PİRAMİD SANATHale ArpacıoğluMANYETİK ŞİİRLER11 Eylül – 13 Ekim 2013Hale Arpacıoğlu’nun uzun süren sessizliği 11 Eylül’de sona eriyor!
PİRAMİD SANATHale ArpacıoğluMAGNETIC POEMSSeptember 11 - October 13, 2013
|
15 Ağustos 2013 Perşembe
Piramid Sanat | Hale Arpacioglu - 'Manyetik Siirler' | 11 Eylul-13 Ekim 2013 / Piramid Sanat | Hale Arpacioglu - 'Magnetic Poems' | September 11-October 13, 2013
13 Ağustos 2013 Salı
SİZE KONUŞUYORUM: ARTIK AKLINIZI BAŞINIZA ALACAK MISINIZ? / Bedri Baykam / 13 Ağustos 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Benden, sonsuza dek AKP'nin size, bana veya tencere çalan vatandaşlara göre neyi yanlış yaptığının dökümünü dinleyeceğinizi sanmayın. Veya neden artık bu yaşananların bizler için kabul edilemez hukuk dışı uygulamalar olduğunu anlatarak size "deşarj olma fırsatı" sağlayacağımı düşünmeyin. Daha da ileri gideceğim: AKP'ye karşı bağırıp çağırmanın da yeterli olduğuna inancım sıfır. Neye şaşıyorsunuz ki? Onlar inandıkları yolda yürüyorlar. Sizin gibi demokrasiye, laikliğe, özgürlüğe, Atatürkçülük’e inanmaya mecbur değiller ve siz bunu hala öyle sanıyorsanız, sorun onlarda değil, sizde! Zaten benim derdim sizinle: Artık aklınızı başınıza alacak mısınız?
AKP, seçmenleri veya onu destekleyen yan örgütler, vakıflar, öğrenciler, "7/24/365" çalışıp partiye güç akıtma yarışına giriyorlar. Metodik, sistematik ve üstelik son derece rasyonel bir düşünce yapısına sahipler. Bir seçim biter bitmez, bir sonrakine hazırlanmaya başlıyorlar. Partileri büyük hatalar yaptığında da ister laf kalabalığı, ister Twitter Ali Cengizliği, ister demagojiyle, her cephede savunmaya devam ediyorlar. İlkokul düzeyinde, gerekli matematik bilgileri güçlü olduğundan "seçim kazanmak için aynı sepette daha fazla oy toplamak" gerektiğini biliyorlar. Eh, bu demokrasi maçı da sandıkta oynandığı için, her defasında maçı kazanıp gidiyorlar! Size de hep şaşırmak, kabullenememek düşüyor! Size konuşuyorum: Artık aklınızı başınıza alacak mısınız?
"Siz" derken kimi mi kastediyorum? Sizi! Yani küçük küçük muhalif partilerde çalışıp, bunlar aracılığıyla kendisine sıfatlar yaratıp ego tatmin edenleri, somut seçim alternatifi gösteremeden CHP'yi neden beğenmediğini durmadan anlatıp, onun adaylarını, başkanını veya örgütünü çekiştirenleri, tarafsız olduğunu ve parti işaret etmek zorunda olmadıklarını böbürlenerek söyleyen tüm sivil toplum kuruluşlarını, parti tabanıyla en uyumsuz adayları seçip ardından "İşte peşinde koşacağınız adam ahanda budur!" diye örgütü çileden çıkaran başkanları, Gezi'de muhalefetin en yiğidini, en özverilisini yaparken, şimdi "Bana göre parti yok, al birini vur ötekine" diye homurdanıp çaresizliği ve çözümsüzlüğü destekleyen vücudu taze, beyni yorgun gençlerimizi, "Ben sosyalistim, neden gidip bir sosyal demokrat partiye destek olacakmışım ki" diye yaygara koparan iyi niyetli aydınları, tarafsız demokrat görünme adına ortada oynayan köşe yazarlarını, "Bu adamlarla, bu seçim yasasıyla bir şey değişmez, ben oy vermiyorum" diyen sorumsuzları, "Bunların hepsi düzen partisi, yesinler birbirini" deme lüksleri hala var sanan Ege sahili ve Ankara sokaklarının büyük filozoflarını ve hepsinden önemlisi SİZİ KASTEDİYORUM: Bu kez o ünlü zaptedilemez "intihar sendromu"ndan çıkacak mısınız? Seçim gecesi kabuslarını tekrar ve daha beter şekilde yaşamamak için, siz de artık AKP'nin tek fiili gerçek rakibi olan Ana Muhalefet Partisi için 7/24/365 çalışacak mısınız? Kapı kapı gezip oy isteyecek misiniz?
Yoksa "Aaa, deli midir nedir bu Bedri Baykam, bana ne CHP'den, üstelik burası parti propaganda yeri değil" ekolünden mi gideceksiniz? Kimse sizden CHP'li olmanızı beklemiyor. Konu muhalefet oylarını tek sepette birleştirerek iktidar olup, barajı düşürüp, çok sesli, çok renkli, belki 15 partili özgür bir parlamentoya, demokrat bir ülkeye kavuşmak ve daha da önemlisi, tamamen yok edilmekten kurtulmak!
Yoksa siz hala "Hele bir adayları görelim, benim oyum pahalıdır, kerhen oy vermekten bıktım"diyenlerden misiniz? O zaman hiç çekinmeden söyleyeyim: Kalkıp kimseye AKP hükümetinin "ters marifetlerinden", sansüründen, hukuk düşmanlığından, Silivri zulmünden, şundan bundan söz etmeye kalkmayın. "Ben o partinin gizli destekçisiyim, parklarda, meydanlarda aleyhine naralar atar, seçim yolunda oyumu yok ederek ona hizmet ederim. Adım Hıdır, elimden gelen budur" deyin ve bari susun.
Yoksa, bunları yapmayıp "Balbay'ın oğlunun feryatlarını duydun mu?" veya "Emine Ülker Tarhan hakkında bile fezleke çıkarmışlar, inanamıyorum" veya "Rütbeleri sökülecekmiş, babalık hakları ellerinden alınacakmış" filan diye ortalığı ateşe vermeyin, gülünç oluyorsunuz. "Ben çözümsüzlüğün bir parçasıyım. Muhalefet...MİŞ gibi yapıp herkese oyun oynarım" deyin ve köşenize çekilin, gölge etmeyin. Bu cümleler size uymuyor ve mantıklı demokratlardan iseniz de, üzerinize alınmayın bu yazıyı. Kesip cebinize koyun veya internete girip dağıtın ve artık tek çıkış yolu için her gün çalışan yurtseverlerden biri olun... Bir de lütfen hayatınızı karartanlardan hiç olmazsa bu "demokratik" dersi almış duyarlı vatandaş olarak çalışın, çalışın, çalışın!!! Çünkü bu maçı alacağız, başka yolu yok!
6 Ağustos 2013 Salı
SİLİVRİ'DE "ALLA TURCA BAĞIMSIZ YARGI" / Bedri Baykam / 6 Ağustos 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Silivri'de dün hukuk adına yaşananlar, Türkiye'nin, hatta dünyanın tarihine arka sayfasından girecek büyük bir dramdı. Bu ağır senaryonun en kabul edilemez kapanış safhasında, bu duruma öyle bir hafif komedi eklendi ki, o "kurşun gibi ağır" havanın ortasında, bin bir engel, barikat ve bürokratik çelmeyi aşmış gazeteci, milletvekili ve avukat grubu, alkışlar arasında "bravo"ları saydırarak gülmekten kendilerini alamadılar! Silahı, itirafı, hatıra fotoğrafı, video kaydı, elle tutulur kanıtı, hiçbir şeyi olmayan bu çook büyüüük davada bir suç bulabilmek gerekiyordu. Bu kapsamda Ergenekon'a eklemlenmeye çalışılan "Danıştay Cinayeti"nin ana iki faili Alpaslan Aslan ve Osman Yıldırım’dan, Aslan iki kere ağırlaştırılmış müebbet alırken, Yıldırım Cumhuriyet’in bombalanması ve Danıştay gibi taşıdığı iki koca kamburdan beraat etti ve “minör" suçlarla dosyası alelacele kapatıldı! Hakimin sözlerine inanamadım. Kararları okumaya, yangından mal kaçırır gibi anlaşılması imkansız bir hmmlama dizisi eşliğinde jet gibi başlayan Hakim grubu, bu akıl almaz finalle kapadı günü!
Olan bitenleri detaylı bilmeyen insanlar zannederler ki, bu vahşi cinayeti işleyenler, ya gençliklerinde CHP veya İP’te yer almışlar, ya da bu partiler veya Atatürkçü dernekler tarafından finanse edilmişler... Ne gezer? Danıştay’ın saygın üyesini yok edişin arka planında, malum gazetenin hedef göstermesi, cinci hoca takımlarıyla üfürük temasları, okunduğu için tetiği çektikten sonra görünmez olacağına inanan bir Aslan ve laik Türkiye aleyhine işlendiği her aşamada itiraflar olan bir cinayet! Ve tüm avukatların "insan içine çıkamaz" hale getirdikleri iddialarla en alakasız, gerçekötesi varsayım ve "yaratım"larla Ergenekon tertibine bağlanan bu ölüm, dün de ülkenin en saygın Atatürkçü gazeteci, siyasi ve askerlerini vurmayı başardı.
Dün duruşmadan önce Balbay, Mustafa Mutlu'nun "her yer gelincik tarlası gibi, herkes sizinle" sözlerine yanıt verirken "buluşmamızı engellemeye çalıştılar ama başaramadılar. Yine beraberiz. Hiçbirimiz hepimizden güçlü değiliz" diye yanıtladı. Herhalde üzerine daha çok konuşacağımız bu acı dolu günün dışında, bir ek yorum yapmam lazım: Hiç kimse gücenmesin ama, soruyorum, Türkiye neden bu hallere düştü? Durup dururken mi? Yoksa 12 Eylül sonrası, önce Ecevit, ardından Baykal-Karayalçın yüzünden birleşmeyen siyasileri yüzünden mi? Solu alternatif olmaktan çıkarıp, siyasetin eksenini 40 puan sağa kaydıran sorumsuzlar yüzünden mi?
Ama geçmişi suçlayarak da kurtulamıyoruz bu tıkanık durumdan! Peki şimdi içine düşürüldüğümüz bu derin çukurdayken işte önümüzde üç seçim duruyor. Soruyorum, peki geçmiş hatalardan ders alıp, "ben o partiyi sevmem, ben CHP’ye ölsem oy vermem, ben sosyalistlerle küçük partilerle işbirliği yapmam, bana layık parti yok, ben başkayım, en iyi ideoloji bizde, gerisi gitsin öte" demeye devam edecek misiniz? Yoksa haksız yere müebbete mahkum edilmiş Özkanların, Perinçeklerin ve gazetecilik kariyeri söndürülmeye çalışılan Balbayların hatırına artık bu deli saçması ayrılıkçılığa son verecek misiniz?
