11 Haziran 2021 Cuma

TSK VE BAŞKOMUTANI ATATÜRK! | Bedri Baykam | 10.06.2021

Bunu kendi görüşüm olarak kafamdan atmıyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri, resmi ve sürekli olarak hem sosyal medyada hem bildirilerinde, Atatürk’ün TSK’nın “Ebedi Başkomutanı olduğunu her fırsatta vurgulamıyor mu? Yakın dönemlerde, Türkiye’de devletten maaş alan kimi sözde memurların Atatürk’e karşı haince ve küstahça yürüttükleri hakaret propagandası karşısında TSKya soruyorum: Ebedi Başkomutanınızın/Başkomutanımızın sürekli olarak bu utanmazlar tarafından hakaretamiz sözlerle saldırıya uğruyor olması sizi rahatsız ediyor mu? Buna ne tepki vermeyi düşünüyorsunuz, merak ediyorum!


SEDAT PEKER KASETLERİ

Emin olun, her hafta bu sütunda veya ekranlarda aynı şeyleri tekrarlamak artık beni yoruyor! Sonuç hep aynı yere çıkıyor: Peker’in, ben dahil milyonlarca insanın merakla izlediği bitmez tükenmez somut suçlamaları, kimseyi tatmin etmeyen cevaplarla olayı geçiştirmeye çalışan AKP iktidarı ve bir türlü devreye girmeyen savcılar! En taze iddialar sürekli şelale gibi akıp duruyor ortalığa! Sonuçta şu ya da bu nedenle mızrak çuvala sığmadı ve olay artık Peker’in deyimiyle geri dönülmez şekilde patladı. İyi de savcılar daha ne kadar bunu görmezden gelecek ve bu skandal iktidar açısından nelere mal olacak? Peker “Her şeyi yakıcam. Her şeyi planlıyorum, zekam yerinde, beni öldürmeden kurtuluşunuz yok… Beni öldürseniz de kurtulamayacaksınız rüyalarınızda geri geleceğim” gibi sözlerle artık okun yaydan çıktığını net olarak vurguluyor. RTE’nin bu konuyu yok sayması ve somut yanıtların gelememesi, AKP iktidarının yaşadığı kan kaybının nasıl sonuçlanacağını görmemizi engelliyor.


ŞİMDİ FENERBAHÇE’YE BİR ÖZÜR GELECEK Mİ?

3 Temmuz 2011 tarihinden itibaren Fenerbahçe hakkında verilen medya hükümleri, bu ağır iddialara inanmadığım için bir avuç insanla beraber götürdüğümüz karşı sosyal medya ve medya atağı, televizyonlarda sürekli canlı yayınlarda en müstehzi kelimelerle saldıran sözde spor yazarlarıyla cebelleşme ve kora kor çarpışmalar… Daha hangilerini hatırlatayım size? Her programa çıkmadan önce, o günlerde yönetim kurulunda olan Ali Koç ve Murat Özaydınlıdan aktüel brifing alma, onları kendi bilgilerimle bir mantık süzgecinde çalkalama ve cengaverlikle o iftiraların yaşandığı ortama dalış… Hepsi dün gibi! Fenerbahçe’nin değerli eski başkanı Aziz Yıldırım’ı hapishanede ziyaret ettiğim gün kulağıma fısıldadığı “Memleket elden gidiyor, bunların hepsi cemaatin işi” sözleri…

Fenerbahçe bir yandan kendi aleyhine açılan davada verilen beraat kararlarının Yargıtay onayını “hala” beklerken, kumpas davasında alınan kararlar artık malumun ilanı oldu ve kirli çete çöktü. Peki Galatasaray ve Trabzonspor başta olmak üzere kimi yöneticilerin ve spor medyasında yer alan kirli kalemşörlerin en azından ağır bir özür borcu yok mu Fenerbahçe camiasına? Veya Federasyon, göz göre göre gelen ve ikazlarını almış olduğu felaketin maddi yanlarını nasıl tazmin eder? Bekliyoruz… Kongre üyesi olduğum Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bir önceki dönem başkanı ve yönetim kurulu üyelerini ve bu dönemki başkanı ve yönetim kurulu üyelerini bu davadaki ısrarlı ve inançlı dik duruşlarından dolayı candan tebrik ediyorum.


BALİKESİR’DEN CEZAEVİ MEKTUBU

Evvelsi gün, Cumhuriyet üzerinden bana gelen Burhaniye’den bir tutuklu mektubu aldım. Tabii ki çok duygulandım ve bu mektubu içinden çıkan karikatürlerden biriyle burada yayınlıyorum…


29.03.2021

Sayın Bedri Baykam, merhaba,

Bu mektubu size Burhaniye T Tipi Hapishanesinde yazıyorum. Yıllar önce henüz 3-4 yıllık bir mahkumken o zamanlar kaldığım Adıyaman Hapishanesinden size mektup yazmıştım. 2000’li yılların başıydı, o zamanlar henüz yeni yeni resim ve karikatüre ısınıyordum. Amatörce çizdiğim desen ve karikatürü size yollamıştım. Hiç beklemediğim bir anda bana o zamana kadar yayınlanan kitaplarınızı ve Skala Dergisinin bütün sayılarını yollamıştınız. Ayrıca bir desen çalışmamı da dergide yayınlamıştınız.

Skala gibi kaliteli bir dergide desen çalışmamı görünce çok gurur duymuştum. Şimdi halen yanımda saklıyorum. O günden sonra resim ve karikatüre olan ilgim daha da arttı, sonraki 20 küsur yıl boyunca hep çizdim. Zaman zaman karikatür yarışmalarına da katıldım. Maltepe Üniversitesinin düzenlediği İnsan Hakları konulu yarışmada 2.’lik ödülü aldım. Ödülümü o sırada bir kitabını okuduğum ülkemizin gurur kaynağı, felsefecimiz İoanna Kuçuradi’den almak (cezaevine gelerek plaketimi kendi eliyle sundu) beni daha da gururlandırdı. Musa Anter Karikatür Yarışmasında da ödül aldım. Ayrıca Moskova’da İzvestiya gazetesinin düzenlediği düşünce özgürlüğü konulu yarışmada onur diploması aldım. Çalışmalarımı halen büyük bir şevkle sürdürüyorum. 25 yıllık hapis hayatım karikatür sayesinde katlanılır oldu. İçeride Açık Öğretimde 3 bölüm okudum, ayrıca İngilizcemi iyi denebilecek bir seviyede geliştirdim. Bu kartı size minnettarlığımı ve teşekkürlerimi ifade etmek için yazdım.

Sağolun, varolun

Mehmet Boğatekin


Hem üzülmemek hem de bir başka açıdan sanatın gücünü görüp sevinmemek mümkün mü?


SPOR EKRANI SİZİ İHYA EDECEK!

Muhteşem beş hafta var önünüzde! Bugünden başlayarak, bu hafta Fransa Açık tenis Turnuasının yarı finalleri ve finalleri muhteşem karşılaşmalara gebe Yarın, sevgili milli takımımız İtalya ile 2020 Avrupa Şampiyonasının açılış maçını oynayarak büyük bir onur paylaşacak ve dünyada milyarlarca insan canlı izleyecek. Avrupa Şampiyonası 11 Temmuz’a kadar bize futbol adına her heyecanı yaşatacak, hop oturup hop kalkacağız. Birçok takımla kah sevineceğiz, kah üzüleceğiz. Ben milli takımımızın performansından çok umutluyum ve finale kalırsak şaşırmam… (Bu arada öyle gruplar var ki, insan seyrederken her saniye kalp krizi geçirebilir. Mesela her biri eski Avrupa Şampiyonu olan Almanya, Fransa, Portekiz ve onların yanında bir ekol olan Macaristan’ın grubu).

