19 Nisan 2017 Çarşamba

CHP BÜYÜK HIRSIZLIĞA TEPKİYİ NEDEN GEÇ VERDİ? | Bedri Baykam | 18.04.2017


O yüz kızartıcı 16 Nisan günü, her yerde, herkesin cep telefonlarında oy dolandırıcılıklarının kanıtları cirit atarken, CHP’nin tercihen Genel Başkan eliyle yapması gereken tek hareket vardı: Halkı haksızlığın merkezi olan YSK’nın önüne o anda çağırmak, tepkiyi barışçı bir tavırla -mesela yere oturma eylemi- gerçekleştirmek! Ne zamana kadar mı? Sonuç alana kadar! Nöbetleşe orada uyuyarak...
Son 48 saatte yaşadıklarımız, aslında son 30 yılda yaşananların ne yazık ki beklenen sonucu. Siz hiç hayatta oldu bittiye getirilmemiş miydiniz, aşk olsun! Ohhh, ne diyorsunuz siz ya! Atı alan Üsküdar’ı geçti bile! Devamı da var: Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye! Gençler istedikleri kadar sokaklarda protesto edeceğiz diye yırtınıp dursunlar, CHP’li Özgür Özel istediği kadar YSK’yı sıkıştırıp bazı insanlar belki kızarır diye uğraşsın, AKP ve Erdoğan 2,5 milyon uydurma oyla padişahlığı kapıp kaçmış durumda, zafer demeçlerini vermekle meşguller.

SEÇİM GECESİ ERDOĞAN’I BU KEZ KİM KURTARDI?
Şimdi bu olayda RTE’ye en çok kim yardım etti desem, sizin aklınız hemen Bahçeli’ye gider. Halbuki senaryo birden değişti. Hani RTE’ye şans daima yardım etmiştir, birileri en zor anlarında el uzatmıştır ya? Hatırlayın, AKP’nin yaşadığı o korkunç Haziran 2015 gecesini... Kim kurtarmıştı kendisini bir tek basın toplantısıyla? Devlet Bahçeli... O andan itibaren, o karanlık gece başka türlü ışıldayıvermişti. Gerisi de malumunuz: Göstermelik temaslar ve Kasım seçimine uzanan o alternatif yol... “Devlet” birden sıkıntıyı bitirivermişti.
Evvelsi gece ne oldu? Yine o en yakın yüzdelerle ilerleyen zorlu seçim gecesinin sonlarında, usulsüz oylar birden gündeme oturdu. Tepkiler çığ gibi yağmaya başladı. FOX’a telefonla bağlanan MHP’li muhalif  Ümit Özdağ, CHP’nin sandıkların %60’ına itiraz ettiğini ve izlediğimiz sonuçların YSK değil, Anadolu Ajansı çıkışlı olduğunu söyledi. İşler AKP için sarpa sarmaya başlarken, herkes Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını bekliyordu büyük heyecanla... İşte hemen şimdi, Ana Muhalefet Partisi Başkanı, tüm televizyon kanallarının karşısına geçip herkese haddini bildirecek, bu karanlığın içinde kuvvacı, devrimci, evrensel hak ve hukuktan yana tavrını koyacaktı. Tüm Türkiye ekran karşısına kilitlendi! AKP’liler bile korkuyla bekliyorlardı. Sonra... sonra dağ fare doğurdu! Bu nasıl bir şeymiş, YSK sonuçlara gölge düşürmüş! O  konuşmayı dinledikten sonra aklıma gelen tek şey şu: Mesela, birileri evinizi yakıp ailenizi yok etmiş ve siz “Aa, çok ayıp oldu, huzuruma halel geldi, istemediğimiz bir ortam oluştu” diye demeç veriyorsunuz! Başka bir karşılaştırma da siz bulabilirsiniz, ama işin ekseni, özü budur! Bu tavır, televizyonlarının başındaki HAYIRcılara saç baş yoldururken, EVETçilere de “yok artık, biz bunun için mi korkmuştuk?” dedirtti...

DEMOKRASİ KAVRAMI SOKAKTA BAŞLAMIŞTIR
Sokak, demokrasinin doğrudan parçasıdır. Bu tarihte de, günümüzde de, dünyanın her yerinde de böyledir. Bu kavramların önemli bir teorik kökeni de zaten sokaktan gelen 1789 Fransa Devrimi’dir. Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde halk haksızlıkla karşılaştığı zaman, tepkisini sokaklarda yürüyüşlerle, pankartlarla gösteri hakkını kullanarak devreye sokar. Siz sokağı zamanında yasal tepki ve direnç hakkınız olarak kullanmazsanız, demokrasinizi de işletemezsiniz! Demokrasi tıkanıklıkları olabilen bir borudur, arada bunu gidermek için ensesine vurmazsanız, su yolunu bulup akmaz, boru elinizde patlar.
CHP bu hakkını kullanmadı ve derdini Marko Paşa’ya anlatmaya karar verdi. Gidişata bakılırsa, gündem 11 günde 2-3 kere değişip soğuyacağına göre, uzaktan kumandalı YSK, o süreç sonunda bir “Üsküdar-Bor-Niğde” (!) yanıt raporu ile CHP itirazını taca yollayacak, fişi çekecek. Bunu görememek mümkün değil. Halbuki YSK önünde bir demokrasi kampı kurulsa, buna dünyanın her yerinden ve ülkemizin her noktasından en az 1 milyon kişi akar ve orayı bir özgürlük şöleni alanına dönüştürürdü. Bu yaşanamadı. Ne yazık ki CHP’de iktidarı elinde tutanların bu tarihsel perspektifi, vizyonu ve deneyimi yok. Gerçekten yazık. Bırakın dünyayı, yalnız ülkemizin demokrasi tarihini iyi bilseler, 1960 devrimine giden günlerde İsmet İnönü ve arkadaşlarının üzerlerine toptan çökertilmeye çalışılan karanlığı nasıl yırttıklarını görürlerdi.

CHP’NİN GECİKMELİ TEPKİSİ
CHP halktan gelen ağır tepkilerin de itiş gücüyle, beklentilere yaklaşarak tepkisini ancak bugün ortaya koyabilmiştir. Kılıçdaroğlu grup toplantısında, kendisinden Pazar gecesi beklenen konuşmaya ancak yaklaştı. O akşamki tepkisizliğini açıklamaya çalışırken de “YSK’ya hatasından geri dönmesi için fırsat verdik” türünden sözler sarf etti. Kılıçdaroğlu, bugünkü konuşmasında, az da olsa vatandaşın nabzını tutabildi. Ama YSK’dan bir hak-hukuk-dönüş beklemek, artık biraz gerçeküstü resim yapmaya benziyor. Çünkü bugün ülkedeki herkes CHP Başkanı’nın da dediği gibi YSK’nın yetkisini halktan değil, belirli bir siyasi otoriteden aldığını biliyor. CHP adına YSK’ya itiraz başvurusunu yapan Bülent Tezcan’ın da söylediği her şey doğru ve gerçekten bu seçimlerin meşruluğu kalmamıştır! Milli irade hırsızlığı açıkça, göz göre göre yapılmıştır. Twitter’da da yazdığım gibi, “Eskiden oy hırsızlığı çöplüklerde ve gizlice, el altından yapılırdı. Şimdi açık açık YSK emri ile göz göre göre, göstere göstere yapılıyor!”. İşte bu, “Yeni Türkiye”de, resmen yolsuzluk ve milli irade hırsızlığında boyut atlamaktır!
En baştan beri söylediğim gibi ana sorun şudur: Önemli olan bu güzel ve vurucu konuşmaları maç devam ederken yapmaktır. Maç bittikten sonra yorum gibi ortaya koymak değil... Bu itiraz aynı gece demokratik tepki olarak YSK’nın önüne taşınsaydı, o zaman ABD Başkanı Trump, Erdoğan’ı kutlama telefonları yapamazdı! Yaptığı zaman ne mi oluyor? Dünya sayfayı çevirmiş oluyor, yani bu seçimler ana tabloda dünya gündeminden düşüyor. Halbuki günümüzde her şey bir “halkla ilişkiler uzmanlığı” ile yürüyor! Siz o geceden itibaren dünyanın bütün haber kanallarının kameralarının Ankara’ya yollanmasına engel olmuş oluyorsunuz. Geçen haftaki yazımı okuyanlar hatırlayacaklar: Daha birinci dakikada EVETler %60 üzerinde büyük farkla önde gösterilecek, arkasından da türlü çeşitli baskılar ve entrikalar ve trafo kedileri gündeme gelecek demiştim. Öncelikle seçimden bir gün önce sızdırılan sahte bir anketle bu büyük oran ahlaksızca medya aracılığıyla yayıldı, ardından da ne yazık ki öngördüğümüz her şey adım adım gerçekleşti! Yani oy entrikacıları ve dolandırıcıları da, “tezgahlarının halkla ilişkilerini” maaşallah iyi hazırlamışlardı!                   

