28 Şubat 2020 Cuma

BİR KULÜBÜN RÖNTGENİ | Bedri Baykam | 27.02.2020


Fenerbahçeli olarak itiraf etmeliyim, o pankart kabul edilemez: “SENİ DE SENİ SEVENİ DE SEVMİYORUZ”. Gerçekle örtüşmesi imkansız! O staddakilerin aile mensuplarının, iş ortaklarının, arkadaşlarının önemli bir kısmı başka takımdan ve çoğu da Galatasaraylı. Spor, bir keyif. Spor, insanlar ve ülkeler arası dostluğu, diyaloğu, barışı, tevazu içinde kazanmayı, metanet içinde kaybetmeyi öğreten, yaşam üstünden felsefi bir duruşun vesilesi. Fenerbahçe tarihine yakışmayan bu cümleyi unutalım ve bu yakışıksız tavır bir daha görülmesin stadlarda.

ALİ KOÇ’A KİMLER NİÇİN SALDIRIYOR?
Koç’un tribünlerden nasıl aşağıya atladığı konuşuluyor: “Ne Ali Koç’a, ne de Fenerbahçe Başkanı’na yakıştı” diyorlar. Kesinlikle yaşanmamalıydı. Ama ben o anda Koç’a haksızca nasıl sataşıldığını kelimesi kelimesine tahmin edebiliyorum. Başkan Ali Koç, sevgili arkadaşım Ali, Fenerbahçe’ye maddi manevi varlığını, tüm zamanını verdiği için, kulübü sahiplenip aşırı sevdiği için bu spontan tepkiyi verdi. Keşke o patlama yaşanmasaydı, ama kendisini anlayabiliyorum. Bir gerçek var: Hatırlayalım ilk demeçleri ve kamuoyundaki imrenme havasını; Koç, Türk futboluna çağ atlatmak ve barış taşımak için başa geldi. Ama ne yazık ki, ağır rekabet, hakem kavgaları, 3 Temmuz pisliğinin artıklarının yarattığı gürültüler, Koç bu ortama barış getiremeden onu içine çekti, kendi kaosunun içinde onu eritti. Ben Koç’un kendini bulup, etrafındaki etkenlerden sıyrılıp o futbol devrimlerini yapacağı güne dönmesini bekliyorum. Şu gerçeği de unutmayalım: İktidar, Gezi olayları hakkında çarpık düşüncelerin ortalıkta uçuştuğu bir dönemde, Divan Oteli’nin nasıl bir revire dönüştüğünü, Gezicilere nasıl destek verdiğini unutmadı. Zaten “ağır Atatürkçülük suçlaması” (!) ile karşı karşıya olan Koç ailesi ve Ali Koç, yandaş basının ortak saldırı hedefi. Damat Bey’in de arka planda Trabzon için çalışmaya nasıl devam ettiğini gururla anlattığı video da ortalıkta dönmeye devam ediyor! Cumhurbaşkanlığı Danışmanları ise açık açık Koç’a ağır suçlamalar yöneltiyor!
Şu günlerde yalnız Trabzonlular veya Fetöcüler veya iktidar değil, her önüne gelen saldırıyor Ali Koç’a ve Fenerbahçe’ye… Ama maalesef yalnız onlar değil, Fenerbahçeliler de saldırıyor. Bu çok ucuz bir tavır. Daha 3-4 hafta önce, Koç ve Yanal isimlerini slogan ve şarkılarla elleri patlayıncaya kadar alkışlayanlar, işler kötü gidince, bu sefer hemen kan içici bir saldırganlığa geçiş yapabiliyor! Bu büyük bir hayal kırıklığı! Bu kadar ucuz mu aşk ve kin arasında gidip gelen duygularınız, bu kadar güvenilmez mi? Peki, Ekici’nin füze frikiği girse ne yapacaklardı? Ya da hakem “Fenerbahçe’ye kaybettirme” misyonu ile maça çıkmamış olsa, ilk yarıda üst üste 15 faul çalıp gol olana kadar topu Galatasaraylılara teslim etmese, Jailson’un topa müdahalesine akıl almaz şekilde penaltı çalmasa, ne yapacaklardı? Bu arada kimse yanlış anlamasın, bu maçı tabii ki Galatasaray kazanmayı hak etti. Çok daha iyi oynadı. Ama her takım “daha iyi” oynadığı bir maçı illa kazanmaz: Nasıl Fenerbahçe çok iyi oynadığı Kayseri ve Trabzon maçlarını kaybettiyse, Galatasaray da çok iyi oynadığı bu maçı kazanamayabilirdi; ama “hakem kararıyla” üç puanı aldılar. Hiçbir GSaraylı, düşen Muriqi, düşüren Marcao olsa, o pozisyona penaltı çalınmasını hazmedemezdi! Ama sonuçta belki de bu mağlubiyet Fenerbahçe için iyi oldu. Çünkü son yıllarda takım Saraçoğlu’nda ezeli rakibine karşı kazanmaya değil, rekor için sanki yenilmemeye oynuyordu!

FENERBAHÇE’NİN İNTİHARVARİ HAMLELERİ
Koç Başkanlığı döneminde yaşananları tek başına ele alamayız. 2006’da Denizli felaketiyle başlayan negatif süreç, Kadıköy’de Galatasaray’a karşı 21 yıl sonra alınan mağlubiyetle belki yeni bir viraj aldı. 3 Temmuz’un da bu 14 yılın ortasında yer aldığını unutmayalım. Üç kere son hafta kaybedilen şampiyonluklar (ikisi kendi sahasındaki maçlardan sonra), Avrupa Kupası’na yarı finalde veda etmek, Aziz Yıldırım’ın hapse girip çıkması, Alex’in kovulması, defalarca Türkiye Kupası’nın finalde kaybedilmesi, başkanlığın olaylı bir kongrede değişmesi, hep bu 14 yıla sığan dramatik anlardı.
Yıldırım dönemini tesisleşme başarıları dışında ilk aklıma gelen, FB’ye en büyük zararları veren o ünlü cümle: “Hiç kimse Fenerbahçe’den daha büyük değildir”. Bu cümle kullanılarak yalnız Alex değil, Van Hooijdonk, Gökhan Gönül, Caner Erkin, Mustafa Denizli, Zico, ilk döneminde Ersun Yanal kapı dışarı edildi. Terraneo’nun Emre, Egemen, Webo başta olmak üzere takımı boşaltması, Kocaman’ın Alex’ten sonra Stoch’u takımdan çıkarması, daha sonra da Koç döneminde Comolli’nin aynı şeyi yaparak önce takımın iskeleti üç Brezilyalıyı (Josef, Guiliano ve Fernandao), ertesi sene Valbuena’yı satması, bütün bu hamlelerin ortak noktası yıldızların harcanmasıydı: “Fenerbahçe’de hiçbir başarı cezasız kalmaz.” 15 yıldır harcanan isimlerin yerine alınanlar ise, bugün yüz milyonlarca euro ile biriken borcu oluşturdu.