Demokrasi kelimesi, Türkiye’de artık yalnız AKP’nin “ileri demokrasi” komedyası için ağza alınabilen anlamsız bir kelime. Onun dışında hiçbir şey ifade etmiyor. “Vatandaş muhbir kutuları”, Hükümetin en son Zihni Sinir Projesi. Yani uzun lafın kısası Ergenekon ve Balyoz’dan yakın tanıdığımız “prefabrike”, sanal-hormonlu üretim ve kılıfı bile uydurulmamış sözde kanıtlar, bu sefer ister mahallenin delisi, ister kıskanan komşu hiç farketmez, malum odaklar tarafından her an devreye sokulabilecek. İşte gerçek bağımsız yargı budur artık, 21. yüzyılın “Allaturka” yargısı: Hukuktan, vicdandan, mantıktan, akıldan “bağımsız”, kendi başına buyruk bir yargı türevi! Kim demiş evrim yok diye? Mesela dün Silivri’de yaşanan “yakınların ve izleyicilerin alınmadığı karar duruşması” skandalı devreye sokulurken bu “ucube” skandalı açıklamak İstanbul Valisi’ne düştü. Bu açıklamanın ertesi gününde de “İleri demokrasi” bu sefer Silivri duruşması için kendisine “tehlike” olarak algıladığı, İşçi Partisi, Aydınlık ve Ulusal Kanal’a, TGB'ye baskınlar düzenleyip, keyfi gözaltılar gerçekleştirdi. Bundan daha pratik ve hızlı spontan kararlar alarak ilerleyen bir bağımsız yargı ve iktidar işbirliği duydunuz mu? Her gün kanunları ilerlerken gereksinim oldukça değiştiren, o anda yoktan var eden başka ülke var mı dünyada?
Bu ağır sonuç, bize yalnız büyük mücadelenin en yoğun şekilde bugünden itibaren tekrar başladığını işaret ediyor, başka şeyi değil.
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
2 Ağustos 2013 Cuma
SANATÇI VE YAZAR BEDRİ BAYKAM’DAN DER SPİEGEL’İN TÜRKİYE ÖZEL SAYISI (24.06.2013) ÜSTÜNE AÇIK CEVAP
SANATÇI
VE YAZAR BEDRİ BAYKAM’DAN
DER
SPİEGEL’İN TÜRKİYE ÖZEL SAYISI (24.06.2013) ÜSTÜNE AÇIK
CEVAP
“TÜRKLER
DE EN AZ AVRUPALILAR KADAR DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜĞÜ HAK EDİYOR!”
“Mr.
Steinworth’e şu cevabı vermek zorundayım: Eğer
Margaret Thatcher Sovyet Rusya’ya Komünizm’i getirdiyse
(!), o zaman belki Erdoğan da Türkiye’ye demokrasiyi
getirmiştir!”
Gezi
Parkı direnişi başladığından beri, Avrupa hatta tüm dünya
oldukça şaşırmış görünüyordu! Politikacıların ve basının
büyük bir kısmı, Tayyip Erdoğan’ı güçlü yerel bir lider
olarak görmeyi seçmişti ve AKP’nin muhafazakar Hristiyan
demokratlara benzer şekilde, Türkiye Cumhuriyeti’nin problemli
olan bölgeleriyle katalizör görevi göreceğini zannediyorlardı.
O zaman bu aniden gelişen çatışmaların, vahşi ve acımasız
polis saldırılarının, Mayıs sonundan itibaren tüm yurda
yayılarak bütün sokakların dolup taşmasını sağlayan direnişin
nedeni neydi?
Daniel
Steinworth, Spiegel için kaleme aldığı yazıda, Türkiye’nin
Erdoğan’ın “demir
yumruğu” altında
kaldığı son dönemde yaşanan bu kargaşayı analiz etti. Yakından
tanıdığım bir yazar olarak, Steinworth’un bu yazıda genel
olarak iyi bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Ama öte yandan
sözlerine birkaç ciddi eleştiri getirip, bazı tamamlayıcı ek
yorumlar yapmak istiyorum.
İlk
olarak çok sorunlu bir paragrafa göz atalım:
“Erdoğan’ın başarısı nerdeyse herkes tarafından kabul
edilmiş durumda. Atatürk reformlarıyla birlikte Türkiye’yi
modernleştirdiyse, Erdoğan da onu saygı duyulan yerel bir güç
haline çevirdi. Atatürk ülkeye laikliği getiren lider olarak
biliniyorsa, Erdoğan da demokratikleşmesini sağladı. Onun hiçbir
seçim zaferinde yabancı gözlemciler, seçimlerdeki gücü ve
başarısı hakkında şüpheye yer verecek bir söylemde bulunmadı.”
Batı
medyasının genel bakışını ve bu hatalı düşünce sistemindeki
güç yapısını doğru şekilde yansıtmasına rağmen
Steinworth’un varsayımlarını daha başlangıcından reddetmem
gerektiği için üzgünüm. “Hiçbir
yabancı gözlemci seçimlerdeki gücü ve başarısı hakkında
şüpheye yer verecek bir söylemde bulunmadı”
diyen varsa, bu sadece onların Türkiye’yi ne kadar yanlış
izlediklerini ve nasıl yüzeysel analizlerde bulunduklarını
kanıtlar! Bu yalnızca kendi açık yetersizliklerinin itirafıdır!
Mr. Steinworth’e şu
cevabı vermek zorundayım: Eğer
Margaret Thatcher Sovyet Rusya’ya Komünizm’i getirdiyse
(!), o zaman belki Erdoğan da Türkiye’ye demokrasiyi getirmiştir!
Kendi basılı medya ve
televizyonlarında yayınlanan röportajlarımı takip eden Almanlar,
son birkaç yıl hakkındaki düşüncelerimi gayet iyi
biliyorlardır. Erdoğan, tam tersine, güce kavuşur kavuşmaz
Türkiye’deki demokratik kurumların hepsini yavaş yavaş yok
ederek laiklikten kurtulmak için elinden gelen her şeyi yapmaya
başladı.
Herkesin
şunu bilmesi gerekiyor ki, laiklik olmadan demokrasi olamaz. Tüm
bunlara ek olarak, Erdoğan kendi iktidarına muhalif olan bütün
demokratik kurumlara saldırdı. Bunlar yaşanırken merkez medya
tamamıyla onun tehditleri altında ve kendi kendilerince inanılmaz
hüzün verici bir oto-sansür uyguluyorlar. Bu durumun demokrasi
için ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu bize tarih
gösterecek. Ayrıca muhtemelen (!) bir takım gizli telefon
görüşmeleri ve toplantılardan sonra Türk basını en önemli
yazar ve yorumcularını kovmak zorunda kaldı. Örneğin, Emin
Çölaşan ve Bekir Coşkun Hürriyet’ten kovulurken, Doğan Medya
da Ruhat Mengi ve Uğur Dündar’a artık katkılarına gerek
kalmadığını bildirdiler.
Yakın
zamana kadar demokrasinin temel prensiplerinin hiçbir şekilde
sekteye uğramadığının garantörü olan bir zamanların
“kahraman” Türk
Ordusu, artık apoleti sökülerek bu sorumluluğundan
uzaklaştırıldı. Her halükarda Batı bu durumu asla anlayamaz,
çünkü kendisi hiçbir şekilde böyle bir karşılaştırmayı
yapabilecek sisteme sahip değil. Şu anda komutanların neredeyse
yarısı, hükümete karşı sözde bir darbe girişiminden
suçlanarak hapse atılmış durumda (Ergenekon ve Balyoz Davaları).
Ve ilginçtir ki bu iddiaları kanıtlayacak hiçbir delil yok
ellerinde. Türk hukuk sistemiyle, diyelim ki Amerikan sistemi
arasındaki fark -her ne kadar kanunlar çok farklı yazılmamış
olsa da- ülkemizde şüphelinin masumiyeti kanıtlanıncaya kadar
suçlu muamelesi görmesidir.
Av.
Zeynep Küçük’ün Ergenekon Davası’ndaki son savunması, doğru
ve mantıklı bir düşünce yapısı taşıyan herhangi bir insanın,
cezaevindeki aydınlara yönelik suçlamaların gerçeklerle
bağlantılarını kabul etmesini imkansız hale getirdi. Umarım
Alman bir savcı bu savunmayı kendi diline çevirir ve Mustafa
Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal ve Doğu Perinçek gibi
ülkemizin en önemli politikacı, yazar, gazeteci ve
akademisyenlerinin bu Kafkavari davaya dahil edilerek, 5 yıldır
hapiste neler yaşamaya mecbur bırakıldıklarını kendi gözleriyle
görür.
Erdoğan’ı
protesto eden üniversite rektörleri, hapse atılarak veya sadece
yerlerine muhafazakar veya açıkça İslamcı birileri
yerleştirilerek koltuklarından ediliyorlar. Gezi Parkı olaylarının
çok öncesinde de protestolarda bulunan üniversite gençliği ağır
polis vahşetine ve tutuklanmalara maruz kalmıştı. Örneğin
Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz sadece “Özgür
eğitim istiyoruz ve alacağız!”
yazılı bir pankart açtıkları için 8,5 yıla mahkum edildiler.
Türk
yargı sistemi artık hükümete karşı bağımsızlığını
tamamen yitirdi ve direkt olarak Adalet Bakanlığı’na, yani
dolayısıyla Erdoğan’a bağlandı. Bunun sonucunda neredeyse
hükümetin tüm kararları onaylanıyor ve muhalefetin, anayasaya
aykırı şekilde çıkarılmak istenilen yasalar için yaptığı
tüm itirazlar reddediliyor.
Ulusun
demokratik değerlerinin taşıyıcı dayanakları artık tamamen şu
anki rejimin kontrolü ve insafına kalmış durumda. Politik
çağrışımlar uyandıran davalardan kamuoyuna öncelikle hükümetin
bahsettiği bilinen bir gerçek ve tesadüfe bakın ki, Cumhuriyet’in
savcıları da ondan sonra hemen bu davaları açıveriyor.
İlk
olarak “doğru
kaynaklardan” haber
alan (!) ve hükümetin işbirlikçisi olan yandaş basın zemin
hazırlıyor ve psikolojik baskılar kuruluyor, ondan sonra operasyon
için yeşil ışık yanıyor. Ve sonuç olarak Türkiye’de şu
anda 123’ü tutuksuz, 65’i tutuklu gazetecimiz yargılanıyor
(CHP raporu). Bugün AKP, dünyada en çok gazetecisi hapiste olan
bir ülkede iktidar olduğu için gurur duyabilir.
