16 Ekim 2020 Cuma

ERMENİSTAN’IN SALDIRGAN YÜZÜ VE BATI | Bedri Baykam | 15.10.2020

Batı’nın gözünde, bazı ülkeler son derece geniş bir krediye sahiptirler! Savaş da açsalar sivillere de saldırsalar, gerek Avrupa gerek ABD nezdinde sanki dokunulmazlığı olan ülkelerdir bunlar! Listenin başında da Ermenistan ve Yunanistan gelir. Bir ülke olmamasına rağmen PKK’yı da bu gruba paralel bir kulvardan ekleyebiliriz. Türkiye ise ister tarihi ister güncel konularda, hep acımasızca lime lime edilir. Mesela Fransız medyasında, Türkiye genellikle “Olağan Şüpheliler” filmini hatırlatan bir şekilde sürekli sanık sandalyesindedir. Konu fark etmez, “Ermeni soykırımı” iddiaları, yüz kızarmadan her ihtiyaç olduğunda ısıtılıp sunulan “Kıbrıs işgali” yalanı, PKK saldırılarını neredeyse onaylayan alt metinler, maalesef alıştığımız tavırlar. Yalnız AKP döneminden söz ettiğimi sanmayın!

Ermenistan, Dağlık Karabağ’da üç haftadır başlattığı saldırılarla dünya kamuoyunda objektif gözlerin şimşeklerini üzerine çekti.

Türkiye’nin de doğal olarak “iki devlet bir millet” olarak gördüğümüz dost Azerbaycan’ın yanında yer almasından farklı bir şey düşünülemezdi. Ama geleneksel Batı medyası yine işgalci Ermenistan’ı “mağdur kesim” olarak göstermeyi başardı!

BATI’NIN OLAĞAN, FIRSATÇI VE İKİ YÜZLÜ TAVRI

Buna rağmen açık gerçeği gören birçok ülkenin lideri ve diplomatları, bu sefer “ateşkes” çağrıları yapma yönünde bir “orta yol” takip ederek, “Haydi çocuklar artık kavga gürültüyü bırakın bakalım” tadında komik tepkiler verdiler. Örneğin BM, Avrupa Konseyi, Amerika ve Almanya, ısrarla ortak dille “Askeri operasyonları askıya alın, masaya oturun” şeklinde çağrılar yaptılar; ancak hiçbiri “Ermenistan işgal ettiği toprakları derhal terk etsin, müzakereler sonra başlasın” diyemedi. Bir tek Fransa, AGİT-MİNSK grubundaki sorumluluğunu hatırlayarak, nasıl olduysa “tarafsız kalmamız lazım” diyerek Paris diasporasını hayal kırıklığına taşıdı. Durumu fırsat bilip Türkiye’ye de diş gösterenler arasında Kanada Başbakanı Trudeau vardı. Kanada, Türkiye’ye ihraç ettiği askeri teknolojilerin Karabağ çatışmasında kullanılıp kullanılmadığı netleşene kadar, Türkiye’ye insansız hava aracı teknolojisi ihracatını durdurduklarını açıkladı! Afganistan, Pakistan, hatta İran ve Bulgaristan gibi ülkelerden ise Azerbaycan’ın haklı mücadelesini destekleyen ve Ermenistan’ı kınayan sesler duyabildik…

Ermenistan’ın affedilmez bir şekilde yine işgalciliğe soyunarak sivil halka göz göre göre saldırıp birçok can kaybına neden olmasının ardından, Türkiye’nin net bir tavırla Azerbaycan’a verdiği destek, şaşırtıcı tepkiler de doğurdu. Mesela Soros ürünü Paşinyan sık sık rastladığımız agresif ve raydan çıkmış tavırlarıyla “Türkiye çatışmalara katılmaya hazır olduğunu göstermeseydi, bu savaş başlamazdı” şeklinde akıllara ziyan bir psikolojik taktik bile denedi! Türkiye’nin dostluk ilişkileri ve ittifaklarının doğrultusunda Azerbaycan’a arka çıkması, Paşinyan’ın ağzından “savaş kışkırtması” olarak tasvir edildi! Acaba yine akıllarında, karışan görüşen olmadan yapabilecekleri bir “Hocalı Katliamı” senaryosu mu vardı ki, bu kadar tepki verdiler? Paşinyan’ın muhalefete, Anayasa Mahkemesi’ne ve eski başkanlara ne muameleler reva gördüğünü de duyuyoruz! Arkasından sözde ateşkesten önce ve sonra sivil hedefleri açıkça bombalamaları, onca Azeri kardeşimizi öldürmeleri, ilk kez yaşadığımız bir şey değil ama bu cüret insana her seferinde “pes” dedirtiyor. Buna rağmen Azerbaycan, Ermenistan’ın ilerlemesini durdurduğu gibi, yıllardır işgal edilen topraklarının da bir kısmını kurtardı. Ermenistan ise sivillere, okullara ve basına bombalar yağdırmaya devam ediyor. Bunun kaynağı, Batı’dan buldukları yüz… Mesela geçen haftaki Fransız Le Point dergisi, Ermenistan’ı aklayarak, aynen yukarıda tarif ettiğim üç konu üzerinden Türkiye’ye ve işin ucunda da Azerbeycan’daki savaşa yükleniyor! Batı’nın tipik bir komprime anti-Türk harmanı!


LOS ANGELES VE NEW YORK’TAN GELEN KÖTÜ SİNYALLER

Los Angeles’ta Ermeni diasporası çok güçlü. Tabii ki onlar bu çatışmaya Ermeniler’in açısından bakıyorlar. Los Angeles’ta yerel yönetim, açıkça Ermeniler’i tutmasının dışında, Biden’ın da Ermeniler’e verdiği destek, artık yıllardır beklenen “Soykırımın ABD’de resmi olarak tanınması” açısından önemli gelişmelere yol açtı. Başta Los Angeles Times, New York Times ve Boston Globe gibi büyük gazetelerin haberlerde kavganın tetikleyicisi Ermenistan’ın gözüyle yaptıkları haberler ve lobi baskılarının ciddi bir sonucu oldu: Geçtiğimiz hafta sonu, Los Angeles Başkonsolosluğumuz ne yazık ki 35.000 kişi gelen Ermeni grupların ağır taciz ve tahrik baskınına hedef oldu. Başkonsolos Can Oğuz, stresli anlar yaşadığını öğrendik, güvenliğe çok dikkat etmek lazım. Ünlü Highway 101, yine Ermeniler tarafından kapatıldığı için de ambulanstaki bir hastanın vefat ettiği de konuşulanlar arasında… Biden’dan da güç alan Ermeniler, Los Angeles’ta Birleşik Okullar Birliği’nin (LA Unified Schools) 24 Nisan’ı “Soykırım anma günü” olarak ilan ettirmeyi başarmanın eşiğindeler! Bireysel çabalar harcayarak bu yıpratmalara direnen vatansever Amerikalı Türkler tabii ki var, birçoğunu da şahsen tanıyorum. Ama maalesef Türk derneklerimiz, polis ve yerel yönetimlerin de Ermeni diasporasının tarafını tutmalarından dolayı kendilerini çekingen davranmaya mecbur hissediyorlar. Bu arada bu ırkçı kararı ilan eden resmi yazıda da, “Azerbaycan’ın Türkiye’nin desteğiyle Ermeni topraklarına saldırdığı” şeklinde desteksiz palavralar atılabiliyor. Aynen uzun bir sohbette New York’ta da aynı nabzın zorla attırıldığını aktaran eski avukatım olan bir dostumun dediği gibi: “Amerikalıların büyük çoğunluğu, zaten şu anda yalnız sağlıklarıyla ilgileniyorlar. Azerbaycan olaylarını izleyen az sayıda Amerikalı da ‘Azeriler masum Ermenilerin topraklarına saldırdı’ gibi bir kaba yalandan başka bir şey bilmiyorlar”.