KÜL GİBİ BİR ERDOĞAN
Seçim gecesi  televizyonlarını dikkatli izleyenler, Erdoğan’ın resmen kül gibi olan suratını yakından görmüşlerdir. O gece Erdoğan’da alıştığımız bir seçim zaferi mağruriyeti, bir coşku veya sevinç belirtisi yoktu. Çünkü o seçimin hangi son an manevralarıyla o 1,5 puan farklı neticeye nasıl taşındığını tabii ki çok iyi biliyordu; bütün önemli şehirleri kaybettiğini biliyordu. MHP’nin anlamsız desteğine rağmen projenin ayakta duramadığını görüyordu. Tüm devlet imkanlarının kullanılmasına, şiddet dolu antidemokratik baskılara ve açık seçim hilekarlıklarına rağmen ancak bir puan ve küsuratla padişahlık rejimine geçilebildiğini herkesten iyi biliyordu. Bu uğurda halkının yarısına “terörist” diye hakaret ettiğini biliyordu. Kimi deneyimsiz insanlar “acaba Tayyip Bey ‘fark bu kadar az olduğuna göre, taslaktan vazgeçip bırakalım eskisi gibi yürüsün’ der mi?” diye saf demokrat umuduna kapıldılar! Halbuki Erdoğan’ı yakından tanıyan herkes onun yasal(ımsı) olarak yüzde 50+1 oyla da olsa o gücü aynen sonuna kadar kullanacağını çok iyi bilirdi! Yine futboldan örnek verecek olursak, bir finali son dakikada tartışmalı penaltı golüyle de alsanız şampiyon olursunuz, eze eze 7-0 kazansanız da şampiyon olursunuz, sonuç aynıdır! Aynı kupayı alıp adınızı yazdırırsınız tabloya. Erdoğan tabii ki bu yoldan yürüyecekti! Aksini bekleyenler, hala kış uykularından uyanamamış olanlardı.

BALKON KONUŞMALARINA KANAN KALDI MI?
Aynı saf demokratlar arasında o sahte uzlaştırıcı balkon konuşmalarına ve “herkes bizim için eşittir” sözlerine hala kananlar oldu mu bilmiyorum, herhalde yine bu oran gözardı edilemez! Çünkü tarih tekerrürden ibarettir. Bu da en çok bizim ülkemizde kendini kanıtlayan atasözlerinden biridir. Beynini biraz çalıştıran herkes bilmektedir ki, bu ülkede iktidar herkese eşit davranmadığı gibi, tam tersine kendinden olmayan diğer yarıyı dışlamış durumdadır ve ülke karpuz gibi ortasından ikiye bölünmüştür.
CHP’nin acilen, YSK beklenen  “itiraz red edilmiştir” raporunu vermeden, bugünkü nabzı kullanarak, halkı iradesine sahip çıkmaya çalışmak için sokağa, YSK’nın önüne kitlesel olarak davet etmelidir. Aksi takdirde, bu güzel konuşmalar ve itiraz belgeleri, olsa olsa yukarıda da dediğimiz gibi, artık Niğde’de oturan Marko Paşa’nın hatıratlarında kullanabileceği malzeme haline dönüşür.

                                                             

2 Nisan 2017 Pazar

“HAYIR” ASLINDA EN ÇOK ERDOĞAN AİLESİNİ KORUYOR, ÇÜNKÜ...


ATATÜRK YAŞASAYDI, NE Mİ DERDİ?????
Herşey bitti, bir de geçen hafta yoğun şekilde uğraştığımız, gündemde tuttukları “Atatürk olsaydı ne oyu verirdi-Evet oyu verirdi” saçmalığı çıktı! Kavram kargaşası yaratmanın ve tarihle alay etmenin de bir limiti vardır! Herkes bilir ki, Atatürk 1919'dan itibaren yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni tasarlarken her istediğini yapabilirdi. İstese Amerikan mandasını kabul eder, kapitalizme temsil olurdu. Ya da Lenin'le işbirliği yapar, Sovyet bloğuna girerdi. Ya da kendisine yönelen "teveccüh"le, kendisini sultan, padişah, diktatör, tek adam ilan ederdi. Ama o bunların hiçbirine tenezzül etmedi. Türkiye için daima en ileri, en çağdaş yönetim modelini düşündü; kendisi yaşarken de bu yüzden çok partili demokratik parlamenter rejime geçmek için her hamleyi somut olarak yaptı. Ayrıca "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek çevresindeki hiçbir diktatörü ve diktatörlük meraklısını kendisine örnek almadığını dosta düşmana kanıtladı. 1. mecliste de her konuyu müzakereyle, tartışarak geçirdi. Evrensel açılardan mükemmel ve ideal bir rejim yaratmak için yola koyuldu. "En iyi rejim serbest münakaşadır" diyerek, kendi partisi aleyhine Serbest Fırka'yı kurdurdu, toplumu yönlendirdi. Böyle net ve kararlı şekilde, gücü kendisinde değil halkın elinde tutmayı tercih eden bir lider hakkında "yaşasaydı bu referandumda o da evet derdi" diyebilmek için nasıl bir insan olmak lazım siz bana anlatın!

BÖYLE REFERANDUM MU YAPILIR?
AKP, tüm devlet imkanlarını seferber ederek, kamu bütçesi ile bol keseden propaganda, reklam, baskı ve mitinglerle bu kampanyayı sürdürürken, şu soru geliyor insanın aklına: Bu yöntemlerle "halk" adına yaptığın referandumun 1 gram değeri kalıyor mu? Nedir referandum? Ortada tereddüt edilen bir konu vardır ve halka gidilir, fikri sorulur... Devlet ve iktidar dediğin aygıtlar tüm imkanları ile bu ortamda bir seçeneği zorla seçtirme baskısına giriştiklerinde, halkın objektif düşüncesini mi almış oluyorlar? İşte tüm bu baskı, şiddet ve yıldırma kampanyalarına rağmen #hayır bu kadar öndeyse iktidar oturup bir düşünmeli: "Niye gözümüz doymuyor?" sorusunu sormalı... Evet maalesef gözler doymuyor: ne iktidara, ne mala mülke, ne otoriteye...  Durmadan her şeyin daha fazlasını, en fazlasını istiyorlar. Tüm yetkilerle donanmış sıfatlı insanlar bir araya gelmişler, hala “işler yavaş gidiyor, işler aksıyor, çift başlılık oluyor” diye atıp tutuyorlar. İnsaf derler adama! Yoksa başbakanları gerçekten “abidik gubidik” olarak atıyorsunuz da o nedenle mi bu çift başlılık sizi çok ürküttü! Valiler, emniyet müdürleri, bakanlar, vekiller, bürokratlar...hepsi sizden... Peki daha nedir istediğiniz?

REFERANDUM DEĞİL, SALDIRGAN SEÇİM KONUŞMALARI...
Televizyonda Erdoğan’ın Mardin konuşmasını dinliyorum. Tamamen bir genel başkanlık seçimi konuşması! Yollar, köprüler, havaalanları, ekonomik istikrar, kişi başına gelir... Hepsi gündeme geliyor. Ama onu dinleyen halkın içinden bir kişi çıkıp “Bunların anayasa değişikliği ile alakası ne, demokrasiye faydası ne?” demiyor ve diyemez...  Dese de neler olacağını biliyoruz... Evetçiler beyhude şekilde sağda solda Recep Tayyip Erdoğan türküsü çalıyorlar! Niye?? Halk artık uyandı, bu Cumhurbaşkanlığı seçimi değil ki! Konuyla ilgisi yok! Sorulacak soru şudur: Getirilmek istenen sistemin dünya tarihindeki diktatörlüklerden hangi farkı vardır? Tek bir kişi, 80 milyon adına, bütçeyi, yasaları, tüm planlamayı yapacak... Yargıyı, Anayasa Mahkemesi’ni atayacak... Milletvekillerini seçip “atayan” da kendisi... Polisi, askeri tek başına yönlendiren kendisi, ama doymuyor güce... Basın arasında, kendisine muhalif olup gece rahat uyuyan kimse yok! kontrol ettiği parlamentoda da, “savaş” yetkisi geliyor. Peki daha ne lazım, niye lazım? Yoksa konumuz hiçbir hesabın, hiçbir zaman denetlenmemesi mi?

