27 Ağustos 2020 Perşembe

BÜYÜK TAARRUZ, NANKÖRLER VE NASREDDİN HOCA | Bedri Baykam | 27.08.2020

Her saniye bizi rahatsız eden kararların alındığı bir ülkede yaşamaktan yorgun düştük. Bu satırları size 26 Ağustos günü yazıyorum, Büyük Taarruz’a yeşil ışık yakıldığı gün. Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’la beraber, Batılı güçlerin sinsi planını alt üst eden ve hesaplarında olmayan büyük şamarı şanlı ordumuzla beraber atmak üzere harekete geçmişti… “Türk’ün Ateşle İmtihanı”, sonsuz bir kahramanlık destanı oluşturacak, Afyonkarahisar, Zafertepe, Dumlupınar sırayla tarih sayfalarına yazılacaktı. Bir insanın “Türk” ya da “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olup da, 26 Ağustos ve 30 Ağustos’u inkar etmesi, kutlanmamak için bin dereden su getirmesi nasıl bir nankörlüktür, bunu izah edebilen var mı? Deniyoruz, “Atatürk olmasaydı, ne ezan, ne Kuran, ne de camiler kalacaktı, zorla hangi devletlerin tebaası haline gelecekti Osmanlı” diyoruz, bir türlü anlatamıyoruz.

Nankörlük ağır bir hastalıktır. Yarı Akşehirli olarak çok sevdiğim Nasreddin Hocamızdan meşhur örneği hatırlatayım: “Hoca, Hoca, koş!!! Köy meydanında Emmi Ağa herkese senin ne alçak bir adam olduğunu anlatıyor, hem de bağıra çağıra!” diye kapısından içeri dalan komşusuna, Hoca hiç istifini bozmadan cevap verir: “Mümkün değil.” “Neden?” diye sorar komşu, “Çünkü ben Emmi Ağa’ya hiçbir iyilik yapmadım, aleyhimde konuşamaz!” der.

Atatürk’ü uyduruk nedenlerle sinsice yok etmeye kalkışan bahtsızlar, gözümde bir hiçtir, FETÖ çetesi kadar değersizdirler. Onlar nankörlüğün zirvesine ulaşmışlardır. Allah affetsin. Halkımız, Atatürk’ü, silah arkadaşlarını, o günlerin gazi ve şehitlerini anmak için hiç kimseden izin almak durumunda değildir! Vicdanından, ruhundan, beyninden gelen bir sesle tabii ki bulundukları yerde Atatürk anıtlarına çelenk koyacak ve bu toprakları “vatanımız” yapan o günlerin anısına saygı duruşunda bulunacaklardır. Tersine bunu yapmamak gözümde manevi bir suçtur. Salgının gerektirdiği kurallara uyarak her vatandaş ve siyasi, bu anmayı gerçekleştirmelidir. Karşı çıkan siyasiler ise bu ülkede siyaset yapma hakları olmadığını bilmelidirler.

Çok sevdiğim Ankaralı bir sanatsever dostumla tatilde, Bodrum civarında beraberdik. Kendisi ayrıca önemli bir iş adamı. Konu konuyu açtı ve beni çok şaşırtan cümlelerden birini söyledi: “Ben ömrümde hiç kötü bir insana denk gelmedim. Hep iyi insanlar vardı yanımda ve bu yüzden çok mutlu bir hayatım oldu, her işim de en güzel şekilde gerçekleşti”. Eşimle beraber ağzımız açık dinledik bu sözleri. Değerli dostum adına çok sevindim ve heyecanlandım! Demek böyle bir şeye denk gelmiş olmak da mümkündü! Bunun dünyanın en büyük zenginliği olduğunu kendisine hatırlattım. Gerçekten de her yıl insanın lotoda büyük ikramiyeyi tutturması kadar az denk gelebilecek inanılmaz bir yol serüveni bu. Çoğumuzun böyle bir şansı olmamıştır. Benim hayatımda da çok yakın ve iyi dostlarımın yanı sıra, gerek babamın yaşamında, gerek benim çevremde her alanda nankörler, arkadan hançerleyenler oldu. Dolayısıyla dostumun bu inanılmaz şansının hep sürmesi için içimden en derin pozitif enerjileri yolladım.


FATİH PORTAKAL

Detaylarını bilmediğim bir konu hakkında spekülasyon yapmam. Ancak her birimiz şunu söyleyebiliriz ki, Portakal’ın akşam haberlerini bırakıp hızla tatile çıktığı anda bir şaşkınlık yaşamıştık; birkaç gün önce de aldığımız haberle sanki bu ayrılık sinyalinin gerekçelendirilmemiş teyidini aldık. Akşam saat 19:00’da Portakal’ın yorumladığı haberler benim için gerçek bilgi anlamına geliyordu. Atatürkçü bakış acısının korkusuz, nazik, bazen hafif mizahi ve irdelemekten çekinmeyen güzel bir üslubu vardı o ses tonunda. Sonuçta, kanalın aidiyetini düşündüğümüzde Fox Tv’nin kurumsal olarak Ata’nın bir kalesi sıfatıyla direnmesi için doğal bir zorunluluk yoktu, bunun yaşanabileceğini biliyorduk. Umarım İsmail Küçükkaya görevine eski doğrultusunda devam eder.


ÇÖZÜMLEME 3. SAYI ÇIKTI!

Sevgili Utku Erişik’in çıkardığı Çözümleme Dergisi’nin 3. sayısı çıktı. Daha önce de bahsetmiştim. Utku Erişik yıllardır tanıdığım ve güvendiğim bir Atatürkçü genç. Zaten onun emin adımlarla gelen aydınlanmacı tavırları, bundan 30 yıl sonra da “Atatürkçü genç” olarak anılmasını sağlayacak. Benim de ilk iki sayıda çok uzun bir makalede ele aldığım Sosyalizm-Kemalizm karşılaştırmasını okumanızı önerebilirim. Kapakta da bir abide var: Muazzez İlmiye Çığ. Ama özellikle girişte Utku’nun anneciğinin Sümerbank’tan tutumlu ailelerin aldıkları değerli ve indirimli ayakkabıları kutularında saklayıp, üç yıl sonra ihtiyacı olan ailelere temiz bir şekilde nasıl hediye ettiğini ve bugün ise, o ayakkabı kutularının nasıl kirlendiğini ağlamadan okuyabilirseniz, çelik göz damarlarınızla övünebilirsiniz… (Abonelik için 05308803157/+4915147397860)



20 Ağustos 2020 Perşembe

AĞIR BİR HAYAL KIRIKLIĞI | Bedri Baykam | 20.08.2020

Sayın Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet’teki röportajını, itiraf ediyorum, büyük bir hayal kırıklığıyla okudum. Çünkü durumun sandığımızdan da vahim olduğunu öğrenmiş oldum.