Bakanlar
oldukça mutlu bir şekilde “onlar
gazeteci değil, terörist”
iddiasında bulunuyor! Ama nasıl oluyorsa, hiçbir somut delil
ortaya koyamıyorlar ve de aksi gibi, hapiste olan gazetecilerin
hepsi halk tarafından güvenilirliği olan ve iyi bilinen isimler.
Bir diğer, mesela TÜSİAD, daha fazla demokrasi ve laik eğitim
sistemi isteğini dile getirdiği için hükümetin üstü kapalı
veya direkt tehditlerine maruz kalıyor. Üstelik TÜSİAD,
demokrasinin temel prensiplerinden olan isteklerini sıklıkla dile
getirdiği için ya çok ağır yanıtlar alıyor ya da üyeleri
astronomik mali cezalarla karşı karşıya kalabiliyor.
Laik,
demokratik ve Kemalist STK’nın büyük çoğunluğu, 2007 yılında
organize ettikleri olağanüstü başarılı protesto gösterilerinin
ardından devletin türlü tehdit ve denetimleri altına girdi.
Türkiye’yi “demokratikleştiren” bir liderle asla karşı
karşıya olmadığımızı ispatlayacak bunun gibi sayısız örnek
vermeye devam edebilirim!
Eğer
Steinworth Türkiye genelindeki ve üniversitelerdeki türban açılımı
ile İslamcı kesimin yaşam tarzına Erdoğan’ın verdiği açık
desteği referans gösteriyorsa, evet, -demokrasi kavramının bu çok
dar tanımlaması çerçevesinde- başarılı oldu diyebiliriz. Ama
bu açıdan baksak bile Erdoğan asla bir demokrat olamadı, çünkü
çağdaş ve İslamcı olmayan yaşam tarzını benimseyen diğer
vatandaşlarının haklarını kabul etmedi. Kazandığı seçimlerden
sonra yaptığı her “balkon” konuşmasında “sadece
kendine oy verenlerin değil, tüm Türkiye’nin başbakanı
olacağı”
doğrultusunda demeçler vermesine rağmen, kendine oy vermeyenleri
her zaman yaşam tarzı seçimlerinden dolayı aşağılamayı tercih
etti.
Buradan,
bütün dünyanın gündemine oturan Gezi Direnişi’ne atlıyoruz.
Erdoğan da, sıklıkla belirttiği bu konuda kesinlikle haklı: Bu
olaylar sadece bir park veya doğa koruma işi değil. Tabii ki
bundan çok daha derin sebepleri var. Sonuçta Gezi Parkı, sıkışmış
bir gerilimi rahatlatan tetiği çekmiş oldu. O son fazladan damla
kovayı taşırdı ve birden tsunami oluştu!
Sürekli
olarak hayat tarzları ve tercihleri yüzünden Erdoğan tarafından
aşağılanan ve hakarete uğrayan genç kuşak, aniden komadan çıktı
ve tüm yurdun caddelerinde ışıldayarak son derece barışçıl
bir şekilde adaletsizliğe karşı ayaklandı. Meşhur 31 Mayıs
gecesi, Türk medyasının almanaklarına “penguenlerin
utanç gecesi”
olarak geçti.
Bu
ismin onlara yapışmasının nedeni, hükümetten korkan merkez
medya kanallarının, halkın ayaklanması esnasında evlenme
programı veya penguenlerin yaşamı üzerine belgesel yayınlamakla
meşgul olmalarıdır. Dünya basınının geri kalanı ise,
böylesine yerel protestolarda kabul edilemez boyutlarda gerçekleşen
biber gazına, şiddete, acımasız baskıya rağmen son derece
kararlı bir gençlik tanıttılar dünya-aleme!
Erdoğan’ın
sürekli olarak Kemalist dönemi aşağılaması ve devamlı hangi
anıtların yıkılması gerektiğini belirleyen sanat
eleştirmeninden kürtaj veya sezaryen yasağını devreye sokan
doktora, beslenme uzmanından Türk alfabesine en uygun klavye
tek-seçiciliğine, alkol düşmanlığından sözde laik bir ülkede
sürekli olarak dini eğitim fetvacısına geçiş yapan despot
rejimi, “biz Beyaz
Türkler” -yabancı basın bizden genelde böyle bahseder-
için artık baş edilemez bir hal almıştı. Hem de Atatürk’ün
emanet ettiği devrimleri doğduğundan beri kucaklamış olgun
vatandaşlar olan anne-babalardan, zamanlarını sürekli olarak
video oyunlarla veya barlarda flört ederek futbol seyrederek geçiren
çocuklarına kadar…
Polisler
sadece 5 metreden biber gazı kapsüllerini direnişçilere
fırlatmaktan ve plastik veya gerçek mermi kullanmaktan hiç
çekinmediler. 5 ölü, gözlerini kaybeden bir düzine insan,
binlerce yaralı ve komada olan gençler varken hükümetin hiçbir
üyesi bu ailelere herhangi bir şekilde taziyede bulunmadıkları
gibi, üzgün olduklarına dair hiçbir açıklama da yapmadılar. Ne
aradılar ne de bir taziye mektubu yazdılar. İnanılmaz derece
üzüntü verici ama ne yazık ki gerçek! Ayrıca parkın hemen
yanında olan ve çatışmalarda yaralananlarla kaybolan çocuklar
için bir revir gibi kullanılan Divan Oteli’nin polisin biber
gazına maruz bırakılması, hükümetin ne kadar acımasızca
orantısız güç kullandığının kanıtıydı. Hükümet o günden
beri savaş dönemlerinde bile yapılmayan bu saldırılar için özür
dileyeceğine, otelin sahibi Koç ailesini “teröristlerin
işbirlikçisi”
olarak tehdit etmeyi tercih etti. Bu makale yayınlanmak üzereyken,
Koç ve Shell’in bir ortaklığı olan TÜPRAŞ, sahip olduğu
AYGAZ ve OPET gibi diğer kuruluşlar polis desteğiyle bu kurumları
basan maliye müfettişlerince denetleniyordu.
Steinworth
haklı olarak şu soruyu soruyor: “Türkiye
nerede olmak istiyor?”.
Gerçekten, biz kim olmak istiyoruz? Steinworth doğal olarak şöyle
algılamış: Türkiye iki ucun arasında kalmış. İlerici, şehirli
ve modern halkıyla Atatürkçü Türkiye veya Erdoğan’ın -dinin
etkisiyle- kırsal kesimi ve kentsel dönüşümü altındaki
varoşlarıyla beliren farklı Türkiye. Gerçek şu ki, ikinci
Türkiye, son on yıllık süreçte, Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün
reformlarını ve kültürel devrimlerini hazmedemeyen iki siyasi
tarafından yapay olarak üretildi: İlki Necmettin Erbakan,
ikincisiyse tabii ki Erdoğan.
Türk
toplumunda bunların yaşanabilmesi dipten gelen gerçek bir ivmeyle
değil, Erbakan ve Erdoğan’ın Türk sağ ve solundaki gülünç
ötesi bölünmelerle gelen küçük ve mütevazı başarılarıyla
gerçekleşti. Erdoğan, solun toplamının %34,08 ve merkez sağın
%37,59 olduğu bir dönemde, oyların sadece %25,19’uyla İstanbul
Belediye Başkanı oldu.
Ankara’da
da aynı senaryo yaşandı: Sağ %26,9 olan oyunu ikiye, sol ise
%36,74’luk oyunu üçe bölmüşken %27,33 oyla Melih Gökçek
zafer kazandı. Ayrıca 2002 seçimlerinde de AKP sadece %34,28 oyla
%10 barajından dolayı parlamentodaki koltukların 2/3’ünü
alarak iktidar olmuştu. İşte böylece din ve devlet işlerinin
birbirine karıştırılması Anayasa ve partiler yasasında
tartışmasız şekilde yasak olmasına rağmen, dinin politikanın
içine ve Türkiye siyasetinin merkezine girişinin nasıl
başlatıldığını rahatça anlıyoruz.
Türk
yargı sistemi 2008 yılında, Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman
Yalçınkaya öncülüğünde dinin siyasetin içine girmesine tepki
gösterdi. Ancak tek oy farkla Anayasa Mahkemesi, Turgut Özal’ın
atadığı -dini eğilimleri bariz- Başkan’ı Haşim Kılıç’ın
yaptığı açıklamayla, AKP’yi anti-laik uygulamaların merkezi
olarak gördü ama parti kapatılmadan yalnız bir para cezasıyla
dosya sonuca bağlandı. 11 kişiden oluşan yüksek mahkemenin 6
üyesi partinin kapatılması yönünde oy verirken, 5 tanesi buna
karşı çıktı. Eğer sadece tek bir üye daha partinin kapatılması
yönünde oy kullansaydı (7’ye 4 oy oranında), karar
uygulanacaktı.
Mahkemenin
bu kararını takip eden gün ve aylarda, Erdoğan laik halk ve
kurumlardan bütün intikamını almak istermişçesine davranmaya
başladı. Laikliği savunan yazar, gazeteci, akademisyen ve
aydınlara açılan davaları hızlandırdı. Aynı dönemde
Erdoğan’ın “kendi
tarafında olmayanlara” yönelik
ağır ve aşağılayıcı söylemleri çok daha sertleşti ve
sıklaştı.
Kendi
düşüncesini benimsemeyen herkese bu şekilde açıkça ve göz
göre göre zulmederek ülkesini bölen bir lider, 2. Dünya
Savaşı’ndan beri görülmemişti. Erdoğan’a göre, seçimlerde
en yüksek oyu aldığına göre, her istediğini yapabilmesine karşı
önünde hiçbir gücün durmaması gerekiyordu. Başka bir deyişle,
Erdoğan’ın demokrasi tanımı oldukça yetersiz ve sığ. Ayrıca,
gün geçtikçe daha net anlaşılıyor ki, Erdoğan demokrasiyi
sadece 4 yılda bir tekrar eden bir seçim ritüelinden ibaret
görüyor.
“Azınlık
hakları-insan hakları-kadın erkek eşitliği-ekoloji-ihale ve
anlaşmalarda şeffaflık” gibi uluslararası değer yargıları,
görüyoruz ki onun için hiçbir şey ifade etmiyor. Erdoğan’a
göre, bir iktidar ne yaparsa yapsın, kendi “saltanat yılları”
boyunca asla hiçbir engelle karşılaşamaz. Hatta bu durum, iktidar
geniş bir halk kesimine göre özgürlüğün ve demokrasinin yaşam
alanını yok ediyor olsa bile böyle olmalı!