SABIRSIZ HOCA DEĞİŞİMLERİ YIKIM GETİRİR
Fenerbahçe “Hemen şampiyon olmamız lazım” sabırsızlığından vazgeçmezse, daha 15 yıl şampiyon olamaz. Artık “Basarız 80 milyon Euro’yu, taş gibi takım yaparız” dönemi sona erdi. Zaten UEFA izin vermiyor. Yanal’ın takıntılarından kurtulması, çakma mevki oyuncuları arama sendromlarına son vermesi lazım. Yönetimin BENCE, Yanal’a sahip çıkarak beklenilenin tersine, uzun bir kontrat sunması lazım. Çünkü şu anda her yeni hoca, 10 kişinin gitmesi, 10 oyuncunun da transferi demektir. Bu da yine birbirini tanımayan bir takım ve bu yeni hocaya güvenmeyen taraftarlar demektir. Kulübün bunu kaldıracak hali yok. Fenerbahçe’nin her yıl skorlara göre hoca azleden bir takım olmaktan çıkması lazım. GSaray maçı öncesi, Yanal’a açık çek verilseydi, durum çok farklı olabilirdi. Terim maça ne kadar özgüvenle çıktıysa, Yanal da “kazanamazsa Ersun gider” baskısı altında kırılmış olarak çıktı. Aynı medya, baskıya Trabzon kupa yarı finali öncesi devam ediyor! Halbuki Yanal’a sahip çıkılsa, bu yıl Kupa ve süper Kupa kazanılabilir! Fenerbahçe’nin Mahfi Eğilmez’in açık mektubunda dediği gibi, gençleri takıma monte etmeye yönelmeli. Benim buna ekleyeceğim Alex, Deivid, Luciano gibi Brezilyalı eski yıldızlara sahip bir Fenerbahçe’ye acilen onların seçeceği geleceğin yıldızlarının monte edilmesi! Taraftara düşen ise, bu yıkıcı nihilist aceleci tavrı bırakıp gerçeklerle yüzleşmek. Bunu yapmazlarsa, Fenerbahçe’ye fayda yerine büyük zarar verecekler.