“HAYIR”IN KORUDUĞU KALELER YOK OLURSA...
Her gece televizyon kanallarında cenk alanı gibi yaşanan kavgaları yemin ediyorum anlamıyorum. Anlaşılır gelen tek şey AKP’nin televizyonlarda “evet” reklam kampanyaları yapması, çünkü bunun için sadece para gerekli. Aklı yerinde olan bir insanın “acaba bu referandumun sonucu ne çıkarsa ülke için hayırlı olur, ne çıkarsa kötü olur” diye bir soruya cevap vermesi mümkün değil. Bu referandumdan iktidarın istediği sonucun çıkması demek, Türkiye Cumhuriyeti’nin artık Atatürkçü dönemini kapatması, aynı zamanda bir hukuk devleti olarak varlığımızın sona ermesi demek. Ayrıca milyonlarca insanın saflık ve eğitimsizliklerinden yararlanarak, tepeden tırnağa anti demokratik bir tek adam rejimine geçmek demek.
Halk nasıl kandırıldı konusunda yine örnekler mi hatırlatalım?...
Sevgili gençlere tekrar ikaz ediyorum: Kimsenin seni enayi yerine koymasına izin verme! Milyonlarca 18-24 yaş var. Diyelim ki 18 yaşındaki insanların oy verme hakkı elde etmesi her birini, milyonları gerçekten ilgilendiriyor. Kabul, ancak konu seçilmeye geldiğinde durum hiç aynı değil! Bırakın 18 yaşında bir insanın henüz üniversite kapısından girmeden, askerlik yapmadan, hangi donanımla “yasa hazırlama” işlerine girişeceği sorusunu... (Laf aramızda zaten bu Anayasa paketinde artık yapacak yasaları da kalmıyor). Gerçekçi olursak en fazla 15’i parlamentoya girse, milyonda bir eder! Üstelik milyonda bir meclise girecek gençlerin de kimler olacağı malum: HEP BANAcılar oradayken, halkın genci meclise değil, anca savaşa gider! Sırada bekleyen tüm Akvekiller ve yandaş işadamları varken, Ahmet’le Mehmet, çünkü çok beklerler! Dört bir yanımız savaş oluyorsa, piyadeler belli! Bu “18 yaş parlamentoya” konusu, AKP'nin tipik bir göz boyama ve aldatmacasıdır. Duyan zanneder ki, tüm gençlere üniversite bursu filan sağlandı! Bu tam bir algı operasyonu, laf çabukluğu, demagoji denemesidir. Türk genci bu kadar aptal ve donanımsız olamaz. İlkokul 2 seviyesinde matematik bilen biri, bu saçmalıklara kanmaz ve aptal yerine konulmayı kabul etmez!
Emin olun o kadar çok konu var ki, bunları bir makaleye sığdırmak mümkün değil. Yargı bağımsızlığının ölmesi, başkanın tek başına bütün ülke için bütçe yapabilmesi, hiçbir şekilde denetlenmemesi , onun için yargı yolunun açılması konusunda ancak gerçek ötesi senaryolardan söz edilebilmesi... Bu da başka bir inanılmaz anayasa açığı.
Futboldan ısrarla tekrar örnek verirsek, Aziz Yıldırım’ın hem federasyon başkanı, hem Fenerbahçe başkanı, hem merkez hakem komitesi başkanı, hem de spor yazarları derneği başkanı olduğunu düşünün. Teklif ettikleri anayasanın bundan çok daha vahim olduğunu herhalde anlamışsınızdır. Çünkü benim size anlattığım yalnız futbol dünyasını ilgilendiriyor ve bozuyor. Halbuki 16 Nisan referandumundaki anayasa, ülkedeki istisnasız her konuyu akıl almaz bir şekilde trajikomik noktaya taşıyor. İşte aynı zamanda parti başkanı ve parlamentonun her şeyi olan “Türk usulü başkanlığın”, acıklı durumu. Ne demiştik? Alla Turca!
Bütün bu affedilmez ve akıl almaz demokrasi iptalinin bir doruk noktası daha var: Devlet imkanlarının normalde bu referandumda halka akıl vermeye hakkı olmayan “tarafsız” cumhurbaşkanı için seferber edilmesi... ve biliyorsunuz bununla da yetinmiyorlar. Hayır vereceğini söyleyen herkese açık açık terörist diyerek tehdit etmek ve sokakta hiçbir eylem ve hayır propagandası yapan insanı huzur içinde çalışmasını yapamaz duruma düşürmek.
Uzun lafın kısası bu konunun elle tutulur ve ciddi tartışması yapılır tek tarafı yok.  Televizyonlarda bu komediye alet olan “profisürler” gerçekten kendi sıfatlarına ve mesleklerine ihanet ediyorlar. Bu konunun akşamları ciddi olarak ele alınıp halkın önüne bu mantıklarla taşınması Türkiye Cumhuriyeti’nin akıl sağlığına ihanet etmektir! Bunun affedilir tarafı yoktur.

ERDOĞAN AİLESİNİ VE YAKINLARINI BEKLEYEN TEHLİKE
Tabi bir konu daha var: Farz edelim daha önce AKP’ye oy vermiş seçmenler RTE’yi sonsuz seviyorlar ve ona her türlü yetkiyi vermeye hazırlar. İyi de sistemi değiştirmek isteyen RTE de bizim gibi bir fani. Aynen bizim gibi her an bu dünyadan göçebilir, belki o zaman seçilmemiş bir başkan yardımcısı Türkiye’de tartışmasız tüm yetkilere sahip olacak ve verebileceği zarar kuşaklar boyu temizlenemeyecek! Bu yıllardır “seçilmişlerle atanmışların ağır farkı” üzerine büyük nutuklarla sivrilen Erdoğan gibi bir siyasinin önünde duran koca bir çelişkidir.
Ayrıca yeni anayasanın çıkması halinde, Türkiye’yi bekleyen çok daha karanlık senaryolar da önümüzde olabilir! O da bir çok insanın dile getirdiği, “Erdoğan ötesi”dir: Diyelim ki, taraftarlarına göre Erdoğan müthiş bir insan, hatalarından sonsuz ders aldı ve olgunlaştı... Peki tüm bu inanılmaz silindir gibi yetkileri yarın kim ele geçirecek bir bilen var mı? Belki bir FETOcu, belki bir Avrupa ajanı, belki herkesi kandırıp o noktaya yükselmiş bir vatan haini, belki Humeyni kılıklı biri, o yetkilerin tamamını birden gasp edecek ve ülkenin tüm geleceğini bir gecede yok edecek! Böyle korkunç bir senaryoda en çok çekinecek kesim, Erdoğan’ın ailesi ve yakın çevresi olacaktır. Çünkü bu yeni zat en çok onlardan korkacak ve yeni ele geçirdiği tahtını korumak için derhal ilk iş olarak onları yok etmeye girişecektir! Bu senaryonun servis edilmeyeceğinin garantisini kim verebilir? Tarih bu örneklerle doludur! Yalnız bu nedenle olsa bile, Erdoğan ve en yakın çevresi, aslında biraz ufku görebilseler, HAYIR oyu verirler... Çünkü böyle bir senaryoda, güç sarhoşluğuyla iktidarı ele geçirecek yeni kişi, artık hukuk devletinin yok olduğu ve bağımsız yargının öldüğü bir ortamda, birden kendisi için birer tehlike olarak gördüğü “Erdoğan yakınlarını” en ağır şekilde tasfiye edebilir. Burada benim hukuka saygılı demokratlardan Kemalistlerden değil, ağır hırs dolu faşizmin gerilimini iyice makyaj ve aktörlükle saklamış en tehlikeli FETO ÖTESİ (!) başka yobazlardan söz ettiğimi bilirler! Ve kimse o tip krizli günlerde “biz kandırılamayız” demesin!
Bu durumda ikaz edilecek ana ortaya çıkmaktadır: Tayyip taraftarlarının da sevgili Cumhurbaşkanlarına oy vermeleri ve bunun dışında rejimi bozacak hiçbir harekete tevessül etmemeleridir. İsteyen Erdoğan Bey’e ve AKP’ye oy vermeye devam eder, ama ülkeyi herkes için ağır dramlar taşıyabilecek maceralara taşımaz. Fetocuların veya yobaz başka mollaların, Türkiye düşmanlarının senaryolarına bu güzel ülkeyi alet etmez.

Tabi bu propaganda sürecinin en bahtsız tarafları, aklı şimdi başına gelen AB ve “yetmez ama evetçiler, ikinci cumhuriyetçiler”. Onlar bu bedeli en ağır ödeyen kesimler ve artık başlarını taşlara vuruyorlar! Etme bulma dünyası...

16 Mart 2017 Perşembe

HOLLANDA KRİZİNDE İNEK SAĞMAK! | Bedri Baykam | 14.03.2017


Görünüşe bakılırsa hükümet şu anda çok kızgın! Hollanda’da yaşananlara köpürüyorlar, neredeyse dünya savaşı çıkaracaklar! Öte yandan aynı AKP’nin İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, Almanya ve özellikle Hollanda krizlerinin EVET oylarını 2 puan ileri taşımış olduğunu büyük bir keyifle anlatıyor. Askeri dille söylersek, Hollanda ile “it dalaşı” sürdükçe ülkede birileri avucunu ovuşturuyor. Haftalardır ülkede HAYIR tercihinin önde gitmesi, morallerini bozdu ve ne diyeceklerini şaşırdılar. Binali Yıldırım daha 4-5 gün önce “Durun daha %10 kararsız var” diye panik içindeki çevresine umut dağıtmaya çalışıyordu!

DÜŞMAN AVINDA AKP!
AKP, haftalardır düşmanını arıyordu. Herkese sataşıp durdu. Başta Kılıçdaroğlu ve CHP olmak üzere herkesi denedi. Almanya ve Merkel ile ciddi bir çarpışma yaşandı yaşanıyor derken, aranan kan nihayet Rotterdam’da, en güzel şekilde bulundu! Birden müthiş bir rüzgar esmeye başladı! Gören Hollanda ile açık meydan muharebesine girme yolunda ilerlediğimize inanacak! Kimsenin aklına da, “Bir dakika yahu durun! Başbakan 2008’de yurt dışında seçim kampanyası siyasetini yasaklamıştı zaten” demek de gelmiyor! İşin en acıklı tarafı da bu! AKP, kendi yasakladığı bir faaliyeti unutup Avrupa’da neden istedikleri gibi at koşturamadıklarının hesabını sormaya girişti! Sokakta olay seyretmeye bayılan halkımızın heyecanlı tepkisi de hemen buna eklendi.

