18 Kasım 2015 Çarşamba

Bedri Baykam'dan Cumhuriyet'e cevap-2‏

Bedri Baykam'ın Cumhuriyet'in bu hafta da yazısını yayınlamaması üzerine verdiği ikinci cevabı 
ve bu haftaki yazısını ekte bulabilirsiniz.




CAN DÜNDAR’IN CUMHURİYET’İ NEREYE KOŞUYOR?
Bedri Baykam

BEN RESMİN GENELİNE BAKARIM: ALINAN VE ÇIKARILAN İSİMLERLE CUMHURİYET’E NASIL BİR GELECEK HAZIRLANIYOR?

CUMHURİYET’İN UĞRATILDIĞI YAPAY KİMLİK DEĞİŞİMİ:
YENİ BİR RADİKAL VEYA TARAF MI ZORLA DİZAYN EDİLİYOR?


Geçen hafta Cumhuriyet’te uğradığım sansürden sonra, gerekçesinin elle, mantıkla tutulur bir yanı olmadığını net olarak gördüğüm bu absürd tavra karşı, bu hafta yazımı yine aynı saatte gazeteye yollayacağımı bildirdim. Ve yolladım da... Bu sabah gazeteyi elime alıp sayfamı açtığımda gördüm ki yine “ilan” haline gelmişim! Yazımdan eser yok, o sütunlarda icra dairelerinin “taşınmazın açık artırma ilanı” var. Aslında o sayfada ilan şık durmuyor, mizanpaj bozulmuş. Onun yerine, örneğin, bir Oral Çalışlar yazısı çok daha iyi gelirdi! Birazdan bu dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

GEÇEN HAFTA YAZDIKLARIM
Öncelikle hatırlatarak toparlayalım: Geçen hafta “Sevgili Gazetem Cumhuriyet’e Yanıt” başlıklı yazımda, Can Dündar’ın benim Kılıçdaroğlu’na ithaf ettiğim açık mektubu yayınlamamasının gerekçelerini ele alıp yanıtlamıştım. Hızla bunları hatırlarsak, Dündar adına üzgünüm, mızrak kılıfa sığmadı. Benim “CHP üyesi olduğum için gazete veya parti arasında seçim yapmam gerektiğini” söyleyen Dündar’a şu anda ne bir sıfatım, ne de bir başkan adaylığım olduğunu, ayrıca Mustafa Balbay’ın bu gazetede onca zamandır CHP milletvekili olarak yazdığını hatırlattım. Şimdi kurultay sürecinde üç ay yazılarına ara vermiş olması, konumuz değil. Çünkü o “Genel Başkan Adayı”, bu normal. Seçilemezse, yine Cumhuriyet’e dönecek. Demek ki, siyasetin göbeğinde Parlamento’da bir CHP milletvekili, adaylığından önce ve sonra Cumhuriyet’te hem de haftada 5 gün ilk sayfadan yazabiliyorsa, Bedri Baykam da herhalde haftada bir, salı günleri 16. sayfada yazabilir! Bu gerekçeyle aksini iddia eden mantıktan sınıfta kalır, bunu geçelim. Burada bana söylenmek istenen, benim CHP sade üyeliğimin Balbay’ın milletvekilliğinden, 16. sayfa haftada bir yazılarımın da Balbay’ın ilk sayfadan haftada 5 yazılarından “daha ağır ve önemli” olduğu ise, bunu tabii ki kabul etmem mümkün değil, gülünç bir sav olur.

Dündar o koltuğa, dolaylı olarak, sayemde oturmuştu! Yine o yazıda hatırlattığım diğer bir nokta, Ağustos 2014’te yine Kılıçdaroğlu hakkında Başkanlığı Bırakmanız İçin 11 Gerekçe Sayın Kılıçdaroğlu” başlıklı yazım Cumhuriyet’te sansüre uğrayınca, İcra Kurulu adına Sn. Akın Atalay bana özel telefon ederek ifade haklarıma engel olan sorumluların cezalandırılacağını bana bildirmiş, ardından da ertesi haftaki makalem “Cumhuriyet’ten özür” yazısı ile yayınlanmış, gazete bu hassasiyet nedeniyle Genel Yayın Yönetmeni ve Yazı İşleri Müdürünü görevden almıştı. Şimdi ise 15 ay sonra, aynı gazetenin yeni Genel Yayın Yönetmeni kalkıp yine Kılıçdaroğlu hakkındaki bir yazımdan yola çıkarak beni sansürlemekle kalmıyor, yazılarımı toptan kaldırıyor! Tabii ben gazetenin İcra Kurulu’nun tutarlılığı ve ciddiyeti açısından yine bir özür telefonu ve yayınlanacak mektubu bekliyorum! Aksi takdirde bir CHP yazısı ile Genel Yayın Yönetmeni değişikliğine neden olduğu bildirilen bendeniz, bu sefer farklı bir CHP yazısı ile gazeteden uzaklaştırılmış olacağım! Bu kadar çelişkiyi basın dünyasında pek gördüğümü hatırlamıyorum. Umarım Akın Bey bugün veya yarın beni arayarak yine duruma el koyar! Uzun lafın kısası, Can Dündar’ın bahanesi, zayıf ötesi kötü ve tutarsız. Ayrıca unutmasın ki, bir önceki Genel Yayın Yönetmeninin değişimi ve kendisinin o koltuğa oturuşu, bu anlattığım şekilde dolaylı olarak benim nedenimle yaşandı! Bu gazeteden gelen resmî tebliğ. Ha, birisi çıkıp diyebilir ki, “bu işin bahanesiydi”; orasını bilemem. Bana söylenenleri ve yazılanları dikkatle ciddiye almak durumundayım ben. Bu nedenle resmî olarak gazetem Cumhuriyet’e güvenmekle yükümlüyüm. Resmî neden bu... Aksi bir durum varsa, birileri açıklar herhalde! Dün, pazartesi, Güray Öz’ün benim geçen haftaki “Sevgili Gazetem Cumhuriyet’e Yanıt” yazımı yayınlamadan savlarıma verdiği yanıt ise, çok havada kalıyor. Çünkü ne Akın Atalay’ın sözünü ettiğim Ağustos 2014 yanıtına, ne de 30 yıldır süren fiili duruma uyuyor. Siz CHP hakkında konuşamayan bir Cumhuriyet yazarı düşünebiliyor musunuz? Benim CHP’de 17 yıldır sıfatım yok! O nedenle Öz’ün mantık arayışı da hiç tutmuyor. Benim Türkiye, CHP veya Cumhuriyet gazetesi için istediğim “demokrasi”nin birbirinden farkı yok! Ayrı ele alınmaları zaten mümkün değil. Hepsi birbirine bağlı kavramlar. Biraz düşününce bu görülür. Kaldı ki Öz’ün yazısına göre, Balbay’ın da Cumhuriyet’te yazılarına, yalnız Genel Başkan adaylığı sürecinde değil, CHP üyeliğinden istifa edene kadar son verilmiş oluyor! (Çünkü benim durumum aynen bu!) “Doğrusu, siyasi parti yöneticilerinin kural olarak gazetelerde yazarlığa son vermeleridir” demiş! Bakalım bana yapmaya çalıştıkları kıyamı Balbay’a nasıl uygulamayacaklar?

BEN RESMİN GENELİNE BAKARIM: CUMHURİYET NEREYE KOŞUYOR?
Biraz bu tutarsızlıkları bırakıp resmin geneline göz atalım. Can Dündar’ın, Genel Yayın Yönetmeni olarak nasıl bir Cumhuriyet resmi çizmeye çalıştığına bakalım. Nuray Mert, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Ceyda Karan, Semih İdiz, Celal Başlangıç ve T24’ten transfer edilen diğer isimler saygın gazeteciler olabilirler, itirazım yok. Ama herhalde “Atatürkçü” yazar-düşünür olarak tanınmazlar. Herkesin Atatürkçü olması da şart değil. Ama bir gazete, onları alır, buna paralel olarak da bünyesinden yazı işleri ve haber merkezinden onca ismin üstüne dün Ümit Zileli, Alev Coşkun, bugün de Bedri Baykam’ı çıkarırsa, bu gidişatı insanların fark etmemesi mümkün değildir! Genel resimde, Cumhuriyet’in artık solun geniş yelpazesine değil, anti-Kemalist çizgiye ve liberalizme yöneldiği fazlasıyla ortaya çıkmıştır. Bu savımı şöyle somutlaştırabilirim: Daha önce NTV’ye, ekrana hep benzer liberal-ılımlı İslamcı isimler çıkmasını eleştirip onlara bazı sol-Atatürkçü yazarlar önermiştim. Buradan da kendisine önerebilirim: Vural Savaş, Uluç Gürkan, Cengiz Özakıncı, Suay Karaman, Turhan Feyizoğlu gibi... Şimdi meraktan soruyorum: Can Dündar bu listeden yazarları arasına katmak isteyeceği kaç kişi var? Buyursun benim yerime onlar arasından birilerini alsın o zaman!

Y-CHP’NİN Y-CUMHURİYET KORUMASINA İHTİYACI YOK!
Can Dündar’ın gösterdiği eleştiri tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlük ne yazık ki abartılı boyutlarda bir ideolojik dar çizgi çerçevesinde, bir “Y-CHP” ve neo-liberal duruş korumasına dönüşüyor. Gazetenin Ermeni soykırımı, HDP-PKK, Kürt sorunu gibi konulardaki duruşunun gözle görülür şekillerde değişmeye başlamış olması, demek ki tesadüf veya algı genişlemesi değildir. CHP, kendi içinde demokrasiyi yaşamaya alışmış, kendi rotasında Can Dündar’ın korumasına ihtiyacı olmayan köklü bir özgür tartışma alanıdır. Sn. Kılıçdaroğlu “Yeni CHP”den bahsedebilir, demokratik olarak karşı çıkanlar yanıt verir, işin özü bu kadar basittir ve ortada sansürlenecek bir şeyler yoktur. Bu sansüre CHP’nin de alet edilmesi ayrıca üzücüdür.

