19 Mart 2020 Perşembe

KARANTİNADA BEYİN FIRTINALARI… | Bedri Baykam | 19 Mart 2020


Kendimizi birden Hollywood prodüksiyonlarının tam ortasında bulduk! Sanki tipik bir çılgın virüs filminin başlarındayız.
Bilmediğim konular hakkında ukalalık yapmayı hiç sevmem. Koronavirüs konusunda da ben de sizin gibi dinliyorum okuyorum düşünüyorum. Dolayısıyla benim veya konuya uzak bir başkasının alınan önlemleri yetersiz veya abartılı bulması çok önemi yok. Ancak bu temel mantıkla ilgili bazı hatırlatmalar yapmama mâni değil. Mesela bu mevsimlerde aramızda zaten milyonlarca insanın doğal akışta grip-nezle-soğuk algınlığı gibi rahatsızlıklara yakalandığını unutmayalım. Yani her boğazı ağrıyan “Korona oldum” paniğine girip hastanelere doluşursa, vay halimize! Bu ülkede herhalde 100 yıldır soğuk algınlığı ilaçları, boğaz pastilleri satılıyor! Dolayısıyla dikkatli olalım ama kendimizi paranoyak paniklere kaptırmamamızın büyük yararı var. 33 yıl önce dünyayı sarsan AIDS paniğini çok iyi hatırlayan biri olarak, her şeyden önce, mantıklı, sakin ve ayağı yerde olmamız lazım. Yani önlemleri alın, söylenilenleri yapın ama bilincinizi kaybetmeyin, krizde gereksiz hataları yapmayın. Televizyon tartışmalarında, daha da radikal önlemler alınmasını öneren ve bazılarımıza saçma gelen şeylerden söz edenler var. Bu şahıslar, korumaya çalıştığımız “yaşam” değerini, neredeyse varken yok etmek gibi maceralara girişiyorlar, sonuçları hesaplayamadan…

PSİKOLOJİDEN FUTBOLA, EKONOMİYE ETKİLERİ
Ben size İngiltere gibi abartılı şekilde, “hükümet hiçbir yasak getirmesin” filan demiyorum. Ama atılan her adımın ciddi şekilde hesaplanması lazım. Ya da apar topar yurttan atılan onca öğrenci şimdi ne yapıyor merak ediyorum! Bu uygulamayı devreye sokanlar kendilerini onların yerine koydular mı hiç?
Çok ilginç psikolojik aşamalardan geçiyor ülke… Mesela futbolumuzun geldiği durum: Zaten neredeyse her iddialı takımın kendisine komplo kurulduğunu iddia ettiği, Futbol Federasyonu’nun her fırsatta tehdit edildiği bir ortamda, korona konusunda alınan her kararı bile “kendi aleyhine komplo” (!) olarak yorumlayan ağır derecede egosantrik-şizofrenik yapılar var… Allah’tan siyasi ortamımız, şimdilik daha dengeli ve sağlıklı bir ilişki içinde, birbirlerine girmemeyi başarıyorlar! Hatta virüs sayesinde, halkımız iktidarın herkese eşit davranabildiğini belki çok uzun zamandır ilk defa gördü ve “eşit vatandaşlık” kavramını hatırladı!
Bence hükümetler, tüm dünyada, yaşam tarzını doğrudan ilgilendiren kararların ekonomik neticelerine karşı önlemler almaya mecburlar. İnsanların sokağa çıkamadığı, iş anlaşmalarının suya düştüğü, birçok ticaret yapan odağın kapatıldığı bir noktada, bunların neden olduğu büyük maddi zararların sonuçlarını kim karşılayacak? Kiralar ertelenecek mi? Çekler, senetler, kredi kartları ne olacak? Örneğin Fransa’da devletin zarar gören birey ve firmalara yapacağını söylediği maddi yardım paketleri çok önemli. Sırtını sağlam kayaya yaslamış siyasilerin bunları düşünmeden alacakları her karar, felaket getirir. Yoksa insanlar koronadan belki ölmezler ama resmen intihara sürüklenirler. Çünkü şu anda olayların ekonomik olarak gittiği yer, sanki 1929 büyük krizinin iki buçuk misli bir felaket noktası! Bunu görmek için de Keynes olmanıza gerek yok.

İŞTE KORONALI GÜNLERDE YAŞAM SEÇENEKLERİNİZ!
Müzeler, sinemalar, spor müsabakaları, barlar ve daha bir sürü yer kapalı. Tabii seyahat alternatifleri de suya düştüğünden ve üstelik neredeyse “sokağa çıkmayın” denildiğinden, artık evde yapabilecekleriniz öne çıkıyor!
Başta Pazar günleri olmak üzere, evde saatler boyunca sıkılmadan çalışan ve zaman tüketen ben, size samimi bazı öneriler yapabilirim:
-Yazarların, sanatçıların durumu çok şanslı: Bekleyen kitaplarınızı yazın, resimler yapın, düşüncelere dalın!
Bir de herkesi ilgilendiren öneriler var:
-Evde üst üste yığılmış kağıt kürek dağlarını eritin, bekleyen resmi evrakları veya arkadaşlarınızı yanıtlayın. Size gelen ve belki aylardır birikmiş iletileri gözden geçirin.
-Aylardır elinize alamadığınız kitapları, dergileri sıraya koyarak doya doya okuyun.
-Size en çok hitap eden nefis filmleri bulup kendinizi kaptırarak onları üst üste izleyin.
-Cep telefonunuzdan ve bilgisayarınızdan binlerce gereksiz, yanlış çekilmiş dijital yük ve kirlilik örneği fotoğrafı seçip silin.
-Belgesel kanallarında harika konular bulup saatlerce seyredin: Savaşlar, hayvanlar alemi, uzay, tarih, biyografiler ve daha sonsuz başlık… Televizyona “aptal kutusu” demek, son derece saçma, tersine, doğru kullanmayı bilirseniz, muhteşem bir bilgiye, sanata, kültüre erişim kaynağı. Haber deyip geçmeyin, film, röportaj, bunların değerini bilin. Ama sakın virüse endeksli kalmayın, kısır döngü girdabında boğulursunuz!
-Fırsat bu fırsat, çoktandır göremediğiniz arkadaşlarınızla Skype üzerinden “beraber” yemek yiyin. Uzun sohbetlerden sonra, çoktandır varlığını bile unuttuğunuz tavla veya satranç setinizi çıkarın, bir ev ferdiyle doyasıya oynayın veya sanal alemde uzaktaki yakınınızla da oynayın. Bunların üstüne bir keyif kahvesi için veya güzel demli bir çay koyun, ister kendi çekirdek aile efradınızla, ister kendi kendinize hatıralarınızı yad edin, çocukluk günlerinizi, kaybettiğiniz yakınlarınızı hatırlayın.
-Evcil hayvanlarınızı gezdirin! Kedinize bile tasma takıp parklarda yalnız başınıza gezdirebilirsiniz! (Vallahi 30 yıl önce kedimi tasmayla Müjdat Gezen’in bir davetine götürmüştüm!)
-Meditasyon yapın. Beyninizi boşaltın. Hiçbir şey düşünmemeye çalışın. Sıfır noktasını bulun.
-Sevişin! Siz değil miydiniz, eskiden “savaşma seviş” diye sloganları duvarlarına asan? Şimdi tam zamanı! Unutmayın ki 9 ay sonra dünyada bir farklı patlama yaşanacak, “Korona karantina günleri bebekleri” hediyesi olarak gelecek bu koca paket! Onlar hakkında çok kitap okuyacaksınız!

