16 Mart 2017 Perşembe
HOLLANDA KRİZİNDE İNEK SAĞMAK! | Bedri Baykam | 14.03.2017
Görünüşe bakılırsa hükümet şu anda çok kızgın! Hollanda’da yaşananlara köpürüyorlar, neredeyse dünya savaşı çıkaracaklar! Öte yandan aynı AKP’nin İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, Almanya ve özellikle Hollanda krizlerinin EVET oylarını 2 puan ileri taşımış olduğunu büyük bir keyifle anlatıyor. Askeri dille söylersek, Hollanda ile “it dalaşı” sürdükçe ülkede birileri avucunu ovuşturuyor. Haftalardır ülkede HAYIR tercihinin önde gitmesi, morallerini bozdu ve ne diyeceklerini şaşırdılar. Binali Yıldırım daha 4-5 gün önce “Durun daha %10 kararsız var” diye panik içindeki çevresine umut dağıtmaya çalışıyordu!
DÜŞMAN AVINDA AKP!
AKP, haftalardır düşmanını arıyordu. Herkese sataşıp durdu. Başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere herkesi denedi. Almanya ve Merkel ile ciddi bir çarpışma yaşandı yaşanıyor derken, aranan kan nihayet Rotterdam’da, en güzel şekilde bulundu! Birden müthiş bir rüzgar esmeye başladı! Gören Hollanda ile açık meydan muharebesine girme yolunda ilerlediğimize inanacak! Kimsenin aklına da, “Bir dakika yahu durun! Başbakan 2008’de yurt dışında seçim kampanyası siyasetini yasaklamıştı zaten” demek de gelmiyor! İşin en acıklı tarafı da bu! AKP, kendi yasakladığı bir faaliyeti unutup Avrupa’da neden istedikleri gibi at koşturamadıklarının hesabını sormaya girişti! Sokakta olay seyretmeye bayılan halkımızın heyecanlı tepkisi de hemen buna eklendi.
DEMOKRASİ KELİMESİNİ HATIRLAYANLAR
Demek ki bugünkü dersimiz demokrasi oluyor. Hollanda'da yaşananlara karşı CHP demokrasiyi var gücüyle ve yüksek sesle savunabilir. Siyasetçilere ve diplomatlarımıza reva görülen bu muameleye tepki verebilir. Bunu yaparken Türk siyasetçi ve diplomatlarının haklarını ve saygınlığını koruma amacıyla hareket edebilir. Yıllardır bu değerlerin arkasında durduğu için bir inandırıcılığı da olur. Ama AKP’nin, Avrupa’da gördüğümüz muameleye yaptığı itirazın hiçbir inandırıcılığı olamaz. Çünkü bu partinin, yalnızca bu referandum sürecinde halka layık gördüğü şiddet değil, tüm geçmişi buna mani! AKP’nin ömrü, demokratik değerleri kanırtmakla geçti. Hani şu tramvay olarak gördükleri demokrasiden söz ediyorum. Hadi, itiraf etsinler... Artık o tramvaydan inme vakti geldiğine inanıyorlar zaten!
Sonuçta Avrupa’da, özellikle Hollanda’da yaşanan müessif olaylar, aylardır Türkiye’de arayıp bulamadıkları ağır bir provokasyon fırsatı olarak çıktı karşılarına. Şimdi bunu tepe tepe kullanarak, halkın milli duygularını istismar ederek, bu yöntemle referandumun gerçek konusunu unutturmak ve akılları milli duyguların heyecanıyla karıştırmak istiyorlar. Bunda da bir miktar yol kat ettiler... CHP’nin bu antidemokratik referandumun hiçbir zerresini halkımızın unutmasına izin vermeden bu basit taktiği deşifre etmesi lazım. Fakat henüz bu konuda onlardan da sesler gür olarak çıkmıyor! Tek söz ettikleri şey “yaptırımlar daha büyük olmalıydı!”. Aslında bu tavır, halkın gözünde olan bitenin yanıtı değil. Ana konuyu dağıtmak, unutturmak ve kendisini yine ağır şekilde mağdur göstermek AKP’nin esas hedefleri... Bakın nasıl:
REFERANDUM KONUSUNDAN UZAKLAŞTIRMA!
Türk halkı, siyasetçisine ve bayrağına yurtiçinde/yurtdışında sahip çıkmak için sokaklara düşerken, Avrupa’nın sanki EVET oylarını patlatmak için ortaya koyduğu akıl almaz şiddet dolu tavır büyük bir fırtına ve bulanıklık getirdi. Siyasal gelgitler ve fırsat kullanımlarında eksper olan Erdoğan’ın böyle bir durumu lehine çevirmeye kalkışmaması zaten düşünülemezdi. Halbuki bu olayların hiçbiri, anayasal taleplerin meşrulaştırılması ve mağduriyet üstünde aklanmasının bir vesilesi olamaz! Keşke herkes bunu bilebilse ve bu ayrımı net olarak yapabilse.. Başta CHP’nin “Avrupa’da yaşanan olayların başından bu yana demokrasi ve özgürlüklerden bahseden RTE ve AKP’nin, yeni anayasa değişikliğinde demokrasinin ‘D’si bile yok” diye, yeri göğü inletmesi lazım! Ama görüyoruz ki onlar bile hala biraz mağdurun yanında yer alma doğal refleksinden gidiyorlar: evet bu gerekli ama nereye kadar? Kalkıp CNNTürk’te Prof. Hasan Köni’nin yaptığı gibi, “Evet, CHP’de mağdurun yanında yer aldığını göstermek için bu tavra girdi” diyecek halimiz yok. Aynı CHP, Avrupa ile yaşananları umursamayıp kendisi Avrupa davetlerini kullanmaya devam etseydi, bunu AKP nasıl kullanırdı ve hatta o zaman Köni veya diğer profesörler veya kamuoyu ne derdi? Allah göstermesin, düşünmek bile istemiyorum!
Sonuçta tam zamanında sandukadan çıkarılan ve AKP’nin imdadına yetiştirilen bu nur topu gibi Hollanda krizinde, CHP kararlılıkla AKP iktidarının arkasında durdu. Ama Türk kamuoyu, üç yıl önce Avrupa Parlamentosu’nda Kılıçdaroğlu’nun randevusunun iptal edilmesi üzerine “Bizi rezil eden Kılıçdaroğlu’na Avrupa’da siyaset yasaklanmalı’’ dendiğini ve bu olayın CHP’yi aşağılamak için nasıl kullandığını ve Avrupa’nın yanında yer aldığını ne kadar hatırlıyor? Bunu da göz önünde bulundurduğumuzda, AKP’nin tutarsızlığı daha da ayyuka çıkıyor! CHP genel değerlendirmede demokrasinin tutarlı bir bekçisi olduğu için eminim yarın aynı şeyi tekrar yapar, bundan şüphem yok. Ama mühim olan şu: Kendisini çok kurnaz sanan bir rakibe karşı, centilmenlik ve milli dayanışmanın sınırları, nerede başlıyor, nerede bitiyor? Çünkü son bir haftadır artık kamuoyunda referandumun içeriğinden söz eden yok! Konumuz sanki yalnız haçlı Avrupa’ya karşı yaptığımız kılıç kalkan maçı...
DEMOKRASİNİN DOĞAL DÜŞMANI: KAĞITTA VE SAHADA
AKP hem içler acısı diktatörlük yasasıyla, hem de teklif ettiği tek adamlık devlet yapısıyla ve tüm geçmiş siciliyle demokrasinin teorik olarak da en büyük karşıtıdır. Sokaklara baktığımızda savunduğu HAYIR fikrini yaymaktan başka suçu olmayan halka reva gördüğü “dayak, cop ve biber gazı” ile fiili olarak da yine demokrasinin en büyük düşmanıdır!
Tabii bütün dünya artık bildiği için AKP yurtdışında demokrasi lafını her ağzına aldığında alay konusu olmaktan öteye gidememektedir. Onun için mesela yurt dışında konu Türk insanı ve Türk siyasilerinin insan haklarını savunmak olduğu zaman, onlara “gölge etmeyin de bırakın bu değerleri şiar edinmiş parti savunsun -ki Avrupalılara da dinlemek düşsün” demek lazım!.
AKP, bıkıp usanmadan sokakta herkese omuz attı, sataştı; başta CHP olmak üzere, muhalif partilere, üniversite öğrencilerine, her yaştan Atatürkçü halk kitlelerine... Buna rağmen istediği sonucu elde edemedi. Şimdi göz göre göre ipleri gerip Hollanda ile bilerek gerecek ortamı yaratıp, savaş çıkmış gibi bir hava yarattıklarında, inandırıcılıkları tabii ki kalmıyor. Demokrasilere yakışmayan bir tavırla bütünleşmiş bir parti. Şimdi de Hollanda olayını, iç politikada malzeme haline getirip, referandum konusunda uyanıkça işliyor, olayı Müslümanlar ve haçlılar arasında bir savaşa çevirmeye kalkışıyorlar. Şaşırıyor muyuz? Hayır. Dediklerinde çok samimiyseler, Binali Bey’in oğlu da Hollanda’daki şirketlerinin mallarını satıp kepengi indiriversin...