Ateşkesten daha önemlisi, Ermenistan’ın artık uluslararası hukuku hiçe sayan tavrını derhal bırakması ve işgal ettiği toprakları terk etmesi!

Ama unutmayalım: Ermenistan’ı ağır şekilde eleştiren bu yazı, ne yeryüzünde yaşayan Ermeni halkına, ne de ülkemizde yaşayan sevgili Ermeni vatandaşlarımıza tek bir kötü söz söylenmesini kabul edebileceğimiz anlamına tabii ki gelmiyor. Tersine, halkların dostluğuna el uzatmak ödevimiz. Her Ermeni vatandaşımız canımızdır. Dost Azerbaycan’ın yaşadığı acıların artık işgalin son bulmasıyla bitmesi dileğiyle, Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!

8 Ekim 2020 Perşembe

SAYIN ADALET BAKANI, CEZAEVLERİNDEN GELEN SESLERİ DİNLEYELİM | Bedri Baykam | 06.10.2020

 

Cezaevlerinden mektuplar alırım. Her biri içimi acıtır. Bir an önce bu vatandaşlarımızın sürelerini tamamlamaları veya suçsuzluklarının anlaşılmasını, özgürlüklerine, ailelerine, mesleklerine, sevdiklerine kavuşmalarını dilerim. (Tabii ki bu cümlem katilleri, tecavüzcüleri, insanlara ve hayvanlara şiddet uygulayanları kapsamıyor.)

Cezaevindeki insanların bence en azından beş tartışılmaz haklı talepleri vardır: 1) Adil yargılanma. 2) Sağlık hizmetlerine şartsız ve derhal ulaşabilmeleri. 3) Taciz-şiddet-aşağılama yaşamamaları, yaşatılmamaları. 4) Spor yapma ve hareket etme imkanı sağlanmaları. 5) Dış dünya ile iletişimlerinde, rahatça mektuplaşabilmeleri, yayın ve kitaplara rahat ulaşabilmeleri.

Yolladığım kitaplar mahkumlara ulaşmadığı zaman üzülürüm, gerekçeyi araştırmak, sonuca ulaşmak zordur. Daha önce sayın Erdoğan’a, cezaevlerinde verilmesi gereken sağlık hizmetlerinin bir ülkenin esas insan hakları standardı ve namusu olduğunu hatırlatmıştım (“Sayın Erdoğan Lütfen Önyargısız Okuyun”. Cumhuriyet, 4 Ekim 2011). Şimdi de sayın Adalet Bakanı’na, bu beş konuya da ayrı ayrı eğilmesi için özel bir ricada bulunuyorum. Siyasiler, her tutukluya, her zaman bir yakınları veya kardeşleri gibi bakamasa da, sorumlu oldukları bir can, bir vatandaş olarak dikkate almaya mecburdurlar. Bugün sizlere ve Sayın Abdülhamit Gül’e bu konularda ulaşmak ve Edirne Cezaevi’nden, kim olduğunu ve atfedilen suçunu bilmediğim, Suat İncedere tarafından yazılmış bir serzeniş mektubunun özetini iletiyorum. Her ne kadar yukarıda katiller, tecavüzcüler ve şiddet uygulayanlar için parantez açtıysam da burada eke gerek yok. Çünkü devlete teslim olmuş ve infazına başlanmış ya da tutuklular için asgari şartların uygulanması insan haklarına saygının bir gereğidir.


Bedri Baykam Merhaba,

Her anlamda iyi olmanızı diliyor, selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

Hapishaneden yazıyorum size.

(…) Karabulut gibi sürekli tepemizde dolaştırılan yasaklar, kısıtlamalar ve keyfi uygulamalardan bahsedeceğim size. Göreceksiniz ki hiçbirinin maddi dayanağı yok. Anlatacaklarım tamamen keyfi uygulamalardan kaynaklı sorunlar.

Yakın bir zamanda hapishane idaresi almış olduğu bir kararla yanımızda yirmi kitap bulundurma sınırlaması getirdi.

Ardından, dışarıdan posta yoluyla gönderilen kitapların alınmayacağını, sadece dini bayramlarda, yılbaşı ve doğum günlerinde hediye olarak gönderilen kitapların hediye kapsamında alınabileceği, gazete ve dergilerin de parasını ödeyerek abone olma koşuluyla temin edilebileceği ve bu kapsam dışında posta yoluyla gönderilenlerin kabul edilmeyeceği ayrıca Basın İlan Kurumu’ndan ilan alma hakkı olmayan günlük gazeteleri temin edemeyeceğimiz tarafımıza bildirildi.

Buna göre sadece kendi paramızla Edirne’deki ticari kitapevlerinden aldıracağımız kitapları ve bir de doğum günü ya da dini bayramlarda dışarıdan hediye olarak gönderilecek 1 adet kitabı içeri alabileceğiz. Tabi içeriği sakıncalı görülmezse...

(…)Bizler yıllardır hapishanelerde bulunan ve herhangi bir geliri olmayan siyasi tutsaklarız. Emekçi ailelerin çocuklarıyız. Ailelerimiz ...emeğiyle, alın teriyle kıt kanaat geçinen emekçi insanlardır. (…) Kitap alacak parası olmayan ne yapacak?

Bize kitap yollayan tanıdıklar, ne bizim doğum günümüzü bilir ne de özel günlere denk getirme yönünde bir ayarlama yapabilirler.

Sürekli yayınlarda ise paramızla abone olamamışsak bunların hapishaneye girişi engellenecektir. Bugüne kadar adımıza gelen dergi ve gazeteler çoğunlukla sakıncalı bulunur ve verilmezdi. Şimdi ise “sen zaten kendi paranla abone olamadın” denilerek incelemeye bile gerek görülmeden depoya kaldırılacaktır. (…)

Günlük gazetelere getirilen “Basın İlan Kurumu’ndan ilan alma şartı” ise belirli bir gazeteyi engellemek için gayri ciddi bir gerekçedir. (…) Bu uygulamadan sonra hapishane idaresi her gün ayrı bir el koyma kararı yazma külfetinden kurtulup sorunu çoktan çözmüş olacak. Basın İlan Kurumu, (…) tiraj ölçüsü getirir. Bu tiraj altındaki gazetelere resmi ilanlarını vermez. Konumuz olan ifade özgürlüğünün ise tiraj diye bir ölçüsü olmaz. Tek kişiye ulaşacak bir mektup veya gazete de, on milyon kişiye ulaşacak bir yayın da eşit ifade özgürlüğü hakkına sahiptir.

Hapishaneler ve kitap ezelden beri Türkiye’de hep birlikte anılır. Bu ülkede ya kitap yazıldığı için hapishaneye düşülür ya da hapishanede yazar olunur.