CUMHURİYET’E KİMLİK DEĞİŞTİRTMEK
Cumhuriyet gazetesi, Cumhuriyetimiz ile neredeyse yaşıt, büyük, köklü bir kurumdur. Anlayamadığım şey, Can Dündar’ın Radikal, eski Yeni Yüzyıl ya da Taraf’ta yapması gereken gazete şablonunu, Cumhuriyet’e uygulamaya kalkışmasıdır. İnsan bu yapı-bozmadan ne zevk alır, anlayamıyorum. İki sene sonra “bakın işlem tamam, ben Cumhuriyet’ten artık bir Radikal yaratmayı başardım” diyebilme zevki için mi? Peki, herkesin her türlü hedefi, takıntısı olabilir de, bu kadar tutarsız ve gazeteye köklerini kaybettiren bir çıkışa gazete niye alet olur? Cinsiyet değişimi gibi bir operasyona girişmek ülkenin bugünkü yapısında Cumhuriyet’e yakışıyor mu? “Yakışıyor” diyorlarsa, ne ala diyorum ben de! Buna inananlara hayırlı olsun demekten başka yapamayız. Ama şunu da eklemeden geçemeyeceğim: bu, Cumhuriyet’i gerçek kimliği, gerçek okuru ve gerçek ideolojik kökeninden yapay zorlamalarla kopartma operasyonudur. Sonu hayırlı değildir.

MUSTAFA” FİLMİ TARTIŞMAMIZ
Anlaşılıyor ki, Can Dündar Cumhuriyet’e adapte olmak yerine, yapay şekilde Cumhuriyet’i kendisine adapte etme yoluna gitmiştir. Yazık ki bu operasyonu kurnazca bir fırsat olarak kullandığına inanan Dündar, gazeteyi kamuoyu önünde gereksiz yere yıpratmış oluyor. Kendisinin Atatürk hakkında yaptığı filme, “Mustafa”ya dair yazdığım yazı geldi aklıma. 10 Aralık 2008’de yazdığım “Mustafa Filminin Ölüm Noktası” makalemde, Dündar’ın konuyu demokratlığa getirmesine karşın yaptığı gafları bakın nasıl eleştirmiştim:

İşe önce ‘ölüm noktası’ olarak adlandırdığım bu düzeydeki gaftan başlayalım. Filmin ikinci yarısında, 1930’da, Atatürk’ün üç haftalık bir yurt gezisine çıktığı, halktaki hoşnutsuzluğu, dalkavuklardan ve rüşvetlerden şikâyetlerini biraz şaşkınlıkla öğrendiği anlatılıyor. Oğlumun kulağına fısıldıyorum “Bak şimdi Serbest Fırka’dan söz edecek”. Ne gezer! Dündar, o noktadan sonra birden 1933’e, 10. Yıl Nutku’na atlıyor, sonra da ardından Atatürk’ün yine ne diktatörlüğü kalıyor ne de muhalefeti toptan yok etmesi…”

SONUÇ:
Atatürk hakkında bu algı operasyonunu bu kadar sorumsuz ve vurdumduymaz şekilde girişmeyi göze alabilen bir insanın, Bedri Baykam hakkında da bu uydurma bahanelere tenezzül etmesi, şaşırtıcı değil. Atatürk’ün hayatı hakkında hiçbir gazeteci bu kadar bilgi eksikliğine sahip olamayacağına göre, bu bir ideolojik saptırma tercihidir. Bunu geçmiş hakkında yapan bir insan “Atatürk’ün partisi neden Atatürkçü çizgiden bu kadar uzaklaşıyor?” sorusunu soran bir yazarını susturmuş, çok mu şaşırdınız? Ben şu anlamda şaşırdım: Dündar’ın karmaşık ve dar kişisel zihniyetini bu kadar abartılı şekilde yönettiği gazeteye yansıtmaya çalışacağını sanmıyordum! Yazık diyorum, hepsi bu. Tabii gazetedeki diğer çalışma arkadaşlarımı tenzih ederek söylüyorum bunu. Dündar artık istediği liberal, “yetmez ama evet”çi ya da 2. Cumhuriyetçi gazeteyi etmeye devam edebilir. Tabii sansüre, basın ve düşünce özgürlüğüne, yazı kaldırtmaya karşı bir yürüyüşte ya da ödül töreninde Can Dündar’a rastladığımda, önce orada nasıl dik yürüyebildiğini soracağım, ardından da bu çelişkileriyle kendisini başbaşa bırakacağım.

------------------------------------------------------------------

PARİS KATLİAMI “GELİYORUM” DEDİ 
BEDRİ BAYKAM
17 Kasım 2015

Gündem başımıza taş yağdırınca, CHP Kurultay’ı yerine Paris derdine düştük. Kentin sokaklarında katliamdan 48 saat sonra bir restoranda patlayan ampul, binlerce Fransız’ın saygı duruşlarını bırakıp neredeyse birbirini ezerek kaçışmasına neden oluyor. Bunlar videosunu izlediğimiz panik sahneleri. Yalnız Paris değil, dünya bir travma yaşıyor. Mesaj açık: “Artık illa o kafir Charlie-Hebdocular gibi Peygambere laf etmiş olmanıza gerek yok. Bir yerde eğleniyor veya içki içiyor olmanız bile hedef olmanız için yeter”. Hatta bunun devamında otobüs veya metroyu kullananlar bu sefer havaya uçurulsa, kimse şaşırmaz. Zaten İspanya, İngiltere veya New York olaylarında senaryo aynen bu değil miydi? Daha önce El Kaide’den de alıştığımız (!) şekilde aynı anda gerçekleştirilen üçüz-dördüz bombalar patlarken Fransız halkı, 11 Eylül’de televizyonlarda izlediklerinin birden aktörü haline dönüşüyor.
PARİS’İN ADIM ADIM DEĞİŞİMİ
Paris’in dokusu, yıllar üstünden adım adım değişti. Catherine Deneuve’ün, Pierre Cardin’in, sarışın “garson” kızların, kumral fahişelerin, Brigitte Bardot ve Gunther Sachs’ın Paris’i artık pek gündemde değil. Mini Cooper veya Peugeot arabaları işgal edenler de mini etekli mankenlerden çok, her renkten, ırktan, meslekten insan... Yabancı öğrenciler, işçiler, göçmenler derken 21. yüzyılın ırk ve din kavgaları, aynen bu “Işık Şehri”ne transfer oldu. Sonuçta önce Arap-Yahudi gerilimi, ardından da köktendinci-İslamcı çıkışın yansımaları şehirde net olarak hissediliyor. Artık Fransa doğumlu 3. kuşak Arap veya Türkler’in önünde iki yol var: ya Fransız yaşam tarzını, en azından “Paris enternasyonalizmini” hazmetmiş olmak, ya da yavaş yavaş gettolarda, kendi yaşam ünitelerini kurup Avrupa’ya karşı sürrealist bir cihat savaşına katılmak. Sonuçta Fransızlar’ın ortalama 1.5 çocuğu pek geçmeyen doğum oranı, onların ise en az 4-5 rakamına rahatça ulaşmaları karşımıza yetersiz yaşam koşullarının hıncını alabilmek için Fransa’yı matematik olarak fethetmeye çalışan kararlı bir anlayış çıkarıyor. Paris’e gürültülü çıkartmalar yaparak, banliyö yaşamlarında yasadışı işlere karışmaktan da rahatsızlık duymayan yeni bir insan tipi bu. Bu ortamda büyürken kendini tehlikeli bazı gerici imamlara teslim edilmiş bulan kimi çocuklar-gençler arasında köktendinciliğe kayanların sayısı artıyor. Onlar artık Ortadoğu kökenli büyük dinci terör örgütlerinin fanatik katılımcısı veya uyuyan terörist hücresi olma yolunda hızla mesafe kaydediyorlar.
CHARLİE HEBDO’YA LANET, IŞİD’A MÜSAMAHA!
Sonuçta ortaya basit karikatürde bile dine hakaret arama meraklısı olan, bu uğurda her türlü ölüm fetvası çıkarmayı, ortalığı yakıp yıkmayı, şiddeti kendine hak gören bir profil çıktı. İslam Devleti’nin El Kaide’nin pabucunu dama atarak geliştiği ve Al Bagdadi’nin kendini “Halife” ilan ettiği şu son yıllarda, dünyada kafa kesen, her yerde masum insan kanı akıtmaya çekinmeyen bir canlı türevi oluştu. İşin en acı tarafı, “İslam bu değildir” sözlerini arada mahcupça telaffuz eden hiçbir Müslüman grup, bu caniler aleyhine ciddi bir tepki seli geliştirmedi, İslam dininin bu kadar ağır yara alarak tüm dünyada “terörle eşanlamlı” bir kimliğe bürünmesine dur diyemedi.
SAVAŞ HALİ
Şimdi Fransa, Cumhurbaşkanı Hollande ve Başbakan Valls’ın ağzından en sert karşılık ve açıkça “savaş” sözcükleriyle rahatlamaya çalışıyor. Pazar gecesi Fransız uçaklarının IŞİD’ın Suriye kalesi Rakka’yı 10 uçakla bombalamaya başlaması, intikam duygusunun doğrudan yansıması. Çünkü Charlie-Hebdo olayının ardından paniği dindirmeye çalışan, “abartmayın, ortada öyle tehlikeler yok” diyen ve aynen bizdeki “İkinci Cumhuriyetçiler” gibi bir uyuşturucu görevi üstlenen Edwy Plenel veya Emmanuel Todd gibi entellektüeller, bu “Cuma13” katliamının ardından birden gözden düştüler. Buna rağmen bence “demokrasi ve özgürlükler şampiyonu Fransa” bizim yaşadığımız her etaptan geçmeye devam ederek, yobazlığa kılıf arayan yeni yazar-çizerlerle tartışmayı canlı tutacak. Ne zamana kadar mı? Ne yazık ki yeni ve daha büyük bir katliam o dalgayı da utancından masa altına itene kadar. Çünkü o seviyeye tırmanmış ve bir an önce eylemini yapıp kendini patlatarak hurilerine kavuşmaya çalışan limitli algı ve kültürdeki insanları geri kazanmanın yolu tıkalı.
Bizim ülkemizde de, iktidarın zirvesinden ana muhalefet liderine kadar, kullanılan söylemlerde, “Aman IŞİD’ı azdırmayalım, fazla hedef almayalım” tavrı sürdükçe, başımıza taş yağmaya devam edecek. Çünkü bu hükümet, batıya verdiği göstermelik sözler dışında, bu mücadelede iki yüzlü stratejisini sürdürüyor.