AKP’LİLERİN ÇOCUKLARI, HALKIN ÇOCUKLARI: 8 FARKI BULUN!
Kemal Kılıçdaroğlu bunları savunuyor diye Sn. Başbakan üzülmesin... Aslında bence Başbakan CHP’ye güvensin ve CHP’nin arkasında dursun. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacak: Hem Avrupa’nın gözünde inandırıcı bir avukat olacak, hem de pek yakında rahatlayarak görecek ki ana muhalefet partisinin önderliğindeki HAYIR oylarıyla, koltuğunda oturup tüm yetkileriyle yoluna devam edecek.
Yalnız kendisine bu vesileyle hatırlatacağım önemli bir veri var: Yıldırım, etrafındaki kötü örnekleri izlemesin. Görecek ki, şayet bir gün CHP’de siyaset yapmaya kalkarsa, CHP iktidarında bakan yakınlarının ve bakan çocuklarının para musluklarının başında oturmadığını, hiçbir şekilde oturamayacağını görecek... Aynen her medeni demokrat ülkede olduğu gibi! Kim bilir belki bir gün bu iktidarın mensupları, bu sorumsuz tavırlarından dolayı Türk halkının önünde pişmanlık duyacaklar, belki özür dileyecekler! Bu da benim rüyam olsun!
Halbuki yıllardır ezilen ve gerçek mağdur olan halkımız... Onların da çocukları için ne arzuları ne umutları var. Ama çoğu zaman onlar günümüz Türkiyesi’nde eve haftada bir bile et götüremiyorlar... Peki AKP’liler şu günlerde gençlere ne vaad ediyorlar? Bu anayasa tasarısıyla milyonlarca gence “18 yaşında milletvekili olacaksın” diye sahte rüyalar sunuyorlar. Önerdikleri 600 yetkisiz ve etkisiz sözde milletvekilliğinden kaçını 18-24 yaş arası gençlere verecekler dersiniz? 20 koltuğu mu? 30 koltuğu mu? Yoksa 40 mı? 10 milyonda 40! Peki bu 40 koltuk, hangi bakan çocukları, aile efradı ve yandaş iş adamı mahdumlarına ayrılacak? Hani şu askere gitmeyeceğini gururla üstüne basa basa söyledikleri bu imtiyazlı çocuklar, hangi şanslı ailelerin fertleri olacak? Belki göstermelik piyangodan bir de bekçi çocuğunu eklerler kervana, rüyaya bir parmak bal çalmak için! Bu soruların cevabını da verecekler mi? Bu nedenle gençlerimize sundukları o sahte rüyaları perdelemek için onlara duyduğu alerjiden dolayı gaf düzeyinde anti-demokratik tepkiler veren Avrupa’yı kullanmaya devam ediyorlar!. Halkın gözünün içine bakarak “yargı artık yalnız bağımsız değil, üstelik bir de tarafsız olacak” diye her zerresini kendiniz seçtikleri Yüce Divan ve Anayasa Mahkemesi üyeleriyle Cumhurbaşkanı’nın da denetim altında olacağı hikayesini utanmadan etrafa yaymaya devam ediyorlar. Yüzlerce katrilyon liralık bütçeleri, Danıştaysız, Sayıştaysız, hesapsız, kitapsız, her gün başka biri tarafından kandırıldığını kendisi itiraf ve kabul eden bir adamın eline ve insafına mı terk edeceksiniz? İşte AKP’nin istediği Türkiye: kontrolsüz, denetimsiz, kaderine terk edilmiş, bir insanoğlunun yapacağı yeni bir hatayla transatlantik gibi savrulmaya ve batmaya mahkum olabilecek bir acınası ülke! Bu mudur Atatürk’ün bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti? Sözüm meclisten dışarı, bu soruların yanıtını herkesin vicdanına bırakıyorum. Bu tasarı yasalaştığı takdirde bu ülkede yolsuzluğun sokakta her hangi bir yerde nefes almak kadar kolaylaşacağını, önünde hiçbir engel kalmayacağını göremeyen tek kişi var mı?
Düşün bu halkın yakasından, kullandığınız tüm nimetleri size vermiş olan bu Cumhuriyeti hırpalamaktan, çeşitli sıfatlar taşıyan siyasilerinizin ağzından her gün onu aşağılamaktan ve ona hakaret etmekten vazgeçin! Halkımızın yurtdışında sahip çıktığı değerler o bayrak, o vatan sevgisi ve bu Cumhuriyet’in ta kendisidir. Bunları kullanarak üretebileceğiniz karanlık sis bombalarıyla 16 Nisan için beyhude kazanım çabalarına girmeyin. Yüzünüz kızarmadan Hayırcılara “PKKcı, FETÖcü, terörist” dediğinizi de ibretle izliyoruz. Şimdi sıra onlara “Hollandalı” veya “ABci” mi demeye geldi?
Türk halkı sandığınız gibi saf değil ve “uyanık ve atik geçinen kurnazlara” gereken dersi sandıkta eminim verecek...
10 Mart 2017 Cuma
NEW YORK’TA REFERANDUM’DA SÜRPRİZ OLMAYACAK! | Bedri Baykam | 09.03.2017
Bu yazıyı aslında geçen hafta Amerika’dan yazmayı düşünmüştüm. Ama sayfamı izliyorsanız, bildiğiniz gibi daha acil bulduğum Trump’ın şaibeli Rusya ilişkileri hattını yazınca, Amerika notları bir hafta gecikmeli ulaşıyor elinize... Aklınızda olsun, bu olay yakın bir gelecekte Trump’ın felaketi haline dönüşüp yeni dönemin Watergate’i olabilir. İzlemeye devam edelim!
DOĞU YAKASININ HİKAYESİ
Washington, New Jersey ve New York, yani Doğu Yakası’nı içeren gezim, bir hafta sürdü. Esasında bunun 5 günü, New York’ta geçti. Bir sanatçı olarak gençliğimden beri beni en çok heyecanlandıran şehirdir “Büyük Elma”... Her sanatçıyı, her gösteri sanatçısını, her iş insanını en çok heyecanlandıran şehirdir... Yazının sonunda bu nedenlerle New York’a ayrı bir paragraf ayırırız. Ama bunun öncesinde, şu meşhur “referanduma doğru” günlerinin oralarda nasıl yaşandığını size aktarmak isterim.
MUSTAFA BALBAY VİZESİNİ GECİKTİRİNCE...
Washington DC ve New Jersey konuşma davetlerim orada faaliyet gösteren Türk Vatanseverler Birliği tarafından yapıldı, organizasyonu onlar üstlendi. Son derece candan dostlarla bir arada olduk. Birliğin Başkanı Murat Kutluğ, Gönül Messana, Zeynep Mc Gowan, Varol Akcin son derece yakın davrandılar ve güzel bir iş çıkardılar. Panellerin moderatörlüğünü, İstanbul’dan beraber seyahate çıktığımız Gülgün Feyman yaptı. Aslında her iki konuşmada sevgili değerli dostum Mustafa Balbay’ın yanımda olması lazımdı ama vize sorununu zamanında aşamadığından son anda bir sürprizle bu turneye katılamadı. Fakat kendisinden yine de beni yalnız bırakmamasını rica ettim ve Mustafa bu faaliyetlere zamane elektronik/dijital yöntemleri ile bir ekrandan katıldı. Böylece hem kendisini duymak isteyenleri mutlu etti, hem de beni kırmadı. Mustafa ile çok sık görüşmeyiz ama birbirimizi çok severiz. Cumhuriyet sayfalarından başlayan dostluğumuz hep gelişerek gitti, ardından Mustafa da CHP kadrolarına katılınca, bağlarımız ve dayanışma hatlarımız biraz daha sıklaştı. Ardından da maalesef Ergenekon yılları geldi. Mustafa’yı, koğuş arkadaşı Tuncay Özkan’ı ve daha nice aydın dostumuzu haksız yere FETÖ kumpası ile özgürlüklerinden ve ailelerinden koparan... İşte o yıllar, aramızdaki bağları en güçlendiren dönem olarak kaldı. Arkadaşlarımın bu şekilde aramızdan alınmasına isyan eden sayısız Atatürkçü’den biriydim. “İçim Parçalanıyor” başlıklı bir sergi açmıştım 2010-11’de... Orada tüm aydın dostlarımın, kardeşlerimin bu parçalanmak istenen yurdumuzda resimlerini yaptım. Aralarında tabii Mustafa da vardı... Silivri’de onları ancak uzaktan görüyorduk, selamlaşıyorduk. Kavramsal sarılmalarımız vardı. Bundan yalnız 1,5 yıl önce HSYK Baş Müfettişi bir beyefendiden öğrenecektim ki, o yıllarda, şimdi FETÖ tutuklusu olan Ali Fuat Yılmazer, can dostlarım hakkında yazılan uydurma fezlekeleri benim içinde kaleme almış; hayatta hiç tanışmadığım, hatta adını duymadığım alakasız kişilerle beni kağıt üstünde buluşturup en inanılmaz uyduruk hikayeleri yazmış da yazmış.. O belgeyi elimde tutarken, insanlık adına utandım... O rezil ve utanılası günlerde her an başımıza gelebileceğini bildiğimiz bu sahte davalar, meğer tam teğet geçmiş ve ben de arkadaşlarımla hücre ve ya koğuş komşuluğunun eşiğinden dönmüşüm.