Otoriter, baskıcı yönetimler için ise kitap her zaman bir sorun teşkil eder. Birkaç gün önce (15 Nisan 2020 tarihinde) yapılan bu değişiklikle devlet bizleri kitaptan korumak için, Ceza İnfaz Kanunu 62. Maddesine bir cümle ekledi: “Hükümlünün iyileşmesini zorlaştıracak hiçbir yayın hükümlüye verilemez” denildi. Bizleri rehabilite edilmesi gereken hastalar olarak gören bu klasik zihniyet “tedavimizi” de bizi fikirlerimizden arındırmakta görüyor. Biz siyasi tutsaklar, hiçbir kişisel çıkar gözetmeden ülke ve dünya sorunlarını kendine dert etmiş ve insanlığın tüm sorunlarını çözme iddiasında olan ve demokratik, adil, eşitlikçi, özgür bir toplumda yaşama arzusuyla, bu uğurda varını-yoğunu, tüm ömrünü ortaya koymuş, en ağır bedelleri ödemiş ve halen ödemekte olan insanlarız. Bizim neyimizi iyileştirecekler? (…)

22 yıldır hapishanedeyim. Bugüne kadar ne yanımızda bulundurduğumuz kitap miktarına yönelik bir sınırlama ne de posta yoluyla adımıza gelen kitap ve dergilere yönelik bir yasak söz konusuydu. Bu kısıtlama ve yasaklara dayanak yapılan infaz kanunu 16 yıldır yürürlüktedir. 16 yıldır hiçbir sınırlama ve yasak yokken birden ne değişti de bu yasak ve sınırlamalar getirildi. 16 yıldır yürürlükte olan infaz kanununda hiçbir değişiklik yapılmamasına rağmen, yaklaşık bir ay öncesinde kullanabildiğimiz bu haklar ne değişti de ortadan kaldırıldı? Hiçbir yasa değişikliği yapılmamasına rağmen bu haklarımız ortadan kaldırılmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin en büyük kütüphanesini açtığı, her gittiği yurt gezisinde kendini karşılayanlara hediye olarak kitap dağıttığı, toplumda okuma alışkanlığını arttırma amacıyla “Millet Kıraathaneleri” açtığı bir ortamda bizlere getirilen bu kitap sınırlama ve yasaklarını nereye koyacağız?

Sayın Baykam, sizleri Anayasa’da ve Türk Devleti’nin imzaladığı uluslararası sözleşmelere aykırı olan bu uygulamalar karşısında duyarlı olmaya ve hapishanelerde ifade ve iletişim özgürlüğünün sağlanması yönünde çaba sarf etmeye çağırıyoruz.


Selam ve saygılarımla.


Edirne F Tipi Hapishanesi C/95 Suat İncedere

Edirne 09/07/2020

1 Ekim 2020 Perşembe

KOLEKTİF LİNÇ İŞTAHI | Bedri Baykam | 29.09.2020

Üzgünüm. Bu yaz yaşanan ve vahametini ancak yeni algıladığım bir olaydan dolayı üzgünüm. Bu yaz, ilk defa uzunca bir tatil yapabildim. Tabii tatilden anladığım daha rahat kitap yazabilmek, arada küçük resimler yapmak, kitap okumak, yüzmek ve biraz da tenis oynamak. Bu süreçte yazar arkadaşım Hasan Bülent Kahraman’ın yaşadığı tatsız olayların boyutunu hiç fark edememişim.

Kendisinin başka isimlerle beraber İBB Kültür Sanat Platformu Danışma Kurulu’na seçildiğini duymuştum, ardından da “Hep aynı isimler bir yere seçiliyor” diye tepkiler geldiğini ve Hasan Bülent’in bu görevden ayrıldığını, daha doğrusu kabul etmediğini öğrendim. İtiraf edeyim bu bağlamda pek de önem vermedim, çünkü zaten çok dolu olduğunu biliyordum ve bu işe ayırabileceği zamanın gerek rektör yardımcılığı gerek yazdığı ve okuduğu kitaplara ayırdığı süreler yüzünden çok daralacağını ve kendisini zora sokacağını tahmin edebiliyordum. Yoksa böyle bir kurulu hayata geçiren sevgili Ekrem İmamoğlu, alanında ulusal ve uluslararası düzeyde en iyi isimlerden biri olan Kahramandan büyük ölçüde yararlanabilecekti.

Fakat olaylar farklı şekillerde yaşanmış. Gerek muhalif medya gerek sosyal medya, Hasan Bülent’e neredeyse bir linç uygulamış.

Her arkadaşınızla her konuda yüzde 100 aynı şeyi düşünemezsiniz. Bir örnek vereceğim: Bugünkü siyasi konjonktür nedeniyle son yıllarda maalesef CHP’nin içinde dahi insanların birçoğu maruz bırakıldıkları ezber cümlelerle 27 Mayıs’a saldırdılar. Daha da ilginci 1990’da açtığım sergim sırasında, 27 Mayısı -idamlar hariç- sonuna kadar savunan birçok insan ve ben dahil herkes o tarihsel süreci överken, Kahraman tersine “İhtilal, İsmet İnönü ve CHP’si için yapılmıştı” diyordu. Ben tabii ki onun tüm bu eleştirel röportajını sansürsüz en güzel şekilde hem gazetede, hem kitapta yayınladım. Bizim Hasan Bülent’le politik olarak anlaşamadığımız yüzde 40 civarı konu vardır. Ama bu hiçbir zaman dostluğumuzu, entellektüel diyaloğumuzu, sanatçı-yazar ilişkimizi zedelememiştir; zedelese, bu demokrasiye inanmadığımız anlamına gelirdi. Zaten aramızdaki farkların ne olup olmadığı önemlidir: Hasan Bülent laiktir, Atatürk’e saygılıdır, demokrasiye inanır, barışa ve çağdaş yaşama inanır, sanata, felsefeye, edebiyata, tarihe büyük önem verir.

Fakat siyasi farklarımız, İBB atamasından sonra ağır vukuat yaratmış! Hasan Bülent’e, geçmişte Sabah’ta yazmış olduğu için bu atamadan sonra bir linç uygulanmış, kendisine irticacı gibi kelimelerden başlayarak çok ağır sözler söylenmiş. Daha da üzücüsü, kimisi hakaret düzeyinde… Bunları söyleyenler arasında değer verdiğim bazı mücadele dostlarım var. Ne yazık ki ciddi hata yapmışlar. Eleştiri başkadır, linç başka…. Herkesin tabii ki Kahraman’ı eleştirmeye hakkı vardır. Mesela isteyen AKP’li bazı isimlerle yakınlaşmış olmasını eleştirebilir; başka biri, Ergenekon ve Balyoz sürecinde yazmış olduğu makaleleri arşivden çıkarabilir. Haklarıdır ve haklıdırlar! Demokratik tartışmadır bu. Ama bir insana gerekçeli-gerekçesiz herkes aynı anda vurmaya başladıktan sonra “Bari ben de bir tane patlatayım” demek ağır bir hatadır. Demokrasi etiğine uymaz. Kahraman’ın yakın dostu olan ünlü gazeteci ve aydınların -Ertuğrul Özkök hariç- bilinçli sessizliği de işin cabasıdır.