Yarın gece İtalya-Türkiye maçıyla aynı anda büyük ihtimalle Nadal-Djokovic yarı final maçı olacak. Haziran 28’de ise Londra’da Wimbledon Tenis Turnuası başlayacak ve tek erkekler finali de Avrupa Şampiyonası ile aynı gün 11 Temmuz’da oynanacak! O günlerde gerçekten spor kıyafetlerinizi giyip bu tüm gün ve gece sürecek ziyafete hazır olmanızı diliyorum! Uzun lafın kısası beş hafta spora doyamıyacağız!



4 Haziran 2021 Cuma

İMAMLAR SIRTLARINI KİME DAYAYARAK HAKARET EDİYORLAR? | Bedri Baykam | 03.06.2021

Bildiğiniz gibi imam Mustafa Demirkan, Ayasofya Camii’ndeki hafızlık töreninde Atatürk’ü açıkça ima ederek “Öyle bir zaman geldi ki, bir asır gibi bir zaman içinde ezan ve namaz yasaklandı ve müze haline çevrildi. Bunlardan daha zalim ve kafir kim olabilir... Yarabbi bir daha bu zihniyetin bu milletin başına gelmesini mukadder buyurma...” şeklinde hakaretler kullandı. Muhalif siyasiler ve yazarlar kendisine büyük bir tepki gösterdi. Siyasi partiler, ADD, çeşitli Atatürkçü kişi ve kuruluşlar, barolar, “eski imam” Demirkan hakkında peş peşe suç duyuruları yaptılar.

Ama maşa gibi kullanılan, eski imam değil olsa olsa “imam eskisi” veya Faik Öztrak’ın vurguladığı gibi “imam müsveddesi” olabilecek bu zattan ziyade başka bir şeyden söz etmek istiyorum.

Ülke bu konuda birbirine girmişken, AKP’liler gerek olay yerinde gerek daha sonrasında bu konular karşısında dut yemiş bülbül gibi kaldılar ve hakaret edilirken devletin zirvesi bunu seyretmekle yetindi. Bu sözlerin “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyan bir insan önünde sarf edilebilmiş olması, olayın failinin cüret, küstahlık ve vurdumduymazlık seviyesini göklere taşıyordu. Ama tek ses yükselmedi. O “hafızlık töreninde” bu sefillik yaşanırken, hazirun içinden tek bir kişi kalkıp “sen kim oluyorsun da Cumhuriyetimizin kurucusuna karşı bu nankörce ve alçakça sözleri sarf edebiliyorsun” diyemedi!

Acı olan bu! İmam hatip okullarında nasıl bir kabul edilemez bir eğitim alıyorlarsa, dün Ayasofya İmamı, daha sonra Yalova Çınarcık’ta bir imam, şimdi de eski Yıldırım Beyazıt Camii İmamı Atatürk hakkında ağza alınamayacak sözler söyledi, alçakça sataşmalar yaptı; bu maalesef onların artık onarılamaz cerahatli beyinlerinin sonucu. Ama şayet bu isimler bu kadar serbestçe, üst üste bu kabul edilemez rezaletlere imza atabiliyorlarsa, demek ki birilerinden güç buluyorlar. İlla siyasi erkle bir iş birliği ve sürekli iletişim ve koordinasyon içinde olduklarını söylemiyorum, belli ki örümcekli ruhundan ortak payda bulan bir eş zamanlılık içinde birbirlerine bir çeşit hizmet taşıyorlar!

Niye mi bunu söylüyorum? Çünkü bu son Demirkan saldırısı yaşandıktan sonra yalnız Bakan Ömer Çelik Atatürk hakkında bazı müspet ifadeler kullandı ama ne Demirkan topuna hiç girdi ne de bu adamı lanetledi. Cumhurbaşkanı deseniz zaten olay kendisinin önünde gerçekleşti, Demirkan’ın suç mahallinin en önündeydi!

Uzun lafın kısası ben artık Türkiye’nin gündemini sürekli olarak yazıklar olsun dedirten ve en ağır davaları hak eden bu sözde imam zavallıların üstünden meşgul etmeyi doğru bulmuyorum. Konumuz onlar değil. Konumuz artık onlara tepki vermeyerek onay ve destek vermiş olan, onlara doğrudan veya dolaylı olarak yeşil ışık yakmış olan siyasi erkin ta kendisi!

Benim en başta onlara bir çift sözüm var: “Din adamı” sıfatının altında bulunan itibarsız utanmazlar, Atatürk’ü en zavallı şekilde ağızlarına doluyorlar ya, bakın onlara ağır tepkiler vermediğiniz zaman, olay kamuoyuna şu şekilde yansıyor: “Bizim aslında bu söylemlere bir itirazımız yok ama biz bu cümleleri kendimiz kullanamıyoruz, onlar bizim adımıza bunları söylemiş oluyorlar. Hem de olay dini mekanlarda olduğu için kimse de müdahale edemiyor, alan memnun satan memnun”. Sayın Cumhurbaşkanı da AKP’li diğer bakanlar ve milletvekilleri de bu doğru değil diye itiraz edebilirler! O zaman soruyorum, biz niye Sayın Kılıçdaroğlu’nun, sayın Özgür Özel’in, sayın İnce’nin, sayın Enginyurt’un, sayın Akşener’in tepkilerini okuyoruz da sizinkileri göremiyoruz? Üstelik toplumun bu kadar hassas olduğu bir konuda herhalde bu bir unutkanlık olamaz! Olsa olsa “işine gelme” şeklinde gelişen bir oportünizm olabilir! Aksini ispat etmek AKP’lilerin görevi. Biz onların gerçekleşmeyen tepkilerini niyet okumayla bulup çıkaramayız!

Son sözümü şöyle bağlamak istiyorum: Tepki vermediğiniz bu cümleler, imamların yanı sıra sizin de düşüncelerinizse, bunu açıkça ortaya koyun; kim olduğunuzu daha net görelim ve anlayalım… Lütfen şeffaf olun ve toplum neler cereyan ettiğini açık şekilde görsün, anlasın! Herkes mert olsun, razı mısınız?


SAYIN BAHÇELİ’YE YÖNELTİLECEK SORULAR

Şimdi burada sayın Bahçeli’ye oturup çok ciddi bir soru sormak gerekir: Sayın Bahçeli, evvelsi gün o imama ağır tepkiler verip, FETÖ bağlantılarının bile araştırılmasını isteyerek şunları ifade etti: “Herkes bilsin ki Atatürk bizim ve milletimizin kırmızı çizgisidir”. CHP lideri Kılıçdaroğlu hemen kendisine sordu: “Sizin kırmızı çizginiz Saray’a yaklaştıkça renk mi değiştiriyor?” Bahçeli daha önce benzer ifadeleri andımız içinde kullanmıştı ama Saray çok farklı yorumlarla karşılık verdikten sonra andımızın kırmızı çizgisinin “renk değiştirmesine” hiçbir tepki vermemiş, olay da gündemin girdabı içinde sulandırılıp yok edilmişti. Şimdi burada sayın Bahçeli’ye sormak istiyorum, bu tepkiniz ne kadar geçerli? Yine gündemin değişmesini bekleyerek yok edilecek bir tepki mi yoksa sarayda ortağınızla baş başa verip Atatürk hakkında süregelen bu din adamları adı altında sıklaşan saldırılara toptan dur demek için elinizi masaya sertçe vuracak mısınız, yoksa pas mı geçeceksiniz? Uzun lafın kısası bir alışkanlık haline gelen bu kabul edilemez durumun devlet katında devlet memuru olan imamlar eliyle sürdürülmesine de seyirci kalacak mısınız? Örneğin fikri takip yapacak bu konuyu Bahçeli’den ısrarla beklemeyi sürdüreceğim.