20 Şubat 2020 Perşembe

KAVALA KARARI VE YARGININ YOKOLUŞU | Bedri Baykam | 20.02.2020


AKP döneminde alınan yargı kararlarında her zaman koca bir “sürrealizm” algısının ortalığa fırlama şansı vardır. En olmayacak bakış açısı birden en beklenmedik an ve ortamda gündeme geliverir. Bu durumlarda mesela Danıştay cinayeti davası, Ergenekon’a bağlanabilir. Atatürkçüler birbirini vurmuş olabilir, Cumhuriyet gazetesini bombaladıkları iddiasıyla suçlanabilirler. Bank Asya’ya para yatıranlar veya çocuğunu Fethullah’ın bir okulunda okutanlar veya Abant’ın çaycıları bile Fetö’den tutuklanırken, her gün Fetö reklamı yapan siyasilerin ortada pür-i pak gezebilmelerine şaşırma hakkınız yoktur! Veya ömründe adını duymadıkları faşist çetecilerle bir münasip uyduruk teknolojik varsayımla ilişkilendirilen kişilerin, “Türkiye Cumhuriyeti’ni devirmek için beraber çete kurdukları” iddiasıyla haklarında fezleke hazırlanabilir. Emin Çölaşan gibi hayatını yobazlıkla mücadele ederek geçiren bir insan “FETÖCÜ” ilan edilebilir ya da Necati Doğru veya Sözcü Gazetesi’nin kendisi hakkında bu iddialar gündeme getirilebilir! Bu hayal gücünün sonu yoktur!
Mantık, kanıt, somut deliller, elle tutulur güvenilir şahitler, işin doğal akışında bırakılan izler, hiçbir şeye gereksinim yoktur. Yargının suçlama yetkisine sahip kesimlerinin birinde böyle bir dahiyane ampul yanması yeter de artar bile!
O kadar merak ediyorum ki, Osman Kavala hakkında Gezi ile ilgili suçlamalardan salıverilme kararı çıktıktan sonra geçen altı saatte neler yaşandı da yalnız bizlere değil, duyan tüm dünyaya hem “Pes artık!”, hem de “pesoğlupes!” dedirten o karar alınabildi! Aslında o kadar iyi tahmin edebiliyoruz ki hangi telefon konuşmalarının yapıldığını, kimin kimleri aradığını, o arananların panik içinde hangi istişarelere veya toplantılara girişip bu yeni hukuki iddiayı (!) ortalığa çekinmeden salacak yaratıcı seviyelere tırmanabildiğini, nasıl alelacele bu “kararın” onaylandığını... O kadar iyi biliyoruz ki… Eskiden Türkiye nispeten daha normalimsi bir yer iken, Cumhuriyet’teki köşemden hayali “dinleme bantları” yayınlardım! Laf aramızda inanılmaz keyifli olurdu! Şimdi mesela bu konuda bunu uygulasam beni ciddiye alıp hangi kurumlar anında devreye girerdi, tahmin edebilirsiniz! Bu nedenle ben de sizlerin hayal gücüne güvendiğim için o konuşma trafiğini benim adıma sizler kafanızda yazabilirsiniz!
İki yıldır soruyoruz bu sütunlardan “Osman Kavala’nın suçu ne? Kanıtlarınız ne? Bu mahkeme ne zaman başlayacak ve Kavala en azından hangi konularda kendisini savunacağını ne zaman öğrenebilecek?” İşte neredeyse iki yıldır yanıtsız kalan bu sorular yargının içinden gelen tokat gibi yanıtlar bulduğu gün, diğer “Zihni Sinir Procesi”nin fitili ateşlendi.
Bu yeni dahiyane hukuki buluş şu işe bakın ki, tam Gezi hakkında karar çıktığı günden altı saat sonra alınıyor! Hey sevgili Allahım, sen nelere kadirsin! Tesadüfün böylesi, Milli Piyango’da üst üste iki yılbaşında büyük ikramiyenin size isabet etmesinden daha az görülecek cinsten! Kavala şimdi kalkıp kaderine mi isyan etsin yoksa kahrolarak beyninde mantık-matematik-istatistik üçlüsünün içinden çıkabilmek için belleğinde yeni düşünce dehlizleri mi açmaya çalışsın?
Bu Zihni Sinir ulemaları, ne yazık ki derslerini yeterince çalışmamışlar. Minimum düzeyde “en yakın tarihimizi” bilselerdi, mesela en azından Gezi boyunca Fetöcülerin var güçleriyle “Gezici”lere karşı ellerinden gelen her gücü kullandıklarını hatırlayabilirlerdi! Mesela daha sonra Fetöcülükten tutuklanan onca polisin, emniyet müdürünün, valinin Gezicilere kan kusturmak için hangi hamleleri üst üste yaptıklarını gizli arşivlerden değil, günlük gazete manşetlerinden çıkarabilirlerdi! Başta Zaman Gazetesi olmak üzere, Fetöcü basının her manşetinde Gezicileri nasıl hedef aldığını “unutmak” bu kadar kolay olmamalıydı. Fetö’nün bir numaralı “imaj milletvekili” Hakan Şükür’ün Gezi esnasında Gezicilere nasıl lanet okuduğunu, “Küfre sığınıyorlar” ifadesini kullanabildiğini hatırlayıp “yok artık bu kadar senaryo yazmayalım” diyebilirlerdi. Kavala hakkında önce “Gezi elebaşı”, sonra oradan dikiş tutturamayınca “Fetöcü elebaşı” iddianamelerini bir biri peşi sıra açabilmekle mesela aynı hakemin önce bir maçta A takımı lehine şike yaptığını, sonra aradan 2 yıl geçtikten sonra “Meğer aynı gün, aynı maçta B takımı lehine de şike yapmış olduğunu” iddia etmek arasında bir fark yoktur. Ya da mesela 12 Eylül öncesinin Türkiyesi’nde önce bir yazarı “Komünist” propaganda yapmakla suçlamak, oradan sonuç alamayıp beraat gelince de bu sefer de “Faşist-yobaz” propaganda yapmakla suçlamakla eşdeğerdir! Yani A şıkkını iddia ettiyseniz, B şıkkını iddia edemezsiniz! Bunu normal çocuklar en geç 5. sınıfta görebilirler. Bizim yargıdaki savcıların bu iddiaları ard arda nasıl dizebildiklerini anlayabilmek için herhalde eriştikleri paralel evrenlerde yeni bildiğimiz uzam dışında hangi kanalları açıp bu yaratıcı vizyona eriştiklerini bize kendilerinin anlatması lazım! Şaka yapmıyorum! Başka bir C şıkkınız varsa lütfen bana bildirin, öğrenmiş olurum!
İktidar mensuplarının “Bugün böyle bir karar çıkarsa, biz halka bunu nasıl izah ederiz?” diye bir kaygıları yok! Mesela İstanbul Büyükşehir Belediye seçimlerinde her zarfa atılan oyu geçerli sayıp yalnız Ekrem İmamoğlu’na verilen oyları geçersiz sayarken, bu kararı nasıl halka dayatabildilerse, yine buna benzer bir mantıksızlıkla davranmak konusunda en ufak bir tereddütleri olmadıysa, şimdi de aynı kararlılıkla (!) hareket etmekte bir mahsur görmüyorlar! Emin olun, onları izlerken Salvador Dali de, sihirbaz David Copperfield de kıskançlıktan tırnaklarını yer, “Neden ben bu kadar yaratıcı olamıyorum” diye! Ama daha fenası, bu kararlar yurtdışında yabancı politikacı ve gazetecilerin önüne gittiğinde yaşanıyor! Onlar Burhan Kuzu değiller ki, kuzu kuzu her söylenileni hazmedip kararları alkışlamaya başlasınlar! Onlar Kuzu değil ki, Zindaşti konusunda yargıya müdahale skandalının hemen akabinde, utanma sıkılma olmadan, yargı kararlarına saygıdan dem vurarak Geziciler hakkındaki salıverilme kararlarının “vicdanları kanattığını” söyleyebilme konusunda uçsuz bucaksız bir serbest ruh ve beyin haline sahip olsunlar!
Kavala konusunda evvelsi gün verilen ve alelacele duyurulan karar, maalesef “Biz artık bağımsız bir yargıya sahip olmadığımızı dünyaya ilan etmek istiyoruz” mantığının tezahüründen başka bir şey değildir!