Türkiye’de felsefeyi, edebiyatı, siyaseti, sanatı ve tarihi aynı anda uluslararası kapsamda da harmanlayarak Türkçe veya İngilizce tartışabilecek, Hasan Bülent Kahraman’ın düzeyinde pek insanımız yoktur. Bu alanlarda değerli eserler veren bir diğer aydınımız Emin Çetin Girgin’dir. Neden bahsettiğimi anlayabilmeniz için sizden ricam hemfikir olmasanız bile bu isimlerin yazılarını, çözümlemelerini, tarihsel veya sanat tarihsel veya felsefi siyasi analizlerini ve toparlamalarını okuyun. Kahraman, geçtiğimiz yıl Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği “Sanat İnsanı Onur Ödülü”ne layık görüldü. Bakın plaketinde neler yazıyordu: Tükenmez çalışkanlığınızla, gerek bir sanat tarihçi, gerek eleştirmen, gerek küratör, gerekse akademisyen olarak felsefeyi, sanatı, sosyolojiyi, edebiyatı, ezcümle tüm tarihi ustalıkla, bütünselliğini sağlayarak beraber harmanladığınız için sevgi saygı ve teşekkürlerimizle…”

Kahraman hakkında detaylı bir okuma yapmadan, ezbere onu gerici diye yaftalamak, olsa olsa bu sözleri söyleyenlerin en azından önyargılı ve “aceleci” olduğunu gösterir. Hasan Bülent, Sabah’ta yazmaya, bu gazete kayyuma devrolmadan önce başlamıştı. Devrolduktan sonra yazmaya devam etmesi hata mıydı? Evet, bence hataydı. Peki, bu bir linç sebebi olabilir mi? Tabii ki hayır. Hasan Bülent, Sabah’tan üç yıl önce ayrıldı. Bu arada Sabah’ta da yazdıklarına bakarsınız, orada yandaş medya üslubuyla “görev” yapanlarla bir ilişkisi olmadığını göreceksiniz. Ayrıca Sabah’ta yazan her insana da düşmanca bakmayı demokrat bulmuyorum. Birini “yandaş olarak niteleseniz bile, her siyasi veya demokratik tartışmanın bir adabı vardır. Yakaladığınız bir ipucundan hareket ederek iştahlı bir saldırganlıkla, o kişiyi bütününe bakmadan yok etmeye çalışmak yakışıksız bir tavırdır. Mesela Ahmet Altan’la siyasi olarak hiç anlaşamayabilirsiniz, ama yazar olarak yok sayamazsınız. Sevdiğiniz bir müzisyen hayat akışında iktidar ile bir diyaloğa girdi diye belki kızabilirsiniz, ama eserlerini silemezsiniz. Hasan Bülent, benim Alev Coşkun, Ümit Zileli veya Sinan Meydan gibi siyasi her konuda anlaştığım bir isim değildir. Ama sanatı, dünya kültürünü, yaşamın derinliklerini beraber ele alırken, bana en büyük keyfi veren birkaç değerli dostumdan biridir. Onun benden farklı veya bize göre “yanlış” siyasal değerlendirmeler yapmış olması, kendisini “silmek” için bir neden olamaz! Siyasi yolları ayrıldıktan sonra, İlhan Selçuk da Çetin Altan’la küsmemiş, onun yazar değerlerini veya arkadaşlığını hayatından çıkarmamıştır.

Bugün yaşadıklarımızın nedeni, ülkemizin yaşadığı şizofrenik siyasal ortam; insanların bu acımasız yıkıcı tavırlarını izah etmek için bunu bulabiliyorum ancak.

Türkiye’nin, Kahraman gibi sonsuz bir bilgi dağarcığı üstüne katmanlı düşünce kapasitesini geliştirebilen bir beyni dışlama şansı olamaz. Keşke tüm bu disiplinlerarası alanlarda fikir üretmeyi bilen ve bunu Hasan Bülent Kahraman ve Emin Çetin Girgin gibi başaran aydınlarımızın sayısı iki elin parmaklarını geçseydi! İnsanları yıkmak bu kadar ucuz ve kolay olmamalı. Biraz medeni ve hoşgörülü diyaloglara ihtiyacımız var.

24 Eylül 2020 Perşembe

YENİ KABİNE ÜYELERİMİZLE TANIŞIN! | Bedri Baykam | 24.09.2020

Lütfen söyler misiniz, bu hafta ne yazmamı bekliyorsunuz? Yunanistan’ın belirli periyotlarla yeniden nükseden, müzmin Türkiye düşmanlığı ve Ege krizinin sahte savaş çığlıklarını mı; yedi yıldır adalarımıza Yunan bayrağı dikilirken uzaktan seyretmekle yetinen AKP’nin bu sefer konunun ciddiyetini ve Lozan’ın nimetlerini nihayet anlamış görünmesini mi?

Yoksa CHP’nin İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun nihayet Atatürkçülüğe ne kadar bağlı olduğunu ve bunu ortak değerimiz olarak gördüğünü bangır bangır ifade ederek, hatasından yüksek sesle dönmesini mi?

Yoksa bu değerli hanımefendiye destek olacağım derken, her şeyi birbirine karıştırıp, Mustafa Kemal’e “100% kendisi gibi” bakmayan herkese taş atıp “lafı gediğine oturtacağım” diye çarşaf olan köşe yazarlarını mı?

Yok yok, siz bunları aştınız zaten, bu konular da “yetti gari!” Sayfayı çevirmeyi bilmek lazım.

Bunun yerine ben sizi küçük bir gezintiye çıkaracağım! Nereden mi çıktı? Mustafa Gazalcı’nın Cumhuriyet’teki “12 Eylül’ün eğitime etkisi” yazısını okudum! Yarın başbakan olsam (başkan değil) hangi kabineyi seçerdim, kimlerle çalışırdım bu konuda yarı ciddi yarı fantezi bir beyin jimnastiği yaptım! Büyük ihtimalle okurken sizin de kendi düşünceleriniz devreye girecek ve kendi kabinenizi hayal etmeye başlayacaksınız!

Hadi bakalım, buyrun turumuza:

Şiir Bakanlığı: Ataol Behramoğlu. Hiç duymadığınız ve en olmadık bakanlıktan başlamak istedim. Behramoğlu, gerek dünya şiirinin, gerek Nazım Hikmet’in, gerek tanımadığınız isimlerin, gerek kendisinin ağırlığını size hissettirerek, kelimelerin sihirli çağrışım dünyası ve yarattıkları görsel baloncuklar içinde sizi ağırlayacak! Böylece parlamentonun düzeyi yükselecek!

Milli Eğitim Bakanı: Mustafa Gazalcı. 2003’te CHP Genel Başkanlığı’na aday olduğumda, olası bir iktidarda, yalnız Milli Eğitim Bakanımın kim olacağını biliyordum. Yeni Hasan Ali Yücel olarak tartışmasız muhteşem izler bırakacaktı. Bir insan bu kadar mı pozitif enerjili, dikkatli, metodik kararlı, zarif ve nazik olabilir? Kendisini ne kadar övsek kimliğini tarif edemeyiz.

