20 Ocak 2016 Çarşamba

KURULTAY, CHP’NİN DNA’LARINI “ÇAKTIRMADAN” DEĞİŞTİRMİŞ!! | Bedri Baykam | 19.1.2016


SONUÇ BİLDİRGESİ SKANDALI-KONUŞTURULMAYAN BALBAY-PARTİ İÇİ MUHALEFETİ ÖLDÜREN “İNCE” AYAR-YOKSA BAYKAL DÖNEMİ BİLE DAHA MI İYİYDİ?-“OTORİTER” KARAYALÇIN’IN DİVAN ZAAFLARI --HEPSİ BURADA!
19.01.2016
KURULTAY SONUÇ BİLDİRGESİ” SKANDALI
CHP Kurultayı hakkında bu uzun yazıyı toptan okumadan önce, akışta daha sonra gelecek olan skandal gelişmeyi baştan vereyim de, siz tembellik etseniz bile öğrenmiş olun. Öncelikle sandalyenize sıkı oturun, aman sakın düşmeyin!
Ortada abartılı bir durum var. Cumartesi günü iki arada bir derede, CHP’nin meğer ana kurucu felsefesi ve tüm DNA’ları ile oynanmış! Hani mecburen okumadan imzaladığınız banka kredi kartı sözleşmeleri var ya... İşte aynen onun gibi bir durum. Cumartesi Divan’dan okunduğu iddia edilen ama orada olmama rağmen farkına varmadığım ve insanların yüzde doksanının duymadığını, duyanların da içeriğini anlamadan dinlediğini itiraf ettiği bir “Kurultay Sonuç Bildirgesi” var. Orada “geçirilenler” arasında 6. ve 11. maddeler bakın ne diyor: Madde 6: “(...) Yerel yönetimler güçlendirilmeli, bu doğrultuda ilk adım olarak Avrupa yerel yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki şerhler kaldırılmalıdır”.
Madde 11: “(...) Kürt sorunu eşit yurttaşlık temelinde, milletin temsil edildiği TBMM zemininde toplumsal uzlaşma ve ortak akıl ekseninde çözülmelidir”. Yani ne olmuş biliyor musunuz? Delegeler o gürültülü ortamda tüzük maddelerine odaklanmışken, saatte 190’la mekanik bir sesle okunarak meğer o salonda Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kimyası değiştirilmiş, İmralı ayarına getirilmiş! Yani ÖZERKLİK, yani EŞİT YURTTAŞLIK gibi kavramlar, siz uyuklayarak maç seyrederken damardan zerk edilmiş! Bir uyanmışsınız ki, cinsiyet değiştirmişsiniz! Anayasa’nın dokunulmaz ilk 4 maddesi, o dev salonda bulunan CHP delegeleri, üyeleri farkına varmadan, ruhları duymadan, CHP Kurultayı’nda yenilmiş, yutulmuş, süpürülmüş! Lütfen herkes kendine gelsin! CHP’ye, Atatürk’ün Cumhuriyet’i kuran iradesine kimlik değiştirtmek bu kadar kolay mıdır? Böyle oldu-bittiyle alelacele okutulup değiştirilecek basit bir detay mıdır? Bir Parti’yle, bir halkla, ulusla bu kadar alay edilir mi? Hemen yeni Parti Meclisi’ni alarm zilleriyle ivedi toplantıya çağırıyorum! Bu sonuç bildirgesi derhal iptal edilmelidir ve kabul edilemez! Kılıçdaroğlu ekibi, bu konuları, bu sonuçlara ulaştırmak istiyorsa, bunu gümbür gümbür, açıkça, gücü yetiyorsa savaşını Parti içinde (ve dışında) vererek yapmaya mecburdur! Bunlar satır aralarında geçiştirilir, yutturulur haplar olamaz!

PEKİ BAŞKA NELER OLDU?
Şimdi gelelim bu dramatik gelişmeden önce ve sonra yaşananlara... 35. Olağan Kurultay’da da yine ne yazık ki umut, heyecan ve ruh yoktu. Kılıçdaroğlu’nun ekibine sorsanız, eminim yine “her şey güzel geçti” derler. Çünkü halkın beklentileri ile Parti yöneticilerininki hiç uyuşmuyor. Başta CHP üye ve seçmenleri olmak üzere, halk “Yeni CHP” ile değil “Yeniden CHP” ile heyecanlanmak istiyor. (ilk bu sloganı kullanan kimdi?) “Nasıl iktidar oluruz?” sorusuna somut yanıtlar duymak istiyor. Parti içi demokrasi sorunlarının toptan aşılıp bir daha gündeme gelmemesini bekliyor. Ama bunlar bir türlü olamıyor... Emin olun, bu Kurultay’dan önce yine safça küçük umutlarım vardı. Hatalardan dönülecek, gerçekten halkın sesi ve eleştirilerin içerikleri değerlendirilecek filan falan... Ne gezer? Eski tas, eski hamam sürüyor. Hem de beteriyle!