İMAMOĞLU’NA DAVA

İmamoğlu’nun varlığı ve çeşitli girişimlere rağmen bir türlü istenilen şekilde gölgelenemeyen imajı ve o yüzdeleri nedeniyle iktidar ve yandaşları kendisine kafayı fena takmışlar. Lütfen biri bana anlatsın 1,5 yıl sonra durup dururken bu YSK davası neyin davası? Bu soruşturmanın (veya davanın) çok normal bir zamanlama ve mantıkta açılmasının benim gözümde inandırıcılığı, ancak “Erkam Yıldırım’ın Venezuela’ya maske ve Korona kiti taşıması” kadar olabilir. Bilmem anlatabildim mi?

İktidara son bir çift sözüm var: Oy kaybettiğinizi ve seçim virajına kaygan zeminde yaklaştığınızı siz de biliyorsunuz, herkes de biliyor. Anlaşılan aranızda daha da fazla oy kaybetmek için durmadan Atatürk’le uğraşan, mantıklı hiçbir ilişkisi olmayan davalar ve yasaklara kafa yoran birileri var! Artık sizin Türkiye’yi ne kadar anlamadığınızı görmek ilginç bile gelmiyor. Halkı ve gençleri kendinizden yani muhalefete fazla iş bırakmadan soğutmak için her şeyi yapıyorsunuz, tebrikler.

29 Mayıs 2021 Cumartesi

SPORUN MUHTEŞEMLİĞİ VE NANKÖRLÜĞÜ | Bedri Baykam | 27.05.2021

Geçen hafta size “yeni siyasi dizi pek tuttu” diye özetlediğim Peker dizisi, milyonları sürüklemeye ve bazı siyasileri ofsaytta bırakmaya devam ediyor. Bu konuyu kendi parkurunu tamamlayacağı süreçte bir köşeye bırakıp izninizle kafamı kurcalayan birkaç başka konuyu işlemek istiyorum! (Merak etmeyin, dizinin her bölümünü, Sayın Erdoğan’ın açıklamaları ve Sayın Soylu’nun “açıklamamaları” dahil, ilgiyle izlemeye devam ediyorum. İleride bana ani tuzak sorular yönelttiğinizde ofsaytta kalmayacağım!)


Fransa’da tam kaç Türk vatandaşımız yaşıyor bilmiyorum, diyelim 1 milyon. Şu anda o 1 milyon kişi göklerde uçuyor, iş yerine gururla gidiyor, herkes onları en güzel şekilde tebrik ediyor! Nedenini de biliyorsunuz: Lille futbol takımı, Fransa şampiyonu oldu. Takımın attığı gollerin yüzde altmışında ise Türklerin imzası var. Milli takımımızın da santrforu Burak Yılmaz (16 gol 5 asist), orta saha dinamosu Yusuf Yazıcı (7 gol 4 asist), stoper Zeki Çelik (3 gol 2 asist)… Fransız basınının olayı sunuş şekli ile “Türk Gücü” Fransa’da şampiyon oldu ve hangi takımı geçti? Paris’in efsane takımı Paris Saint Germain’i, yani Katar Petro dolarlarının yarattığı dünya karmasını… Kimler yok ki o takımda! Dünyanın en pahalı futbolcusu Neymar, Fransız milli takımının en büyük yıldızı İtalyanların büyük orta saha oyuncusu Verratti, Fransız Milli takımının stoperi Kimpenbe, Kosta Rikalı büyük kaleci Keylor Navas, Arjantinli muhteşem forvetler Icardi ve Di Maria... Saymakla bitmez, gerçekten yaratılmış dünya karması karşımızda. İşte “bizim çocuklar” sayesinde, Fransa Süper Ligi’nin bu orantısız güçle yarışan megastarları tökezledi! Aslında yalnız Fransa’da değil bütün Avrupa’da oturan Türkler bu şampiyonlukla ihya oldular ve sokakta yürüyüşleri değişti; milyonlarca Avrupalı’nın onlara bakışı birazcık da olsa farklılaştı. Bu, sporun inanılmaz kapsama alanı ve yarattığı muhteşem hisler fırtınasının doğrudan bir sonucu.

Maalesef bazı futbol fanatikleri, böyle anlarda sayfayı çevirip Burak ve arkadaşlarını alkışlayacaklarına, tersine onların kendi takımlarına karşı söyledikleri negatif bazı sözleri hatırlarlar, kendi takımlarında iyi oynamadığını söylerler, başkaları “bizi bırakıp gitti” der, Anadolu takımı taraftarları “her fırsatta penaltı almak için kendini yere bırakıyordu” der, herkes bir şey söyler! Ama bugün konumuz bunlar değil; bazen olgun bir şekilde sayfa çevirmek, alkışlamak ve geleceğe bakmak lazım. Lille Belediyesi umarım sözünü tutar, Burak’ın heykelini diker ve asırlar boyu Fransa’da oturan Türkler bu gururu kuşaktan kuşağa aktarırlar.

Her büyük tenis şampiyonluğu, her Avrupa veya dünya şampiyonluğu veya olimpiyat madalyası milyarlarca insanı etkisi altına alır, gözyaşı döktürür, mutluluktan uçurur ve kendi dertlerini adeta unutturur!

Ama spor bir açıdan da nankördür. Dünyada milyonlarca kişi tenis oynar, seyirciler yalnız ilk dörde girenlere saygı gösterirler; diğerlerine biraz acıyarak bakarlar ve “neden başarılı olamadıklarını” (!) araştırmaya koyulurlar! Veya dört büyükler gibi büyük takımlar, son haftaya kadar yarışıp son maçlarına veya son 45 dakikalarına bile şampiyonluk umudu ile girmiş olsalar bile, şayet bir gol farkla şampiyon olamadılarsa, neden başarısız oldukları masaya yatırılır, suçlular listesi ve işe yaramaz yönetici veya futbolcu dökümleri ortaya çıkarılır. Bir gol farkla şampiyon olan takım ise yeri göğü inletir, sayfa sayfa gazetelerde, saatlerce süren programlarda başarıları dile getirilir. Sakın yalnız Türkiye’deki bu futbol sezonundan bahsettiğimi sanmayın. Bu her yerde böyledir. 2 gol, hakemin bir doğru veya yanlış düdüğüyle sağa veya sola evrilecek bir puanlık fark, yanlış bir düşürülme yorumu, sonuçta bir takımı, bir camiayı vezir de eder, rezil de… Yıl boyunca oluşan çekilmez yönetici densizlikleri, hakem hataları, VAR hataları, akıl almaz teknik direktör kapris ve hatalarından sonra, bir gol veya 1-2 puan fark yüzünden bir takımı ve yöneticilerini “muhteşem”, diğerlerini de toptan çöpe gitmeyi hak eder görmenin ne kadar dürüst, mantıklı veya vicdanlı olup olmadığının muhasebesini sizlere bırakıyorum!


BİONTECH-SİNOVAC VE DİĞER AŞI SAVAŞLARI KARANLIĞINDA VATANDAŞ!