Mısır’da
Mursi’nin iktidardan indirilişi bizi demokrasi kavramı üzerine
düşünmeye yönlendirdi. Türk siyasileri ve medyası, gün
geçtikçe tehlikeli boyutlarda anti-laik zemin üzerine oturtulmuş
olan Mısır anayasasının gerçekleri ve iktidardaki Başkanın,
-aynen bizdeki gibi- ülkedeki hassas ve demokratik değerleri
sürekli tehdit eden ve bazı kurumları kontrol altına almaya
çalışan tavrından kitlelerin büyük rahatsızlık duydukları
gerçeğini görmezden geliyor.
16
Haziran’da kendisine Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığım açık
mektupta da izah ettiğim gibi, Erdoğan bize yaşattığı bu ağır
durumu, ancak başka bir hükümet tarafından, mesela Kuran
eğitimine 18 yaş sınırı getirilmesi veya bireysel dini haklara
açıkça saldırılması veya camilere özgürce girilmesine
yasaklar konulması gibi, kabul edilemez saçmalıklar devreye
sokulsa anlayabilir. Böyle bir durumda, Erdoğan’ın asla “Ne
yapabiliriz ki? Şu anda iktidar onlarda, elimizden gelen tek şey
iki sene sonra yapılacak olan seçimleri beklemek”
demeyeceği aşikar. Ama bizler adına bugün AKP’nin garip
yasaklar listesinde 29 Ekim’de Atatürk Anıtı’na çelenk koymak
veya 19 Mayıs kutlamalarını yasaklamak da var. Ne yazık ki bu
noktalara kadar gelinmiş!
Şunu
da unutmayalım, bu “tek
adam” gösterisi, AB
yolunu da tamamen kapattı. Arie Oostlander veya Claudia Roth gibi
Türkiye’nin AB sürecine başından beri dahil olmuş
temsilcileri, memnuniyetle Erdoğan’ın bütün sosyal ve politik
yaşamın içindeki Kemalist ve laik sistemi silme çabalarına onay
vermiş, hatta desteklemişlerdi. Nasıl olduysa onlar Erdoğan’ın
uygulamalarında “demokratikleşme
unsurları”
görebilmişler! Burada açıkça görüyoruz ki, Kemalizm’in
sosyal-demokrasiye yakın gerçekleri hakkında hiçbir şey
anlamamışlar.
Bu
nedenle de AB, 12 Eylül 2010 tarihinde, anayasa değişikliği için
yapılan referandumun sonucunda çok mutlu oldu. AB, AKP’yi
“demokratikleşme adına yapılan bu anayasa değişiklikleri”
sebebiyle kutlarken, iktidar bütün bu yeni Anayasa maddeleriyle
artık tüm karar aşamalarında despot bir rejime geçiş yapıyordu.
Burada ciddi bir soru yanıt bekliyor: AB bu anayasal değişiklileri
neden ve nasıl demokratik olarak değerlendirdi? Hangi Avrupa ülkesi
“kontrol ve denge”
mekanizmaları olmadan
her istediğini yapmakta özgür bir iktidar tarafından yönetilmeyi
kabul eder? Dosyayı okumak veya kendi dillerine çevirtmek için hiç
zamanları olmadığı için mi böyle değerlendirdiler? Böyle bile
olsa, bu bir mazeret sayılabilir mi? Sonuç olarak AB bu
sahte-demokrasinin Türkiye üzerine hüküm sürmesine çok özel
katkılarda bulundu.
AB
ile gerçek Türkiye Cumhuriyeti’nin bu sağır ve dilsiz
ilişkisinin ana nedeni, AB siyasilerinin ve medyasının Kemalist
dönemi tamamıyla yanlış okumalarıdır. Ama bu çok da şaşırtıcı
değil: Kendi süreç ve içinde bulunduğumuz haberleşme çağının
orta yerinde, Erdoğan’ı canlı yayınlarda sürekli
izleyebildikleri bir dönemde, kendisinin politik geçmişini
okumaktan bu kadar aciz kalmışken, 75-90 yıl geride kalan Atatürk
döneminin inceliklerini anlamalarını nasıl bekleyebiliriz ki?
Açıkçası
AKP yorumlarından ve 2. Cumhuriyetçi gazetecilerden alınan biraz
fiili yardımla, AB politikacıları en sonunda Atatürk’ü
Avrupalı yaşam tarzını, -bu reformları hiç istememesine rağmen-
kendi halkına zorla dayatmış faşist bir lider olarak
görebilirler. Gerçek şu ki, kendi dönemindeki tüm liderlerin
aksine, Atatürk bu ülkeye demokratik Cumhuriyet kavramının
temellerini getirmiştir. Yeni Cumhuriyet adına siyasi erki, padişah
ve halifenin elinden alarak halka vermiştir.
Ayrıca
Türkiye, tüm dünyada kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan
ilk ülkelerden biridir. Yeni alfabeyle okuma ve yazmanın hız
kazanması için seferberlik düzenlemiştir. Bu eylemler hiç söz
edilmemesine karşın, ülkedeki okur-yazar sayısını dev ölçülerde
arttırmıştır. Sanat ve bilim alanında gelişme sağlamak için
tüm imkanları seferber etmiştir. Atatürk en önemli deyişlerinden
biri olan “Yurtta sulh cihanda sulh” cümlesiyle hep barıştan
yana tavır koymuş ve hepsinden önemlisi de döneminde tek olan
kendi partisine, CHP’ye, rakip çıkması için çok partili döneme
geçiş adına yapılan çalışmaları başlatan isim olmuştur.
Açılan ilk parti, Terakkiperver Fırka, bazı üyeleri Atatürk’e
karşı suikast girişiminde bulunduğu için kapatılmak zorunda
kalmıştır. İkinci olarak da, 1930 yılında Fethi Okyar
tarafından Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmuş, ancak bu
partinin ömrü de, yeni rejim düşmanlarının İzmir’de bazı
kanlı çatışmalar yarattıkları kanıtlanınca kapatıldığından
çok kısa olmuştur. Buradan anlıyoruz ki, Atatürk daha 20.
yüzyılın başlarında demokrasinin farklı bakış açılarına
gereksinim duyacağını teşhis etmiştir. Bu bilgilerin temel
olarak yeterli olacağına inanıyorum. Bahsedilen
iki kişiden hangisinin demokrasiye daha çok katkısı olduğunun
kararını okuyucuya bırakıyorum: Atatürk mü, yoksa Erdoğan mı?
Başka
bir deyişle, “biz
Beyaz Türkler” inanıyoruz
ki, şu an Avrupa’nın Atatürk dönemi hakkındaki ciddi
bilgisizliğini gidermek için kendine sorular yöneltmesinin tam
zamanı.
Uluslararası
Plastik Sanatlar Derneği’nin Başkanı ve profesyonel bir sanatçı
olarak Steinworth’un şu cümlelerine de cevap vermek zorundayım:
“Türkiye’nin bugünkü gerçek kültür-sanat ortamı Koç,
Sabancı gibi sanayi devi ailelerin desteği altında ve önceki on
yılların boğucu Kemalist sanatının bu sanatla hiçbir ortak yanı
yok.”
Bu
nasıl bir anakronik karşılaştırma! Mesela Max Beckmann’ın
dönemiyle Sigmar Polke’ninkini nasıl karşılaştırabiliriz?
Veya Neo Rauch’un eserleri “Kemalist” sanatın kasvetine sahip
(!), ama buna karşılık, Johannes Wohnseifer’in Jodie Foster ve
Reagan kuklaları yeterince neşeli diyebilir miyiz? Böyle ifadeler,
herhangi bir yerde mantıklı bir anlam taşıyabilir mi? Ama eğer
birine bunlar mantıklı geliyorsa, o zaman “Kemalist” bir sanat
uzmanı olarak, kendisine naçizane hatırlatmalarım olacak: 1987
yılında, Demokrasinin Kutusu’yla bu tür multi-medya politik
eserleri ilk defa üretmeye bizzat ben başladım. Bunun üstüne de
çok şey eklememe gerek yok.
Gerçekten
açık fikirli olan herhangi biri, Kemalizm’in erken dönemlerinden,
Ali Avni Çelebi veya Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan başlayarak,
Burhan Doğançay ve Altan Gürman’a, oradan da benim kuşağım
olan Balkan Naci İslimyeli ve İsmet Doğan’a kadar gelebilir.
Sadece Kürt siyaset ve kültürünü öne çıkaran birkaç galeriyi
ve sergiyi ele alan Avrupa’nın inanmak istediğinin aksine,
Atatürk yalnızca modern kültürün ve güncel sanatın temellerini
kuran insan değildir; buna ek olarak, sanatçılar, yapımcılar,
yönetmenler, aktörler, tiyatrocuların çoğu Kemalist kültürün
gururlu birer mirasçısı olmaktan hiçbir rahatsızlık
duymuyorlar.
Bundan
iki buçuk yıl önce, Sanatçılar Girişimi ismiyle, Türkiye’nin
her disiplinden önde gelen sanatçıları AKP’ye karşı bir
direniş başlattı ve “Reddediyoruz” sloganı altında birleşti.
Sanatçılar Girişim, Ataol Behramoğlu, Zeynep Oral, Ümit Zileli
gibi daha birçok yazar ve gazeteciyi; Tarık Akan, Rutkay Aziz gibi
ünlü aktörleri; Ekrem Kahraman, Mehmet Güleryüz, Mehmet Aksoy
(İnsanlık Anıtı heykelinin sanatçısı) gibi görsel
sanatçıları; Edip Akbayram, Fazıl Say, İlhan İrem, Nejat
Yavaşoğulları başta olmak üzere birçok müzisyeni; Genco Erkal,
Ferhan Şensoy, Orhan Aydın gibi sayısız tiyatrocuyu ve burada
sayamadığım yüzlerce ismi bir araya getirdi. Ben de ayrıca
girişimin üç sözcüsünden biriyim.
Söylemek
istediğim, büyük ihtimalle Batı’nın asıl problemi, oldukça
karmaşık olan 20. Yüzyıl Türkiye siyaseti hakkında olan
bilgisizlikleri ve anlama yoksunlukları. Aslında evet, Türkiye
Erdoğan’dan önce de bazı demokrasi problemleri yaşadı, ama
unutmamak gerekir ki, 1946 yılında çokpartili sisteme
geçildiğinden beri CHP sadece 4 yıl iktidarda kaldı, onun
haricinde CHP ve diğer sosyal demokrat partiler sadece bölük
pörçük kısa dönemlerde, toplam sadece 14 yıl koalisyon ortağı
oldular ve Başbakanlık koltuğu, yalnız 8-9 yıl onlarda kaldı!