Kılıçdaroğlu, Kurultay konuşmasını yaparken delegeler arasında pek dinleyen yoktu. Zaten kimin ne dediğiyle, neyi savunduğu ya da eleştirdiğiyle ilgisi o kadar yok ki, kendisi de, iki yılda bir tüm CHP örgütünün bir araya gelebildiği tek fırsat olan Kurultay’da konuşmasını bitirir bitirmez yine salonu terk etti. Hem de RTE’ye yönelttiği “sokakta halkının arasında korumasız gezemiyor” eleştirisinin bir benzerini yapıp, başkanı olduğu partinin Kurultay salonuna en az 20 kişilik koruma ve yakın örgüt çemberinde acilen girip çıkarak... Konuşması, adet yerini bulsun diye yapılan bir “ana gündem maddesini baştan savma işlemi”ydi sanki. Nerede 2010’da ilk defa Genel Başkan seçildiğinde salonu heyecandan köpürten Kılıçdaroğlu, nerede geçen hafta sonu izlediğimiz Kılıçdaroğlu! Ne yazık ki yine anladık ki, halkın nabzını tutma, tabanını dinleme, değerlendirme ve hatalardan ders alma kavramları Kılıçdaroğlu’nun “fıtratında” yok.
DEMOKRASİYİ SEVEN KİM VAR DEMİŞTİNİZ?
Yeminle söylüyorum, bu ülkede demokrasiyi seven belki de hiç kimse yok! Konu yalnız RTE veya AKP değil. CHP’de de yönetim Mustafa Balbay’ın aday olamaması için elinden geleni yaptı. Bu konuda İl Başkanları ve delegelerin hissedilir bir Genel Merkez baskısına alındığının aksini söyleyebilen var mı? Kendi içinden teorik olarak bile alternatif çıkaramayan bir Parti haline getirdiler artık CHP’yi. Balbay’ın bal tadında yapabileceği müthiş bir konuşmayı böylece engelledi CHP. Tüm yöneticiler kaleyi iyi korudukları için gurur duyabilirler! Sayın Kılıçdaroğlu’nun “seçildikten sonra” (!) en azından delegelere yönelik bir teşekkür konuşması bile yapamamasının ardında, bu bilinçaltı suçluluk hissi olmalı! Ama bir de bugün grup toplantısında başka bir yorum yaptı Kılıçdaroğlu: “Biz Partimize 1. sınıf bir demokrasi getiriyoruz, mesela kimseyi kapının dışına koymuyoruz” dedi. Bundan da anlayacağımız şu: Balbay, 130 imzayı toplayamamasına üzülmesin. Kapı dışarı konmadığına sevinsin!
Balbay’ın hissettiklerini herhalde bugün Türkiye’de en iyi anlayabilecek kişi benim. Baykal’ın CHP’si de 2003’te benim emeklerimi, yurt gezilerimi ve hazır plan-proje ve tüzük devrimi önerilerimi hiçe sayarak, Türk siyasi tarihinin gördüğü en büyük hukuksuzluklardan birine imza atmıştı. Gerekli imza sayısının (%5) iki mislini toplamama rağmen, Genel Başkanlık seçimine 1 saatten az kala Kurultay’da bir tüzük değişikliği ile bu rakamı, ek bir sürü zorluk getirerek %20’ye çıkartmış, bu faşizan değişikliği de hemen oracıkta uygulamaya koyuvermişti. O günkü yönetimin o Kurultay’ı kaybetmemek için bulabildiği tek yöntem, masayı böyle yerle bir etmekti! İşte 24 Ekim 2003 tarihinden beri, CHP’de bir tek kez daha rakipli bir Genel Başkan seçimi ne mantıklı, ne legal ne de huzurlu bir şekilde yapılabildi. Bu sefer de Balbay’ın ekarte edilmesiyle önü boşaltılan Kılıçdaroğlu, kendisini başkanlığa öneren zorlama imzalardan 110 adet daha az oyla, 990’la seçildi. Bunun ağır nedenleri üzerinde dikkatlice düşünmeli... Kılıçdaroğlu, Baykal ve ekibinden, Parti’de dizginleri kimseye ödün