19 Ekim 2015 Pazartesi

Bedri Baykam | UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri Başkanı seçildi‏ / Press Bulletin | UNESCO-IAA/AIAP 18th World General Assembly, Pilsen/Czech Republic

ULUSLARARASI PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ
TÜRKİYE KOMİTESİ BAŞKANI
BEDRİ BAYKAM
UNESCO-IAA/AIAP DÜNYA BAŞKANI SEÇİLDİ.

-18.10.2015-Pilsen/Çek Cumhuriyeti-


UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri (International Association of Art) 18. Genel Kurulu 14-18 Ekim 2015 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti’nde Pilsen’de düzenlendi.

25 ülkenin katılımıyla gerçekleşen UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri Genel Kurulu’nda 2015-2019 Dönemi Yönetim Kurulu ve Dünya Başkanı seçimi dün yapıldı. Türkiye Komitesi, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Başkanı Bedri Baykam, dört yıl için UNESCO-IAA/AIAP Dünya Başkanı seçildi.

Fransa delegesi Anne Pourny ikinci başkanlık görevini, Porto Riko delegesi Marta Mabel Perez saymanlık görevini üstlendi. Asya-Pasifik Koordinatörü Güney Kore delegesi Cho Kang Hoon, Avrupa Koordinatörü Slovakya delegesi Pavol Kral, Latin Amerika Koordinatörü Meksika delegesi Dolores Ortiz, Afrika Koordinatörü Gana delegesi Franklyn King Glover olarak belirlendi. Diğer Yönetim Kurulu Üyeleri: Katarina Jönsson Norling (İsveç), Maria Moroz (Polonya), Christos Symeonides (Kıbrıs), Ryoji Ikeda (Japonya).

Genel Kurul’da ayrıca Onursal Başkan ünvanı 2011-2015 Dönem Başkanı Rosa-Maria Burillo ve Yönetim Kurulu eski Üyesi İsveç delegesi Anders Liden’e; Onursal Danışman ünvanı ise 2011-2015 Dönem İkinci Başkanı Norveç delegesi Grete Marstein, Asya-Pasifik Koordinatörü Japon delegesi Kaan İrie ve Afrika Koordinatörü Anton Loubser’e verildi.

Seçimden sonra Bedri Baykam başkanlığında devam eden Genel Kurul’a sanatçı haklarını ve sanatçının yaşam koşullarını savunan 5 önerge sunuldu ve kabul edildi. Bunların en ilginçlerinden biri, kamuya açık alanda sergilenen sanat eserlerinin teşhirinden, görsel sanatçıların da aynen eserleri radyoda çalınan müzisyenler gibi bir maddi karşılık almalarını öngören sunumdu.

1948 yılında gerçekleşen 3. UNESCO Genel Kurulu’nda sanatçıların hangi açılardan UNESCO’nun amaçları doğrultusunda yol alabileceğine ve karşılarına çıkan politik, sosyal ve ekonomik engellerin neler olduğuna dair sunulan öneriyi takiben, 1952 yılında ünlü İtalyan sanatçı Gino Severini başkanlığında düzenlenen Uluslararası Konferans ile sanatçıların çalışma koşulları ve özgürlük alanlarının genişletilmesi konuları daha da detaylı olarak gündeme getirildi. Venedik’te 23 Hükümet ve 19 ülkeden 48 dernek bu yapıyı taşıyacak bir uluslararası ressam ve heykeltraşı bir araya getirecek bir oluşumu, Paris’te UNESCO binasında açtılar. 1954’te, yine Venedik’te, tüm kuruluş çalışmalarını tamamlayan oluşum, 18 ülkenin delegasyonlu katılımı, 22 ek ülkenin de dışarıdan gözlemci olarak yer alışlarıyla açıldı. Aralarında Geoges Braque, Joan Miro, Hans Hartung, Andre Masson, Laurencin, Victor Vasarely, Henry Moore, Cesar, Calder ve Soto gibi sanatçıların başından beri üyesi olup destek verdikleri oluşum, o günden itibaren UNESCO’nun doğrudan partneri olan uluslararası sivil toplum kuruluşlarından biri olarak faaliyet gösteriyor. Dünyanın değişik yerlerinde sürekli olarak sanatçı hakları ve ifade özgürlüğünün korunması doğrultusunda çalışmalar yapan IAA/AIAP’ın Genel Merkezi Paris’te UNESCO binasında yer almaya devam ediyor.

Baykam, UPSD’nin 1989-90’da kuruluşunu gerçekleştiren ilk yönetim kurulunda yer aldıktan sonra, 2006 yılında UPSD’nin Başkanlığına seçildi ve o tarihten beri bu görevini sürdürüyor. Sanatçı aynı zamanda daha önceki dönemde de UNESCO-IAA/AIAP Avrupa ve Dünya Yönetim Kurulu’nda yer aldı. 2011 yılında Guadalajara/Meksika’da düzenlenen 17. Dünya Genel Kurulu’nda Türkiye Komitesi adına verdiği önergenin oybirliğiyle kabul edilmesiyle, Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan Dünya Sanat Günü olarak kabul edildi ve 4 senedir kutlanıyor. 2015’te de yine 40’ı aşkın ülkede ve Türkiye’nin bir çok noktasında kutlandı.

----------------------------------------------------------------------------------------------------


AIAP-IAA, UNESCO - 1, rue Miollis 75015 Paris – France
t. 33 (1) 45 68 44 54 www.aiap-iaa.org iaa.aiap@gmail.com
President’s Office: Macka Demokrasi Parki, Sanatci Islikleri 34398 Sisli/Istanbul-Turkey
t. +90 (212) 2973120 m. +90 (532) 6035580



THE INTERNATIONAL ASSOCIATIONS OF ART
UNESCO-IAA/AIAP 18th WORLD GENERAL ASSEMBLY
WAS HELD IN PILSEN, CZECH REPUBLIC AND
THE TURKISH NATIONAL COMMITTEE (UPSD) PRESIDENT
BEDRİ BAYKAM HAS BEEN ELECTED AS THE WORLD PRESIDENT.
ALSO, IN THE EUROPEAN GENERAL ASSEMBLY
WERNER SCHAUB, CHAIRMAN OF IGBK-GERMANY NATIONAL COMMITTEE,
HAS BEEN ELECTED AS THE EUROPEAN PRESIDENT
October 14-18, 2015