Sonsuzluk Bakanlığı: Halit Kıvanç/Uğur Dündar. Bakın benim çocukluğumda televizyon yoktu. Bütün maçları harika esprilerle gözünüzün önünde canlandırarak, sizi gülümseterek, kimi zaman duygular içinde yüzdürerek anlatırdı Halit ağabey. Ve ne mutlu bizlere ki bu muhteşem insan 60 yıl sonra toplumla buluşmaya devam ediyor! Sevgili Dündar ise, yakışıklı Robin Hood’umuz olarak basın ve televizyonda dört kuşaktır mertçe adalet ve Cumhuriyet değerleri dağıtmaya devam ediyor! Ne kadar şanslı olduğumuzun farkında mısınız?

Devlet Bakanı: Alev Coşkun. Bir insan gerek Ödemiş’te başlayan kurtuluş mücadelesini gerek Mustafa Kemal’in saklı kalmış tarihini bu kadar mı iyi mi anlatır? Cumhuriyet Gazetesi’nin egemenlik mücadelesini bu kadar iyi mi götürür? Bir insan Atatürk Cumhuriyeti’ne bu kadar mı sahip çıkar?

Derbiler Bakanı: Cüneyt Çakır. Vallahi bu satırları yazarken Galatasaray-Fenerbahçe maçını kimin yöneteceğini bilmiyordum, ama bu sefer “o” değilmiş! Ama biliyorsunuz Cüneyt Çakır her derbinin doğrudan bakanı, sahanın içinden bakanı, gözlerini ayırmadan bakanı ve tabii yorulmadan, bıkmadan bakanı! No comment.

Kültür Bakanı: Zülfü Livaneli/Zeynep Oral. Her iki isim birbirinden daha çalışkan, daha kalıcı eserler üreten, sanat emekçisi ve dünya ile bütünleşme konusunda dört dörtlük insanlar. Herhalde bakanlığa ikisini davet ederdim ve o koltuğu Livaneli centilmenlikle Oral’a bırakır, “Ben müsteşarınız olayım” derdi.

İmaj Bakanı: Kıvanç Tatlıtuğ/Muharrem İnce. Kıvanç zaten varlığı ile yürüyüşü ile duruşuyla tam bir imaj! Her karesi, her reklam filmi, her oyunculuk başarısı, milyonları kendisine hayran bırakıyor. Muharrem İnce’nin de çoğu kürsü karizmasından gelen ciddi bir parlak imajı var ancak yaptığı mesleğe baktığımızda örgütçülüğü ve takım oyunu fonksiyonları bulunmadığını hayretle görüyoruz. Bu nedenle siyasi metodları tartışılır ama yine de imajı tartışılmaz.

Basın-Yayın ve RTÜK Bakanlığı: Uluç Gürkan ve Işık Kansu. (Evet, bu da yeni kurduğum bir bakanlık!)

Her ikisi de eşsiz basın, politika ve halk deneyimleri ile hem basın özgürlüğünü, hem çocukları, hem halkın haber alama ve mutlu olma özgürlüklerini korur, tüm ahaliyi de kendi dürüst metodlarıyla dengeli şekilde kucaklarlardı!

Polemikler Bakanlığı: Hıncal Uluç/Ahmet Hakan. Herhalde Hıncal ağabey bakan olur, müsteşarlığa da doğal olarak Ahmet otururdu. Her ikisi de, aslında hepimizde biraz var olan polemik merakını zirvelerde yaşıyor. Her gün yazılarına otururken, “kim neden bir fiske hak ediyor, kim tatlı-sert bir okşama” diye her şeyi süzgeçlerinden geçiriyorlar! İyi ki gerçek hayatta beraber çalışmıyorlar, vallahi her gün kapışırlardı!

Turizm Bakanı: Hülya (Baykam) Aslantaş. Aynen Gazalcı örneğinde olduğu gibi, sıfır tereddütle söylüyorum, bu işi tartışılmaz şekilde ülkede en iyi yapabilecek insan, sevgili ablacığım Hülya. Doğduğundan beri turizmin her zerresinde çalışmış ve TÜRSAB Başkan yardımcılığı, SKAL Turizm Profesyonelleri Dünya Başkanlığı yapmış, sektörün elmas dehası. Bilen bilir ne dediğimi!

Demokrasi ve İnsan Hakları Bakanlığı: Ercan Karakaş/Orhan Aydın. Başka söze gerek var mı? Sevgili Ercan parlamento ve kurumlarda, Orhan da sahada ve her yerde bu işi dünya çapında omuzlarlardı!

Tarih Bakanlığı: İlber Ortaylı/Sinan Meydan. Doğru bildiniz! Bu da yeni bakanlıklarımızdan! İsimleri de doğru tahmin ettiniz bence… Hepinize bravo! Her şey ortada… Her gün Meydan yazar, İlber Hoca anlatır, parlamento da ülke de büyülenirdi.

Güzellik ve Zarafet Bakanlığı: Çağla Şikel ve Hande Erçel. Bu da yeni ihdas ettiğimiz ve her yönüyle polemiğe açık taze bir bakanlık. Sizin isimleriniz farklı, o kadarını biliyorum ve ben aradan çekiliyorum, tüm yarışmacılara başarılar diliyorum!

Köşe Yazarlığı Bakanlığı: Yılmaz Özdil ve Mustafa Balbay. Tabii ki bu da yepyeni bir bakanlığımız! Sevgili Yılmaz, tüm insanlığa, muhteşem üslup nedir, arşiv ve tarih nasıl kullanılır, anekdotlar köşe yazısına nasıl monte edilir dersi verirken, cümlelerinden bal akan Balbay da, kimsenin göremediği kelime oyunları nasıl icat edilir, cesur gazetecilik nasıl yapılır, bunları yeni kuşağa gösterebilecek. Böylece parlamento mantık ve dil dersi almış olacak!


Sevgili okurlarım, yer bitti ama ben kabinemi bitiremedim! Haftaya (gündem izin verirse söz), yeni kabinemizin diğer çok değerli üyeleri ile tanışmaya devam edeceksiniz!


17 Eylül 2020 Perşembe

ÜZÜCÜ BİR “ATATÜRK” TARTIŞMASI | Bedri Baykam | 17.09.2020

Tartışma gerçekten dramatik. Herkese rahatsızlık veren bir durum. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun yarattığı “Atatürk adını kullanmama” konusu kaçınılmaz bir şekilde dallanıp budaklandı. Örgüt ciddi anlamda tartışma yaşıyor. Seçmenleri hiç sormayın. Parti maalesef bir hanımefendinin bu kadar inada dayalı bir “tavır gösterme” tutkusundan neredeyse depreme girecek, sayısız şikayet dilekçesi Yüksek Disiplin Kurulu’na veriliyor…

Kaftancıoğlu’nun yerel seçim sürecinde verdiği emek ve İstanbul il örgütü ve tüm CHP’lilerle elde ettiği başarı aktifine yazıldı, kendisine en kızgın olan partililer bile, İmamoğlu zaferinden sonra, düşüncelerini buzdolabına kaldırdılar. Hatta Kaftancıoğlu’nun davasında, kendisine destek olmak için giden geniş partili grup arasında, aynı ideolojik frekansta olmayan çok partili gördüğümü de bizzat hatırlıyorum. Attığı eski tweetlerin İstanbul İl Başkanı olduktan sonra bir “siyasi dava”nın ısıtılıp kullanılan argümanları olarak beliriyordu artık.