ve nefes bırakmadan elinde tutmayı iyi öğrenmiş. Ama Baykal’ın hiç olmazsa imajını havada tutan hazır-kıta alkışçı, “Baykalcı” ekipleri vardı. Bugün artık o işleri ağız tadıyla sürdürecek bir ekip bile kalmamış ortalarda! Dolayısıyla Genel Başkan, medyada duyulduğu gibi şayet üç büyük kentin İl Başkanlarını toplayıp “ben sizin yüzünüzden listemin yarısını deldirdim, suç sizde” diye yakınıyorsa, bence aynaya bakıp kendi kendine sormalı: “Ben gerçekten Türkiye’yi her konuda en iyi idare edecek kadroları mı seçiyorum, yoksa Parti’yi elimde tutmak için elzem olan ekibi oluşturmakla mı yetiniyorum?”. Yine Parti’nin yayınladığı Kurultay Sonuç Bildirgesi’ne dönersek, 4. madde şunu söylüyor: “Siyasi Partiler Yasası ve seçim yasaları, milli iradenin kusursuz temsilini sağlamak üzere değiştirilmeli, lider sultasına son verilerek milletin vekilini milletin seçeceği, halkın iradesinin Meclis’te baraja takılmadan temsil edilebileceği demokratik siyaset rejimi getirilmelidir”. Bu konuda samimi olan bir Parti, kendi uyguladığı yöntemlere bakmadan bu cümleleri kuramaz. Parti’de iktidar, iç muhalefetini ofsaytta bırakıp, haklarını gasp etme anlayışını artık terk etmeden bu büyük cümleleri kullanamayacağını bilmeli, kendi iddialarının gereğini yapmalı.
Şunu eklemekten kendimi alamıyorum: Türkiye ligine bakarak milli takım için on biri seçecek olan bir teknik direktör Kılıçdaroğlu gibi davransa, Türkiye Futbol Federasyonu kendisine iki ay içinde “yolunuz açık olsun, güle güle” derdi!
MUHALEFETİN AYAĞINDAKİ PRANGA: MUHARREM İNCE
Aslında Balbay’ın veya başka adayların önünü kesen kişi, Kılıçdaroğlu’ndan çok Muharrem İnce oldu. İki dönemdir kendisini Kılıçdaroğlu’na rakip gösteren İnce, aslında 4 yıldır Kılıçdaroğlu’nu koruyan gizli güç haline dönüştü. Parti‘de yönetimden memnun olmayan delegelerin saygı göstererek önünü açtığı İnce, tüm bu süreçte gösterdiği egosantrizm, diyalog ve dayanışmadan yoksun tavır ve buna karşın ortalığı doldurduğu yanılsamasını veren medyatik şov politikalarıyla gerçekten sonuç alabilecek bir muhalefetin dayanışma içinde oluşmasını net olarak engelledi. İnce’nin, Kılıçdaroğlu ile ilgili eleştirilerini ilk üç dakika dinleyen biri muhteşem bir rüzgar kopacak diye bekler, ama boşuna... Ne bir plan, ne bir proje, ne muhalefetin diğer isimleriyle ne de katkı vermek isteyenlerle bir temas... Benim 2004’te çıkan ve Baykal dönemini eleştiren “Korku İmparatorluğu” kitabımın adını sloganlaştıran kısır ve spotlarla süslenmiş bir söylem, hepsi bu... Gerisine girmeyeceğim. Ama özetle, koca bir zaman kaybı var ortada. Dolaylı olarak bu şekilde koruma altına alınan Kılıçdaroğlu ve ekibi, İnce sayesinde yine ikinci defa karşısında ciddi bir muhalefet bloku görmekten kurtuldu. İnce ortalığı velveleye verip ateşledikten sonra, desteğini başka hiç bir adaya devretmeden, kendini adım adım pasifize etti ve çekildi. Umarım CHP’de yeni bir yönetim anlayışı arayanlar artık bu gerçeği görebilmişlerdir ve iki yıl sonra aynı “İnce ayar” hatasına 3. kez düşmezler.
BU KURULTAY’DAN ARTA KALAN İNCİLER...