25 active delegations participated to the 18th World General Assembly of UNESCO-IAA/AIAP in Pilsen where several issues related to artist’s conditions were discussed and the new Executive Committee as well as the new President was elected.
On the 18 th of October, Bedri Baykam, President of the Turkish National Committee UPSD was elected as the new World President of UNESCO-IAA/AIAP for a term of four years in between 2015-2019.
The other elected members of the executive committee are Anne Pourny (France, Vice-President), Marta Mabel Perez (Puerto Rico, Treasurer), Cho Kang Hoon (South-Korea, Coordinator for Asia-Pacific), Pavol Kral (Slovakia, Coordinator for Europe), Dolores Ortiz (Mexico, Coordinator for Latin America), Franklyn King Glover (Ghana, Coordinator for African Countries), Katarina Jönsson Norling (Sweden), Maria Moroz (Poland), Christos Symeonides (Cyprus), Ryoji Ikeda (Japan).
The General Assembly also selected few other names to honor. Rosa Maria Burillo Velasco, the ex-President from Mexico and ex-executive Committee Member Anders Liden from Sweden were given the title of “Honorary President”.
Three other names, became Honorary Counselors. Those are, Grete Marstein (Norway, ex-Vice President), Kaan Irie (Japan, ex-Executive Committee Member), Anton Loubser (South Africa, ex- Coordinator for Africa).
As the General Assembly went on after the elections under the Presidency of Baykam, five new resolutions were accepted. Among them, the resolution proposed by Sweden, Norway, Denmark and Iceland, concerning the remuneration of artists whose work were exhibited in public spaces, raised a lot of interest.
Other important resolutions also passed, concentrating their efforts on the ‘rights of artists’, such as the one put forward by Slovakia “The Status of the Artist” or the one by Cyprus “Every artist has the right to belong to a legal artist’s organization”. Germany, Sweden and Mexico passed a resolution on the striking importance of art education, based on the book of Anne Bamford from 2004 (The Wow Factor). Another very interesting resolution was the one of Sweden, which asks all the National Committee to encourage in their countries all the cities that could join this program of giving shelter or a “Safe Haven” to visual artists and intellectuals at risk like the ICORN Residency Program supported by the Swedish Arts Council. All the Resolutions will be published at the IAA Web site: www.aiap-iaa.org


The European General Assembly was also held in Pilsen. The German delegate, chairman of IGBK, Werner Schaub was elected as the President and the other members of the Executive Committee were Anne Pourny (France), Maria Moroz (Poland), Francis Desiderio (Belgium), Elena Gryanova (Russia), Anders Werdelin (Denmark), Pontus Raud (Sweden).


WERNER SCHAUB
The new European President of UNESCO-IAA/AIAP Werner Schaub was born 1945 in Ortenau, Baden.
He is an artist and is engaged with various organisations related to the visual arts.
He is chairman and speaker of the Bundesverband Bildender Künstlerinnen und Künstler (www.bbk-bundesverband.de), chairman and speaker of the Internationale Gesellschaft der Bildenden Künste (www.igbk.de), and board member of the collecting society VG BILD-KUNST (www.bildkunst.de).
He also chairs the Heidelberger Forum für Kunst (www.heidelberger-forum-fuer-kunst.de) and is vice-president of the Akademie der Künste Rhein-Neckar (www.freie-akademie-rn.de).
From 2002 to 2008 Werner Schaub was president of the International Association of Art (IAA) Europe and since autumn 2015 he has been holding that office again.
He lives in Heidelberg, Germany.


IAA/AIAP's origins
The origins of IAA/AIAP (International Association of Art) can be traced to the Third General Conference of UNESCO, held at Beirut, Lebanon, in 1948. The Director-General was charged with enquiring into 'ways in which artists might serve the aims of UNESCO', and to discover what obstacles of a social, economic, or political order lay in the path of artists in the practice of their art. He was charged, too, with recommending measures by which artists working conditions could be improved and their freedom assured.
The UNESCO Conference, at its sixth session, in 1951, empowered the Director-General to organize an International Conference of artists to study the actual conditions of artists’ freedom in various countries and to enquire into the means to associate them more closely with UNESCO’s work. Accordingly, in 1952, at a conference of artists held in Venice, 23 governments and 48 associations of artists in 19 countries, declared themselves in favor of the formation of an international association of painters, sculptors and engravers. A provisional council was formed under the chairmanship of Gino Severini (Italy), and a secretariat was opened in UNESCO House in Paris.
In 1954, in Venice, the General Assembly of the fully constituted Association was summoned for the first time and declared the basic aims of IAA/AIAP. At this first Assembly, 18 countries (with National Committees already formed) took part, with observers from another 22 countries. Artists like Miro, Braque, Delaunay, Pasmore, Hartung, Laurencin, Matta, Lurçat, Masson, Vasarely, Moore, Soto, Cesar, Calder, and many others left their print at IAA/AIAP.
Since its creation, UNESCO gave to IAA/AIAP the status of UNESCO partnership NGO with the status of consultative Association. The headquarters of IAA/AIAP are at the UNESCO Building in Paris.


BEDRİ BAYKAM
The new World President of UNESCO–IAA/AIAP, Bedri Baykam was born in 1957 in Ankara, Turkey. He studied at the Sorbonne University in Paris between 1975-1980 and got his MBA. He later studied painting and filmmaking at the California College of Art and Crafts between 1980-1984. He has had 134 solo-shows and has participated in several group shows. He has 26 published books and is one of the big defenders of secularism and democracy in Turkey.
He survived a terrorist attack in 2011 by Islamic fundamentalists after having been stabbed after a press conference, about a sculpture/monument in danger.
He had been defending “the Monument of Humanity” of sculptor Mehmet Aksoy that was under the threat of Turkey’s Prime Minister Erdoğan. In spite of resolutions from IAA/AIAP World and Europe, that monument in Kars has been destroyed with the orders of the ex-Turkish Prime Minister.
One of the founders of the Turkish National Committee (UPSD) in 1989, Baykam has been the President of UPSD since 2006. He was an executive Committee member in the previous term both for IAA/Europe and IAA/World.
He also had instigated the World Art Day (WAD) in Guadalajara/Mexico at the 17th General Assembly in 2011, after the resolution of Turkey that he presented was unanimously accepted by the General Assembly. Since that day, the 15th of April, the birthday of Leonardo da Vinci, has been celebrated as World Art Day. This year around 40 nations celebrated were around the world.
Baykam writes for the renowned Turkish daily Cumhuriyet. He has an art Center in Istanbul, Piramid Sanat.
For more information: www.bedribaykam.com


UPSD
UNESCO-IAA/AIAP
TURKISH NATIONAL COMMITTEE

OFFICE OF THE PRESIDENT

14 Ekim 2015 Çarşamba

AĞLIYORUM... / BEDRİ BAYKAM / 13 Ekim 2015 tarihli makalesi..

KİMSİNİZ SİZ?