12 Kasım 2015 Perşembe

SEVGİLİ GAZETEM CUMHURİYET’E YANIT | BEDRİ BAYKAM


Polemik, alışık olduğum bir yazı türü, ama sonuçta ben gazetemle polemiğe girmeye alışık değilim. Ne var ki, sevgili Cumhuriyet, Salı günü yazımın yayınlanmamasını kamuya açık bir tartışma konusu haline getirmeyi tercih etti, bu nedenle ben de kendi sosyal medya mecralarıma ve basına, bana yazılan metinle ilgili yanıtlarımı yolluyorum.

- Gerek Cumhuriyet’te yazımla ilgili çıkan “ilksöz”den, gerek Can Dündar’la yaptığım görüşmelerden bir şeyi anladım: Sonuçta herkesin Türkiye’de bir haber veya görüşün saklanması veya yayınlanmaması için bambaşka bahaneleri, ya da hadi bahane demeyelim de, “kendilerine göre” haklı gerekçeleri var! Bu merkez medya, Cumhuriyet veya yandaş medya için de pek değişmiyor. Değişen, gerekçeli kararın maddeleri, hepsi bu... Bu durumu kabul etmiyorum, içime sindiremiyorum.
- Ben bu gazetede 1987’den beri yazıyorum. 2004’e kadar, değişik günlerde aralıklı yazdım, son 11 yılda ise her Salı günü okuyucularımla buluştum. Bu 11 yılda ne tatil, ne hastalık, ne de bir başka gerekçeyle okuyucularımdan ayrı kaldım. İki konu hariç: Bıçaklandığımda iki hafta yazamadım. Onun dışında yazımın farklı gerekçelerle yayınlanmaması da, belki 3-4 kere yaşandı. Örneğin, Ergenekon davası sırasında Adliye Sezonu nedeniyle, haftaların birinde çok sert yazmışım diye yazıyı yayınlamayı göze alamamıştı yönetim. Hepsi bu. “İzin-tatil-içimden gelmedi-yazısı elimize ulaşmadı vs.” gibi alışık olduğunuz yöntemleri, tek bir kere kullanmadım. Bundan 15 ay kadar önce ise, yine Kılıçdaroğlu ile ilgili bir yazım Cumhuriyet’te yayınlanmamıştı. Yazının içeriği, Kılıçdaroğlu’nun istifa etmesi gerektiği ile ilgili 11 maddeydi. Bunun yanlışlığını o kadar anlatmama rağmen, sansür uygulandı. İki gün sonra Cumhuriyet’in üst düzey yöneticilerinden Akın Atalay beni aradı ve bu sansüre çok üzüldüklerini aktardıktan sonra, “bu arkadaşlara gereken yaptırımın uygulanacağı” mealinden sözler söyledi. Ardından gelen günlerde  Cumhuriyet’in genel yayın yönetimi ve yazı işlerinde bilinen büyük değişiklikler yaşanacak,. İbrahim Yıldız da bu süreçte yerini Can Dündar’a bırakacaktı. Ertesi hafta benim yazım (CHP Örgütü’ne: Egemenlik Kayıtsız Şartsız Kılıçdaroğlu’nun mu?) Cumhuriyet’te yayınlandı ve yazının altında Cumhuriyet, okurlarına bir açıklama koyarak, düşünceyi ve ifade özgürlüğünü gazetenin bir özgür yazarı olarak kullanamadığımı belirtip bundan duyulan üzüntüyü okurlarıyla paylaşıyordu. Buyurun, 26 Ağustos 2014 tarihli Cumhuriyet notunu okuyun:

Açıklama ve Özür:
Yazarımız Bedri Baykam’ın geçen haftaki yazısı editoryal değerlendirme neticesinde yayımlanmamıştır. Konuyu ilk toplantısında değerlendiren İcra Kurulu’nca, bu uygulamanın yazarın yorum, eleştiri özgürlüğüne “müdahale niteliğinde” olduğu belirlenerek sorumluları hakkında gereken yaptırımın uygulanmasına karar verilmiştir. Bu nedenle yazarımızdan ve okurlarımızdan özür dileriz. 
Saygılarımızla 
Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu

Nasıl? İnanılmaz bir metin değil mi? İşte o günden sonra da bu haftaya kadar bir “kesik yemedim”.
- O zaman soruyorum sayın Atalay’a ve tüm Cumhuriyet Gazetesi İcra Kuruluna: Son aylarda “etik” duruşunuzda hangi ağır değişiklikler oldu da, dün “Bedri Baykam’ın yazısı sansür edilmiş” diye ivedi ve büyük bir hassasiyetle yazı işleri kadronuzu değiştirirken, bugün, o yazının onda biri sertliğinde olmayan, CHP tüzüğüyle ilgili bir teknik yazı bahane edilerek bu sefer yazar açığa alınmaya çalışılıyor? Etik hassasiyetlerinizdeki bu büyük U dönüşünün gerekçesi nedir? Ve şayet bu değişiklik yaşanmışsa, o zaman “biz büyük bir hata etmişiz, meğer Baykam’a bir yıl önce Genel Yayın Yönetmeni ve yazı işlerinin getirdiği sansür haklıymış, biz bu nedenle uyguladığımız yaptırımları geri alalım, bir önceki Genel Yayın yönetmenimizi ekibiyle geri getirelim” mi diyeceksiniz? O zaman o günkü açıklamanızı geri alıp dün dündür, bugün bugündür deyip, o ekibe hakkını teslim edin de bari mantık olarak şaşırtıcı değişiminize rağmen hiç olmazsa onun içinde tutarlı kalın.
- Dün bana Cumhuriyet’in internet sitesinde ve Sn. Dündar’la yaptığım görüşmede, “Parti ve Gazete”nin bir arada yürüyemeyeceği, bunun etik anlamda yanlış olduğu, konunun yazının içeriği ile ilgili olmadığı aktarıldı. Bugün Cumhuriyet’te de okuyacağınız yazıda, Pazartesi günü CHP ile ilgili yayınlanan bir bildiride “imzam” olduğundan, “kongre sürecinde aktif siyasi faaliyet içinde olduğum/olacağım anlaşıldığından”, yazılarıma yer verilmemesinin uygun görüldüğü açıklandı. Bunu desteklemek için de “bir Parti’de yöneticilik yapan ya da aktif siyaset yürüten kişilerin gazetecilik yapmasına ve düzenli köşe yazmasına cevaz vermemektedir” denilerek Balbay’ın da Genel Başkan adaylığı çerçevesinde yazılarına “ara verdiği” hatırlatıldı. 
- Bütün bu “etik gerekçe” arama çabalarında bana göre, ne yazık ki, bir tutarlılık yok. Hem de birçok nedenle... Özetlemeye çalışabilirim:
- Benim şu anda CHP’de hiçbir görevim yok. Ayrıca ben Balbay gibi bu süreçte Genel Başkan adaylığına aday da olmadım. O da benim siyasi kariyerimde 2003’te yer alan bir çıkış. Tekrar gündeme getirecek olsam, herkes zaten bir günde öğrenirdi. Ama şu anda böyle bir şey yok.
- Sonuçta sevgili gazetemin elinde, 1987’den beri süren yazarlığımı durdurma gerekçesi olarak, kendi gazetelerinde sayfanın yirmide biri boyutunda koydukları bir bildiri haberinde adımın “imzacılar” (!) arasında geçiyor olmasından daha ağır bir veri yok. Bu tavrın ne yazar- gazeteci etik ilişkilerine uygun olduğunu ne de okurları veya kamuoyunu tatmin edebileceğini sanmıyorum. Bu inanılmaz derecede zayıf bir iple yamaca bağlanmış filin ağırlığıyla ortada duran bir dengesizliktir.
- Sevgili arkadaşım Mustafa Balbay’la ilgili verilen örnek, zaten satırların kendi içindeki çelişkisini fazlasıyla açığa çıkarıyor. Şöyle ki, Cumhuriyet önce şu sözleri kaleme alıyor: “Hem genel gazetecilik etiği, hem de Cumhuriyet’in yayın geleneği, bir Partide yöneticilik yapan ya da aktif siyasi faaliyet yürüten kişilerin gazetecilik yapmasına ve düzenli köşe yazmasına cevaz vermemektedir”. Ardından Balbay’ın bu süreçte “Genel Başkan adayı olduğu için yazılarına ara verdiği” hatırlatılıyor. Buna da peki... Şimdi ne anlıyoruz? Balbay, CHP Milletvekili iken gazetede yine sayısız köşe yazısı kaleme aldı (Milletvekilliği herhalde aktif siyasetin doruklarından biri!). Bu yazılar bir sorun olmadı, şimdi aday olduğu için bir süre bıraktı, ardından anladığımız herhalde Genel Başkan seçilirse, gazeteyi bırakacak, seçilemezse de bu süre sonunda dönüp Milletvekili olarak yazılarına devam edecek. Bu cümlelerin başka türlü bir izahı yok. Peki Balbay’ın Milletvekili ve aktif siyasetin göbeğinde bir insan olarak, hem de artık benim gibi “Genel Başkan eski adayı” sıfatıyla dönüp yazacağı sütunların bir mahsuru yok da, benim bazı Partili dostlarımın bir bildirisine onay ve katılım imzası atmış olmam mı korkunç bir mahsur? Ne ağır imzam varmış da haberim yok derim, ama fazla egosantrik durur!
- Sonuç olarak bu savda, ne yazık ki, geçerli bir tutarlılık yok. Herhalde Bedri Baykam’ın bu büyük “imza vermiş olma” vebalinin yanında, neredeyse her gün yazan Balbay’ın Milletvekili olarak yazacağı yazıların da değeri ve ağırlığı –estağfurullah!- yok sayılamaz. Balbay, bir saygın aydın ve vekil olarak bu gazetede yazabiliyorsa, bu bir “mahsur” değilse, Bedri Baykam da demek sıfatsız bir CHP’li olarak kitap eki uzunluğunda yazsa, mahsur yoktur.
- Sn. Can Dündar’la yaptığım telefon ve mesaj görüşmelerinde gazetenin “sansür iddialarına yanıt” olarak yayınladığı metni “anlayamadığımı, anlam veremediğimi, ne bir adaylığım ne de bir sıfatım olmadığını” vurguladığımda, Sn. Dündar bana somut olarak “Particilik ve gazeteciliğin beraber yürüyemeyeceğini, şayet CHP’den istifa edersem, istediğim kadar, istediğim şekilde Cumhuriyet’te yazmaya devam edebileceğimi” vurguladı. Bu hesaba göre, 30 yıl sonra birden tezahür eden bu yeni kararı göz önüne alırsak, demek ki Sevgili Balbay da Genel Başkan seçilse de, seçilmese de CHP’den istifa etmezse, Cumhuriyet’te bir daha yazamayacak! Bunun da Cumhuriyet için doğru ve hayırlı bir karar olmayacağını düşünüyorum, hatada ısrardan kimseye bir fayda gelmez. 
- İtiraf etmem gerekir ki, Cumhuriyet'te bugün çıkan “Sayın Baykam’ın kongre sürecinde aktif siyaset içinde olduğu/olacağı anlaşıldığından yazılarına yer verilmemesi uygun görülmüştür” sözleri beni biraz gülümsetti. Hissedilen ihtimaller üzerine hesap kesmek, aklıma yayınlanmamış kitaplar yüzünden evi basılan yazarları veya matbaaları getirdi. Bu bir falcılık denemesi mi? Böyle ciddi bir sav olabilir mi? Ayrıca bu tip önemli konularda, daha ben nerede durduğumu bilmiyorken, sevgili gazetem her şeyi biliyorsa, lütfen bana da anlatsınlar, ben de öğrenmiş olurum! Bu daha çok mizah dergisi tadında bir şaka herhalde. Bir insana “ya bir gün aktif siyasete girerse...” diye bir ön “suç” atfedilebilir mi hiç? Bu arada Balbay için “yazılarına ara verilmesi”, benim için ise “yazılarına yer verilmemesi” ibareleri, dikkatimi çekti. Herhalde tesadüftür, aşırı hassas mı oldum? :))
- Cumhuriyet’te yazdığım her yazının arkasındayım. Sonuçta CHP ile ilgili yazdığım yazılarda da, hep Partinin vicdanı oldum. Ne Baykal, ne Kılıçdaroğlu’na karşı hiçbir zaman körü körüne muhalefet yapmadım, alkışı hak ettiklerinde de fazlasıyla gündeme getirdim. Hep Partinin genişlemesi ve Türkiye’yi bataktan çıkarması için gerekli olduğuna inandığım adımların, objektif ve kararlı sahibi oldum. Ne mutlu bana ki, kimilerinin U dönüşlerinin, “yanlış anlamışım”ların, “o günler her şey farklıydı”ların yanında daima 30-20-10 yıl önce veya dün yazdığım yazıların hepsinin arkasındayım ve her dediğim doğru çıkmış.. Bu düz ve tutarlı çizgimle de övünç duyuyorum. Hangi Türkiye’de mi? Hala her dediğinde yanılmış “yetmez ama evet”çilerin, eski 2. Cumhuriyetçilerin parlatılıp tedavüle sokulmaya çalışıldığı şu günlerde...
- Sonuçta 30 yıldır yazdığım gazete benim gazetemdir ve öyle kalacaktır. “Yeni” bir konjonktürde gazeteyi ele alanlardan tek ricam, Cumhuriyet’in demokratik duruş ve tutarlılığına daha fazla zarar vermeden, yanlıştan dönmeleridir. Hatadan, çelişkilerden dönebilmek bir erdemdir. Sayın Dündar ve Cumhuriyet üst yönetiminden beklentim, gazetemize ters düşen bu uygulama denemelerini bırakmaları ve “zararın neresinden dönersek kardır” mantığıyla bu ağır çelişkilerle dolu durumu düzeltmeleridir. 
- Bu çelişkiler bu şekilde ortada tutulursa, bunun gazeteye vereceği zarar ortadadır. Çünkü o zaman insanlar doğal olarak, yeni Cumhuriyet yönetiminin “ideolojik tercihler” nedeniyle bu kararı aldıklarını söyleyecekler ve  olay kaçınılmaz şekilde başka boyutlara tırmanacaktır. Örneğin son dönemlerde benim anlayamadığım nedenlerle gazete dışında kalan Alev Coşkun, Ümit Zileli gibi değerli yazarların da ideolojik duruşları gündeme gelir.
- Önümüzdeki Salı, Cumhuriyet’e yayınlanması için yollayacağım yazımı, buradan açıklıyorum: Konu, CHP’nin zoraki manevralarla Atatürkçülük’ten uzaklaştırılma çabalarına dur denmesi gerektiği olacaktır. Yaşanan siyasi ortam hakkında yapılan her dürüst yorum, her aydının boyun borcudur, kamburu değil. Ayrıca tabii ki CHP’den de hiçbir şekilde istifa etmeyeceğimi, Atatürk’ün partisinin bir sade üyesi kalsam bile, bu mücadeleye somut olarak aynı kararlılıkla devam etmenin benim için bir gurur olduğunu tekrar ısrarla söylüyorum. 
- Tutarsız gerekçelerle, ne benim ne de Balbay’ın Cumhuriyet’ten ayrılmasına da gerek yoktur. Ben buradayım, yazılarımla her zamanki gibi aynı diklikte durmaya devam edeceğim. Gazetemin bu durumu düzeltip, yoluna devam edeceğine inanmak istiyorum. Cumhuriyet hiç kimsenin veya hiç bir dar bakışın Gazetesi olamaz, demokrasi ve düşünce özgürlüğünü, başkaları için isteyip, kendisi uygulamayan gazete hiç olamaz!

Cumhuriyet Gazetesi ve kamuoyuna saygılarımla.

Bedri Baykam
------------------------
SÖYLEDİĞİNİZ MÜMKÜN DEĞİL SN KILIÇDAROĞLU, ÇÜNKÜ...
Bedri Baykam
10.11.2015


Sayın Kılıçdaroğlu, CHP 1 Kasım’da yine başarısız oldu. Siz bunu da “yaşanan olağandışı şartlar”a bağladınız. Son 19 ayda 4 seçim geçirdik. Her başarısızlığa bahaneler bulabiliriz. Mesela başka hangi olağanüstü şartlar yüzünden E. İhsanoğlu’nu Çankaya’ya aday göstermiştiniz? Veya daha sonra hangi gerekçelerle bu beyefendiyi Meclis Başkanlığı’na dahi layık bulmadınız?
TÜZÜK ÇELİŞKİLİ VE SAKAT
Demokrasi mücadelesi veren gazeteciler, eski partililer, kızgın seçmenler dahil, herkes size yardım etmeye gayret etti. Kadro veya politikalarınızla ters düşsek bile... Ama artık yeni bir lider aramamak, CHP’nin unutturmaya çalıştığınız köklerini özlemle anmamak imkansız. Dolayısıyla Kurultay, sizin Y-CHP’nizle gerçek Altı Ok’un CHP’si arasında geçmelidir.
Genel başkan adayları ortaya çıkmaya başladı. Siz de bir jestle, parti içinde de özgürce propaganda yapabilmeleri için yeşil ışık yaktınız. Güzel bir temenni, ancak mümkün değil. Nedenini hatırlamıyorsanız, lütfen dinleyin:
2003’te Sn. Baykal karşısında Genel Başkan adayı olduğum kurultayda, delegelerin %5’inden imza almak lazımdı. Ben %10 toplamıştım. Ancak Baykal ve ekibi, seçime birkaç saat kala, üstelik çok şaibeli bir önerge oylamasıyla, gerekli imza sayısını %20’ye çıkardı. Hem de o seçimde geçerli olmak üzere! Tarih, faşist partilerde bile “maçın 87. dakikasında kural değiştiren” böyle bir skandal görmemişti. Ama başkanlık hırsı, bu karanlığı bile hazmettirebildi birilerine. 2010’da yönlendirdiğim yeni Demokratik Devrim Tüzüğü kitapçığında bu ve buna benzer birçok nokta gündeme geldi. Sizin 2012’de yaptığınız yeni tüzükle ilgili, kurultayda dinlemediğiniz bir konuşma yaptım. Dinlemediniz, çünkü ne yazık ki CHP Genel Başkanlarının böyle bir alışkanlığı yok! O gün şunu dile getirdim: Bu tüzük geçerse, CHP Genel Başkanlık seçimi illegal olacak. Çünkü tüzüğe göre bu seçimin ‘gizli oy- açık tasnif’le yapılması şart. Ama 2003’te geçirilen ve 2012’de yürürlükte bırakılan maddeyle Genel Başkan adayı, delegelerin %10 ‘açık’ imzasıyla teklif ediliyor. Ve bu açık imzalar, diğer bir adaya da imza veremiyorlar. Yani bu imzalar, açıkça ‘oy’ değeri kazanıyor. Yani böylece CHP Genel Başkanı ‘açık oy-açık tasnif’le seçilmiş oluyor! Bu çelişkinin hukuki olarak kabulü mümkün değil” dedim. Kürsüden indiğimde Sn Atilla Sav bana geldi ve “Partinin hukuk işlerinin ortasında olarak bu ikazınızı daha önce ben de MYK’ya anlattım, ama beni dinlemediler” dedi. Her zamanki mantıksız el indir-kaldır işlemiyle bu sakat madde geçirildi. 
Sn Kılıçdaroğlu, istifa etmeyerek, Kurultay’ın geldiğini hatırlattınız. Ben de size bu illegal tüzüğü hatırlatarak, adaylara eşit mesafe ve söz hakkı iddialarının hayal ötesi olduğunu vurguluyorum. Halbuki 2003 öncesindeki gibi, delegeler birden fazla adaya imza verip adaylık konuşmalarında onların vizyonlarını algılayabilseler, hem demokratik yarış şansı olacak, hem de o imzalar “oy” değeri taşımayacağı için Tüzükteki o hukuksuzluk olmayacak! Aylarca süren kampanya emeği çöpe atılırken, milletvekili olarak hiçbir itirazınız olmadı!
DEMOKRATİK DEVRİM UYGULANMADI
Sn Kılıçdaroğlu, bu hukuksuz maddeler kaldıkça, mağlup Başkan isterse 30 yıl yerinden kalkmaz. Yarın kurultayda, gövde gösterinize katkıda bulunmak isteyen onca il başkanı ve delege, sizi öneren imzalar arasında olmak için yarışacak! Sonuçta milletvekilliği veya belediye başkanlığının bu ilişkilerden geçtiğini herkes biliyor.
Baykal dönemine dair getirdiğiniz eleştirilerin arkasında duramadınız. 2003 adaylığım ve 2010 Demokratik Devrim Tüzüğü’nde önerdiğim yenilikleri deforme edip 5 yıla yayarak, özür dilerim, kör topal uyguladınız. %30’dan, %10’a indirdiğiniz gençlik kotası, Parlamento’ya tek bir genç (!) sokmanıza elverdi. %33’lük kadın kotası ise CHP’ye 45 değil 21 kadın milletvekili kazandırabildi. Çünkü o kotalardaki insanları doğru oranda seçilebilir yerlere yerleştirmiyorsunuz. Ayrıca basından öğreniyoruz ki, yolsuzluk dedikodularının üzerine giden partililerimiz, sizin tarafınızdan temizlikle tehdit ediliyor! Bu “yolsuzluk dosyalarıyla” ünlenen kendi imajınıza uyuyor mu? Arkadaşlar haksızlık yapıyorsa başta kendileri hesabı öderler. Yoksa ne farkımız kalır eleştirdiğimiz iktidardan? Hem böyle bir aklanma fırsatını belediyeler neden kullanmasın?
Ayrıca varolan delegelerle olağanüstü kurultaya gitmekten neden korkuyorsunuz? İşte bu nedenlerle, sözünü ettiğiniz “eşit yarış şartları” gerçek durumu yansıtmıyor, Sayın Kılıçdaroğlu.  