Kılıçdaroğlu, yakın dönemimizin büyük gafı “Ekmelettin İhsanoğlu” konusunu gündeme getirip hala kendisine hak veriyor ve onun değerini anlayamadığımızı savunuyor. Atatürkçü medyada, CHP örgütlerinde, Anıtkabir ziyaretçileri ve seçmenler arasında, kendisi ile aynı görüşü savunan kaç kişi var, Sayın Başkan lütfen bir araştırsın! Bunu objektif olarak yaparsa, esasında ne kadar yalnız bir insan olduğunu kendisi de görür! İşin taze hayal kırıklığı yaratan noktası şu: Kılıçdaroğlu, hatalarından hiç pay çıkarmamış; toplumla, partisiyle ve CHP arka bahçesinin kanaat önderleriyle ne kadar ters düştüğünü algılayamamış! Aynı röportajda Kılıçdaroğlu “Bu Abdullah Gül lafları da nereden çıktı?” diye soruyor. Kendisine önerim hafıza tazelemek için mesela Sayın Meral Akşener’in Teketek programında söylediklerini hatırlaması: “HDP, İYİ Parti, CHP, Saadet Partisi olarak bir araya gelip, Sayın Gül’ü aday göstermemiz istendi bizden. Bu konuda Sayın Kılıçdaroğlu ve Temel Bey’le görüştüm.” Akşener kabul etseydi, aday Gül olacaktı…

Sayın Kılıçdaroğlu, İhsanoğlu ve içinde bulunduğu İslam İşbirliği Örgütü etrafında sevgili Uğur Mumcu’nun Rabıta kitabının 188 ve 189. sayfalarından daha ayrıntılı bilgi alabilir.

Diyelim ki siyasi sahneye çok geç katıldığı için, o dönemleri bizler gibi içinden yaşamamıştı… Peki, Gül hakkındaki yorumlarına ne demeli! Kendi dönemi değil miydi? Birazcık eşelese, CHP’lilerin neden Gül’den “korktuklarını” anlayabilir. Bence, en iyisi bu konuyu başdanışmanı Tuncay Özkan’a sorsun!

Sayın Kılıçdaroğlu’nun adeta gün boyu aklından çıkmayanlar şunlar: “Aman Sayın İhsanoğlu’nu, Sayın Gül’ü, mütedeyyin seçmenleri, 10 Aralık Hareketi’ni üzecek bir yorumum olmasın… Partinin esas sahibi Atatürkçüler nasılsa gidip ‘tıpış tıpış’ oy verecekler”.

“Kantin solcuları” ve “rakı masası eleştirileri” sözlerine ise hiç girmemeyi tercih ediyorum. Bir CHP Genel Başkanı, üç kuşak parti mensubunu aynı anda yaralayacak üslubu nasıl çıkarıp böylesine manşetlere malzeme yapar, anlayamıyorum. İçinde bulunduğum her siyasi grupta zaten bu sözlere yanıtlar yağdığı için, daha fazla o topa girmeyelim.

Rakı, Atatürk’ün sofrasından da eksik olmamış, yemek kültürümüzün en has değerlerindendir. Biz adabımızla ne rakı içerken ne de siyaset konuşurken rahatsızlık duymayız, kimseleri de rahatsız etmeyiz. Bu konularda dahi muhaliflere yanıt yetiştiren Kılıçdaroğlu’ndan, yönetim biçimine yapılan somut eleştirilere ise de hiçbir cevap alamıyoruz.


CHP YÜKSEK DİSİPLİN KURULU’NA AÇIK MEKTUP

CHP Disiplin Kurulu Başkanı Sayın Uğur Bayraktutan ve sayın üyeler,

Size bu açık mektubu yazma nedenim, kamuoyuna açık yaşanan çelişkili ve CHP’nin kurumsal kimliğine hiç yakışmayan bir duruma müdahale etmeniz içindir.

Biliyorsunuz, CHP eski Parti Meclisi Üyesi ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun danışmanı Sayın Tuncay Özkan, 6 Şubat 2020 tarihinde kamuoyuna bir açıklama yaparak CHP üyelerinin artık CNN Türk’e çıkmalarının yasaklandığını, riayet etmeyenlerin de YDK’ya verileceğini duyurmuştu. Çok antidemokratik bulduğum bu karar hakkındaki görüşlerimde CHP’lilerin kendilerini ifade edememelerinin zararlarını aktarmıştım.

Ne yazık ki hemen ardından CNN Türk’e çıkan İrem Çiçek ve Ümit Kocasakal, YDK’ya verildiler ve haklarında işlem yapıldı. Yakın dönemde, eski Milletvekili Dursun Çiçek’in de aynı gerekçeyle işleme tabi tutulacağını üzülerek öğrendim. Eski Milletvekili Mehmet Sevigen ise, bir ilçe konuşmasında, Libya konusunda yönetimle ters düştüğü için (!) YDK’ya verilmiş.

Ne kadar ilginçtir ki, tüm bu süreçte gerek duyuru yapılmadan önce gerek sonra CHP Üyesi Ömer Lütfi Avşar, CNN Türk ekranlarına çıktı.

17 Temmuz 2020 gecesi Haber Global kanalında yayınlanan bir tartışma programında, yanımda oturan Avşar’a CHP üyesi olup olmadığını sordum, olduğunu söyledi. Ben de kendisine “imtiyazlı üye” olduğunu, çünkü CHP’lilerin çıkmasının sözde “yasaklandığı” CNN Türk’e sürekli katıldığını, kendisini imrendiğimi (!) aktardım. O yasağın yalnız eski PM Üyeleri ve milletvekillerini kapsadığını, kendisinin ise sade üye olduğu şeklinde yanıtladı; kendisine Çiçek ve Kocasakal örneklerini hatırlatarak bunun doğru olmadığını söyledim.

Aynı programda, Avşar anlaşılmaz şekilde kendisine o programda sorularımla kumpas kurduğumu iddia etti ve beni güldürdü!

Bunun ardından kendisine PM’ye aday olup olmadığını sordum, olduğunu söyledi.

Ertesi gün bana YDK ile arasında geçen iki yazışmayı yolladı; ama bunların hiçbiri neden diğer üyelerimiz gibi ihraç edilmediğini açıklamıyordu.

Sayın Bayraktutan, CHP’de YDK Başkanlığı’na tekrar seçildiniz, sizi tebrik ediyorum. Öte yandan herkesin bildiği gibi anayasalar, kanunlar ve tüzükler, her vatandaşa veya her üyeye eşit şekilde uygulanır. CHP de, YDK da, Genel Başkan da herkese eşit davranmaya mecburdur. Şu andaki tüzük yapımızda, Genel Başkan istediğine imtiyaz tanıyarak sıfat dağıtabiliyor. Ama partinin kuralları, herkese eşit olarak uygulanır, nokta!

Avşar, CHP Kurultayı’nın ardından da ilginç bir şekilde CNN Türk’e hiçbir sorun olmadan çıkmaya devam etti. CHP’nin gururu Sayın Yılmaz Büyükerşen ise, kurultay günü CNN Türk’e çıktı.

Sakın yanlış anlamayın lütfen. Sizden talebim, Sayın Avşar’ın veya Sayın Büyükerşen’in CHP’den ihracı tabii ki değildir. Çünkü zaten böyle bir antidemokratik uygulama, 21. yüzyılda sansürden her gün haklı olarak şikayet eden CHP’ye hiç yakışmıyor. Talebim şu: Artık, bir ceza gerekçesi olarak gösterilmek istenen “CNN Türk’e çıkma” fiilinin iptal edildiği, Avşar ve Büyükerşen örneği üstünden net olarak anlaşıldığı için, CHP-MYK ile de temas ederek, bu mantık dışı uygulamadan vazgeçildiğini kesin bir karara bağladığınızı lütfen tebliğ edin.

Mesela bu hafta sizden insanların öngöremediği tamamen farklı bir gerekçelendirme çıkmazsa -ki zaten anayasanın eşitlik ilkesi doğrultusunda bunu mümkün göremiyorum- lütfen bu konu etrafında oluşmuş tüm disiplin karar ve soruşturmalarını iptal ettiğinizi kamuoyuna duyurarak CHP-YDK’yı bu zor ötesi çelişkili durumdan azat edin.