Yeni olayın nasıl yaşandığını hatırlatmakta yarar var: Taksim Toplantıları’nda, “Türkiye Siyasetinde Örgütün Yeri ve Seçim Güvenliği” başlıklı bir oturumun konuğu Kaftancıoğlu. Konuşmanın sonlarında soru-cevap bölümünde eski Meclis Başkanvekili değerli siyasetçimiz Uluç Gürkan kendisine “Üç kere Gazi Mustafa Kemal dediniz, Atatürk adını kullanmamak tercihiniz mi?” diyor. Mesela ben “Mustafa Kemal” desem, böyle bir soru Gürkan’ın aklına bile gelmez. Çünkü orada o soruyu Kaftancıoğlu’na sorduran geçmiş vukuatlar dizisi vardır. Kaftancıoğlu da “Kişilerin isimlerinden söz ederken belirli alışkanlıklarla bunların özel adlarla kategorize edilmesine karşıyım. Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek, kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum diyor. Gürkan şaşırıyor, çünkü sonradan yaptığı açıklamasıyla bu soruyu tersine onun mesela, böyle bir tercihi olmadığını ve Atatürk adını da eşit derecede kullandığını söylemesi için sorduğunu aktarıyor. Çünkü 9 Eylül’de Kaftancıoğlu’nun İl Başkanı olarak okuduğu ve “Atatürk” ismini kullandığı deklarasyonu dinlemiş. Üstelik Gürkan, biraz önce aynen aktardığım gibi bu bahis konusu tweetler hakkında hiç Kaftancıoğlu gibi bir ideolojiye sahip olmasa bile, kendisini o davada desteklemiş ve ayrıca o Taksim Toplantısı’nda da İstanbul seçim yönetimi ve başarısı için tebrik etmiş bir insan. Gazeteci Serpil Yılmaz, Sözcü’de bu soru-yanıtı yayınlayınca dananın kuyruğu kopuyor…

CHP’de Atatürkçüleri ön plana çıkarmamak için Canan Kaftancıoğlu’nun yönlendirmesiyle grup lobisi gibi davranan kimi delege ve il başkanları, Tuncay Özkan ve Yıldırım Kaya’yı seçtirmemek için son kurultayda ciddi bir lobi yaptılar ve başarılı oldular. Kaftancıoğlu da bunu açıklamaktan çekinmedi, aldığı sonuçla övündü, açıkça “seçilmelerini istemedim” dedi. Gördüğümüz gibi, Kaftancıoğlu’nun siyasi emelleri veya “hırsları” İl Başkanlığı ile dizginlenebilir bir sınır tanımıyor. Kendisi incecik narin yapısına karşın, 10 Aralık hareketinin “ağır topu” artık. Erdoğan Toprak’ın desteklediği, Süleyman Çelebi, Burhan Şenatalar ve Oğuz Kaan Salıcı’nın isimleriyle öne çıkan bir parti içi akım. Daha önce, CHP’nin kapanıp bir vakıfa dönüşmesi, onun yerine yeni bir parti kurulması düşüncesini destekleyen bir oluşum!

Kaftancıoğlu daha önce de “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganından haz etmediğini, kendisini “Mustafa Kemal’in yoldaşı” olarak gördüğünü aktarmış, bu da kamuoyunda zaten epey bir benzer gürültü yaratmıştı. Kendisini “herkesten farklı” bir kimlik olarak lanse etmeyi sürdürdüğünü görüyoruz.


KAÇINILMAZ HAKLI TEPKİLER

Tepkiler CHP yöneticilerinden birbiri ardına geldi. Atila Sertel, “Atatürk diyemeyen bir İl Başkanı’na da gereken ders verilmezse, bu da bizim en büyük ayıbımızdır” dedi. Mehmet Ali Çelebi “Partimizin bir İl Başkanı Atatürk demeyi tercih etmezmiş. Millet gönlüne koyup haykırdıktan sonra demesin ne yazar. Ama unutma burası CHP. Kafası karışık olanlar iyi bilsin, bu partide 10 Aralık’tan önce 29 Ekim gelir. Mustafa Kemal’in askerleriyiz” şeklinde özetledi yorumunu. Birçok başka isim, CHP Tüzüğü’nün 1. maddesini hatırlattılar: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucusu, ilk Genel Başkanı ve değişmez önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür”. Her türlü tepki yağdı, sosyal medyadan başlayarak…

Kaftancıoğlu, maalesef bunun ardından büyük bir gaf daha yaptı, kendini açıklamak için bir metin yayınlarken, akıl almaz şekilde, Kenanizm ve Kemalizm’i karıştıranları bile sollayarak, izahat vermeye çalıştıkça maalesef dibe battı:Şahsımı, Kenan Evren’in sözde Atatürkçülüğünden ayrıştırma çabamı bazıları anlamamazlıktan gelebilir”, “Atatürk’ü statik, donmuş yorumlara hapseden cuntacıları ve bugünün idealar dünyasındaki şaşkınlara karşı hep ileriye bakan, aklı bilimi ve devrimciliği öne çıkaran Mustafa Kemal Atatürk’ü sahiplenmeye devam edeceğim.”

KAFTANCIOĞLU’NA HATIRLATMALAR

Söylenebilecek bir ton söz var. Ama yalnız iki konuyu vurgulamak istiyorum: Kenan Evren’in Atatürk’ün partisini kapattıran sahte Atatürkçülüğünü “gerekçe” göstererek “Atatürk” adından uzaklaşmak, kimi aşırı ırkçı faşistlerin baskısı nedeniyle Türk bayrağından uzaklaşmaktan farksızdır! İkisi de birbirinden işlevsizdir. Gülünç ötesi bir “entel” mantığıdır.

İkincisi, zaten Türkiye’de her türlü İslami fraksiyondan bölücü Kürtçülere, Diyanet’ten kimi haddini bilmez bürokratlara kadar, onca nankör ülkemizi ve halkımızı Atatürk’ten uzaklaştırmaya çalışırken, CHP’nin içinde ciddi bir sıfata sahip bir insan, aynı maceraya girişemez. Yani vatandaş Kaftancıoğlu, yine tweetler yayınlayıp “Ben onun askeri değilim” diyebilir “Ben Atatürk adını kullanarak kategorize etmek istemiyorum” diyebilir. Ama “CHP İl Başkanı” olarak bu tavrı gösteremez.