10 Kasım 2015 Salı

SÖYLEDİĞİNİZ MÜMKÜN DEĞİL SN KILIÇDAROĞLU, ÇÜNKÜ... | Bedri Baykam | 10 Kasım 2015 tarihli makalesi..

Sayın Kılıçdaroğlu, CHP 1 Kasım’da yine başarısız oldu. Siz bunu da “yaşanan olağandışı şartlar”a bağladınız. Son 19 ayda 4 seçim geçirdik. Her başarısızlığa bahaneler bulabiliriz. Mesela başka hangi olağanüstü şartlar yüzünden E. İhsanoğlu’nu Çankaya’ya aday göstermiştiniz? Veya daha sonra hangi gerekçelerle bu beyefendiyi Meclis Başkanlığı’na dahi layık bulmadınız?
TÜZÜK ÇELİŞKİLİ VE SAKAT
Demokrasi mücadelesi veren gazeteciler, eski partililer, kızgın seçmenler dahil, herkes size yardım etmeye gayret etti. Kadro veya politikalarınızla ters düşsek bile... Ama artık yeni bir lider aramamak, CHP’nin unutturmaya çalıştığınız köklerini özlemle anmamak imkansız. Dolayısıyla Kurultay, sizin Y-CHP’nizle gerçek Altı Ok’un CHP’si arasında geçmelidir.
Genel başkan adayları ortaya çıkmaya başladı. Siz de bir jestle, parti içinde de özgürce propaganda yapabilmeleri için yeşil ışık yaktınız. Güzel bir temenni, ancak mümkün değil. Nedenini hatırlamıyorsanız, lütfen dinleyin:
2003’te Sn. Baykal karşısında Genel Başkan adayı olduğum kurultayda, delegelerin %5’inden imza almak lazımdı. Ben %10 toplamıştım. Ancak Baykal ve ekibi, seçime birkaç saat kala, üstelik çok şaibeli bir önerge oylamasıyla, gerekli imza sayısını %20’ye çıkardı. Hem de o seçimde geçerli olmak üzere! Tarih, faşist partilerde bile “maçın 87. dakikasında kural değiştiren” böyle bir skandal görmemişti. Ama başkanlık hırsı, bu karanlığı bile hazmettirebildi birilerine. 2010’da yönlendirdiğim yeni Demokratik Devrim Tüzüğü kitapçığında bu ve buna benzer birçok nokta gündeme geldi. Sizin 2012’de yaptığınız yeni tüzükle ilgili, kurultayda dinlemediğiniz bir konuşma yaptım. Dinlemediniz, çünkü ne yazık ki CHP Genel Başkanlarının böyle bir alışkanlığı yok! O gün şunu dile getirdim: Bu tüzük geçerse, CHP Genel Başkanlık seçimi illegal olacak. Çünkü tüzüğe göre bu seçimin ‘gizli oy- açık tasnif’le yapılması şart. Ama 2003’te geçirilen ve 2012’de yürürlükte bırakılan maddeyle Genel Başkan adayı, delegelerin %10 ‘açık’ imzasıyla teklif ediliyor. Ve bu açık imzalar, diğer bir adaya da imza veremiyorlar. Yani bu imzalar, açıkça ‘oy’ değeri kazanıyor. Yani böylece CHP Genel Başkanı ‘açık oy-açık tasnif’le seçilmiş oluyor! Bu çelişkinin hukuki olarak kabulü mümkün değildedim. Kürsüden indiğimde Sn Atilla Sav bana geldi ve “Partinin hukuk işlerinin ortasında olarak bu ikazınızı daha önce ben de MYK’ya anlattım, ama beni dinlemediler” dedi. Her zamanki mantıksız el indir-kaldır işlemiyle bu sakat madde geçirildi.
Sn Kılıçdaroğlu, istifa etmeyerek, Kurultay’ın geldiğini hatırlattınız. Ben de size bu illegal tüzüğü hatırlatarak, adaylara eşit mesafe ve söz hakkı iddialarının hayal ötesi olduğunu vurguluyorum. Halbuki 2003 öncesindeki gibi, delegeler birden fazla adaya imza verip adaylık konuşmalarında onların vizyonlarını algılayabilseler, hem demokratik yarış şansı olacak, hem de o imzalar “oy” değeri taşımayacağı için Tüzükteki o hukuksuzluk olmayacak! Aylarca süren kampanya emeği çöpe atılırken, milletvekili olarak hiçbir itirazınız olmadı!
DEMOKRATİK DEVRİM UYGULANMADI
Sn Kılıçdaroğlu, bu hukuksuz maddeler kaldıkça, mağlup Başkan isterse 30 yıl yerinden kalkmaz. Yarın kurultayda, gövde gösterinize katkıda bulunmak isteyen onca il başkanı ve delege, sizi öneren imzalar arasında olmak için yarışacak! Sonuçta milletvekilliği veya belediye başkanlığının bu ilişkilerden geçtiğini herkes biliyor.
Baykal dönemine dair getirdiğiniz eleştirilerin arkasında duramadınız. 2003 adaylığım ve 2010 Demokratik Devrim Tüzüğü’nde önerdiğim yenilikleri deforme edip 5 yıla yayarak, özür dilerim, kör topal uyguladınız. %30’dan, %10’a indirdiğiniz gençlik kotası, Parlamento’ya tek bir genç (!) sokmanıza elverdi. %33’lük kadın kotası ise CHP’ye 45 değil 21 kadın milletvekili kazandırabildi. Çünkü o kotalardaki insanları doğru oranda seçilebilir yerlere yerleştirmiyorsunuz. Ayrıca basından öğreniyoruz ki, yolsuzluk dedikodularının üzerine giden partililerimiz, sizin tarafınızdan temizlikle tehdit ediliyor! Bu “yolsuzluk dosyalarıyla” ünlenen kendi imajınıza uyuyor mu? Arkadaşlar haksızlık yapıyorsa başta kendileri hesabı öderler. Yoksa ne farkımız kalır eleştirdiğimiz iktidardan? Hem böyle bir aklanma fırsatını belediyeler neden kullanmasın?

Ayrıca varolan delegelerle olağanüstü kurultaya gitmekten neden korkuyorsunuz? İşte bu nedenlerle, sözünü ettiğiniz “eşit yarış şartları” gerçek durumu yansıtmıyor, Sayın Kılıçdaroğlu. 

3 Kasım 2015 Salı

“O” MİLYONLARA İHANET ETTİ... | BEDRİ BAYKAM | 3 Kasım 2015 tarihli makalesi..