Zaten fiili olarak Avşar ve Büyükerşen “uygulamanız” daha doğrusu “uygulamamanız” da bu söylediklerimi teyid ediyor.

Atatürk’ün cumhuriyetine yakışan, daha özgür ve demokrat günlerde görüşmek üzere, saygılarımla…

13 Ağustos 2020 Perşembe

BAKIN, CHP NASIL BÖLÜNMEZ! | Bedri Baykam | 13.08.2020

Sorular üstüme yağıyor: “İnce, parti kuracak mı?”, “Niye partiyi bölüyor? Kendine ve partiye yazık etmiyor mu?” “CHP’den yüzde kaç oy götürür?”, “İnce’nin parti içinde mücadele etmesi daha doğru değil mi?”

Yanıtlar beynimde bazen değişerek şekilleniyor. Siz bu satırları okurken, yani perşembe sabahı, Muharrem İnce basının önünde tüm bu konulara açıklık getirecek. Dolayısıyla yazdıklarımız, her an güncelliğini kaybedebilir. İnce, geçen haftaki kararında ısrarcı olup “Yıl başına kadar parti kuracağım” da diyebilir, “Ben onu demek istemedim, oyumu %31’den %51’e çıkaracak yeni bir harekete başladım onu paylaşmak istiyorum” da... Bunları zaten yaşayarak öğreneceğiz. Boşuna tahmin yürütmeyelim, çünkü Türkiye’de yüzyıl yorgunu siyasi virajlar ve çıkmazlarla güncel veriler buluşurken lider adayları da anlık stresler içinde hangi yoldan yürüyecekleri konusunda fikir değiştirebilirler.

CHP’nin bölünmesinin gündeme gelmesi dahi hoş değil tabii ki. 92 yaşındaki annem, sıkıntıdan uyuyamıyor. Arada ben de ondan fırça yiyorum, “Siz deli misiniz, niye mani olmuyorsunuz?” şeklinde… 10. yıl nutkunu meydanlardan canlı dinlemiş, CHP Gençlik ve Kadın Kolları’nın kuruluş süreçlerini, 27 Mayıs devrimini içinden yaşamış bir insanın, ne bugün Türkiye’nin yaşadıklarına o meşhur Z kuşağı gibi uzaktan ve soğukkanlı bakmasını bekleyebilirsiniz, ne de Kılıçdaroğlu gibi “giden gider, kalan sağlar bizimdir” söylemine girmesini…

Aslında, genç yaşından beri CHP’de siyaset yapan İnce, şayet partiden ayrılsa, en çok kendisi üzülür. O duygusallık içinde kendini ailesinden soyutlanmış hissedebilir, ki bu da çok insancıl bir duygudur.

CHP’ye bunları yaşatmak, gerçekten yazık. Kılıçdaroğlu, neden parti içi gerçek demokrasiden bu kadar korkuyor? Özgüven eksikliği mi, yoksa Türkiye’nin değişmez hastalığı olan koltuğa yapışma sendromu mu? Bir tek şey kesin...Bugün İnce hangi kararı açıklarsa açıklasın, günümüz CHP’sinin her türlü demokratik etik anlayıştan uzak yönetim mantığı böyle süremez!

CHP eski Genel Başkanı Hikmet Çetin ve SHP eski Genel Başkanı Karayalçın’ın, Kılıçdaroğlu ile temasa geçmeleri bizlerde öncelikle partinin bölünmemesi için gösterilen bir çaba olarak yansıdı. Ancak Karayalçın’ın görüşme sonrası “şantaj”dan bahseden İnce karşıtı açıklamaları beni şaşırttı, her ne kadar sonra “Ben öyle demek istemedim” diye dönüş yapsa bile… (Bu arada arşivler, Karayalçın’ın 2001’de CHP’den istifa edip 2002’de yeniden SHP’yi kurmasını hatırladı.)

CHP’de esas duyulan ihtiyaç, bir an önce liderlik sultasına son verecek bir tüzük değişikliğine gidilmesi. Mesela bence Muharrem İnce kimseden cumhurbaşkanlığı adaylığı garantisi istemez. Ama cumhurbaşkanı adayını CHP’nin tüm üyelerinin kendi oylarıyla seçmesinin garantisini ister! Ki bu da en doğal hakkıdır, zaten partinin bu şekilde yönetilmemesi gerçekten 21. yüzyıla hiç mi hiç yakışmamaktadır!

Çözüm, Kılıçdaroğlu’nun partinin tüm adaylarını belirleyecek ve sürekli kendisini seçtirecek yönetim modelinden uzaklaşmayı kabul edebilmesinden ibarettir. Derhal yapılacak bir kurultayla, bir sıfata erişecek her örgüt üyesini, sadece o bölgenin tüm üyeleri seçerse, CHP hiçbir şekilde bölünmez. Yoksa bugünkü anlayışla, CHP ne uzar, ne kısalır, devrimini yapamadan güdük kalır. CHP’yi firesiz kurtaracak yegane formül, tüzük devrimidir.


KORKUYORUM, THY ATEŞLE OYNUYOR

Uçağa bindiğinizde, sizi en çok ilgilendiren konu nedir? Sandviç ya da kahvenin kalitesi mi? Yoksa… sağ salim gideceğiniz yere iniş yapmak mı? Ben yanıtınızı biliyorum.

Şu günlerde uçağa biniyorsanız, şunu bilmelisiniz ki ne yazık ki pilotlarınız son derece rahatsız. Maddi ve manevi çok büyük sıkıntılar yaşıyorlar ve uçağa binerken hiçbir sükunetleri, rahatlık veya huzurları kalmadı. Pandemi başladığından beri, pilotlar maaşlarının sadece yüzde onunu alıyorlar! Kimi pilotlar, mecburen çocuğunu okuduğu kolejden geri çekti, kimisi ev almıştı ve bugün çaresizlikten kıvranıyor. Lütfen kendinizi onların yerine koyun, okuyan çocuğunuzun cep harçlığını veremediyseniz, evinize bankalardan icra kağıtları geliyorsa, aile hayatınız çatırdıyorsa, siz o uçağı rahatça göklere çıkarabilir veya indirebilir misiniz? Allaha şükür sevgili pilotlarımız bunu alınlarının akıyla yapmayı sürdürüyorlar. Ancak maalesef yaşam tecrübesi bunun sonsuza dek süremeyeceğini gösteriyor. “Bugün insan güvenliği hiçe sayılıyor, 5 dakikalığına konsantrasyonunuzu kaybederseniz uçakta güvenlik yok olur” diyor bana bir pilot dostum. Peki o zaman biz neyi bekliyoruz? Bir kaza olmasını ve ardından gerekçelerin araştırılmasını mı?

Bakın, burada konu particilik değil. Bu yazıyı yazma sebebim AKP’yi yıpratmak değil. Acilen bir hatadan dönülmesini ve belki böylece korkunç bir kazanın yaşanmasını engellemeye çalışmak. THY’nin bugünkü yönetimindeki isimlerin büyük çoğunluğu, ilginç bir şekilde Kartal İmam Hatip Lisesi’nden geliyor. Tabi liyakat açısından insan bunun gerekçelerini çok merak ediyor. Konu hava yolları olduğunda işin en önemli tarafı insanın güvenliğine dokunması, her gün 10 binlerce yolcu uçuyor. Lütfen biraz empati yapın: Pilotsunuz, uluslararası prestije sahip resmi hava yolunda çalışıyorsunuz ve birden maaşınız yüzde 10’a iniyor! Ayrıca sürekli bir mobbing yaşandığı da bana aktarılan veriler arasında. Dünyada böyle uygulaması olan bir şirket yok!