14 Şubat 2020 Cuma

FUTBOL VE SİYASET ÇIKMAZI | Bedri Baykam | 13.02.2020

Fenerbahçe ve hatta Sivasspor’un bu hafta başına gelenler ve başta “Damat” olmak üzere iktidar mensubu bazı bakanların Trabzonspor’un başarısı için açık demeçler vermeleri, Fenerbahçe’ye atılan gollerden sonra sevinç gösterileri içinde olmaları, sarı lacivertlilerin ötesinde sağ duyulu diğer takımların taraftarlarını bile çileden çıkardı. Aynı maçta aynı pozisyonda Fenerbahçe aleyhine penaltıyı veren hakem Ümit Öztürk, son dakikada Alanyaspor aleyhine beyaz noktayı işaret etmeye kıyamadı. Tabii kıyamadığı Alanyaspor muydu, yoksa Trabzonspor muydu, Galatasaray mıydı, orasını bilemiyoruz (Öztürk, Fatih Terim ile stad koridorlarında ailece fotoğraf çektirmek için sıraya girmiş bir sarı-kırmızılı taraftar). Rıdvan Dilmen gibi objektif bir yorumcu bile yaşananlara dayanamadı ve “Fenerbahçe’yi sistem dışına taşımaya çalışıyorlar” diye veryansın etti. Fenerbahçe’ye getirilen çifte standart bununla kalmadı: Koca sezonda kalecilerin kurtardığı penaltılardan yalnız Fenerbahçe kalecisi Altay’ın kurtardıkları tekrar edildi! Bu arada Fenerbahçeli Emre’nin penaltısını kurtaran Altay’dan çok daha fazla ileri çıkmış olması kimsenin derdi olmadı. Ben Fenerbahçe’nin teknik direktörü olsam, 2. penaltı atılırken kesinlikle Altay’dan kaleyi boşaltmasını isterdim.
Konu futbol ve hakem hataları ile sınırlı kalsa kimse olayı bu kadar büyütmezdi. Ama iş, kolektif çaba ile Trabzonspor’u öne çıkarma seanslarına benzemeye başladığı zaman herkes rahatsız oldu. Sivasspor 1-0 mağlupken Başakşehirli Clichy topu ceza sahasının içinde adeta koltuğunun arasına “karpuz gibi” alarak saha dışına taşıdı. Şu işe bakın ki, o penaltı da “görülemedi”. Aynı haftada ise, bir başka penaltı tartışması Gençlerbirliği-Trabzon maçında yaşandı. Maç 0-0’a kilitlenmişken, 76. dakikada Trabzonlu ve Gençlerbirliği’nden iki futbolcu, kendi aralarında tam ortalarında havalanan topa aynı anda müdahale etmeye çalıştılar ve ayakları tam eşit seviyede yerden kalktı (Ben seyrederken Trabzonlu futbolcunun yaptığına tehlikeli hareket” dedim). Ama birden VAR devreye girdi ve birkaç dakika sonra birden Trabzon lehine bir penaltı çalınıverdi. Ne diyeceğimi şaşırdım! O anda daha Fenerbahçe maçı başlamamıştı. Ama herkes o olaya bir mim koydu. Dolayısıyla Fenerbahçe maçından sonra bütün stadın “damat istifa” diye tempo tutmasını kimse yadırgamadı.
İşler artık öyle bir noktaya gitti ki, maalesef futbol veya hakem hatası değil yukardan bir üst gücün olaylara müdahalesi konuşuluyor-hissediliyor. Ömrüm boyunca futbol seyrettim 40 yıldır da yorumunu yapıyorum; hakem hatalarını konuşmadığımız hafta olmamıştır ama bu kadar tek yönlü ve farklı kanallardan ilerleyen bir gidişat, hatırlamıyorum! Burada konu, maalesef futbolun masumiyetinin kayboluşunun çok ötesinde, bir ülke çapında iktidarın sanki söz vermiş olduğu bir hedefe olayları yönlendirmesi gibi…
VAR olayından somut olarak ilk söz eden belki benim. 2000 yılında çıkan Kemik romanımda bu uygulama vardı. Fenerbahçe’nin kazandığı bir penaltı atışının gol olup olmadığı konusunda teknik direktör devreye girip Hakemi ekrana gönderiyordu… İşte işin püf noktası burada. VAR hakemi yine olsun. Ama her iki hocanın her iki devrede mesela ikişer kere orta hakemi ekrana “yollama” hakkı olsun! Ekrana gidip gitmemek hakemlerin keyfiyetine bırakılırsa bu işler daha çok koyu gri dumanlar tüttürür! FİFA, bu hakkı teknik direktörlere de vermeye mecburdur. İşin mantığı bunu gerektiriyor. Çünkü şu andaki uygulamalarda, hangi minik haberci kuşların, “messenger”lerin VAR odasına girip çıktığını kimse bilemiyor…
Son günlerde kulüp başkanlarının ise yangına körükle giden demeçleri, ortamı giderek daha da geriyor. Trabzon başkanının, “Fenerbahçe’ye ders verdik”, Galatasaray başkanının “Fenerbahçe başkanı ikide bir televizyonlara çıkıp ağlıyor” demeçleri, oturdukları koltuğa yakışmayan provokatif sözlerdi. Türk spor ortamı, buna benzer demeçlerle gelişmeyecek. Bu ikaz FBahçe dahil, her kulüp için geçerli.

RUSYA İLE SAVAŞ MERAKLILARI
Türkiye’nin Rusya ile ilişkisi, Erdoğan-Putin ilişkisinden daha titrek bir profilde seyrediyor. Cumhuriyetin ilk günlerinden itibaren hem iş birliği hem doğal “kol mesafesinde tutma” seyrini müteakiben, bu ikili ilişkiler özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çok şey görüp geçirdi. Soğuk Savaş döneminde iki kutuplu dünyada casusların cirit attığı Ankara sokaklarında, Nato üyesi Türkiye tarafını belirlemişken, iki ülke yine de her şeye rağmen o ağır nükleer savaş tehditli günlerden ilişkilerini canlı tutmayı başararak çıktılar. Tarihsel perspektifleri bir kenara bırakarak son yıllara dönersek, Rusya ilişkilerimiz inişli-çıkışlı! Düşürülen Rus uçağı krizini aşmamız oldukça zor olmuşken, bunu izleyen süreçin inşası, daha çok Erdoğan ve Putin’in kişisel yakınlaşmaları yani “beşeri ilişkiler”le başarıldı. Ekonomi ve ticaret alanında başta doğal gaz olmak üzere, birçok alanda ortak büyük maddi çıkar ilişkilerinin ortasında olan Türkiye ve Rusya, sınır ötemizdeki büyük sorunlarda giderek farklı kamplarda yer aldılar. Özellikle Türkiye’nin Suriye’de “Esed”e karşı inatçı ve komşu ülke liderini sürekli “iktidardan düşürülmesi gereken hasım” olarak tarif eden angajmanına karşı, Rusya tersine Şam merkezli ve Suriye’de Esad’ın resmi ordusunu besleyen ve her türlü lojistik katkı sağlayan açık bir politika izledi. Aynı şekilde Libya’da da Türkiye ve Rusya, bildiğiniz gibi farklı kamplaşmaların parçası oldular. Ruslar, ABD, Fransa, Mısır, Suudi Arabistan Hafter güçlerini desteklerken, Türkiye AB’nin de resmi görüşü doğrultusunda “Legal İktidar” olarak gördüğü Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin arkasında oldu. Dolayısıyla orada da yollarımız kesişmiyor! Şimdi her ne kadar her Erdoğan-Putin görüşmesinden sonra, ortalık güllük gülistanlık görünüyorsa da, artık işin tadı kaçıyor. Rusya ile süregelen ters düşmelerin sonu hayırlı değil. Dolayısıyla kelimelerin şehvetine kapılarak “Yansın Suriye, kahrolsun Esad, Şam’a girme planlanmalı, zalimler yerle yeksan edilmelidir” diye akıl almaz savaş çığırtkanlıkları yapan Devlet Bahçeli gibi siyasilere, Rusya ve Türkiye’yi doğrudan veya dolaylı bir savaşa iteklemenin bir felaket doğuracağı derhal birilerinin anlatmalazım! Yine İdlib’te vermiş olduğumuz şehitler kalbimizde yaradır ve iktidarın artık “Soçi Mutabakatı’na uyulmadı” gibisinden diplomatik yakınmaları artık maalesef kadük kalmıştır. Dış politikamız bu sıcak krizler ve hareketlenmeler yaşanırken ne yazık ki kendi kendini köşeye sıkıştıran bir hava yansıtmaktadır!