Atatürk bu tartışmaları izlese, Kaftancıoğlu veya partisinin şu andaki durumundan gurur duymaz. Ne yazık ki, Kaftancıoğlu, hatalarından ders almayan ve onlarda ısrarla inatçı bir insan olduğunu kanıtlamıştır. Geçmiş vukuatlarına rağmen parti ve kamuoyunun kendisine açtığı kredinin değerini bilmeden bu güven teminatlarını tekrar savurarak kendisini de partisini de yaralamıştır. Uluç Gürkan’ı da, beni de, milyonları da hayal kırıklığına uğratmıştır. Özür mü diler, başka bir göreve mi geçer, Atatürk adının Mustafa Kemal’in Türk halkı tarafından verilmiş asil ve tarihi soyadı olduğunu ADD’de bir kursa giderek öğrenme yolunu mu tercih eder, orasını kendi seçsin…



10 Eylül 2020 Perşembe

GAZETECİLERİN MÜKEMMEL SAVUNMASI! | Bedri Baykam | 10.09.2020

Dün Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç’ın davası için Çağlayan Adliyesi’nde buluştuk. Bir gün önce, Müyesser Yıldız’ı yargılayan mahkeme, avukatını dinlemeden onun tutukluluğunun sürmesi gerektiğine karar vermişti. 24 Haziran’da aynı davada Barış Terkoğlu özgürlüğüne kavuştu ancak diğer gazeteci arkadaşlar bu yılın önemli bir kısmını maalesef tamamen cezaevinde geçirdiler. Mart 2020’den beri, 6 ay boyunca ailelerinden, mesleklerinden uzak kaldılar. Dün sabahki duruşmaya gelenler arasında Melike Demirağ, CHP’li vekiller Kadir Öğüt, Ali Şeker, Mahmut Tanal, Muharrem Erkek, İYİ Parti’den Oğul Aktuna ve birçok kitle örgütü üyesi vardı. Savcının bir gün önceki mütalaasında yapılmış onca savunmaya karşın sanki “kopyala-yapıştır” ile aynı iddiaları kullanmış olması avukatlara göre bir sürpriz teşkil etmiyordu. Dava, 34. Ceza Dairesi’nde, küçücük bir salonda görüldü. Kimsenin sığması mümkün değildi. 1001 güçlükle salona girebilen çok az sayıda insandan biriydim. Davayı kırk dakika izleyip yer bekleyen bir genç gazeteciye bıraktım. Kılınç ve Pehlivan’ın mükemmel savunmalarını izleme fırsatım oldu. Kılınç “Yayınladığımız, sosyal medyada da zaten var olan fotoğraflarda MİT mensubu var mı yok mu, bilemem. Bilsem zaten kullanmazdım. Ama bu fikri çağıştıracak da hiçbir şey yoktu” dedi. Pehlivan, yine basın tarihimize geçecek bir savunma yaptı. Bizi zaman içinde seyahat ettirerek, Rıfat Ilgaz’ın, İlhan Erdost’un, Abdi İpekçi’nin, Sakıncalı Piyade Uğur Mumcu’nun, bir spor salonunda “Ben gazeteciyim” diye haykırırken öldürülen Metin Göktepe’nin, işkenceyi akrostişlerle aktaran İlhan Selçuk’un, şehitlerimizden Necip Hablemitoğlu’nun ve herbirinin yaşadıklarını tarihe yayarak, bize hissettirerek muhteşem sözlere döktü. Pehlivan ayrıca MİT’in İstanbul Hizmet Binası’nın açılışında TRT ve AA tarafından her yere servis edilen görüntülere işaret etti ve “Onları da, tüm medyayı da yargılayacak mısınız?” diye sordu. Keşke dün herkes izleyebilseydi bu tarihi anları… Sonuçta üç gazetecimizin tahliye olması, Türkiye’nin bu mantıksız vakanın ağır yükünden kurtulmasını sağladığı için, iktidar dahil istisnasız herkesi sonsuz sevindirmesi lazım!


İDAM CEZASI TUZAĞI

Bahçeli, aynen Ayasofya’daki gibi, birden yeni bir “gündem değiştirme hamlesi” yaptı. Bu sefer “dokuz canlı” bir başka konuyu, idamı tartışmaya açtı. AKP-MHP ortaklığının sıkıştığı anlarda sürekli kullandığı bu taktik, onlar için tam bir can kurtaran simidi.

Çocukların Cinsel İstismarı” ve “Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar” ile “Cebir ve Şiddet Kullanarak Anayasa’nın Öngördüğü Düzeni Ortadan Kaldırmaya Çalışmak” suçları hakkında idam cezası getirilmesini resmen Meclis’in 1 Ekim buluşmasına taşıdılar! “İdam cezasının uygulanmasıyla verilen cezanın, işlenen suç ile denge ve orantısı kurulacak, şiddet ve dehşet selinin önü alınmış olacaktır” diye bir gerekçe öne sürüldü! İşte bu satırlar, MHP’nin ve ortağının Türkiye için hazırladığı siyasi tuzağın adı. Sistem gayet basit, halkın haklı olarak çocuk ve kadınlara yönelik tecavüz ve cinayetlerinden korkunç bir travma yaşıyor olmasını yem olarak kullanıyorlar.

Şu anda samimi olup olmadıklarını bilmiyoruz. Konuştuğum çeşitli muhalif milletvekilleri, bunun Türkiye’yi Avrupa’dan toptan koparan bir karar olacağı için, olsa olsa bir gündem blöfü olduğunu ve kendi oy potansiyellerini elde tutmaya çalışmak için küçük bir sosyal okşamadan ibaret olduğunu savunuyorlar. AKP iktidarının zaten ekonomik nedenlerle Avrupa ile iplerini toptan koparmayı göze alamayacağını aktarırken, Türkiye’nin Avrupa konseyinin kurucu üye statüsünde olmasının da bu konuda önemli bir fren olduğunu hatırlatıyorlar. Dolayısı ile izleyeceğiniz tartışmaları bu filtreden geçirip ele alabilirsiniz.

ANCAK, Ayasofya senaryosunu izledikten sonra yoğurdu üfleyerek yemeyi tercih ediyorum. İdam ve linç kültürü, düşük eğitimli kitlelerin adrenalinini yükselten, kesin bir çözümdür! Herhalde şu cümleler dikkatinizi çekmiştir: “Cebir ve Şiddet Kullanarak Anayasa’nın Öngördüğü Düzeni Ortadan Kaldırmaya Çalışmak’ suçları hakkında idam cezası getirilmesi önyargısız şekilde değerlendirilmelidir”. Kamuoyunun bu cinayetlere karşı hassasiyeti kullanılarak muhalefette hiçbir hareket kabiliyeti bırakmayacak olan bu tehdit devreye sokuluyor.

Emin olabilirsiniz ki, şayet iktidar, kitlelerin kin ve intikam kültürlerini körükleyip, Avrupa’dan kopma pahasına bu yasayı çıkarırsa, isteyen savcı tartışmasız istediği her muhalifin her hareketi hakkında bu tanımlamaya uyan bir suç unsuru bulabilir. Kelimelere daha dikkatli bakalım: “Ortadan kaldırmaya çalışmak”. Mesela iki muhalif köşe yazısı hemen böyle bir “çalışmanın” parçası olarak görülebilir! Konuyu en net gören siyasi, CHP Milletvekili Mahmut Tanal. Demecini kesinlikle okuyun.

Sonuçta CHP bu tuzağa düşmedi. Meral Akşener ise, yanından geçti.

Bir Tv röportajında, “Siz idam gelsin der misiniz?" sorusuna, "Rahmetli Emine Bulut'un evinden çıktığımda bana sormuşlardı. Demiştim ki ‘bu tarz cinayetler için getirin kardeşim... Şahsi olarak ben destek vereceğim.’ Fakat sürekli problemli alanlarda Türkiye'de ekonomik olarak işler kötüye gittiğinde bu söylem ortaya çıkıyor. Ama daha vahim bir soru var: Biz Avrupa Birliği'nden çıkmak mı istiyoruz?" diye yanıt verdi.

Akşener tuzağın farkında olduğunu açıkça belli etmese de, bunu gündem değiştirme refleksine bağlayarak ustaca bir taş koymuş oluyor o yola.

