23 Ekim 2012 Salı
SAY’DAN ERGENEKON’A, “ORTAÇAĞ” MAHKEMELERİ / Bedri Baykam / 23 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi
21. yüzyıl, biz Türk
yurtseverlerine farklı sürprizler yaptı. Uzay çağına giriyoruz derken Ortaçağa
geçiş yaptık. Dünya, zaten utanç verici din-ırk savaşlarının ortasındayken bu
yüz kızartıcı çöküşlerin merkezi Emperyalizmin kontrolünde gelişen başka bir
girdaba kapıldık. Bundan 13 uğursuz yıl önce, irticanın kahpe kurşunları
dostum, büyük insan Ahmet Taner Kışlalı’yı aramızdan almıştı. Bugün ise artık “irtica” diye bir kavramın olmadığını
MGK’ya (!) kabul ettirip, yobazlığı yok sayanlar, anti-laik Türkiye’yi dizaynında
geçmişle tüm ilişkilerimizi koparmaya çalışıyorlar.
Ortadoğu’da bize biçilen hacivat-karagöz rolünü iyi oynayabilmek için ülkenin altını üstüne getiren İktidar, neye saldıracağını şaşırdı. Q klavyeden kürtaj haklarına, ilkokul yaşından hayvan besleme şartlarına (!!) kadar yaşamın tüm odaklarını hedef alan Hükümet, sanki bu senaryonun “beyin merkezleri”nden alınmış “tavsiyeler” doğrultusunda çalışıyor. Ankara’da 1.Meclis, Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılardan ve Istanbul’da Taksim Meydanı’ndan kurtulmak için “kentsel dönüşüm projesi” adını verdikleri saldırı planını uygulamak üzere her hazırlığı yaptılar. Bu arada 30 Ağustos Zafer Bayramı için uydurulan “Atatürk Anıtlarına çelenk koyma yasağı”ndan sonra, sıra 29 Ekim için Cumhuriyetçilere “Yürüyüş yasağı” getirilerek, halkın Atatürk sevgisini törpüleme arzusu ayyuka çıkarıldı. Demokrasi kelimesini tüm anlamlarıyla ıskalamış olan toplumumuz ise, bu uygulamaları, hafif homurdanmalarla gelen bahtsız şikayet seanslarıyla geçiştirmeyi deniyor!
Fazıl Say davasını medyadan izlediniz.Binbir güçlükle duruşma salonuna sızabilmiş 50 şanssızdan biri oldum. Bu dönemin yüz kızartıcı davalarından biri Say’ınki. Aynen Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi, niçin açıldığı belli olmayan, kamu vicdanını yaralayan, insana “pes” dedirten bir dava. Bunu normal bir ülkede kime anlatsanız inanmaz, ilgi toplamak için söyleniyor zanneder.
Ortadoğu’da bize biçilen hacivat-karagöz rolünü iyi oynayabilmek için ülkenin altını üstüne getiren İktidar, neye saldıracağını şaşırdı. Q klavyeden kürtaj haklarına, ilkokul yaşından hayvan besleme şartlarına (!!) kadar yaşamın tüm odaklarını hedef alan Hükümet, sanki bu senaryonun “beyin merkezleri”nden alınmış “tavsiyeler” doğrultusunda çalışıyor. Ankara’da 1.Meclis, Ulus Meydanı ve çevresindeki yapılardan ve Istanbul’da Taksim Meydanı’ndan kurtulmak için “kentsel dönüşüm projesi” adını verdikleri saldırı planını uygulamak üzere her hazırlığı yaptılar. Bu arada 30 Ağustos Zafer Bayramı için uydurulan “Atatürk Anıtlarına çelenk koyma yasağı”ndan sonra, sıra 29 Ekim için Cumhuriyetçilere “Yürüyüş yasağı” getirilerek, halkın Atatürk sevgisini törpüleme arzusu ayyuka çıkarıldı. Demokrasi kelimesini tüm anlamlarıyla ıskalamış olan toplumumuz ise, bu uygulamaları, hafif homurdanmalarla gelen bahtsız şikayet seanslarıyla geçiştirmeyi deniyor!
Fazıl Say davasını medyadan izlediniz.Binbir güçlükle duruşma salonuna sızabilmiş 50 şanssızdan biri oldum. Bu dönemin yüz kızartıcı davalarından biri Say’ınki. Aynen Ergenekon, Balyoz ve Odatv davaları gibi, niçin açıldığı belli olmayan, kamu vicdanını yaralayan, insana “pes” dedirten bir dava. Bunu normal bir ülkede kime anlatsanız inanmaz, ilgi toplamak için söyleniyor zanneder.
Twitter’da
Ömer Hayyam’a atfedilen sözler (milyonuncu kere basıldıktan sonra) insanlar
tarafından tweet ediliyor. Fazıl’da bunu takipçilerine yolluyor. Ve bu dizeleri
onlarca yıldır yayınlayan, tweet edenler
değil, Say, cımbızla çekilerek dava ediliyor. Hem de ne dava! Say, iddianameyi
ve karşı tarafı dinlerseniz, sanki Türkiye’deki tüm toplumsal gerilimin tek
sebebi!
Fazıl tabii ki
üzgün, yorgun. Sıkıntılı gözlerle çevresine
bakıyor ve “Kim bu adamlar, ne işim var
benim burda?” der gibi gözleri dalıp gidiyor.
Tabii bu absürd
davanın dialogları kimi zaman sıcak atışmalar eşliğinde geçiyor. “Şikayetçi”lerden biri “Gerekirse Fazıl Bey’e Allah’ın varlığını
ikna da ederiz; kanıtlarıyla ortada” deme cüretini göstererek, “laik” hukuk düzeninden ne kadar
uzaklaştığımızı tescil etmeye kalkışıyor. Salondan gelen tepkiler sonunda,
duruşmanın izleyicisiz yapılma taleplerini mahkeme red ediyor...
Ertesi gün
Ergenekon davası için Silivri’ye gittiğimizde nihayet cezaları (!) biten Özkan
ve Balbay’la uzaktan “kucaklaşabiliyoruz. İzleyicilerle aralarındaki mesafeyi
uzatmışlar! Ayrıca artık avukatlarıyla
belge alışverişi yapamıyorlar. Yayıncı Ali Özoğul, Özkan ve Balbay kadar şanslı
değil:
Bana yazıp avukatı ile iletmeyi
başardığı muktubunda durumunu şöyle özetliyor:
“Mahkema
başkanı ve üyeleri ile eskiden beri çok iyi tanıştıkları tanık kürsüsünde ifade
eden Bülent Orakoğlu isimli şahsiyete soru sormak için söz istedim diye
salondan zorla çıkartıldım. Sırf bu nedenle sonsuza kadar duruşmalara katılmam
yasaklandığı gibi birde, duruşma düzenini bozduğum gerekçesi ile Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç
duyurusunda bulundular.”
O davada sonra
neler mi oldu? Bir “gizli tanık” sesi
değiştirilerek salona kameralarda “antre”sini yaptı. Yemin etti! Adı, sanı,
sesi olmayan o yemin ne işe yarar diye bakakaldım. Bir de daha önce neler
söylediğini hatırlamadığı için, ifadesinin okunmasını istedi. Konuşan adamın
diliyle, okunan metin arasında uçurum vardı. En alakasız şekilde aşırı sağcı Ecevit
isimli bir zatın PKK-DHKPC ve güvenlik güçleri arasındaki zigzaglarını çelişkilerle
anlattı. Bu arada 2008 sonuna kadar temasta olduğu “Ecevit”i, kamera salonda
gezerken hemen tanıyıverdi (!) Fakat şansa bakın ki o da, 2007 den beri
tutukluymuş! Böylece senaryo tutmadı, yandaşlar “terörist teşhis edildi” manşetini patlatamadılar. Öğlen arasında
Tuncay’a sordum: “ bunların sizinle ne
ilişkisi var, ben mi anlayamadım,“link” nerede” dedim. Tuncay kahkahalarla
güldü: “Link filan yok. Saçmalık burda
zaten” dedi. Fesupanallah! Devran dönmeye devam ediyor...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
UPSD'den IAA 9. Avrupa Genel Kurulu raporu
Değerli Sanatsever,
Belki takip etmiş
olduğunuz gibi IAA (Uluslararası Sanat Dernekleri) 9. Avrupa Genel Kurulu
geçtiğimiz hafta, İstanbul’da 12-13 Ekim 2012, tarihlerinde The Sofa Hotel’de
yapıldı. Bir çoğu 10-15 Ekim tarihlerinde bu vesileyle Türkiye’de bulunan
değişik ülkelerin ulusal dernek başkanları ve ana temsilcileri, kendileri için
UPSD Galerisi’nde düzenlediğimiz “3
Kuşak Çağdaş Türk Sanatı” sergisi dışında, hazırladığımız kültürel programı
tamamlayarak, İstanbul’un tarihi ve çağdaş sanat müzelerini ve merkezlerini
gezme fırsatı buldular. Yapılan görüşmelerde geçen yıl Türkiye’de önerisiyle
kabul edilen Dünya Sanat Günü (World Art Day) önümüzdeki yıl
geliştirilerek sürdürülmesi, bu ilk yıl elde edilen deneyimlerle daha da güçlenmesi
için gerekenin yapılması kararlaştırıldı. Katılımcıların Türkiye’nin bu konuda ilk
yıl yaptığı örnek çalışmayı içeren Ayşegül İyidoğan’ın yaptığı bir video filmi
seyretmeleri sağlandı ve bir kopyası kendilerine hediye edildi.
Genel Kurul ayrıca şu
önergeyi oy birliğiyle kabul etti:
IAA AVRUPA GENEL KURULU’NDA KABUL EDİLEN ÖNERGE
İstanbul’da
12-13 Ekim 2012 tarihinde “Özgürlüğün
Hizmetinde Sanat” başlığıyla toplanan IAA (Unesco’ya bağlı olarak çalışan
Uluslararası Sanat Dernekleri)’nın 9. Genel Kurulu, bir hüküm bile giymeden
salt düşüncelerini açıkladıkları için belirsiz ve uzun sürelerdir hapis yatan
yazarlar, aydınlar ve gazetecilerin, Türkiye dahil, dünyanın bir çok ülkesinde,
içinde bulundukları durumu en sert şekilde kınamaktadır.
Bizler,
düşüncelerin her zaman her yerde serbestçe ifade edilebilmesini savunuyoruz ve
muhalefete karşı hoşgörüsü olmayan
ülkelerin demokratik değerleri açıkça zedelediklerine inanıyoruz. Tüm bu gergin
ve üzücü durumların bir an önce ve hatta derhal, en kısa zamanda, giderek artan
bir evrensel özen ve bilinçle çözülmesi gerektiğine inanıyoruz.