SONUÇ: Okuyorum, dinliyorum. Komplo teorilerini de ilgi gösteriyorum. Çin’i ve hatta Avrupa’yı nötralize etmek için yürütülen bir Amerikan projesi tezine de göz atıyorum. Bu konularda Michael Moore’un bir film yapma olasılığının yüksek olabileceğini varsayıyorum. Ve sonucu çok merak ediyorum…

12 Mart 2020 Perşembe

BAKIN TARİH SİZLERİ NASIL HATIRLAYACAK | Bedri Baykam | 12.03.2020


Tarih sizi kadınlara, analara, üniversitelilere, işçilere, muhaliflere cop, gaz, tekme, tokat ve bazen de plastik mermi kullanan güç sarhoşları olarak hatırlayacak. Tarih sizi, evrenin en ucube, en zehirli tarikatını ülkenin bağırsaklarına kadar sokan (ve benzer hataları halen tekrarlayan), TSK’nın onlara yem edilmesini, kozmik odasını onlara açmasını sağlayan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, ülkemizin insanları sağlık sorunlarını halledememişken, çocuklar et, süt, yumurta yiyemiyorken, Ortadoğu bataklığına dalıp milyarları gömmekte sakınca görmeyen bir iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi hak, hukuk, adalet, hatta seçim ve demokrasi kavramlarını keyfinize göre değişen her şartta yeniden şekillendiren, Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesinin yerine “Saraydan konuşan reis” senaryosunu yazan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, Atatürk devrimlerini ve laikliği yıpratan iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi güç ve para musluklarının başına eş, dost ve akrabalarını yerleştirmekte hiçbir mahsur görmeyen iktidar olarak hatırlayacak. Tarih sizi, huzur kelimesini iki kuşağa unutturan, değişen koşullara göre kandırılabilen veya kitleleri kandırabilen iktidar olarak hatırlayacak. Sizler değil miydiniz, saftirik ikinci Cumhuriyetçi gençleri yeni anayasanın daha demokratik olacağına süslü hayallerle inandıran? Siz değil miydiniz, “Türkiye’yi AB’ye sokuyoruz” naraları atan ya da geçen haftaya kadar neredeyse bütün seçmenlerinizi “Şam’da namaz kılmaya gidiyoruz” diye inandırıp savaş nabzını yükselten? “Putin’le Suriye barışı” (!) imzalamak durumunda kaldıktan sonra da onlara diplomasinin faziletlerini anlatan, sizler değil miydiniz?

KADIN DÖVME “YARATICILIĞINIZ”
Hangi karanlık düşüncelerden beslenip o kararı aldınız? “Kadınlar Günü’nde, kadınlara Taksim’de polis dayağı”… Gerçekten çok mu düşündünüz bunu? Peki fikrin “başarılı” şekilde uygulanması için talimatlar dizisi nereden başlıyor? Valilerden mi yoksa emniyetten mi? Bu şiddetten nasibini alan insanlardan biri ölebilir veya gözünü kaydedebilir diye korktuğunuz oldu mu hiç? Yoksa kendi çevreniz dışında bütün insanların gözünüzde hamam böceğinden farkı yok mu? Sizin anneniz, eşiniz, kızınız yok mu?
Yarattığınız bu ucube görüntüler, dünya basınında “İşte Türkiye’deki kadınlar günü kutlaması!” başlığıyla yayınlandığı zaman bütün imajımız, hatta bazen önemli sayıp işinize gelmediğinde de yok saydığınız Standard & Poor’s puanlamamız bile zarar görüyor! Turizmimiz zarar görüyor! Peki bütün bu kötü ruh-şiddet-hak-hukuk umursamazlığı atmosferinin, dolup taşan hapishanelerin size faydası ne? Meraktan soruyorum: Bırakın Türkiye’yi, yabancı medyada her gün aleyhinize yazılar çıkması size gurur mu veriyor? Mesela “LGBT+ yürüyüşünde, ODTÜ’de, Cumartesi Anneleri’nde polislerin müdahalesi yeterince ses getirmedi, ama şükür ki dün kadınlara atılan Taksim meydan dayağı dünyanın her yerinde haber oldu” filan mı diyorsunuz birbirinize? İroni yapmadan soruyorum: Dünyanın size olabilecek en kötü gözle bakmasından kazancınız ne?
Yanıtınızı bilemem de, bakın ben size olanı söyleyeyim: Seçmen sayınız hızla düşüyor ve halktan kopuyorsunuz. Bu ilkel görüntüler, her gün sizi iktidardan uzaklaştırıyor.

HAKARETİ SEÇEN VE BAŞLATAN KİM?
CHP Grup Başkanvekili Engin Özkoç’un basın toplantısını izleyenler, onun Erdoğan hakkında kullandığı sözlere şaşırdılar. Yalnız Parlamento’da değil, stadlarda da hakaretten nefret eden bir adam olarak, benim görüşüm çok net: Buna kırmızı kart çıkarabilirdim. Ama siyaseti yakından takip edenler, aslında Özkoç’un Erdoğan’ın Kemal Kılıçdaroğlu hakkında Parlamento’daki grup konuşmasında kullandığı akıl almaz derecede hakaretamiz kelimeleri tekrarladığını anlayabildi. Dolayısıyla ister Parlamento’da ister internette Özkoç’a ve CHP’ye linç muamelesi çeken AKP’lilere hatırlatmak lazım: Kullandıkları ağır ve saldırgan dil, Özkoç’a değil, siyasete o üslubu sokup kullananlara yönelik olabilir ancak. Demek ki aynı suç-ceza ilişkisi çerçevesinde, şiddet içeren itirazları, öncelikle bu dili siyasete sokan kendi Başkanlarına yönelik olmalı! Kanun önünde ise herkes eşittir, kimse imtiyaz sahibi değildir. Savcılar da kanunlar önünde herkese eşit mesafede olduklarını hatırlamaya mecburdurlar. Bu noktada Ankara 46. Asliye Ceza Mahkemesi, Erdoğan’a yönelik ağır sözler sarf eden K.D. isimli yurttaşa “Cumhurbaşkanı’na hakaret” maddesi üzerinden değil (Madde 299), “hakaret” maddesi üzerinden ceza vermesi son derece önemli (Madde 125). Yargıç gerekçesinde net olarak anayasa değişikliğinin ardından, Cumhurbaşkanlığı tarafsızlığının ortadan kalktığını hatırlattı ve 299. maddenin uygulanamayacağını izah etti. Zaten bu konu açık: İç siyaset alanında, Erdoğan’ın tüm söylemleri, tamamen tarafgir bir AKP başkanının tavrı, Cumhurbaşkanlığı makamının söylemi ile ilgisi yok. Zaten bir cumhurbaşkanının, bir parti liderine o sözleri sarf ettiği bir ülke, çöker! Dünyanın hiçbir ülkesinde “Cumhurbaşkanı herkese hakaret edebilir ama hiç kimse ona hakaret edemez” diye bir anlayışta olamaz. Kaldı ki zaten sonuç olarak içinde bulunduğumuz ne idüğü belirsiz rejimde, en azından parti başkanı Erdoğan’ın söyledikleri ve Cumhurbaşkanı’nın alanları tamamen ayrılmalı. Gerek Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na gerek Özkoç’un Erdoğan’a sarf ettiği sözler, Cumhurbaşkanlığı makamının dışında ve eşit olarak değerlendirilmelidir.