Neyse, pardon, içimden geldi anlattım size o hüzünlü Silivri buluşmalarımızın eksenini... Biz dönelim Amerika’ya...
AMERİKALI TÜRKLERİN AKLI FİKRİ REFERANDUM!
Ben de daha önce onlardan biriydim. Yani “Amerikalı Türk” denen insanlardan biri sayılabilirdim. Çünkü 1980-1987 arası California’da yaşadım (Tabii Türk pasaportuyla). Yurt dışında yaşayan Türkleri, Türkiye’de yaşayan Türkler küçümsemeyi severler. “Ne yaşıyorsak, zaten biz yaşıyoruz”- “Onlar ne anlar ki?”- “Sana ne kardeşim, senin umurunda mı sanki?”- “Onlar zaten bizim sorunlara Fransız” cümleleri sık sık kullanılır. Bu tavrın arkasında, yurt dışında yaşayan Türklerin, ister “Almancı”, ister “Amerikanyalı”, ister “Frenk” olsun, kendi çıkarlarını düşünerek göç etmiş şanslı ve ego dolu birer insan olduğu önyargısı vardır. Bilinçaltında da olsa bu düşünce gelir yerleşir.
İşin esası farklıdır tabii... İster eğitim, ister iyi bir iş, ister aşk, hangi sebeple olursa olsun yurt dışında yaşamaya başlamış “gurbet Türkleri”, aslında akrabaları, arkadaşları ve akılları Türkiye’de kalmış insanlardır. Çoğu, ülkede yaşanan her gelişmeyi endişe içinde elinden geldiğince takip eder. Orada, Ankara’da, İstanbul’da, Yatağan’da, Alanya’da, Zonguldak’ta olamamak, her şeye anında müdahale edememek onları kahreder. Aslında yaşamdan çok fazla şey beklemezler. Ne kendi ülkelerinde, ne yaşadıkları yerde, kavga-savaş olmasın, huzur olsun, özgürlük olsun... İşte şu anda da Amerika’da yaşayan vatandaşlarımızın da en büyük derdi referandum. %80 civarında “HAYIR” oyu verme eğiliminde oldukları ve AKP’nin bunu durduramadığını, ABD’de zayıf olduğunu bilmesine ve birçok etkinlik düzenlemesine rağmen durumu düzeltemediklerini her yerden duydum. ABD’deki Türkler, inanın salt 16 Nisan’a odaklanmış olarak yaşıyorlar. Bu hafta sonu Cumartesi günü İstanbul’da Piramid Sanat’ta Avukat Celal Ülgen, yazar Ümit Zileli ve benim katılımımızla yapılacak olan “Referandum Sonucu neler getirebilir?” başlıklı panel, ABD’li Türklerin yoğun olarak izledikleri bir siteden naklen yayınlanacak...
WASHINGTON VE NEW JERSEY PANELLERİ
Washington’da ünlü National Press Club’de yapılan panelde önce Facetime’dan Balbay konuştu. Ardından ben Türkiye’nin adım adım hangi hatalara düşerek bu saçma ötesi yol ağzına sürüklendiğini anlattım. Şeriat propagandasını cezalandıran 163. maddenin 1990 ekseninde kaldırılması intiharından, solun inat ve ısrarla 1994 belediye seçimleri öncesi birleşmemesine kadar, sivil toplumun “biz hiçbir partiyi desteklemiyoruz” saçmalığından, iş dünyasının “AK Parti bizi AB’ye sokacak” saftirikliğinden, izlenilen edilgen siyaset yollarına kadar, her şeyi dile getirdim. Bir gün sonra Washington DC’den ayrılırken, Büyükelçiliğimizin önünde, işadamı Hüdai Yavalar ve American Turkish Society’nin Amerikalı heykeltraş Jeffrey Hall’a yaptırdıkları 2 metrelik etkileyici bronz Atatürk heykelini ziyaret ederek duygusal anlar yaşadık ve ardından kara yoluyla yeni hedefimize hareket ettik. New Jersey’deki buluşma noktamız Türk Ocağı idi ve yine coşkulu bir kalabalık vardı. Her iki günde de Gülgün Feyman başarıyla ekrandaki Balbay’ı, bizleri ve izleyicileri idare etti.
NEW YORK’TA SANAT VE SİYASET DURUMLARI!
Daha sonra New York’ta geçireceğim 4-5 güne geldi sıra. Graffiti sanatçısı, “Dünyanın en iyi artistiyim” lakaplı 40 yıllık arkadaşım Rene’nin evinde kaldım. Beni Brooklyn’e götüren Esra Öziskender’in sanal medya sayfası için benimle arabasının içinde yaptığı röportajı, şimdiye kadar 45 bine yakın insan izledi (Demek Türkler, umuda susamış olarak güzel sözler duymaya acıkmışlar!).
Çok önem verdiğim 20. yüzyıl başının ünlü sanatçısı Picabia’nın retrospektif sergisini New York Modern Sanat Müzesi’nde büyük keyifle gezdim. İtiraf edeyim, orada geçirdiğim 2-3 saat, Scope ve Armory Show sanat fuarlarından daha önemliydi benim açımdan. Ayrılmadan 2 gün önce ise sıra dev Columbia University’sinde verdiğim son konferansa geldi. Burada izleyicilerin yarısı Amerikalıydı ve İngilizce konuştum. Sorular ve tepkiler, Columbia’nın adına yaraşır düzeyde ve olgunluktaydı. Bu organizasyona yardım eden sorumlu dostumuz ise Yaman Erim’di. Konuşmamdan önce ve sonra Türk üniversite öğrencileriyle yakın temaslar yaptım. Son gecemde, New York’un başarılı Türk galerisi C24’teki açılışa katıldım ve böylece galeri sahipleri olan yakın dostlarım Maide ve Emre Kurttepeli ile, yine Türk ortakları Melih Doğan’ı görmüş oldum. Sonuçta yeni kalıcı dostluklar, tanışıklıklar ve umutlarla bir New York seyahati daha böylece kayıp gitti elimizden...
İKTİDAR KENDİ KENDİNİ “GÜVEN OYU” KAYBEDECEK DURUMA DÜŞTÜ!
Türkiye’ye ayak basar basmaz, hükümetin ve devletin illegal EVET baskısının uzantıları ile kuşatıldığımızı tekrar yaşamanın sıkıntısı vardı üstümde ve ...herkeste! İş dünyası bildiğiniz gibi, gerçekleri konuşmaktan korkan bir korkaklar grubu olarak ortada dolaşmaya devam ediyor. Mesela İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar, EVET kampanyasını açıklarken “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini iş dünyası olarak desteklediğimizi açıklamıştık. Şimdi de geleceğimizin teminatı gençlerimizin, aydınlık yarınlara yelken açabilmeleri için bu sistemi iyice özümsemelerini hedefliyoruz. Gençlerimiz bu sayede en doğru kararı kendileri verecektir” diyebiliyor. Soruyorum iş dünyasına: Size dünyanın en iyi CEO’su olarak bile tanıtılsa, Yönetim Kurulu ve Murakıplar Kurulu denetimi olmadan şirketinizin her zerresini ve tüm geleceğini tek bir insana emanet ediyor musunuz?? Tabii ki HAYIR! O zaman bunu tüm ülke için nasıl isteyebiliyorsunuz?
Cumhurbaşkanı ise, kendisi ve partisi için son derece tehlikeli bir söyleme girmiş: “15 Temmuz’un yanıtı, 16 Nisan’da verilecek” diyebiliyor. Peki bu mantıkla yarın sandıktan HAYIR çıkınca, AKP ve Cumhurbaşkanı, 15 Temmuzculara mı yenilmiş olacak? Böyle mantıksız ve dayanaksız bir saçmalık düşünülebilir mi?.... Bu tavırla iktidar 16 Nisan’ı, kendisi aleyhine sonuçlanacak dev bir güven oyu kaybına dönüştürmekle meşgul, ve aralarında hiç kimse, zirveye bu doğruları söyleyecek, bu ikazı yapacak yüreğe sahip değil.
4 Mart 2017 Cumartesi
BU GECE AMERİKA’YI ÇALKALAYAN YENİ KRİZ!
Trump-Rusya krizi, yeni bir Watergate'e mi dönüşüyor?