7 Şubat 2020 Cuma

DEDOLA: BİR FRANSIZIN ATATÜRK’Ü YENİDEN TARİFİ | Bedri Baykam | 06.02.2020


Türkiye’ye davet ettiğim Fransız Kemalist yazar ve müzisyen Loulou Dedola, güzel izler bırakarak ülkesine geri döndü. “Türk Baba” kitabının yazarı, ilginç vurguları ve Atatürk hakkındaki şaşırtıcı donanımıyla söyleşiyi izleyen meraklı kalabalığı kendisine hayran bıraktı. Piramid Sanat’ta halkla buluşan Dedola, birçok röportaj da verdi. Yarattığı etki dalgalarını izlerken, “Ferruh Tanay iyi ki kitabını bana hediye etmiş, iyi ki sosyal medyadan izini sürüp bulmuşum” diye düşündüm.
Dedola, Kemalist düşünceyi nasıl keşfettiğini, benimseme nedenleriyle beraber anlattı. Türkiye’de kitlelerin “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganı atmalarının kendisini nasıl duygulandırıp etkilediğini de ekleyerek...
Beni en mutlu eden konu, yıllardır Atatürk’ü savunurken aktardığım düşüncelerimin değer verdiğim benzer sözlerle bir Fransız tarafından ısrarla anlatılmasıydı…
GEÇEN YÜZYILIN ÇÖKMEYEN TEK İDEOLOJİSİ
20. yüzyılın içinden geçerken en önemli aydınların faşizm veya Bolşevizm’e yöneldiklerini hatırlatan Dedola, bu iki ideolojinin dünyayı kana buladığını ve insanları mutsuz ettiğini, her iki ideolojinin kontrol altında tuttuğu ülkelerden herkesin kaçmaya çalıştığını hatırlattı. Köktendincilik ve kapitalizmin bir çıkış yolu olmadığının tartışılacak bir yönü olmadığını savunan Dedola, 21. yüzyılda dünyayı taşıyabilecek tek ideolojinin Kemalizm olduğuna inandığını ekledi. Onun bu sözlerini dinlerken, aklıma kırk yıldır bu ülkede “Kemalizm bir -izm değildir” diye onu küçümseyerek, kendilerini Marksizm-Leninizm veya vahşi liberalizme teslim eden aydınlarımız geldi. Lenin’in özgürlüğü küçümseyerek onu “burjua bir değer” olarak tanımlamasına, Atatürk’ün tam tersine “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” şiarı ile özgürlüğün temelini kutsaması ve her türlü diktadan uzak durmuş olmasının inanılmaz öngörüsünü tekrar alkışladım. Yıllardır aydınlarımızı faşizmden dinciliğe, kapitalizmden komünizme her türlü diktadan uzak tutmayı başaran ideolojisiyle büyük önderin bu vasfının, bir başka dünya insanı tarafından bu kararlılıkla savunuluyor olmasından sonsuz mutluluk duydum.
Kemalizm’in her şeyden önce toplumu ve insanı mutlu etmek üzere yola çıktığını söyleyen Dedola “Kemalizm karanlık değil ışık, savaş değil barıştır, cehalet değil bilgidir, karamsarlık değil umuttur, ağlamak değil gülmek, kavga değil dostluktur, renktir, sanattır, her şeyden önce özgürlüktür, zincirleri kırmaktır” sözleriyle de büyük takdir topladı. “Atatürk ve arkadaşları, dünyanın 100 yıl ilerisindeydiler” diyerek, Kemalist felsefenin 21. yüzyıl sorunlarına toplu bir çözüm getirdiğine olan inancını anlattı. O noktada da nasıl yıllardır özellikle Batı ve Avrupa için Kemalist ideolojinin tek çıkış yolu olarak görülmesi gerektiğini anlattığım sözlerimi hatırladım. Özellikle laiklik olmadan, Avrupa’nın artan Müslüman topluluklarının tehlikeli oluşumlara yönelmemesinin tek garantörünün bu olduğunu görüyor olmam bu düşüncemde etkiliydi. Ayrıca savaşlardan uzak kalmanın “Yurtta sulh, cihanda sulh” felsefesiyle ne kadar bağlantılı, anlatmaya gerek yok! Zaten Amerika, İngiltere veya Rusya’nın hangi aceleci iştahlarla bu savaş belasına balıklama atladıklarına baktığınızda yanıt kendiliğinden geliyor. Dedola’ya gelen sorulardan biri “II. Dünya savaşı esnasında Atatürk yaşasaydı, sizce savaşa etkisi ne olurdu?” olunca, Dedola yazdığı resimli romanın sonunda da yer alan Winston Churchill'e ait cümleyi okudu: "Atatürk yaşasaydı 2. Dünya Savaşı çıkmazdı."
Atatürk’ün evrensel değerlerinin her geçen gün daha da çok anlaşıldığını ifade eden Dedola, bunun ardından artık Kemalist Enternasyonali kurma vaktinin geldiğinin üstüne basarak büyük alkış aldı. Tabii bunun gerçekleşebilmesi için, önce bir kısım Türk aydınlarının artık “Lenin kadar ileri gitmeye cesareti olmasa da Mustafa Kemal de önemli bir devrimciydi” gibi kadük kalmış ve münasebetsiz şekilde büyük önderin dehasını tersten gölgelemeye çalışan yorumlarından kurtulmaları, batıda Marx, doğu blokunda Lenin-Stalin’e karşı duydukları ağır bağımlılık duygularını gözden geçirmeleri gerekecek! Sosyalizmin temel hedeflerine duyulan saygı, Kemalizmi anlamamaya varmamalı…
DİKTATÖRLÜK KRİTERLERİ HANGİLERİDİR
Atatürk’e diktatör diyen iç ve dış mihraklara karşı Dedola, diktatörlüğün üç kriterini hatırlattı:
Diktatörlük nepotizm içindedir. Rejimi bir hanedanlığa çevirirler ve ülkenin tüm çıkarlarını eşe dosta peşkeş çekerler. Atatürk bunu yapmadığı gibi kız kardeşine de ‘Atatürk’ soyadını taşımasını yasaklamıştır. İkincisi, kendilerine sürekli olarak bir düşman yaratırlar. Atatürk bunu yapmış mıdır? Kesinlikle hayır. Üçüncü kriter, diktatör, komşularının toprağına göz koyar, hükümranlık alanını büyütmek ister, savaşa girer. Atatürk’ün ise hepimize ezberlettiği barış sloganını demin zaten hatırlattık.” Dedola’nın bu kriterlerine ek olarak Mustafa Kemal’in nasıl Cumhuriyet’in en başından itibaren çok partili bir rejime geçmeye çalıştığını, kadınlara seçme ve seçilme hakkını nasıl sayısız Avrupa ülkesinden daha önce verdiği, nasıl din-dil-ırk ayrımı olmayan, eşitlikçi ve özgürlüğü kutsayan rejim anlayışı oturtmaya çalıştığını tekrar hatırladım ve içimi Kemalizm’e duyduğum hayranlığın sıcaklığı kapladı…