13 EKİM 2012 TARİHİNDE OYBİRLİĞİYLE KABUL EDİLMİŞTİR.
Sonuç olarak Türk
kamuoyuna gururla söyleyebiliriz ki, bu sürecin sonunda tüm katılımcılar
beklentilerinin ötesinde bir şekilde mutlu oldular ve İstanbul hakkında
mükemmel intibalarla ülkemizden ayrıldılar. ”Bugüne kadar yapılmış en
başarılı Genel Kurul” denmesinin dışında, Başkan ve diğer temsilciler “Artık
kimse kolay kolay Genel Kurul için aday olamayacak, çünkü standartları çok
yükselttiniz” dediler. Bu arada zaten ilginç bir şekilde hiçbir ülke
2013 Genel Kurulu’na da talip olmadı!
Bu güzel haberleri Türk
kamuoyna, bir Türk Sivil Toplum Kuruluşu olarak,uluslararası düzeyde çalışma standartlarımızı daha da yükseye çıkarma
kararlılığında olduğumuzu bildirmek için aktarıyoruz.
Daha güzel projelerde
buluşmak üzere,
Sevgi ve saygılarla,
Bedri Baykam
Başkan
UPSD
Yönetim Kurulu
Safiye Mine Erdurak
Bahri Genç
Hülya Küpçüoğlu
Murat Havan
Melik İskender
Berna Erkün
20 Ekim 2012 Cumartesi
SAĞILACAK İNEKLER BORSASI.. / Bedri Baykam / Genc Sanat'ta yayinlanan son makalesi..
DÜNYA SAHNESİNE ÇIKARKEN TÜRK
ÇAĞDAŞ SANATI’NIN ERGENLİK SİVİLCELERİ!
Bedri Baykam
TAM HERŞEY İYİ GİDİYOR DERKEN...
Çağdaş sanat piyasası
mı dediniz? Onu bizim kuşak ve bir önceki kuşağın sanatçılarının çabası kurdu.
Daha otuz yıl önce, Türkiye’de resim denince akla gelen tek rekabet, klasik ve
empresyonist resimlerin kendi aralarındaki çekişmesiydi. Bizlerin yaptıkları ya
burun kıvrılan ya bıyık altından alay edilen ya da anlaşılmadan bakılan bir “acayip nesne”den ibaretti. Bu arada “tutucu” figüratif sanatçıların baskısı
da bizleri “doğmadan öldürmek” isteyen
kararlı bir yoğunluktaydı. “Resme yazı
yazılır mı?”, “Resimde siyaset olur mu?”, “Niye çıplaklık ve seks sizin için bu
kadar önemli?”, “Bu resimde neyi anlatmak istediniz?”; bunlar gibi onlarca
sorunun yanıtını verdiğimi çok iyi bilirim şaşkın bakışlarla bizi izleyen Nazmi
Ziya, Eşref Üren ve Hoca Ali Rıza alıcılarına.
Genç sanatçılar yani bizden
sonraki kuşak, bizim açtığımız sanatsal yolları, piyasayı seçti. O patika,
yavaş yavaş toprak yola, oradan asfalta ve şehirlerarası otobana dönüştü. En
azından görünüşe bakılırsa durum böyle...
Artık, birden bugüne
atlarsak, 7-8 yıldır özel sanat müzelerimiz var, dış bağlantılarımız var,
koleksiyonculuğa atılan holding patronlarımız var, galericiliğe soyunan
koleksiyonerlerimiz var. Müze kurmaya karar veren ve bu modaya uyan daha da büyük
koleksiyonerlerimiz var. Müzayede evi açan, müzayede furyasına katılan sanat
tacirlerimiz var. Basının da damarlarına kan akıttığı bu çok hızlı gelişen özel
durum olumlu mu? Tabii ki olumlu! Gazete sütunlarına baksanız, milyonlar havada
uçuşuyor, her şey mükemmel gidiyor, piyasalar fırlıyor, müzayede evleri Türk
resmini sürekli Dubai ve Londra arası gezdiriyor, her gün yeni meraklı
potansiyel koleksiyonerler, bu yeni “booming”
piyasaya akın ediyor! “Bundan iyisi can
sağlığı” dediniz değil mi?
LONDRALI
RESMİNİZİ NİYE ALSIN?
Ama tabii arada bazı
yol kazaları da olmadı değil, özellikle de son dönemlerde. Hadi şu ya da bu
yerel müzayedede işlerin iyi gitmemiş olması, anlık unutturulabilir veya
geçiştirilebilir bir şey gibi olsa da, daha ağır vukuatlar da meydana geldi. Mesela
ilkbahar sonunda yaşanan “Londra’da uluslararası Müzayede evinin Türk
Çağdaş Sanatı Müzayedesi %70 oranında satılmadı” dedikodusunun yaz öncesi
yarattığı şok etkileri yadsınabilir cinsten değil.
Aslında yolları
ulusal ve uluslararası planlarda birçok açıdan kesişen bu müzayede dünyalarının
özellikle yurtdışı ayağının sağlık raporu hakkında söylenecek onca şey var.
Türk Çağdaş Sanatı’nın yurt dışına taşınmasının ana hedefi nedir? Yabancı
koleksiyonerlere Türk Çağdaş Sanatı’nı sunmak. İyi de yaratılan ortam daha çok
“Türk koleksiyonerlere Türk Sanatı’nı
Londra’da satmak” üzerine kurulu! Yani Türk sanatçılarının eserleri parlak
sunumlarla özenli bir şekilde Türk alıcılara sunuluyor, hemen ardından aynı
hanımefendi ve beyefendiler uçaklara doldurulup Londra’ya taşınarak, oradaki
salonlarda %85’inin Türkler’den oluştuğu bir kitle önünde satılıyorlar. Böylece
enteresan bir şekilde Türk alıcıların iç rekabet alanı, “enternasyonal” boyutlara ulaşmış oluyor. Aralarındaki tatlı
çekişmeyle, kimi fiyatlar çıkarken, kimileri de bu ortak hareket planı dışında
kalıp mıhlanıyorlar. Ama sonuçta bu
“çıkış” başarılı olmuşsa, Türk Medyası’nda “Türk
Çağdaş Sanatı Londra Borsası’nı salladı” gibi başlıklarla yer alırken,
kimsenin aklına “peki alıcıların kaçı
yabancıydı?” sorusu gelmiyor veya bu soru nezaket içinde kaynatılıyor!
İşte bu koca hazırlıksızlığın bedeli olarak geldi, son Londra başarısızlığı. Hem
de inanın başarıya ulaşmak için, müzayede evinin bazı koleksiyonculara “kimi sergileyelim istersiniz?” diye bir
çeşit ön satış nabız yoklaması yapmalarına rağmen!! Sonuçta, bu ülkede herkes
ister Türk Sanatı’nın her piyasada ilgi görmesi ve değer bulmasını ama bunu
oluşturmanın şartları var. Siz gerekçeli olarak Türk Çağdaş Sanatı’nın
köklerini ve onu bugünlere ulaştıran dallarını, soyağacının tüm saçaklarını
doğru analiz edemezseniz, olay havada kalır! Bir sanat eserinin kalıcı bir
koleksiyon parçası olabilmesi, o işin o ülkede sanat için ne anlam ifade ettiği
ile ilgilidir. Artık hepimizin bildiği
ve “Maymunların Resim Yapma Hakkı”
(1994) kitabımda kök ve detaylarına inerek anlattığım gibi, Batılı sanat
kurumlarının, bugüne kadar Batılı olmayan ülkelerin modern ve çağdaş sanat
tarihlerini yakından incelemek gibi bir alışkanlıkları zaten yoktu. Son 15-20
yılda bienaller ve diğer sanat buluşmalarının biraz daha uluslararasılaşmasıyla
renklenen bu ortamın bizim açımızdan da başka bir ciddiyet aşamasına gelmesi
lazım. Yani Batı’da büyük müzelerde Osman Hamdiler üzerine bugüne kadar 5-6 ana
kuşağı temsil eden ana dalgaları, bağlantıları ile komplekssiz ve gerçekçi bir
şekilde savunamazsanız, Tate, Saatchi, Royal Academy veya Hayward Gallery gibi
köklü, prestijli ve yerleşik kurumlarda sergileyemezseniz bunu ciddi büyük
kataloglarla destekleyemezseniz, bu işler için ciddi bir tanıtım bütçesi
ayırmazsanız, Batılı alıcı kalkıp o salonlara girip niye zamanını ve parasını
harcasın ki! Kendinizi onun yerine koyun, neden yapsın bunu? Dolayısıyla
umarız ki yakın bir gelecekte büyük müzayede evleri, en başarılı
organizasyonlarını Türk Sanatı adına yaparlar ama bunu gerçek yörüngesinde
olması gereken alıcılara yönlendirmeyi sağlayarak...
Türk Çağdaş Sanatı’nın
hak ettiği gerçek seviyede dünyaya sunulamamasının ana nedeni, tabii ki Türkiye
Cumhuriyeti’ni son 60-70 yılda yöneten Hükümetlerin (ve onların Kültür
Bakanlıkları’nın) bu konuda, sanata hiç bir ciddi bütçe ayırma ihtiyacı duymamaları
ve Türk sanatçılarını uluslararası arenada yapayalnız bırakmış olmaktan hiç bir
rahatsızlık duymamalarıdır. Atatürk’ün,
Cumhuriyet’in henüz yeni kurulmuş yıllarında bile sanata yaptığı katkı ve
yatırımları hatırlarsak, söz ettiğimiz süreçteki diğer siyasilerin bu konudaki
akıl almaz ilgisizlikleri daha da ortaya çıkar. Bu gerekçeli “zaaf” vurgusunu hatırlattıktan sonra, bu
gerçekler ışığında konumuza dönelim.
PİYASAYI
TERSTEN İNŞA ETMEK İSTEYEN UYANIK ALICILAR
İşte bu yurtdışı
sorunlarının ve “yurtiçi” piyasasının
krizlerinin buluştuğu tek ana nokta var: Kim hangi eseri “niye” alsın? Gerekçe ne? Gerekçenin içeriği ne kadar kabul
edilebilir? Bu yapıtlar neden birer “koleksiyon
parçası” olma vasfını, hangi sanat tarihsel veya güncel gerekçelerle
taşımaktadırlar? Bu soruların somut yanıtları bulunmadan sağlıklı bir yere
varılamaz ve her başarı (veya başarısızlık) sözde ve havada kalır.
Söz
edilen alımlar, hızla hisse senedi toplar veya yeni zenginlere kütüphane
doldurur gibi oluşturulan koleksiyonlar, çoğunlukla müzayedelerde “toplu ayin, toplu histeri” seanslarında
herkesin birbirini göz ucuyla süzdüğü ve bayrak sayısının heyecan dalgasına ve
sayısına baktığı oturumlarda yapılıyor.