Umarım bu ülkedeki muhalif siyasiler ve demokratik kitle örgütleri bu oyuna gelmezler! İdam bu ülkede yürürlükte olsaydı Ergenekon ve Balyoz davalarında belki 200 kayıp verirdik!

4 Eylül 2020 Cuma

BARIŞ GÜNÜ’NDE DEDOLA: “KEMAL YAŞIYOR!” | Bedri Baykam | 03.09.2020

 Fransız Loulou Dedola’yı hatırlarsınız. Daha önce, kendisini “Kemalist” olarak tanımlayan bir müzisyen ve yazar olarak mücadelesini aktarmıştım. Ayrıca Ocak sonunda bir söyleşi için İstanbul’a davet etmiştim. Dedola, 10 kişilik ekibi ile yeniden ülkemize geldi. Aralarında kendileri de müzisyen olan iki oğlu Adedola ve İskender, Adedola’nın eşi olan ve güzelliğiyle Kleopatra’nın nedimesi gibi duran zarif Firenze, Dedola’nın 6 yaşından bu yana en yakın arkadaşı olan, ona hiç ihanet etmemiş” Gerald “Gege” Covarel, lojistikten sorumlu Albert Ceretti, onun eşi, dansçılardan Helene de vardı. Loulou’ya beş çocuk veren değerli eşi, Fildişi Sahilleri’nden Marceline, yani Dedola ve RCP grubu Bodrum’un sanatsever Belediye Başkanı Ahmet Aras’ın davetlisiydiler. Antik Tiyatro’da, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde çarpıcı bir konser verdiler. Keşke Covid gölgesinde kalmadan, daha kalabalık ve mesafesiz olabilseydi. Dedola, hem Atatürk ve onun efsanevi sloganı “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” etrafında 3-4 parça bestelemiş, hem de kendi geliştirdiği müziğin çarpıcı örneklerini Bodrum için hazırlamış. Reggae-Rap-Fransız Rock-Etnik Afrika Müziği-Protest Rock arasında gidip gelen parçaları coşkulu ve sizi kendi etkisine alıyor! Sahne ve müzik keyfi açısından çok başarılı olan konser, mecburen kısa yorumlarla geçildi ve saat tam 23.00’de bitirildi. Kaymakamlık ancak bu kadarına müsaade etmişti.


Dünya Barış Günü, her şeyden çok daha önemli bir “gün”. Dünyada barıştan ve tüm insanların birbirine duyduğu sevgi ve saygı içinde yaşamasından daha üstün bir değer olabilir mi? Her insana, adaletin tam yaşanabildiği, her dünya vatandaşının kendini savunma hakkını özgürce kullanabildiği, kimsenin sesini duyurmak için “ölüm orucu”na gereksinim duymadığı bir dünya diliyorum!

AYAKTA KALAN TEK İDEOLOJİ

Dedola, özetle 20. yüzyıla damgasını vuran faşizm, sosyalizm-komünizm ve 21. yüzyılı etkisi altına almaya çalışan köktendincilik-liberal vahşi kapitalizm arasından hiçbirinin çağımızda geçerli çıkış olamadığını, aralarında yalnız Kemalizm’in ayakta kalmayı başarabileceğini savunuyor (Bu da yıllardır Kemalizm’i bir “izm” olarak kabul edememiş bazı “kompleksli solcu”larımıza ders olsun!) Kemalizm’i, batı ülkeleri ve Afrika dahil, bugünün sorunları açısından tek yol açıcı alternatif olarak görüyor. “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sloganı ise, onun her an gözlerini yaşartan evrensel bir duruşun adı. Hatta size şunu söyleyebilirim ki, belki bu cümlenin derin anlamını birçok Türk’ten daha iyi içselleştirdiği bir noktaya gelmiş…


Hani ülkemizde, yıllardır “siyasiler” ince veya abartılı bindirmelerle her sıkıştıklarında Atatürkümüz’e saldırıyorlar ya? Hani bazı sözde Diyanet Başkanları ve görevlileri, ama özde nankör, saygısız bazı insanlar, milleti birbirine düşürmek istercesine, provokasyon dozunu arttırarak güya Atatürkümüz’ü yok sayıyorlar veya hakarete yelteniyorlar ya? Hani bazı büyük zaferlerimizi halkın kutlayamaması için bin dereden su getiren sözde devlet görevlileri var ya? Mustafa Kemal’in izlerini nasıl sileceklerini bilemeyen, onca bahtsıza bakın “Kemal yaşıyor!” sloganıyla Antik Tiyatro’yu ayağa kaldıran Dedola ne yanıt veriyor:

Kemalizm’in temellerini anladıktan sonra bilinçli bir insanın bu ideolojiye saldırması, ona karşı tavır alması mümkün değil. Onun hakkında olsa olsa saçmalıklar söylenebilir, o da cehaletten! Kemalizm evrensel bir değerdir. Kemal, Jean Jaures gibi barışçı, Jean Moulin gibi direnişçi, Nelson Mandela gibi hümanistti. Tarihte onun bir dengi yok! Bütün bu saydıklarım, onu bir Tanrı ya da hepimizin üstünde bir varlık haline getirmiyor! Ama onun çizdiği yol gerçekten inanılmaz ve hepimize bir esin kaynağı oluşturmalı. Bana sorarsanız 21. yüzyıl sorunlarına yanıt Kemalizm’dedir.”


LE PERE TURC isimli, Loulou’nun kaleme almış olduğu, çok ilginç kurgusuyla genç bir Fransız’a Türkiye’nin geçmişini anlatan harika resimli romanı artık Türkçeleşti ve ülkemizde “TÜRK ATASI” olarak bu hafta benim önsözümle birlikte Prestij Yayıncılık’tan çıktı. Başarılı çizeri de Lelio Onaccorseo…


Ne mutlu bizlere ki, bir istisnai askeri deha olmasına karşın, yaşam felsefesini barış üstüne kurmuş büyük bir önderin, dikkatli bir sanatçı gibi tasarladığı ve bize hediye ettiği topraklarda yaşıyoruz! Bir lider düşünün ki, 1934 yılında, Çanakkale Savaşı’nın anma gününde Avustralyalı ve Yeni Zelandalı annelere o tarihi mektubu yazmıştır: “Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz, evlatlarınız bizim bağrımızdadır, huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.


Atatürk, Dedola’yı görebilse mutlu olurdu. Başardığı büyük devrimin, “Kemalist” duruşun, aradan bir asır geçtikten sonra nasıl genç ve yaratıcı bir batılı samimiyetle sahiplenildiğini görür, gözleri yaşarırdı.


Kemalizm karanlık değil IŞIK, savaş değil BARIŞTIR, cehalet değil BİLGİDİR, karamsarlık değil UMUTTUR, ağlamak değil GÜLMEK, kavga değil DOSTLUKTUR, renktir, sanattır, her şeyden önce ÖZGÜRLÜKTÜR, ZİNCİRLERİ KIRMAKTIR” diyen Dedola, sizce Türkiye’de siyasilerimize Cumhuriyet kazanımları dersi vermeli mi?


Barışın hiçbir zerresinde eksik olmadığı, sanatın her noktasından taştığı farklı bir Türkiye’de, bir dünyada buluşmak umuduyla!