DEMOKRASİ KELİMESİNİ HATIRLAYANLAR
Demek ki bugünkü dersimiz demokrasi oluyor. Hollanda'da yaşananlara karşı CHP demokrasiyi var gücüyle ve yüksek sesle savunabilir. Siyasetçilere ve diplomatlarımıza reva görülen bu muameleye tepki verebilir. Bunu yaparken Türk siyasetçi ve diplomatlarının haklarını ve saygınlığını koruma amacıyla hareket edebilir. Yıllardır bu değerlerin arkasında durduğu için bir inandırıcılığı da olur. Ama AKP’nin, Avrupa’da gördüğümüz muameleye yaptığı itirazın hiçbir inandırıcılığı olamaz. Çünkü bu partinin, yalnızca bu referandum sürecinde halka layık gördüğü şiddet değil, tüm geçmişi buna mani! AKP’nin ömrü, demokratik değerleri kanırtmakla geçti. Hani şu tramvay olarak gördükleri demokrasiden söz ediyorum. Hadi, itiraf etsinler... Artık o tramvaydan inme vakti geldiğine inanıyorlar zaten!

Sonuçta Avrupa’da, özellikle Hollanda’da yaşanan müessif olaylar, aylardır Türkiye’de arayıp bulamadıkları ağır bir provokasyon fırsatı olarak çıktı karşılarına. Şimdi bunu tepe tepe kullanarak, halkın milli duygularını istismar ederek, bu yöntemle referandumun gerçek konusunu unutturmak ve akılları milli duyguların heyecanıyla karıştırmak istiyorlar. Bunda da bir miktar yol kat ettiler... CHP’nin bu antidemokratik referandumun hiçbir zerresini halkımızın unutmasına izin vermeden bu basit taktiği deşifre etmesi lazım. Fakat henüz bu konuda onlardan da sesler gür olarak çıkmıyor! Tek söz ettikleri şey “yaptırımlar daha büyük olmalıydı!”. Aslında bu tavır, halkın gözünde olan bitenin yanıtı değil. Ana konuyu dağıtmak, unutturmak ve kendisini yine ağır şekilde mağdur göstermek AKP’nin esas hedefleri... Bakın nasıl:

REFERANDUM KONUSUNDAN UZAKLAŞTIRMA!
Türk halkı, siyasetçisine ve bayrağına yurtiçinde/yurtdışında sahip çıkmak için sokaklara düşerken, Avrupa’nın sanki EVET oylarını patlatmak için ortaya koyduğu akıl almaz şiddet dolu tavır büyük bir fırtına ve bulanıklık getirdi. Siyasal gelgitler ve fırsat kullanımlarında eksper olan Erdoğan’ın böyle bir durumu lehine çevirmeye kalkışmaması zaten düşünülemezdi. Halbuki bu olayların hiçbiri, anayasal taleplerin meşrulaştırılması ve mağduriyet üstünde aklanmasının bir vesilesi olamaz! Keşke herkes bunu bilebilse ve bu ayrımı net olarak yapabilse.. Başta CHP’nin “Avrupa’da yaşanan olayların başından bu yana demokrasi ve özgürlüklerden bahseden RTE ve AKP’nin, yeni anayasa değişikliğinde demokrasinin ‘D’si bile yok” diye, yeri göğü inletmesi lazım! Ama görüyoruz ki onlar bile hala biraz mağdurun yanında yer alma doğal refleksinden gidiyorlar: evet bu gerekli ama nereye kadar? Kalkıp CNNTürk’te Prof. Hasan Köni’nin yaptığı gibi, “Evet, CHP’de mağdurun yanında yer aldığını göstermek için bu tavra girdi” diyecek halimiz yok. Aynı CHP, Avrupa ile yaşananları umursamayıp kendisi Avrupa davetlerini kullanmaya devam etseydi, bunu AKP nasıl kullanırdı ve hatta o zaman Köni veya diğer profesörler veya kamuoyu ne derdi? Allah göstermesin, düşünmek bile istemiyorum!

Sonuçta tam zamanında sandukadan çıkarılan ve AKP’nin imdadına yetiştirilen bu nur topu gibi Hollanda krizinde, CHP kararlılıkla AKP iktidarının arkasında durdu. Ama Türk kamuoyu, üç yıl önce Avrupa Parlamentosu’nda Kılıçdaroğlu’nun randevusunun iptal edilmesi üzerine “Bizi rezil eden Kılıçdaroğlu’na Avrupa’da siyaset yasaklanmalı’’ dendiğini ve bu olayın CHP’yi aşağılamak için nasıl kullandığını ve Avrupa’nın yanında yer aldığını ne kadar hatırlıyor? Bunu da göz önünde bulundurduğumuzda, AKP’nin tutarsızlığı daha da ayyuka çıkıyor! CHP genel değerlendirmede demokrasinin tutarlı bir bekçisi olduğu için eminim yarın aynı şeyi tekrar yapar, bundan şüphem yok. Ama mühim olan şu: Kendisini çok kurnaz sanan bir rakibe karşı, centilmenlik ve milli dayanışmanın sınırları, nerede başlıyor, nerede bitiyor? Çünkü son bir haftadır artık kamuoyunda referandumun içeriğinden söz eden yok! Konumuz sanki yalnız haçlı Avrupa’ya karşı yaptığımız kılıç kalkan maçı...

DEMOKRASİNİN DOĞAL DÜŞMANI: KAĞITTA VE SAHADA
AKP hem içler acısı diktatörlük yasasıyla, hem de teklif ettiği tek adamlık devlet yapısıyla ve tüm geçmiş siciliyle demokrasinin teorik olarak da en büyük karşıtıdır. Sokaklara baktığımızda savunduğu HAYIR fikrini yaymaktan başka suçu olmayan halka reva gördüğü “dayak, cop ve biber gazı” ile fiili olarak da yine demokrasinin en büyük düşmanıdır!
Tabii bütün dünya artık bildiği için AKP yurtdışında demokrasi lafını her ağzına aldığında alay konusu olmaktan öteye gidememektedir. Onun için mesela yurt dışında konu Türk insanı ve Türk siyasilerinin insan haklarını savunmak olduğu zaman, onlara “gölge etmeyin de bırakın bu değerleri şiar edinmiş parti savunsun -ki Avrupalılara da dinlemek düşsün” demek lazım!.

AKP, bıkıp usanmadan sokakta herkese omuz attı, sataştı; başta CHP olmak üzere, muhalif partilere, üniversite öğrencilerine, her yaştan Atatürkçü halk kitlelerine... Buna rağmen istediği sonucu elde edemedi.  Şimdi göz göre göre ipleri gerip Hollanda ile bilerek gerecek ortamı yaratıp, savaş çıkmış gibi bir hava yarattıklarında, inandırıcılıkları tabii ki kalmıyor. Demokrasilere yakışmayan bir tavırla bütünleşmiş bir parti. Şimdi de Hollanda olayını, iç politikada malzeme haline getirip, referandum konusunda uyanıkça işliyor, olayı Müslümanlar ve haçlılar arasında bir savaşa çevirmeye kalkışıyorlar. Şaşırıyor muyuz? Hayır. Dediklerinde çok samimiyseler, Binali Bey’in oğlu da Hollanda’daki şirketlerinin mallarını satıp kepengi indiriversin...

AKP’LİLERİN ÇOCUKLARI, HALKIN ÇOCUKLARI: 8 FARKI BULUN!
Kemal Kılıçdaroğlu bunları savunuyor diye Sn. Başbakan üzülmesin... Aslında bence Başbakan CHP’ye güvensin ve CHP’nin arkasında dursun. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacak: Hem Avrupa’nın gözünde inandırıcı bir avukat olacak, hem de pek yakında rahatlayarak görecek ki ana muhalefet partisinin önderliğindeki HAYIR oylarıyla, koltuğunda oturup tüm yetkileriyle yoluna devam edecek.
Yalnız kendisine bu vesileyle hatırlatacağım önemli bir veri var: Yıldırım, etrafındaki kötü örnekleri izlemesin. Görecek ki, şayet bir gün CHP’de siyaset yapmaya kalkarsa, CHP iktidarında bakan yakınlarının ve bakan çocuklarının para musluklarının başında oturmadığını, hiçbir şekilde oturamayacağını görecek... Aynen her medeni demokrat ülkede olduğu gibi! Kim bilir belki bir gün bu iktidarın mensupları, bu sorumsuz tavırlarından dolayı Türk halkının önünde pişmanlık duyacaklar, belki özür dileyecekler! Bu da benim rüyam olsun!
Halbuki yıllardır ezilen ve gerçek mağdur olan halkımız... Onların da çocukları için ne arzuları ne umutları var. Ama çoğu zaman onlar günümüz Türkiyesi’nde eve haftada bir bile et götüremiyorlar... Peki AKP’liler şu günlerde gençlere ne vaad ediyorlar? Bu anayasa tasarısıyla milyonlarca gence “18 yaşında milletvekili olacaksın” diye sahte rüyalar sunuyorlar. Önerdikleri 600 yetkisiz ve etkisiz sözde milletvekilliğinden kaçını 18-24 yaş arası gençlere verecekler dersiniz? 20 koltuğu mu? 30 koltuğu mu? Yoksa 40 mı? 10 milyonda 40! Peki bu 40 koltuk, hangi bakan çocukları, aile efradı ve yandaş iş adamı mahdumlarına ayrılacak? Hani şu askere gitmeyeceğini gururla üstüne basa basa söyledikleri bu imtiyazlı çocuklar, hangi şanslı ailelerin fertleri olacak? Belki göstermelik piyangodan bir de bekçi çocuğunu eklerler kervana, rüyaya bir parmak bal çalmak için! Bu soruların cevabını da verecekler mi? Bu nedenle gençlerimize sundukları o sahte rüyaları perdelemek için onlara duyduğu alerjiden dolayı gaf düzeyinde anti-demokratik tepkiler veren Avrupa’yı kullanmaya devam ediyorlar!. Halkın gözünün içine bakarak “yargı artık yalnız bağımsız değil, üstelik bir de tarafsız olacak” diye her zerresini kendiniz seçtikleri Yüce Divan ve Anayasa Mahkemesi üyeleriyle Cumhurbaşkanı’nın da denetim altında olacağı hikayesini utanmadan etrafa yaymaya devam ediyorlar. Yüzlerce katrilyon liralık bütçeleri, Danıştaysız, Sayıştaysız, hesapsız, kitapsız, her gün başka biri tarafından kandırıldığını kendisi itiraf ve kabul eden bir adamın eline ve insafına mı terk edeceksiniz? İşte AKP’nin istediği Türkiye: kontrolsüz, denetimsiz, kaderine terk edilmiş, bir insanoğlunun yapacağı yeni bir hatayla transatlantik gibi savrulmaya ve batmaya mahkum olabilecek bir acınası ülke! Bu mudur Atatürk’ün bize emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti? Sözüm meclisten dışarı, bu soruların yanıtını herkesin vicdanına bırakıyorum. Bu tasarı yasalaştığı takdirde bu ülkede yolsuzluğun sokakta her hangi bir yerde nefes almak kadar kolaylaşacağını, önünde hiçbir engel kalmayacağını göremeyen tek kişi var mı?