BARIŞLARI SERBEST BIRAKIN!
Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan başta olmak üzere bütün tutuklu basın mensuplarını bırakın! Bu tavırlarınızla, baskı, şiddet ve sansürle halkın nefretini kazanmaktan başka bir şey elde edemezsiniz! Şiddet uygulayamadığınız gün, boşa mı geçmiş oluyor? Terkoğlu’nun tutuklandıktan sonra kaleme aldığı satırları, ülkemizde basın ve ifade özgürlüğü arayışlarının kitabında altın harflerle yerini çoktan almıştır. Cumhuriyet’te yazamadığım “malum” 2,5 yıllık süreçte özgürce ve gururla yazdığım OdaTV, demokrasi mücadelemizin temel taşlarından biridir. OdaTV’den tutuklanan Terkoğlu, Pehlivan, Hülya Kılınç ve Yeniçağ gazetesinden Murat Ağırel derhal serbest kalmalıdır. Tutuklanma gerekçelerinin, artık herkesin bildiği gibi elle tutulur bir yanı yoktur, çünkü ortada artık o saatte ifşa edilen bir sır zaten kalmamıştır. Tutukladığınız gençler, Uğur Mumcu araştırmacı gazetecilik mirasının yeni emekçileridir, izcileridir!



6 Mart 2020 Cuma

BATAKLIĞA BALIKLAMA DALMANIN BEDELLERİ | Bedri Baykam | 05.03.2020


İdlib’te savaşı destekliyorsan, bayrağını seviyorsun! Gençlerimiz öldükçe Şehitler tepesi dolmaya devam ediyor” diye gurur duyuyorsan, senden daha Türkiye sevdalısı yok! Ama savaşa karşıysan, “İdlib’te ne işimiz var?” diyorsan, her şehit için kahrolup “Neden!?” diye haykırıyorsan, sanki hainsin! Ülkenin nabzı “savaş” yönünde attırılırken, okuduğum haber kelimenin tam anlamıyla beni benden aldı: İstanbul’da 10 Mart Salı gece yarısına kadar “Savaşa Hayır” sloganını kullanmak yasaklanmış! İster gülün ister ağlayın. “Yeni şehit acıları yaşanmasın” diye çırpınan kesim, açıkça hedef gösteriliyor! Peki ölüme ve savaşa karşı ses yükseltenlerle uğraşmayı milliyetçilik sayanlar, ortada dolaşan şehit ailelerinin feryatlarını görmezden mi geliyorlar? O cenazelerde, o ateşin düştüğü evlerdeki haykırışları duyan var mı?

ATATÜRK’ÜN UNUTULMAZ İKİ ÖZDEYİŞİ
Şehitler tepesi bizim iktidarımızda boş kalacak” diyen Kılıçdaroğlu’na karşı ağızlarına Atatürk’ten tarihi anekdotlar doladılar. 25 Nisan 1915’te, 57. Piyade Alayı’na söylediği “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum! cümlesini, şimdi harıl harıl sanki doldurmaktan gurur duydukları şehitler tepesi için bir emsal olarak kullanıyorlar ve aradaki farkı göremiyorlar: Atatürk, yurdu işgal edip bizi yok etmeye gelen düşmanla savaşıyordu. Tartışmaya açık teorilerle, gri dış cephelere sürmedi askerlerini. Hedefi şehit tepeleri doldurmak değil, tersine gereksiz tek can kaybını durdurmaktı.

Atatürk’ün kendisiyle özdeşleşmiş sloganını bilmeyen yoktur dünyada: “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”. Bu, dünyanın en sade ve en derin cümlesidir. Son derece basit ve hatta katmanlı düşünemeyenlere göre boş bir laf gibi gelebilir. Halbuki dünya tarihinin hem en çetrefilli ama en net, en felsefi ama en radikal “direkt” sözüdür. Bu cümle tüm dünya siyasilerinin kahvaltı mönüsünde “günün vazgeçilmez spesiyali” olarak bulunmalıdır. Bunun tamamlayıcısı olan, büyük önderin diğer ünlü cümlesi de şudur: “Savaş, zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir”. Yani: Düşman bir sınırımızdan girmiş ilerliyorsa, toprağımıza, canımıza, ulusumuza saldırıyorsa, Çanakkale’de olduğu gibi, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, savaş bir zorunluluktur. Bunun dışında, yan gerekçelerle bu “zaruret” imal edilemez. İşte Atatürk’ün kendi canını da bizzat ateşe atarak herkese “ölmeyi emretmesi”, komutanın kaçınılmaz gerçekçiliğidir.

BİZ ORTADOĞU POLİSİ Mİ OLDUK?
Peki iddia edildiği gibi, Libya ve İdlib’te silaha sarılmak için öne sürülen nedenler, Esad’ı düşürmek için verilen ısrarlı ve ağır mücadele, yukarıda aktardığımız “zaruri” şartları oluşturuyor mu? Ortadoğu’da siyasi çizgisi hoşunuza gitmeyen her lideri, ister Esad ister Hafter olsun, indirmek için Türk askerlerini sahaya sürüp, “Hadi Mehmetçik, bayrağımız için savaş!” demek, ne kadar akıl kârı? Yarın öbür gün, adamın biri de gözlerini bize çevirip, “Bence Türkiye iyi yönetilmiyor, Erdoğan’ı düşürene kadar onun rejimiyle savaşacağım” diye tuttursa, ne yaparız? Böyle bir mantıkla dünya başını savaştan kaldırabilir mi? Ortadoğu’da herkes birbirini hedef göstererek, “Sen benim çıkarlarımı tehdit ediyorsun” diye insan yaşamının hiçe sayıldığı bir ortamda savaş düğmesine basabilir ve basmıştır da! Ortadoğu’nun nasıl bir bataklık olduğunu görmemek mümkün mü? Emperyalizmin her türlü ince hesabı yaparak cahil milletleri bu coğrafyada hem kullandığı hem birbirine düşürdüğünü bilmeyen var mı? Daha doğrusu, biz Ortadoğu’nun bu yapısını yok sayarak, o bölgeyi dikensiz bir gül bahçesi, bir İsviçre-Avusturya kırması alana evirmeye gücümüz, halimiz, vaktimiz yetebilir mi? Böyle bir saçma sapan hedefle Allah korusun daha kaç bin şehit veririz? Başka ülkelerin iç işlerine doğrudan karışmanın yıkıcı sonuçlarını görmüyor musunuz? “Biz Suriye halkının talebiyle oradayız” cümlesiyle kendi askeri operasyonlarımıza gerekçe oluşturursak, bunun başı sonu olabilir mi? Emperyalizmin sınır ötesi güvenlik gerekçeli operasyonlarının maliyetleri, kaç trilyon dolar, kaç milyon ölüdür? Savaşın ekonomik boyutlarına girdiğimiz an, zaten iş iflas ediyor! Halkın önemli bir kısmının ay sonunu getiremediği ve çocukların et-süt alamadan beslendikleri bir coğrafyada, biz elimizdeki avucumuzdaki son kalan maddi gücü milyarlarca dolar olarak “onlar gibi” savaşa dökebilir miyiz?