THY’nin parçası olduğu Star Alliance grubunun lider şirketleri de kimseyi işten çıkarmadı. Bu arada bu maaş kesintisinin dışında Türk pilotlar günde 12 saatin üzerinde uçmaya zorlanıyorlar ve şaşırarak öğrendiğime göre artık pazar mesaileri veya otoyol ücretleri de kesilmiş durumda, aynı şekilde senede aldıkları dört ikramiye de iptal olmuş. Pilotlarımız greve de gidemezler çünkü 2012’de grev hakları iptal edilmiş. Bu arada mesela kadın hosteslerin kırmızı ruj sürmeleri artık yasak (yoksa yönetim bütün erkeklerimizi boğa mı zannediyor?) ve tüm personelin sosyal medya hesapları didik didik ediliyor. Konuyu siyasallaştırmak istemediğim için buna benzer detaylara girmek istemiyorum.

Uluslararası Taşımacılık İşçileri Federasyonu ITF, 5 Ağustos’ta THY’yi uyardı ve acilen Hava-İş ile pazarlık masasına oturma çağrısı yaptı. Çünkü onlar konunun ne kadar büyük ve ivedi can riskleri taşıdığını herkesten daha iyi biliyorlar! Sayın Ulaştırma Bakanı veya Sayın Erdoğan acilen THY yönetiminin yaptıkları bu ağır hataya müdahale etsinler. Onlar bunu yapmıyorlarsa, muhalefet partileri derhal konuyu parlamentoya taşısınlar. Mühim olan bunları başımıza bir kaza gelmeden gündeme almamız! Çünkü insanlık, mantık ve uygarlık zaten bunu gerektiriyor.

6 Ağustos 2020 Perşembe

“N’OLCAK BU CHP’NİN/FENER’İN HALLERİ” | Bedri Baykam | 06.08.2020

Beni takip eden değişmez sorular vardır. İster Rio de Janeiro’da plajda, ister Tokyo’da bir gece kulübünde, ister bir Paris cafésinde, hep karşıma çıkarlar. Şimdi Ege’de tatildeyken de pek değişmiyor durum! Öncelikli iki soru hep aynıdır: “N’olcak bu CHP’nin hali?” veya “N’olcak bu Fener’in hali?”. Ben de ayaküstü çözüm bulmak zor olduğu için, biraz şakaya vurarak, biraz geçiştirerek, soruyu yönelten dostumu tatmin edemeden mecburen o ortamı terk eden adam olurum.


CHP-MUHARREM İNCE ve KURULTAY SONRASI

“Sol duyulu” insanlar olarak kurultayın ertelenmesi için adeta yalvardık. Hem daha geniş bir yerde coşkuyla yapılması hem de pandeminin tekrar yükseldiği Ankara’da kaçınılmaz bulaşma risklerinin üstlenilemez bir sorumluluk teşkil ettiği için… Ne yazık ki parti yönetimi bu yolu takip etmedi. Örgütün, halkın, Onur Üyeleri’nin katılamadığı bir kurultay salonunda COVID-19 rüzgâr gibi esti ve medyada çıkan haberlere baktığımızda şu ana kadar bilinen 78 kişinin hastalığa yakalandığını öğrenmiş olduk. Tabi gerçek rakam nedir, bu kişiler ayrıca kaç kişiye bulaştırdı? Sonuçta bu ısrarın hiç doğru bir karar olmadığını da hayat bize teyid etmiş oldu. Zoraki bir şekilde yapılan kurultayın 9 milyon TL’ye mal olduğu söyleniyor. Buna karşın neredeyse hiçbir yerde dezenfektan yoktu. Salona alınmayanlara ayrılan tualet neredeyse 10 dakika yürüme mesafesindeydi, insanlar oraya gidip ellerini bile yıkayamadılar ve adeta Covid-19 aynen plajlarımızda olduğu gibi yok sayıldı. Kimse “İşte biz o yüzden kurultaya az kişi aldık” demeyi sakın denemesin, çünkü CHP bunu istediği stadyumda ferah bir alanda, sağlık koşullarına dikkat ederek yapabilirdi. Onur Kurulu Üyeleri’ne ayrılan yer, bu sözde kampüsün en uç noktasında tecrit edilmiş bir alandı. Yani oraya giren, halkı da, girip çıkan insanları da uzaktan bile göremiyordu.

Bir ay süren şikayet ve baskılarımızdan sonra hasbelkader Onur Üyeleri’ne 5 dakikalık konuşma lütfedildi, ben de inat ve sebat edenler arasında konuşabildim! Tabii Genel Başkan ve yakın ekibinin hiçbir eleştiri konuşmasını dinlememesi üzücü ötesi bir umursamazlıktı. Şu ana kadar CHP yönetiminden ne Covid’e yakalanan kurultay katılımcıları hakkında ne de kurultaya harcanan para ve sağlanamayan güvenli ortam hakkında bir yanıt gelmedi.

Kurultay sonrası, siyaset ortamını hafif çaplı sarsan olayların başında Muharrem İnce’nin parti açma kararı geliyor. Medyada ve sosyal medyada herkesin açıkça söz ettiği bu yeni parti oluşumunu, İnce yarı açık bir şekilde basınla paylaştı ve çıkan haberleri de yalanlamadı. Yani niyeti çok ciddi.

Ömrüm boyunca sosyal demokrat, Kemalist, sol partilerin birleşmesi için bir savaş verdim. 1993’te kurduğumuz Taban Operasyonu’nun öngördüğü somut önerilerini Sayın Karayalçın ve Sayın Baykal yaşama geçirmiş olsaydı, DSP reddettikten sonra bile SHP-CHP beraberliği Tayyip Erdoğan’ın yükselişini daha 1994 yılında durdurabilirdi. Dolayısıyla bugüne kadar her ayrı parti kurma olayına karşı çıkmış bir insan olarak konuşuyorum: “İnce niye ayrı parti kuruyor, bence büyük hata yapıyor” diyemiyorum: Kılıçdaroğlu ve ekibinin seçimlerdeki katılıklarını, kimseyi dinlememelerini ve partinin genel dengelerini (özellikle seçmen katında) gözetmeyişlerini maalesef takip ediyoruz. CHP’nin izlediği ideolojik çizgi ve seçmen tabanının tercihleri arasındaki makas bu kadar abartılı şekilde ayrıldığı zaman bu tartışmalar ve oluşumlar kaçınılmaz hale gelir. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın tek adam rejimini durmadan halka şikayet ederek, kendi partisinde aynı senaryoyu uyguladığında, toplumda da inanılırlığı kalmıyor.


FENERBAHÇE’NİN YENİ 3 TEMMUZ’U, 4 AĞUSTOS!

Fenerbahçe sanki 3 Temmuz 2011 krizini, 4 Ağustos’ta tekrar yaşadı… Bu sözlerim abartılı görünse de, aslında ortaya atılan harcama limitlerinde ana hedefin Fenerbahçe’ye zarar vermek, hatta adeta Ali Koç yönetimini pes ettirmek olduğu çok net olarak görüyor. Bütün Türkiye sarı lacivertli camiada büyük beklentilerle başkan olan Ali Koç’un şimdi üçüncü yönetim yılında nasıl bir sonuç alacağına odaklanmışken, Fenerbahçe’nin potansiyel harcama bütçesini üçe bölmekten beter ederek 64 milyon Euro’dan 18 milyon 800 bin Euro’ya düşürmek gerçekten Fenerbahçe’nin geleceğini karartmak ve şu andaki yönetimi, sezon başlamadan adeta yok etmek anlamına geliyor. Yani bu açıkça bir savaş ilanı oluyor! Federasyon Başkanı Nihat Özdemir’in Fenerbahçe ile yaşadığı polemikleri ülkede duymayan kalmadı. UEFA “financial fair play” kriterleri ile bütün ülkelerin takımlarına mali bilanço üzerinden onları çeşitli tahditler koyuyor. Kendi takımlarına bu kadar karışarak, neredeyse, “kaç simit alıp alamayacaklarının kararını önden kafasına göre verdiği” başka kaç ülke federasyonu var merak ediyorum!

