şu son düelloda kendileri birbirlerini bir anda yok ediversinler?
Yok daha neler! Onlar bizden akıllıdır! Nasıl olsa birileri ortaya çıkıp arabuluculuğa soyunur… Ne yani, tam yüzüp kuyruğuna gelmişken, şimdi olacak şey mi bu? Bir kere yandaş gazetecilerin kafası karıştı! Kimi tutacaklarını şaşırdılar. Bu durum, ulusalcı köşe yazarlarının yeni büyük malzemesi Mehmet Altan vakasını (!) bile fena halde solluyor! “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” derler ya! Tam o durum işte. Ne okyanus ötesini incitsinler, ne de iktidara saygısızlık yapsınlar! İşte bu nedenle TV’lerde bu konuda yorumları dinliyorum da, bir şey anlayamıyorum. 15 dakika konuşuyorlar da, kime haklı demiş oldular, sezilemiyor! Hani konu Ergenekon olduğunda coşup bol keseden atıp tutarlardı ya, işte öyle bir netlik yok ortada. “Efendim, hak hukuk başbakan, tabii şimdi” falan filan. Tabii programcılar da sıkışmış, pek soramıyorlar: “Hani yargı bağımsızdı, soruşturma gittiği yere kadar giderdi, hiç kimse dokunulmaz değildi, yargı süreci yalnız izlenirdi?” “Haşa, olur mu canım, biz o lafları mesela Genel Kurmay Başkanı, muhalefet, gazeteciler, yeni Türkiye’yi anlamayanlar için söylemiştik” mi diyorsunuz? Eh, haklısınızdır belki! Bir de diyorlar ki “Efendim, MİT gizli çalışır, bilgilerini ifşa etmek suçtur” İyi de, TSK’nın “kozmik oda” ları neydi?
İşte bazı yaratıcı fikirlerle burada bir katkı sunmak istiyorum. Öncelikle ta İsrail’e, ABD’ye, AB’ye, dört bir yana saçılan potansiyel çıkar hesapları ve girift ilişkilerde bu maçta kimin eli kimin cebinde belli değil. O kadar belli değil ki, ulusalcılar bile, kimi tutmaları lazım geldiği konusunda bu düğümü çözemiyorlar! Aslında bu iç kavgayı bir an önce bağlasalar, bundan sonra dışarıdan fena görünen bu krizleri engelleyecek formül var! Hani yeni Anayasa hazırlanıyor ya, işte orada dersin ki “savcılar artık Başbakan’ın talimatıyla soruşturma açarlar veya kaparlar” böylece o nahoş sahneler, “aç-kapa-sürül” son bulur. Hatta bu hat geliştirilebilir. Yok işte Deniz Fener’i savcılarının yaşadıkları, MİT savcılarının gördükleri, hatta Ergenekon hâkiminin başına gelenler… Ne gerek var bunlara? Başkanlık sistemi, merkezi karar, temiz iş! Bizi böylesi paklar. Böylece sorun kökten çözülür, kimse de “Yargıya müdahale edildi mi, edilmedi mi” diye ukalalık taslamak zorunda kalmaz! Nasıl olsa gerisi, Toroğlu’nun deyimiyle “Lafonten’den masallar”!

12 Şubat 2012 Pazar

BİR FENERBAHÇE KABUSU / Bedri Baykam


Maçın kırılma anı, ya da tuzla buz olma anı konusunda kimsenin bir tereddüdü yok. Dakika 44, Fenerbahçe kendi sahasından top çıkarmaktadır. Top Stoch’a gelir. Stoch aynen rakip kaleye asist yapar gibi, geri döner ve… kendi ceza sahasındaki Sernat’ı bulur. Sernat, “al da at” der gibi gelen bu hediyeyi, ters çevirmez ve cezayı nefis bir vuruşla keser. (Herhalde dünya haber kanalları, bu jeneriklik asistin hakkını vereceklerdir!) Bu ilk golün ardından devrenin son anlarında Fenerbahçe can havliyle kendini rakip sahaya atar. Ama Alex’den Serdar’a kazandırılamayan top 7 saniyede gol olarak Fener ağlarına dönüş yapar. 2-0.
Aslında bu gol hakkında söylenecek çok şey var. Dün Karabük, hep hızlı kontrataklarla Fener ceza sahasına girerek buna benzer başka pozisyonlarda da gol şansları buldu. Fenerbahçe ise yine ısrarla kendi sahasından sözde kontratağa kalkıştığında, o hantal, alaturka paslarla, hareket etmeye çalışan 1000 tonluk tırlar gibiydi.
2. Yarıda futbol Tanrıları, 66 ve 67. dakikaları arasında iki duran toptan o kara dakikanın bir rövanşını vermek istedi sarı-lacivertlilere… Alex, zor olanı yaptı, frikik’i gole çevirdi ama ardından ekrana fısıldadıklarımı duyamayıp farklı köşeyi seçince, penaltıyı kaçırıverdi. (Oldum olası solakların mükemmel frikikçiliklerine rağmen iyi penaltı atamayacağını tekrarlarım)
Hani gazeteler ballandıra ballandıra Semih’in kadro dışı bırakılışını anlattılar ya? Dün düşündüm de, Sow’un formasının içinde Semih olaydı, ne azarlar işitirdi yine… Senegalli santrforun yokları oynayışı tabii forma ve takıma alışamamak şeklinde izah edilebilir ama bir de şu var: kendisinin hep sırtı kaleye dönük olarak topla buluşması, ne kadar sağlıklıydı ki?( Fener’in öz evladı Semih, şu krizler yaşanırken harcanırsa büyük hata olur) Sarı lacivertliler mesela dünkü Karabük’lü oyuncuların hem kontratak hızını, hem topu (Mehmet Yıldız gibi) önlerine alıp kaleye bodoslama yönelişlerini iyice etüd etmeliler derim… Uzun lafın kısası, deplasman kabusu sürer, sürer, sürer!