Dini
farklı derecelerde kullanan sağ partiler maalesef ülkede
bildiğimiz tüm anti-demokratik uygulamalardan sorumludurlar. Bu
karanlık yıllara geri dönüp baktığımızda bile daha önce
hiçbir liderin bu kadar büyük tepki toplamadığını ve
aralarından hiçbirinin Erdoğan kadar, karikatürler dahil olmak
üzere tüm eleştirilere karşı bu derece tahammülsüzlük
taşımadıklarını görürüz. Ayrıca çoğu zaman askeri darbe ve
muhtıraların, birbirlerinden düşman kardeşler kadar farklı
olmalarına karşın, sistematik olarak aynı sepette
değerlendirildiklerine şahidiz. Ciddi araştırmacıların bu
özet-genel değerlendirmelere prim vermeden ve konu hakkında AKP
verilerine körü körüne inanmadan, kendi çalışmalarını
yapmalarının en doğru çözüm olduğuna inanıyorum.
Hala
yaşanmakta olan bu serüvene bir son söz seçecek olursak şunu
ifade etmem lazım ki, “millete ve köylülere aşağılayarak
bakan Kemalist elit” türünden toparlamalar AKP ve yandaşlarının
söyleme soktuğu ve gerçeklerden çok uzak değerlendirmelerdir.
Türkiye dinin yoğun olarak her isteyen tarafından yaşandığı ve
her sosyal sınıfın, bürokratlar ve köylüler de dahil olmak
üzere birbirine saygı duyduğu bir ülke oldu hep. Paranın
ortalarda az gezdiği o yıllarda Converse veya Adidas
ayakkabılarımız olmadı, ama sonsuz bir gurur, özgüven ve
kendimize saygı vardı. Geleceğimize büyük hedefler koyuyorduk.
Türk olmakla övünüyorduk ve demokrasiye inanıyorduk (burada Türk
olmak tabii ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı anlamında
kullanılıyor), karanlık günler geldiğinde ise bilime ve
Atatürk’e olan inancımız moralimizi ayakta tutuyordu. Bugüne
dönecek olursak Alman dostlarıma hatırlatmak isterim ki, biz
Türkler aynen bir Alman veya Hollandalı insan kadar dünyadaki en
iyi demokrasiyi hak ediyoruz. Hiçbir şekilde Erdoğan’dan arta
kalan bir sözde demokrasinin bizim için yeterli olacağına inanmak
istemiyoruz. Bu sebeple bütün dünyanın Türkiye’deki
aydınların, gazetecilerin ve direnen halk kitlelerinin durumunu çok
yakından izlemesini talep ediyoruz.
Bu
aynı zamanda Ergenekon ve Balyoz davaları için de geçerli bir
talep. Erdoğan’ın kendi kararlarını ve eylemlerini sorgulayan
herkese karşı yine bir hınç içinde hareket etmeyeceğinden
dünyanın emin olması lazım. Şimdiden gözaltına alınmış olan
Gezi Parkı’nın barışçı göstericilerinin durumu gelecek için
kötü bir işaret olabilir: Avrupa’dan
sorumlu bakanınızın ”demokrasinin en
yüksek şekli Türkiye’de en iyi şekilde yaşanmaktadır”
demesi başka şey, bunun gerçekten uygulandığını görmek ise
bambaşka! Ne çapta bir korku imparatorluğu ile karşı karşıya
olduğumuzun bir örneğini size vereyim: Gezi krizinin ilk
günlerinde CNN International dahil birkaç medya organına röportaj
veren aktör Mehmet Ali Alabora “konu
sadece parkla ilgili değil”
diye bir söz sarf etmişti. Siz
hiç böyle bir cümlenin bir taciz konusu haline getirilebileceği
ve hala da “demokratik bir ülke” olarak görülebilecek bir AB
ülkesi tanıyor musunuz? Bu olayın da nasıl süreceğini yakından
takip etmenizde çok yarar var.
İşte
tam bu noktada Avrupa’nın Türkiye ile olan diyaloğuna yeniden
başlamasını ümit ediyoruz. Ülkemize insan haklarının,
laikliğin, demokrasinin ve özgürlüğün temel değerler olarak
muhalefettekiler de dahil olmak üzere herkes için geçerli
olduğunun hatırlatılmasını bekliyoruz. Bu artık ülkemizde bir
yaşam ve ölüm konusu haline geldi.
Bir
de lütfen birini bulun da, gidip hükümetimize tüm dünyanın
yaşananlara, Türkiye’den akan korkunç görüntülere karşı
spontane olarak verdiği tepkinin, bu protestoların “dışarıda
tek merkezden”
tetiklendiği anlamına gelmediğini anlatıversin! Çünkü
şimdilerde de kanıtlamaya çalıştıkları şey bu…
30 Temmuz 2013 Salı
SİLİVRİ’DE YARGI TARTIYA ÇIKIYOR... / Bedri Baykam / 30 Temmuz 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Önce size, 1969 yılının 9 Aralık tarihli Cumhuriyeti’nden bir haber okumak istiyorum: Haber başlığı “Erim, Ecevit’i Suçladı”. Prof. Erim’in sözlerinden alıntılar ise şöyle: ”Maziyi inkar edemezsiniz. Mazide Atatürk ve İnönü vardır. ‘Fes yerine şapka getirilmesi halkın mutluluğuna ne kattı’ dediniz. O zamanın şartları içerisinde fesi çıkarıp şapka koymak, bir yeni baş takmak kadar zordu. Atatürk o devrimleri yapmasaydı, alt yapı devrimlerine ulaşamazdı. Atatürk’ü reddederek CHP’li ve devrimci olmak mümkün değildir. Hele CHP’nin kurucusu olan Atatürk’ü, CHP’nin Genel Sekreteri eleştiremez.” Bu alıntıyı Silivri’de karar duruşması öncesinde niye kullandığım konusunda fazla bir yoruma gerek yok. Çürümenin içeride nasıl başladığını, daha sonra Kurucu Meclis’te mutlulukla yer almasına rağmen 1980 sonrasında 60 Devrimi’ne karşı çıkan, Gülen’i destekleyen, en kritik dönemlerde ısrarla solu bölerek gericiliğin önünü açan Ecevit profiline nasıl ulaştığımız konusunda kökten bir hatırlatma: Biz “Balyoz” ve “Ergenekon” davalarını, ülkenin aydınlanmayı temsil eden kanadı olarak bu kabul edilemez akışta yaşıyorsak, treni raydan çıkartan virajlardan biri buydu, 44 yıl öncesinden! Sağlıklı hücrede yozlaşma başladıktan sonra, verilen ödünlerin nereye kadar gidebileceğinin en ağır deneyimlerini yaşıyoruz.
Silivri başladığından beri, örülen her çeşit duvara ve her türlü psikolojik harp çelmesine karşın sayısız defa bu 100 kilometrelik engelli koşuyu katederek, davayı yerinde izledim. Kararların açıklanacağı 5 Ağustos tarihinden önce de, o soğuk salonda sarfedilmiş ve kulağımda hala yankılanan seslerden bazılarını sizlerle beraber hatırlamak istiyorum.
Öncelikle dünya bilsin ki, şayet bu duruşmalar naklen yayınlansaydı, akış 4-5 yıldır olduğu şekilde yaşanmazdı. AKP’li bazı seçmenler bile “bir dakika, neler yaşanıyor orada?” diye konuya karışır ve tepkisini en sert şekilde ortaya koymaktan çekinmezdi. O zaman tüm Türkiye yaşanan hukuki “boşluğu” kaçınılmaz şekilde görecek, olayın skandal boyutları aleme malum olacaktı. Keyfi olarak kısıtlanan savunma süreleri, salondan çıkarılan avukatlar, isimsiz ihbarlar, çoğu adi suçlara sahip gizli tanıklar, iflası kanıtlanmış sözde bağlantılar, sahteliği hem ülkemizden hem Silikon Vadisi’nden tescilli dijital sözde kanıtlar, her biri “insanım” diyenin her yüreğinde yara açacaktı.
Bu doğrultuda kulağıma gelen ilk ses Av. Ceyhan Mumcu’dan: “Dünyada böyle bir dava örneği var mı? Bu dava tercüme edilse, hiç kimse metinlere inanmaz”. Ya da Yalçın Küçük’ün sözleri: “Bize suç bulun, suçumuzu söyleyin, cezamızı verin. Burada dezenformasyon var. Engizisyonda da suç yoktu. Bu iddianamelerde ‘suç lokantaları, otelleri’ var! Kimin ne zaman tutuklanacağına veya serbest bırakılacağına bir şekilde bir merkezi planlama ile karar veriliyor”. Sonra Tuncay Özkan geliyor: “Burada hukuk yok, suç yok, suçlu yok, delil yok. Ben zalimliğe muhalif oldum. Yolsuzlukla mücadele için gazeteci oldum. İktidara muhalefet etmek suç olabilir mi? Hangi hareketimde cebir-şiddet varmış? Raporlar burada, deşifreler burada. Tersine, beni demokratik hayattan koparmak bir suçtur. İnsan uygarlığına yakışmamaktadır. Suçum: Düşünmek, ifade etmek, toplantı-yürüyüş haklarımı kullanmak. Bu sayılanlar benim görevim. Parti kurmama veya ADD Başkanı olmama bir yasak var da ben mi bilmiyorum? Evet, tüm Cumhuriyet mitinglerini yasal olarak ben düzenledim. Bu mudur suçum? Milyonlar yürüdü, tek kişinin burnu kanamadı”
Doğu Perinçek ise, hiç bir aşamada “savunma” yapmadı. O yalnız resmen getirilmek istenen yeni düzene karşı kendi “iddianame”sini okudu. Zaten bunda da o kadar başarılı oldu ki, yaptığı savunma yeni dava konusu oldu ve bu başarısı taçlandırılarak “mahkum” bile oldu. Perinçek’in “suç konusu” olan sözlerini yayınlamak serbest olmasına karşın bunu yayınlamayan, yeni adıyla “Penguen medyası” ise, vefatını böylece “Gezi” den çok önce ilan etmişti.
Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin savunusu ise, hem demokrasi hem askeri tarihimize geçti. Bütün bu arkadaşlarımız, her biri, orada demokrasi adına yıllardır nöbet tuttu. Şimdi artık bu nöbet yetti. Türkiye, her birinin 5 Ağustos’ta özgürce aramıza katılmasını ve beraat etmesini istiyor. Herkes kelime meddahı sevgili Balbay’ın Yağmur ve Deniz’e kavuşmasını, tüm değerli aydınların artık hasretle beklendikleri evlerine dönmelerini bekliyor. Her şey ortada: Önümüzdeki pazartesi, Silivri’de aydınlarımız değil, Yargı tartıya çıkacak...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
25 Temmuz 2013 Perşembe
TURKISH ARTIST BEDRİ BAYKAM ANSWERS "DER SPIEGEL" MAGAZINE ABOUT THEIR TURKEY İSSUE
OPEN
ANSWER TO
THE
ISSUE ON TURKEY OF
“DER SPIEGEL”
(24-6-2013) BY TURKISH ARTIST AND WRITER BEDRİ BAYKAM
(24-6-2013) BY TURKISH ARTIST AND WRITER BEDRİ BAYKAM
“TURKS
DESERVE DEMOCRACY AND FREEDOM
AS
MUCH AS ANY EUROPEAN!”