Ben haddimi bilirim değerli okurlarım. Hangi aşı daha kaliteli, daha koruyucu, daha az riskli, daha az alerji yapar, daha mutlu eder, bunları söyleyecek kişi uzaktan yakından ben değilim. Devlete güvenip sağlığımız için alınan kararları yalnız kendi limitli bilgi ve naçizane değer verdiğim mantık süzgecimden geçirerek izliyorum. “Zeki bir Virüs: Türk mutantı”nın akıl almaz şekilde hangi ortamlarda bulaşıp hangi ortamlarda bulaşmadığını en çarpıcı ve mizahi şekilde özetleyen Fatih Altaylı makalesini okumanızı tavsiye ederim. Siyasi bilinç taşıyan bir birey olarak, beni deli eden bir haber vesilesiyle bazı sert yorumlar yapmak istiyorum. Haber: “Almanya Sağlık Bakanı Jens Spahn, Türkiye’de iki doz BionTech aşısı yaptırmış olanların yakında Almanya’ya turistik ziyarette bulunabileceğini söyledi.”

Size itiraf edeyim, önce Almanlara aşırı kızdım! “Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Başkanı yeryüzünde seyahat hakkının aşı karnesi kısıtlamalarına sokulmasının saçmalığı ve haksızlığından dem vurmuşken, göz göre göre Türkiye’de büyük çoğunluğun Sinovac aşısını olmuş olmasına aldırmadan, bu kadar katı, “kolonyalist” tavır kokan bir kararı, alay edercesine Türk halkına reva görmek, nasıl bir umursamazlıktır, bunu öğrenmek lazım” diyordum… Ama sonra ne öğrendim? WHO henüz Sinovac’ı kabul etmemiş ki! Daha iki hafta önce Sinopharm’ı yeni kabul etmiş, Sinovac beklemede!

O zaman ikinci sorum devletimizi ve sağlık sistemimizi yöneten siyasilerimize: Sizler devletimizi temsil ediyorsunuz ve bizler size güvenerek dediğiniz saatte, dediğiniz yere giderek aşı oluyoruz. Bu konular hiç mi aklınıza gelmedi? Ülkemizi hangi aşıyla donatacağınızın kararını alırken WHO onayından henüz geçmemiş bir aşıyı kitlesel olarak uygulamaya girerken, hangi ülkelerin hangi aşıya zorluk çıkarıp çıkarmayacaklarını, malum tipik “Avrupai” nedenleri de ekleyerek ne kararlar alabileceklerini hiç önceden düşünemediniz mi? Halkımızın seyahat hakkını elinden alırcasına, yaş tahtaya basarak bu gafın ortasında bir skandal yaşamamızı istemiyorsa, devletin gerekirse Sinovac’ı temsil edenlerle beraber WHO’ya bir heyet yollayarak önce WHO tescilini, ardından da aşının Almanya ve tüm Avrupa’da kabulünü sağlamamız lazım. Buyurun size devlet ve hükümet için acil ötesi çözüm bekleyen bir panik alarm butonu! Kasetlerin yarattığı kriz masasından zaman kalırsa tabi!



22 Mayıs 2021 Cumartesi

YENİ SİYASİ DİZİ PEK TUTTU! | Bedri Baykam | 20.05.2021

Pandeminin başından itibaren dizilere daha fazla merak sardım. Kitap okurken, makale yazarken, arşiv düzenlerken yan gözle hikayeyi takip edebildiğim için dizilerin çalışmama da mani olmadığını, hatta uykuyu engellediğini gördüm. “Sen Çal Kapımı”, “Masumiyet”, “Sadakatsiz”, “Son Yaz”, “Camdaki Kız”, “Maraşlı”! Eğer bir kanalda ülkenin Arap saçına dönmüş siyasi ortamını tartışmıyorsam veya başka bir tartışma ya da önemli spor müsabakası izlemiyorsam bu dizileri izliyorum.

Fakat o dizilerde rastladığımız entrikalar, “mafyatik” ilişkiler, tehditler, son zamanlarda biraz hafif kaçmaya başladı! Bildiğiniz gibi Sedat Peker’in dizisi, bir “tulluat” olarak birden YouTube üzerinden milyonlara ulaştı ve bizim masum dizileri solladı geçti!

Bu dizide neler yok ki? Cinayet iddiaları-şantaj-kokain-Kolombiya-Türkiye-yat limanları-gizli istihbarat elemanları-bakanlar-stand up şovlar-ev baskınları-çocuklar ve kadınlar üzerinden sürdürülen bir “şeref haysiyet ve intikam” söylemi-ertesi gün sürçülisan olarak iptal edilen demeçler-“Şu böyleyse şu da şöyleyse, idama razıyım” diyen bakanlar-“bana yalan makinası getirin, söylediklerimi kanıtlayamazsam sırayla parmaklarımı veya bileğimi keseceğim” diyen sürgünde aranan “işadamları”-milletvekili hakkında tecavüz şikayetinden bir gün sonra ölü bulunan yabancı televizyoncu kızlar-“lağım patladı” diyen muhalefet kesimleri-milyonlar içinde yüzen bakanlık danışmanları-uydurma iddialarla gasp edilmeye çalışılan holdingler/üniversiteler-1990’ların bir diğer efsanevi antikahraman dizisi Susurluk’la olan soyağacı ilişkileri-offshore hesaplar-Goebbelsler-Pelikanlar-Beykoz konakları-aslanın inine girenler-Nusret-Stephan Zweig-Bob Dylan-Che-devlet tarafından koruma tahsis edilen, öte yandan mafya lideri olduğu etrafta dillendirilenler ve daha neler neler… “Son Yaz”daki romantik eski mafyanın isyankar oğlu, bahtsız aşık Akgün’ün içinde bulunduğu melodramatik maceralar son derece ilkel ve saf kalmıyor mu, bu yeni “enternasyonal dizi” karşısında? Zaten dizi merkezini Birleşik Arap Emirlikleri’ne transfer etmişiz, oradan da şöhreti şimdiden dünyaya yayılan bir prodüksiyon çıkmış ortaya!

Peker, belli ki akademisyenlere yönelik tehditlerinden pişman. “Terör örgütünü destekleme amacı taşımayanlardan özür dilediğini” dile getiriyor.

Türkiye’de gazetecilik, yazarlık, medyacılık hepinizin bildiği gibi zor zanaat. Öyle böyle değil! Bir sabah kalkıyorsunuz ve birden her noktada suç arayışlarının size dönebileceği şekilde, “mafya-ticaret-siyaset” üçgenlerinin ortasında kalabiliyorsunuz. Bunun sonucunda yayın organlarının “görmedim/duymadım/bilmiyorum” sendromu içine düştüklerini ve bazılarının mecburen yine penguencilik oynamak durumunda kaldıklarını görüyoruz. Çünkü kurabilecekleri en tarafsız cümleler bile her iki tarafın bu yayın organını topa tutmasıyla sonuçlanabilir! Üstten gelen “aman konuya girmeyin” işaretleriyle, meydan yangın yerine dönmüşken Filistin-İsrail kavgası hakkında Avustralyalıların görüşlerini araştıran bir medya çıktı yine ortaya! İyi ki birkaç Atatürkçü gazete ve televizyon var da şu yaşananlar tarih önünde kayda geçebiliyor! Kimse unutmasın: Bu kadar vahim iddialar, araştırılır. Suç gerçekten varsa, üzerine gidilir, yoksa da o kişiler aklanmış olur. Ama “istifa müessesesi” çalıştırılmadan bu iddiaların üzerine hukuk devleti ve yargı bağımsızlığı şeffaflığı ile gidilemez. (Sade bir memur hakkında soruşturma yürütülse açığa alınır. En azından İç İşleri Bakanlığı da kendi hakkında soruşturma istiyorsa, istifa etmelidir.)