Katliam,Atatürk ve İnönü’nün defalarca Ankara’ya gidip geldiği, vagonlarından halkı selamladığı o tarihi garın önünde yapılıyor. Aynı alçaklarmühendisveya askeri stratejist gibi keşifler yaparak o melun planlar üstünde çalışıyorlar. Hedefleri yeri, bombanın teknik özelliklerini ve zamanlamayı en çok insan öldürmek üzere optimum noktaya taşımak...
Bu alçaklara sesleniyorum: Ankara katliamında bulgular şimdilik IŞİD’i işaret ediyor. Zatenhaftalardır daPKK ile uğraşıyoruz. Ben“alçaklara sesleniyorum” derken, hepsine birden hitap ediyorum, örgüt adı benim için ikincil...
Kimsiniz siz? Kim yetiştirdi sizi? Hiç mi anne sevgisi almadınız? Hiç mi aşık olmadınız?Beyninizikimler yıkadı? Kim sizi huriler masalına inandırdı? Kim size tanımadığınız insanlara pusu kurmayı öğretti? Kim sizekimyadersi verir gibien garantili ölüm saçmanın yollarını sundu?Kim sizi emperyalist planların maşasıolmaya ikna etti?Hiç mi ölüm acısı yaşayan ve teselli ettiğiniz bir dostunuz olmadı?Yok etmeye hazırlandığınız insanların da bir kardeşi, bir çocuğu,annesi babası olduğunu hiç mi umursamadınız? Hiç mi hasta ziyaretine gitmediniz? Doktorların, hemşirelerin bir insanı ayağa kaldırmak için harcadıkları çabayı hiç mi görmediniz?Kim size bu ırk, din, mezhep ayrılıklarının ölümcül şifrelerini damardan verdi? Nasıl bir iştahla ezberlediniz bu soysuz dersleri? Bu kadar mı kişiliksizsiniz? Yoksa ailenizde bile kin ortamında mı büyüdünüz? Sizi de mi birileri falakaya yatırarak ciğerlerinizi şiddet, husumet ve pislikle doldurdu? Yoksa cennet vaatlerine iki somun ekmek eklendi diye mi sattınız ruhunuzu? Sizi öbür ırk veya mezhebin şeytani olduğuna mı inandırdılar?Yada bir ortaçağ lideri sizin ayrı bir ırk olarak ayrı topraklar da yaşamanız gerektiğine mi sizi ikna etti?Terör hammaddesi olarak nasıl kullandınız? Bu alçaklar kurdukları çetelerin kaymağını yerken sizi ölüme itildiğinizi hiç mi farketmediniz? Sizi bir tabanca kadar bile değerli görmeyen alçaklarınoyuncağı ve kurbanı olmak bu kadar ucuz mu? Allah’ın size verdiği beyni azıcık kullanmak, “kim beni enayi yerine koyuyor” demek bu kadar zor mu? Henüz sizi o sahte söylemlerle kurbanlık koyun gibi öne sürme vakitleri gelmediyse, son 3 günde o dehşet tablolarını izlerken neler düşündünüz? “İnşallah yakında sıra bana gelir de, bir bu kadar felaketi de ben dağıtırım ortalığa, tam cennetlik olurum” mu dediniz?
POLİS ŞİDDETİ-HÜKÜMET ZAAFLARI
Sizler, patlamanın ardından yaralı ve mağdurların ortasına gaz ve şiddetle dalıp bir de üstüne o düşman gördüğünüz kitleye dayak atmaya çalışan polisler... Kim bu emri verdi size?O anda insanlara yardıma koşmak yerine, yüreğiniz, beyniniz nasıl elverdi,saçmalığı uygulamaya?
Ve siz, bu ülkeyi hala yönettiklerine bizi inandırmaya çalışan büyük lider kadromuz, IŞİD militanlarını onca zamandır nasıl koruduğunuzun, nasıl beslediğinizin, nasıl müsamaha gösterdiğinizin farkında değil miyiz sanıyorsunuz?Adamlar Türkiye’de örgütlerinin konfeksiyonunusatıyor, bayrak dağıtıyor, dergi çıkarıyor ve gözünüzün önünde haber vere vere başkentinizi bombalıyorve siz hala istihbarattan söz ediyorsunuz, öyle mi?Hangi gün gerçek anlamda “din kardeşlerinizi” terörist olarak görmeyi başardınız, ister Türkiye’de ister Ortadoğu’da? Hizbullahçıları hapislerden çıkarıp ortalığa salan sizler değil miydiniz?MGK’da, gündeme alınan tehlikeler arasından “irtica”yı çıkartan sizler değil misiniz? Umarım şu olaydan sonra Kılıçdaroğlu ve Demirtaş’ın gösterdiği yapıcı tavırdan biraz ders alırsınız!
AZİZ SANCAR DA AĞLATTI

Hep kahrolmaktan, içimizin parçalanmasından ağlayacak değiliz ya! Kimya Nobeli’ni kazanan Aziz Sancar da bizi ağlatmayı başardı. Önce o güzel haberle duygulandık.ArkasındanAtatürk’lü Türk bayrağı ve ailesi ile fotoğrafını gördük, gözümüz yaşardı. Sonra o inanılmaz hikayesini okuyup ağladık. Sancar’ın başarısı, Cumhuriyet aydınlanmasının, Köy Enstitüleri’nin, doğrudanKemalizm’in başarısı. Hala atama bekleyen sevgili öğretmenlerimizin başarısı!Nasıl diken diken olmuştur malum liboşların tüyleri bu cümleyi okuyunca, değil mi?Ülkesini bayrağını seven, bu kadar mütevazi insan dünyada zor bulursunuz!Hala eline geçen her parayla, yaşadığı ChapelHill’deTürk doktora öğrencilerine orman içinde nefis bir yurt imkanı sunuyor. Hafta sonu Hürriyet’te yayınlanan röportajını muhakkak okuyun.İşte şimdi tam o cümleyi kullanma zamanı: Türkiye seninle gurur duyuyor aziz Aziz!

6 Ekim 2015 Salı

“KULLANMA KILAVUZU” VEYA SANAT TARİHİ SAPTIRMALARI | Bedri Baykam | 6 Ekim 2015 tarihli makalesi..

KISACA AHMET HAKAN REZALETİ
Siyasi gündemden zaman kaldığında sanatsal yazılarımı bu sütunda daha önce çok yayınladım. Bugün yine bu hakkımı kullanarak yeni yayınlanan “Kullanma Kılavuzu: Türkiye’de Çağdaş Sanat 1975-2015” kitabının bir eleştirisini yapacağım.
Normalde, Ahmet Hakan’a yapılan saldırı hakkında görüşlerimi beklerdiniz. İşin aslında ise, aradan bir haftaya yakın zaman geçtikten sonra, sosyal medyada fazlasıyla gündeme getirdiklerim dışında burada yeni eklenebilecek bir şey yok. Hedef gösteren zirve belli, emri çıkartanlar belli, uygulayan AKP’liler da zaten ortaya çıktı. Burası sözün bittiği yer olduğu için, zaten bildiklerinizi anlatarak tekrara düşmek istemiyorum. Tek ekleyeceğim, umarım Hürriyet geçmişte yaptığı kendi kanadını kırma operasyonlarındaki suçunu anlar ve gereksiz yere kadrosundan çıkardığı yazarlarını geri kazanamasa da, mesela Tufan Türenç gibi hala ekibinin parçası olan değerli bir isme umarım tekrar sütunlarını açar. Çünkü baskıya ödün vererek bir yere varamayacaklarını artık anlamaları şart. Tam tersine verdikleri her ödün, kendilerine tahammülsüzlük olarak geri dönüyor! İlk gece hastanede gidip görebildiğim Ahmet Hakan’a ve tüm basınımıza geçmiş olsun!