Düşün bu halkın yakasından, kullandığınız tüm nimetleri size vermiş olan bu Cumhuriyeti hırpalamaktan, çeşitli sıfatlar taşıyan siyasilerinizin ağzından her gün onu aşağılamaktan ve ona hakaret etmekten vazgeçin! Halkımızın yurtdışında sahip çıktığı değerler o bayrak, o vatan sevgisi ve bu Cumhuriyet’in ta kendisidir. Bunları kullanarak üretebileceğiniz karanlık sis bombalarıyla 16 Nisan için beyhude kazanım çabalarına girmeyin. Yüzünüz kızarmadan Hayırcılara “PKKcı, FETÖcü, terörist” dediğinizi de ibretle izliyoruz. Şimdi sıra onlara “Hollandalı” veya “ABci” mi demeye geldi?
Türk halkı sandığınız gibi saf değil ve “uyanık ve atik geçinen kurnazlara” gereken dersi sandıkta eminim verecek...

10 Mart 2017 Cuma

NEW YORK’TA REFERANDUM’DA SÜRPRİZ OLMAYACAK! | Bedri Baykam | 09.03.2017


Bu yazıyı aslında geçen hafta Amerika’dan yazmayı düşünmüştüm. Ama sayfamı izliyorsanız, bildiğiniz gibi daha acil bulduğum Trump’ın şaibeli Rusya ilişkileri hattını yazınca, Amerika notları bir hafta gecikmeli ulaşıyor elinize... Aklınızda olsun, bu olay yakın bir gelecekte Trump’ın felaketi haline dönüşüp yeni dönemin Watergate’i olabilir. İzlemeye devam edelim!

DOĞU YAKASININ HİKAYESİ
Washington, New Jersey ve New York, yani Doğu Yakası’nı içeren gezim, bir hafta sürdü. Esasında bunun 5 günü, New York’ta geçti. Bir sanatçı olarak gençliğimden beri beni en çok heyecanlandıran şehirdir “Büyük Elma”... Her sanatçıyı, her gösteri sanatçısını, her iş insanını en çok heyecanlandıran şehirdir...  Yazının sonunda bu nedenlerle New York’a ayrı bir paragraf ayırırız. Ama bunun öncesinde, şu meşhur “referanduma doğru” günlerinin oralarda nasıl yaşandığını size aktarmak isterim.

MUSTAFA BALBAY VİZESİNİ GECİKTİRİNCE...
Washington DC ve New Jersey konuşma davetlerim orada faaliyet gösteren Türk Vatanseverler Birliği tarafından yapıldı, organizasyonu onlar üstlendi. Son derece candan dostlarla bir arada olduk. Birliğin Başkanı Murat Kutluğ, Gönül Messana, Zeynep Mc Gowan, Varol Akcin son derece yakın davrandılar ve güzel bir iş çıkardılar. Panellerin moderatörlüğünü, İstanbul’dan beraber seyahate çıktığımız Gülgün Feyman yaptı. Aslında her iki konuşmada sevgili değerli dostum Mustafa Balbay’ın yanımda olması lazımdı ama vize sorununu zamanında aşamadığından son anda bir sürprizle bu turneye katılamadı. Fakat kendisinden yine de beni yalnız bırakmamasını rica ettim ve Mustafa bu faaliyetlere zamane elektronik/dijital yöntemleri ile bir ekrandan katıldı. Böylece hem kendisini duymak isteyenleri mutlu etti, hem de beni kırmadı. Mustafa ile çok sık görüşmeyiz ama birbirimizi çok severiz. Cumhuriyet sayfalarından başlayan dostluğumuz hep gelişerek gitti, ardından Mustafa da CHP kadrolarına katılınca, bağlarımız ve dayanışma hatlarımız biraz daha sıklaştı. Ardından da maalesef Ergenekon yılları geldi. Mustafa’yı, koğuş arkadaşı Tuncay Özkan’ı ve daha nice aydın dostumuzu haksız yere FETÖ kumpası ile özgürlüklerinden ve ailelerinden koparan... İşte o yıllar, aramızdaki bağları en güçlendiren dönem olarak kaldı. Arkadaşlarımın bu şekilde aramızdan alınmasına isyan eden sayısız Atatürkçü’den biriydim. “İçim Parçalanıyor” başlıklı bir sergi açmıştım 2010-11’de... Orada tüm aydın dostlarımın, kardeşlerimin bu parçalanmak istenen yurdumuzda resimlerini yaptım. Aralarında tabii Mustafa da vardı... Silivri’de onları ancak uzaktan görüyorduk, selamlaşıyorduk. Kavramsal sarılmalarımız vardı. Bundan yalnız 1,5 yıl önce HSYK Baş Müfettişi bir beyefendiden öğrenecektim ki, o yıllarda, şimdi FETÖ tutuklusu olan Ali Fuat Yılmazer, can dostlarım hakkında yazılan uydurma fezlekeleri benim içinde kaleme almış; hayatta hiç tanışmadığım, hatta adını duymadığım alakasız kişilerle beni kağıt üstünde buluşturup en inanılmaz uyduruk hikayeleri yazmış da yazmış.. O belgeyi elimde tutarken, insanlık adına utandım... O rezil ve utanılası günlerde her an başımıza gelebileceğini bildiğimiz bu sahte davalar, meğer tam teğet geçmiş ve ben de arkadaşlarımla hücre ve ya koğuş komşuluğunun eşiğinden dönmüşüm.
Neyse, pardon, içimden geldi anlattım size o hüzünlü Silivri buluşmalarımızın eksenini... Biz dönelim Amerika’ya...

AMERİKALI TÜRKLERİN AKLI FİKRİ REFERANDUM!
Ben de daha önce onlardan biriydim. Yani “Amerikalı Türk” denen insanlardan biri sayılabilirdim. Çünkü 1980-1987 arası California’da yaşadım (Tabii Türk pasaportuyla). Yurt dışında yaşayan Türkleri, Türkiye’de yaşayan Türkler küçümsemeyi severler. “Ne yaşıyorsak, zaten biz yaşıyoruz”- “Onlar ne anlar ki?”- “Sana ne kardeşim, senin umurunda mı sanki?”- “Onlar zaten bizim sorunlara Fransız” cümleleri sık sık kullanılır. Bu tavrın arkasında, yurt dışında yaşayan Türklerin, ister “Almancı”, ister “Amerikanyalı”, ister “Frenk” olsun, kendi çıkarlarını düşünerek göç etmiş şanslı ve ego dolu birer insan olduğu önyargısı vardır. Bilinçaltında da olsa bu düşünce gelir yerleşir.
İşin esası farklıdır tabii... İster eğitim, ister iyi bir iş, ister aşk, hangi sebeple olursa olsun yurt dışında yaşamaya başlamış “gurbet Türkleri”, aslında akrabaları, arkadaşları ve akılları Türkiye’de kalmış insanlardır. Çoğu, ülkede yaşanan her gelişmeyi endişe içinde elinden geldiğince takip eder. Orada, Ankara’da, İstanbul’da, Yatağan’da, Alanya’da, Zonguldak’ta olamamak, her şeye anında müdahale edememek onları kahreder. Aslında yaşamdan çok fazla şey beklemezler. Ne kendi ülkelerinde, ne yaşadıkları yerde, kavga-savaş olmasın, huzur olsun, özgürlük olsun...  İşte şu anda da Amerika’da yaşayan vatandaşlarımızın da en büyük derdi referandum.  %80 civarında “HAYIR” oyu verme eğiliminde oldukları ve AKP’nin bunu durduramadığını, ABD’de zayıf olduğunu bilmesine ve birçok etkinlik düzenlemesine rağmen durumu düzeltemediklerini her yerden duydum. ABD’deki Türkler, inanın salt 16 Nisan’a odaklanmış olarak yaşıyorlar. Bu hafta sonu Cumartesi günü İstanbul’da Piramid Sanat’ta Avukat Celal Ülgen, yazar Ümit Zileli ve benim katılımımızla yapılacak olan “Referandum Sonucu neler getirebilir?” başlıklı panel, ABD’li Türklerin yoğun olarak izledikleri bir siteden naklen yayınlanacak...  