Resimler podyumda
yürüyüş yapan güzeller gibi gezdirilirken, bu yapıtları o anda on saniye kadar
süzen gözlerin, onlar hakkında ne kadar bilgi sahibi olduğu da çok tartışmalı
konulardan. Yani güzellik yarışması örneğinden ilerlersek, hiç olmazsa modelin
kaşı, gözü, göğüsleri, bacakları kriter olarak alınacak. Hadi kıyafetli geçişte
de belki hava, zerafet, genel kültür veya kişisel beğeni devreye girecek. Sanatta
ise o müzayede salonlarında, bu ortama hızlı giren insanların, geldikleri para
ve iş dünyası piyasasından, bir çeşit “menkul
kıymetler borsası” refleksleri taşıdıklarını görüyoruz. Yani “hangi hisse çıkıyor hangisi iniyor, hangisi
umut vaat ediyor, hangisi şişmiş” vs gibi. İşin özünde ise, bu kişilerin
büyük çoğunluğu, bu resimleri, o hisse senetlerini tanıdıkları gibi
tanımıyorlar. Burada ana karar verici faktörler “mimetizm”, “dedikodu”
veya bazen hazırlanan yapay heyecan dalgaları. Nasıl mı? Mesela “tarihi” yapay şekilde üretmeye
çalışanlar var. Şu ya da bu ünlü sanatçının geçmişine, ilk yıllarına, önemli
ilk dalga çalışmalarına piyasada ulaşmak zor, zahmetli veya masraflı gelebilir.
Zamanı geri alıp, Picasso’nun ilk pre-kübist skeçlerini yaptığı Montmartre’daki
Bateau-Lavoir atölyesine dönebilmek de henüz mümkün değil. Ama biraz kurnaz
olunursa, kazanacak tayları önceden sezebilmiş olmak yerine, bunları gönül
rahatlığıyla “saptamak” da mümkündür!
Yani yolu tersinden giderek de bu “mucize”
başarılabilir! Nasıl mı? X galerisinin elindeki genç Y sanatçısından üç
koleksiyoner hızla yedişer resim alır, bu toplu
alım ayinini şaşkın gözlerle izleyen,
müzayede salonunu dolduran nezih kitlenin önünde aralarında anlaşıp eserleri
3, 5, 10, 20 misli arttırmaya girişebilirler!
Zaten genelinde
birbirini kopya etme ve “genel hava
izleme” trendi egemen… Yani, Fransızlar’ın “folie auto-entretenue” dedikleri, birbirinden beslenen bir delilik…
RESİM
DÜNYASINI “İMKB” SANANLAR
Bu ortamın içine
balıklama dalan veya birkaç yıldır bu sularda yıkanan insanların dillerindeki
sorular veya iddialar, “resim” ile
ilgili değil. Daha çok “İMKB” mantığı devreye giriyor. Burada en tehlikeli
kesim, resme kısa vadeli yatırım gözüyle bakan, bugün beşe alıp, yarın altıya
satmaya kalkan zihniyet. Resmin uzun vadede kesinlikle en iyi yatırım olduğunu,
orta vadede de çok iyi bir “dönüşü” olabileceğini
öğrenmeye sabır ve kültürleri yeter mi bilmiyorum ama onların kısa vade için
zorladıkları spekütalif ticaretin verdiği zarar tartışılmaz.
Geçen gün bir koleksiyoner dostuma rastladım, aniden ”Piyasa nasıl gidiyor?” diye sordu. Soru,
“Yeni resimlerin nasıl gidiyor?” değildi.
Bir diğeri, şu ya da bu sanatçının fiyatlarının fırlaması ya da hasbelkader her
hangi bir müzayede ortamında öne sürülen şu ya da bu resmine alıcı çıkmaması
yüzünden ona kızgındı (!) veya kafasına göre bir çeşit hesap soruyordu!
Rastladığım başka bir galericiye ise, elindeki sanatçılardan birine muhakkak
kapsamlı bir kitap yapması gerektiğini vurguladım. Yanıtı ilginçti: “Artık
kimse kitap mitap bunlara bakmıyor, internetteki müzayede satış fiyatlarına
bakıp, alıp almama kararı veriyorlar hepsi bu ve yapacak hiçbirşey yok artık bu
konuda.”
BİR
MÜZAYEDEDE NE, NİÇİN ALINABİLİR?
Gerek kişisel
açılardan, gerek genel tanımlamada sanat-değer-tarih ilişkisinin nasıl
konulduğu açılarından, işin püf noktalarına geldik. O kadar çok söylenecek şey
var ki! Hangisinden başlasak... Öncelikle “Resim
koleksiyonerliği, müzayedelerden iş toplanarak mı yapılır?” sorusuyla
başlayalım/yüzleşelim. Bir müzayedede, bir sanatçının işleri niye vardır? Ya bir
vefat ya da koleksiyon elden çıkarma işl”eminde o müzayede evine verilmiştir,
ya bu ülkede bir sanatçının “borsasını”
yükseltmek isteyen bir galerici tarafından verilmiştir ya da müzayedeci bir
sanatçıdan eser almıştır. O müzayedenin “genel
kokteyli” öyle oluşturulmuştur. Peki, normal bir koleksiyoner, bir ressamın
ortada gezen herhangi bir işini mi alır? Yoksa belirli nedenlerle, birçoğu
arasından seçerek, tercihen değişik dönemlerini de bilerek mi alır? Müzayedelerde
ortada tek tük gezen bazı çok özel “Paris
Ekolü” veya “öncü-soyut” işler arayabilirsiniz.
Veya şu ya da bu ressamın çok az bulunan bir döneminden son örnekler veya
eskizler peşinde olabilirsiniz. Ama atölyesinde üç yüz, galerisinde yirmi resim
bekleyen bir sanatçının kaderine razı olarak “elde ne varmış, bakalım” mantığı, koleksiyoner açısından
temellendirilemez, ciddi bir tavır olarak görülemez. Louis Vuitton çanta arayan bir hanım, ikinci el satıldığını duyduğu her
hangi bir kırmızı bir orta boy çantaya mı gider, yoksa o markaya düşkünse
mağazadan bin bir çeşit ve renk arasından mı seçer? “Aliye Hanım vefat etti” diye piyasaya sunulan ikinci el bir Louis
Vuitton çantanın peşinde özellikle koşan bir kadın bulamayacaksınız. Ancak o
çanta Jackie Kennedy veya Greta Garbo’ya ait ise veya üretimden kalkmışsa ve
hiçbir yerde bulunmuyorsa, o müzayedede talipleri çıkar, hatta bu kişiler
birbirleriyle çekişmeye girerler. Aynı şey satışa çıkan ikinci el bir Mercedes
için de söylenebilir. Ne bir sanatçının, ne de bir firmanın genel değer
skalasını ortada gezinen bir-iki ürünün fiyatı belirlemez.
Sanatçının eserleri,
çeşitlilik veya bolluk arama işi dışında, ayrıca birbirlerinden çok farklıdır.
Çünkü, her resim ayrı bir varlık, ayrı bir güç, ayrı bir düşünce yansıtır. Her
biri ayrı bir yıl, ayrı bir ürün, ayrı bir dünyadır. Bu ve buna benzer binbir
gerekçeyle bir ressamın tesadüfen “piyasaya”
arz edilen şu ya da bu işinden onun “rayicini”
çıkarmak veya “ne edip, etmediğini”
her iki yönde de belirlemek mümkün değildir. Bir sanatçının işi o gün, özel
nedenlerle rekabette olan veya birbiriyle çekişen iki kişi nedeniyle galeri
fiyatının üç misline satılabilir. Bu, artık fiyatının o bareme tırmandığını
göstermez. Ya da bir ressamın iki işinin “ucuza
gitmesi” veya ortamda alıcı bulmaması da artık kendisinin para etmediği
anlamına gelmez. Özellikle “topladığı”
sanatçıların genel fiyatını düşürmeye çalışan alıcıların varlığını, artık çok
insan biliyor. Bunlar komikten öte, cehaletten beslenen, ukalalıklarla gelişen,
içi tamamen boş yargılardır. Veya bir sanatçının yeni ve “farklı” bir yapıtını anlamadığı veya gülünç bulduğu için almayan “alıcı”, o işin “değerini” mi saptamış olur? De Kooning’in “Woman” serisinin ilk desenlerini, örneklerini anlayamayan kişi, bu yapıtları
“ezmiş” mi olur? Sanatçıların kariyerlerine değil, aralarında oluşturdukları anlık manipüle edilmiş borsalara bakarak “değer” saptandığını sanan insanlar, bu
dünyaya paraşütle atılmış, sanat tarihinin varlığından habersiz, bir resmin
neden para edebileceği konusundaki gerçek kriterlerle hiçbir ilişki kuramamış
kişilerdir.
BİR
RESMİ “DEĞERLİ” KILAN FAKTÖRLER NELERDİR?
Değeri oluşturan ana
faktörler nelerdir? Burada belki üç paralel sanat tarihsel, bir de alıcıya göre
kişisel kriterden söz edilebilir. Birinci tarihsel soru, “Tüm ismi, kariyeri göz önüne alındığında, sözü geçen yapıt, o
sanatçının kendi tarihçesinde nereye oturmaktadır? Neden önemlidir veya
değildir? Hangi dönemin ürünü, hangi önemli yapıtının veya döneminin
habercisidir?”. Bu, sanatçının kişisel tarihidir. İkinci soru da “Bu sanatçı (ve ikinci aşamada bu yapıt)
kendi ülkesinin sanat tarihinde nereye oturur? Ne kadar kalıcı olabilir?”. Daha
ender sorulan üçüncü soru: “Bu sanatçı ve
bu yapıtının dünya sanat tarihine girme ihtimali var mıdır? Yurt dışında ne
kadar toz kaldırır?” Bu soruların “kulak
dolgunluğu” yanıtları dışında, izi sürülebilecek birçok verisi vardır.
Özetle “track-record” denilen bu
izler arasında kaç yıldır sergi açtığı, nerelerde açtığı, kaç resim yaptığı, kaç
sattığı, işlerinin yıllar üstünden hangi merdiven tırmanışlarıyla bugünkü
fiyatlarına geldiği, hangi ünlü (yerli veya uluslararası) eleştirmenlere konu
olduğu, hangi kitaplarda değinildiği, hangi müzelerde sergilendiği, hangi büyük
sergilere davet edildiği, hangi yeni soluğun taşıyıcısı olduğu, hangi iddiayı
kariyerine taşıdığı, ülkesinde hangi konumda olduğu gibi sayısız veri vardır.
Dördüncü ve bunlardan farklı olan kişisel kriter ise, koleksiyonerin bu
sanatçıdan ne kadar haz aldığı, onun yapıtlarından hangi dönemlerini ne kadar
sevdiği, renk, doku, içerik, kavram açılarından yapıtla ne kadar ilişki
kurduğunun yanıtlarıdır.