SANAT TARİHİNİ KAFASINA GÖRE YAZMAK...
Gelelim bugünkü ana konumuz olan sanat tarihi yazımının uğradığı saptırmalara. Önceki yıllarda, bu sütunda, çağdaş sanat tarihimizi saptırdığına inandığım iki kitabı aynı yazımda eleştirmiştim. Biri Art-İst’in çıkardığı “Türkiye’de Çağdaş Sanat: Kullanma Kılavuzu 1986-2006” adlı Halil Altındere ve Süreyyya Evren’in çıkardığı yayın, diğeri de Garanti Bankası’nın sponsor olduğu ve Transglobe adlı yayıncının çıkardığı “Unleashed” adlı kitaptı. Sanat tarihi yazmak dev bir sorumluluk. Altındere, ısrarla “Çağdaş Sanat” yerine “Güncel Sanat”ı kullanıp çağdaş sanatı 80’lerin başından itibaren geliştirmiş isimlerle aralarında sahte bir statü farkı yaratmaya çalışıyor. İşin özünde dünyada “güncel sanat” gibi uydurma bir deyim varolmadığı için, İngilizce kullanılan başlık “Contemporary Art”. Şimdi Altındere, aynı kitabı ikinci kere, benimkiler de dahil olmak üzere, tüm bu eleştiriler ışığında çıkarıyor sandım. Sözde tek fark, bu sefer 1986-2006 arasını değil, 1975-2015 arasını kapsaması. İyi de ikinci ciltteki sanatçıların yarısı ilk ciltte var, ama ilk kitapta yer alan 26 isim yeni kitapta yok! Yani mesela Haluk Akakçe, Nancy Atakan, Hüseyin Çağlayan, Aydan Murtezaoğlu, Bülent Şangar, Hakan Onur arada elenmişler! Yani aradan geçen 10 yılda değerlerini toptan kaybetmişler, öyle mi? Bu kadar “olsa da olur, olmasa da olur” sanatçılar idi iseler ilk kitaba neden konuldular? Veya güncelliklerini mi kaybettiler?? Hangi kritere göre? Öte yandan 50 adet sanatçı, her iki kitapta var! Demek onlar assolist oluyor. Aralarında Halil Altındere dışında Erdağ Aksel, Nevin Aladağ, Vahap Avşar, Aslı Çavuşoğlu, Cengiz Çekil, Leyla Gediz, Genco Gülan, Gülsüm Karamustafa, Şükran Moral, Ferhat Özgür, Serkan Özkaya, Şener Özmen, Sarkis, Serhat Kiraz gibi isimler var. Sağolsunlar, ilk kitapta olmayan ama ikinci kitapta olan 51 sanatçı arasında ben de varım, rahmetli arkadaşım Hüseyin B. Alptekin de! Ama seçimler öyle yapılmış ki neredeyse, yalnız multi-medya ve kavramsal sanat yapan sanatçılar seçilmiş. Sorun yok, isteyen öyle bir kitabı da çıkarabilir. Ama o zaman adı “Türkiye’de Multi-Media/Kavramsal Sanat” olur, hatta o zaman bile sonuna “...’tan bir kesit” diye belirtmek gerekir (“Güncel Sanat” bulvarı üstünden giderek iz bırakmaya çalışanların çoğunluğu ilginç bir şekilde Kürt sorununa tek yanlı bakanlar, Ermeni soykırımı propagandistleri veya anti-Kemalist sanatçılar. Bu da gelecek için ayrı bir araştırma konusu olarak kalsın). “Çağdaş Sanat” diye bir kitap çıkarıp içine Adnan Çoker, Özdemir Altan, Devrim Erbil, Halil Akdeniz, Komet, Koray Ariş, Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Yusuf Taktak, Mustafa Horasan, Hale Arpacıoğlu, Tomur Atagök, Mehmet Aksoy, Mehmet Güleryüz, Bubi, Mustafa Ata, Ömer Uluç, Hüsamettin Koçan, Haluk Akakçe, İrfan Önürmen, Denizhan Özer, Canan Tolon, Ahmet Oran, Esat Tekand, Ekrem Yalçındağ, Suat Akdemir, Bahri Genç, Ergin İnan, Kemal Seyhan, Server Demirtaş, Murat Germen, Mithat Şen, Sıtkı Kösemen, Ansen gibi buraya sığdıramayacağımız bir çok ismi koymamak, tarihi saptırmaktan başka bir şey değildir. Sanat dünyasının içinde olmayanların bazen anlayamayacağı sert ayrımlar vardır. Tual resmini ve sanatçılarını, düşman görecek kadar at gözlüğüyle bakmak, çağdaş bir insana yakışmayacağı gibi, “güncel” bir sanatçıya hiç mi hiç yakışmaz... Bu ilkel tavrı yabancı müzelerde gösterseler, alay konusu olurlar.
Belki hatırlarsınız, bu ülkede 80’li yıllarda, figür resmi ve soyutçular arasında traji-komik çağdışı bir kavga olmuş, konu dönemin gazetelerinin birinci sayfasına kadar taşmıştı. Şimdi ne ilginçtir ki, çağdaş tual sanatçılarına saldıran akademik figür sanatçılarla aynı hiddetiyle kavramsalcılar, multi-medyacılar da yine aynı hedefi reddederek çağdaş tual resmi yapan sanatçıları küçümsüyor veya yok sayıyorlar. Sonuçta şimdi bu kitaplarda tual resimleri de var mı? Var. Ama kesinlikle araya azıcık serpiştirilmişler. Yani en azından ana hattı tual resmi olan sanatçılar “seçilememiş”... Bu arada bir parantez daha açalım: Bu kavramsal ağırlıklı kitapta, eserler ve sanatçıların genel düşünce yapıları hakkında, sanatseverlere sunulmuş hiç bir veri yok. Yani sırf sanatçı isimleri ve eser görselleri var. Ama “bilgi” yok! Kavramsal sanatın tüm kavramları da birer sır olarak herhalde kitabın cildine gömülmüş!


SANAT TARİHİ, NASIL ÜRETİLİR, NASIL ÜRETİLMEZ!
Sevgili Halil Altındere, eski bir genç dostum. Sanat kariyerinin başında çok paylaşımlarımız olmuştur. Kendisine son hatırlatmam şu: Saydığımız mahsurların ötesinde, elenen veya yok sayılan sanatçılara üstünlük sağlamak için mi bu yayını çıkarıyor sorusu gündeme gelir. Hele kitabın adı bu kadar iddialı ve geniş kapsamlıysa... Sanat tarihi ürettiğini iddia eden bir insan, kişisel duygularını, cinsel tercihlerini, kişisel kızgınlık veya polemik tortularını, siyasal tercihlerini devreye kesinlikle sokamaz! Sanat tarihsel genel bir kitap, ırk, din ve ideoloji üstüne kendi kurulum mantığını inşa edemez. Bunun adı ırkçılık veya faşizm olur. Ama biri isterse “Kürt sanatçılar” veya “mavi saçlı sanatçılar” kitabı çıkartabilir, bu ayrı bir konu, özgür bir alan olur.
İnsanın kişisel kompleks, hırs, ihtiras ve gözü kararmışlıklarla girişeceği en son iştir sanat tarihi yazımı. Keşke, “Sevdiğim kavramsal sanatçılardan bir kesit” deseydi de, herkes rahat etseydi!