Rahmetli babamın siyasette de karşılığını çok gördüğü ve sık tekrarladığı bir cümle vardı: “Zor, oyunu bozar” diye… 3 Temmuz’da Fetö çetesinin ağır saldırısına uğramış, başkanı hapse atılmış, daha sonra bütün takımı yok etmek üzere Rize deplasmanı dönüşü otobüsü kurşunlanmış, üç yıl haksız yere Avrupa şampiyonalarından men edilmiş ve hakemlerin abartılı çifte standart uygulamalarına bu yıl ısrarla maruz kalmış bir takımdan söz ediyoruz! Şimdi herhalde bu takımın usluca 4 Ağustos manevrasına sorun çıkarmadan boyun eğip futbol sezonu başlamadan kendi fişini çekmesini aklı başında hiç kimse beklemiyor, değil mi? Beklerse de aklına şaşarım! Peki Fenerbahçe’nin kullanacağı hangi “kart” oynanan bu oyunu bozabilir? Daha önce atılmış imzalar yüzünden ligden veya havuzdan çekilmek çok zor ya da imkansız olabilir. Ancak 21 yaş altı takımıyla maçlara çıkma kararı alınırsa ve kaçınılmaz şekilde yüzbinlerce belki milyonlarca Fenerbahçeli yayın izleme paketlerini terk ederlerse oluşacak mali kaos, Türk futbolunu göçük altında bırakır. Fenerbahçe yöneticileri harcama limitlerinde gerçek haklarının 436 milyon TL olduğunu iddia ediyorlarsa, bunu 154 milyon olarak belirleyen Federasyon’un yerinde olsam, bir an önce inat etmeden hatamdan dönerim ve Fenerbahçe ile masaya otururum. Aynı şekilde diğer takımlara haksızlık yaptıysam onu da düzeltirim. Şu anda yapılan uygulama bazı bankaların seçilmiş kulüplere adeta el koyması için yapılmış münasebetsiz bir yönetmelik! Hiçbir borcu olmayan Kasımpaşa’ya da en kabul edilemez şekilde cezalandırılırcasına komik bir harcama limiti verilmesi, aynı uygunsuz ihtirasların açığa çıkmasından başka bir şey değil.

Bu yazıda detayına inmedik, ancak siyasetin bir an önce futboldan elini eteğini çekmesi şart!


31 Temmuz 2020 Cuma

ŞAHSEN, KEDİLERİMİN BAŞKANI OLMAYI YEĞLERİM! | Bedri Baykam | 30 Temmuz 2020


Acayip bir evrene atılmış yaşıyoruz! Şansımız şu ki, dünyanın gelmiş geçmiş en müthiş beyinlerinden birinin kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde dünyadaki misafirliğimizi geçiriyoruz, bu çok büyük bir gurur! Peki neden bir asır geçtikten sonra kendimizi sürekli olarak ilkel bir gerilim içinde buluyoruz? İçinde bulunduğumuz coğrafyada şeriatçılarla, etnik bölücülerle, liboşlarla mücadele etmeye alışmışız; peki Atatürk’ün partisinin içinde yaşadığımız bu akıl almaz dışlamalar nasıl izah edilebilir?

KILIÇDAROĞLU KİMLERİ MEMNUN EDECEK PM’Yİ KURDU?
Kılıçdaroğlu, CHP geniş bir seçmen tabanına açılsın diye partiyi deneme tahtası yaptı. Etnik siyaset yapanlar, ılımlı İslamcılar, eski Refah Partililer, 2. Cumhuriyetçiler, 10 Aralıkçılar, Atatürk’e alerji duyanlar... Bildiğiniz diğer isimlere yenileri eklenmeye devam ediyor. Bu profiller bizi nereye sürüklüyor? Ekmelettin İhsanoğlu veya Abdullah Gül’e! Peki Kılıçdaroğlu tarafından tasarlanan CHP listesinde kimlerin adı geçmiyor ve geçemez? Onur Öymen, Haluk Pekşen, Hüsnü Bozkurt gibi Atatürkçülüğü ile bilinen isimlerin... Her yöne doğru açılan Sayın Kılıçdaroğlu, gazetecilere, aydınlara, sanatçılara açılmayı (dostum Necdet Saraç hariç) aklına dahi getiremiyor! Mesela Ümit Zileli, Sinan Meydan, Uğur Dündar, Tevfik Kızgınkaya, Suay Karaman… Benzer isimleri tabii ki almıyor, çünkü ilginçtir ki Atatürkçülüğü tescilli, Cumhuriyetçi insan istemiyor. Kılıçdaroğlu’nun seçim hedefi “Aman mütedeyyin seçmenleri mutlu edelim. Babacan, Gül ve Davutoğlu’nu mutlu edelim. Eh, yurtdışında da zaten CHP’nin fazla ulusalcı Kemalist bir çizgiye kaymasını istemiyorlar, onları da mutlu edelim.” Peki iyi de, Atatürkçüleri, solcuları kim mutlu edecek sayın Kılıçdaroğlu? “CHP’li olmanın mutluluğu onlara yeter de artar bile!” Eminim böyle düşünüyorsunuz… Unuttuğunuz küçük bir detay var, ittifaklar döneminde bile seçmenlerinin üçte ikisi, temsiliyetine hiç önem vermediğiniz bu temel gruptan geliyor! Bu çok ağır bir çelişki. Lütfen üşenmeyin, kadın dernekleri ile konuşun, Atatürkçü Düşünce Derneği ile, çağdaş eğitim vakıf ve dernekleri ile konuşun, Atatürkçü önemli gazetecilerle, yazarlarla, tarihçilerle konuşun. Yaptığınızı alkışlayan yüzde bir insan çıkarsa, ben bu yazıyı yırtmaya hazırım!

KILIÇDAROĞLU MUHALEFETİ YOK ETMİŞ”
Ülkemizde bu büyük bir başarı olarak gösteriliyor! Üstü kapalı veya açık olarak Kılıçdaroğlu’na alkış alkış alkış! Rakiplerini konuşturmaması ve yarışa gerek kalmadan kazanması bir başarı ise, o zaman gerçekten tebrik etmek lazım! Kılıçdaroğlu, Baykal’ın parti içi muhaliflere göz açtırmama konusundaki taktiklerini geliştirerek çok daha başarılı formüller üretmiş, ama aynı Kılıçdaroğlu, Baykal’ın laikliğe, Cumhuriyet’e, Atatürk’e sahip çıkan ödünsüz tavrından hiçbir şey almamış. Size bir örnek… Kurultay’dan birkaç gün önce kendini bilmez bir Diyanet İşleri Başkanı, Atatürk’e düpedüz lanet okudu. Ne beklersiniz? Kurultay’da CHP Genel Başkanı’nın, Atatürk’e yapılan bu seviyesiz hakarete en sert şekilde karşı çıkmasını, kürsüyü adeta yumruğuyla dağıtmasını değil mi? Ne gezer! Varsa yoksa “Aman mütedeyyin seçmenler etkilenmesin, kapatalım geçer” mantığı ile topa girmemek…