Türkiye’de toplu
dedikodu mekanizmalarıyla bir şekilde kör topal yürüyen müzayede piyasalarında
bu soruların yanıtları bulunamaz. O ortama sunulan herhangi bir Louis Vuitton çantayı
merceğe alan kişi, o markanın gerçek koleksiyoneri olamaz. Ancak kolay bulunamayacak,
mesela 1920 model tekil bir Louis Vuitton antika valiz, müzayedelerin gerçek aranan
parçası olabilir. Yoksa gerçek koleksiyoner-alıcı, aradığı malın -halen varsa-
kaynağına gider. Hem farklı yapıtları, hem bunların taşıyıcı
yayınları, hem satış noktasının gerekçelendirmelerini topluca görmek,
değerlendirmek için zaten koleksiyoner kendi seçtiğini, kendi zevkini, kendi beğenilerini,
kişisel duyu ve düşüncelerini beraber eriterek oluşturabildiği oranda “koleksiyoner” sıfatını hak eder. Yoksa
olsa olsa “rüzgara göre eğilen
bürokratlar” gibi ne taraftan lodos eserse, oraya eğilen köksüz ağaçlar
gibi devrilir giderler. Hem de ayaklarının yerden kesildiğini fark
edemeden, “Bir dakika ya, daha düne kadar
bana parsel parsel sattığınız orman buralarda değil miydi?” şaşkınlığıyla
donakalarak… Çünkü nasıl “Bienal Sanatı”na
benzeyen yapıtlar ortada geziyorsa, dekoratif, evrensel, şık ve köksüz
yapıtların moda ışıklarına kanarsanız, bu parıltı sizi uzun vadeye taşımaz...
GERÇEK
KOLEKSİYONERİ 3. SINIF PİYASA VİRÜSÜNDEN AYIRAN NEDİR?
Gerçek koleksiyoner, rüzgara göre
değil, gerektiği zaman rüzgara karşı alım yapandır. Bir ressamın veya bir dönemin ucuzunu
değil, -New York’ta ünlü MOMA (Modern Sanat Müzesi)’nın her zaman yaptığı gibi-
iyisini, sanat tarihsel olarak güçlüsünü gerekirse pahalısını arayan insandır.
Akımların bağlantılarını, yapıtların, dönemlerin kökenlerini araştıran, okuyan,
beynini işin içine sokan, kaynakça arayan kişidir. Her şeyden önce kendi
koleksiyonuna aldığı eseri sever ve onun arkasında durarak korur. Gerçek
koleksiyoner, her şeyden önce kendine güvenir. Başka biri bir ressamdan aldı diye hemen kendi de alan, sattı diye
satan kişi, papağan veya maymun koleksiyonerlikten öteye geçemez, amatör bir
borsacı seviyesinde takılır kalır. Hormonlu piyasanın, içeriğini tanımadan
ürünlerini aldığı bir iletkeni veya bir kobayı olur. Hepsi birbirine benzeyen
ama hiçbiri birşeye benzemeyen fabrikasyon ameliyatlı burunlar ve silikonlu
dudakların nankör dünyasına esir düşen genç mankenlerin kaderine benzer, başka
tür bir ortaklığa itildiklerini göremezler.
Gerçek
koleksiyoner, o yapıt alınmaya değiyorsa, herşeyden önce sanatçısı değdiği için
bunun alınmaya değer olduğunu bilendir. Dolayısıyla gerçek içerik ve değer saptaması, o
sanatçının hangi ürününün o alıcıya uyup uymadığı, atölye veya galerisinde
belli olur. Mabet orasıdır. Gerçek koleksiyoner, sanatçı veya sanatçı-galerici
ikilisi ile sürekli iletişimde kalıp, bu ilişkiyi beslediği oranda kendini ve
oluşturduğu koleksiyonu besler. Her sanatçı geçmişi ve geleceği ile bir
dünyadır. Beyni, karmaşık ve zengin bir labirenttir. Kendi ömür üstünden esas
çalışma alanıdır. Gerçek sanatçıyı takip eden koleksiyoner, veya hepsi bir
arada koleksiyoner, sanatçı ve galericisi onun yolculuğunda sanatçıyı içerikli
ve zengin diyalogla besler. Beraber bir yansımalı “ekip” oluşturabilme ihtimalleri bile gündeme gelebilir.
Sonuçta sanatçı,
görsel bulgularını, dehasını, kabiliyetinin karşılıklarını ve kabulünü, bir “mecène” (mesen: sanat destekçisi) havası
da taşıyabilen koleksiyonerde ve kendisine gerçek anlamda değer veren
galericisinde bulabildiği oranda, o güven ortamının da verdiği güçle atölyesine
gerçekten kapanıp, ruhunu ve düşüncelerini, gelecek dünyasına teslim eder. Burada
galericiler konusundaki ayrım çok önemli: Çünkü
sanatçıya “hızla sağılacak inek” gibi
bakan galerici ile, onun kariyerini düşünerek hamlelerini seçen galerici
arasındaki fark, gündüzle gece farkı gibidir. Gerçek bir galeri, uzun soluklu bir sanatçı,
sorumlu bir sanat tarihçi gibi davranarak bu ortamda hızlı para getirisinin
dışında hangi değerlerin ön planda kalacağını bilir ve inandığı sanatı sergiler.
Sanatçılar şaraba benzer. En taze ürünleri, en hoş tadı bırakan, en çarpıcı
işler olabilir ya da olgunluk dönemlerinde, en oturmuş, en gelişmiş işlerine
yönelirler. Dedikodulara dayanarak sanatçıların yalnız şu ya da bu dönemlerini
arayanlar, onun “yeni ve taze” ürettiği
işler, henüz eskimediği için bunlara bakmadan sırt çeviren insanlar, gerçek
anlamda hiçbir sanatçının koleksiyoneri olamazlar. Yalnız tek bir dönemini
topladığı sanatçının bile, tüm kariyerini izlemeye mecburdur gerçek bir
koleksiyoner. Ne dar görüşlü, ne önyargılı olma hakkı vardır. Özellikle de yeni
düşünsel ve estetik sunumların connaisseurler
tarafından bile ancak zaman içinde algılanabildiğini bilir.
Uzun lafın kısası,
bir vur-kaç borsası değildir “sanat
dünyası”. Esas adı da “resim
piyasası” filan değildir.
SANAT
DÜNYASI VE RESİM BORSASININ FARKI!
O “piyasa”, geçici sığ tüccarların
oluşturduğu, sığır eti piyasası benzeri, sanal, hormonlu, gösteriş meraklı
kültür yoksunu “nouveaux-riches”
piyasasının ta kendisidir. Bir “komedi-korku”
filmi benzeri tavırlarla, müzayedelerde kendi aralarında ellerini kaldırıp indiren
insanların önemli bir kısmı, olsa olsa kendi aralarında futbol yorumladığını
sanan yaşlı teyzeler gibi olabilirler. Yani
kaleciyi yakışıklılığına, santrforu eğitimine, hakemi gömleğinin kolasına göre
puanlayan, ama yorumlarını çok ciddiye alan tuhaf (!) insanlar!
Hiç kimse bu piyasaya
toy veya “yuppie” hızlı borsacılar
gibi ne kadar kurnaz ve zeki olduğunu, “yatırımını
nasıl iki yılda beşe katladığını” göstermek için girmesin. Hisse senedi
piyasasında kalsın. Sanat dünyasına, marifetli tefeci kriterleri, uyanıklık ve
el çabukluğu gösterileriyle girmesin. Beraber hareket ederek ucuza kapatılan toplu
karar alımlarının, borsa şişirme seanslarının “altı boş” olduktan sonra, bu manevralar ve yanlış hesap Bağdat’tan
döner. Piyasa o anı yutmuş ve hazmetmiş görünür. Ama tarihi kandıramazsınız.
Üzerine “çok hoş, çok frapan, çok şık
duruyor”dan başka hiçbir şey kaleme alamayacağınız işler, nereye kadar
gider? Pompalanan bu gaz yüklü ortamlara teslim olan galericiler de bu yapay
koleksiyoner furyasının dönem taşıyıcısı olmaktan öteye gidemezler. Para
hayatta kesinlikle her şey değildir. Sanat dünyasında ise hiç değildir.
Kapitalizmin gücü ile “piyasaya dalarak”
istediği alanda at koşturacağını sananlar çok yanılırlar. Herşeyden önce sanata ve gerçek sanatçılara karşı biraz daha saygılı
ve mesafeli olmayı öğrenmeye mecburdurlar. Biraz mütevazı kalmanın, bu
dünyada sayılamayacak kadar çok yararı vardır. Elinde para olan ve kapitalizmin gücüyle bu “piyasayı” alelacele alt üst edebileceğini sananlar, bu ortamın
basit ve yoz bir hisse senedi piyasası olmadığını öğrenmeye mecburdurlar. Yurtdışında
kuşaklara dayanan köklü bir sanat koleksiyonculuğu geleneğinden gelen sanat
aristokrasinin nasıl gösterişten uzak ve sanata saygılı olduğunu
araştırabilirler.
SANAT
DÜNYASINDA HERKES KENDİ İŞİNİ YAPSA...
Aynı şekilde, burada
sıkça adı geçen müzayede evleri, normalde sanatın değerinin artması,
yaygınlaşması ve sanat tarihsel gerçeklerin yerine oturması konusunda çok
olumlu bir rol üstlenmesi gereken kurumlardır. Kendisini “galericiler” yerine koymak yerine, “müzayedeye değer” parçaları, gerekçeleriyle beraber sanat ortamına
sunmayı göze alabilseler, bunu hedefleseler, Türk Sanatı’nda taşlar çok daha
yerine oturabilir. Türkiye’de bu rolü üstlenebilecek köklü müzayede evleri
mevcuttur. Müzayede evleri, galericiliğe soyunmak yerine kendi görevlerini
yapmalıdırlar. Galeri sergilerinin sanatçıları ve yeni dönem eserlerini ortaya
savunarak koyan sunumları olmadan, bu “taze”
işlerin doğum sonrası hemen müzayedelere alınması, absürd ve herkese zararı
olan bir sistem içi gaftır. Sanat dünyasında, galericilerin, müzecilerin,
müzayede evlerinin, eleştirmenlerin, sanatçıların, birbirini tamamlayan farklı
işlevleri ardır. Birbirinin alanına saygı, değer yargılarının oturmasına
yardımcı olacaktır. Mesela galericilerin de her biri müzayedeciliğe soyunsa, müzayede
evleri bundan herhalde fazla keyif almazlardı. Bir müzayede evi, ne bir galeridir, ne de bir müze. Bu farklı
kurumların varlığı, birbirine alternatif olmaya çalışmadan, birbirini
desteklemelidir. Son yıllarda Türkiye’de müzayede evlerinin işin her açıdan
dozunu kaçırıp, neredeyse galerilerin varoluş nedenini sorgulatacak bir
yoğunluk aramaları, uzun vadede, kendilerine bile bir sorun teşkil edecektir.
KANEPEYE
UYGUN RESİM ALANLAR DAHA SAMİMİYDİ!
Size bir itirafta
bulunacağım: Hani 80’ler hatta 90’larda alay edilen bir alıcı türü vardı ya? “Kanepesine uygun resim alıyor” diye bol
bol dalga geçilen... İşte onları bile bazen arıyorum desem inanır mısınız bana?