Burada diğer bir odaklanacak konu şu: Eleştirdiğim kitap çok şık bir yayın. Yani insanların ciddiye almaları için her şey mevcut. Ama içerik, bu sunum kalitesini ve de kitabın adını taşımaktan uzak. Aklıma geçenlerde izlediğim yabancı bir bilimsel program geldi: “Zihin Oyunları”. Sokakta durdurulan insanlar, kravatlı-takım elbiseli şık mikrofonlu sunucular, kendilerine hangi palavrayı anlatırsa anlatsın, onların karşısında ezilip bu deneyde her veriye inanıyorlardı. Herhalde bu kitap da, aynı mantıkla, sunum makyajıyla, içeriğin tutarsızlık ve affedilmez yönlendiriciliklerle dolu kargaşasını örtmeye çalışıyor.


Bir çift sözüm de kitaba imza atan ve ciddi birer isim olan yazarlara. Aradan 10 yıl geçmiş, kimi yazarların aynı yazıları konulmuş kitabın sözde gelişmiş yeni versiyonuna. Ama yeni yazı vermiş olanlar bile, bu yanlı seçimlere aracılık edip kendi güvenilirliklerini ateşe atmış.


Evet, her kitap, herkesi mutlu edemez. Ama burada abartılı bir tarihsel suiistimal söz konusu. Mesela
Hasan Bülent Kahraman’ın Aksanat’tan 2013’de çıkan “Türkiye’de Çağdaş Sanat” kitabının, çok daha objektif ve kapsamlı bir alan temsil ettiğini düşünüyorum. Altındere ve Süreyyya Evren, bu kitabı yakından inceleyerek, hiç bir klikin baskı veya tahakkümüne düşmeden, kuşaklar arası geçiş ve etkileşim alanlarına özen göstererek, Türk sanatının geçmişini ve uluslararası ilişkilerini de gözeterek , objektif bir kitap nasıl hazırlanır görsünler. Yoksa her kitapta herkes, eleştirecek noktalar veya eksikler bulabilir. Ama doğru ana hatları da kimse inkar edemez.


Sonuç mu? Tarihle çok yakından ilgilenmelisiniz. Ama devamlı şüpheci kalarak! Yoksa bu örneklerde olduğu gibi faka basarsınız. “Türk Çağdaş Sanatı”nı da öğreneceğiniz kitap, maalesef bu “Kılavuz” değil. Ortaya konan emeğe rağmen kitap, “Türk Çağdaş Sanatı”nı temsil etme yetkisinden tamamen uzak. Bu olgu, beni üzdü. Yadsınamayacak düzeyde polemikler getirecek olması da, kaçınılmaz bir sonuç...


29 Eylül 2015 Salı

İSMET İNÖNÜ’NÜN ÖNEMİNİ KAVRAMAK... | BEDRİ BAYKAM | 29 Eylül 2015 tarihli makalesi..

Hani şu 1 Kasım seçimlerinde korumaya çalıştığımız kolu kanadı kırık demokrasimizden kalıntılar var ya! Hani şu her gün sinsi hamlelerle yok edilmeye çalışılan demokrasimiz? İşte o demokrasimizin tüm köklerini, bu Cumhuriyet’e ve büyük kurucusuna borçlu olduğumuzu biliyoruz.
Ama bir isim daha var... O, demokrasinin tüm gelenekleriyle yerleşmesi için kitapta ne yazıyorsa uygulamış, Atatürk’ün 15 yıla yakın bir süre fiilen Başvekilliğini yapmış olan “ahiret” kardeşi İsmet İnönü. Seçimlere bir ay kala, bayram günlerinin yarattığı göreceli boşluktan istifade ederek, onun hikayesini özetle sizlerle paylaşmak istedim. Siyasi hayatımızda seviyesiz şekilde yerleştirilmeye çalışılan bir yaklaşım var. O da Atatürk’e diş geçiremedikleri her yerde, oklarını İnönü’ye çevirmeleridir. Bu tavırları bölücü, yobaz veya 2. Cumhuriyetçi kadrolardan görmemiz normal ama kendisini sosyal demokrat olarak tanımlayıp hatta CHP kadrolarında yeri olan kimi insanların da bu rüzgarlardan beslenmeleri, CHP tarih ve kültürünü tanımamaktan başka bir şey olamaz. Bu nedenle, özellikle Lozan veya İnönü’nün yıldönümü gündemde olmadan bu hatırlatmaları yapmak istedim.

SAVAŞ KAHRAMANLIĞINDAN DİPLOMASİ DEHASINA
İnönü, Bitlis kökenli, Malatyalı Reşit Bey ve Razgradlı Cevriye Hanımın oğludur. Çocuk yaşında asker olmaya karar vermiş, tüm eğitim dönemi olağandışı başarılarla geçmiştir. Harp Akademisi’nde Mustafa Kemal’le başlayan dostluk onları İttihat ve Terakki Cemiyeti içinde yakın ilişkilere, oradan Kurtuluş Savaşı çerçevesinde büyük bir kader birliğine yönlendirmiştir.
İnönü, meydan muharebelerinde tüm teorik disiplin ve dehasını pratiğe döken bu savaş kahramanı, diplomatik bir kurt olarak tarihe geçeceği Lozan konferanslarında parlıyor, sahada elde edilen “sürpriz” zaferin, uluslararası çerçevede anlaşmalar üstünden kabulünü sağlıyor. Hem de Türkiye’yi aşağılamak üzere kurulmuş psikolojik ortama rağmen...
Başkaldırılar dönemine gelince, kimsenin aklına şu basit soru gelmiyor: O savaş kaosu ve yok olma tehlikelerinin ortasından bu Cumhuriyet ve yerleştireceği demokratik altyapı nasıl kurulacaktı? Kanlı isyanlara kırmızı halı sererek mi olabilecekti bu? Anakronik eleştiriler dönemimizin zaafı! Yaşanan tüm ırkçı ve dinci isyanlar bastırılması konusunda -Başvekil o dönemde olsa da, olmasa da- fatura hep İnönü’ye çıkarılmış. Örneğin, Dersim olaylarında  ipler Bayar’ın elinde olsa da...
Atatürk’ün vefatının ardından devletin başına geçen İnönü, yine kıvrak “jonglör” zekasını konuşturarak Roosevelt’in, Churchill’in, Sovyet Bloku’nun ve Almanya’nın şaşkın bakışları arasında, Türkiye’yi bu korkunç savaşın dışında tutmayı başararak en azından yüzbinlerce şehit vermemizi engelliyor. II. Dünya Savaşı’nın yoklukları nedeniyle yaşanan ünlü bir anekdot var: Bir yurt gezisinde İnönü’nün önüne sürülen bir küçük çocuk, Cumhurbaşkanı’na “sen bizi ekmeksiz bıraktın” diyor. İnönü’nün yanıtı ise net: “seni buraya yollayanlara söyle: seni belki ekmeksiz bıraktım ama babasız bırakmadım” .