WASHINGTON VE NEW JERSEY PANELLERİ
Washington’da ünlü National Press Club’de yapılan panelde önce Facetime’dan Balbay konuştu. Ardından ben Türkiye’nin adım adım hangi hatalara düşerek bu saçma ötesi yol ağzına sürüklendiğini anlattım. Şeriat propagandasını cezalandıran 163. maddenin 1990 ekseninde kaldırılması intiharından, solun inat ve ısrarla 1994 belediye seçimleri öncesi birleşmemesine kadar, sivil toplumun “biz hiçbir partiyi desteklemiyoruz” saçmalığından,  iş dünyasının “AK Parti bizi AB’ye sokacak” saftirikliğinden,  izlenilen edilgen siyaset yollarına kadar, her şeyi dile getirdim. Bir gün sonra Washington DC’den ayrılırken, Büyükelçiliğimizin önünde, işadamı Hüdai Yavalar ve American Turkish Society’nin Amerikalı heykeltraş Jeffrey Hall’a yaptırdıkları 2 metrelik etkileyici bronz Atatürk heykelini ziyaret ederek duygusal anlar yaşadık ve ardından kara yoluyla yeni hedefimize hareket ettik. New Jersey’deki buluşma noktamız Türk Ocağı idi ve yine coşkulu bir kalabalık vardı. Her iki günde de Gülgün Feyman başarıyla ekrandaki Balbay’ı, bizleri ve izleyicileri idare etti.

NEW YORK’TA SANAT VE SİYASET DURUMLARI!
Daha sonra New York’ta geçireceğim 4-5 güne geldi sıra. Graffiti sanatçısı, “Dünyanın en iyi artistiyim” lakaplı 40 yıllık arkadaşım Rene’nin evinde kaldım. Beni Brooklyn’e götüren Esra Öziskender’in sanal medya sayfası için benimle arabasının içinde yaptığı röportajı, şimdiye kadar 45 bine yakın insan izledi (Demek Türkler, umuda susamış olarak güzel sözler duymaya acıkmışlar!).
Çok önem verdiğim 20. yüzyıl başının ünlü sanatçısı Picabia’nın retrospektif sergisini New York Modern Sanat Müzesi’nde büyük keyifle gezdim. İtiraf edeyim, orada geçirdiğim 2-3 saat, Scope ve Armory Show sanat fuarlarından daha önemliydi benim açımdan. Ayrılmadan 2 gün önce ise sıra dev Columbia University’sinde verdiğim son konferansa geldi. Burada izleyicilerin yarısı Amerikalıydı ve İngilizce konuştum. Sorular ve tepkiler, Columbia’nın adına yaraşır düzeyde ve olgunluktaydı. Bu organizasyona yardım eden sorumlu dostumuz ise Yaman Erim’di. Konuşmamdan önce ve sonra Türk üniversite öğrencileriyle yakın temaslar yaptım. Son gecemde, New York’un başarılı Türk galerisi C24’teki açılışa katıldım ve böylece galeri sahipleri olan yakın dostlarım Maide ve Emre Kurttepeli ile, yine Türk ortakları Melih Doğan’ı görmüş oldum. Sonuçta yeni kalıcı dostluklar, tanışıklıklar ve umutlarla bir New York seyahati daha böylece kayıp gitti elimizden...

İKTİDAR KENDİ KENDİNİ “GÜVEN OYU” KAYBEDECEK DURUMA DÜŞTÜ!
Türkiye’ye ayak basar basmaz, hükümetin ve devletin illegal EVET baskısının uzantıları ile kuşatıldığımızı tekrar yaşamanın sıkıntısı vardı üstümde ve ...herkeste! İş dünyası bildiğiniz gibi, gerçekleri konuşmaktan korkan bir korkaklar grubu olarak ortada dolaşmaya devam ediyor. Mesela İstanbul Ticaret Odası Başkanı İbrahim Çağlar, EVET kampanyasını açıklarken  “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini iş dünyası olarak desteklediğimizi açıklamıştık. Şimdi de geleceğimizin teminatı gençlerimizin, aydınlık yarınlara yelken açabilmeleri için bu sistemi iyice özümsemelerini hedefliyoruz. Gençlerimiz bu sayede en doğru kararı kendileri verecektir” diyebiliyor. Soruyorum iş dünyasına: Size dünyanın en iyi CEO’su olarak bile tanıtılsa, Yönetim Kurulu ve Murakıplar Kurulu denetimi olmadan şirketinizin her zerresini ve tüm geleceğini tek bir insana emanet ediyor musunuz?? Tabii ki HAYIR! O zaman bunu tüm ülke için nasıl isteyebiliyorsunuz?
Cumhurbaşkanı ise, kendisi ve partisi için son derece tehlikeli bir söyleme girmiş: “15 Temmuz’un yanıtı, 16 Nisan’da verilecek” diyebiliyor. Peki bu mantıkla yarın sandıktan HAYIR çıkınca, AKP ve Cumhurbaşkanı, 15 Temmuzculara mı yenilmiş olacak? Böyle mantıksız ve dayanaksız bir saçmalık düşünülebilir mi?.... Bu tavırla iktidar 16 Nisan’ı, kendisi aleyhine sonuçlanacak dev bir güven oyu kaybına dönüştürmekle meşgul, ve aralarında hiç kimse, zirveye bu doğruları söyleyecek, bu ikazı yapacak yüreğe sahip değil.





4 Mart 2017 Cumartesi

BU GECE AMERİKA’YI ÇALKALAYAN YENİ KRİZ!

                    Trump-Rusya krizi, yeni bir Watergate'e mi dönüşüyor?
AĞIR RAHATSIZLIK VE ELEŞTİRİ HAKKI
Beş gündür Amerika’dayım. Dün gece Columbia Üniversitesi’ndeki konuşmama doğru yürürken, Broadway üstündeki kitapçının vitrininde bir kitap gözüme çarptı: “Şimdi Ne Yapıyoruz? Trump döneminde kendi Amerikan değerlerimizi nasıl koruyacağız?”. Konuşmama geç kalmamak için almaya vaktim olmadı ama kapakta tek bir yazar adı olmadığını gördüm. Belki 20 imzanın makaleleri vardı. Trump çalkantısı, tüm yeni kıtayı sarsmaya devam ediyor -en azından “ilerici” merkezlerinde... Evvelsi gece, Amerikan televizyonunda dikkatimi çeken şey, taze Başkan’a ağır eleştiriler getiren Amerikalı aktörlerin, yazarların, gazetecilerin rahatlığıydı. Siyahi aktris ve yorumcu Nancy Giles, “Trump sanki uyuşturucu almıştı, Siyahi Amerikalıları aşağılayacak şeyler söylüyordu. Küçük bir çocuk gibi anlamsız konuşuyordu” diyordu ekrandan. Aktör ve aktivist Rob Reiner ise konuyu daha ağır bir dille ele alıp “Neyse, hiç olmazsa okumayı başarabiliyor. O patolojik bir yalancı. Hiçbir zaman doğruları söylemiyor”. Onun ardından etnik politika uzmanı Profesör Christina Greer, eğitim bütçesinin kısılmasından dem vurup Trump’ın işine gelmeyen herkese hakaret etmesini hazmedemediğini söylüyordu. Onlardan önce ekrana Michael Moore çıkmıştı, onu duyamadım. Onun gibi ağzının kantarı bozuk bir kişinin neler dediğini düşünmek bile istemiyorum... ya da çok rahat tahmin ediyorum! Tüm bunları izlerken kendi kendime şunları soruyordum: Bu cümleleri bizde birileri canlı yayında Cumhurbaşkanı hakkında sarf etseler, kaç dakikada “birileri gelirdi, onları almaya”... Böyle bir demokratik ortamı izlerken neredeyse uzaylı filmi görüyormuş gibi olduğumu üzülerek tespit ettim.
Colombia Üniversitesi’nde yıllar sonra yaptığım 2. konuşmam çok güzel geçti. Salonda hem Amerikalılar, hem Türkler vardı. Türklerle, Türkiye’yi merak edenler arasındaki farkı gözeterek dengeli bir sunum yapmam lazımdı, ona dikkat ettim. Dolu dolu, iki buçuk saat ve ötesi... Bu seyahatte Washington ve New Jersey’in ardından üçüncü gerçekleştirdiğim konuşmaydı. Bizim ülkeyi ve bu gezimi bir sonraki yazımda değinmek üzere terk ediyorum. Konuya Trump ve ABD hattından devam ederek, öncelikle ABD’yi bugün/bu gece çalkalayan büyük krizden söz etmek istiyorum.