AĞIR RAHATSIZLIK VE ELEŞTİRİ HAKKIBeş gündür Amerika’dayım. Dün gece Columbia Üniversitesi’ndeki konuşmama doğru yürürken, Broadway üstündeki kitapçının vitrininde bir kitap gözüme çarptı: “Şimdi Ne Yapıyoruz? Trump döneminde kendi Amerikan değerlerimizi nasıl koruyacağız?”. Konuşmama geç kalmamak için almaya vaktim olmadı ama kapakta tek bir yazar adı olmadığını gördüm. Belki 20 imzanın makaleleri vardı. Trump çalkantısı, tüm yeni kıtayı sarsmaya devam ediyor -en azından “ilerici” merkezlerinde... Evvelsi gece, Amerikan televizyonunda dikkatimi çeken şey, taze Başkan’a ağır eleştiriler getiren Amerikalı aktörlerin, yazarların, gazetecilerin rahatlığıydı. Siyahi aktris ve yorumcu Nancy Giles, “Trump sanki uyuşturucu almıştı, Siyahi Amerikalıları aşağılayacak şeyler söylüyordu. Küçük bir çocuk gibi anlamsız konuşuyordu” diyordu ekrandan. Aktör ve aktivist Rob Reiner ise konuyu daha ağır bir dille ele alıp “Neyse, hiç olmazsa okumayı başarabiliyor. O patolojik bir yalancı. Hiçbir zaman doğruları söylemiyor”. Onun ardından etnik politika uzmanı Profesör Christina Greer, eğitim bütçesinin kısılmasından dem vurup Trump’ın işine gelmeyen herkese hakaret etmesini hazmedemediğini söylüyordu. Onlardan önce ekrana Michael Moore çıkmıştı, onu duyamadım. Onun gibi ağzının kantarı bozuk bir kişinin neler dediğini düşünmek bile istemiyorum... ya da çok rahat tahmin ediyorum! Tüm bunları izlerken kendi kendime şunları soruyordum: Bu cümleleri bizde birileri canlı yayında Cumhurbaşkanı hakkında sarf etseler, kaç dakikada “birileri gelirdi, onları almaya”... Böyle bir demokratik ortamı izlerken neredeyse uzaylı filmi görüyormuş gibi olduğumu üzülerek tespit ettim.Colombia Üniversitesi’nde yıllar sonra yaptığım 2. konuşmam çok güzel geçti. Salonda hem Amerikalılar, hem Türkler vardı. Türklerle, Türkiye’yi merak edenler arasındaki farkı gözeterek dengeli bir sunum yapmam lazımdı, ona dikkat ettim. Dolu dolu, iki buçuk saat ve ötesi... Bu seyahatte Washington ve New Jersey’in ardından üçüncü gerçekleştirdiğim konuşmaydı. Bizim ülkeyi ve bu gezimi bir sonraki yazımda değinmek üzere terk ediyorum. Konuya Trump ve ABD hattından devam ederek, öncelikle ABD’yi bugün/bu gece çalkalayan büyük krizden söz etmek istiyorum.JEFF SESSIONS SKANDALI BU GECE AYYUKA ÇIKTISkandal şöyle patladı: Bugün, ABD’nin 8 Şubat’ta senatodan zar zor 52-47 oy farkıyla seçilerek ve ertesi gün yemin ederek görevine başlayan ABD Başsavcısı Jeff Sessions’ın, önceki dönemde senatörken Ruslarla ve Rusya’nın ABD Büyükelçisi Kislyak’la iki kere görüştüğü ve 10 Ocak’ta kendisine yapılan açık görüşmede de bunu sakladığı ortaya çıktı. O gün kameralar önünde demokrat senatör Al Franken’in açık doğrulama görüşmelerindeki sorularına cevaben “Ruslarla hiçbir görüşmem olmadı, dolayısıyla bu faaliyetlerden de haberim olmadı. Bu nedenle bu sorulara verecek cevabım yok” şeklinde yanıt vermişti. Hem de yemin altında! Alabama senatörü olan Sessions’ın geçmişindeki ırkçı ağır izler ve açık görüşmede Georgia’lı senatör John Lewis’in kendisi hakkında “ancak ülkenin bir kesiminin başsavcısı olabilir” diyerek en sert şekilde karşı çıkması, az farkla da olsa yeni makamına oturmasını engelleyememişti.Amerika’nın en tutucu siyasilerinden biri olarak tanınan Sessions’un Trump-Rusya ilişkilerindeki görüşmeleri saklamış olması, ülkede şimdiden neredeyse Watergate tadında bir skandala ve çalkantıya neden oldu. Özellikle kendisinin başsavcı sıfatıyla Trump-Rusya ilişkilerine bakan üst makamı temsil etmesi de göz önünde bulundurulduğunda, Sessions’ın bu dosyayı artık derhal bırakması ve hatta istifa etmesi için büyük bir baskı oluştu ve şu anda gece olmasına rağmen bu gerginlik artmaya devam ediyor. Bu durumu ince ve uzun soluklu araştırmalarıyla ortaya çıkaran New York Times ve Washington Post muhabirleri şimdiden Watergate skandalı çapında, Carl Bernstein/Bob Woodward ikilisinin 1972’de ortaya çıkardıkları ve Nixon’un 1974 istifasıyla sonuçlanan büyük olayı hatırlatan bir gazetecilik başarısını yakalamış olabilirler. Özellikle dünyanın yakından izlediği gibi, Trump’ın özgür Amerikan basını ile yaşadığı ağır gerilim, bu faturanın düello ortamının göbeğinde hızla artmasına neden olabilir. Geçtiğimiz günlerde basını düşman olarak niteleyen Trump, bu sefer artan bir ivmeyle ciddi olarak köşeye sıkışabilir. Savunma olarak, Sessions’ın büyük ihtimalle “Senatör olarak rutin görüşmeler, bu sorunun kapsamında değerlendirilemez” kalkanının arkasına saklanacak olması konuşuluyor. Öte yandan Sessions’ın açık görüşme sorgusunda en net şekilde “kimseyle bir görüşmem olmadı” demesi de aleyhine ağırlık oluşturan bir faktör.HAM KRİZİN OBAMA UZANTILARIUzantıları zaten aylardır gündemde olan ve bu gece boyut atlayan “kriz” bu yeni evresinde ilk gecesini yaşıyor ve henüz “çok ham”. Ama yine de geriye baktığımızda hatırlamamamız gereken birçok veri var: Seçim kampanyaları sırasında da yoğun olarak kokuları çıkmış olan Trump-Rusya ilişkileri üstüne FBI zaten bir soruşturma dosyası yürütüyor. Trump’ın kendisi ise, yöneltilen sorulara karşı sürekli olarak çelişkili yanıtlar verdi veya "Rusya ve Putin ile hiçbir ilişkim olmadı" dedi. Ama bir yandan da tersine aralarında güzel bir diyalog oluştuğunu da saklamadı. Şimdi Amerikan medyası birbirini tekzip eden bu yakın zamanlardaki farklı yanıtları, ağır şekilde mercek altında alıyor ve bu faktör Trump’ı çok sıkıştırıyor. Trump’ın ve Putin’in yakın çevresinin birbirleriyle görüşmüş olabilecekleri ve bu konuda ayyuka çıkan her iz, şu anda Amerikan siyasetinde deprem yaratan fay hatları haline geldi. Çeşitli Avrupa ülkelerinden de Trump ve Putin ekiplerinin Avrupa’da da görüşmüş oldukları bilgileri, herşeyin üstüne dökülen ağır ve farklı bir sosu beraberinde getiriyor.Krizin benim için en ilginç taraflarından biri, Beyaz Saray’ın olası bir kriz için bu konuda malzeme toplamış olması ve bu delilleri de bir soruşturma olması halinde, kullanılır şekilde saklaması. Bu da Obama’ya karşı şu suçlamanın oluşmasına neden oluyor: “Sen bunları biliyordun da neden konunun üstüne koltuğunda otururken veya seçim öncesi gitmedin?”. Aslında bu noktada Obama'yı anlamak mümkün, çünkü rakip partinin adayını seçime 5 dakika kala doğrudan baltalıyor olmanın ve dolayısıyla “taraf” olarak seçime müdahil olmanın riski de hiç az değil. Ne derler? Bekara boşanmak kolay gelir! İşte onun gibi bir şeyler döndü belki Obama'nın kafasında...TRUMP-PUTİN: SLOGAN BİLE AYNI!!Bu arada Rusya ilişkileriyle ilgili soruşturmayı yalnız FBI değil, senato ve Temsilciler Meclisi de yürütüyor. Ancak onlar da güvenemedikleri halde şimdilik FBI’ın topladığı veriler üzerinden hareket ediyorlar. Amerikalılar şimdiden özgür basına teşekkürlerini sunmakla meşguller. Birilerinin kulakları çınlasın demeden geçemiyor insan.Trump ve Putin arasındaki yalnız gri ilişkileri ve diyalogları değil, aynı zamanda benzerlikleri de konuşuluyor. Ortada dönen sözler “Mafya Devlet” merakı ve basını susturma arzusu... Trump’ın Rusya ve Rus Oligarklarla 30 yıllık geçmişinin araştırılması gündeme geliyor. 