ANA MUHALEFET PARTİSİ’NİN YILMAZ SAVAŞÇISI
Savaşın hemen ardından çok partili rejime geçişi sağlayan İnönü, 1950’de Bayar ve Menderes hiç beklenilmeyen bir şekilde seçimi kazanınca, kimi askerlerin “farklı tekliflerine rağmen” tereddütsüz iktidarı Demokrat Parti’ye bıraktı. Kaybetmesinin hemen ardından Churchill kendisine hayranlık dolu bir tarihi saygı ve teessür mektubu yolladı. Mektup şöyle bitiyordu: “Dostça ve zevkli olan mülakatımızı daima hatırlarım ve politika sahnesinden şimdi ki çekilişinizde size en iyi dileklerimi yollarım”. Halbuki Churchill çok yanılıyordu. Tarihe en güzel sözlerle yerleştirdiği 64 yaşını aşmış insan, mütevazi şekilde “Ana Muhalefet Partisi” sıfatından başlayarak daha neredeyse çeyrek asır en çetin yollardan siyasete devam edecek, ardından 1960’larda tekrar Başbakanlık yapacaktı!
1950’lerle birlikte -yine dönemimizde pek rastlanılmayan şekilde- yaşlanan partisini yeni dönemle buluşturmak için CHP Gençlik Kolları’nın kurulmasına olanak sağladı. Dr. Suphi Baykam'ın kurucu başkanlığıyla gelen kadro, yönetime Bülent Ecevit, Altan Öymen, Yekta Güngör Özden, Şevki Aysan, İlhami Soysal ve sonraki dönemde Hikmet Çetin gibi yepyeni isimleri taşıdı, partinin önü açıldı. İnönü 1957 seçimlerinden itibaren en yakın çevresine ve sorumluluk noktalarına bu gençleri yerleştirmekten çekinmedi. Bu olgu, CHP'de yıllarca görülmeyecek bir "gençlere güven" dönemini getiriyordu.
DP dönemini burada bir paragrafta özetlemek gerekirse: Menderes ve Bayar, kendilerini iktidara taşıyan demokrasinin, kendileri iktidardan düşürebileceğini düşünmek bile istemiyorlardı. Adım adım yalnız CHP’yi değil, muhalif basını, yazarları, üniversiteleri hedef alarak kendilerini korumaya çalıştılar, gerginlikleri zirveye taşıdılar. İnönü, onları hatalarından kurtarmak için her ikna ve diyalog yolunu denedi. En son “Tahkikat Komisyonu”nun illegal şekilde kuruluşunun ardından ünlü “bu yolda devam ederseniz,  ben de sizi kurtaramam” sözlerini sarf etti. Gerçekten de 27 Mayıs Devrimi’nin ardından, son saniyeye kadar idam kararlarını engellemek için her hamleyi yaptı, başaramadı.

YAŞLI KURTUN SON DEMOKRASİ DERSLERİ
1961 Anayasası ve seçimlerle beraber AP ile kurulan koalisyonda Başbakan oldu, gerilimi düşürdü. Amerika ile 1964’te yaşanan krizde Johnson’a rest çekerek “yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu dünyada yerini alır” sözlerin tarihe geçirdi. CHP’yi “Ortanın Solu”nda bir parti olarak tanımlayarak sol ve sosyal demokrasinin önünü somut olarak açtı.
Hiç bir zaman seçim gezilerinde din istismarı yapmadı, “lütfen nutuklarınızda Allah’ın adını ağzınıza alın” diyenleri tatmin için konuşmasını bitirirken “Allaha ısmarladık” demekle yetindi. Günümüzde görülen camii-ibadet şovlarıyla oy avcılığından her zaman uzak durdu. 1972’de, Ecevit’in kendisi aleyhine aylardır hazırladığı kurultay çıkışı öncesindeki günlerde, koltuğunu korumaya çalışmak yerine, vaktini Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemeye ayırdı. İdamların ertesi günü, CHP Kurultayı'nda Ecevit’in Parti Meclisi listesi kazanınca, hiç vakit kaybetmeden Genel Başkanlık’tan istifa etti, o dönemde de parti içi demokrasi dersi verdi.  
İşte şimdilerde haksız yere birçoklarının günah keçisi haline getirmeye çalıştığı demokrasi kahramanının yaşam öyküsünden örnekleyici bir kesit...

Bugün savunmaya çalışıp siper olmak istediğimiz ülkenin demokratik temelleri, böylesine yüce insanların sabrı, metaneti ve ileri görüşlülüğü sayesinde oluşturulabildi.

YENİ FENERBAHÇE İÇİN BİRAZ SABIR | BEDRİ BAYKAM | 29.9.15


Fenerbahçe Beşiktaş'a karşı bir derbi kaybetti. Tabii ki buna üzülmemek mümkün değil. Kaçan üç puan için hayal kırıklığı yaşayabiliriz ama gerçekten oyunun akışına ve hakemin aldığı kararlara baktığımızda, oynanan oyun aslında takım adına çok umut verici.
Hakemin zaafları yüzünden henüz ilk yarının ilk bölümünde maçın yıldızı haline gelen Markovich maalesef sorumsuz bir meslektaşı tarafından sakatlandı. Hakem bırakın sarı kart vermeyi, sağolsun, faul bile çalmadı!  Bildiğiniz gibi Beşiktaş'ın birinci golü 30 cm ofsayt! Üçüncü golü getiren akının başında Gomez’in Alves'e yaptığı faul var. Bunun dışında verilmeyen kırmızı kartlar ve boş yere çalınan ofsaytlar var. Maçın sonunda Fenerbahçe akını devam ederken ve uzatmalar en az 1:30 dakika zaman kaybı yaşamışken, son dakikada Fenerbahçe’den bir beraberlik golü gelmesi olasılığına karşı hakem maçı resmen şak diye bitirdi! Bu futbolda gerçekten görülmemiş bir durum!  Normalde her akın, varacağı yere kadar oynatılır; golle sonuçlanma ihtimali olan ceza sahasına yönelik hiçbir akının kesildiğini neredeyse yıllardır görmedim. Gerçekten hepsinin aynı maça bu şekilde denk gelmesi, artık abartılı bir durum. İnsan gerçekten maalesef kötü şeyler düşünmekten kendini alıkoyamıyor! Sanki ligde puan farkı erkenden açılmasın diye birileri önlem alıyor!
Fenerbahçe maçındaki abartılı hakem hatalarından bir gün sonra, Kasımpaşa-Rizespor maçının ardından, hakem Deniz Çoban'ın canlı yayında gelip Kasımpaşa hocası Rıza Çalımbay'dan özür dilemesi ve kendi kendini ağır şekilde suçlaması, bırakın futbol dünyasını, ülkenin tüm genel tablosuna örnek olacak bir büyük jestti! Kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. İnanın Deniz Çoban'ın bu anlamlı özürü, toplumun her kesiminde özlem duyduğumuz bir tavır.
Öte yandan tabii ki Fenerbahçe'nin oyunu henüz oturmadı, tabii ki bu kadar bol yedekli bir kadroda Fenerbahçe'nin ideal 11'i henüz oluşmadı; hatta belki bu kadro bolluğuyla ideal 11 diye bir şey olmayacak,  maçın gereğine göre değişen kadrolar olacak...
Beşiktaş maçında Fernandao'nun kaçırdığı üç net gol pozisyonu gerçekten ilk yarıda bu skorun Fenerbahçe lehine açılmasını resmen engelledi. Açık konuşmak gerekirse,  galiba Robin van Persie sonunda hak ederek formasını kazandı ve bundan sonra o ve Volkan Şen, ilk 11'de maça başlayacaklar. Fenerbahçe’nin kanatlar ve orta sahadaki kadro bolluğu bir yere kadar çok iyi, ama bir yerden sonra dert. Maç 3-2 iken van Persie'nin kafa vuruşunun yan direğe takılmış olması, ciddi bir şanssızlık! Keşke Fenerbahçe, kaybedecekse 4-3 kaybetseydi de o top ağlarla kucaklaşsaydı! 