Çünkü hiç olmazsa o aileler, ne bilip ne bilmediklerinin farkındalardı! Olmadıkları
bir şahıs rolüne, kalıbına sığmaya çalışmıyorlardı! “Biz buyuz, bu resmi sevdik, bununla yaşayabiliriz, şöminenin üstüne
sığıyor, mavi kanepemle de asorti halinde” diyorlardı tüm iyi niyet,
dobralık ve saflıklarıyla! Kıyaslarsam bugün cahil-ukalalıklarına bürünmüş,
kokteyllerde fink atan, uyanıklığını kanıtlayacak “mal” bulma merakıyla gezinen borsacılardan üç-beş kere daha gerçek
ve sempatik bile geliyorlardı bana!
Daha dün bu “resim borsasına” koleksiyoner veya galerici
olarak balıklama atlamaya karar verip iki günde kendini kırk yıllık sanatçı
veya galericilerin doğal olarak (!) önünde görme sendromu, ağır bir hastalıktan
başka bir şey değildir. Üç tane yabancı bağlantı, iki usta mimarla dizayn
edilen şık “space”ler veya İngilizce
galeri isimleri ve portföyde zaten hazır bulunan elden ele dolaştırılan zengin
potansiyel alıcılar listesi, olsa olsa bu değerli zatları sanat dünyasının
eğreti eki, yaması yapar. Onları bu dünyanın lideri yapamayacağı gibi, saygın,
kabul gören bir unsuru bile yapmaz. Her
yeni, önemli ve zengin “resim alıcısı” aynı anda iki yılda hem “koleksiyoner”
hem “galerici” hem olup, oradan da “müzeciliğe” transfer olamaz! Bir çocuğu
dokuz ay yerine özel sebeplerden altı buçuk ayda doğurabilirsiniz. Ama dört ya
da beş ayda doğurmaya kalksanız, acelenizden sakat bir bebek yaratırsınız.
Kimse bu dünyaya kendini güçlü gördü diye sahte peygambercilik oynamaya
gelmesin. Bu “piyasayı” -demin de belirttiğim
gibi- hızla sağılacak bir inek olarak görenler, ardından iskambil kağıdı
kuleleri gibi devrilip gitmişlerdir. Burada sanatı bilen, yıllardır bu meslekte
olan galericilerle, bu “moda”dan
nasibini almak için bu işe dalan “art-business”
meraklılarını ayırt etmek gerekir.
ELEŞTİRİ
YERİNE BASIN BÜLTENLERİ!
Medyanın siyasi ve
düşünsel iflasının bu yozlaşmada da tabii ki rolü var. İktidardan korkan,
siyasal bağımsızlığını çöpe atmış bir merkez medya mantığı, bundan da önce
sanatsal gerçek yorum haklarını kullanmaktan vazgeçerek kapitalle arasını iyi
tutmak adına “eleştirmen” koltuğunu
çöpe atmış, sanat-kültür sayfalarını basın bültenleri ve halkla ilişkiler
düzeyinde röportajlara açtı. Dolayısıyla, zaten artık sunulan işin bir
sağlaması, bir aranır gerekçesi, bir sorgulanması mevzu bahis değil! Kapital ve reklam
ilişkilerinin, medya ve holding patronları dostluklarının belirlediği alanlar haline dönüşebiliyor
sanat sayfaları...
“Açtım
kondu, yaptım oldu” mantığı
egemen. Günümüz iktidarının siyaset anlayışına da bir hayli paralel ve uyumlu
bir tavır değil mi bu!
Hızlı para döngüsü
adına oluşturulan parlak sunumlar, çağdaş, havalı, güncel sanata benzeyen “gibicilik”
oynayan “işler” ve üzerinde pek bir
düşünce üretilemeyecek dekor parçaları... Sanatı taşımak istedikleri nokta bu. “Birini tutuklayalım, ardından suçunu
buluruz” mantığı gibi “Şu sergiyi
asıp hızla satalım, ardından bir şeyler yazacak birini -halen okuyan
kaldıysa- uydururuz” dönemi bu…
PEKİ
BU ORTAMDA GENÇ SANATÇILAR NE YAPIYOR?
İşin daha acı kısmı,
birçok genç sanatçının da bu akıma elektrik çarpmışçasına katılmaları.
Düşüncesi, ifade özgürlüğü nasıl iflas ettirilmiş, hangi gazeteciler
hapisteymiş, hangi uydurma sahte kanıtlarla kimler kaç ay ya da kaç yıl hapiste
kalmış, savaş çıkmak üzereymiş kime ne? Nasıl olsa işler tıkırında görünüyor ve
ekonomi sanki hala dönüyor. Yeni galeriler arasında yaşanan, karşı devrimi hiç
algılamamışçasına hala Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı işlere prim vermek ve
savunmak, ne ilginçtir ki hala “in”! Allah
akıl fikir versin! Özgürlük, demokrasi, insan hakları, hürriyet kavramlarını
düşünmeyen ya da anlamayan, yalnız para bilen bazı sanatçı meslektaşlarımız
var. Halbuki biraz tarihi deşseler, gerçek sanatçı için üzerinde durduğu “pozisyon” taşının, banka hesaplarından
daha önemli ve daha kalıcı olduğunu görecekler. Bu “duruş” kuş bakışıyla, kim olduğunu, nerede durduğunu, neyi kime
borçlu olduğunu, tüm kökleriyle bilen ve bunlara ihanet etmenin kendi bindiği
dalı kesmekten başka bir şey olmadığını bilen bir duruş. Aç ya da tok olmaktan
çok daha önemlidir bu. Yakın tarihimizde söylenmiş, ”Gerekirse yeni bir dünya kurulur ve Türkiye bu yeni dünyada yerini alır”
sözlerini kim, kime, ne zaman, niçin söylemiş; bunları bilmesi gerekir. Çünkü
aynı cümleyi her an kendisi de sarf edebilecek insandır gerçek sanatçı. İsterse
milyar doları olsun, alıcısının karşısında kendini ezdirmeyen, kendini ondan
aşağı görmeyen kişidir... Maalesef kimi genç sanatçılarda görülen bu tatmin
olmaz hızlı para kazanma, her ne pahasına olursa olsun hızlı tanınma ve kendini
salt paraya endeksleme hırsı, alarm verici boyutlardadır.
SAHTE
TARİHİN KALPAZANLARI
Kendi siyasal ve
sanat tarihsel aidiyetlerinin ne olduğunu, bulunduğu noktayı kimlere borçlu
olduğunu ve nereden geldiğini bilir. Küratörlük ve sanat tarihçiliğin
tartışılmaz önemini ve köklerini inkâr ederek tepeden inme yapay senaryolarla
kendilerini, şımarıkça bu meslek üzerinden ülke sanat ortamına dayatma yolunu
seçen kimi bahtsızların yerini, artık kapital üzerinden “piyasa” yönetmenliği yapan ve işi birbirini okşamak-tokatlamak
olan, “yeni-köksüz” başka bir
tipoloji almıştır. Halbuki kökün yoksa, bir soyağacına ait değilsen, sen ya
çalıntısın ya uydurmasın ya da gibi gibicilik yapıyorsundur. Sanat ortamında
bunları bilen ve buna saygı gösteren insan sayısında hızla azalma yaşandığını
kim inkar edebilir? Sanat ortamına enjekte edilen bu aceleci, piyasacı ve
oportünist furyayla beraber, utanç verici derecede saptırılmış “Çağdaş Türk Sanatı” hakkında üretilen
sahte ve uydurma kitaplar “bozuk düzenden
nasibini almak isteyen“ yeni kuşak bazı sanatçıların ve onların maddi
destekçilerinin bir tezgahıdır. Tarihin resmî ve tescilli olarak kayıt altına
alınmamasının bu kadar istismar edildiği başka bir ülke bulamazsınız. Dünyanın
başka hiçbir ülkesinde, çağdaş “güncel”
sanatı, bu kadar damdan düşme, köksüz, 90’ların ortasında hasbelkader başlamış,
geçmişi kimliksiz bir alan olarak gösteren, “İpini Koparmış” (!), “Kullanıcı Kılavuzu” tipolojisinde sahte tarih
üreten koca ciltli kitaplar bulamazsınız! Geçmişini tanımayan ve ona saygısı
olmayan bu sahte öncü sanatçılar dizisinin mumu, ancak yatsıya kadar yanar! Bu ülkede sanatın büyük dönüşümü, 70’lerin
sonu ve 80’lerde gerçekleşmiştir, son 20 yılda değil! Türk Sanatı’nın
70’lerin sonu 80’lerin başı ve tüm 80’ler boyunca geçirdiği dev dönüşümü
görmemek veya yok saymak için insanın omurgasız bir devekuşu olası gerekir. Dünyanın
başka hiçbir ülkesinde bu seviyesizlikte yayınlar piyasaya sorumsuz bir şekilde
sunulamaz.
Tabii işin farklı
başka yöntemleri de var. Yarım yamalak ve sahte tarih üreten bir kitapta bile
belli bir ölçüde emek, zaman ve para yatırımı vardır. Bunlara “tenezzül etmeden” bir günde ortaya çıkıp
“Benim resimlerim artık beheri 2 milyon
dolar” diye şakıyıp bunu kanıtlamaya çalışmak için de sahte alıcı isimleri
ortaya döken soytarılar bile mevcuttur.
Bu traji komedilein
sahneye konulabilmesinin ana nedeni, ortada gezen yeni bir “sanat adamı”
tipolojisidir. Sanatçıları, eserlerinin gücü ve iddiasıyla değil, yıllık
cirolarıyla ele alan bir insan türü. Bilmem mesela şunu hatırlatmamızın bu
arkadaşlara hiçbir katkısı olur mu? Modern resmin tartışılmaz babalarından
Edouard Manet’nin ölümüne beş yıl kala piyasaya müzayedeye çıkan işlerinden
yalnız biri 700 franga satılmış, diğerlerl “elde kalmıştır”. Bugün ortada
birinin elden çıkarmak isteyeceği satılık tek bir Manet bile bulamazsınız.
Müzayedeler, aynı zamanda burjuvaların çoğu yaşayan sanatçı hakkında yaptıkları
dev hataların tarihçesidir!
Vurgulanması gereken
en önemli sonuç şu: Burada öne çıkardığımız sistem hatalarında ısrar edilirse,
sanatı piyasa zorlamalarına, yapay pompalamalar ve ölümcül hormonlar eşliğinde
boğdurma operasyonu bu şekilde sürerse, genç Türk Sanatı hiç beklemediği ve hak
etmediği bir şekilde “çıkıştayım” zannederken, “özlük hakları” elinden alınarak
boşluktan uçuruma düşecek! Çünkü kökeni
nereden geldiği belli olmayan bir yapıya kimse saygı duymaz ve çöküşü
engellenemez. Bu düzenin bu kadar yozlaşmaya açık olmasının arkasında,
Türkiye’de en eski (ve tek!) Modern Sanat Müzesi’nin yalnız 8 yıllık olmasının
getirdiği meydan boşluğu vardır. Bu kadar açık tarih kalpazanlığına cüret eden
insan sayısının bolluğunun nedeni budur.