100 milyonlarca dolar gri paranın sirkülasyonundan ve herşeyin “para” olduğundan söz ediliyor. Hatta öne sürülen somut isimler de var. Bu arada sorulan sorulardan biri şu: Ya kazanan Hillary olsaydı ve buna benzer karanlık Rusya ilişkileri ortaya çıksaydı, Trump ve ekibi kim bilir “seçimimiz çaldılar!” diye yeri göğü nasıl inletirlerdi! Trump’ın dış ilişkiler sorumlularından Carter Page veya Ulusal Güvenlik’ten sorumlu Michael Flynn gibi yardımcılarının da Rusya ile temasları toptan ret etme merakları, şu anda Trump ve çevresinin aleyhine çalışıyor. Trump-Putin arasındaki bir başka benzerlik, sloganlarının bile aynı oluşu! Biri “Amerika’yı yeniden büyük yapacağım” diyor, diğeri de aynı şekilde “Rusya’yı yeniden büyük yapmak”tan söz ediyor!! Özellikle Rusya’da yaklaşan başkanlık seçimleri düşünüldüğünde çok ilginç bir durum! Öte yandan Putin’in Rus basınına “Artık Trump goygoyculuğuna son verin” demiş olması da, bu sessiz ilişkilerin daha abartılı şekilde ses getirmesine karşı bir önlem olarak görülüyor.ABD seçimlerinin ardından Obama’nın 35 Rus diplomatını sınır dışı etmesi ve Rusya’nın da şaşırtıcı şekilde buna aynen karşılık vermeyeceğini söylemiş olması, Trump ekibinin kendilerine “bu konuyu büyütmeyelim, nasıl olsa yeni Başkan göreve geldikten sonra durumu hızla düzeltiriz” demiş olmalarına bağlanıyor...Krize Amerikan halkı tarafından bloglarda verilen tepkiler arasında, şimdiden Trump hakkında soruşturma ve hatta istifa, hatta ihanetten “hapis” talepleri var. “Ruslarla beraber seçimi çalmışlar” diye yer gök inliyor!JIM HIMES: TRUMP SIKIYÖNETİM ORTAMINA GEÇMEK İÇİN....Demokrat Connecticut senatörü Jim Himes’ın çok ilginç bir çıkışını da görmezden gelmek bizim için mümkün değil. Bakın kendisi neler söylüyor: “Gerçekleri saklamak ve otokratik bir iktidar olma yolunda ilerlemek için, Trump gerçeğin araştırılmasına karşı çıkacak ve bir sıkıyönetim ilan edebilmek için çeşitli terörist saldırıların arkasına sığınmak isteyecek -demedi demeyin!”. Bilmem bu kadarına şaşırdınız mı?ÖZGÜR BASIN VE SİYASET TAM GAZ İLERLİYOR...Beyaz Saray basın sekreteri Sean Spicer’ın pek inandırıcılığı olmayan sözlerle Sessions’ı her açıdan savunmaya çalışan demeçleri de şimdilik havanda su döverken, Amerikalılar, gerek kongrenin soruşturmalarıyla, gerekse basının ısrarlı sorguları ve araştırmalarıyla yakın zaman içinde gerçeğin su yüzüne çıkacağına inanıyorlar. Şu krizin ortasında, FBI’ın soruşturmalarına, gazetecilerin görevlerine devam edebilmesi, kimsenin “istifaya” zorlanmaması, hiçbir patronun sansür mekanizmasının çalıştırılmasını aklına dahi getirmemesi önemli veriler! Hem de çok önemli! “Amerika’da da Başkanlık sistemi var, ne farkı var?” diyen herkesin, bu krizin her zerresini mikroskopla takip etmesinde sayılamayacak kadar fayda var!
28 Şubat 2017 Salı
22 Şubat 2017 Çarşamba
ATATÜRKÇÜLER KORKMAZ, EY YOBAZ GAFİLLER! | BEDRİ BAYKAM | 21.02.2017
Onlar hep böyleler: Hem hep
mağdurlar ve acıklı hallerine ağlanmasını isterler, hem de... durmadan tehdit
ve şiddete rücu ederek kendilerine biat etmeyen herkese lanet okuyarak dehşet saçmaya
başlarlar.
Yobazlık asırlardır var. Yobazlık
asırlardır en sahtekar şekilde dini kullanarak yakıyor, yıkıyor, insan
öldürüyor, ağzından salyalar akarak kadınları taşlıyor, tecavüz ediyor... Din gibi
yüce bir duyguyu kardeşlik ve yardımlaşma yaymak yerine kirli emelleri için kullanarak,
bütün bu ağır suçları işleyen katil ve hırsızların küstahlığı, ne yazık ki
alçaklıkları oranında artıyor.
Sevgili Müjdat Gezen’in
başına gelenler, tüm Türkiye’nin her an içinde yaşatıldığı ateş çemberi ve
şiddet sarmalının, nispeten ucuz atlatılmış dramatik bir vakası.
BU KAÇINCI ALÇAKLIK???
Geçmiş, yobazların sözde din
uğruna işledikleri sayısız kıyımla, toplu cinayetlerle, ektikleri karanlık
tohumlarla dolu.
Son yüzyılda da coğrafyamız fazlasıyla
bunları yaşadı. Hep irili ufaklı alçaklıklar, insana ve Allah’a ihanetlerle
yüklü bir vakalar dizini. Menemen’de Kubilay’a saldırıp kafasını kör testereyle
kesenler de bunlar, Kahramanmaraş’ta aydın halkı acımasızca yakıp yıkanlar da
onlar, Madımak’ta toplu ayin yapar gibi “işte
bu cehennem ateşi” diyerek masum sanatçı ve yazarları canlı yakan da onlar,
aydınlarımızı, gazetecilerimizi, can dostlarımızı kalleş cinayetlerde öldüren de
onlar, oruç tutmayan veya bira içen gençlere saldıranlar da onlar... En
sevdiğim yazar arkadaşlarımı yok edenler de onlar, bana arkadan saldırıp
bıçaklayanlar da onlar, kadınlara her fırsatta şiddet ve tecavüzü reva gören de
onlar...
Aynen IŞİD gibi, dinle hiçbir
alakası olmayan, Müslümanlığı din kavramından çıkarıp ölüm ticareti haline
dönüştürmeye çalışan terör örgütleri gibi, sapkın Ortaçağ fikirlerine boyun
eğmeyen herkese en şeytani saldırıları hazırlayanlar da onlar...
Sanata tüküren-saldıranlar da
onlar, Şan sinemasını yakanlar da onlar, heykellere saldıran, dinamitleyen de
onlar, “barış” kelimesine katlanamayan da onlar...
Onların karşısında da hep
dünyanın en güzel insanları: Genç Teğmen Kubilaylar, dünya iyisi Prof. Muammer
Aksoylar, gazetecilik deyince akla gelen ilk isim olan Uğur Mumcular, dünya
beyefendisi Ahmet Taner Kışlalılar, din konusunda baş edemedikleri Bahriye
Üçoklar, Turan Dursunlar, Atatürk ışığını taşıyan Necip Hablemitoğulları ve
daha niceleri...
YOBAZLAR MÜJDAT GEZEN’İ YILDIRABİLİR Mİ?
İki gün önce “onlar” yine iş
başındaydı... Sanat dünyamızın yüz akı, halkın gururu, tiyatro ve mizahın
efsanevi ustası Müjdat Gezen’in ve ekibinin eğitim verdiği sanat merkezini
kundakladı ortaçağ yobazları. Sanat üretilen, içinden özgürlük fışkıran bir
noktaya tabii ki tahammülleri olamayacaktı. Özgür düşünce, sanatsal yaratım ve
evrensel dostluk, bunların maalesef düşman olarak yetiştirildikleri içi boş birer
kavramdan ibaret. Bilinçaltında kıskandıkları büyük aydınlara ve eserlerine
saldırarak kendi yobaz karanlık alanlarını korumuş oluyorlardı sanki. Yaratılmaya
çalışılan ortam, malum. Basılan, tehdit edilen kitapçılar, yayıncılar, sokakta
derdest edilen HAYIRcı gençler, hissettirilmek istenen ağır baskı ortamı, her
an tutuklanan milletvekilleri, her sabah yeni operasyonlarda onlarca OHAL
gözaltısı, devlet katının tarafsızlığı hiçe sayılarak sürdürülen açık referandum
propagandaları... Çaresizlik içinde, bunların yardımıyla 16 Nisan’da sopayla
sonuç almaya çalışan bir anlayış!
Müjdat Gezen, bu ülkede her
yaştan insanın gönlünde, kalbinde, ruhu ve beyninde taht kurmuş bir cesur yürek.
İşin en acıklı tarafı, kendileri ödlek ve genelde yüzsüz, içi boş birer insan
müsveddesi olan bu alçaklar, yaptıkları affedilmez kundaklama eylemiyle Müjdat
Gezen’i korkutabileceklerini, durdurabileceklerini sandılar! Allah sizi
inandırsın, ne yaptıklarından bu kadar habersizler! Bir Atatürkçü’yü
korkutmalarının mümkün olmadığını bile bilemeyecek kadar cahiller. Herkesi
kendileri gibi arkadan vuran birer alçak sanıyorlar. Beyinlerinin çapı ancak bu
kadar.
Müjdat Gezen, asırlar boyu
hatırlanacak dev bir insan. Onunla yobazların tümü gelse baş edemez. Müjdat’ın
dediği gibi, onlar belki bizim göğsümüzü siper ettiğimiz Cumhuriyet’e saldırırken
bizi fizik olarak yok edebilirler, ancak hiçbir zaman sanat eserlerini,
Cumhuriyet’e ve Atatürk’e olan bağlılığımızı yok edemezler. Aslında içinde
yüzdükleri boşluk dehşet verici...