Sakın zannetmeyin ki, tek kişinin uzun monologlarını 10-15 milyon kişinin saatlerce dinlemeleri kolay rastlanılan bir sonuç! Ortada olağanüstü bir durum var: Çok ilginç bir şekilde Sedat Peker’in performansı teatral-burlesk, çok ilgi çekici ve çeşitli halet-i-ruhiyeler arasında gidip gelerek izleyiciyi hipnotize etme yetisi olan acaip bir vaka! Kimi anlarda izleyiciyi bayağ güldüren, kimi anlarda yansıttığı sinir ve kinle de ürküten agresif bir sahne mizanseni! Ortada böyle gerçekler olmasa milyonlarca insanın tek bir kişiyi şu ana kadar 5-6 saat demeden izlemiş olmaları ve bunun doğrudan medyaya yansımış olması, kolay kolay gerçekleşebilir miydi?

Kılıçdaroğlu soruyor: “Bu Kolombiya’dan yola çıkması gereken beş ton kokain Türkiye’de nereye teslim edilecekti? O adrese baskın yapıldı mı?” Cevap yok. “Yeraltı çetelerinin arkasında siyasi destek olursa hiç kimse bunlara dokunamaz” diye devam ediyor.

Sevgili arkadaşım Fikri Sağlar, Susurluk Komisyonu’nun en aktif üyesiydi. Bugün o tecrübeyle Durum Susurluktan daha ciddi” diyorsa, kendisine kulak vermekte kesinlikle fayda var: “Sedat Peker’in vücut dilini dikkatli takip ettim. Biz Susurluk zamanında bu tip ilişkide olan 63 kişiyle konuştuk. Peker’in vücut dili onlardan çok farklı. Söylediğine vakıf, okuyan yazan biri gibi...” Susurluk’a, Deniz Baykal ile beraber gidip kaza yerini ve arabayı görmüştük...

Peker’in iddialarında sürekli adı geçen Mehmet Ağar, Tolga Ağar ve Süleyman Soylu’nun, normalde derhal somut verilerle bu iddialara yanıt vermeleri ve her birinin yanlış olduğunu kanıtlamaları beklenir değil mi? Henüz bu yaşanamadı. Bütün Türkiye gibi ben de merak ediyorum. Ölen kız kimdi, neden öldü, otopsi raporu ne diyordu, bir gün önceki tecavüz iddialarına ne oldu, Mübariz Mansimov’un Yalıkavak’daki marinasına nasıl el kondu? Bugün şeffaf bir şekilde kendisini ekrana çıkarıp iddiaları sormak mümkün mü?

CHP’nin parlamentoya bu yeni mafya-siyaset krizi hakkında bir araştırma önergesi vereceği ne kadar kesinse, bu önergenin reddedileceği de bir o kadar kesin! Daha FETÖ’nün siyasi ayağını araştırmaktan korkan bir iktidar, bu kadar gözlerinin içine bakarak somut iddialarla bu diziyi gözlerine sokan şahsa yanıt vermeye hazır mı sizce?

2016’da FETÖ kalkışması neden çıkmıştı? Tek bir nedenle: Açgözlülük, paylaşım daha doğrusu “paylaşamama” ve iktidar içinde yüzde kavgalarından. Kimin pasta payı daha büyük olacak? Şimdi ortaya saçılan, daha mütevazi ama bir o kadar hırslı paylaşım kavgaları!

Bu konuştuklarımızı duyan bir Avrupalı bize diyebilir ki “Peki bu soruşturmaları göbekten dalabilecek güçlü bir Cumhuriyet Başsavcısı yok mu ortada? Sonuçta yargınız bağımsız değil mi? Bırakın yargı üzerine düşeni özgürce yapsın.”

Bu yabancıya yanıt verme görevini izninizle size devrettim. Bizim şahsa özel demokrasimizi ve sözleriyle özleri farklı bağımsızlıkları yansıtan yargımızı, kendi bulacağınız kapsamlı ve pohpohlayıcı kelimelerle lütfen bu gariban Avrupalıya anlatmaya çalışın! Haydi kolay gelsin dostum!


13 Mayıs 2021 Perşembe

AH NEREDE-VAH NEREDE? | Bedri Baykam | 13.05.2021

Başlık, sevgili Füsun Önal’ın şarkısından, güfte dönemin iktidarının Türkiyesi’nden…

128 milyar dolar nerede? Anayasa’ya saygı nerede? Ruhsar Pekcan nerede? Tarikatçı cüppeli amiral nerede? Verilen sözler nerede? FETÖcü savcı Zekeriya Öz nerede? Aşılar nerede? Avrupa Birliği Üyesi Türkiye nerede? Hadi ondan vazgeçtik, vizesiz Avrupa’ya giden Türkiye nerede? Damat nerede? FETÖ’nün siyasi ayağı nerede? Barış nerede? Özgürlük nerede? Huzur nerede? Basın ve ifade özgürlüğü nerede? Medeni diyalog ve televizyonlarda açık lider tartışmaları nerede? Laik cumhuriyet nerede? BOP eşbaşkanlığı nerede? Parlamento nerede? Milletin egemenliği nerede? Eski Türkiye nerede? Sağlıklı günler nerede? Yargı bağımsızlığı nerede? Tarafsızlık yemini eden Cumhurbaşkanı nerede? İstanbul Sözleşmesi nerede? Ben bu davanın savcısıyım” dedirten dava dosyası nerede? Atatürk’e lanet okuyan Diyanet İşleri Başkanı nerede? Lebaleb kongrelerinin denetçileri nerede? Sözcü Tv’nin 15 aydır bekleyen logo onayı nerede?


Pek bayram sabahına uygun bir giriş olmadı ama Şeker Bayramı’nızı kutlarım.


FARKLI SORULARLA KARARTMA OPERASYONLARINI AYDINLATIN!

Gazetecilik yapmak istiyorsanız, “nerede” sorusuna “ne-ne zaman-neden-nasıl-kim” de eklemelisiniz.