Derdimiz bize yeter; biz çevremizdeki Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın, Libya’nın anti-demokratik yapıları, hoşumuza gitmeyen etnik veya dini unsurlarla alış-verişlerini veya askeri-maddi çıkarlarımıza ters düşen tavırlarını öne sürerek, kendimize yarattığımız “özel gerekçelerle” emperyalist devletlerden kes yapıştır yaparak kopya ettiğimiz yöntemlerle sıcak savaşlara daldığımızda, işte Atatürk’ün o ünlü iki cümlesinden de fersah fersah uzağa düşmüş oluyoruz. Atatürk, 1923-1938 arasında, isteseydi, bu saydıklarımıza benzer bin bir gerekçe yaratarak komşu topraklarında savaşa yönelebilirdi! Ama uzak durdu bu maceralardan. Savaşın yıkımını, korkunçluğunu, insani-ailevi dramlarını bizzat içinden bildiği için, tersine insanlığa ışık tutan o barışçı felsefesini geliştirdi.

Parlamento’da yapılabilecek beyin fırtınalarının artık tarih olduğu, ana muhalefet partisi liderinin elini şehit cenazesinde sıkmamanın, onu iktidar katından arayıp bilgilendirilmeye gerek bile görmemenin ve bu dışlamanın “hava basma yöntemi” olarak kullanıldığı yoz ortamda, maalesef “düşmanın kaç uçağını düşürdük, kaç askerini öldürdük, kaç tankını imha ettik” gibi istatistiklerle sanki dijital sayısal oyunları içeren maçlar yapıyoruz! Bu bir sayıyla kazanılıp kaybedilecek spor müsabakası veya bilgisayar oyunu değil. Siz kendinizi 23 yaşında oğlunu kaybeden bir annenin yerine koyabiliyor musunuz? Kaç “düşman” öldürünce onu rahatlatabileceğinizi sanıyorsunuz?

Bizi Suriye ile baş başa bırakın, kendi hesabımızı keselim” şeklinde Putin’e bugünkü görüşmede tekrarlanacak o yaklaşım, bırakın başka bir ülkenin egemenliğine kastetmenin ötesinde, Suriye topraklarından daha nice şehitler çıkarır. İran-Irak savaşının arkasında kaç milyon ölü bıraktığını hatırlıyorsuz değil mi? Rusya ile ABD arasındaki gel-gitlerimiz daha ne kadar sürecek? Benim için vatanımda toprağımı saldırıdan korurken can veren şehitlerin acısı geçmez! Yanlış politikalarla dış topraklarda yaşamını kaybeden şehitlerimizin acısını ise hiç açmayalım…

28 Şubat 2020 Cuma

BİR KULÜBÜN RÖNTGENİ | Bedri Baykam | 27.02.2020


Fenerbahçeli olarak itiraf etmeliyim, o pankart kabul edilemez: “SENİ DE SENİ SEVENİ DE SEVMİYORUZ”. Gerçekle örtüşmesi imkansız! O staddakilerin aile mensuplarının, iş ortaklarının, arkadaşlarının önemli bir kısmı başka takımdan ve çoğu da Galatasaraylı. Spor, bir keyif. Spor, insanlar ve ülkeler arası dostluğu, diyaloğu, barışı, tevazu içinde kazanmayı, metanet içinde kaybetmeyi öğreten, yaşam üstünden felsefi bir duruşun vesilesi. Fenerbahçe tarihine yakışmayan bu cümleyi unutalım ve bu yakışıksız tavır bir daha görülmesin stadlarda.

ALİ KOÇ’A KİMLER NİÇİN SALDIRIYOR?
Koç’un tribünlerden nasıl aşağıya atladığı konuşuluyor: “Ne Ali Koç’a, ne de Fenerbahçe Başkanı’na yakıştı” diyorlar. Kesinlikle yaşanmamalıydı. Ama ben o anda Koç’a haksızca nasıl sataşıldığını kelimesi kelimesine tahmin edebiliyorum. Başkan Ali Koç, sevgili arkadaşım Ali, Fenerbahçe’ye maddi manevi varlığını, tüm zamanını verdiği için, kulübü sahiplenip aşırı sevdiği için bu spontan tepkiyi verdi. Keşke o patlama yaşanmasaydı, ama kendisini anlayabiliyorum. Bir gerçek var: Hatırlayalım ilk demeçleri ve kamuoyundaki imrenme havasını; Koç, Türk futboluna çağ atlatmak ve barış taşımak için başa geldi. Ama ne yazık ki, ağır rekabet, hakem kavgaları, 3 Temmuz pisliğinin artıklarının yarattığı gürültüler, Koç bu ortama barış getiremeden onu içine çekti, kendi kaosunun içinde onu eritti. Ben Koç’un kendini bulup, etrafındaki etkenlerden sıyrılıp o futbol devrimlerini yapacağı güne dönmesini bekliyorum. Şu gerçeği de unutmayalım: İktidar, Gezi olayları hakkında çarpık düşüncelerin ortalıkta uçuştuğu bir dönemde, Divan Oteli’nin nasıl bir revire dönüştüğünü, Gezicilere nasıl destek verdiğini unutmadı. Zaten “ağır Atatürkçülük suçlaması” (!) ile karşı karşıya olan Koç ailesi ve Ali Koç, yandaş basının ortak saldırı hedefi. Damat Bey’in de arka planda Trabzon için çalışmaya nasıl devam ettiğini gururla anlattığı video da ortalıkta dönmeye devam ediyor! Cumhurbaşkanlığı Danışmanları ise açık açık Koç’a ağır suçlamalar yöneltiyor!
Şu günlerde yalnız Trabzonlular veya Fetöcüler veya iktidar değil, her önüne gelen saldırıyor Ali Koç’a ve Fenerbahçe’ye… Ama maalesef yalnız onlar değil, Fenerbahçeliler de saldırıyor. Bu çok ucuz bir tavır. Daha 3-4 hafta önce, Koç ve Yanal isimlerini slogan ve şarkılarla elleri patlayıncaya kadar alkışlayanlar, işler kötü gidince, bu sefer hemen kan içici bir saldırganlığa geçiş yapabiliyor! Bu büyük bir hayal kırıklığı! Bu kadar ucuz mu aşk ve kin arasında gidip gelen duygularınız, bu kadar güvenilmez mi? Peki, Ekici’nin füze frikiği girse ne yapacaklardı? Ya da hakem “Fenerbahçe’ye kaybettirme” misyonu ile maça çıkmamış olsa, ilk yarıda üst üste 15 faul çalıp gol olana kadar topu Galatasaraylılara teslim etmese, Jailson’un topa müdahalesine akıl almaz şekilde penaltı çalmasa, ne yapacaklardı? Bu arada kimse yanlış anlamasın, bu maçı tabii ki Galatasaray kazanmayı hak etti. Çok daha iyi oynadı. Ama her takım “daha iyi” oynadığı bir maçı illa kazanmaz: Nasıl Fenerbahçe çok iyi oynadığı Kayseri ve Trabzon maçlarını kaybettiyse, Galatasaray da çok iyi oynadığı bu maçı kazanamayabilirdi; ama “hakem kararıyla” üç puanı aldılar. Hiçbir GSaraylı, düşen Muriqi, düşüren Marcao olsa, o pozisyona penaltı çalınmasını hazmedemezdi! Ama sonuçta belki de bu mağlubiyet Fenerbahçe için iyi oldu. Çünkü son yıllarda takım Saraçoğlu’nda ezeli rakibine karşı kazanmaya değil, rekor için sanki yenilmemeye oynuyordu!