DIŞ
FUARLARIN PRESTİJİ BÜYÜK TURLARI!
Bir diğer
hatırlatmayı da galericilerimize ve koleksiyonerlerimize yapmak kaçınılmazdır:
Türkiye’de çağdaş sanata ayrılan “alım
bütçesi” her yıl giderek artan özendirmelerle, hem de dev bütçelere, Batılı
sanatçılara doğru kayarken, bu ”al-sat”
kültürel ticareti ne yazık ki diğer yönde hiç aynı oranlarda yapılamamaktadır.
Bu makalenin önceki bölümlerinde vurguladığım gibi, “Türk sanatını değerli ve aranır” kılacak gerçek toplu çıkışlar,
devletin ve özel sektörün zaafları ve Batı’nın malum ön yargıları nedeniyle
gerçekleştirilemezken, bu “Batılı alımlar”
cirosunun büyük oranlarda artmaması hiç de şaşırtıcı değildir. Türk alıcıları,
bu ters ticarette, “ihracat açığındaki
dengesizlikleri” fark edemezlerse, kendi topraklarını kurutacaklar, kaş
yapayım derken göz çıkaracaklardır.
Bu “dış alımlar”, istisnalar dışında
genel olarak iki şekilde gerçekleşmektedir. Ya dediğimiz gibi Türk Galerilerinin getirdiği yabancı
sanatçıların satışı, ya da tam bir haçlı seferine gider gibi gerçekleşen toplu
veya ayrı çıkılan dış fuar gezileridir. Tabii ki Türk koleksiyonerlerinin
güncel fuarları takip etmeleri, bilgi ve deneyimlerini arttırmaları ya da yeni
önemli dış eserler satın almaları sonuçta olumsuz değil, tabii ki olumlu puanlarıdır.
Ancak ortada şöyle bir nokta da dikkat çekiyor: Bu dış geziler öyle bir
yoğunluk ve neredeyse “kanuni mecburiyet” ritminde yapılmaktadır ki, sanki
yılboyu sırayla, en azından New York Armory Arco, Basel, Frieze ve Miami’ye
gidilmezse, o koleksiyoner ayıplanacak veya çaptan düşmüş 2. sınıf
konumuna gerileyecektir. Bu tavrı anlamak
pek mümkün gelmiyor bana. Ve 0 dan 100 kilometrey hıza çıkan araba misali
oluşmuştur bu hız. Şu farkla ki, 5-10 sene önce, ortada bu trendden eser yokken,
bir zoraki özenti moda gibi ortama çöküvermiştir bu olgu. Uzun lafın kısası, işin
dozunu kaçırınca, biraz yapaylık ve “yarıştırma” kokmaktadır bu seyahatler,...
ARTIK GERÇEK BİLANÇOLARI ÇIKARMA
ZAMANI
Türk sanat ortamı,
artık bu aşırı hızlı kabuk değişimi furyasının gerçek artı ve eksilerinin
bilançosunu çıkarmaya, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tartışmaya açmaya
mecburdur. Ne Batılı ortamlarda ne yurt içinde sanatın gücünü para ile
harmanlayarak, bir saman balyasının üstünde yere sağlam basmak mümkün değildir.
Yoksa Batı’ya tek yönlü yağ çekerek kendi içinde gerçek bir dünya oluşturmak
yerine, dış stratosferlerde patlayıp gidecek bir zepline binmekten öteye
gidemeyiz. Türk sanat ortamı, sanatçısıyla, koleksiyoneriyle, galericisiyle ani
yıldırım parlamalarını terkedip artık içeride ve dışarıda sabırla kendi sağlam
yapısını kataloge ederek yükseltmelidir.
Bu devleti yöneten hükümetlerin henüz tek bir modern-çağdaş sanat müzesi
kurmamış oldukları, ama AKP’nin ülkenin en görkemli camiyi Çamlıca’ya
kondurarak 100.000 cami barajını aştığı şu günlerde, Türk Sanatı’nı belgeleme
görevi, özel girişimlere kalmıştır. Bu bağlamda, Yahşi Baraz’ın geçen aylarda
yayınlanan ve 37 yılı aşkın galericilik faaliyetlerinin tüm bilançolarını
ortaya döken “Yahşi Baraz’ın Türk
Sanatına Yön Veren Büyük Sergileri” başlıklı üç ciltlik eser, çok önemli
bir inşa çabasının kalıcı belgesidir. Bu büyük toplu çıkışlar ve araştırmalar,
kalıcı yayınlar ve sergiler eşliğinde yapılmadan, bu çabalar yurtdışına
taşınmadan, bu yaldızlı ve bol reklamlı medyatik sözde piyasa patlamaları
hiçbir yere varamaz.
15 Nisan’da “Dünya Sanat Günü” vesilesiyle Adnan
Çoker ve Komet’e UPSD olarak ömür üstünden başarı ödülü verdik. Bunu bir “taze-eski-genç” sanatçıya söyleyip onu
da törene davet ettim. Rahatsız olup, şakayla karışık bir tonla “Artık onlar eskidi, biraz yeni isimlere
bakın” dediğinde şaşırmadım. “Fast
Food” anlayış öyle bir noktaya taşınmıştı ki, adına “kariyer-onur-başarı” ne derseniz deyin, ömür üstünden verilecek
ödüllerin bile daha hızlı erişilip, iki ayda doğan çocuk misali, elli yıl
harcamadan elde edilmesi lazımdı. Devir, fiber hızlı internet devri değil
miydi? Neydi bu bizdeki tutuculuk? Bıkmamış mıydık bu dinozorlardan?
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
16 Ekim 2012 Salı
FATİH HİLMİOĞLU’NUN ACISI VE HAYKIRIŞI / Bedri Baykam / 16 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..
İnsanın sevgili babasının
cenazesine katılması, evrenin kendisine sunduğu en ağır sınavlardan biridir.
Maalesef çok iyi bildiğim bir dramdır. Çocukluğunuzdan beri her an korktuğunuz
şey bir gün gerçekleşir ve sizi dünyaya getiren iki insandan birini
kaybedersiniz. Bilinçaltı bu beklenti yıllardır içinizde olduğu için birazcık
hazırlıklısınızdır buna... Ama bir de bunun tersi vardır. Yani annenin-babanın
oğlunu-kızını zamansız kaybetmesi felaketi. İşte doğa sizi buna bilinçaltınızda
alıştırmamıştır. Akışın beklentilerine girmez. Acı daha da katlanır bu yüzden.
Hele o baba en akla sığmayan nedenlerle hapiste tutuluyorsa!
Bir kaç hafta önce yine Ergenekon davasını izlediğim bir gün, Malatya Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’yla uzun uzun sohbet etme imkanı buldum. Her zamanki vakur duruşuyla bana aşağıda okuyacağınız şekilde Ergenekon davasını analiz ediyordu. Kendisine en kısa zamanda bu savları ele alacağımızı söylemiştim. Araya Balyoz davası, iktidarın Taksim çıkartması gibi hayati gündem konuları gelince bu haftaya ertelenmişti bu yazı. Nereden bilebilirdim ki satırlarımın en ağır yanı, yüreği kanayan ve oğlunu kaybetmiş bir babayı teselli etme, daha doğrusu “edememe” ve acısını paylaşmaya çalışma olacak? Allah sabır versin Sn. Hilmioğlu’na... Kendisi hayatının en acı haberini en dramatik şekilde alıp sağlığını daha da kaybederek Ankara’ya 8 saat sonra götürüldüğü gece, ne kadar ilginçtir ki, yine en katı duvarla karşılaşmış. Yetkililer “Hayır gece kendi evinde kalmana izin yok” haberini verdikten sonra ailesiyle bir saat kalıp Sincan ceza evine yollanmış Hilmioğlu. Buna benzer insanlık dışı normları duyunca gerçekten kendime soruyorum: Empati denilen olgu, bu insanlarda hiç mi yok? Yarın aynı davranışı bir başkası kendilerine yapsa, ne hissederlerdi, çok merak ediyorum... Herhalde aynaya bakıp kendileriyle ilgili dehşete düşerlerdi!
Hilmioğlu, hep bana yansımış olan değerli yüzüyle, örnek bir Atatürkçü hoca, örnek çalışkan bir insan, ülkesine yalnız iyilik yapmak için, aydın gençler yetiştirmek için ömrünü vermiş bir büyük rektör. Herhalde cezaevinde yalnız kaldığı anlarda kendi kendine “Meğer hiç bir iyilik cezasız kalmaz sözü doğruymuş!” diye kendi kendini sorgulayan bir insan aynı zamanda.
Hilmioğlu, Ergenekon davası konusunda yargı merciilerinin, kamuoyunun ve siyasilerimizin dikkatini iki noktaya çekiyor. Bunların ilki, “Ergenekon” adı verilen bir terör örgütünün varlığını bugüne kadar kanıtlamış hiç bir kurum bulunamaması hakkında: “Yıllardır bu konu en derin şekliyle ve ısrarla, MİT’e, akeri İstihbarat ‘a, Polis’e, ve hatta basına soruluyor. Bugüne kadar böyle bir örgütü bu dava dışında duyan yok. Hiç bir devlet kurumu’ndan tek bir olumlu yanıt yok. Mahkeme heyeti’nin bunu sormadığı kapı kalmamışken hala neyin peşindeler merak ediyorum. Bu kadar yüksek imkanlarla bu tek yönlü soruşturmada bile yıllardır bir şey çıkmıyorsa, bu nasıl bir dava oluyor anlayamıyorum.”
Doğru söze ne denir? Yani bu ülkenin tüm istihbarat örgütleri, toptan sıfır mı çekiyorlar da böylesine “Cumhuriyet’in canına kastetmiş” dev bir örgütün tek bir izi çıkmıyor? Bu bir fiyasko değildir de nedir? Ama Hilmioğlu’nun çıkışı bununla da sınırlı değil. Bakın ne ekliyor: “Bu davanın özü, adı geçen ‘Örgüt’ ün, bir ‘darbe girişimi’ yaptığı iddiası üzerine kuruludur. Sn. Savcı’nın kendisi, ‘Bu davanın özü 2003-2004 darbe girişimi iddiasıdır.’ diye belirtmiştir. Bu konuda en yetkili kişi ve Genel Kurmay Başkanı olan Hilmi Özkök, ifade vermeye gelmiş ve ‘Böyle bir darbe girişimi olmamıştır’ diyerek kesin görüşünü açıklamıştır. Yani ne dediği belirsiz, güvenilmez sapkın gizli tanıkların mı sözleri daha değerlidir, yoksa Sn. Genel Kurmay Başkanı’nı sözleri mi? İşte bu nedenlerle bu konu artık bitmiştir. Olmayan örgütün olmayan darbe teşebbüsü nedeniyle daha kimi ne kadar tutabilirler burada? Artık yargının da toplumun da bunu görmesi lazımdır.”