KEMALİZMİ DÜNYA GENÇLERİNE ANLATMAK
Fransa’da ve dünyanın değişik yerlerinde Mustafa Kemal’i nasıl tanıttığını anlatan Dedola, Fransa’daki genç nüfusun Atatürk hakkında giderek daha çok bilgi sahibi olduğunu anlattı. Gençlere Kemalizm’in özgürlüğünü anlatmanın, yanlış bilen insanlara anlatmaktan daha kolay olduğunu aktardı.
10 Kasım’da Afrikalılara saygı duruşunda bulunduran Dedola, Piramid Sanat’ta da Ermeni olaylarında iki taraftan da kaybedilen canlar anısına katılımcıları 1 dakikalık saygı duruşuna davet etti. “Bunu Fransa’da Cezayirliler için hiçbir Fransız’a teklif edemezdiniz ve dünyada hiçbir ülke bu olgun ve hümanist duruşu göstermez” cümlelerini ekleyerek herkesin birbirini ve bu tavrı alkışlamasını sağladı.
Dedola, “Türk halkı ile nihayet buluştuğum için çok mutluyum. Birbirimize geç kavuştuk ama artık ayrılmayacağız” sözleriyle Türkiye’ye gelmekten ne kadar mutluluk duyduğunu anlattı.

İyi ki sosyal medya sayesinde tanışmışız sevgili Loulou!