SEÇİM ZAFERİ NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Bakın, bir siyasi parti lideri kaybettiği zaman gider rakibini alkışlar, destek sözü verir. Bunlar güzel ve gerekli hareketlerdir. Ne yazık ki, CHP’de düzen öyle kurulmuş ki, Kılıçdaroğlu yarattığı bu kabul edilemez ve yüz kızartan metodla, sağlığı elverdiği sürece bu kurultayları yarışmadan kazanacak. Neden mi? Gayet basit: Birbirini tamamlayan, ikisi de antidemokratik, birincisi gayri hukuki, ikincisi gayri etik iki gerekçeden dolayı!
2003’ten beri CHP genel başkan seçimleri gayri hukukidir, tüzüğe aykırıdır, tüzük net olarak genel başkan seçimlerinin “gizli oy açık tasnifle” yapılacağını ifade eder. Halbuki o yıl, Baykalcılar iktidarın ellerinden kaydığını gördükleri için, seçim günü zorla yaptırdıkları bir tüzük değişikliği ile gerekli imza sayısını dört misline çıkarıp, bir de dünyada görülmemiş şekilde o değişikliği, sonuçlanmasına birkaç saat kalmış olan kurultayda uygulamaya koydular. Ayrıca bundan çok daha mantıksız ve partiyi tüzük inkarına götüren başka bir hamle daha yaptılar: Genel başkan adaylarından birine imza veren bir delegenin, diğer adaylara imza verememesinin iki sonucu var. Birincisi, mesela delege, üç genel başkan adayını dinleyip onlardan hangisinin programı aklına yatarsa, ona oyunu vermek gibi bir seçenek rahatlığını artık yaşayamıyor. İkincisi ise, artık genel başkanlığa aday gösterme imzası ile genel başkanlık için oy kullanmak aynı anlama getirilmiş oluyor, yani isimler açık olarak kendi imzalarıyla bir adayı önerirken, bu aynı zamanda adeta oya dönüşüyor ve artık genel başkan resmen fiili olarak açık oyla seçilmiş oluyor, ki bu da ağır bir tüzük ihlalidir.
Gelelim işin kabul edilemez, gayri etik yönüne: Farz edelim, başkan olarak tüm güç elinize… Belediye başkan adayları, milletvekili adayları veya il-ilçe başkanlarının hepsini siz seçiyorsunuz, bölgelerde kayıtlı tüm üyelerin oyu ile seçilmiyor. MYK toplantılarında, arkadaşlarınıza bir konuşma yapıp listeyi önlerine koyuyorsunuz! Sonra da sıra genel başkan seçimine geldiği zaman, sizin il ve ilçe başkanlığına, milletvekilliğe, belediye başkanlığına atadığınız kişiler, onların güçleri ile kontrol ettikleri delegeler ve yarattığınız tek odaklı sistem sayesinde onların genel başkan adayı olarak ilan edilip yarışmaya gerek kalmadan da kurultaydan başkan olarak çıkıyorsunuz! Sen benim sırtımı kaşı ben de senin sırtını kaşıyayım! Yaşanan bu. Ayrıca tesadüfe bakın ki, delegelere, siz veya seçtiğiniz parti meclisi adayları dışında hiç kimseye öneri imzası verilmemesi telkin ediliyor ve eli kolu bağlı delegeler değerli adaylardan ne İlhan Cihaner’e ne Tolga Yarman’a ne de Aytuğ Atıcı’ya destek veremiyor. Her şey Baykal döneminden de daha kötüye giden bir parti içi demokratik çöküşe işaret ediyor. Sıfat ve paye dağıttığım delegeler ve onların kontrol ettiği arkadaşları, bana bir seçim zaferi getireceklerse, gerçekten ömür boyu ben böyle bir utanç yaşamayayım da, evimde küçük kedilerimin sevimli oylarıyla, onların başkanı seçileyim, 10 bin kere tercih ederim!
Bu kurultay, CHP’ye hiç yakışmadı ve bu istikamet isterse Kılıçdaroğlu on kere daha başkan seçtirsin, heyecan, saygınlık ve kitleleri sürükleme kapasitesi taşımıyor. İçinden izleyemediğimiz kurultaya lütfettikleri şekilde son anda girip, bütün bu gerçekleri 8 dakikaya sığdırarak herkese anlattığımda, yapılamayan genel başkan yarışı zaten bitmiş ve adaylar “adaylık konuşmaları”nı yapamadan evlerine dönmüştü.

23 Temmuz 2020 Perşembe

AYASOFYA, KURULTAY, SANATÇILAR GİRİŞİMİ VE KANYE WEST! | Bedri Baykam | 23.07.2020


AYASOFYA KONUSUNDA SAĞDUYUYU DİNLEMEDİLER
Ayasofya, tantanalı bir Cuma namazı ile AKP döneminde müze statüsünü terk edip cami olarak ibadete açılıyor! Hem de Lozan’ın yıldönümünde! Her ne kadar camilerde protokol olamayacağını bilsek de, orada her türlü “düzen baskılı”, A, B, C, D sıralamasıyla sınıflar ve belki gösteriş uğruna verilecek ödünlerle Ayasofya’nın önündeki büyük parke meydanını dışarıda namaz kılarak işgal edecek binlerce insan olacak.
Anlam veremiyorum, Erdoğan yıllardır kendi söylediklerini yok sayıp Bahçeli’nin baskısıyla tüm kararlarını değiştirdi. Tüm dünyada yarattığı hayal kırıklığı ve kızgınlığı neden bu kadar açık şekilde -sipariş edercesine- provoke ettiler, anlayan var mı? Geçen hafta, Ataol Behramoğlu’nun “Hasmın Kutsalına Tecavüz” yazısından çarpıcı bir bölüm paylaşmıştım. Bugün de, 4 Temmuz’da Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’te yazmış olduğu son derece sade ve değerli satırları hatırlatıyorum: “Evet bugün veya yarın veya bir gün, anayasamıza şöyle bir madde koysak ‘Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir inanca ait hiçbir mabed, bir başka inancın mabedi haline dönüştürülemez.” Özkök, ardından bunun bize taşıyacağı sonuçlar hakkında son derece net çıkarımları ortaya koymuş. Son hatırlatması da şuydu: “21. yüzyılda yaşıyoruz. Bu yüzyılın başında dünyaya büyük umutlar vererek kurulan medeniyetler ittifakını hala yaşatmaya çalışanların başında biz varız.”
Öyle mi acaba? Soruyorum, Cuma günü başınız göğe mi erecek? Hani her dine eşit uzaklıktaydınız? Başka dinlere mensup insanları üzerek, işi sanki İstanbul dün fethedilmiş gibi bir şova dönüştürdüğünüz için çok mu mutlu olacaksınız? Burada ana hedefin yine Cumhuriyet kazanımlarını ve Atatürk’ün kararlarını, mirasını yok saymanın taşkın keyfi olduğunu göremeyen ana muhalefet partisine gelince, gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum…