Uzatmayın yorumları: 7 Haziran gecesinden sonra ortada bir fırsat vardı, ortada milyonların umut dolu oylarının ağırlığı vardı. Tek bir adam bunların hepsini çöpe attı.
Toplumların kaderine yön veren kavşaklar vardır: Seçilen istikametler ülkelerin, ulusların, milyonların geleceğini belirler. 1 Kasım gecesi, 7 Haziran gecesi yaşananları tersyüz etti.
BAHÇELİ’NİN İNTİHARI VE ÖTESİ
5 ay önce, 13 yıldır süren AKP zulmünün bitmesi için oy veren halkın yüzde altmışı, gece mutluluktan coşmuştu. AKP büyük depresyona girmiş, halk sanki koca bir işgalden kurtulmuştu. Günler geçtikçe, bu durum net algılanır hale geldi. AKP ülkeye yayılan mutluluk havasına karşı, günlük mantıkdışı ortaçağ çıkartmalarını artık büyük oranda bırakmıştı.
Her birimiz içimizde ne umutlar yeşertmiştik. Hatta Bahçeli’nin daha ilk gece yaptığı agresif huysuz çıkışını bile “belki ani adrenalinidir” diye geçiştirmiştik. Ama inat ağır bastı. Her teklife hayır diyen, muhalefeti iktidar için hayali senaryo bile kuramaz hale getiren Bahçeli, sanki Erdoğan için bir rüya planı uygulamaya girişmişti. Seçim sonrası Saraycığına kapanan Erdoğan, Bahçeli’nin çözümsüzlük duvarını en mükemmel reflekslerle değerlendirmeyi bildi. Zamanı sinsice harcayan bir sündürme politikası, sonunda muradına erdi ve böylece Türkiye tarihinde ilk defa “45 günde hükümet kurulamadığı için yenilenen” seçimi yaşadı. Uzun lafın kısası, Bahçeli, tek başına belki bir kuşağın geleceğini yok etti. Uyduruk mantıklarla yarattığı engeller ve tıkanmalar, Erdoğan’ın gole çevirdiği bir mükemmel asist halini aldı. Kendi kadrolarında ise yalnız Akşener değil, beyin kullanan herkesi pasifize etti. Şimdi kendisi ve ona biat eden kimliksiz siyasi kurmayları 80’den 40’a düşen sayılarıyla Bahçeli’ye kulluk yapmaya devam etsinler. “Oyumuzun düştüğünü kim nereden çıkardı?” diye atıp tutan Bahçeli, artık HDP’nin bile ağır şekilde gerisinde kaldı. Kaybettiği 1,8 milyon oyun neredeyse tümü ise AKP’ye gitti. Az mı ikaz ettik bu sütunlardan!
DEMİRTAŞ PKK’YI AŞAMADI
İkazlara kulak asmaya gücü yetmeyen bir diğer isim de “eşbaşkan” Demirtaş oldu. Onun ortaya koyduğu “Türkiye Partisi” imajının uzaktan bile olsa sürebilmesi için, o alçak PKK terörüne hak ettiği adıyla hitap edebilmesi, onlarla arasına ciddi bir duvar koyabilmesi lazımdı. Ne gezer? Demirtaş, “silahlar sussun, kardeşlik kazansın” gibi ütopik romantik bazı demeçlerle konuyu geçiştirmeye çalıştı. Her gün asker cenazesi kaldırtmaya yeminli, insanlık dışı bir terör örgütünün oyuncağı oldu. Sonuç: O da 1 milyon oy kaybetti, 59 milletvekiline düştü. O oyların çoğunluğu AKP’ye giderken, belki 250.000 civarında ödünç oy CHP’ye geri geldi.
CHP DAHİL, KİMSEDE ÖZELEŞTİRİ YOK!
Demirtaş seçim sonrası hiçbir özeleştiri yapamayan siyasiler kervanına katılarak “yok aslında birbirimizden farkımız, beni de o kadar gözünüzde büyütmeyin” dedirtmeyi başardı! Halbuki kan kaybı gerekçesi gün gibi aşikardı. Kendisini, partisini ve hatta Türkiye’yi uçuruma süren Bahçeli ise, bu sefer 7 Haziran’daki gibi atıp tutacağı bir basın toplantısı yapamadı. “Milletimiz koalisyon kurmaktan köşe bucak kaçan AKP’ye tek başına iktidar görevi vermiştir. (...) İçimizden veya dışımızdan hiç kimse boş yere hesap yapmamalı, boş yere Milliyetçi Hareket'in istikrarsızlık sarmalına düşeceğini zannetmemelidir. Partimizin tüm kadroları sabırla, özveriyle, inanmış bir yürekle görevlerinin başındadır” diye açıklama yaptı. Güler misiniz, ağlar mısınız? MHP’liler bu sözlere hala kanıyorlarsa, sorun yok, uyuşturulmuş penguen dansı devam ediyor demektir. Aynı özeleştiri eksikliği Kemal Kılıçdaroğlu için de geçerliydi. Kılıçdaroğlu “istifa” ile ilgili soruları bir rugby oyuncusu kıvraklığı ile geçiştirdikten sonra, tam tersine az da olsa, %0,4 artan oyların başarı sayılamayacağını (!) gündeme getirdi. Ülkenin bu seçime “olağanüstü şartlarda” gittiğini hatırlatarak yaşanan terör olaylarına gönderme yaptı. Bunlar unutularak yapılacak değerlendirmenin haksızlık olduğunu vurguladı. Halbuki bu şartları biliyorduk. Mühim olan o olağandışı şartları haklıyken lehimize çevirecek açıları, judo hamlelerini bulabilmekti. Kılıçdaroğlu da aynen daha önce Baykal ekibinden görmeye alıştığımız gibi, yüzde yarım puan artıların arkasına sığınarak ana konuları süpürdü. Bu hesaba göre ortalama 175 yıl sonra CHP, AKP’yi yakalayacağına göre sorun yok demektir! Israrlı vurgulamalarımıza rağmen ne Atatürkçü kesimlere, ne de Gezi’ye doğru açılan CHP, limitli vizyonuyla sepetini daralttı. Bunu ayrı bir yazıda, gündem elverirse önümüzdeki hafta ele alacağız.


27 Ekim 2015 Salı

BEN CHP’YE OY VERMEM DİYENLERE... | BEDRİ BAYKAM | 27 Ekim 2015 tarihli makalesi..


5 gün kaldı şurada, RTE’nin zorla tekrar önümüze taşıdığı sandığın karşısında durmamıza... Sonra o gece, sonuçların Saray’ı tatmin edip etmemesine göre, 18:00 ya da 20:30 civarında sandıktan çıkanlar açıklanacak... O sonuçlar Saray’ı tatmin ediyorsa, vay halinize! Gelsin havaalanları köprüler, gitsin denizler ormanlar, yürüsün koşsun Bilal ve kardeşleri, artistlik yapmasın işçiler! Önü açılsın İmam Hatiplilerin, yuvası parkı yansın Gezicilerin! Açıla kapılar malum vakıflara, sıkıla gazlar üniversite kapılarına!
Bu senaryoyu durdurma şansı olan İNSANLAR sizlersiniz! Yeter ki mantık sizi terk etmesin!
DÜZEN PARTİSİ” DİYENLERE
Doğrudur. CHP Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran partidir. Bu toprakların düzenini kurgulamıştır. Ama ne var ki, Atatürk’ten ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu toprakları başkaları idare etmiştir. Kimler mi? CHP’nin tam tersi bir rota çizen Menderesler, Demireller, Erbakanlar, Özallar, Çillerler, Güller, Erdoğanlar yönetti Türkiye’yi... 5-6 koalisyon yılını saymazsak! Bu süreçte, Türkiye’de işçi hakları, köylüler, üniversite bağımsızlığı, basın özgürlüğü, sanatçı hakları, insan hakları, laikliğin korunması adına neler yapıldıysa, bunu neredeyse her defasında CHP yapmıştır! Toprak reformu veya doğa-ekoloji gibi konular gündeme gelebildiyse, bunu CHP getirmiştir çoğu zaman (tabii bir dönem de SHP). İşte “düzen partisi” diyenler, bunları unutmasınlar, tersine sabotajları kimin yaptığını da!
CHP ATATÜRKÇÜ DEĞİL” DİYENLERE
Doğrudur. CHP, bugün tam Atatürkçü bir ideolojiyle yönetilmemektedir. Gerek kimi yöneticiler, gerek örgüte alınan siyasi profiller geleneksel CHP’nin tarifine uymamaktadır. Kimi MYK üyeleri, CHP köklerine ters siyasal aidiyetlerden gelmektedir. Bir kitle Partisinde bunlar olabilir. Ama bugün yobazlığa ve ırkçılığa karşı bu ülkede hala bir şeyler yapılabiliyorsa, bu büyük ölçüde CHP’nin sayesindedir. Laik eğitim toptan çöpe gitmediyse, laik yaşam çeşitli saldırılara rağmen yaşanabiliyorsa, Atatürk ve İnönü’ye dil ve uzatanlar Parlamento’dan yanıtlarını alıyorlarsa, bunların çıkış noktası CHP’dir. Şayet CHP olmasaydı neler yaşanırdı, düşünün! Yönetimler değişir, CHP kökleri hep buradadır!
OYUM KENDİ PARTİME” DİYENLERE
Doğrudur. İçinizden gelen budur. Siz şayet, Vatan Partili, ÖDP’li, DSP’li veya bir komünist partidenseniz, partiniz seçime girdiğine göre ona oy vermek istersiniz. Halbuki konuyu biraz deşerseniz göreceksiniz ki, kendi partinizi seviyorsanız, Parlamento’da sizi temsilini istiyorsanız, oyunuzu bu seçimde iktidara çıkıp barajı düşürmeye söz veren partiye vermelisiniz! Çünkü bugünkü rezil %10 barajıyla, büyük ihtimalle hiçbir zaman partiniz Parlamento’ya giremeyecektir. Yani 1 Kasım’da inadına kendi partinize oy verirseniz, hem oyunuz boşa giderek RTE’ye yarayacak, hem de bu yüzden partinizin ilerdeki demokratik temsiliyet şansı da çöpü boylayacak!
KİMSEYE OY YOK” DİYENLERE
Doğrudur. Gerçekten de sizi tümüyle temsil edecek ideal bir parti yoktur. Her birini bugün yaşadığımız tablodan sorumlu tutuyorsanız, çok da haksız değilseniz. Yalnız şöyle bir farkla: Bugün partisiz, parlamentosuz anarşik bir düzende yaşama şansımız yoktur. İdeal partinizi, ancak siz tasarlayıp kurabilirsiniz, Parlamento’ya renk verebilirsiniz. Ve ne yazık ki, o utanılası baraj olduğu sürece, bu şansınız da teoriden öteye geçmez. Sizi temsil edecek kapasitede parti yoksa, o zaman belki çevrenizde o demokratik boşluğu doldurmak sizin göreviniz olacak! Bunu yapabilmek için, bu ülkede baskı altında olsanız da bir nebze özgürlük koklama yollarını canlı tutmak istiyorsanız, bugün CHP’ye destek olup makus talihinizi değiştirecek adımı atmanız lazım. Ayrıca mesela Gezi’de yaşayıp parti beğenmeyen “bağımsız”lardan biriyseniz, kendinize acımıyorsanız bari sizden sonra faşizmin gazlayacağı kuşağa saygılı olmak için artık sandığa gidin, RTE’ ye dolaylı desteğinize son verin!
SONUÇ

Bu gruplardan birindenseniz, veya MHP’nin aslında AKP yan ürünü olduğunu çözdüyseniz, o zaman bu yazı belki sizleri CHP’ye oy vermeye itebilir! HDP’nin kendi akışında barajı geçmesi de AKP’yi zora sokacağından, bu veriler ışığında en azından sandığa gitmeye ve küçük bir partiye oy vermemeye ikna oldunuz umarım. Çevrenizde bu yazının demokrasiye kazandırabileceği dostlarınız varsa, ricam bu satırları bu hafta yaymanız... Kaçacağınız insanlar, iddialı ve ukala konuşmalar yapıp, bir de solcu görünüp sizi çözümsüzlüğe iten “gizli Tayyipçiler” olsun! Haydi “Oy ve Ötesi”! Hazırlıklarını tamama erdir ve bize güzel, dürüst sonuçların ulaşmasını sağla!