FENERBAHÇE’NİN İNTİHARVARİ HAMLELERİ
Koç Başkanlığı döneminde yaşananları tek başına ele alamayız. 2006’da Denizli felaketiyle başlayan negatif süreç, Kadıköy’de Galatasaray’a karşı 21 yıl sonra alınan mağlubiyetle belki yeni bir viraj aldı. 3 Temmuz’un da bu 14 yılın ortasında yer aldığını unutmayalım. Üç kere son hafta kaybedilen şampiyonluklar (ikisi kendi sahasındaki maçlardan sonra), Avrupa Kupası’na yarı finalde veda etmek, Aziz Yıldırım’ın hapse girip çıkması, Alex’in kovulması, defalarca Türkiye Kupası’nın finalde kaybedilmesi, başkanlığın olaylı bir kongrede değişmesi, hep bu 14 yıla sığan dramatik anlardı.
Yıldırım dönemini tesisleşme başarıları dışında ilk aklıma gelen, FB’ye en büyük zararları veren o ünlü cümle: “Hiç kimse Fenerbahçe’den daha büyük değildir”. Bu cümle kullanılarak yalnız Alex değil, Van Hooijdonk, Gökhan Gönül, Caner Erkin, Mustafa Denizli, Zico, ilk döneminde Ersun Yanal kapı dışarı edildi. Terraneo’nun Emre, Egemen, Webo başta olmak üzere takımı boşaltması, Kocaman’ın Alex’ten sonra Stoch’u takımdan çıkarması, daha sonra da Koç döneminde Comolli’nin aynı şeyi yaparak önce takımın iskeleti üç Brezilyalıyı (Josef, Guiliano ve Fernandao), ertesi sene Valbuena’yı satması, bütün bu hamlelerin ortak noktası yıldızların harcanmasıydı: “Fenerbahçe’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” 15 yıldır harcanan isimlerin yerine alınanlar ise, bugün yüz milyonlarca euro ile biriken borcu oluşturdu.

SABIRSIZ HOCA DEĞİŞİMLERİ YIKIM GETİRİR
Fenerbahçe “Hemen şampiyon olmamız lazım” sabırsızlığından vazgeçmezse, daha 15 yıl şampiyon olamaz. Artık “Basarız 80 milyon Euro’yu, taş gibi takım yaparız” dönemi sona erdi. Zaten UEFA izin vermiyor. Yanal’ın takıntılarından kurtulması, çakma mevki oyuncuları arama sendromlarına son vermesi lazım. Yönetimin BENCE, Yanal’a sahip çıkarak beklenilenin tersine, uzun bir kontrat sunması lazım. Çünkü şu anda her yeni hoca, 10 kişinin gitmesi, 10 oyuncunun da transferi demektir. Bu da yine birbirini tanımayan bir takım ve bu yeni hocaya güvenmeyen taraftarlar demektir. Kulübün bunu kaldıracak hali yok. Fenerbahçe’nin her yıl skorlara göre hoca azleden bir takım olmaktan çıkması lazım. GSaray maçı öncesi, Yanal’a açık çek verilseydi, durum çok farklı olabilirdi. Terim maça ne kadar özgüvenle çıktıysa, Yanal da “kazanamazsa Ersun gider” baskısı altında kırılmış olarak çıktı. Aynı medya, baskıya Trabzon kupa yarı finali öncesi devam ediyor! Halbuki Yanal’a sahip çıkılsa, bu yıl Kupa ve süper Kupa kazanılabilir! Fenerbahçe’nin Mahfi Eğilmez’in açık mektubunda dediği gibi, gençleri takıma monte etmeye yönelmeli. Benim buna ekleyeceğim Alex, Deivid, Luciano gibi Brezilyalı eski yıldızlara sahip bir Fenerbahçe’ye acilen onların seçeceği geleceğin yıldızlarının monte edilmesi! Taraftara düşen ise, bu yıkıcı nihilist aceleci tavrı bırakıp gerçeklerle yüzleşmek. Bunu yapmazlarsa, Fenerbahçe’ye fayda yerine büyük zarar verecekler.