31 Ocak 2020 Cuma

BİR DEPREM ÜZERİNDEN SUÇ ARAYIŞLARI! | Bedri Baykam | 30 Ocak 2020


Elazığ ve Malatya Bölgesi’ndeki depremin acıları sürerken, enkaz altındakiler için mücadele verilirken, bu dram bin bir işbirliği, kriz masası ve lojistik düzen gerektirirken, siyaset ve bürokrasinin sabahtan akşama nefes almadan çalışması gerekirken, hükümet kalkıp “deprem fotoğraflarını sosyal medyada paylaşıp panik havası oluşturanlar hakkında tahkikat başlatacağız” diyebiliyor. Merak ediyorum, 2011’de Japonya’da yaşanan ve 18.000 kişinin öldüğü tsunami sırasındaki kurtarma çabaları son hız devam ederken, Japon hükümeti felaketin fotoğraflarını paylaşanların veya yorum yapanların peşine düştü mü? Burada tabii ki kasıtlı olarak dezenformasyonla panik yaratmaya çalışanlardan bahsetmiyorum. Ama bazı “tahkikat” vakalarına baktığımda, sosyal medyada bu konuda teftişçiliğe soyunup cadı avına çıkanların, ülkenin siyasal şizofreninin ötesinde uluslararası ortamda “raydan çıkmış” olarak algılanmasına neden olabilecek haberleriyle karşılaştım. Bunların bazılarının gerçek olduğuna inanamıyorum ve hala mercilerin yalanlamasını bekliyorum: Oyuncu Şevket Çoruh depremden sonra “geçmiş olsun #Elazığ” yazmış ve hakkında tahkikat başlatılmış! Mesela bu haber yalanlandı mı? Ne yazması lazımdı? Herhalde “sizin oralarda havalar nasıl Elazığ?” diyecek hali yoktu! Ya ben Türkçeyi unutmuşum ya da “geçmiş olsun” lafına başka anlamlar yüklenmiş! Meslektaşı Berna Laçin ise, deprem sonrası vergilerini sorguladığı ironik tweet’i nedeniyle soruşturmaya maruz kalmış! CHP ve HDP'nin, deprem konusunda araştırma komisyonu kurulmasına ilişkin grup önerileri AKP ve MHP tarafından reddedildi. Bunun mantığı nedir? Deprem vergilerinin ne kadar biriktiği ve nereye harcandığını soruşturan CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen, henüz sorusuna resmi bir yanıt bulamamış, ancak bakanların dahi bu sorunun yanıtını bilmediğini ortaya çıkarmış! “Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak’a yorumsuz olarak sormuştuk ‘1999’dan 2018 yılına kadar toplanan paranın ne kadarı depremlerin vereceği zararları önlemek için, kimler tarafından, ne şekillerde harcanmıştır?’ Onlar da ‘Biz bilmiyoruz İçişleri Bakanlığı bilir’ dediler… Biz daha sonra hem soru önergesi, hem de CİMER aracılığı ile İçişleri Bakanlığı’na sorduk. Aylardır cevap veren yok. Deprem için toplanan katrilyonlar nasıl, nereye harcan, şu anda bilen yok”.
Yani Türkiye’de dokunulmazlığınız yoksa, ağzını açtığınız zaman iyi niyetle de olsa dudaklarınızdan dökülen her kelime istisnasız aleyhinize delil olarak kullanılabiliyor. Dünyanın başka hangi ülkesinde burada bahsettiğim konular bir soruşturma konusu olabilir, lütfen söyleyin? Durum böyleyse bu da yasalara şöyle bağlansın “Hükümete eleştirel bir doz içerdiği şüphesi taşıyan soru sormak yasaktır”. TBMM, adı üstünde milletin meclisidir. Orada çalışan ve maaş alanlar bunu millet adına yaparlar ve milletin yetkilendirdiği isimlerdir. Asli görevleri millete hizmet etmek ve ülkeyi daha güzel günlere taşımaktır. Böyle bir ortamda kendisi için hizmet etme adına seçilmiş ve maaş alan insanların yetkilerini nasıl kullandıklarını öğrenmek isteyen ülkemizin fertleri, oy veren vatandaşları, nasıl olur da ağızlarını her açtıklarında “Halk arasında endişe korku ve panik oluşturmak ve Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, TBMM’yi, hükümetin ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” gibi suçlamalarla karşı karşıya kalabilirler? Gerçekten hükümet sosyal medyaya karşı bir savaş mı açtı, yoksa bazı işgüzarlar kraldan fazla kralcılık yapıp olayı bu noktalara mı taşıyorlar? Unutmayın ki, dünya basınına yansıyan bu olur olmaz baskılar ve hukuki tehditler, Türkiye’nin imajını ve demokratik kredibilitesini dünya kamuoyu önünde zor duruma düşürmekten başka bir işe yaramıyor!
Şimdi bize bu alanlarda patinaj yaptırıp zaman kaybettiren bu konuların ardından, deprem konusunun bizde uyandırdığı gerçek tehlike çanlarını dönelim.
Mesela İstanbul’da hangi ilçelerde hangi yapıların yıkılma riskini doğrudan taşıyıp taşımadığıyla ilgili bir rapor, neden Valilikte veya AFAD’da bulunamıyor?
Bu raporlar somut olarak hazırlanmadığından, binalara gereken güçlendirme çalışmaları ve büyük çaplı gerçek kentsel dönüşümlerin aksadığı ortada değil mi?
Herkesin açık olarak deklare ettiği şekilde, rant arayışlarına kurban edilen “deprem sonrası toplanma alanları” faturasının kime çıkarılması lazım?
Bunlar ilk kertede akla gelen en basit SORULAR; bunun gibi onlarcasını jeoloji eksperleri her gün önümüze koyuyor. Ne zaman cadı avını bırakıp konsantrasyon, zaman ve paramızı, Kanal İstanbul gibi bu coğrafyayı daha da büyük tehlikelere taşıyan hayali ve ayakları yere basmayan projeler yerine bu hayati öncelikleri gündeme alacağız?

KRAL FEDERER YİNE İMKANSIZI BAŞARDI
Avustralya Açık turnuvası son hızıyla devam ediyor. Bu sene sanki geçen senelere oranla daha da fazla büyük çarpışmalarla 5 set ve 4-5 saat süren inanılmaz maçlar yaşanıyor. Şu anda 38 buçuk yaşında olan İsviçreli efsanevi şampiyon Roger Federer, iki kere yok olmanın eşiğinden döndü. İlkinde 3. turda Avustralyalı tenisçi Millman’a karşı 5. ve son setin 10 puanlık tie-break’inde 8-4 gerideyken inanılmaz bir geri dönüşle rakibini kendi seyircisinin büyük desteğine rağmen yenmeyi başardı! İkincisinde ise, Amerikalı tenisçi Tennys Sandgren’e karşı, rakibi setlerde 2-1 ilerdeyken 4. sette önce 5-4’de 3 maç topunu çelik sinirleriyle kurtarmayı bildi. Ardından o set tie-break’e uzayınca 6-3 geri düştü ve rakibi bu sefer üst üste üç maç topu kazandı. O anda herhalde o tribünlerde eşi ve antrenöründen başka kimse Kral’ın bu kazılmış mezardan sağ çıkabileceğine ihtimal vermiyordu. Ama kral “her ne pahasına olursa olsun gösteri devam edecek” dedi ve inanılmazı başardı, her birini kurtarıp, 5. sette maçı cebine koydu!

LOULOU DEDOLA BUGÜN PİRAMİD SANAT’TA
Bu sütunlarda 14 Kasım 2019’da uzun uzun söz ettiğim Fransız Kemalist yazar ve rock müzisyen Loulou Dedola, bugün 18.30-21.00 arasında Taksim’de Piramid Sanat’ta benimle bir söyleşi yapacak. İstanbul’da iseniz kaçırmamanızı öneririm. Bizim vazgeçilmez önderimizin bir Fransız’ın gözünde hangi gerekçelerle 21. yüzyılın evrensel, tartışılmaz, ideolojik önderi haline dönüştüğünü lütfen gelin ve bizzat izleyin. Özellikle “Kemalizm diye bir ‘izm’ yoktur” diye tutturan mürekkep yalamış görünen kesimin uğrayıp bilgilenmesi iyi olur!