Devlet nişanlarından, Atatürk kabartmalarını çıkarma emrini kim verdi? Araplar rahatsız olduğu için madalyalardan Atatürk siluetinin yok edildiği doğru mu? Askeri yüksekokullar için irticaya karışmama şartının çıkarılmasına kim karar verdi? Atatürk fotoğrafı ve Türk bayrağını asan Milli Eğitim Bakanlığı öğretmeni için üç yıl hapisle yargılanma kararını kim verdi? Atatürk anıtına çelenk konulmasını yasaklayanlar ve buna göz yumanlar kim? Sürekli olarak anayasayı değiştirerek kendi iktidarları için uygun kılıf arayanlar kim? Gezi Parkı’nın kaderini kim tayin edecek? Boğaziçi Üniversitesi rektörünün inadı ne zaman bitecek? FETÖ zehri nihayet “keşfedildikten” sonra onun yerine devletin içine sızan tarikatlar hangileri? Tarikatlara sürekli çiçekler ve vaatler yollayarak onları diri tutanlar kim? Türkiye’de her muhalifin her hareketine bir suç isnat edenler kim? Kanal İstanbul’un geçeceği söylenen güzergahı önceden Katarlılar’a bildirenler ve bu rantı körükleyenler kim? Aynı Kanal İstanbul’un imar planlarını şaşırtıcı bir hızla onaylama kararı aldırtanlar kim? Amirallerimizin devlet yapısını korumak için şeffaf şekilde yayınladıkları bildiride darbecilik arayanlar kim? Muhalif kanallara sürekli cezalar keserken, iktidar yandaşlarının her türlü hakaret veya tehdit dolu programlarıgörmezden gelen RTÜK üyeleri kim? Periyodik olarak ısrarla Lozan, Montrö ve İsmet İnönü’ye sataşanlar kim? AKP’liler neden ortalama 4-5 günde bir konuyu 27 Mayıs’a getiriyorlar? Resmi kurumların önünden T.C. ibaresi ve Kültür Bakanlığı’nın bazı teşkilatlarının adının önünden “Türk” kelimesi kimin kararıyla kaldırılıyor? Üniversite mezunları arasından subay-astsubay yetiştiren askeri eğitim kurslarındaki Atatürk ilke ve devrimleri neden kaldırıldı? Atatürk neden kitaplardan silinmeye çalışıldı? Atatürk büstlerine yapılan sistematik saldırıların failleri ne zaman bulunacak ve yargı önüne çıkarılacak? Türkiye, dünyada Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiasıyla en çok dava açılan ülke haline nasıl geldi? 8 Mart yürüyüşündeki “zıplayan” kadınlar nasıl oldu da hakaret davası ile karşı karşıya kaldılar? Aydınlar “12 Eylül’de, Kenan Evren döneminde bile bu kadar baskı altında değildik” şeklinde demeçleri ısrarla nasıl verebildiler? Kadın-çocuk cinayetleri ve kadına şiddet son 20 yılda akıl almaz bir hızla nasıl büyüyebildi? Atatürk ve Kuvayı Milliye düşmanı İskilipli Atıf nasıl iktidarın ve yandaşların bayrağı haline getirildi? Gazetecilere ve televizyonculara sokaklarda topluca saldıranlar nasıl görmezden gelindi ve cezalandırılmadı? Türkiye, imamların Anayasa, ekonomi veya siyaset hakkında resmi demeçlerle şov yaptıkları bir ülke haline nasıl gelebildi? İktidar, Atatürk’ün mirasını -İş Bankası hisselerinden başlayarak- uygulamamak ve geçerliğini kaldırmak için nasıl hamlelere girişti? İçişleri Bakanlığı, Rize Fındıklı’da millet bahçesinin adını Atatürk Parkı olarak değiştiren CHP’li Başkan ve Meclis Üyeleri hakkında nasıl soruşturma izni verebildi? (O izin iptal edildi) Türkiye nasıl makam odasına gelir gelmez ilk iş olarak Atatürk’ün fotoğrafını indiren veya Kubilay’ın anma törenine katılmayan valiler görebildi? Sinan Oğan linç edilmek istendiğinde saldırganların “demokratik hak kullandıklarını” hangi vali ifade etti? İslami İlimler Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan bir zat nasıl kalkıp Türkiye’nin en tanınmış gazetecileri hakkında “cesetlerini camilere sokmayın” diyebildi ve Türkiye’de hukuk bunu nasıl “fikir özgürlüğü” sayabildi? Dünyada çifte standardın sürekli geçerli akçe olarak uygulandığı başka ülke nerede var? Türkiye, gündem değiştirme operasyonunun en komik tuzağına, “aya gidiyoruz” dolduruşuna nasıl tutunabildi? Türkiye, ikitidarın, Anayasa Mahkemesi kendi lehine karar verirse alkışladığı, aleyhine karar verirse kararı uygulamadığı ve bunu rahatlıkla gerçekleştirip ifade edebildiği bir ülke haline dönüştü? Dünyanın en değerli ve en bakir koylarından Gökova parsel parsel satılabilecek bir konuma nasıl taşındı? Neden Türkiye liderinin en çok uçağa ve saraya sahip olduğu ülke haline geldi? Atatürk Kültür Merkezi’nin 13 yıldır faaliyet yapamamasının ve yok edilmenin eşiğinden dönmesinin bedelini kim ödeyecek? O güzelim Sinema Müzesi açılırken Beyoğlu’nda sinemaların teker teker kapanmış olması içimizi burkmuyor mu? Ülke liderinin, 73 yaşındaki ana muhalefet partisi liderine “neden aşı olduğunu” suçlar gibi sorduğu başka bir ülke var mı? Yaşadıkları ağır baskılar karşısında siyasi parti başkanından gazetecisine kadar herkesin “Ucunda ölüm de olsa, sonuna kadar mücadeleden dönmeyeceğim, dönersem şerefsizim” diye demeçler vermeye mecbur kaldığı kaç ülke var? Devlet-mafya-siyaset gündeminin sıcak üçgeninde gerçek nerede?


YANİ...

Değerli okuyucularım, Türkiye’nin ışığı adım adım söndürülüyor. Türkiye büyük bir karartma projesinin saldırısı altında. İnanılmaz derecede hesaplı, örgütlü ve kendini bizlerden de sizlerden de daha zeki ve uyanık kabul eden, arkasına emperyalizmin küstahlığını almış güçlerin dayatmasıyla oluyor herhalde bunlar. Sorsanız, hepsi “tesadüf”, hepsi “uydurma”, hepsi “size öyle geldi”, hepsi “abartı”, hepsi “paranoya”! Öyle mi acaba? Her şeye rağmen iyi bayramlar...



8 Mayıs 2021 Cumartesi

YENİ TÜRKİYE: OYNATMAYA AZ KALDI! | Bedri Baykam | 06.05.2021

Bugün sevgili Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın 49 yıl önce idam edilişlerinin yıldönümü. Onların anısına kaleme aldığım yazıyı, bu çok zengin siteden okuyabilirsiniz: (68arsivi.com)


Ekrem İmamoğlu’nun bir yıl önce Fatih Sultan Mehmet Türbesi’nde elleri arkada gezinmesi soruşturma konusu olmuş. Suçlamada “…türbede elleriniz arkanızda bağlı bir şekilde gezinmek suretiyle saygısızlık yaptığınız iddiası” deniyor. Hayır, bu bir Zaytung haberi değil! Dolayısı ile şu andan itibaren okuyacağınız satırları böyle bir Türkiye’de değerlendirmek durumunda olduğunuzu gözden kaçırmayın. Bu konudaki ön incelemede kalkıp bir de “HDP belediyesini ziyaret etmekle teröre katkı” da araya sıkıştırılmış! Herhalde “bu türbe olayını tek koyarsak çok abartmış oluruz” demişler! Aynı İçişleri Bakanlığı’nın Ruhsar Pekcan hakkında bugüne kadar ne yaptığını henüz öğrenemedik! Evet, böyle bir Türkiye’de okuyorsunuz bu yazıyı…


SKANDAAAAALLLL! İMAMOĞLU’NUN ELLERİ ARKASINDAYMIŞ!

Bahçeli’nin hala “Başkanlık Sistemi daha nasıl güçlendirilir” mantığından yola çıkarak “tek” adamı, “en tek” adam halinde bırakmak için önerdiği 100 anayasa maddesi ile gelen sorular ve çözüm taslakları önümüze sürülüyor. Ben Sayın Bahçeli’nin yerine o yanıtı vereyim, Başkanlık Sistemi’ni daha da güçlendirmek için şöyle bir madde eklensin: “Öl de ölelim!” Bundan daha başka nasıl güçlendirilecek yanı kaldı bilmiyorum! Sayın Bahçeli bir de Anayasa Mahkemesi’ni kaldıracakmış. Herhalde kafasında bir çeşit darbe gerçekleştirdi ki böyle şeyleri rahatça gündemine alabiliyor! Çünkü aklım ermiyor: Türkiye, her aklına esenin anayasayı kafasına göre yazıp, ülkeyi tek kişiye teslim edeceği bir muz cumhuriyeti değil herhalde!