20 Şubat 2020 Perşembe

KAVALA KARARI VE YARGININ YOKOLUŞU | Bedri Baykam | 20.02.2020


AKP döneminde alınan yargı kararlarında her zaman koca bir “sürrealizm” algısının ortalığa fırlama şansı vardır. En olmayacak bakış açısı birden en beklenmedik an ve ortamda gündeme geliverir. Bu durumlarda mesela Danıştay cinayeti davası, Ergenekon’a bağlanabilir. Atatürkçüler birbirini vurmuş olabilir, Cumhuriyet gazetesini bombaladıkları iddiasıyla suçlanabilirler. Bank Asya’ya para yatıranlar veya çocuğunu Fethullah’ın bir okulunda okutanlar veya Abant’ın çaycıları bile Fetö’den tutuklanırken, her gün Fetö reklamı yapan siyasilerin ortada pür-i pak gezebilmelerine şaşırma hakkınız yoktur! Veya ömründe adını duymadıkları faşist çetecilerle bir münasip uyduruk teknolojik varsayımla ilişkilendirilen kişilerin, “Türkiye Cumhuriyeti’ni devirmek için beraber çete kurdukları” iddiasıyla haklarında fezleke hazırlanabilir. Emin Çölaşan gibi hayatını yobazlıkla mücadele ederek geçiren bir insan “FETÖCÜ” ilan edilebilir ya da Necati Doğru veya Sözcü Gazetesi’nin kendisi hakkında bu iddialar gündeme getirilebilir! Bu hayal gücünün sonu yoktur!
Mantık, kanıt, somut deliller, elle tutulur güvenilir şahitler, işin doğal akışında bırakılan izler, hiçbir şeye gereksinim yoktur. Yargının suçlama yetkisine sahip kesimlerinin birinde böyle bir dahiyane ampul yanması yeter de artar bile!
O kadar merak ediyorum ki, Osman Kavala hakkında Gezi ile ilgili suçlamalardan salıverilme kararı çıktıktan sonra geçen altı saatte neler yaşandı da yalnız bizlere değil, duyan tüm dünyaya hem “Pes artık!”, hem de “pesoğlupes!” dedirten o karar alınabildi! Aslında o kadar iyi tahmin edebiliyoruz ki hangi telefon konuşmalarının yapıldığını, kimin kimleri aradığını, o arananların panik içinde hangi istişarelere veya toplantılara girişip bu yeni hukuki iddiayı (!) ortalığa çekinmeden salacak yaratıcı seviyelere tırmanabildiğini, nasıl alelacele bu “kararın” onaylandığını... O kadar iyi biliyoruz ki… Eskiden Türkiye nispeten daha normalimsi bir yer iken, Cumhuriyet’teki köşemden hayali “dinleme bantları” yayınlardım! Laf aramızda inanılmaz keyifli olurdu! Şimdi mesela bu konuda bunu uygulasam beni ciddiye alıp hangi kurumlar anında devreye girerdi, tahmin edebilirsiniz! Bu nedenle ben de sizlerin hayal gücüne güvendiğim için o konuşma trafiğini benim adıma sizler kafanızda yazabilirsiniz!
İki yıldır soruyoruz bu sütunlardan “Osman Kavala’nın suçu ne? Kanıtlarınız ne? Bu mahkeme ne zaman başlayacak ve Kavala en azından hangi konularda kendisini savunacağını ne zaman öğrenebilecek?” İşte neredeyse iki yıldır yanıtsız kalan bu sorular yargının içinden gelen tokat gibi yanıtlar bulduğu gün, diğer “Zihni Sinir Procesi”nin fitili ateşlendi.
Bu yeni dahiyane hukuki buluş şu işe bakın ki, tam Gezi hakkında karar çıktığı günden altı saat sonra alınıyor! Hey sevgili Allahım, sen nelere kadirsin! Tesadüfün böylesi, Milli Piyango’da üst üste iki yılbaşında büyük ikramiyenin size isabet etmesinden daha az görülecek cinsten! Kavala şimdi kalkıp kaderine mi isyan etsin yoksa kahrolarak beyninde mantık-matematik-istatistik üçlüsünün içinden çıkabilmek için belleğinde yeni düşünce dehlizleri mi açmaya çalışsın?
Bu Zihni Sinir ulemaları, ne yazık ki derslerini yeterince çalışmamışlar. Minimum düzeyde “en yakın tarihimizi” bilselerdi, mesela en azından Gezi boyunca Fetöcülerin var güçleriyle “Gezici”lere karşı ellerinden gelen her gücü kullandıklarını hatırlayabilirlerdi! Mesela daha sonra Fetöcülükten tutuklanan onca polisin, emniyet müdürünün, valinin Gezicilere kan kusturmak için hangi hamleleri üst üste yaptıklarını gizli arşivlerden değil, günlük gazete manşetlerinden çıkarabilirlerdi! Başta Zaman Gazetesi olmak üzere, Fetöcü basının her manşetinde Gezicileri nasıl hedef aldığını “unutmak” bu kadar kolay olmamalıydı. Fetö’nün bir numaralı “imaj milletvekili” Hakan Şükür’ün Gezi esnasında Gezicilere nasıl lanet okuduğunu, “Küfre sığınıyorlar” ifadesini kullanabildiğini hatırlayıp “yok artık bu kadar senaryo yazmayalım” diyebilirlerdi. Kavala hakkında önce “Gezi elebaşı”, sonra oradan dikiş tutturamayınca “Fetöcü elebaşı” iddianamelerini bir biri peşi sıra açabilmekle mesela aynı hakemin önce bir maçta A takımı lehine şike yaptığını, sonra aradan 2 yıl geçtikten sonra “Meğer aynı gün, aynı maçta B takımı lehine de şike yapmış olduğunu” iddia etmek arasında bir fark yoktur. Ya da mesela 12 Eylül öncesinin Türkiyesi’nde önce bir yazarı “Komünist” propaganda yapmakla suçlamak, oradan sonuç alamayıp beraat gelince de bu sefer de “Faşist-yobaz” propaganda yapmakla suçlamakla eşdeğerdir! Yani A şıkkını iddia ettiyseniz, B şıkkını iddia edemezsiniz! Bunu normal çocuklar en geç 5. sınıfta görebilirler. Bizim yargıdaki savcıların bu iddiaları ard arda nasıl dizebildiklerini anlayabilmek için herhalde eriştikleri paralel evrenlerde yeni bildiğimiz uzam dışında hangi kanalları açıp bu yaratıcı vizyona eriştiklerini bize kendilerinin anlatması lazım! Şaka yapmıyorum! Başka bir C şıkkınız varsa lütfen bana bildirin, öğrenmiş olurum!
İktidar mensuplarının “Bugün böyle bir karar çıkarsa, biz halka bunu nasıl izah ederiz?” diye bir kaygıları yok! Mesela İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde her zarfa atılan oyu geçerli sayıp yalnız Ekrem İmamoğlu’na verilen oyları geçersiz sayarken, bu kararı nasıl halka dayatabildilerse, yine buna benzer bir mantıksızlıkla davranmak konusunda en ufak bir tereddütleri olmadıysa, şimdi de aynı kararlılıkla (!) hareket etmekte bir mahsur görmüyorlar! Emin olun, onları izlerken Salvador Dali de, sihirbaz David Copperfield de kıskançlıktan tırnaklarını yer, “Neden ben bu kadar yaratıcı olamıyorum” diye! Ama daha fenası, bu kararlar yurtdışında yabancı politikacı ve gazetecilerin önüne gittiğinde yaşanıyor! Onlar Burhan Kuzu değiller ki, kuzu kuzu her söylenileni hazmedip kararları alkışlamaya başlasınlar! Onlar Kuzu değil ki, Zindaşti konusunda yargıya müdahale skandalının hemen akabinde, utanma sıkılma olmadan, yargı kararlarına saygıdan dem vurarak Geziciler hakkındaki salıverilme kararlarının “vicdanları kanattığını” söyleyebilme konusunda uçsuz bucaksız bir serbest ruh ve beyin haline sahip olsunlar!
Kavala konusunda evvelsi gün verilen ve alelacele duyurulan karar, maalesef “Biz artık bağımsız bir yargıya sahip olmadığımızı dünyaya ilan etmek istiyoruz” mantığının tezahüründen başka bir şey değildir!