Hilmioğlu’nun bu samimi ifadelerinin toplumun her kategorisine ulaşması lazımdır. Bu hafta sonu yine Taksim’de yaptığımız “Taksim için Taksim’e” mitingi güzel geçti ama istediğimiz kitlesel yoğunluk yoktu. İnsanlar akıllarını başlarına almazlarsa, daha çok Hilmioğlu, çok Taksim zarar görür. Demokratik tepki haklarınızı kullanmazsanız, bu sütunlar şikayet ve üzücü durum tespitlerinin ötesine geçemez...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
Bir kaç hafta önce yine Ergenekon davasını izlediğim bir gün, Malatya Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’yla uzun uzun sohbet etme imkanı buldum. Her zamanki vakur duruşuyla bana aşağıda okuyacağınız şekilde Ergenekon davasını analiz ediyordu. Kendisine en kısa zamanda bu savları ele alacağımızı söylemiştim. Araya Balyoz davası, iktidarın Taksim çıkartması gibi hayati gündem konuları gelince bu haftaya ertelenmişti bu yazı. Nereden bilebilirdim ki satırlarımın en ağır yanı, yüreği kanayan ve oğlunu kaybetmiş bir babayı teselli etme, daha doğrusu “edememe” ve acısını paylaşmaya çalışma olacak? Allah sabır versin Sn. Hilmioğlu’na... Kendisi hayatının en acı haberini en dramatik şekilde alıp sağlığını daha da kaybederek Ankara’ya 8 saat sonra götürüldüğü gece, ne kadar ilginçtir ki, yine en katı duvarla karşılaşmış. Yetkililer “Hayır gece kendi evinde kalmana izin yok” haberini verdikten sonra ailesiyle bir saat kalıp Sincan ceza evine yollanmış Hilmioğlu. Buna benzer insanlık dışı normları duyunca gerçekten kendime soruyorum: Empati denilen olgu, bu insanlarda hiç mi yok? Yarın aynı davranışı bir başkası kendilerine yapsa, ne hissederlerdi, çok merak ediyorum... Herhalde aynaya bakıp kendileriyle ilgili dehşete düşerlerdi!
Hilmioğlu, hep bana yansımış olan değerli yüzüyle, örnek bir Atatürkçü hoca, örnek çalışkan bir insan, ülkesine yalnız iyilik yapmak için, aydın gençler yetiştirmek için ömrünü vermiş bir büyük rektör. Herhalde cezaevinde yalnız kaldığı anlarda kendi kendine “Meğer hiç bir iyilik cezasız kalmaz sözü doğruymuş!” diye kendi kendini sorgulayan bir insan aynı zamanda.
Hilmioğlu, Ergenekon davası konusunda yargı merciilerinin, kamuoyunun ve siyasilerimizin dikkatini iki noktaya çekiyor. Bunların ilki, “Ergenekon” adı verilen bir terör örgütünün varlığını bugüne kadar kanıtlamış hiç bir kurum bulunamaması hakkında: “Yıllardır bu konu en derin şekliyle ve ısrarla, MİT’e, akeri İstihbarat ‘a, Polis’e, ve hatta basına soruluyor. Bugüne kadar böyle bir örgütü bu dava dışında duyan yok. Hiç bir devlet kurumu’ndan tek bir olumlu yanıt yok. Mahkeme heyeti’nin bunu sormadığı kapı kalmamışken hala neyin peşindeler merak ediyorum. Bu kadar yüksek imkanlarla bu tek yönlü soruşturmada bile yıllardır bir şey çıkmıyorsa, bu nasıl bir dava oluyor anlayamıyorum.”
Doğru söze ne denir? Yani bu ülkenin tüm istihbarat örgütleri, toptan sıfır mı çekiyorlar da böylesine “Cumhuriyet’in canına kastetmiş” dev bir örgütün tek bir izi çıkmıyor? Bu bir fiyasko değildir de nedir? Ama Hilmioğlu’nun çıkışı bununla da sınırlı değil. Bakın ne ekliyor: “Bu davanın özü, adı geçen ‘Örgüt’ ün, bir ‘darbe girişimi’ yaptığı iddiası üzerine kuruludur. Sn. Savcı’nın kendisi, ‘Bu davanın özü 2003-2004 darbe girişimi iddiasıdır.’ diye belirtmiştir. Bu konuda en yetkili kişi ve Genel Kurmay Başkanı olan Hilmi Özkök, ifade vermeye gelmiş ve ‘Böyle bir darbe girişimi olmamıştır’ diyerek kesin görüşünü açıklamıştır. Yani ne dediği belirsiz, güvenilmez sapkın gizli tanıkların mı sözleri daha değerlidir, yoksa Sn. Genel Kurmay Başkanı’nı sözleri mi? İşte bu nedenlerle bu konu artık bitmiştir. Olmayan örgütün olmayan darbe teşebbüsü nedeniyle daha kimi ne kadar tutabilirler burada? Artık yargının da toplumun da bunu görmesi lazımdır.”
Hilmioğlu’nun bu samimi ifadelerinin toplumun her kategorisine ulaşması lazımdır. Bu hafta sonu yine Taksim’de yaptığımız “Taksim için Taksim’e” mitingi güzel geçti ama istediğimiz kitlesel yoğunluk yoktu. İnsanlar akıllarını başlarına almazlarsa, daha çok Hilmioğlu, çok Taksim zarar görür. Demokratik tepki haklarınızı kullanmazsanız, bu sütunlar şikayet ve üzücü durum tespitlerinin ötesine geçemez...
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
9 Ekim 2012 Salı
TAKSİM’DEN S.O.S. MEKTUBU! / Bedri Baykam / 9 Ekim 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Hem de ne
S.O.S.! Titanic’in Iceberg’e çarptıktan sonra verdiği “mayday-mayday” çağrıları
gibi alarm zillerini elinden geldiği kadar çalıp, bugüne kadar kendisini
sorumsuzca kullanan nankör milyonlara sesleniyor Taksim Meydanı:
“Yıllardır benim üstümde buluştunuz, aşık oldunuz, her türlü ilerici siyasi mitingi, buluşmayı, yürüyüşü gerçekleştirdiniz, geceleri o sel gibi aktığınız Beyoğlu sokaklarından geçmek için hep beni kullandınız. Size nefes verdim, umut verdim, tarihinize tanıklık ettim, geceleri ucuz ve eşsiz tadlı büfelerimde ıslak hamburgerlerimle, atom içeceklerimle, muzlu sütlerimle, döner kebaplarımla sizi besledim. Birbirinize darıldığınızda yine ucuz çiçeklerimle yeniden birbirinize sarılmanızı sağladım. Kentin neresine giderseniz gidin, size hep yol gösterdim, dünyanın her yerine uçak biletlerinizi, geceleri ayılmanız için açık hava, sabahları neşe ve kahvaltı verdim. Dergi, kitap, sinema, tiyatro, sergiler,kültür verdim; verdim oğlu verdim! Cumhuriyet tarihimiz boyunca hep giderek daha çok verdim. Ve şimdi siz, benim imha planım uygulanmaya konmak üzereyken, hala o sorumsuz donuk bakışlarınızla önümden geçip, elinizdeki o acaip aletlere hipnotize edilmiş gibi bakarak, tuşlara basıp tatmin olmuş görünerek önümden uzaklaşıp gidiyorsunuz. Yine sahte gülücüklerle sözde birbirinizle ‘cepten’ konuşuyorsunuz. Ama ruhunuz kaçmış, beyniniz büzülmüş, insanlığınız robotlar dünyayı istila etmeden yok olmuş, suratıma bile baktığınız yok, yok oluşum umrunuzda bile değil, hatta o kadar her ne haltsa ‘sanal’ dediğiniz dünyanıza ve ne işe yaradığı belirsiz toplantılarınıza ve para koşunuza hapsolmuşsunuz ki, belki haberiniz bile yok olan bitenden! Ne yapmamı bekliyorsunuz? Deniz Gezmiş’i mezarından çıkarıp sizi silkelemesini ve başınıza geçmesini talep etmekten başka şey aklıma gelmiyor ama onu da nasıl yapabilirim bilemiyorum... Ya da kalbimde 1925’den beri duran o muhteşem Atatürk ve Kurtuluş Savaşı heykelindeki tarihi -ve ne yazık ki yeri doldurulmaz olduğunu bedelini ödeyerek öğrendiğim – kişiliklerin canlanmasını ve bana bu işkenceyi, bu yok oluşu reva görenlere haddini bildirmesini diliyorum. Artık göremediğimiz o bir gün önce çıkan günlük gazeteleri satan ve “Gasteler yarınkiii!!” diye yanık sesle bağırarak satış yapan gençler şimdi de “yazıyoo, yazıyooo, yarın Taksim yıkımının başlayacağını yazıyoooo” diye ortalığı inletseler acaba uyanır mıydınız bu uzun kış uykunuzdan? Ne kadar meraklıymışsınız suçu başkasına atmaya! ‘30 yıldır 12 Eylül toplumu pasifize etti’ diye şikayet edip kendi içinizi rahatlatıp güya kendinizi aklıyorsunuz. Ama tekinizin aklına gelmiyor ki o toplum Madagaskarda filan değil. O toplum sizsiniz. Başkası değil. Bahanelerin arkasına saklanacağınıza neden ayağa kalkmıyorsunuz? Bilmek istiyorsanız söyleyeyim: daha şimdiden yerin dibine battım. Ama o insafsız ve izansız kazmalar henüz böğrüme saplanmadı. Sizlerin vefasızlığını ve sorumsuz beyin boşalmanızı izlediğim için yerin dibine battım. Kendi çıkarlarınızı bile korumaktan aciz, zavallı bir konuma itilmişsiniz. Siz bu kadar edilgen seyirci rolünde kalırsanız, her şeye müstahaksınız. ‘Taksim ıssızlaşacak, kimliksizleştirilecek’ diye yazılar yazıp sizi dürtmeye kalkanlar var. Ama kesinlikle uyuşturucu ağır anestezi almış gibisiniz. Sizi temsil ettiğini sandığınız ama esasında politikacılık oynar gibi yapmaktan öteye gitmeyen koca ‘Milletvekillerinizin’ hiç aklına geldi mi kürsüye çıkıp ‘ya, biz taksi şöförlerine, öğrencilere, esnafa , halka sorduk, -bu işler iyidir yapılsın- diyen tek insan çıkmadı, bu yetkiyi kimden aldınız, ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu ne telaş? Yangından mal mı kaçırıyorsunuz’ diyebilmek? Geçenlerde üzerimdeki büyük ekrandan görüp anladım: Benim de her yerimi, o güzel beni ben yapan salaş halimi yok edip, Dubai’daki mermer döküm Arap mahallelerine benzetmeye çalışacaklar. Yani sevgilinizi alıp, o kimliksiz ameliyatlarla maymuna benzetilen sentetik eski modeller gibi birini verecekler yerine! Bana Cumhuriyet’i temsil ettiğim için saldırdıklarının farkındasınız değil mi? Hani duydum, Anayasanıza da, Ankara’da Ulus Meydanınıza da, eğitim odaklarınıza da nasıl saldırdılarsa, aynen öyle saldıracaklar, aynı nedenlerle. Ana neden bu... Anladınız mı biraz? O yüzden itibarsızlaştırılıp ticarethane ve Arap Parklarına benzetiliyorum, anlatabildim mi derdimi, alo orada kimse var mı?”