Evet sonuçta bu ligde zaten herkes elbet bir maçta yenilecek. Ancak Fenerbahçe'nin mağlubiyeti hak etmemiş olması biraz hayal kırıklığına arttırıyor. Fenerbahçe bu kadrosuyla dosta düşmana karşı takım olmayı öğrendiğini kanıtladıktan sonra farklı bir kanarya uçuşu seyrettirecek. Bu şimdiden belli oldu. Özellikle Markovich, Volkan ve van Persie'nin çok özel oyuncular olduğu anlaşıldı. Diğer transferlerin intibak dönemi de aşıldıktan sonra, sarı lacivert seyirciler bu yıl daha keyifli maçlar seyretmeye aday... İşte biliyorum, en son da zor bir şey isteyeceğim sizden: birazcık sabır!! :))

22 Eylül 2015 Salı

ÖNÜNÜZDE 40 GÜN VAR: “ÇALIŞIN VE ÖTESİ” | BEDRİ BAYKAM | 22 Eylül 2015 tarihli makalesi..


ADAYLAR AÇIKLANDI, ŞİMDİ SIRA OY ÇALIŞMASINDA!
Değerli okurlar, 18 Eylül’de adaylar açıkladığına göre, çalışma sırası artık sizde! Yanlış duymadınız, çalışma sırası adaylarda diye rehavete kapılmayın! Onlar zaten parlamentoya girebilmek için kendi işleri olarak gördükleri yolda ellerinden geleni yapacaklar. Ama sizin daha önemli bir göreviniz var: 7 Haziran’da oy kullanmamış %14’ü, yani 7 milyonu aşkın seçmeni bulup ulaşabildiklerinizi sandığa gitmeye ikna etmek. Yani komşunuzun “benim oyumdan ne çıkar ki” diye çok bilmiş havalar atan kızını, hasta annesini sandığa götürmek için organize olamayan gençleri, ömründe belki hiç oy kullanmamış olmakla övünen 12 Eylül ürünü kuzeninizi, “bu partilerin hiçbirinden bir cacık olmaz” diye böbürlenerek kendi ulvi seviyesine atıf yapan arkadaşınızın eylemci oğlunu sandığa ikna etmek, belki iki saat konuşup altından girip üstünden çıkarak bunu başarmak sizin işiniz.
Partiler adaylarını açıkladı. Aralarında nefret ettiğiniz veya gıcık olduğunuz isimler olabilir. Hatta muhakkak vardır. Atatürk’ün bile Meclis’te kaç düşmanı olduğunu hatırlarsak, herkesi herkese beğendirmenin mümkün olmadığını daha net görürüz. Adaylar arasında “tercihli oy” diye bir şey de olmadığına göre, sizden rica ediyorum, listelerdeki isimlerle uğraşmayın. Onları, sizi durdurabilecek veya çalışma temponuzu düşürecek bir engel haline dönüştürmeyin. Yalnız hedefinize kilitlenin: O insanların oyunu, demokrasiye kazandırın.
KÖTÜ NİYET KENDİNİ İFŞA ETTİ
Bu seçim neden tekrarlanıyor? İşte bu sorunun cevabını aklınızdan hiç çıkarmazsanız, 1 Kasım için - Türkçemize yerleşmiş deyimi lütfen mazur görün- “eşek gibi çalışmamız” lazım geldiğini sorgulamazsınız bile. Bu seçim, 7 Haziran günü istedikleri rakamları bulamayan dikta meraklılarının sağlıksız hedeflerine ulaşabilme hırsları yüzünden tekrarlanıyor. Bu seçim, 17-25 Aralık operasyonlarında kendilerini tehdit ettiklerine inandıkları savcı ve hakimleri önce tehdit edip ardından görevden uzaklaştıran, sonra da hedef haline getiren yolsuzluk meraklılarının dayatması yüzünden tekrarlanıyor. Bu seçim, demokrasiyi tramvay olarak gören ve “Seçim sonuçları ne olursa olsun, seni Başkan yapacağız” diye utanmadan televizyon kameralarına çemkiren demokrasi düşmanlarının hadsizlikleri ve ifşa ettikleri kötü niyetleri nedeniyle tekrarlanıyor. Bu seçim, sandıkta kaybettikleri gün, Yüce Divan’a gidecek ve dönüşü olmayan yolculuğa çıkacakların, sözde “teröre karşı tek ses” mitinglerinde zorla siparişini vermeye çalıştıkları sonuç çıksın diye, bu utanılası amaçla yapılıyor. Bu seçim, demokrasinin tüm zaaflarını kullanarak ve saf demokratların yıllara yayılan tüm asalaklıklarından yararlanarak demokrasiyi yok etmeye programlanmış siyasi çetelerin kini yüzünden tekrarlanıyor. Uzun lafın kısası, sizler bu satırları okuyup organize olmaya çalışırken başka noktalarda, başka karanlık hedefli buluşmalar gerçekleşiyor.
ARTIK “OY VE ÖTESİ”NE KATILMA VAKTİNİZ GELMİŞ!
Hepiniz “Oy ve Ötesi”ni duydunuz, heyecanla alkışladınız. Onlar sayesinde, uzun zamandır ilk defa 7 Haziran seçimlerinde içiniz biraz olsun rahat etti. Seçim sonuçlarının gerçekten atılan oylarla örtüşeceğini düşünerek yatağa girdiniz o gece. Milyonlar adına 55.000’i aşkın gönüllü, günler süren hazırlıklardan sonra, 46 ilde 173 ilçede, 180.894 seçim tutanağını “Türkiye Tutanak Teyit” (T3) sistemiyle denetleyerek son ana kadar çalıştılar. “Demokrasinin şenliği” olarak gördükleri seçimlerin bekçisi olmaya yeminli olan bu vatandaşlarımız, kararlılıkla, ciddiyetle, saate bakmadan çalıştılar, görev sorumluluğu içinde. Bu işten para da kazanmadılar, gönüllü olmanın ötesinde bir sıfat da... Ama o gece yalnız sizin iyi uyumanızı sağlamadılar, sonunda kendileri de iyi uyudular. Hedefe kilitlendikleri için, bizi enayi yerine koyup kent çöplüklerine bağırsaklarını boşaltırcasına oy pusulalarını atanlara karşı meydanı boş bırakmadıkları için iyi uyudular.