Aynen İmamoğlu’nun kollarını arkada birleştirmesine taktıkları gibi, halkın sokaktan haber alma ve haber yayma özgürlüğüne saldırılırken de aklıma hep aynı şey geliyor: Hiçbir parti, bu çağda kendini bu durumlara düşürmek istemez! Sanırsın ki AKP’nin içine sızmış birkaç CHP’li var (!) ve onların dolduruşuyla bu acayip kararlar uygulamaya konuyor; gençliğin, tarafsızların, kararsızların gözünde iktidarın kredisini kaybetmesi garantiye alınıyor!


AKILLI TELEFONUNUZ ARTIK EMİRLE KÖR OLMUŞ

Söylenen çok açık, artık sokakta insanların akıllı telefonlarıyla polisin yaptığı müdahaleleri kayda almaları yasaklanmış! Ve öğreniyoruz ki, bu kararı İçişleri Bakanlığı almamış, Emniyet Genel Müdürlüğü almış! Vallahi ömrümde dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kuvvetli ve yetkili bir Emniyet Genel Müdürlüğü görmedim! Ülkenin bütün anayasal hak ve özgürlüklerini bir genelgeyle silip süpürmek için herhalde bayağı güçlü olmak lazım! Sosyal medyada bir video dolanıyor, hangi gün çekildiğini bilmiyorum ama genç bir kızımız hakarete, aşağılanmaya hatta tacize uğruyor, apar topar plastik bir kelepçe takılıyor ve polis vasıtasına bindiriliyor.

Bir hükümet niye bu sahneleri yaşatmak ister? İnsanları birbirine düşürelim, olaylar, gözaltılar artsın şeklinde bir istek mi var? Veya “sen görevli memura direndin” diye kolayca insanları suçlayabilmek mi konu? Yoksa Türkiye’nin dünya demokrasi sıralamasının dibinde artık sonuncu sırayı zorlaması için mi her şey?

Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde, dini bir mekanda elleri arkasında kavuşturularak yürüyen biri hakkında hiçbir “inceleme” yapılamayacağı gibi, böyle bir “görüntü almayı yasaklama genelgesi” de çıkarılamaz!

Duyduğumuz gerekçeler çok ilginç! Polislerin, kamu görevlilerinin özel hayatından söz ediliyor. Özel hayat, polislerin evinde olur. Bu görüntülerde bilgileri zaten yok. Sokak ise, halka aittir. Herkes haklı olarak George Floyd örneğini verdi. Polisin işlediği birçok kritik suçta amatör kameralar tarafından kayda alınmış öyle görüntüler var ki! O korkunç Floyd olayı yaşanıp dünyaya örnek olduktan sonra, tersine demokrasi ile azıcık ilişkisi olan her ülkenin buna benzer görüntülerin alınmasını teşvik etmesi lazım! Ülkemize dönersek, Ankara’daki Gezi Direnişi’nde Ethem Sarısülük cinayetini unuttuk mu? Görüntülerin çekilmemesi ve suçların sahipsiz kalması ve suçluların kolayca işin içinden çıkabilmeleri demek! Demokrasi ve hukuk devletine saygılı hangi hükümet, hangi lider buna izin verebilir?

Oldu bitti” şeklinde baskı genelgeleri ile bir hukuk devleti yönetilemez. Anayasal haber alma ve yayma hakkı, delil toplama hakkı, hangi ülkede bu şekilde yasaklanabilir? Çağın gerçeklerine bu kadar uzak ne genelge ne de yasa çıkarılabilir. Eğer bir şeyin bilinmesini, görülmesini istemiyorsanız demek ki onu yapmayacaksınız, saklayacak bir şeyiniz de olmayacak. Herkes bilmeli ki, bir hükümet 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’nda gösterici dövdüğü zaman başı göğe ermiyor, halkın gözünde de bir yere yükselmiyor! Şeffaf camekanlı karakollar 1990’larda değil miydi? Nereden nereye geldik?


O GAZETECİLER İÇİN ÜZÜLÜYORUM…

Tersine bugün, polislerin ve amirlerinin izne tabi olmadan herhangi bir şüphe olduğu zaman yargı önüne çıkarılabilmeleri lazımdır. Böyle bir soruşturmaya izin verip vermeme hakkı, bir ortaçağ mantığı uzantısıdır! Dünyada savcılar, başkanları bile doğrudan baskın yapıp sorgulayabiliyorken, Türkiye’de bir savcının bunun açık şüphe duyduğu bir polise uygulayamaması mantığa sığmaz.

İnanın, AKP yanlısı gazetecilere üzülüyorum. İster bir Diyanet üyesinden Atatürk’e yapılan herhangi bir saygısızlık, ister İmamoğlu’nun elleri arkasında fotoğrafı, ister bu saçma “görüntü aldırmama” genelgesi, ortaya ne atılırsa atılsın hepsini olmadık yorumlar uydurarak savunmak durumunda kalıyorlar!

Elbet bu hükümet bir gün gidecek. AKP dönemi bitince demokrasi Türkiye’ye hak ettiği seviyelere gelince, bir muhasebe yapılacak. Hangi gazeteci hangi akıl almaz baskı yasalarına destek vermişti, kim hangi saçma komik suçlamaları ortaya dökebilmişti, hepsi hatırlanacak! O gün çok kişinin yüzü kızaracak, benden hatırlatması!


AKP’nin doyumsuzca reklamını yaptığı “Yeni Türkiye” masalı işte böyle bir şey… Seviye öyle yerlerde sürünüyor ki, kimisi yandaş, kimisi sözde “Atatürkçü” olarak adını geçiren isimler, “İmamoğlu bu suçlamaları kendisi promosyon olarak yaptırmıştır” mealinde etrafta konuşabiliyorlar! Bu dünyada, AKP’liler en basit bir günlük fotoğraftan muhalif liderlere yönelik suç üretmeye kalkışırken, iktidarın polisi isterse halkı dövsün, hakaret etsin, coplasın sorun yok ama bunun görüntüsünü almak “yassahhh!”


Galiba birçok yerde vidalar gevşiyor! Yakında, simidi tek elle yemek veya ramazanda okuyup yazmak da inceleme konusu olursa, şaşırmayın! Siz şimdilik “acep neden kitap-kırtasiye alımlarım da yasaklandı?” diye şaşırmakla yetinin! Allah hepimize kolaylık versin, ama az kaldı…



30 Nisan 2021 Cuma

YARGISIZ İNFAZ MERAKLISI DIŞ VE İÇ GÜÇLER! | Bedri Baykam | 29.04.2021

Üzücü olan nokta şu: Bu konuda uyanık bir oportünizm ile hareket eden ve kendilerini ulusalcılardan ve Atatürkçülerden daha demokrat, daha zeki, daha dürüst göstermeye çalışan İkinci Cumhuriyetçi tayfa, ne zaman Ermeni Soykırım iddiaları gündeme gelse, Batı emperyalizmine bir selam çakmayı ihmal etmiyor! Bu artık onların olmazsa olmaz varoluş şekli! Sorsan hepsi çok demokrat, çok ilerici, çok adaletli, çok evrensel, çok çok çok! Ne yazık ki hiçbirinin akılcığına şu basit soru gelmiyor: “Yahu ben her yerde adaletten, demokrasiden, insan haklarından dem vuruyorum, burada Türkiye Cumhuriyeti’ni, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşandığı iddia edilen Ermeni Soykırımı üzerinden linç ediyoruz; ama bu konuda açılmış bir mahkeme yok, verilmiş bir uluslararası hukuki karar veya Birleşmiş Milletler kararı yok, ortada açık arşivler üstünden, tarafsız tarihçiler tarafından yapılmış metodolojiye uygun, kapsamlı ve şeffaf bir analiz yok! Yok oğlu yok, ama nasıl oluyor da biz kendimizden o kadar emin şekilde hem Osmanlı İmparatorluğunu hem Türkiye’yi tek kalemde soykırımcı ve yüzüne bakılmaz bir geçmişin sahipleri olarak görebiliyor ve çekinmeden gösterebiliyoruz?”