20 Ekim 2015 Salı

CHP’NİN ARTILARI AĞIR BASIYOR | BEDRİ BAYKAM | 20 Ekim 2015 tarihli makalesi..


CHP’nin siyasi karnesine not vereceksek, bunu ikiye ayırmak lazım: Toplumla ilişkisi, gündeme karşı genel ideolojik tavrı ve öte yandan ıskaladığı fırsatların dökümü ve neticede kaybettiği oy potansiyelleri...
Birincisinde CHP mükemmele yakın bir performans göstermiş. Benden alabileceği not, belki 10 üstünden 9. Diğerinde ise, CHP’nin puanı yarı yarıya kırılırken zararı kendisine oluyor. Elde edebileceği oyların veya AKP’den söküp alabileceği koltukların önünü, yine kendisi kesmiş oluyor.
PARLAYAN DEMOKRATİK ÖNDERLİK
İlk karneye dönüp, partilere siyasal etik ve gündem üzerinden göz atarsak, AKP konunun dışında kalıyor ve “sıfır” puan alıyor. Ordan MHP’ye geçersek, burada not, -10’a düşüyor. Şaka yapmadığımı biliyor olmanız lazım. Sizin de rahatlıkla takip ettiğinizi bildiğim senaryo akışında, “sert muhalefet” postu giymiş, jelatin kaplı AKP dayanışmanı rolündeki bu parti, istisnasız her sıkışma anında, iktidarın koltuk değneği olmaktan çekinmiyor. Terörün en azdığı anlarda bile, CHP lideri dahil, hiç kimseyle görüşmeyi kabul etmeyen Bahçeli, artık siyasi sütunlardan çok Zaytung’un abartılı manşetlerine konu oluyor, ama bir farkla: Zaytung ne yaparsa yapsın, gerçek hayattaki Bahçeli’nin insan aklını yerle bir eden tavırlarını sollayamıyor, olsa olsa taklitle egale ediyor. HDP’ye bakarsak, aylardır süren PKK terörünü –çekinmeden yazıyorum- maalesef açıkca karşısına almaya cesaret edemeyen bir yapıda. İşte CHP, insanlar farkında olsun veya olmasın, sonuçta böyle hatalara düşmüyor. Parti, Saray’ı yadsıyan ödünsüz tavrının yanısıra, toplumun her katmanıyla güzel ilişkiler kuruyor. Bu arada yeniden kaçınılmaz şekilde koalisyon görüşmeleri devrine girildiğinde, herkesle müzakere yapan ve her teklife açık olan tek parti kalıyor. Bu zeki taktikle, Erdoğan’ın “gördünüz mü, bunların ipiyle kuyuya inilmez, her şeye hayır diyorlar, ne bizimle, ne de birbirleriyle konuşuyorlar” suçlamaları, gerçekleşemeden suya düşüyor. Tersine CHP, topluma karşı en yapıcı tavrı samimi olarak üstlenmiş parti olarak parlayıp, halka bir nebze olsun umut saçıyor.
TÜRKİYE’NİN NABIZ DÜŞÜRÜCÜSÜ
Bu yapıcı diyaloglarda, terör ve demokrasi ilişkisinde, CHP, yakın duracağı terör örgütü seçmiyor, PKK ve IŞİD’a karşı, dik duruşunu sürdürüyor. Şehitlere de sahip çıkıyor ,“Kürt” olduğu için aşağılanan, dövülen veya öldürülen vatandaşlarımızın da her platformda hakkını arıyor. Ayrıca, AKP’nin abartılı bölücü politikalarına rağmen, topluma hiç bir ayrım getirmemeye dikkat eden CHP, inançlararası bir seçime girmeden, herkese eşit uzaklıkta durarak toplumsal gerilimleri düşürüyor.
Yolsuzlukla mücadele konusunda, mecliste yere sağlam basıyor, kimleri suçladığını ise açıkça belli oluyor. Uzun lafın kısası, CHP, 7 Haziran seçimleri sonrasında, toplumun şok dalgalarını emebilen, nabzı rahatlatan, herkesin konuşabildiği ve süren siyasi polemiklere rağmen muhataplarıyla buluşabilen tek parti oluyor. Yoksa neredeyse, her parti birbiriyle küs, veya MHP’nin olduğu gibi kendi içinde bile “karakolluk” durumunda!
CHP’NİN STRATEJİ HATALARI
Öte yandan bu şekilde diğer partilere fark atan CHP, zararı başlıca kendisine olan strateji hataları yapınca, hem kilit notaları AKP’nin elinden kapma şansını kaybediyor, hem de oy potansiyelini ciddi ölçüde arttırıcı fırsatları kaçırıyor! Daha önce bu sütunda belirttiğim gibi, MHP adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’na karşı son anda Baykal geri çekilse, İhsanoğlu’na oy verilse, AKP Meclis Başkanlığını doğrudan kaybedecek! Bu kıvraklık CHP’ye bir taşla 3-4 kuş vurma şansını kaybettirdi. Vatan Partisi ve Gezi’yi temsil eden kitlelerle ittifak kurmayan CHP, bu şekilde oylarını belki %5-6 arttırma şansını kaybetti. Ayrıca seçim hükümetine girmeyi red ederek, bir çok bakanlığın AKP’nin elinden şimdiden alınması şansı suya düştü. 1 Kasım’da ise, yine tıkanabilecek bir siyasi tablo, o sözde geçici Hükümetin belki aylarca görevde kalmasına neden olacağı için, bu yanlış karar Saray’ı ve AKP’yi büyük ölçüde rahatlattı.
SONUÇ

CHP, sonuç olarak 7 Haziran sonrası, tartışmasız şekilde halktan en büyük desteği alan parti olurken, Kılıçdaroğlu özellikle ilk bölümde hatırlattığımız yapıcı ve demokrat tavırlarıyla öne çıktı. Partinin daha sonra yaptığı diğer bazı şanssız hatalar, belki bir olası oy patlamasını engellerken, buna rağmen CHP bu yoğun muhalefet döneminde çeşitli söz ve hamleleriyle halkın ve hatta bazı kararsızların yüreğine su serpmeyi bildi, tartışmasız seçimde demokrasi kalesinin ana kapısı olarak öne çıktı.

19 Ekim 2015 Pazartesi

Bedri Baykam | UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri Başkanı seçildi‏ / Press Bulletin | UNESCO-IAA/AIAP 18th World General Assembly, Pilsen/Czech Republic

ULUSLARARASI PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ
TÜRKİYE KOMİTESİ BAŞKANI
BEDRİ BAYKAM
UNESCO-IAA/AIAP DÜNYA BAŞKANI SEÇİLDİ.

-18.10.2015-Pilsen/Çek Cumhuriyeti-


UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri (International Association of Art) 18. Genel Kurulu 14-18 Ekim 2015 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde Pilsen’de düzenlendi.

25 ülkenin katılımıyla gerçekleşen UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri Genel Kurulu’nda 2015-2019 Dönemi Yönetim Kurulu ve Dünya Başkanı seçimi dün yapıldı. Türkiye Komitesi, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı Bedri Baykam, dört yıl için UNESCO-IAA/AIAP Dünya Başkanı seçildi.

Fransa delegesi Anne Pourny ikinci başkanlık görevini, Porto Riko delegesi Marta Mabel Perez saymanlık görevini üstlendi. Asya-Pasifik Koordinatörü Güney Kore delegesi Cho Kang Hoon, Avrupa Koordinatörü Slovakya delegesi Pavol Kral, Latin Amerika Koordinatörü Meksika delegesi Dolores Ortiz, Afrika Koordinatörü Gana delegesi Franklyn King Glover olarak belirlendi. Diğer Yönetim Kurulu Üyeleri: Katarina Jönsson Norling (İsveç), Maria Moroz (Polonya), Christos Symeonides (Kıbrıs), Ryoji Ikeda (Japonya).

Genel Kurul’da ayrıca Onursal Başkan ünvanı 2011-2015 Dönem Başkanı Rosa-Maria Burillo ve Yönetim Kurulu eski Üyesi İsveç delegesi Anders Liden’e; Onursal Danışman ünvanı ise 2011-2015 Dönem İkinci Başkanı Norveç delegesi Grete Marstein, Asya-Pasifik Koordinatörü Japon delegesi Kaan İrie ve Afrika Koordinatörü Anton Loubser’e verildi.

Seçimden sonra Bedri Baykam başkanlığında devam eden Genel Kurul’a sanatçı haklarını ve sanatçının yaşam koşullarını savunan 5 önerge sunuldu ve kabul edildi. Bunların en ilginçlerinden biri, kamuya açık alanda sergilenen sanat eserlerinin teşhirinden, görsel sanatçıların da aynen eserleri radyoda çalınan müzisyenler gibi bir maddi karşılık almalarını öngören sunumdu.