Şimdi, “Büyük Hakem” kararıyla zoraki olarak tekrarlanacak 1 Kasım seçimleri yaklaşırken top artık sizin elinize doğru kaydı. Sizin ve diğer yeni gönüllülerin sayesinde, kim bilir, belki “Oy ve Ötesi” bu sefer 81 il ve 957 ilçenin tamamında örgütlenip haklarımıza sahip çıkabilecek. İşte karanlığı sandıkta yenmeye 40 gün kala, sizden beklenen katkı bu: Kendinizi ve Anadolu’nun değişik kentlerinde oturan dost ve akrabalarınızı da mobilize edip, bu total rakamlara doğru yaklaşmak. Daha önemli ne işiniz olabilir ki? “Oy ve Ötesi”ni uzaktan alkışlamayın, onlardan biri olma gururunu yaşayın!

15 Eylül 2015 Salı

CHP, İTTİFAKLARI ISKALAMA, PİŞMAN OLMA! | Bedri Baykam | 15 Eylül 2015 tarihli makalesi..


İŞTE 1 KASIM GECESİ YAŞAYACAKLARINIZ
Bu yazı bir çeşit tekrar olacak, bazı kısımlarında. Aday saptama için son gün yaklaşırken başta CHP olmak üzere, tüm muhalif gruplara bir uyarı daha yapmak lazım.
Sonundan başlayalım: 1 Kasım günü inşallah seçimler olacak ve oy verme süresi saat 17:00’de bitecek. Ardından yurt çapında olay çıkmamış olması dileğiyle sonuçları beklemeye koyulacağız. Bu arada bu gergin saatler akarken herkesin aklında yalnız rakamlar uçuşacak. Arkadaşlar veya aileler tahmin yarışı yapacaklar. Sonra dedikodular yayılmaya başlayacak. Doğru-yanlış, atmalı-tutmalı. Kimi psikolojik savaş bindirmesi kokuyor olacak, kimi umut dolu tahminler... Sonra örneğin saat 19:45’te rakamlar düşmeye başlayacak ekranlara. Herkes sonuçlara kilitlenecek.
İşte o anda, Türkiye’de dikta rejimine, dönüştürülmüş bir imparatorluk taklidi dayatılmasına karşı çıkan herkes, partili partisiz her muhalif, heyecan içinde AKP’nin çoğunluğu alıp alamadığı, 7 Haziran’a göre gerileme kaydedip kaydetmediği, kaç muhalif partinin Parlamento’ya yükseldiği gibi sonuçlara odaklanacak. O gece biz muhalifler ya sevineceğiz, ya üzüleceğiz. Dönen ekranlarda gözlerimiz dijital sayaçlara dönüşecek, her saniye her yeni bilgide mutluluktan havaya uçacağız ya da kahrolacağız. Çünkü... çünküleri saymama gerek yok, hepsini biliyorsunuz.
SAYIN KILIÇDAROĞLU, HATA YAPMAYIN LÜTFEN!
Bir süredir Türkiye’nin her yerinde, CHP’nin diğer muhalif oluşumlarla dayanışmaya girmesi, ittifak yapması için, gerek bu sütundan, gerek halktan, gerek diğer muhalif odaklardan sesler yükseliyor. Ses sahipleri, o gece biraz daha mutlu olmamızı, yüreğimize biraz daha su serpilmesini isteyenler! CHP’nin bu farklı kesimlerden oy potansiyellerini arttırmasından ne zarar gelebilir ki, CHP’ye veya toplumumuza? Lütfen iş işten geçmeden bu konuda gereğini yapın. Yalnız Vatan Partisi değil, Haziran/Gezi Hareketi, tüm yeni isimleriyle TKP, Pamukoğlu ve DSP, her birinin belirli oranlarda farklı bir platformdan belirli ölçülerde güç ve oylar taşıyacağı kesin. Zaten tek bir oyun bile +1 milletvekili getirebileceğinin defalarca kanıtlandığı bir ülkedeyiz! Her bir grubun, geniş ortak paydada CHP ile buluştuğu da malum. İşte bu nedenlerle ana muhalefet partisine sesleniyorum: Lütfen daha sonra pişman olacağınız kararlar almayın! Bu ittifaklar konusunda tutucu olmayın. O gece gözlerimizin önünden rakamlar resmi geçit yaparken siz de biliyorsunuz ki, %3-5-7 fark, çok şey demektir. İttifakların getirebileceği bu ivme, ana muhalefet partisine ek 30-40 milletvekili bile kazandırabilir. Ama bunun çok daha ötesinde, Cumhuriyet ve demokrasi için hayat-su-oksijen demektir. Lütfen artık CHP’yi %25-27 bandına takılmış bir parti olarak kalmaktan kurtarın, 30’lu rakamlara taşıyın.
BU İKAZ DİĞER MUHALİFLER İÇİN DE GEÇERLİ!
Konumuz yalnız CHP’yi değil, tüm muhalefeti ikaz etmek! Mesela Haziran Hareketi “biz hiçbir partiyi işaret etmiyoruz” diye övünerek ortalarda gezinemez! Çünkü bunu yaparsa, Gezi ruhuna ihanet eder. Neden mi? Çözümsüzlük, parti beğenmeme, bunlar yalnız AKP’ye yarayan, tamamen içi boş sözde muhalefet yöntemleridir. Erdoğan sipariş verebilse, muhaliflerden aynen bu tavrı ister!Birbirinize laf sokun, beğenmeyin, birleşmeyin, ayrı-gayrı durun” der!
DAVUTOĞLU ESARET ALTINDA!

Biz bunları konuşup gündeme getirirken, Saray-AKP grubu da harıl harıl “vur-kır-parçala bu maçı kazan” mantığıyla seçimlere hazırlanıyor. İnsan merak ediyor: Davutoğlu, neden kendini bu durumlara düşürür? Bakanlıksa yaptın. Başbakanlıksa, eh, o sıfatı da kullandın. Değer mi insanın kendine bunları reva görmesine? Şu anda AKP, hiçbir şey saklama ihtiyacı olmadan Saray tarafından yönetildiğini dünyaya açıklamış oldu. Eski dönemin Gül-Gülen ağırlıklı isimleri toptan tasfiye edilip görev damat, danışmanlar ve sadık yakın çevreye verilince, Davutoğlu artık makamında yalnızları oynayan depresif bir konuma itildi. Buradaki en ilginç nokta Saraylı’nın artık kartları açık oynayıp AKP’yi milletin gözü önünde kendi adamlarına bağlama işlerine girişmiş olması. Berat Albayrak yönetime giriyorsa, Bilal niye doğrudan AKP Başkanı olmasın ki! Zamanını bekliyor, hepsi bu! Geçen hafta Hürriyet’e saldıran Abdürrahim Boynukalın’ın Saraylı’ya sarf ettiği güzel sözlerle artık bir Bakanlık kapmasının muhtemel olduğunu yazmıştım. O da doğru çıktı! İlk adım atıldı ve AKP Kongresi’nde Divan’a seçildi kendileri! Gerçekten merak ediyorum, Davutoğlu sabah uyandığında “ben kimim, işim ne, yetkim ne, nereye gidiyorum sabah sabah?” sorularını kendine soruyor mu?