“I
must answer Mr. Steinworth that if Margaret Thatcher has brought
communism to the Soviet Union (!) then maybe we can say that Erdoğan
brought democracy to Turkey!!”
Since the "Gezi Park protests" started, all Europeans and even the rest of the world seemed to be extremely perplexed and caught by surprise! Most of the politicians and media chose to see in Tayyip Erdoğan a strong regional leader and in AKP a party comparable to conservative christian-democrats, serving as a catalyst for reforming the problematic sides of the Turkish Republic. So what could be the source of all these sudden flow of clashes, wild brutal police attack scenes, and protest movements filling up all the streets in so many cities starting from the last day of May?
Daniel Steinworth has written for the Spiegel, a very much in depth analysis of the recent turmoil and Turkey under the iron fist rule of Erdoğan. He is a journalist I know well, and overall he did a good job in this report. However there are couple serious criticism I will bring to his words as well as some complementary comments.
Let's first read a very problematic paragraph: "Erdoğan's successes are mostly accepted by everyone. If Atatürk has modernized the country, Erdoğan has turned it into a respected regional power. If Atatürk is known to have secularized Turkey, Erdoğan has democraticized it. In any of his election successes not one single foreign observer has ever expressed any sign of doubt about his status and power".
I am sorry to have to refuse Steinworth's assumptions right from the start although they reflect correctly the general feeling of the western media and power structure induced in this erroneous line of thinking. If "not one single observer has ever expressed any sign of doubt" this only proves how bad they follow Turkey and how superficial their analysis are! This is only a confession of overt insufficiency! I must tell Mr. Steinworth that if Margaret Thatcher has brought communism to the soviet Union (!) then maybe Erdoğan brought democracy to Turkey!! The Germans who have been able to follow my interviews in the German press and TV know already what I have been talking about for the last several years. Erdoğan on the contrary has gotten rid of most of the foundations of democracy in Turkey by doing his best to kill slowly secularism since he came to power. Everyone should know that there is no democracy without secularism. On top of that, Erdoğan has attacked all the possible branches of democratic opposition to his government. At this point, all the central mainstream media are living under his threats, totally doing now its own sad "self-censorship"! History will tell us that a censored media is one of the biggest threats to democracy. Furthermore after probably some series of "mysterious" phone calls and meetings, the Turkish press has been obliged to fire its best writers and TV commentators. For example, Emin Çölaşan and Bekir Coşkun were fired from Hürriyet and Ruhat Mengi and Uğur Dündar who have been "asked" to cease contributing to the Doğan Medya TVs. The once valiant Turkish Army which had until recently the charter on ensuring that the fundamental principals of democracy were ever tampered with, has been stripped of this responsibility. Anyway, the west could never understand that institution because of its own image misfittings to any comparison. Now half the generals are in prison for a would be "Coup d' Etat" in order to overthrow the current government. There is no whatsoever proof about these allegations. (Ergenekon and Balyoz court cases). One big difference between the Turkish and say, that of the United States, is that in Turkey although the law is not written any differently, the suspect is considered guilty until his innocence is proven. The latest presentation in court of lawyer Zeynep Küçük, makes it impossible with anybody with a right logical mind, to see any crime related to the intellectuals in prison. I hope that a German prosecutor can have the file translated from Turkish to see with his own eyes what kind of Kafkaesk court case our most important politicians, journalists, writers and academicians imprisoned for 5 years such as Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal and Doğu Perinçek have to go through! The university rectors protesting Erdoğan have all been removed from their seats, either taken to prison (!) or just being replaced by conservative if not overtly Islamist ones. The protesting university youth has been subjected to very heavy police brutality and prison sentences long before the Gezi Park clashes. For instance Ferhat Tüzer and Berna Yılmaz were sentenced to 8,5 years in prison for having hold a banner saying "We want free education and we will get it". The Turkish Judiciary system has totally lost its independence towards the Turkish government and now is directly tied to the Ministry of Justice and hence to Mr. Erdoğan. The result now is that almost all government decisions are approved, almost all opposition objections about unconstitutional law amendments are refused. The very pillars of the Nation's democratic values, are strictly controlled by the current regime. It' s common knowledge that most of the cases that have political connotation are first talked about by the government and as a "coincidence", the prosecutors of the Republic end up opening a file on the case. First, the press controlled by the government which gets the leads from the right sources, prepares the ground and the psychological pressure setting then it's all green light for the operation. At this point, 65 journalists are in prison in Turkey and 123 more have ungoing court case (report from CHP). Thus the AKP government now can be proud to be the country that has the most journalists in prison in the world! The Ministers gladly claim that "those are not journalists but terrorists"! Somehow no concrete proof is brought up and most of the detained journalists are very famous or very well known names that the public opinion trusts fully. The Turkish businessmen association TÜSİAD is often facing open or covered threats from the government after asking more democracy or secular education programs. In addition such requests are all too often met with astronomical fiscal fines levied upon them in order to squeltch them from further pursuing this demand which is a basic principal of any democracy. The large secular democratic Kemalist NGO's have been under huge government threats with inspections of all kinds following the very successfull protest ralies they had organized in 2007. I could continue with countless additional examples that demonstrate that we are far from being in front of a leader who has "democraticized Turkey"! If Steinworth is referring to the expansion of the right to wear the veil around the country and in universities and the different direct support brought to the lifestyle of İslamists, in such a narrow field of the understanding of the concept of democracy, we may say that Erdoğan was "successfull" indeed. But even there, Erdoğan has never been a democrat because he never ever accepted the rights of other citizens who chose to live in contemporary non-islamist life styles. Although after every election that he won, he made speeches claiming that he was indeed “the Prime-minister of all Turks, even the ones that didn’t vote for him” he has always debased them, humiliating their lifestyle choice.
From here, we can move up to the Gezi Protests which has made the news worldwide. So as Erdoğan often states, he is right: All we went through is not related just to the Park and to the protection of ecology. Of course that it goes deeper than that. The Park triggered the release of a tension. The drop too much overflowing the bucket and.. creating a tsunami! The young generation that had been insulted, humiliated by Erdoğan in their daily life choices suddenly woke up from their coma-like stillness and sparkled the streets of the country in an unarmed peacefull revolt against injustice. That famous evening went down to the annals of the turkish media as "the shamefull nights of the penguins". It received this name as the mainstream news channels scared off by the government were busy broadcasting a documentary on the life of penguins or marriage social programs! The rest of the world media, however showed the youth dedicated to their cause, despite the tear-gases, the violence and relentless oppression at unacceptable degrees at a local protest march. Erdoğan's constant debasing of the kemalist period and his autocratic regime switching him from art critic chosing the monuments to be destroyed to doctor of the nation chosing the ban of abortion or cesarian, from nutrition counselor to compulsory choice-maker for the turkish alphabet keypad, from alcohol enemy to constant preacher of religious education in a said to be secular country, was too much to handle for the secular "white Turks". Both for the parents who had embraced Atatürk's legacy since they were born as mature citizens and would rather die than live in a non secular society, as well as for their kids busy playing video games or spending time flirting in bars or watching football...
The police didn't mind throwing tear-gas capsules from only few meters and sometimes using plastic or real bullets. 5 deaths, dozens who have lost their eyes, thousands wounded and several in coma at different degrees. (No member of the government ever called or send a letter of condoleances or regret to none of the families of the dead or the wounded! That’s sadly unbelievable but unfortunately true) Also the fact that the Divan Hotel just near the Park that was used as a infirmary for the ones wounded in the clashes as well lost children could be overtly subject to police's and tear-gas, showed what kind of mercyless attitude government's forces used. (The government since that day, instead of apologizing for that aggression which is not even done during war times, chose to threaten the famous industrial tycoon Koç family, owner of the Hotel, as “collaborators of terrorists”. As this article was being placed on-line, the heavy-industrial complex TÜPRAŞ co-owned by the Koç family and Shell was under the assault of tax controllers assisted by the police, as well as few other companies of Koç like AYGAZ in gas and OPET in the petroleum sector).
Steinworth rightly asks the question "so where does Turkey want to be?" Who do we want to be? So it looks rightly in his eyes that Turkey is torn between two ends, the islamic inspiring rural or new transformed city suburban Turkey of Erdoğan, or the progressist, urban, modern society's Turkey. The reality is that that second Turkey was invented in the last decades first by Necmettin Erbakan and than by Erdoğan who could not "digest" the reforms and the cultural revolution of Atatürk, the founder of the Republic. It was made possible not through a big push in the Turkish society but through political minor victories of Erbakan and Erdoğan that were generated by the unforgivable and ridiculous divisions whithin the centres of the Turkish left and right. Erdoğan had become mayor of Istanbul with only 25,19% of the votes where as the centre left took a total of 34,08% and the centre right. 37,59%. In Ankara the same scenario was made possible by a 27,33% victory for Melih Gokcek while the center right divided in two and center left divided in three received each respectively 26,9% and 36,74% . Also in 2002 AKP won the elections with only 34,28 of the votes and got in return 2/3s of the seats in the Parliament due to the lack of coherence in the Turkish voting system turning nul all parties votes that are under 10% because of the threshold. This is how the shift to political İslam has started in the origin in a country where the intrusion of any religion in politics normally is totally forbidden according to the constitution and the law of the political parties.
The constitution court did react to all this intrusion of religion in politics in the year 2008 through the efforts of the Prosecutor of the Republic Abdurrahman Yalçınkaya. However, by the margin of one vote, the Constitution court led by an Islamist leaning President Haşim Kılıç appointed by Turgut Özal, chose to determine that "the AKP is indeed the centre of all unsecular activities and thus will have to pay a financial fine but the Party will not be closed down". Out of 11 members of the high Court, 6 chose to have AKP closed down and 5 decided against. If one more member had decided to have the Party to be closed down, 7 versus 4 would have been a sufficient number. In the days and months following that high court decision, Erdoğan behaved as if he wanted to take his full revenge from the secular society and institutions. The court cases attacking secular writers journalists and academicians started to accelerate. Since around those times, Erdoğan's choice of bad wordings and humiliating sentences directed towards those "who are not on their side" got harsher and more frequent. The world has never seen since World War II, such a leader who divides so openly his own country in rival camps while blatantly and overtly persecuting anyone considered to be opposed to his vision. For Erdoğan, in any situation since he has gotten the most votes in the elections, he will have the right to do whatever he wants without anybody getting in his way. In other words his definition of democracy is extremely narrow and insufficient. On the other hand, it seems more and more obvious for everyone that Erdoğan is seeing “democracy only as an election ritual repeating itself once every four years.” Concepts such as "minority rights-human rights-universal given values such as equality between men and women- ecology-transparency of public biddings and contracts" have obviously no much meaning in his alphabet. That’s why according to him, no matter what a government does during its “reigning years” in power, it should never face any obstructions! Even if they are destroying all the oxygen space of democracy and freedom. The unexpected fall of Mursi in Egypt, brought forward the discussions around the concept of democracy. Very often, the Turkish politicians and press made abstraction about the fact that the Constitution in Egypt, had been dangerously shifted towards unsecular grounds and that the crowds were extremely bothered by the fact that the running President had been trying to control several institutions during the same move, which was threatening the basic existence of the fragile and young democratic values in the country. Probably,as I explained in an open letter to Erdoğan in an article published on July 16th, he could understand this heavily unfortunate situation only if another government was harming directly religious rights of the people, forbidding the free frequentations of mosks or bringing an age limit of 18 years to the choranic studies etc. İn a case like that, it would be clear that Erdoğan would never say “well what can we do? They are in power, we must just wait for the next elections in two years from now”. Unfortunately, the AKP government’s strange black lists have even come to the point of “forbidding to leave flowers on the Atatürk monuments” on the day of the Republic (October 29) or on the day offered to the Turkish youth by Atatürk, (the 19th of May.)