14 Şubat 2020 Cuma

FUTBOL VE SİYASET ÇIKMAZI | Bedri Baykam | 13.02.2020

Fenerbahçe ve hatta Sivasspor’un bu hafta başına gelenler ve başta “Damat” olmak üzere iktidar mensubu bazı bakanların Trabzonspor’un başarısı için açık demeçler vermeleri, Fenerbahçe’ye atılan gollerden sonra sevinç gösterileri içinde olmaları, sarı lacivertlilerin ötesinde sağ duyulu diğer takımların taraftarlarını bile çileden çıkardı. Aynı maçta aynı pozisyonda Fenerbahçe aleyhine penaltıyı veren hakem Ümit Öztürk, son dakikada Alanyaspor aleyhine beyaz noktayı işaret etmeye kıyamadı. Tabii kıyamadığı Alanyaspor muydu, yoksa Trabzonspor muydu, Galatasaray mıydı, orasını bilemiyoruz (Öztürk, Fatih Terim ile stad koridorlarında ailece fotoğraf çektirmek için sıraya girmiş bir sarı-kırmızılı taraftar). Rıdvan Dilmen gibi objektif bir yorumcu bile yaşananlara dayanamadı ve “Fenerbahçe’yi sistem dışına taşımaya çalışıyorlar” diye veryansın etti. Fenerbahçe’ye getirilen çifte standart bununla kalmadı: Koca sezonda kalecilerin kurtardığı penaltılardan yalnız Fenerbahçe kalecisi Altay’ın kurtardıkları tekrar edildi! Bu arada Fenerbahçeli Emre’nin penaltısını kurtaran Altay’dan çok daha fazla ileri çıkmış olması kimsenin derdi olmadı. Ben Fenerbahçe’nin teknik direktörü olsam, 2. penaltı atılırken kesinlikle Altay’dan kaleyi boşaltmasını isterdim.
Konu futbol ve hakem hataları ile sınırlı kalsa kimse olayı bu kadar büyütmezdi. Ama iş, kolektif çaba ile Trabzonspor’u öne çıkarma seanslarına benzemeye başladığı zaman herkes rahatsız oldu. Sivasspor 1-0 mağlupken Başakşehirli Clichy topu ceza sahasının içinde adeta koltuğunun arasına “karpuz gibi” alarak saha dışına taşıdı. Şu işe bakın ki, o penaltı da “görülemedi”. Aynı haftada ise, bir başka penaltı tartışması Gençlerbirliği-Trabzon maçında yaşandı. Maç 0-0’a kilitlenmişken, 76. dakikada Trabzonlu ve Gençlerbirliği’nden iki futbolcu, kendi aralarında tam ortalarında havalanan topa aynı anda müdahale etmeye çalıştılar ve ayakları tam eşit seviyede yerden kalktı (Ben seyrederken Trabzonlu futbolcunun yaptığına tehlikeli hareket” dedim). Ama birden VAR devreye girdi ve birkaç dakika sonra birden Trabzon lehine bir penaltı çalınıverdi. Ne diyeceğimi şaşırdım! O anda daha Fenerbahçe maçı başlamamıştı. Ama herkes o olaya bir mim koydu. Dolayısıyla Fenerbahçe maçından sonra bütün stadın “damat istifa” diye tempo tutmasını kimse yadırgamadı.
İşler artık öyle bir noktaya gitti ki, maalesef futbol veya hakem hatası değil yukardan bir üst gücün olaylara müdahalesi konuşuluyor-hissediliyor. Ömrüm boyunca futbol seyrettim 40 yıldır da yorumunu yapıyorum; hakem hatalarını konuşmadığımız hafta olmamıştır ama bu kadar tek yönlü ve farklı kanallardan ilerleyen bir gidişat, hatırlamıyorum! Burada konu, maalesef futbolun masumiyetinin kayboluşunun çok ötesinde, bir ülke çapında iktidarın sanki söz vermiş olduğu bir hedefe olayları yönlendirmesi gibi…
VAR olayından somut olarak ilk söz eden belki benim. 2000 yılında çıkan Kemik romanımda bu uygulama vardı. Fenerbahçe’nin kazandığı bir penaltı atışının gol olup olmadığı konusunda teknik direktör devreye girip Hakemi ekrana gönderiyordu… İşte işin püf noktası burada. VAR hakemi yine olsun. Ama her iki hocanın her iki devrede mesela ikişer kere orta hakemi ekrana “yollama” hakkı olsun! Ekrana gidip gitmemek hakemlerin keyfiyetine bırakılırsa bu işler daha çok koyu gri dumanlar tüttürür! FİFA, bu hakkı teknik direktörlere de vermeye mecburdur. İşin mantığı bunu gerektiriyor. Çünkü şu andaki uygulamalarda, hangi minik haberci kuşların, “messenger”lerin VAR odasına girip çıktığını kimse bilemiyor…
Son günlerde kulüp başkanlarının ise yangına körükle giden demeçleri, ortamı giderek daha da geriyor. Trabzon başkanının, “Fenerbahçe’ye ders verdik”, Galatasaray başkanının “Fenerbahçe başkanı ikide bir televizyonlara çıkıp ağlıyor” demeçleri, oturdukları koltuğa yakışmayan provokatif sözlerdi. Türk spor ortamı, buna benzer demeçlerle gelişmeyecek. Bu ikaz FBahçe dahil, her kulüp için geçerli.

RUSYA İLE SAVAŞ MERAKLILARI
Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi, Erdoğan-Putin ilişkisinden daha titrek bir profilde seyrediyor. Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren hem iş birliği hem doğal “kol mesafesinde tutma” seyrini müteakiben, bu ikili ilişkiler özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çok şey görüp geçirdi. Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünyada casusların cirit attığı Ankara sokaklarında, Nato üyesi Türkiye tarafını belirlemişken, iki ülke yine de her şeye rağmen o ağır nükleer savaş tehditli günlerden ilişkilerini canlı tutmayı başararak çıktılar. Tarihsel perspektifleri bir kenara bırakarak son yıllara dönersek, Rusya ilişkilerimiz inişli-çıkışlı! Düşürülen Rus uçağı krizini aşmamız oldukça zor olmuşken, bunu izleyen süreçin inşası, daha çok Erdoğan ve Putin’in kişisel yakınlaşmaları yani “beşeri ilişkiler”le başarıldı. Ekonomi ve ticaret alanında başta doğal gaz olmak üzere, birçok alanda ortak büyük maddi çıkar ilişkilerinin ortasında olan Türkiye ve Rusya, sınır ötemizdeki büyük sorunlarda giderek farklı kamplarda yer aldılar. Özellikle Türkiye’nin Suriye’de “Esed”e karşı inatçı ve komşu ülke liderini sürekli “iktidardan düşürülmesi gereken hasım” olarak tarif eden angajmanına karşı, Rusya tersine Şam merkezli ve Suriye’de Esad’ın resmi ordusunu besleyen ve her türlü lojistik katkı sağlayan açık bir politika izledi. Aynı şekilde Libya’da da Türkiye ve Rusya, bildiğiniz gibi farklı kamplaşmaların parçası oldular. Ruslar, ABD, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan Hafter güçlerini desteklerken, Türkiye AB’nin de resmi görüşü doğrultusunda “Legal İktidar” olarak gördüğü Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin arkasında oldu. Dolayısıyla orada da yollarımız kesişmiyor! Şimdi her ne kadar her Erdoğan-Putin görüşmesinden sonra, ortalık güllük gülistanlık görünüyorsa da, artık işin tadı kaçıyor. Rusya ile süregelen ters düşmelerin sonu hayırlı değil. Dolayısıyla kelimelerin şehvetine kapılarak “Yansın Suriye, kahrolsun Esad, Şam’a girme planlanmalı, zalimler yerle yeksan edilmelidir” diye akıl almaz savaş çığırtkanlıkları yapan Devlet Bahçeli gibi siyasilere, Rusya ve Türkiye’yi doğrudan veya dolaylı bir savaşa iteklemenin bir felaket doğuracağı derhal birilerinin anlatmalazım! Yine İdlib’te vermiş olduğumuz şehitler kalbimizde yaradır ve iktidarın artık “Soçi Mutabakatı’na uyulmadı” gibisinden diplomatik yakınmaları artık maalesef kadük kalmıştır. Dış politikamız bu sıcak krizler ve hareketlenmeler yaşanırken ne yazık ki kendi kendini köşeye sıkıştıran bir hava yansıtmaktadır!