1948 yılında gerçekleşen 3. UNESCO Genel Kurulu’nda sanatçıların hangi açılardan UNESCO’nun amaçları doğrultusunda yol alabileceğine ve karşılarına çıkan politik, sosyal ve ekonomik engellerin neler olduğuna dair sunulan öneriyi takiben, 1952 yılında ünlü İtalyan sanatçı Gino Severini başkanlığında düzenlenen Uluslararası Konferans ile sanatçıların çalışma koşulları ve özgürlük alanlarının genişletilmesi konuları daha da detaylı olarak gündeme getirildi. Venedik’te 23 Hükümet ve 19 ülkeden 48 dernek bu yapıyı taşıyacak bir uluslararası ressam ve heykeltraşı bir araya getirecek bir oluşumu, Paris’te UNESCO binasında açtılar. 1954’te, yine Venedik’te, tüm kuruluş çalışmalarını tamamlayan oluşum, 18 ülkenin delegasyonlu katılımı, 22 ek ülkenin de dışarıdan gözlemci olarak yer alışlarıyla açıldı. Aralarında Geoges Braque, Joan Miro, Hans Hartung, Andre Masson, Laurencin, Victor Vasarely, Henry Moore, Cesar, Calder ve Soto gibi sanatçıların başından beri üyesi olup destek verdikleri oluşum, o günden itibaren UNESCO’nun doğrudan partneri olan uluslararası sivil toplum kuruluşlarından biri olarak faaliyet gösteriyor. Dünyanın değişik yerlerinde sürekli olarak sanatçı hakları ve ifade özgürlüğünün korunması doğrultusunda çalışmalar yapan IAA/AIAP’ın Genel Merkezi Paris’te UNESCO binasında yer almaya devam ediyor.

Baykam, UPSD’nin 1989-90’da kuruluşunu gerçekleştiren ilk yönetim kurulunda yer aldıktan sonra, 2006 yılında UPSD’nin Başkanlığına seçildi ve o tarihten beri bu görevini sürdürüyor. Sanatçı aynı zamanda daha önceki dönemde de UNESCO-IAA/AIAP Avrupa ve Dünya Yönetim Kurulu’nda yer aldı. 2011 yılında Guadalajara/Meksika’da düzenlenen 17. Dünya Genel Kurulu’nda Türkiye Komitesi adına verdiği önergenin oybirliğiyle kabul edilmesiyle, Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan Dünya Sanat Günü olarak kabul edildi ve 4 senedir kutlanıyor. 2015’te de yine 40’ı aşkın ülkede ve Türkiye’nin bir çok noktasında kutlandı.

----------------------------------------------------------------------------------------------------


AIAP-IAA, UNESCO - 1, rue Miollis 75015 Paris – France
t. 33 (1) 45 68 44 54 www.aiap-iaa.org iaa.aiap@gmail.com
President’s Office: Macka Demokrasi Parki, Sanatci Islikleri 34398 Sisli/Istanbul-Turkey
t. +90 (212) 2973120 m. +90 (532) 6035580



THE INTERNATIONAL ASSOCIATIONS OF ART
UNESCO-IAA/AIAP 18th WORLD GENERAL ASSEMBLY
WAS HELD IN PILSEN, CZECH REPUBLIC AND
THE TURKISH NATIONAL COMMITTEE (UPSD) PRESIDENT
BEDRİ BAYKAM HAS BEEN ELECTED AS THE WORLD PRESIDENT.
ALSO, IN THE EUROPEAN GENERAL ASSEMBLY
WERNER SCHAUB, CHAIRMAN OF IGBK-GERMANY NATIONAL COMMITTEE,
HAS BEEN ELECTED AS THE EUROPEAN PRESIDENT
October 14-18, 2015

25 active delegations participated to the 18th World General Assembly of UNESCO-IAA/AIAP in Pilsen where several issues related to artist’s conditions were discussed and the new Executive Committee as well as the new President was elected.
On the 18 th of October, Bedri Baykam, President of the Turkish National Committee UPSD was elected as the new World President of UNESCO-IAA/AIAP for a term of four years in between 2015-2019.
The other elected members of the executive committee are Anne Pourny (France, Vice-President), Marta Mabel Perez (Puerto Rico, Treasurer), Cho Kang Hoon (South-Korea, Coordinator for Asia-Pacific), Pavol Kral (Slovakia, Coordinator for Europe), Dolores Ortiz (Mexico, Coordinator for Latin America), Franklyn King Glover (Ghana, Coordinator for African Countries), Katarina Jönsson Norling (Sweden), Maria Moroz (Poland), Christos Symeonides (Cyprus), Ryoji Ikeda (Japan).
The General Assembly also selected few other names to honor. Rosa Maria Burillo Velasco, the ex-President from Mexico and ex-executive Committee Member Anders Liden from Sweden were given the title of “Honorary President”.
Three other names, became Honorary Counselors. Those are, Grete Marstein (Norway, ex-Vice President), Kaan Irie (Japan, ex-Executive Committee Member), Anton Loubser (South Africa, ex- Coordinator for Africa).
As the General Assembly went on after the elections under the Presidency of Baykam, five new resolutions were accepted. Among them, the resolution proposed by Sweden, Norway, Denmark and Iceland, concerning the remuneration of artists whose work were exhibited in public spaces, raised a lot of interest.
Other important resolutions also passed, concentrating their efforts on the ‘rights of artists’, such as the one put forward by Slovakia “The Status of the Artist” or the one by Cyprus “Every artist has the right to belong to a legal artist’s organization”. Germany, Sweden and Mexico passed a resolution on the striking importance of art education, based on the book of Anne Bamford from 2004 (The Wow Factor). Another very interesting resolution was the one of Sweden, which asks all the National Committee to encourage in their countries all the cities that could join this program of giving shelter or a “Safe Haven” to visual artists and intellectuals at risk like the ICORN Residency Program supported by the Swedish Arts Council. All the Resolutions will be published at the IAA Web site: www.aiap-iaa.org


The European General Assembly was also held in Pilsen. The German delegate, chairman of IGBK, Werner Schaub was elected as the President and the other members of the Executive Committee were Anne Pourny (France), Maria Moroz (Poland), Francis Desiderio (Belgium), Elena Gryanova (Russia), Anders Werdelin (Denmark), Pontus Raud (Sweden).


WERNER SCHAUB
The new European President of UNESCO-IAA/AIAP Werner Schaub was born 1945 in Ortenau, Baden.
He is an artist and is engaged with various organisations related to the visual arts.
He is chairman and speaker of the Bundesverband Bildender Künstlerinnen und Künstler (www.bbk-bundesverband.de), chairman and speaker of the Internationale Gesellschaft der Bildenden Künste (www.igbk.de), and board member of the collecting society VG BILD-KUNST (www.bildkunst.de).
He also chairs the Heidelberger Forum für Kunst (www.heidelberger-forum-fuer-kunst.de) and is vice-president of the Akademie der Künste Rhein-Neckar (www.freie-akademie-rn.de).
From 2002 to 2008 Werner Schaub was president of the International Association of Art (IAA) Europe and since autumn 2015 he has been holding that office again.
He lives in Heidelberg, Germany.


IAA/AIAP's origins
The origins of IAA/AIAP (International Association of Art) can be traced to the Third General Conference of UNESCO, held at Beirut, Lebanon, in 1948. The Director-General was charged with enquiring into 'ways in which artists might serve the aims of UNESCO', and to discover what obstacles of a social, economic, or political order lay in the path of artists in the practice of their art. He was charged, too, with recommending measures by which artists working conditions could be improved and their freedom assured.
The UNESCO Conference, at its sixth session, in 1951, empowered the Director-General to organize an International Conference of artists to study the actual conditions of artists’ freedom in various countries and to enquire into the means to associate them more closely with UNESCO’s work. Accordingly, in 1952, at a conference of artists held in Venice, 23 governments and 48 associations of artists in 19 countries, declared themselves in favor of the formation of an international association of painters, sculptors and engravers. A provisional council was formed under the chairmanship of Gino Severini (Italy), and a secretariat was opened in UNESCO House in Paris.
In 1954, in Venice, the General Assembly of the fully constituted Association was summoned for the first time and declared the basic aims of IAA/AIAP. At this first Assembly, 18 countries (with National Committees already formed) took part, with observers from another 22 countries. Artists like Miro, Braque, Delaunay, Pasmore, Hartung, Laurencin, Matta, Lurçat, Masson, Vasarely, Moore, Soto, Cesar, Calder, and many others left their print at IAA/AIAP.
Since its creation, UNESCO gave to IAA/AIAP the status of UNESCO partnership NGO with the status of consultative Association. The headquarters of IAA/AIAP are at the UNESCO Building in Paris.


BEDRİ BAYKAM
The new World President of UNESCO–IAA/AIAP, Bedri Baykam was born in 1957 in Ankara, Turkey. He studied at the Sorbonne University in Paris between 1975-1980 and got his MBA. He later studied painting and filmmaking at the California College of Art and Crafts between 1980-1984. He has had 134 solo-shows and has participated in several group shows. He has 26 published books and is one of the big defenders of secularism and democracy in Turkey.
He survived a terrorist attack in 2011 by Islamic fundamentalists after having been stabbed after a press conference, about a sculpture/monument in danger.
He had been defending “the Monument of Humanity” of sculptor Mehmet Aksoy that was under the threat of Turkey’s Prime Minister Erdoğan. In spite of resolutions from IAA/AIAP World and Europe, that monument in Kars has been destroyed with the orders of the ex-Turkish Prime Minister.
One of the founders of the Turkish National Committee (UPSD) in 1989, Baykam has been the President of UPSD since 2006. He was an executive Committee member in the previous term both for IAA/Europe and IAA/World.
He also had instigated the World Art Day (WAD) in Guadalajara/Mexico at the 17th General Assembly in 2011, after the resolution of Turkey that he presented was unanimously accepted by the General Assembly. Since that day, the 15th of April, the birthday of Leonardo da Vinci, has been celebrated as World Art Day. This year around 40 nations celebrated were around the world.
Baykam writes for the renowned Turkish daily Cumhuriyet. He has an art Center in Istanbul, Piramid Sanat.
For more information: www.bedribaykam.com


UPSD
UNESCO-IAA/AIAP
TURKISH NATIONAL COMMITTEE

OFFICE OF THE PRESIDENT