Let's not forget that that all this "One man show" was made possible by the contributions of the European Union. Representants of the EU who were involved in the case of Turkey like Arie Oostlander or Claudia Roth, kept giving their approval for Erdoğan cheering gladfully for all his erasings of the Kemalist secular system in every aspect of Turkish social life and politics. Somehow they saw in his acts some democraticizing factors, obviously having understood nothing about the social-democrat realities of kemalism. Thus the EU cheered the Constitutional changes made by the referendum of September 12, 2010. While the EU congratulated the AKP for "having made those democratic changes to the Constitution”, the AKP government became autocratic in all its decision makings! The question remains to be answered: Why and how the EU decided that those changes were "democratic"? Which European country would agree to such a regime where the government is set free to do whatever it wants, without any checks and balances? İs it that they had no time to read or have translated the dossier? Can this ever be an excuse anyway? The result is that the EU has made some very special contributions to this pseudo-democracy reigning over Turkey.
One main reason for all this deaf and dumb relation of the EU with the real Turkish Republic, is the full misreading of the Kemalist period by EU politicians and press. It's not very surprising: if in their own time period and the age of communication, they were unable to read the political career of Erdoğan while it's being broadcasted "live", how do you want them to understand the period of Atatürk from back 75-90years? Obviously with a little help from AKP comments and the "second republican" Turkish journalists, the EU politicians end up seeing in Atatürk a fascist leader who only enforced some european lifestyles reforms on his own people who didn t want it. The reality is that he brought to the country all of the basics of a democratic republic, unlike any leader of his times. Taking the power from the hands of the Sultan and the Khalifa, he brought it down to the earth, to the people of the new Republic. Thus Turkey was also one of the first countries in the world to give equal rights to women in elections. He launched campaigns to speed up the new alphabet reading and writing which (it's never mentioned) increased a lot the level of literacy accross the country. He made all the possible efforts to the development of art and science. He only preached "peace" with the slogan "peace at home, peace abroad" and most important of all, he helped the launching of a plural Party system to rival his own, the Republican Party of the People, CHP. The first one had to be closed down after an assasination plot against Atatürk was put in action. The second one, the “Free Party" led by Fethi Okyar came to life in 1930. It didn't last since the new regimes ennemies created some bloody clashes in İzmir that proved to be the demise of the Party. Nonetheless Atatürk recognized early on, since the twenties, that a true democracy required opposing views. I guess this is enough as main information.I let the reader decide which one of the two has contributed more to democracy in Turkey, Atatürk or Erdoğan?
In other words, We the "white Turks" as they often talk about us in the foreign press mainly, we believe it's grand time for Europe to question its serious lack of knowledge about Atatürk's era. As a professional artist who is also the President of the Professional Turkish Artists Association (UPSD) I must also answer those lines of Steinworth: "Turkey's actual cultural art circles sponsored by the heirs of the families of the main leading industrial families such as Koc and Sabanci, have nothing in common with the somber kemalist art of the past decades." Well, this is such an anachronical comparison! How can you compare for instance, the period of Max Beckmann and the one of Sigmar Polke? Or can we say that Neo Rauch is somber in the Kemalist style(!) and that on the contrary Johannes Wohnseifer is playfull enough with his Jodi Foster or Reagan puppets? It would not make sense anywhere! But if anybody ever thinks that it does make sense, then I will humbly remind those art connaisseurs that as a kemalist, I started this multi media political art myself in 1987 with the box of democracy and I'll leave it there. Anybody with the right open mind can check the art of Ali Avni Çelebi, or Bedri Rahmi Eyüboğlu from the earlier years of kemalism till Balkan Naci İslimyeli or İsmet Doğan from my generation passing through Burhan Doğançay or Altan Gürman... So Atatürk not only brought all the foundations of modern culture and contemporary art, but most of the artists, filmmakers, writers, theater directors and actors are proud descendants of the Kemalist culture, unlike what Europe would like to believe, just looking at few galleries or exhibits close to kurdish politics. The main "united" art disciplines resistance was launched against the AKP, by the "Artist's İnitiative" (Sanatçılar Girişimi) a year and a half ago, with the countries most famous artists from all fields getting together with the slogan "we refuse!" (Reddediyoruz!) . The names include famous actors (Tarık Akan from the film "Yol", Rutkay Aziz) famous artists ( Mehmet Aksoy - from the destroyed "Monument of Humanity", Ekrem Kahraman, Mehmet Güleryüz), musicians (Edip Akbayram, Fazıl Say, İlhan İrem), famous theater people (Genco Erkal, Ferhan Şensoy, Orhan Aydın), writers (Ataol Behramoğlu- poet, Zeynep Oral - art writer, Ümit Zileli journalist) and hundreds of other names. I speak to you also as one of the three spokesmen of the Initiative.
Probably, as I like to emphasize, the main problem of western countries is their lack of understanding and knowledge on the very complex history of 20th Century Turkish Politics. Yes, Turkey has had problems in its democracy in the periods before Erdoğan too, but don't forget that since the plural Party system came to Turkey in 1946, the CHP stayed in power only 4 years in the first ones, and later CHP or any other social democrat Party could just be part of a coalition for only some 14 years with the seat of prime minister occupied by them for only 8-9 years. Turkey's rightist governments with various tint of Islamic concessions, are unfortunately mostly responsible of the undemocratic rulings that we know in the country. Even in all these grey years when we look back, not any other leader has ever attracted such massive reaction and none of them ever carried the zero tolerance Erdoğan has towards any criticism, including cartoons! Also often the military coups or memorandums, are often all placed in the same evil basket and commented as a whole, where as in reality they are as different from one another as enemy brothers are. I let serious researchers dig for themselves without blindly believing all the AKP versions on that summary.
As an epilogue to this ongoing story, I can assert that summary's such as "the Kemalist elite looking down on the rural Turkey" are practical journalistic summaries introduced by AKP that are quite far from the reality. Turkey was a country where religion was lived intensely by anybody who wanted to do so, a country where all levels of social stratum respected each other, including bureaucrats and peasants. We didn' t have Converse or Adidas shoes in years where money was rare, but we had endless pride and self confidence and self respect. We looked to the future with high goals. We were proud to be Turks and believed in democracy, science and art. Atatürk kept our spirit high on darker days. Coming back to today, I will only remind our German friends, that we as Turks deserve the best democracy in the world, as much as any German or any Dutch person. We don' t want to think that an Erdoganish left over of a would be democracy, is good enough for us! So we ask the world to follow closely the situation of intellectuals and journalists as well as protesting masses in Turkey. This applies also to the courtcases starting with Ergenekon and Balyoz (sledgehammer). The world has to make sure that again Erdoğan is not going to act vindictively against all those who questioned his decisions and actions. The already arrested participants to the peacefull mass demonstrations of Gezi Park might be a very bad sign for the future: It's one thing to have your "European Affairs Minister" claim that "democracy of the highest level is alive and well in Turkey", it' s another thing to apply that democracy! Let me tell you an example about what level of "Empire of Fear" we are facing: Actor Mehmet Ali Alabora who happened to give few interviews to media including CNN Int. in the beginning of the crisis had just said "well it's not just about the Park". Well I guess by now the whole world knows that fact. Can you believe that Alabora has been a continuous subject of intimidation, if not threats directly by the Prime-Minister, precisely for having said "it's not just about the Park"? Do you know any country in the EU where such a sentence from an artist can become an issue of harrassment and still be considered a democratic country? You better watch closely what's to follow.
We expect Europe to restart the dialogue with Turkey right at that point: Reminding of the basic concepts of human rights, secularism, democracy and freedom for everyone, including all the Turks on the opposition camp... This has become an issue of life and death in our country. Also, please have someone convince our government that the fact that the whole world reacted spontaneously to the horrorfull images coming from Turkey, does not mean at all that this protest movement was triggered anywhere abroad! This is what they are trying to prove (!) nowadays...
23 Temmuz 2013 Salı
20 YIL SONRA TEKRAR KRİTİK İKAZ / Bedri Baykam / 23 Temmuz 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Bu
yazıyı dikkatle okuyun lütfen. Çünkü yaşayacaklarımızı
kaçınılmaz şekilde etkileyecek. Yaklaşmakta olan yerel
seçimlerin başımıza bir “taş” gibi düşüp, “Gezi
Direnişi” ile yükselen morallerimizi paramparça etmemesini
istiyorsanız, lütfen yayın...