NASIL BİR KURULTAY OLACAK DERSİNİZ?
Haftalardır, “Bir CHP Kurultayı’nın, CHP Kurultayı’na benzemesi gerektiğini” tekrarlıyoruz. Muhaliflerin katılamadığı, Onur Üyeleri’nin konuşma yapamadığı, halk ve örgütün kitlesel olarak izleyemediği bir kurultay, zaten coşkulu geçemeyecekti. Sabri Ergül de, Fikri Sağlar da, Muharrem İnce, Umut Oran, Şahin Mengü de, ben de, birçok partili arkadaşımla beraber buna tepki verdik. Kurultaya 3-4 gün kala, Faik Öztrak birden parti adına bir U dönüşüne imza attı: “Kurultaya katılmak üzere gelecek onur üyelerimizle ilgili ‘almayacağız’ diye bir şey demiyoruz. Ama tercih hakkını onlara bırakıyoruz. Bunun üzerinden CHP’yi eleştirmek insafsızlıktan başka bir şey değil. Ortada bir pandemi var, bu işin ne zaman düzeleceği de belli değil. Bugün CHP’ye bu eleştiriyi yöneltenlerin ikinci dalganın başlaması durumunda Mart ayında ortaya çıkıp ‘Kurultayı yapamadılar kayyum atayın’ diye bağırmaya başlayacaklarından hiç şüphem yok. (Gerçekten kanıtsız ve çok ayıp bir suçlama!) Onur üyelerimiz bizim başımızın tacıdır, kurultayımıza gelmek istemeleri halinde kendileri için de sağlık şartlarını sağlayarak kurultayımızı izleme imkânı vereceğiz”. İlginçtir ki, kurultayın 20 bin kişilik bir stadda yapılma olasılığı CHP yöneticilerinin hiçbirinin aklına gelememiş! Pes…
CHP’de muhalefet kulisleri çok hareketli. Pandeminin tehlikelerine rağmen ısrar edilen kurultayın iptali için başvuran üyeler oldu. Kılıçdaroğlu’na karşı adaylar çıkabilir. Ancak 2003’te Baykal döneminde bir oldu-bitti ile başlatılan garabet ile artık CHP’de genel başkan seçimi yapmanın anlamı kalmadı. Çünkü başkanı önerdiğini söyleyen delege imzalarının adeta birer oy haline dönüşerek başka hiçbir adaya verilememesi, CHP Genel Başkanı’nın “gizli oy açık tasnifle seçimi” şeklinde net yazılmış tüzük maddesini kadük hale getiriyor; illegal, mantıksız ve CHP’ye yakışmayan bir yöntem. Muhalif gruplar, tek aday ve tek anahtar liste ile çıkarlarsa, Genel Merkez listesini, kurultayda yaratılan her türlü eşitsizlikle kuşatılmış ortama rağmen delebilirler. CHP’de parti içi demokrasiye ve ödünsüz Atatürkçülüğe güç katacak kadrolar da artık seslerini duyurmalı! Kurultayda neler yaşanacak? Onur üyeleri, bir “çadır tiyatrosu” ortamına girmeyi kabul edecekler mi, konuşma hakları nasıl ellerinden alınacak? Göreceğiz…

SANATÇILAR GİRİŞİMİ’NİN ÖZGÜVENLİ GÜR SESİ
Geçtiğimiz hafta Sanatçılar Girişimi, sanatçıların ortak sesiyle demokrasiye, çağdaş Türkiye’ye, ifade özgürlüğüne sahip çıkan ve halkın dertlerini önemseyen bir duruş sergiledi. Aralarında Rutkay Aziz’den Edip Akbayram’a, Selda Bağcan’dan Zuhal Olcay’a, Ferhan Şensoy’dan Ekrem Kahraman’a, Ataol Behramoğlu’ndan Orhan Aydın’a yüzlerce imza, hiçbir şeyden korkmadıklarını ve yurdun her zerresine sahip çıktıklarını, Türkiye’nin sahipsiz olmadığını görkemli bir çıkışla ortaya koydular, ortaya koyduk. Siz de reddediyoruz@gmail.com adresine e-mail atarak desteğinizi sunabilirsiniz!

ABD’DE YENİ BAŞKAN ADAYI KANYE WEST VE OBAMA’NIN YARATTIĞI IRKÇI ÇÖKÜŞ!
Amerika’da başkanlığa adaylığını açıklayan şarkıcı Kanye West, sanki Floyd cinayetiyle başlayan kaostan sonra yaşanan sosyolojik tırmanışın sonucu. Yaptığı basın toplantısına kurşun geçirmez yelekle çıkması, sürekli ağlaması ve hepsinden önemlisi doğacak her Amerikalı bebek için 1 milyon Dolar ödeme vaadini (!) açıklaması, Amerikan rüyasının gerilimlerinden sonra nasıl “delirgen” bir girdaba kapıldığının teatral mizanseni gibiydi! Şu kadarını size kesin söyleyebilirim, gerçekten para basma makinalarını işletip her doğan Amerikalı için bunu öderse, adam kesin başkan seçilir!
Acaba böyle bir çılgınlık, beyaz Amerika’nın daha yoksul kesimlerini bu akıl almaz senaryoyu ciddiye alarak yaşama geçirmek için hareketlendirebilir mi?
Yıllardır, polis şiddetinin bedelini en korkunç şekilde ödeyen Afro-Amerikalılar’ın yaşadıkları dramı, ABD’nin en büyük utancı olarak hep gündeme getirdim. Obama’nın bu konuyla ilgili hiçbir şey yapmaması ve olan biteni sorumsuz gözlerle izlemesi, döneminin en büyük felaketiydi.
Amerika’da yok sayılan “ünsüz” siyahlara en büyük kötülüğü Obama yaptı: Onun döneminde üst üste gelen zenci cinayetleri ve tepkisizlik, zaten şiddet yanlısı ve ırkçılıkla kıvranan Amerikan polis teşkilatında şöyle bir hava yarattı: “Adamlar başkan bile olsa biz onları canımız isterse en vahşi şekilde durup dururken katledebiliriz, kimsenin de kılı kıpırdamaz!” Siyahi Kanye West mi? Vallahi başkanlığı kazanması tabii ki şu anda bir komedi gibi duruyor! Aynen Trump’ın başkanlığı gündeme ilk geldiğinde, herkesin düşündüğü gibi!


16 Temmuz 2020 Perşembe

HANGİ CHP, AYASOFYA’YA TEPKİ VERMEYİ UNUTTU? | Bedri Baykam | 16.07.2020


CHP’nin çoğu üyesini üzen, neredeyse sadece yöneticiler ve seçilmesi istenen adayların katılacağı kurultayla Ayasofya olayı birbirinden ayrılabilir mi?
Kılıçdaroğlu, partide Atatürkçülüğün ve laikliğin savunulması üstüne önemli bir cephe oluşturmadı. Kritik noktalara yerleştirdiği siyasetçilerin yarısı liberal, bir kısmı 10 Aralık Hareketi’nden gelen, belki bir kısmı TESEV günlerinden beri dostluğunu sürdürdüğü isimler. Laiklik, Lozan, Kemalizm, Atatürk’ün kararları konusunda hassas bir CHP Genel Başkanı olsa, herhalde Ayasofya konusunda, “dine saygıyı” elden bırakmadan yeri göğü inletirdi. Bütün dünyanın hümanizmi, diplomatlığı ve filozofluğunu öve öve bitiremediği Mustafa Kemal’in, kültürlerin, dinlerin ve medeniyetlerin kesişme noktası İstanbul’da dahiyane bir şekilde dengelediği bu hareketin kalıcı evrensel değerini CHP Genel Başkanı’nın algılayamaması hayret verici. Erdoğan’ın, Atatürk ve Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararı algılayamayıp kendini tutamayarak “Esasında tek parti döneminde alınan bu karar tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı, çünkü Ayasofya ne devletin ne de herhangi bir kurumun malı değil, vakıf mülküdür” demiş olması, üzücü ama pek şaşırtıcı değil. Diğer yandan Kılıçdaroğlu’nun “Açıyorsanız açarsınız. Bunu siyasi rant alanına dönüştürmek kadar büyük bir yanlış yok” sözleriyle yetinmesi ve CHP’nin Parlamento’da hiçbir açık muhalefet yürütmemesi pes dedirtiyor.
90’ların ortasına kadar SHP ve özellikle Kılıçdaroğlu’nun CHP’si, Atatürk’ün izlerine ve laikliğe yönelen tehlikeleri görmezden gelme üzerine kurulmuştur. 1989’da, Türk Ceza Kanunu’ndan şeriatçı propagandayı engelleyen 163. maddenin kaldırılması, SHP’nin Özal döneminde Atatürkçü sola attığı en büyük kazıktır.