Amerikan Başkanı Biden’ın, kimileri tarafından 40 yıldır beklenen “Ermeni Soykırımı” yakıştırmasının ardından malum cenah hemen konuya atladı. Ne acıdır ki aralarında, aylardır desteğimizi alan Boğaziçi Dayanışması mensupları da vardı, yıllardır sahip çıktığımız kimi Halk TV programcıları da... (Çok değer verdiğim bu kanalın genel duruşunu tenzih ederek konuşuyorum.)

Üzülüyorum… Hiçbir gerçek aydın, normal hukuk şartlarında dünyada hiç kimseye reva görülemeyecek muameleyi kendi ülkesine yakıştırmaz! Yakıştıramaz! Bu, her şeyden önce insanlık onuruna aykırı. George Floyd‘u öldüren Amerikalı polis Derek Chauvin bile, suçu işlerken çekilen videosu tüm dünyaca bilinmesine rağmen, avukatsız ve yargısız ceza yemez!

Ama maalesef yıllardır Ermeni Soykırım iddiası sahipleri, maçı oynamadan masada kazanmak istiyorlar ve bu iştahları hiçbir zaman geçmiyor! Adeta, kendi günahlarından arınmak için, gelişigüzel ortaya atılmış suçlamalarla Cumhuriyet’i, Osmanlı’yı kısa yoldan mahkûm ettirerek, kendi sicillerini temize çekecekler!

Tabii ki AKP’nin ABD ile ilişkileri baştan beri sağlıksız. “BOP Eş Başkanı” olma sevdasıyla başlayan bu temaslar, Irak Savaşı için katliamcıya tezkere çıkarmanın beyhude çabalarıyla sürmüş, ardından inişli çıkışlı engebeli arazilerde, Beyaz Ev’den “telefon bekleyerek” süren her tür travmalı uzun yılları bünyesinde barındırmıştı. AKP’nin Irak dışında, Suriye, Mısır ve Libya’da yaptığı ısrarlı hataları, gösterdiği inatçı ve dinci gruplara yakın durmak isteyen tavırlarını da hep çok eleştirdik. Ne var ki, ABD’nin ve Avrupa’nın Ermeni Soykırımı iddiaları konusundaki zavallı, ırkçı ve hastalıklı siyasi baskıları, iftiraları ve izlediği entrika dolu, dolambaçlı pespaye yollar, Erdoğan’dan çok önceye, neredeyse 100 yıllık bir geçmişe dayanıyor. Bu nedenle ben bu noktada oklarımı iç siyasete yöneltme tercihini kullanmayacağım.

Batı, sanki bitmez tükenmez günahlarından arınmak için kurban olarak Türkiye’yi seçti. Soykırım iddialarına karşı, uluslararası alanda çoğu zaman yalnız kalan Türkiye’ye bu suçu yamamak, bu sayede kendi katliamlarını dolaylı olarak görünmez kılıp aklamak ve sanki dünyanın tarihiyle hesaplaşmasını Türkiye’ye rücu edilmiş bir fatura olarak uluslararası arenaya sunmak, vazgeçemedikleri saplantılı bir refleks haline geldi.

Biden’a verilecek doğrudan yanıtlar var: ABD’yi “soykırımcı” ilan edip, mazlum halkların hatırasına, Ankara’ya bir Kızılderili katliamı anıtı, İstanbul’a bir Irak katliamı anıtı, İzmir’e bir Vietnam katliamı anıtı dikelim. Ne yapacaklar? Onların bize yıllardır yaptıkları farklı mı? Buna mı mecbur etmek istiyorlar insanı?

Türkiye yıllardır bu konuda Ermeniler’e ve tüm dünyaya arşivlerini açmayı, yüzleşmeyi, her iki tarafın tarihçileri, hukukçuları ve uluslararası otoriteleri önünde şeffaf bir yüzleşmeye gidilmesini teklif etti. VE TABİİ Kİ KARŞILIK BULAMADI! ÇÜNKÜ BATILI SİYASİ KILIKLI ÇETELER, BİR TARİHİ YÜZLEŞMEDE SAVLARININ TUZLA BUZ OLACAĞINI BİLİYORLAR! Tehcirin ve peşi sıra yaşanan üzücü olayların, soykırım mantığıyla ilişkilendirilemeyeceğini görüyorlar. Ayrıca 31’i diplomat olmak üzere, öldürülen 58 vatandaşımızı ne hatırlamak istiyorlar, ne de o konuya girmeye cesaretleri var. Los Angeles Başkonsolosumuz Kemal Arıkan’ı 1982’de öldüren Hampig Sasunyan’ın bu yıl serbest bırakılması, tersine bu konudaki çarpık provokatif tavrın bir göstergesi. Yüzyıllar boyu farklı din ve etnik gruplarla huzur içinde yaşayan Osmanlı’nın, bir sabah vakti uyanıp “Hadi bugün ne yapalım, çok sıkılıyoruz gidip biraz Ermenileri keselim!” demiş olamayacağı, beynini biraz kullanabilen herkes tarafından zaten görülebilir!


AMERİKA’DA TÜRKLERİN DİRENCİ ARTMALI

Konunun bir de -ülkemizde daha az sözü edilen- Amerika’daki Türkler’le ilgili yanları var. Mesela Ermeni diasporasının en yoğun yerleşim noktalarından biri olan Kaliforniya’da yıllardır Türk diplomatlarına yönelik malum saldırıların ötesinde, Başkonsolosluğumuzu taciz eden, restoranlarımızı basan, sürekli bir iftira kampanyası ile vatandaşlarımızı mağdur eden gruplara karşı, artık hukuki bir kontratak yapmak istiyor, ABD’li Türkler. Atatürkçü Türklerin kurduğu ATAA Derneği’nin 2010’lu yıllarda Başkanı, değerli işinsanı Ergün Kırlıkovalı, bu konuda en çok mücadele eden, iftiracılara en donanımlı yanıtları veren vatandaşımız. Özellikle bu yıl 8 Türkün, Los Angeles Unified School District’e (LAUSD, Los Angeles’in bütün eğitim sistemini bir araya getiren resmî eğitim ağı) karşı dava açmaya hazırlanıyor olmaları son derece önemli. Çünkü LAUSD, 24 Nisan’ı Soykırım günü ilan ettirterek, 2022’den itibaren o günü okullar için resmi tatil yapmaya çalışıyor. Yanlı olarak bu insan haysiyeti ve ülkemizin onuruyla oynayan resmi kılıklı çetelerle uğraşmak ve onların yüzsüzlüklerine direnmek artık şart. Devletin, Amerika’daki Türk kitle örgütlerini desteklemesi ve bugüne kadar yaşadıkları yalnızlık psikolojisinden onları kurtararak bu ayağa kalkışa eşlik etmesi, maddi manevi destek vermesi lazım. Şu anda şımarık bir zafer sarhoşluğu yaşayan Ermeni diasporası, artık her platformda Türk tezleri ve direnciyle karşılaşmalı. Bu özgüveni Kaliforniya ve hatta Amerika’da veya Avrupa’da yaşayan vatandaşlarımıza kazandırmak, resmi mücadelenin açık destekçileri olarak sahada yer almalarını sağlamak, artık Türkiye’nin vazgeçilmez taktiği olmalı.