Ben bu mektubu SİZE ilettim. İşe Gezi Parkı’ndan esnafa destek olarak başlayın, kendinizi affettirin derim... Biliyorum çok dolusunuz, ama Taksim bana SİZİN adınızı vermişti, ne yapabilirim ki?
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
“Yıllardır benim üstümde buluştunuz, aşık oldunuz, her türlü ilerici siyasi mitingi, buluşmayı, yürüyüşü gerçekleştirdiniz, geceleri o sel gibi aktığınız Beyoğlu sokaklarından geçmek için hep beni kullandınız. Size nefes verdim, umut verdim, tarihinize tanıklık ettim, geceleri ucuz ve eşsiz tadlı büfelerimde ıslak hamburgerlerimle, atom içeceklerimle, muzlu sütlerimle, döner kebaplarımla sizi besledim. Birbirinize darıldığınızda yine ucuz çiçeklerimle yeniden birbirinize sarılmanızı sağladım. Kentin neresine giderseniz gidin, size hep yol gösterdim, dünyanın her yerine uçak biletlerinizi, geceleri ayılmanız için açık hava, sabahları neşe ve kahvaltı verdim. Dergi, kitap, sinema, tiyatro, sergiler,kültür verdim; verdim oğlu verdim! Cumhuriyet tarihimiz boyunca hep giderek daha çok verdim. Ve şimdi siz, benim imha planım uygulanmaya konmak üzereyken, hala o sorumsuz donuk bakışlarınızla önümden geçip, elinizdeki o acaip aletlere hipnotize edilmiş gibi bakarak, tuşlara basıp tatmin olmuş görünerek önümden uzaklaşıp gidiyorsunuz. Yine sahte gülücüklerle sözde birbirinizle ‘cepten’ konuşuyorsunuz. Ama ruhunuz kaçmış, beyniniz büzülmüş, insanlığınız robotlar dünyayı istila etmeden yok olmuş, suratıma bile baktığınız yok, yok oluşum umrunuzda bile değil, hatta o kadar her ne haltsa ‘sanal’ dediğiniz dünyanıza ve ne işe yaradığı belirsiz toplantılarınıza ve para koşunuza hapsolmuşsunuz ki, belki haberiniz bile yok olan bitenden! Ne yapmamı bekliyorsunuz? Deniz Gezmiş’i mezarından çıkarıp sizi silkelemesini ve başınıza geçmesini talep etmekten başka şey aklıma gelmiyor ama onu da nasıl yapabilirim bilemiyorum... Ya da kalbimde 1925’den beri duran o muhteşem Atatürk ve Kurtuluş Savaşı heykelindeki tarihi -ve ne yazık ki yeri doldurulmaz olduğunu bedelini ödeyerek öğrendiğim – kişiliklerin canlanmasını ve bana bu işkenceyi, bu yok oluşu reva görenlere haddini bildirmesini diliyorum. Artık göremediğimiz o bir gün önce çıkan günlük gazeteleri satan ve “Gasteler yarınkiii!!” diye yanık sesle bağırarak satış yapan gençler şimdi de “yazıyoo, yazıyooo, yarın Taksim yıkımının başlayacağını yazıyoooo” diye ortalığı inletseler acaba uyanır mıydınız bu uzun kış uykunuzdan? Ne kadar meraklıymışsınız suçu başkasına atmaya! ‘30 yıldır 12 Eylül toplumu pasifize etti’ diye şikayet edip kendi içinizi rahatlatıp güya kendinizi aklıyorsunuz. Ama tekinizin aklına gelmiyor ki o toplum Madagaskarda filan değil. O toplum sizsiniz. Başkası değil. Bahanelerin arkasına saklanacağınıza neden ayağa kalkmıyorsunuz? Bilmek istiyorsanız söyleyeyim: daha şimdiden yerin dibine battım. Ama o insafsız ve izansız kazmalar henüz böğrüme saplanmadı. Sizlerin vefasızlığını ve sorumsuz beyin boşalmanızı izlediğim için yerin dibine battım. Kendi çıkarlarınızı bile korumaktan aciz, zavallı bir konuma itilmişsiniz. Siz bu kadar edilgen seyirci rolünde kalırsanız, her şeye müstahaksınız. ‘Taksim ıssızlaşacak, kimliksizleştirilecek’ diye yazılar yazıp sizi dürtmeye kalkanlar var. Ama kesinlikle uyuşturucu ağır anestezi almış gibisiniz. Sizi temsil ettiğini sandığınız ama esasında politikacılık oynar gibi yapmaktan öteye gitmeyen koca ‘Milletvekillerinizin’ hiç aklına geldi mi kürsüye çıkıp ‘ya, biz taksi şöförlerine, öğrencilere, esnafa , halka sorduk, -bu işler iyidir yapılsın- diyen tek insan çıkmadı, bu yetkiyi kimden aldınız, ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu ne telaş? Yangından mal mı kaçırıyorsunuz’ diyebilmek? Geçenlerde üzerimdeki büyük ekrandan görüp anladım: Benim de her yerimi, o güzel beni ben yapan salaş halimi yok edip, Dubai’daki mermer döküm Arap mahallelerine benzetmeye çalışacaklar. Yani sevgilinizi alıp, o kimliksiz ameliyatlarla maymuna benzetilen sentetik eski modeller gibi birini verecekler yerine! Bana Cumhuriyet’i temsil ettiğim için saldırdıklarının farkındasınız değil mi? Hani duydum, Anayasanıza da, Ankara’da Ulus Meydanınıza da, eğitim odaklarınıza da nasıl saldırdılarsa, aynen öyle saldıracaklar, aynı nedenlerle. Ana neden bu... Anladınız mı biraz? O yüzden itibarsızlaştırılıp ticarethane ve Arap Parklarına benzetiliyorum, anlatabildim mi derdimi, alo orada kimse var mı?”
Ben bu mektubu SİZE ilettim. İşe Gezi Parkı’ndan esnafa destek olarak başlayın, kendinizi affettirin derim... Biliyorum çok dolusunuz, ama Taksim bana SİZİN adınızı vermişti, ne yapabilirim ki?
Yazılı medyada yazarın izni olmadan yayınlanamaz..
8 Ekim 2012 Pazartesi
"INTERNATIONAL UNDERGROUND" 18 Ekim - 26 Kasım 2012 tarihleri arasında Piramid Sanat'ta..
“INTERNATIONAL UNDERGROUND”
PİRAMİD SANAT
18 Ekim – 26 Kasım 2012
Piramid Sanat, 18 Ekim – 26 Kasım tarihleri arasında “International Underground” başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Bedri Baykam’ın küratörlüğünü üstlendiği sergiye, değişik ülkelerden 8 sanatçı ve 3 sanatçı kolektifi katılıyor.
Aimée Zito Lema (Amsterdam), David Middlebrook (California), Genco Gülan (İstanbul), Giusseppe Belvedere-Bedri Baykam (Paris-İstanbul),Eva Beierheimer ve Miriam Laussegger (Viyana), Núria Güell (İspanya), Peter Polach (Slovakya), Radenko Milak (Bosna Hersek), Ray Harris(Avustralya), Third Belgrade Grubu (Belgrad) ve Veljko Zejak (Slovakya)’ın katılımıyla gerçekleşecek olan “International Underground”sergisinde, 8 farklı ülkeden katılan 8 sanatçı ve 3 sanatçı kolektifi tarafından hazırlanmış, çeşitli teknik ve disiplinde eserler yer alıyor.
Bedri Baykam, sergide farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getirirken onların ünlü veya ünsüz, satılabilir veya satılamaz olup olmadıklarıyla ilgilenmiyor. Sanat dünyasında “yeraltı” diyebileceğimiz bir noktada varlıklarını deniz dibinde belirsiz canlılar gibi yaşayan en az tanınmış sanatçıları, hatta Paris’te çektiği videoda zoraki sanat partneri haline getirdiği Giusseppe Belvedere gibi sanat dışı sokak dünyasından insanları bile sanatın dilini ve insanlık tarihinin temel mekanizmalarını ortaya koyma girişiminde bir araya getiriyor. Bu yolda da Baykam, küratörlüğün oluşturmayı sevdiği zoraki ortak paydalara ve siparişlere fazla prim vermeden birçoğu birbiriyle diyaloga geçen ve daha önce var olmuş işleri seçiyor.
Eva Beierheimer ve Miriam Laussegger “Art Word” isimli yerleştirmelerinde Baykam’ın 1992’de sunumunu yaptığı “Post Duchamp Krizi”konferansında gündeme getirdiği, Çağdaş Sanat’ın metine bağımlılığı konusunu en çarpıcı şekilde gerçekleştiriyorlar. Denemek çok kolay! Çağdaş Sanat jargonuna giren dört kelime seçip bunlarla inşa edilmiş bir metin siparişi verebilirsiniz.
David Middlebrook’un “Breath of Fresh Air” yapıtı ise belki Duchamp’ın “Pisuar”ına yapılan göndermelerin en ilginci, yer çekimine meydan okuyan en “şamatalısı”…
Third Belgrade sanatçı kolektifinin Edouard Manet’nin “Kır Üzerinde Öğle Yemeği” ne gönderme yapan zaman aşırı, monoton olduğu kadar çekici, hatta şaşırtıcı derecede “hipnotik” özelliklere sahip videosunun saçtığı huzur, yakın coğrafyadan, Bosna-Hersek’ten gelen Radenko Milak’ın savaş desenleriyle tam bir çelişkiye giriyor. Bu siyah beyaz işler, Genco Gülan’ın kömürleşmiş uçak enkazlarına yoğunlaşan ve bir şekilde mücevher gibi sunulan objelerini düşündürüyor. Bu moral bozucu ortamdan tekrar çıkabilmek için ise; izleyiciler, Peter Polach’ın “if the intellect was like a penis, this would be called masturbation (2011)” başlıklı eğlendirici olduğu kadar sanat dünyasının katılıklarını tiye alan işine dönebilirler.
Kokteyl : 18 Ekim 2012 Perşembe
Saat : 18.00 – 22.00
Adres : Feridiye Cad. No:23 Taksim / İstanbul
Bilgi için : +90 212 297 31 21 www.piramidsanat.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