Murat Karayalçın, ne yazık ki Kurultay’ı hiç iyi idare edemedi. Öncelikle teneffüste gürültü yapan öğrencileri azarlar gibi, her Kurultay’da olduğu kadar kulis yapan delegeleri azarlaması, zavallı davulcunun bile bundan nasibini alması abartılı ve gereksiz bir otorite arayışıydı. Gören kendisini ilk defa CHP Kurultayı izliyor sanabilirdi. Öte yandan beş dakika ile sınırlı konuşmalarda uyarısına rağmen neredeyse 20 dakika tekrarlarla konuşan Gamze Akkuş İlgezdi’ye söz geçirememesi ve hepsinden önemlisi kimsenin bir şey anlamadığı tüzük değişikliklerini oylatırken -Sabri Ergül’ün ikazlarından sonra- iki dakikada orada bulunan 724 (!) delegenin boyunlarındaki kartları sallamalarıyla (!) EVET’lerini gördüğünü iddia edebilmesi, fazlasıyla şaşırttı. Parti’de yine Genel Başkan baskı ve otoriter yönetiminin önünü açan bu maddeler, daha çok baş ağrıtır. Ayrıca birçok kurultay katılımcısı ve bana göre, o anda o tüzük önerisine EVET diyen en fazla 350-400 delege mevcuttu salonda. Hangi elektronik göz ve hokus-pokusla bunu iki dakikada yapabildi, merak ediyor insan! 8 kişi hayali olarak kafalarında paylaşsalar bile, 724 delegeyi saymak, herkese 1 saniye düşse dahi en az 724 saniye, yani 10 dakika civarında sürerdi! Mühim olan tüzük değişiklikleri yapmak değil, bunları toplumun arzu ettiği yönde, demokrasi yönünde kullanabilmek. Aynen daha önceki Baykal ekibi gibi, tüzük değişikliklerini Parti içi “darbe” yapmak, Kurultay Divanı’nı da kendisine en taraflı hizmeti sunmak için kullanıyor. Bazı işgüzarlar da, kraldan daha fazla kralcılık oynamaya kalkınca, Pazar günü bir skandal yaşandı. Oy kullanmaya geçildiğinde, Divan’da görev verilmiş bir haddini bilmez yüzünden imajı ağır sarsıldı Kılıçdaroğlu’nun. Divan’dan delegelere seslenip “diğer Genel Başkan listelerine prim vermeyin, onlar sahte ve hatalarla dolu, Genel Başkan’ın doğru listesini kullanın, oy verilecek liste bu” mealinden kelimelerini seçmeden mikrofonu eline alma cüretini gösteren zat, az daha Kılıçdaroğlu’nun devrilmesine neden olacak bir çeşit haklı isyana sebep oluyordu! Bu faşist ötesi “tek liste, tek lider” emrini verme küstahlığını gösteren bahtsıza ilk büyük tepkiyi gazeteci İmambakır Üküş verdi. Bunun ardından da yüzlerce CHP’li, solcu-devrimci kimliklerini bir an için hatırlayıp en ağır tepkilerle, ıslıklarla ve yuhalamalarla Divan’a yürüdüler. Belki de iki günlük Kurultay sürecinde, CHP’nin kendi kimliğini hatırladığı yegane an, orada yaşandı...

VERİLEN SÖZLER VE HER ŞEYE KARŞIN UMUTLAR...
İlk gün yaptığım konuşmada, tahmin edebileceğiniz Türkiye analizlerimden sonra Silivri’de yatan Can Dündar, Erdem Gül ve diğer tüm tutuklu gazetecilere selam yolladım. CHP’lilere şu soruyu sordum: “3. Havalimanı’na RTE adını verip, Atatürk Havalimanı’nı kapatmaya kalkarlarsa bunu seyredecek misiniz?”. Hep bir ağızdan “Hayır!” sözünü verdiler. Umarım o gün gelmez ve hatırlatmak durumunda kalmam. Bir de “CHP, %25’de patinaj yapacak Parti değildir, lütfen bu Parti’nin %40 alabileceğine inanmayan hiç kimse aday olmasın!” dedim. (Yarından itibaren youtube’da konuşmamı bulabilirsiniz).
İtiraf edeyim, aramızda yaptığımız sohbetlerde bazen “Yahu neye niyet, neye kısmet, acaba Baykal dönemi bile daha mı iyiydi?” diye birbirimize cidden sorduk. Bu Kurultay’ın en önemli getirisi, PM’ye başta Teğmen Mehmet Ali Çelebi, Ali Özcan, İdris Akyüz, Hakkı Akalın, Ali Özgündüz gibi sözünü esirgemeyecek ve eleştirel samimiyetine güvenilir birçok ismin girmiş olması. Bu negatif enerjili Kurultay’ın böyle bir örgüt tepkisiyle sonuçlanması, önemli bir artı puan. Kılıçdaroğlu’nu artık PM’de dikensiz bir gül bahçesi beklemiyor. Başta “Sonuç Bildirgesi” üzerinden bozulmaya çalışılan Parti DNA’sı olmak üzere, bu sorgulama ve rota belirleme kapasitesi, CHP’nin önünü belki açabilir diye ummaktan başka... çok farklı beklentilerimiz olabilir mi, günümüz Türkiyesi’nde?

Bugün ayrıca değerli dostum, Hrant Dink’in dinci-ırkçı-yobaz katiller tarafından katledilişinin yıldönümü. Onu sevgi ve saygıyla anıyorum.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.