ATATÜRKÇÜLER BÖLÜNMEZ, SARSILMAZ, YOLUNDAN DÖNMEZ!
Müjdat “dünyanın belki ilk parasız özel okulunu” açmış. Dünyanın en
bonkör, en gönlü zengin, en sevecen, en dost canlısı insanlarından biri.
Onunla, Ferhan Şensoy’la, Genco Erkal’la, Ataol Behramoğlu’yla, Orhan Aydın’la,
Rutkay Aziz’le, Uğur Dündar’la, Soner Yalçın’la, Yılmaz Özdil’le, geçmişte hapiste
demokrasi nöbeti tutmuş Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, şimdi tutan Musa
Kart’la, Turhan Günay’la, rahmetli Tarık Akan’la, İlhan ve Turhan Selçuk’la ve
onca diğer sayısız değerli sanatçı dostumuzla arkadaş olmak, beraber nefes
almak, hayatımın en büyük güç kaynaklarından ve gururlarından biri... Benim
için de, tüm Atatürkçü, aydın, yurtsever insanlarımız için de... Herkes şunu
bilsin ki, biz kararlı ve sağlam bir bütünüz. Korkutulamayız, bölünemeyiz, sarsılamayız...
Dost-düşman, hiç kimse bunu aklından çıkarmasın...
Merak ediyorum: Failler bulunacak
mı? Yoksa mesela Fenerbahçe otobüsünü kurşunlayan alçaklar gibi araziye karışıp
alçak eylemleri yanlarına kar mı kalacak? Bu eylemi planlayan ve azmettirenler
ortaya çıkacak m? Yine merak ediyorum, bu kundaklamanın faillerinin ortaya
çıkması için kimler gerçekten sabahtan gece yarısına tam gün çalışıp didinecek,
kimler -demeç verseler bile-umursamama
sendromuna kapılacaklar??
YANDAŞLARA AYRI HUKUK MU VAR?
Mesela Müjdat Gezen’i, Yılmaz
Özdil’i, gururumuz Atatürkçüleri durmadan hedef gösteren Akit, olayın ardından “P.....nk Müjdat’a büyük şok!” manşeti
atarken, hiçbir savcı anında buna dava açmıyorsa, sormamız lazım: yandaşların artık doğrudan ayrı hukukları
mı var? Emniyet, doğrudan hedef haline getirilen noktalara, önceden önlem
alacak mı, yoksa seyir mi edecek akışı? İş işten geçtikten sonra alınan önlemler
pek bir işe yaramıyor da...
Bir detay haber gözüme
takıldı bütün bunların ortasında: İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 700 bekçi göreve alacakmış. Bunları nasıl
seçeceksiniz? Şartnameyi okudum, güzel ve mantıklı yazılmış; ama nihai sonucu
merak ediyorum. Bunlar arasında tesadüfen Alevi olacak mı? Tesadüfen solcular, Atatürkçüler
olacak mı? Bu işi alacağınız bekçilerin
siyasi ve dini görüşü tesadüfen Türk halkının içinden kaşıkla alınmış temsili
bir kesit mi olacak yoksa hepsi “tek tip” mi olacak? Hani hep şikayet
ederdiniz ya, “insanlar görüşüne,
kıyafetine göre fişleniyor!” diye, sizler kimseyi fişlemezsiniz değil mi?
Umarım bu konularda toplumu rahatlatırsınız...
Gö-re-ceğizzz derdi eski bir
sevgilim, otuz yıl öncesinden... Gö-re-ce-ğizz!! Yaşayarak göreceğiz sevgili
Odatv ciler...
16 Şubat 2017 Perşembe
KAZANMA KARARLILIĞI KORKUSUZLUK GEREKTİRİYOR! | Bedri Baykam | 15.02.2017
Aslında
bugün benden farklı bir yazı okuyacaktınız, ama son anda gecenin 04.00’ünde
ODAtv sitesinde okuduğum Kerem Çalışkan’ın yazısı, beynimde uçuşan diğer güncel
dertlerimizi tetikledi. Ezcümle şunu diyordu Çalışkan yazısında:
“Ya millet ‘Tek Adam’a böyle
toptan bir yetki vermek istemezse… O zaman millet terörist mi olacak? Ama
Erdoğan’ın bu sözleri aslında referandum sonrası için şimdiden bir manevra
düşündüğü kuşkusunu doğuruyor…
Erdoğan şimdiden tıpkı 7 Haziran
2015 seçiminden sonra yaptığı gibi eğer kaybederse ‘Bunu saymam’ demeye
hazırlanıyor…
Kaybederse, ‘FETÖ-PKK kumpas
yaptı, hile yaptı’ gibi şeyler söylemeye hazırlanıyor…Türkiye şimdiden
Erdoğan’ın 16 Nisan sonrası girişebileceği bu tür manevraların, bu tür
kumpasların önünü kesmelidir..
Erdoğan Türkiye kamuoyu önünde
sandıktan ‘Hayır’ çıkarsa bunu kabul edeceğini ilan etmeye zorlanmalıdır…
Bunu hem muhalefet partileri, hem
MHP hem kitle örgütleri ve STK’lar istemelidir…”
ERDOĞAN’A BÖYLE ALTIN TEPSİDE BİR FIRSAT SUNULAMAZ
Sevgili Kerem Çalışkan’ı ve tüm demokratik ortamımızı
uyarmak istiyorum. Erdoğan ve yandaşlarının, ekibinin nasıl bir güç sarhoşluğu
tırmanışında olduğunu bilmeyen yok. Böyle bir ortamda toplum kendi evhamlarını,
kaygılarını ve hatta paranoyalarını “karşı tarafa” hissettirirse, o cephe de yeni
merdivenlerin ayaklarının altına serildiğini hisseder. Demek istediğim, siz kalkıp ülkedeki gücün en dev
lokmasını zaten elinde tutan kişiye “seçimi
kaybedersen, sonuçları kabul edeceksin değil mi?” diye sorarsanız, o da bu
fırsatı gökten kucağına düşen koca bir hediye olarak görür! Önce içinden “demek böyle alternatiflerimiz de varmış!” der,
ardından da bu konu etrafında beyin fırtınası için kurmaylarını toplar. Ondan
sonra da TABİİ Kİ Çalışkan’ın duymak
istediği yanıtı verecek hali yoktur. En iyi ihtimalle “bakarız artık o seçimlerde şaibe var mı yok mu” şeklinde bir
sıvışma ile o yanıt geleceğe havale edilir ve keyifle cebe yerleştirilen bu
yeni büyük silah okşanmaya ve kurgulanmaya bırakılır.
Hiç kimsenin, Erdoğan’a “Bu referandumun neticelerini sayacaksınız
değil mi, lütfen bunu yanıtlayıp bizi rahatlatın” diye bir soru yöneltme
hakkı yoktur. Çünkü bunu yaptığınız andan itibaren, Erdoğan arzuladığınız
yanıtı vermeyeceği gibi, toplumda böyle oyunbozanlıkların kabulüne de yer ve
imkan olduğunu büyük bir keyif ve huzurla keşfetmiş olacaktır. O andan itibaren
bunu legal ve somut bir şekilde gündeme düşürülmüş bir olasılık, bir B planı
olarak algılayacak, karargah masasına bunu öyle not düşecektir. Üstelik bu soru
sorulduğu an, EVET cephesinin bilinçaltı da olsa psikolojik olarak mağlubiyete
de kendini hazır hissedebilmesi engellenmiş olacaktır. Bu nedenle, ne Çalışkan
o iyi niyetli yazıyı yazmış olsun, ne de bizler okumuş olalım derim.
RAKİP HOCAYA “KAZANABİLİR MİYİZ?” DİYE SORULMAZ!
Hiç kimsenin, hiçbir tehdidin
halkın yanıtının önüne geçebileceği fikrini ne yayalım, ne de kendimiz
düşünelim. Demokratik ve hukuki tüm yaşamsal hakları ve özgürlükleri için
kocaman bir HAYIR demek için çalışan tüm kesimler, yani gazeteciler, ev kadınları,
kitle örgütleri, üniversite öğrencileri, milletvekilleri, esnaf, emekliler, her
şeyden önce bu referandumu KAZANACAKLARINA kendileri inandırmalı ve hatta
şartlandırmalıdırlar. Bu inanç, kendi
bünyesinde rakibinden bir “hak” bekleyişi içinde olamaz. Bunu yapmak, futbol
maçında rakibin hocasına veya başkanına, “izninizle
sizi yenebilir miyiz?” demeye benzer. Veya taraf tutan hakemden benzer bir
izni istemeye... Referandumdan “hayırlı” bir sonuç bekleyen toplum bu
gergin ortamda kazanacağına inanmazsa, kazanamaz. Zafere inanmazsa, birbirini
sandığa gitmeye de inandıramaz, kararsızları da ikna edemez. “Biz bu maçı hakeme ve polis baskısına
rağmen kazanırsak, acaba Federasyon bu maçı tescil eder mi?” diye bir soru
soran takım, maçı almasını zorlaştırmamın yanı sıra, “O” Federasyonun da “demek böyle yetkilerim de olabilirmiş”
diye kötü düşüncelere dalmasını sağlar. Bir hatırlatma daha: Adil Gür’ün kimseyi ikna etmeyen verdiği son
rakamlarda bir gerçek payı olsaydı, Erdoğan anketler konusunda o morali bozuk
demeçleri verir miydi?