KILIÇDAROĞLU’NUN SEÇTİĞİ YOL
Göreve gelişinin henüz 4. gününde verdiği demeçlerde “27 Mayıs’ı yapanlar şimdi utanıyor” demişti. Aynı şekilde “Dersim” olayına bakışı, “farklı” yaklaşımı, 2010 yılında verdiği “laiklik tehlikede değil” ve 2012’deki “yargıda cemaatçi yapılanma var diyemem” demeçleri, Kemalist bir CHP Genel Başkanı’ndan uzak bir profilin izdüşümleriydi. Öte yandan, Cumhurbaşkanı olarak Ekmeleddin İhsanoğlu’nu, Abdullah Gül’ü uygun görebilmek, 2018 seçimlerinde Haluk Pekşen ve Hüsnü Bozkurt gibi Atatürkçü çıkışlarıyla o dönem halkın gönlünü fetheden milletvekillerini tasfiye etmek, Hüseyin Aygün, Sezgin Tanrıkulu, Mehmet Bekaroğlu, Muhammet Çakmak gibi etnik siyaset yapan veya İslamcı kimlikleriyle bilinen insanları ana listelere almak, kesin bir ters kadro mühendisliğine işaret ediyor. Benzer birçok sebep, Sayın Kılıçdaroğlu’nun yakın tarihimizi, 20. yüzyıl CHP tarihini ve partinin soyağacını iyi bilmediğini, Türk siyasetinin köşe başlarına hakim olmadığını ve sürekli tekrarladığı şekilde CHP’yi 1930’lardaki, 40’lardaki kimliğinden koparmaya çalıştığını göstermiştir.
Ayasofya konusunda CHP’nin veremediği tepkiler, geçmişte gösterdiği duruşlarla maalesef uyumlu! Atatürk’ün partisinde Genel Başkanlık yapan biri, büyük Önder’in en alkışlanacak evrensel boyutlu siyasi ve diplomatik hamlelerinden biri üstünden haddini aşan ve onu “tarihe ihanet etmekle” suçlayanlara karşı elini masaya vurup ayağa kalkamıyorsa, grup toplantısında Erdoğan’ı Danıştay’da yaşananlar konusunda ikiyüzlülükle suçlamakla yetinip, Meclis’te somut karşı duruş sergileyememişse, ne halkın nabzını tutabilmektedir ne de hangi koltukta oturduğunun farkındadır!
Meral Akşener ise, camiye dönüştürme tartışmasında olumlu görüş sunmasına karşın, Erdoğan’ın bu sözlerine karşı, gereken yanıtları en sert şekilde verebilmiştir. Bu, başta Kılıçdaroğlu, herkes adına düşündürücüdür. Atatürk’ün Ayasofya’yı Cami-i Şerif olarak tescil ettiğini vurgulayan Akşener, “Bu gerçek ortadayken öyle hukuki hatadan söz etmek, daha da ötesi utanmadan tarihe ihanet yakıştırması yapmak, makamı ne olursa olsun kimsenin haddi değildir” diyerek, Atatürk kızına yakışan bir ders vermiştir.
Kılıçdaroğlu’nu ilgilendiren tek konu “Ben bu konuda karşı durursam, daha sonra bu seçimlerde fatura olarak önüme konur mu, bana din düşmanı denir mi?” olmuştur. Aynen yakın geçmişte ne zaman alkol ve cinsel içerikli sansür, heykel saldırıları vesaire olduğunda CHP üç maymunu oynadıysa “Aman bana alkol veya çıplaklık düşkünü demesinler” diye çağdaş toplumda üzerine düşen tavırları göstermemişse, burada da CHP’nin oynadığı rol hiç farklı değildir.

ALİ RIZA ÖZTÜRK’ÜN KRİTİK İKAZLARI
CHP Mersin eski milletvekili Ali Rıza Öztürk, Danıştay kararının üç açıdan gayri hukuki olduğunu, (davacı derneğin dava açma ehliyeti bulunmaması, davanın 60 günlük süresinin geçmiş olması -evet, çünkü geçen süre 86 yıl!- ve aynı konuda daha önce açılmış davalarda verilmiş emsal ve kesinleşmiş hükümler bulunması) ve burada esas hedefin Atatürk Cumhuriyeti’nin Danıştay üzerinden tasfiye edilmesi olduğunu vurguluyor. “Bu karar ile karşı devrimi pekiştirmenin, Lozan’dan rövanş almanın yolu açılmıştır. Atatürk’ün imzasının çöpe atılması değildir tek sorun. Sorun Atatürk’ün kurduğu demokratik laik hukuk devleti olan cumhuriyetin tasfiye ediliyor olmasıdır. Sorun, herkesin gaflet ve delalet içinde seyrediyor olmasıdır.”
Bir hukukçu olmadığım için sayın Öztürk’ün önemli sözlerini iki kaynaktan içerik olarak doğrulattım: Biri Sayın Yekta Güngör Özden diğeri Sayın Sabih Kanadoğlu. 92 yaşındaki annem, Öztürk’ün çarpıcı yorumunu okuduktan sonra uyuyamıyorsa ve bu ortamda CHP Genel Başkanı bütün enerjisini kendisine muhalif hiç kimsenin giremeyeceği bir kurultay düzenlemeye verebiliyorsa, burada muhalefette ağır ve ciddi bir sorun var demektir. Şu ortamda, Atatürkçü duruş sergileyen her CHP’linin ısrarla kadro dışı bırakıldığı bir anlayış, bu insanların içeri girip muhalif duruş bile sergileyemedikleri bir kurultay ile çiftleşiyorsa, durum çok vahim demektir!

BEHRAMOĞLU’NUN TARİHE TOKAT GİBİ BIRAKTIĞI SATIRLAR…
En son, Ayasofya konusunda işin tarihsel özüne dönersek: Gerçekten bugün kime neyi kanıtlamaya çalıştığımızı anlayamıyorum. Bizans’ı 567 yıl önce fethetmiş olduğumuz konusunda şüphe duyan mı var? Atatürk’ün evrensel “Yurtta sulh, cihanda sulh” diyen duruşuna hiç mi hiç uymayan bu Danıştay kararıyla dünyanın tepkisi üzerimize çevrilmişken, Ataol Behramoğlu’nun dünkü makalesinden şu satırlara dikkat: Kutsal olan evrenseldir. Herkesin eşi, çocuğu, mabedi, sadece onun değil bütün insanlığın kutsalıdır. Savaş hukuku bile, yenilenin en temel insan olma haklarını korumaya yönelik ilkelere sahiptir.. Yaşadığımız çağda, insanlığın bugününde, savaşta ya da barışta, kimden ve kime karşı olursa olsun, kutsalları çarpıştırmak, bir kutsal adına bir başka kutsala tecavüz, ayıptır, günahtır, suçtur, küçüklüktür.