JEFF SESSIONS SKANDALI BU GECE AYYUKA ÇIKTI
Skandal şöyle patladı: Bugün, ABD’nin 8 Şubat’ta senatodan zar zor 52-47 oy farkıyla seçilerek ve ertesi gün yemin ederek görevine başlayan ABD Başsavcısı Jeff Sessions’ın, önceki dönemde senatörken Ruslarla ve Rusya’nın ABD Büyükelçisi Kislyak’la iki kere görüştüğü ve 10 Ocak’ta kendisine yapılan açık görüşmede de bunu sakladığı ortaya çıktı. O gün kameralar önünde demokrat senatör Al Franken’in açık doğrulama görüşmelerindeki sorularına cevaben “Ruslarla hiçbir görüşmem olmadı, dolayısıyla bu faaliyetlerden de haberim olmadı. Bu nedenle bu sorulara verecek cevabım yok” şeklinde yanıt vermişti. Hem de yemin altında! Alabama senatörü olan Sessions’ın geçmişindeki ırkçı ağır izler ve açık görüşmede Georgia’lı senatör John Lewis’in kendisi hakkında “ancak ülkenin bir kesiminin başsavcısı olabilir” diyerek en sert şekilde karşı çıkması, az farkla da olsa yeni makamına oturmasını engelleyememişti.

Amerika’nın en tutucu siyasilerinden biri olarak tanınan Sessions’un Trump-Rusya ilişkilerindeki görüşmeleri saklamış olması, ülkede şimdiden neredeyse Watergate tadında bir skandala ve çalkantıya neden oldu. Özellikle kendisinin başsavcı sıfatıyla Trump-Rusya ilişkilerine bakan üst makamı temsil etmesi de göz önünde bulundurulduğunda, Sessions’ın bu dosyayı artık derhal bırakması ve hatta istifa etmesi için büyük bir baskı oluştu ve şu anda gece olmasına rağmen bu gerginlik artmaya devam ediyor. Bu durumu ince ve uzun soluklu araştırmalarıyla ortaya çıkaran New York Times ve Washington Post muhabirleri şimdiden Watergate skandalı çapında, Carl Bernstein/Bob Woodward ikilisinin 1972’de ortaya çıkardıkları ve Nixon’un 1974 istifasıyla sonuçlanan büyük olayı hatırlatan bir gazetecilik başarısını yakalamış olabilirler. Özellikle dünyanın yakından izlediği gibi, Trump’ın özgür Amerikan basını ile yaşadığı ağır gerilim, bu faturanın düello ortamının göbeğinde hızla artmasına neden olabilir. Geçtiğimiz günlerde basını düşman olarak niteleyen Trump, bu sefer artan bir ivmeyle ciddi olarak köşeye sıkışabilir. Savunma olarak, Sessions’ın büyük ihtimalle “Senatör olarak rutin görüşmeler, bu sorunun kapsamında değerlendirilemez” kalkanının arkasına saklanacak olması konuşuluyor. Öte yandan Sessions’ın açık görüşme sorgusunda en net şekilde “kimseyle bir görüşmem olmadı” demesi de aleyhine ağırlık oluşturan bir faktör.

HAM KRİZİN OBAMA UZANTILARI
Uzantıları zaten aylardır gündemde olan ve bu gece boyut atlayan “kriz” bu yeni evresinde ilk gecesini yaşıyor ve henüz “çok ham”. Ama yine de geriye baktığımızda hatırlamamamız gereken birçok veri var: Seçim kampanyaları sırasında da yoğun olarak kokuları çıkmış olan Trump-Rusya ilişkileri üstüne FBI zaten bir soruşturma dosyası yürütüyor. Trump’ın kendisi ise, yöneltilen sorulara karşı sürekli olarak çelişkili yanıtlar verdi veya "Rusya ve Putin ile hiçbir ilişkim olmadı" dedi. Ama bir yandan da tersine aralarında güzel bir diyalog oluştuğunu da saklamadı. Şimdi Amerikan medyası birbirini tekzip eden bu yakın zamanlardaki  farklı yanıtları, ağır şekilde mercek altında alıyor ve bu faktör Trump’ı çok sıkıştırıyor. Trump’ın ve Putin’in yakın çevresinin birbirleriyle görüşmüş olabilecekleri ve bu konuda ayyuka çıkan her iz, şu anda Amerikan siyasetinde deprem yaratan fay hatları haline geldi. Çeşitli Avrupa ülkelerinden de Trump ve Putin ekiplerinin Avrupa’da da görüşmüş oldukları bilgileri, herşeyin üstüne dökülen ağır ve farklı bir sosu beraberinde getiriyor.

Krizin benim için en ilginç taraflarından biri, Beyaz Saray’ın olası bir kriz için bu konuda malzeme toplamış olması ve bu delilleri de bir soruşturma olması halinde, kullanılır şekilde saklaması. Bu da Obama’ya  karşı şu suçlamanın oluşmasına neden oluyor: “Sen bunları biliyordun da neden konunun üstüne koltuğunda otururken veya seçim öncesi gitmedin?”. Aslında bu noktada Obama'yı anlamak mümkün, çünkü rakip partinin adayını seçime 5 dakika kala doğrudan baltalıyor olmanın ve dolayısıyla “taraf” olarak seçime müdahil olmanın riski de hiç az değil. Ne derler? Bekara boşanmak kolay gelir! İşte onun gibi bir şeyler döndü belki Obama'nın kafasında...

TRUMP-PUTİN: SLOGAN BİLE AYNI!!
Bu arada Rusya ilişkileriyle ilgili soruşturmayı yalnız FBI değil, senato ve Temsilciler Meclisi de yürütüyor. Ancak onlar da güvenemedikleri halde şimdilik FBI’ın topladığı veriler üzerinden hareket ediyorlar. Amerikalılar şimdiden özgür basına teşekkürlerini sunmakla meşguller. Birilerinin kulakları çınlasın demeden geçemiyor insan.
Trump ve Putin arasındaki yalnız gri ilişkileri ve diyalogları değil, aynı zamanda benzerlikleri de konuşuluyor. Ortada dönen sözler “Mafya Devlet” merakı ve basını susturma arzusu... Trump’ın Rusya ve Rus Oligarklarla 30 yıllık geçmişinin araştırılması gündeme geliyor. 100 milyonlarca dolar gri paranın sirkülasyonundan ve herşeyin “para” olduğundan söz ediliyor. Hatta öne sürülen somut isimler de var. Bu arada sorulan sorulardan biri şu: Ya kazanan Hillary olsaydı ve buna benzer karanlık Rusya ilişkileri ortaya çıksaydı, Trump ve ekibi kim bilir “seçimimiz çaldılar!” diye yeri göğü nasıl inletirlerdi! Trump’ın dış ilişkiler sorumlularından Carter Page veya Ulusal Güvenlik’ten sorumlu Michael Flynn gibi yardımcılarının da Rusya ile temasları toptan ret etme merakları, şu anda Trump ve çevresinin aleyhine çalışıyor. Trump-Putin arasındaki bir başka benzerlik, sloganlarının bile aynı oluşu! Biri “Amerika’yı yeniden büyük yapacağım” diyor, diğeri de aynı şekilde “Rusya’yı yeniden büyük yapmak”tan söz ediyor!! Özellikle Rusya’da yaklaşan başkanlık seçimleri düşünüldüğünde çok ilginç bir durum! Öte yandan Putin’in Rus basınına “Artık Trump goygoyculuğuna son verin” demiş olması da, bu sessiz ilişkilerin daha abartılı şekilde ses getirmesine karşı bir önlem olarak görülüyor.

ABD seçimlerinin ardından Obama’nın 35 Rus diplomatını sınır dışı etmesi ve Rusya’nın da şaşırtıcı şekilde buna aynen karşılık vermeyeceğini söylemiş olması, Trump ekibinin kendilerine “bu konuyu büyütmeyelim,  nasıl olsa yeni Başkan göreve geldikten sonra durumu hızla düzeltiriz” demiş olmalarına bağlanıyor...
Krize Amerikan halkı tarafından bloglarda verilen tepkiler arasında, şimdiden Trump hakkında soruşturma ve hatta istifa, hatta ihanetten “hapis” talepleri var. “Ruslarla beraber seçimi çalmışlar” diye yer gök inliyor!

JIM HIMES: TRUMP SIKIYÖNETİM ORTAMINA GEÇMEK İÇİN....
Demokrat Connecticut senatörü Jim Himes’ın çok ilginç bir çıkışını da görmezden gelmek bizim için mümkün değil. Bakın kendisi neler söylüyor: “Gerçekleri saklamak ve otokratik bir iktidar olma yolunda ilerlemek için, Trump gerçeğin araştırılmasına karşı çıkacak ve bir sıkıyönetim ilan edebilmek için çeşitli terörist saldırıların arkasına sığınmak isteyecek -demedi demeyin!”. Bilmem bu kadarına şaşırdınız mı?

ÖZGÜR BASIN VE SİYASET TAM GAZ İLERLİYOR...
Beyaz Saray basın sekreteri Sean Spicer’ın pek inandırıcılığı olmayan sözlerle Sessions’ı her açıdan savunmaya çalışan demeçleri de şimdilik havanda su döverken, Amerikalılar, gerek kongrenin soruşturmalarıyla, gerekse basının ısrarlı sorguları ve araştırmalarıyla yakın zaman içinde gerçeğin su yüzüne çıkacağına inanıyorlar. Şu krizin ortasında, FBI’ın soruşturmalarına, gazetecilerin görevlerine devam edebilmesi, kimsenin “istifaya” zorlanmaması, hiçbir patronun sansür mekanizmasının çalıştırılmasını aklına dahi getirmemesi önemli veriler! Hem de çok önemli! “Amerika’da da Başkanlık sistemi var, ne farkı var?” diyen herkesin, bu krizin her zerresini mikroskopla takip etmesinde sayılamayacak kadar fayda var!    