Toplumun yaşadığı
paranoyalar, çeşitli kesimleri hem otosansüre, hem saçma davranışlara, hem de
mantık ötesi düşüncelere taşıyabiliyor. Doğan grubunu, İrfan Değirmenci’yi
Kanal D’den çıkarmaya taşıyan korkular, Fatih Çekirge’nin aynı mantıkla sırf
“Evet” diyerek güçten yana saf tutmasını görmezden gelen pratik tavırlar, hep
bu çalkantılı ve us dışı girdaba kapılmış toplumun kendisine reva görebildiği
tutarsızlıkların uzantısı.
ŞİDDET BEKLENTİLERİ/ÇAĞRILARI!
Toplum aynı zamanda, bir
şiddet beklentisi içinde. İkiye ayrılıyor bu korkunç şiddet beklentisi:
Birincisi, bilerek dozu arttırılan gergin ortamda, referandum öncesi
yaşanabilecek ağır tehditler ve hatta şiddet maceraları. İkincisi ise şayet
HAYIR kazanırsa oluşacak artçı kaos ve şiddet ortamı. Ya da özellikle HAYIR diyenlerin
bazı kesimlerinde görülmeye başlanan “bunlar seçimleri kazanırlarsa, bize yaşam
hakkı tanımazlar, bizleri yok ederler” düşüncesi. Bu da eşit derecede sağlıksız
bir düşünce. Bunu düşünmek, “çağırmak”, bunu bir beklenti ve saplantı haline dönüştürmek
yalnız karşı tarafa yarar.
Yanlış anlaşılmasın. Her
fırsatta sağa sola saldıran çeşitli yobaz unsurlar, yine etrafta meydanı boş
hissedip, iktidarın da onlara sağladığı bilinçaltı-üstü güçlerle aydınları
hedef gösterip, ortalığı yaşanamaz hale dönüştürmek için bir çaba içindedirler. Malum kışkırtıcı kanalın programcısının Yılmaz
Özdil’e ve özellikle Müjdat Gezen’e yönelik saldırıları, tehdit ve küfürlerini
görecek kadar gözü hala açık savcılar umarım bu ülkede var. Demokratik
toplum, bu akıl almaz ve kabul edilemez saldırılara sessiz kalamaz, sinemez,
görmezden gelemez. Bu hatayı yaparsa, malum güçler “demek meydan bu kadar
boşmuş” derler ve artık her yeni hamleyi de kendilerinde hak görürler. Bu bir
satrançtır. Demokratik özgür toplum, yıllardır şehir planlamacılığı açısından polemikleri
süren “Taksim’e Camii” projesinin 24 saatte oldu-bittiye getirilerek uygulamaya
konmasını seyredecek kadar şaşkın ve hazırlıksız yakalanmaya müsait, farklı bir
ortama itilmiştir. Boks deyimiyle bu
“grogi” durum, ortalığın hukuk dışı saldırılar ve tehditlerle bir kargaşaya dönüşmesine
seyirci kalma noktasına taşınırsa, bu demokratik Türkiye’nin intiharı olur. Hiçbir kişi veya kurum, demokratik savunu
ve mücadele reflekslerini kaybedemez!
İşin özeti şudur: Provokasyonlara
gelmeden, kendi alanını, söylemini ve varlığını korumak. Çünkü Saray
yandaşları, provokasyonları, gerek dillerinde, gerek sokakta yukarıya doğru pompalayarak
dozu arttıracaklarını belli etmişlerdir. Bu hassas denge, demokratik,
Cumhuriyetçi, Atatürkçü toplum kesimlerinin bu kriz günlerinden “kazanan”
olarak çıkmalarını sağlayacak ana unsurdur.
CHP AYM’YE GİTMEMEKTE HAKLIYDI
Çeşitli Atatürkçü yakın
dostumun yazdıkları tüm eleştirileri okumuş olmama rağmen, CHP’nin de bu zor
dönemde önüne çıkan hassas konuda doğru bir karar aldığını savunuyorum.
Referandum ve yasa tasarısı, her açıdan AKP ve RTE’ye yarayacak bir hamle
olurdu. Aldığı geçmiş kararlara
baktığımızda, bugünkü mahkeme yapısından “Hayırlı” bir karar beklemek, mantıklı
bir davranış olmazdı. Üstelik, ülkenin bugün içine itildiği psikolojik
savaşlarla dolu yoz ortamda “gördünüz mü, kendilerine güvenmedikleri için
AYM’ye gidip, referandumdan kaçmaya çalıştılar” cümlesi, Demokles’in kılıcı
gibi iktidarın elinde sallanan bir büyük silahtı. O silah şimdi kullanılamaz
duruma düştü. Bu demagoji imkanı ellerinden alındığına göre, “Hayırcılar
teröristtir” saldırısından Numan Kurtulmuş’un ağzından geri adım atıp şimdilik
vazgeçtiklerine göre, önümüzdeki günler, EVET diyenlerin kendi adamlarının, dev
tartışma masalarında yeni Zihni-Sinir proceleriyle suyu
bulandırma çabalarını devreye sokacaklarının habercisi olmuştur. Buna hazır
olun, ama yeter ki sizler kendi sinirlerinize hakim olun! Unutmayın, Satranç oynuyoruz! Hem de biz vezirsiz oynamamıza rağmen
kazanmak durumundayız. Silahımız ise orantısız zekamız, zafere olan
inancımız ve dayanışmamız!
3 Şubat 2017 Cuma
TÜRKİYE RENK DEĞİŞTİRİYOR, “KAHVE”YE DÖNÜŞÜYOR! | Bedri Baykam | 3 Şubat 2017
BAHÇELİ VE AKP, “KAŞ YAPAYIM DERKEN GÖZ...”!!
Son hızla her yerde farklı
paneller, girişimler, kampanyalar düzenleniyor ve Türkiye’de demokrasiyi savunan
kesimler, üzerlerine çökertilen kara perdeye karşı tepkilerini ortaya
koyuyorlar. İlginç bir şekilde “evet”ler
nasıl olsa kazanır diyen anlayışa karşı, son bir hafta, on gündür işin renginin
kamuoyunda değişmeye başladığını görüyoruz. Özellikle MHP tabanının büyük
oranda “Hayır” tercihini kullanacağı
ortaya çıkmaya başladıktan sonra, iktidar kanadının özgüvenlerinde ciddi oranda
bir sarsılma oldu. Şu günlerde hangi panik toplantıları yaptıklarını hayal bile
edemiyorum. Saray’a tasarının onaya geç yollanmasında bu etken oldu mu?
Bilmiyorum, olabilir. Çünkü, Bahçeli yardımıyla, evdeki ya da TBMM’deki
hesaplar çarşıya uydurulamazsa, AKP’liler resmen kendi başlarına Bahçeli’nin
ördüğü çorapla kazdığı kuyuya düşecekler. Bunu bir tweet’de şöyle özetledim: “Kaş yapayım derken göz çıkarmak: Ülkenin
bütün karar mekanizmaları elindeyken bir referandum icat edip altında ezilmek!
Hayret bi şey!”. Sonuçta kamuoyunun, kendi arasında konuşsa bile nedenini somut
olarak öğrenemediği bir gerekçeyle Bahçeli’nin attığı ters takla ile gündeme
oturttuğu referandum, belki de Erdoğan ve Bahçeli’nin siyasi kariyerlerinde ciddi
bir düşüşü tetikleyecek.