7 Şubat 2020 Cuma

DEDOLA: BİR FRANSIZIN ATATÜRK’Ü YENİDEN TARİFİ | Bedri Baykam | 06.02.2020


Türkiye’ye davet ettiğim Fransız Kemalist yazar ve müzisyen Loulou Dedola, güzel izler bırakarak ülkesine geri döndü. “Türk Baba” kitabının yazarı, ilginç vurguları ve Atatürk hakkındaki şaşırtıcı donanımıyla söyleşiyi izleyen meraklı kalabalığı kendisine hayran bıraktı. Piramid Sanat’ta halkla buluşan Dedola, birçok röportaj da verdi. Yarattığı etki dalgalarını izlerken, “Ferruh Tanay iyi ki kitabını bana hediye etmiş, iyi ki sosyal medyadan izini sürüp bulmuşum” diye düşündüm.
Dedola, Kemalist düşünceyi nasıl keşfettiğini, benimseme nedenleriyle beraber anlattı. Türkiye’de kitlelerin “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı atmalarının kendisini nasıl duygulandırıp etkilediğini de ekleyerek...
Beni en mutlu eden konu, yıllardır Atatürk’ü savunurken aktardığım düşüncelerimin değer verdiğim benzer sözlerle bir Fransız tarafından ısrarla anlatılmasıydı…
GEÇEN YÜZYILIN ÇÖKMEYEN TEK İDEOLOJİSİ
20. yüzyılın içinden geçerken en önemli aydınların faşizm veya Bolşevizm’e yöneldiklerini hatırlatan Dedola, bu iki ideolojinin dünyayı kana buladığını ve insanları mutsuz ettiğini, her iki ideolojinin kontrol altında tuttuğu ülkelerden herkesin kaçmaya çalıştığını hatırlattı. Köktendincilik ve kapitalizmin bir çıkış yolu olmadığının tartışılacak bir yönü olmadığını savunan Dedola, 21. yüzyılda dünyayı taşıyabilecek tek ideolojinin Kemalizm olduğuna inandığını ekledi. Onun bu sözlerini dinlerken, aklıma kırk yıldır bu ülkede “Kemalizm bir -izm değildir” diye onu küçümseyerek, kendilerini Marksizm-Leninizm veya vahşi liberalizme teslim eden aydınlarımız geldi. Lenin’in özgürlüğü küçümseyerek onu “burjua bir değer” olarak tanımlamasına, Atatürk’ün tam tersine “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şiarı ile özgürlüğün temelini kutsaması ve her türlü diktadan uzak durmuş olmasının inanılmaz öngörüsünü tekrar alkışladım. Yıllardır aydınlarımızı faşizmden dinciliğe, kapitalizmden komünizme her türlü diktadan uzak tutmayı başaran ideolojisiyle büyük önderin bu vasfının, bir başka dünya insanı tarafından bu kararlılıkla savunuluyor olmasından sonsuz mutluluk duydum.
Kemalizm’in her şeyden önce toplumu ve insanı mutlu etmek üzere yola çıktığını söyleyen Dedola “Kemalizm karanlık değil ışık, savaş değil barıştır, cehalet değil bilgidir, karamsarlık değil umuttur, ağlamak değil gülmek, kavga değil dostluktur, renktir, sanattır, her şeyden önce özgürlüktür, zincirleri kırmaktır” sözleriyle de büyük takdir topladı. “Atatürk ve arkadaşları, dünyanın 100 yıl ilerisindeydiler” diyerek, Kemalist felsefenin 21. yüzyıl sorunlarına toplu bir çözüm getirdiğine olan inancını anlattı. O noktada da nasıl yıllardır özellikle Batı ve Avrupa için Kemalist ideolojinin tek çıkış yolu olarak görülmesi gerektiğini anlattığım sözlerimi hatırladım. Özellikle laiklik olmadan, Avrupa’nın artan Müslüman topluluklarının tehlikeli oluşumlara yönelmemesinin tek garantörünün bu olduğunu görüyor olmam bu düşüncemde etkiliydi. Ayrıca savaşlardan uzak kalmanın “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesiyle ne kadar bağlantılı, anlatmaya gerek yok! Zaten Amerika, İngiltere veya Rusya’nın hangi aceleci iştahlarla bu savaş belasına balıklama atladıklarına baktığınızda yanıt kendiliğinden geliyor. Dedola’ya gelen sorulardan biri “II. Dünya savaşı esnasında Atatürk yaşasaydı, sizce savaşa etkisi ne olurdu?” olunca, Dedola yazdığı resimli romanın sonunda da yer alan Winston Churchill'e ait cümleyi okudu: "Atatürk yaşasaydı 2. Dünya Savaşı çıkmazdı."
Atatürk’ün evrensel değerlerinin her geçen gün daha da çok anlaşıldığını ifade eden Dedola, bunun ardından artık Kemalist Enternasyonali kurma vaktinin geldiğinin üstüne basarak büyük alkış aldı. Tabii bunun gerçekleşebilmesi için, önce bir kısım Türk aydınlarının artık “Lenin kadar ileri gitmeye cesareti olmasa da Mustafa Kemal de önemli bir devrimciydi” gibi kadük kalmış ve münasebetsiz şekilde büyük önderin dehasını tersten gölgelemeye çalışan yorumlarından kurtulmaları, batıda Marx, doğu blokunda Lenin-Stalin’e karşı duydukları ağır bağımlılık duygularını gözden geçirmeleri gerekecek! Sosyalizmin temel hedeflerine duyulan saygı, Kemalizmi anlamamaya varmamalı…
DİKTATÖRLÜK KRİTERLERİ HANGİLERİDİR
Atatürk’e diktatör diyen iç ve dış mihraklara karşı Dedola, diktatörlüğün üç kriterini hatırlattı:
Diktatörlük nepotizm içindedir. Rejimi bir hanedanlığa çevirirler ve ülkenin tüm çıkarlarını eşe dosta peşkeş çekerler. Atatürk bunu yapmadığı gibi kız kardeşine de ‘Atatürk’ soyadını taşımasını yasaklamıştır. İkincisi, kendilerine sürekli olarak bir düşman yaratırlar. Atatürk bunu yapmış mıdır? Kesinlikle hayır. Üçüncü kriter, diktatör, komşularının toprağına göz koyar, hükümranlık alanını büyütmek ister, savaşa girer. Atatürk’ün ise hepimize ezberlettiği barış sloganını demin zaten hatırlattık.” Dedola’nın bu kriterlerine ek olarak Mustafa Kemal’in nasıl Cumhuriyet’in en başından itibaren çok partili bir rejime geçmeye çalıştığını, kadınlara seçme ve seçilme hakkını nasıl sayısız Avrupa ülkesinden daha önce verdiği, nasıl din-dil-ırk ayrımı olmayan, eşitlikçi ve özgürlüğü kutsayan rejim anlayışı oturtmaya çalıştığını tekrar hatırladım ve içimi Kemalizm’e duyduğum hayranlığın sıcaklığı kapladı…

KEMALİZMİ DÜNYA GENÇLERİNE ANLATMAK
Fransa’da ve dünyanın değişik yerlerinde Mustafa Kemal’i nasıl tanıttığını anlatan Dedola, Fransa’daki genç nüfusun Atatürk hakkında giderek daha çok bilgi sahibi olduğunu anlattı. Gençlere Kemalizm’in özgürlüğünü anlatmanın, yanlış bilen insanlara anlatmaktan daha kolay olduğunu aktardı.
10 Kasım’da Afrikalılara saygı duruşunda bulunduran Dedola, Piramid Sanat’ta da Ermeni olaylarında iki taraftan da kaybedilen canlar anısına katılımcıları 1 dakikalık saygı duruşuna davet etti. “Bunu Fransa’da Cezayirliler için hiçbir Fransız’a teklif edemezdiniz ve dünyada hiçbir ülke bu olgun ve hümanist duruşu göstermez” cümlelerini ekleyerek herkesin birbirini ve bu tavrı alkışlamasını sağladı.
Dedola, “Türk halkı ile nihayet buluştuğum için çok mutluyum. Birbirimize geç kavuştuk ama artık ayrılmayacağız” sözleriyle Türkiye’ye gelmekten ne kadar mutluluk duyduğunu anlattı.

İyi ki sosyal medya sayesinde tanışmışız sevgili Loulou!