22 Şubat 2017 Çarşamba

ATATÜRKÇÜLER KORKMAZ, EY YOBAZ GAFİLLER! | BEDRİ BAYKAM | 21.02.2017

Onlar hep böyleler: Hem hep mağdurlar ve acıklı hallerine ağlanmasını isterler, hem de... durmadan tehdit ve şiddete rücu ederek kendilerine biat etmeyen herkese lanet okuyarak dehşet saçmaya başlarlar.
Yobazlık asırlardır var. Yobazlık asırlardır en sahtekar şekilde dini kullanarak yakıyor, yıkıyor, insan öldürüyor, ağzından salyalar akarak kadınları taşlıyor, tecavüz ediyor... Din gibi yüce bir duyguyu kardeşlik ve yardımlaşma yaymak yerine kirli emelleri için kullanarak, bütün bu ağır suçları işleyen katil ve hırsızların küstahlığı, ne yazık ki alçaklıkları oranında artıyor.
Sevgili Müjdat Gezen’in başına gelenler, tüm Türkiye’nin her an içinde yaşatıldığı ateş çemberi ve şiddet sarmalının, nispeten ucuz atlatılmış dramatik bir vakası.

BU KAÇINCI ALÇAKLIK???
Geçmiş, yobazların sözde din uğruna işledikleri sayısız kıyımla, toplu cinayetlerle, ektikleri karanlık tohumlarla dolu.
Son yüzyılda da coğrafyamız fazlasıyla bunları yaşadı. Hep irili ufaklı alçaklıklar, insana ve Allah’a ihanetlerle yüklü bir vakalar dizini. Menemen’de Kubilay’a saldırıp kafasını kör testereyle kesenler de bunlar, Kahramanmaraş’ta aydın halkı acımasızca yakıp yıkanlar da onlar, Madımak’ta toplu ayin yapar gibi “işte bu cehennem ateşi” diyerek masum sanatçı ve yazarları canlı yakan da onlar, aydınlarımızı, gazetecilerimizi, can dostlarımızı kalleş cinayetlerde öldüren de onlar, oruç tutmayan veya bira içen gençlere saldıranlar da onlar... En sevdiğim yazar arkadaşlarımı yok edenler de onlar, bana arkadan saldırıp bıçaklayanlar da onlar, kadınlara her fırsatta şiddet ve tecavüzü reva gören de onlar...
Aynen IŞİD gibi, dinle hiçbir alakası olmayan, Müslümanlığı din kavramından çıkarıp ölüm ticareti haline dönüştürmeye çalışan terör örgütleri gibi, sapkın Ortaçağ fikirlerine boyun eğmeyen herkese en şeytani saldırıları hazırlayanlar da onlar...
Sanata tüküren-saldıranlar da onlar, Şan sinemasını yakanlar da onlar, heykellere saldıran, dinamitleyen de onlar, “barış” kelimesine katlanamayan da onlar...
Onların karşısında da hep dünyanın en güzel insanları: Genç Teğmen Kubilaylar, dünya iyisi Prof. Muammer Aksoylar, gazetecilik deyince akla gelen ilk isim olan Uğur Mumcular, dünya beyefendisi Ahmet Taner Kışlalılar, din konusunda baş edemedikleri Bahriye Üçoklar, Turan Dursunlar, Atatürk ışığını taşıyan Necip Hablemitoğulları ve daha niceleri...

YOBAZLAR MÜJDAT GEZEN’İ YILDIRABİLİR Mİ?
İki gün önce “onlar” yine iş başındaydı... Sanat dünyamızın yüz akı, halkın gururu, tiyatro ve mizahın efsanevi ustası Müjdat Gezen’in ve ekibinin eğitim verdiği sanat merkezini kundakladı ortaçağ yobazları. Sanat üretilen, içinden özgürlük fışkıran bir noktaya tabii ki tahammülleri olamayacaktı. Özgür düşünce, sanatsal yaratım ve evrensel dostluk, bunların maalesef düşman olarak yetiştirildikleri içi boş birer kavramdan ibaret. Bilinçaltında kıskandıkları büyük aydınlara ve eserlerine saldırarak kendi yobaz karanlık alanlarını korumuş oluyorlardı sanki. Yaratılmaya çalışılan ortam, malum. Basılan, tehdit edilen kitapçılar, yayıncılar, sokakta derdest edilen HAYIRcı gençler, hissettirilmek istenen ağır baskı ortamı, her an tutuklanan milletvekilleri, her sabah yeni operasyonlarda onlarca OHAL gözaltısı, devlet katının tarafsızlığı hiçe sayılarak sürdürülen açık referandum propagandaları... Çaresizlik içinde, bunların yardımıyla 16 Nisan’da sopayla sonuç almaya çalışan bir anlayış!
Müjdat Gezen, bu ülkede her yaştan insanın gönlünde, kalbinde, ruhu ve beyninde taht kurmuş bir cesur yürek. İşin en acıklı tarafı, kendileri ödlek ve genelde yüzsüz, içi boş birer insan müsveddesi olan bu alçaklar, yaptıkları affedilmez kundaklama eylemiyle Müjdat Gezen’i korkutabileceklerini, durdurabileceklerini sandılar! Allah sizi inandırsın, ne yaptıklarından bu kadar habersizler! Bir Atatürkçü’yü korkutmalarının mümkün olmadığını bile bilemeyecek kadar cahiller. Herkesi kendileri gibi arkadan vuran birer alçak sanıyorlar. Beyinlerinin çapı ancak bu kadar.
Müjdat Gezen, asırlar boyu hatırlanacak dev bir insan. Onunla yobazların tümü gelse baş edemez. Müjdat’ın dediği gibi, onlar belki bizim göğsümüzü siper ettiğimiz Cumhuriyet’e saldırırken bizi fizik olarak yok edebilirler, ancak hiçbir zaman sanat eserlerini, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e olan bağlılığımızı yok edemezler. Aslında içinde yüzdükleri boşluk dehşet verici...

ATATÜRKÇÜLER BÖLÜNMEZ, SARSILMAZ, YOLUNDAN DÖNMEZ!
Müjdat “dünyanın belki ilk parasız özel okulunu” açmış. Dünyanın en bonkör, en gönlü zengin, en sevecen, en dost canlısı insanlarından biri. Onunla, Ferhan Şensoy’la, Genco Erkal’la, Ataol Behramoğlu’yla, Orhan Aydın’la, Rutkay Aziz’le, Uğur Dündar’la, Soner Yalçın’la, Yılmaz Özdil’le, geçmişte hapiste demokrasi nöbeti tutmuş Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, şimdi tutan Musa Kart’la, Turhan Günay’la, rahmetli Tarık Akan’la, İlhan ve Turhan Selçuk’la ve onca diğer sayısız değerli sanatçı dostumuzla arkadaş olmak, beraber nefes almak, hayatımın en büyük güç kaynaklarından ve gururlarından biri... Benim için de, tüm Atatürkçü, aydın, yurtsever insanlarımız için de... Herkes şunu bilsin ki, biz kararlı ve sağlam bir bütünüz. Korkutulamayız, bölünemeyiz, sarsılamayız... Dost-düşman, hiç kimse bunu aklından çıkarmasın...
Merak ediyorum: Failler bulunacak mı? Yoksa mesela Fenerbahçe otobüsünü kurşunlayan alçaklar gibi araziye karışıp alçak eylemleri yanlarına kar mı kalacak? Bu eylemi planlayan ve azmettirenler ortaya çıkacak m? Yine merak ediyorum, bu kundaklamanın faillerinin ortaya çıkması için kimler gerçekten sabahtan gece yarısına tam gün çalışıp didinecek, kimler -demeç verseler bile-umursamama sendromuna kapılacaklar??

YANDAŞLARA AYRI HUKUK MU VAR?
Mesela Müjdat Gezen’i, Yılmaz Özdil’i, gururumuz Atatürkçüleri durmadan hedef gösteren Akit, olayın ardından  “P.....nk Müjdat’a büyük şok!” manşeti atarken, hiçbir savcı anında buna dava açmıyorsa, sormamız lazım: yandaşların artık doğrudan ayrı hukukları mı var? Emniyet, doğrudan hedef haline getirilen noktalara, önceden önlem alacak mı, yoksa seyir mi edecek akışı? İş işten geçtikten sonra alınan önlemler pek bir işe yaramıyor da...
Bir detay haber gözüme takıldı bütün bunların ortasında: İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 700  bekçi göreve alacakmış. Bunları nasıl seçeceksiniz? Şartnameyi okudum, güzel ve mantıklı yazılmış; ama nihai sonucu merak ediyorum. Bunlar arasında tesadüfen Alevi olacak mı? Tesadüfen solcular, Atatürkçüler olacak mı? Bu işi alacağınız bekçilerin siyasi ve dini görüşü tesadüfen Türk halkının içinden kaşıkla alınmış temsili bir kesit mi olacak yoksa hepsi “tek tip” mi olacak? Hani hep şikayet ederdiniz ya, “insanlar görüşüne, kıyafetine göre fişleniyor!” diye, sizler kimseyi fişlemezsiniz değil mi? Umarım bu konularda toplumu rahatlatırsınız...

Gö-re-ceğizzz derdi eski bir sevgilim, otuz yıl öncesinden... Gö-re-ce-ğizz!! Yaşayarak göreceğiz sevgili Odatv ciler...