İlk önemli hatırlatmam 1993 yazından olacak. Sol üçe bölünmüş: SHP-CHP-DSP. O yaz yaptığım çağrıyla “Taban Operasyonu”nu başlatıyoruz: Bu bölünmenin Refah Partisi’ne önce yerel, ardından genel seçimleri kazandıracağını kamuoyuna ısrarlı şekilde anlatıyoruz. Bu gündemi sarsan çıkış, aynı zamanda Türkiye’de Atatürkçü ve sol tabanlı kitle örgütleri ve aydınların 12 Eylül sonrası ilk “bir arada”lıkları, yani USTKB’nin de öncüsü. İlk bildiri, bu ayrılığın demokrasimiz ile Atatürk devrim ve ilkelerini tehlikeye sokacağını aktarıyor. Kimler yok ki imzacılar arasında: ADD, ÇYDD, DİSK, Mimarlar Odası, ÇASOD, UPSD, onca meslek odası ve Türkiye’nin yüz akı aydınları: Türkan Saylan, Alev Coşkun, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Suphi Baykam, Mustafa Ekmekçi, Oktay Ekinci, Ceyhan Mumcu, Hikmet Çetinkaya, Zeynep Oral, Nejat Yavaşoğulları, Rutkay Aziz, Mehmet Güleryüz, Tahsin Yeşildere, Oğuz Gündoğdu, Beral Madra, Turhan Feyizoğlu, Genco Erkal, Semih Balcıoğlu, Nurzen Amuran, Yusuf Taktak, İlhan Arsel, Necla Arat ve niceleri... Bugün birçoğunu kaybetmiş olduğumuz, yeri doldurulmaz dostlar. Bir isim daha var pırıl pırıl parlayan... Geçen hafta kaybettiğimiz eşsiz aydın, yurtsever dost Prof. Alparslan Işıklı. Bu hafta, bu ağır gündem içerisinde sütunumu kendisine ithaf ediyorum. Yalvardık sol partilere, “Ya birleşin, ya ortak aday çıkarın, ya alan paylaşması yapın. Mesela biriniz Ankara’da aday çıkarsın, biriniz İstanbul’da” dedik. İlk yanıt hemen Ecevit’ten geldi: “Bizi yok sayın”. O yaz sıcağında, bana destek veren ÇYDD ve ADD’li gençlerle on binlerce imza topladık. Hilmi Hacaloğlu, Barış Doster gibi bugünün başarılı basın mensupları, Devrim Çubukçu, Alptekin Gündüz, Serkan Şahin, İshak Gülsoy gibi değerli gençler durumun vahametini anlamıştı. İl başkanlıkları ve kurultaylarda kan ter içinde çalışıyorduk. O yıllarda sanal dünya filan yok ki!
SHP Başkanı Murat Karayalçın ve CHP Başkanı Deniz Baykal arasındaki temasları ise ben yürüttüm. Her birine diğerinin taleplerini bin bir uzlaşma formülü ile ilettim. Sonuç maalesef kocaman bir sıfır. Anadolu’da yaptığım iki konuşma arasında bir benzinciden Baykal’ı aramıştım ve son kopuş orada yaşandı. Bize düşen artık bir mucize beklentisiydi. Yani bu akıl almaz tıkanmaya rağmen, belediyeleri kaybetmemek!
Mucize değil, felaket yaşandı. Aynen korktuğumuz gibi, İstanbul’da Refah Partisi, %25’le kazanırken, merkez sol oyların toplamı %34 idi. Ankara’da Refah, %27,3 ile kazanırken, merkez solun toplamı %37 civarıydı. Hatta SHP’nin 26,88 puanına CHP’nin 2,09’u eklenebilse, o da fazlasıyla yetiyordu. Ama “bizim” partiler birbirlerini afiyetle yemeye devam edip Erdoğan ve Gökçek “efsaneleri”ni ülkeye hediye ettiler. Siyaseti normalde bizlerden çok daha iyi bilmesi gereken liderlerimiz (!) sayesinde yuvarlana yuvarlana bugünlere kadar düştük! Yani Atatürk Anıtı’na çelenk koymanın ve tencere tava çalmanın suç olduğu, aydınların, askerlerin zindanlarda çürütüldüğü bir Türkiye’ye kavuştuk! Cömert, Sarısülük, Ayvalıtaş ve Korkmaz işte o 1993 yazının inatlaşmalarının sonucu olarak öldürüldüler! İşte 20 yıl önceki basın toplantılarında bugünün karanlığını nasıl tarif ettiğimizi herkes okuyabilir, görüşmeleri o liderlere sorabilir. Olaylar “şeffaf” yaşandı, dolayısıyla hiç kimse “benim aklıma gelmemişti” diyemez.
Şimdi akan kum saatine dönelim. Biz “Taban Operasyonu” ile uğraşırken o yaz doğan gençler, bu yaz Gezi Parkı’nda ellerinden kayan özgürlüklerine sahip çıkıyorlar! Ve mücadele devam ediyor. İktidar kendini faşist uygulamalara kilitlerken, Türkiye artık laik, demokratik hukuk devleti ve özgürlük müdafaasında şehitler veriyor.
Şimdi yerel seçim son süratle yaklaşıyor. İki seçeneğimiz var: Ya yine gençler ve partiler birbirini müşkülpesent şımarık bulvar gençleri gibi dışlamaya devam edecekler ya da “ ne pahasına olursa olsun uzlaşma” diyerek önyargılarını taca atacaklar!
Zaman az, konu somut: Ey CHP! “Gezi’yi destekliyorum” demek yetmez. “Gezi ruhu”nun arasından çıkan aydınları, gençleri ve kendi eksenindeki küçük partilerin temsilcilerini listene alacak mısın? Ve sen Gezi destekçisi! “Bana layık parti yok” demenin seni yok edeceğini artık anlayacak mısın? Bu diyalogları açmanın şimdi tam zamanı. Ve top muhalefetin abisi konumundaki CHP’de. Umarım 20 yıl önceki intiharvari hatalardan şu kritik günlerde ders alınır.
İlk önemli hatırlatmam 1993 yazından olacak. Sol üçe bölünmüş: SHP-CHP-DSP. O yaz yaptığım çağrıyla “Taban Operasyonu”nu başlatıyoruz: Bu bölünmenin Refah Partisi’ne önce yerel, ardından genel seçimleri kazandıracağını kamuoyuna ısrarlı şekilde anlatıyoruz. Bu gündemi sarsan çıkış, aynı zamanda Türkiye’de Atatürkçü ve sol tabanlı kitle örgütleri ve aydınların 12 Eylül sonrası ilk “bir arada”lıkları, yani USTKB’nin de öncüsü. İlk bildiri, bu ayrılığın demokrasimiz ile Atatürk devrim ve ilkelerini tehlikeye sokacağını aktarıyor. Kimler yok ki imzacılar arasında: ADD, ÇYDD, DİSK, Mimarlar Odası, ÇASOD, UPSD, onca meslek odası ve Türkiye’nin yüz akı aydınları: Türkan Saylan, Alev Coşkun, Onat Kutlar, Ahmet Taner Kışlalı, Suphi Baykam, Mustafa Ekmekçi, Oktay Ekinci, Ceyhan Mumcu, Hikmet Çetinkaya, Zeynep Oral, Nejat Yavaşoğulları, Rutkay Aziz, Mehmet Güleryüz, Tahsin Yeşildere, Oğuz Gündoğdu, Beral Madra, Turhan Feyizoğlu, Genco Erkal, Semih Balcıoğlu, Nurzen Amuran, Yusuf Taktak, İlhan Arsel, Necla Arat ve niceleri... Bugün birçoğunu kaybetmiş olduğumuz, yeri doldurulmaz dostlar. Bir isim daha var pırıl pırıl parlayan... Geçen hafta kaybettiğimiz eşsiz aydın, yurtsever dost Prof. Alparslan Işıklı. Bu hafta, bu ağır gündem içerisinde sütunumu kendisine ithaf ediyorum. Yalvardık sol partilere, “Ya birleşin, ya ortak aday çıkarın, ya alan paylaşması yapın. Mesela biriniz Ankara’da aday çıkarsın, biriniz İstanbul’da” dedik. İlk yanıt hemen Ecevit’ten geldi: “Bizi yok sayın”. O yaz sıcağında, bana destek veren ÇYDD ve ADD’li gençlerle on binlerce imza topladık. Hilmi Hacaloğlu, Barış Doster gibi bugünün başarılı basın mensupları, Devrim Çubukçu, Alptekin Gündüz, Serkan Şahin, İshak Gülsoy gibi değerli gençler durumun vahametini anlamıştı. İl başkanlıkları ve kurultaylarda kan ter içinde çalışıyorduk. O yıllarda sanal dünya filan yok ki!
SHP Başkanı Murat Karayalçın ve CHP Başkanı Deniz Baykal arasındaki temasları ise ben yürüttüm. Her birine diğerinin taleplerini bin bir uzlaşma formülü ile ilettim. Sonuç maalesef kocaman bir sıfır. Anadolu’da yaptığım iki konuşma arasında bir benzinciden Baykal’ı aramıştım ve son kopuş orada yaşandı. Bize düşen artık bir mucize beklentisiydi. Yani bu akıl almaz tıkanmaya rağmen, belediyeleri kaybetmemek!
Mucize değil, felaket yaşandı. Aynen korktuğumuz gibi, İstanbul’da Refah Partisi, %25’le kazanırken, merkez sol oyların toplamı %34 idi. Ankara’da Refah, %27,3 ile kazanırken, merkez solun toplamı %37 civarıydı. Hatta SHP’nin 26,88 puanına CHP’nin 2,09’u eklenebilse, o da fazlasıyla yetiyordu. Ama “bizim” partiler birbirlerini afiyetle yemeye devam edip Erdoğan ve Gökçek “efsaneleri”ni ülkeye hediye ettiler. Siyaseti normalde bizlerden çok daha iyi bilmesi gereken liderlerimiz (!) sayesinde yuvarlana yuvarlana bugünlere kadar düştük! Yani Atatürk Anıtı’na çelenk koymanın ve tencere tava çalmanın suç olduğu, aydınların, askerlerin zindanlarda çürütüldüğü bir Türkiye’ye kavuştuk! Cömert, Sarısülük, Ayvalıtaş ve Korkmaz işte o 1993 yazının inatlaşmalarının sonucu olarak öldürüldüler! İşte 20 yıl önceki basın toplantılarında bugünün karanlığını nasıl tarif ettiğimizi herkes okuyabilir, görüşmeleri o liderlere sorabilir. Olaylar “şeffaf” yaşandı, dolayısıyla hiç kimse “benim aklıma gelmemişti” diyemez.
Şimdi akan kum saatine dönelim. Biz “Taban Operasyonu” ile uğraşırken o yaz doğan gençler, bu yaz Gezi Parkı’nda ellerinden kayan özgürlüklerine sahip çıkıyorlar! Ve mücadele devam ediyor. İktidar kendini faşist uygulamalara kilitlerken, Türkiye artık laik, demokratik hukuk devleti ve özgürlük müdafaasında şehitler veriyor.
Şimdi yerel seçim son süratle yaklaşıyor. İki seçeneğimiz var: Ya yine gençler ve partiler birbirini müşkülpesent şımarık bulvar gençleri gibi dışlamaya devam edecekler ya da “ ne pahasına olursa olsun uzlaşma” diyerek önyargılarını taca atacaklar!
Zaman az, konu somut: Ey CHP! “Gezi’yi destekliyorum” demek yetmez. “Gezi ruhu”nun arasından çıkan aydınları, gençleri ve kendi eksenindeki küçük partilerin temsilcilerini listene alacak mısın? Ve sen Gezi destekçisi! “Bana layık parti yok” demenin seni yok edeceğini artık anlayacak mısın? Bu diyalogları açmanın şimdi tam zamanı. Ve top muhalefetin abisi konumundaki CHP’de. Umarım 20 yıl önceki intiharvari hatalardan şu kritik günlerde ders alınır.
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