BARIŞ BLOKU–YURTTAŞLAR GİRİŞİMİ PANELİ
Bugün BARIŞ BLOKU ve
Yurttaşlar Girişimi’nin ortaklaşa düzenledikleri referandumla ilgili panele izleyici
olarak katıldım. Altan Öymen, Rıza Türmen, Hüsamettin Cindoruk, Ertuğrul
Yalçınbayır gibi isimler katıldı. Cindoruk, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden
ihracının yakında gündeme gelebileceğini hatırlattı. Ayrıca Türkiye’yi, Eski Türkiye/Yeni Türkiye diye ayıranlara karşı “Eski
Türkiye’nin meşru müdafaa” hakkı doğduğunu hatırlattı ve Demirel’in Külliye
açılışında 2002’ye kadar tüm Cumhuriyet döneminin hesabını verdiğini
hatırlattı. Bu da panelde vurgulanan bir diğer konuyu gündeme taşıdı: “650 katrilyonluk bir bütçe, denetimsiz
olarak tek kişinin eline verilebilir mi?” Türmen, meşruiyeti olmayan bir
süreçle, tüm güçleri tek elde toplayacak bir insanın demokrasiyle ilişkisini
kesip, ülkeyi çok daha büyük kutuplaşmalara ve gerginliklere taşıyacağını
savundu. Altan Öymen, OHAL şartlarında bu referanduma sağlıklı bir şekilde
gitmenin imkansızlığını vurguladı. Yalçınbayır, Kopenhag kriterlerinden de
uzaklaştığımızı vurguladı. Sonuçta vurgulanan ana konu, halkın haksızlıklara
isyan etme hakkı olduğu ve normal bir düzende hukuk ve anayasanın getirdiği
teminatlarla bu tepkilerin fazlasıyla karşılaması gerektiğiydi. Halbuki tam
tersine, Türkiye’de hukuk düzeni uçurumdan düşercesine yok oluyor. Bu
gerçeklerle herkes yüzleşirken, çeşitli vesilelerle AKP’ye omuz veren
gazeteciler ve bazı STK’cılar da gözümün önünden film şeridi gibi aktı gitti. O
salonda bir çok “Yetmez ama Evet”çiyi de içim sızlayarak izledim. Her biri
benimle fazla göz göze gelmemeye çalışarak hangi gerekçelerle bugün HAYIR
diyeceklerinin dökümünü çıkarmakla meşguldüler. 2010 Referandumu’nda iktidara
verdikleri desteğin ağır bedeli halen ülkenin burnundan fitil fitil gelirken, ben
aralarında bir pişmanlık ve özür manifestosu yazana henüz rastlamadım.
Bekliyoruz... Bunu sormanın ne yeri, ne zamanı.
HER RENKTEN UÇLAR “HAYIR”DA BİRLEŞTİ!
Aslında ortaya çıkmakta olan siyasi tablo son derece
ilginç. AKP/MHP’nin oluşturduğu çelişki ve dünü inkar üzerine kurulu cephe
dışında, “HAYIR”da birleşen o kadar farklı siyasi uç var ki! Aslında inanılmaz
bir cephe oluşturuyorlar. Düşünün ki
en sağda Saadet Partisi var. Ondan sonra MHP tabanının en az 2/3’ünün, belki ¾’ünün
hayır dediği ortaya çıkmış durumda. Cindoruk’un temsil ettiği eski merkez sağ
kalıntıları dışında, tabii ki Hayır cephesinin merkezinde CHP var. Vatan
Partisi, en sert ve en organize gruplar arasında başı çekiyor. Onun hemen
yanında HDP var! Hani AKP’nin çeşitli tutuklamalarla milletvekillerini,
belediye başkanlarını felç ettiği, referandum için çalışamaz hale getirdiği
eski uzlaşma günleri ortağı HDP... En uç solda ise sayısız sosyalist parti var.
TKP, EMEP, DİP, ÖDP... Bunlara başta Haziran Hareketi gibi siyasi platformları
da ekleyebiliriz. Sivil toplum kuruluşları zaten son derece hareketli. ADD’den
ÇYDD’ye, Milli Merkez’den Kadın Kuruluşları Birliği ve başta Sanatçılar
Girişimi olmak üzere tüm sanatçı örgütlerine kadar, herkes tehlikenin farkında.
Ama durup üzerine yoğunlaşıp “vay canına” diyebileceğimiz çok güzel bir nokta
var. Saadet ve CHP arasında, HDP ve MHP
arasında, Vatan Partisi ve Haziran Hareketi arasında normalde timsahlı dereler,
uçurumlar var. Buna rağmen bu çok farklı odaklar, farklı renkler, farklı
söylemlerle, farklı gerekçelerle ve farklı kaygılarla da olsa, HAYIR’da
birleştiler. Bu çok önemli bir olay. Ve son derece büyük bir demokrasi
bilinci, olgunluğu... Burada EVET’çi siyasilerin “Gördünüz mü, FETÖcülerle, bölücülerle, teröristlerle birleştiler”
gibi aciz ifadeleri dışında yapabilecekleri hiçbir şey yok! Tam tersine tüm Özgürlükçü-Cumhuriyetçi-Demokrat-Milli-Ulusal,
adına ne derseniz deyin, TÜRKİYE’yi savunan tüm güçler HAYIR diyorlar! Demokrasi
ve onun ötesinde insanlık vicdanının emrettiği
gibi her düşünceden namuslu insanlar, aynı hedef doğrultusunda ayrı
paralellerde olsa bile birleştiler. İşte bu iktidarın en çok korktuğu,
çekindiği noktaydı ve gerçekleşti.
METİN FEYZİOĞLU’NUN ÇABALARI ÖRNEK ALINMALI
MHP tabanının itirazının da,
MHP’li muhaliflerin ötesinde bir kapsama alanı olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu ya
da bu sebeple muhalifleri desteklemiş olan parti örgütü dışında, Bahçeli ile
hareket eden seçmen kitlesinin kolay kolay hazmedebileceği bir durum yok
ortada... Sonuçta şu anda birbirleriyle Gezi’de bile Bahçeli zoruyla
kaynaştırılmamış olan ülkücülerin önemli bir kesiti ve Haziran Hareketi, bu gidişat karşısında
oluşan cephenin parçası halindeler ve üstelik bunu kesinlikle sorun haline
getirmeyecek bir düşünsel berraklık ve olgunluk içindeler. Şu anda herkesin
birbiriyle olan siyasi kapışma veya gerginliklerini, en azından şimdilik unutma
veya erteleme zamanı. Çünkü bunu şimdi böyle uygulamazlarsa ileride herhangi
bir şekilde serbest siyaset yapabilecekleri zemin zaten kalmayacak. Artık bunun
farkındalar. Bu nedenle 70’lerden kalma ucu açık kavgaların ne yeri, ne zamanı...
Atatürk’ü hala anlayamamış bir kesim solcu hala uyanmadıysa bile, malum
değerlendirmelerini kendisine saklamayı bilmeli. Bu kavgalar ancak iktidara
yarar!
Metin Feyzioğlu ve Türkiye Barolar Birliği, “Neden
Hayır” sorusunu o kadar iyi yanıtlıyor ki, herkese şapka çıkartıp, feyz almak
düşüyor. Örneğin Barolar Birliği’nin
sitesinde, “ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ
TEKLİFİNİN KARŞILAŞTIRMALI VE AÇIKLAMALI METNİ’ni okuduğunuzda gerçekten en
anlaşılır ve sade dilde neyin değiştiği, bunun ne sonuçlar doğurduğu, hangi
çekincelerin konabileceği veya Feyzioğlu’nun sürekli olarak kahveleri gezmesi
ve en faydalı propagandayı “kaynağında” yürütmesinin
ne kadar önemli olduğunu anlatmaya bile gerek yok. Yoksa herkes biliyor ki,
“bizim” gazetelerden ve sosyal medyadan birbirimize “reklam” yapmamız çok
önemli değil. Özellikle merkez medyanın konunun doğrudan teknik anlatımı
dışında siyasi kökenine inebilecek, yıllardır, mesela 30 yıldır, bunu yapan
bizler gibi birçok insanı tartışmalardan uzak tutması karşısında, her yaratıcı
yöntemle ve sokaktan çalışarak açıkları kapatmamız lazım. Tabii CHP’nin de, “sokaktan”
veya medya ve sosyal medyadan yürüyecek her propaganda için ağırlığını koyarak,
kabul edilemez baskıların önüne geçmesi lazım!
RIZA TÜRMEN’İN GÖRÜŞLERİNDEN
Geçen hafta sözünü ettiğim “Tarafsız Cumhurbaşkanı, bu referandumda
taraf olamaz” düşüncelerimi, Rıza Türmen’e de sordum. Bana dediği şu: “Bu konu Yüksek Seçim Kurulu’na gitti, ama
onlar ‘biz bu konuda yetkili değiliz’ gibi şeyler söyleyerek sorumluluk
almaktan kaçtılar. Anayasa Mahkemesi’ne gelince, onlar da konuyu bir türlü
gündemlerine almadılar”.
Şaşırdık mı? Zannetmiyorum. Yaratılan iklimde, yarın
ülkede “tüm” siyasi ve hukuki kararları tek başına alabilecek bir insandan
doğal olarak rektörler de, AYM üyeleri de, yargıçlar da, bürokratlar da, emniyet
de, asker de korkuyor! Bunu anlamak çok kolay. Daha da vahimi, bugünkü oturumda vurgulandığı gibi, 100’ü
aşkın hukuk fakültesinin, bu hayati konuda topa girmekten korkuyor olması... Türkiye,
yıllardır sözü edilen “Korku İmparatorluğu”nu, şimdi en derin şekilde
bağırsaklarında yaşıyor. Buna aldırmamak
için, gerçekten başka seviyede bir muhalif olmak lazım. O yürek de sizde var...
OHAL ortamında demokrasi ve özgürlük için, tüm düşüncelerini vatandaşlık
haklarını kullanarak mertçe sokağa çıkaran her yurtseverimiz, bizim yüzümüzün
akıdır. Korkmak, özgür insan beynine
yakışmaz! Bu nedenle her şeyden önce tüm
Türkiye bu hayati referandumda tercih kullanmak üzere sandığa koşmalı! Daha
önemli hiçbir önceliğimiz olamaz!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