24 Ocak 2020 Cuma

“TOPRAK DEDE”, BİZE NELER ÖĞRETTİ? | Bedri Baykam | 23.01.2020


Her ölüm ağırdır, arkada kalanlar için zordur.
Ölüm, aynı zamanda aramızdan ayrılanın bu dünyadaki yolculuğuna sığdırdıklarının sonudur. Bazı insanlar, arkalarında hem isimlerini hem çabalarını hem hedeflerini simge haline getirerek yüzlerce yıl hatırlanacak izler bırakırlar. Nev’i şahsına münhasır değerli büyüğümüz Hayrettin Karaca’da bu tanımlamaya uyan isimlerden biriydi ve aramızdan ayrıldı. Amerika’dan henüz dönmediğim için cenazesini kaçırıyor olmam beni gerçekten çok üzdü. Anısı önünde saygı ile eğiliyorum.
Hayrettin Karaca’nın adı, “Toprak Dede” lakabı ile adeta birleşmişti. Tema Vakfı’nın kurucusu, ömrünün yarısı geçtikten sonra neredeyse tüm enerjisini erozyona karşı toprağa korumaya, ona sahip çıkmaya verdi. 1992 yılında Nihat Gökyiğit ile beraber kurduğu TEMA Vakfı, Türkiye’de inanılmaz projelere imza attı ve yalnız ulusal değil, birçok uluslararası ödülünde vakfa ve onun sönmez meşalesi Hayrettin Karaca’ya yönelmesini sağladı. Karaca, böylece gençlik ideallerine dönebilme şansı yakaladı. Babasının istekleriyle aile şirketini geliştirmeye ve en başarılı kurumlardan biri haline getirmeye girişmişti ve gençliğinin rüyası olan edebiyat ve doğa ile uğraşmayı bir kenara bırakmıştı. Şimdi ise doğayı savunmak için yazdığı kitaplardan yola çıkarak, hem edebiyat hem doğayı harmanlayıp kendi hayatına tekrar katmış oluyordu! Ömrünün son yıllarında kitap imza gününde tanıştığı Muazzez İlmiye Çığ ile olan büyük aşkı da bu ortamın kıvılcımından başlıyor! Hatta artık Hayrettin Bey deyince, belki günümüz gençlerinin aklına, önce bu unutulmaz “zamanlar üstü” ikilinin ilişkisi geliyor da olabilir!
Beraber görüntü vermekten büyük keyif alan “ruhen genç sevgililer”, ayrıca “Giderayak” adını verdikleri Tv programlarından yola çıkarak, Türkiye’nin tüm sorunlarına çare üretmeye kalkışıyorlar! Lütfen görmediyseniz YouTube’a girin: Muazzez Hanım ve Hayrettin Bey, çılgın ihtiyarlar pankartı ile parlamentonun önünde, uğruna şehit düşen gençlerimizi hatırlatarak vatan toprağına sahip çıkıyorlar! Bundan daha tatlı, daha heyecanlı ya da daha saygı uyandıran bir görüntü olabilir mi?
Aşklarının magazinsel yanları da yok değildi! Muazzez Hanım’ın kocaman taşlı bir nişan veya “söz” yüzüğü istemesi, Hayrettin Bey’in bunu, ancak 2040 yılında emekli maaşı ile ödeyebileceğini hesaplaması, Muazzez Hanım’ı, kendisini Belçika’dan her gün arayan sevgilisinden kıskanması ve aralarında bitmek bilmeyen el ele tutuşmalar ve en tatlı kikirdemeler de hep konu edildi. Hayrettin Bey Sümerler’i daha derinden keşfederken, Muazzez Hanım da ağzından toprağı düşürmez oldu!
Hayrettin Bey yalnız Muazzez Hanım’a değil, ülkesine, Atatürk’e, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olma duygusuna da aşıktı. Bu ülkeye çok şey borçlu olduğunu hissedip bunu geri ödemek için çeşitli projelerin içine girmişti. Roma İmparatorluğu’nun bile gücünü kaybetmesinin arkasında, toprak verimsizliğini engelleyemediği gerçeğinin olduğunu, koca ordunun bu yüzden ikmal göremediğini, beslenemediğini ısrarla anlatmıştı. Toprağın verimliliğini kaybetmesinin, ülkenin yaşıyor sanılırken ölmüş olması gibi olduğuna inanan Hayrettin Bey, kitleleri ayağa kaldırmak ve sorumluluklarını paylaşmak için zamana sığabilecek her şeyi yaptı.
Hepsinden önemlisi bütün bu uçuşan düşünceleri, Tema Vakfı ile en çağdaş ve paylaşımcı yöntemlerle yaşama geçirdi.
1 Milyon Fidan-Hatıra Ormanı Projesi-Tem Otoyolu Bitkilendirme Projesi gibi dev çabalara girilmesini sağladı!
En zengin, en çeşitli bitki türleriyle donatılmış bir “Arboretum” ile 14.000 türü bir araya getirdi. Toplumu toprak kaymasına ve çölleşmeye karşı uyarmakla kalmadı, hayatının her zerresinde bunu anlatmayı önceliği haline getirerek yaşadı. Hepsinden önemlisi, çocukları ciddiye aldı. Onların gözünün içine bakarak konuştu, onları heyecanlandırdı, onları sahiplendi. Çünkü bu ülkenin bir geleceği olacak ise, bunu ancak onların başarabileceğini anlamıştı. Kimse kızmasın da herhalde çocuklarla olan diyaloğunu, ülkenin tüm politikacıları ile olan tartışmalarının önüne koyardı. Topluma ağaç, doğa, evren sevgisi aşılamak, orman ve suyu korumak ya da herkesin diline pelesenk olmuş iklim değişikliği tehlikesini durdurmak onun yaşamının vazgeçilmez hedefleriydi. Birleşmiş Milletler’den aldığı “Orman Kahramanı” ödülü ve ülke içinden ve dışından aldığı sayısız diğer ödülün yanı sıra, kendisine göre en büyük ödülü Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktı. Bunu daha fazla açmak veya anlatmak istemiyorum. İnsanlar bunu ya hisseder ya hissetmez. Bu Los Angeles seyahatimde yaptığım konuşmalardan birinde buna benzer bir şey söylediğimi hatırladım: “Evet en önemli müzelere, sergilere, buluşmalara katılmak için, onların mantığına göre yanlış pasaporta sahibiz. Ama benim açımdan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin pasaportuna sahip olmak, paha biçilmez ve vazgeçilmez bir gururdur”.
Toprak Dede’yi, bu ülkenin güzel insanları unutmayacağı gibi, eminim onun adını önümüzdeki yüz yıllara da taşıyacaklar.

IMPEACHMENT” TARTIŞMALARI VE BİZ
Size kesinlikle Trump ve Ukraynalı siyasetçiler arasında kimin haklı veya haksız olduğunu, demokratlar ile cumhuriyetçilerin nasıl ayrıldığını anlatmak istemiyorum. Beni ilgilendiren ana konu, bu tartışmaların Amerikan Senatosu’nda hangi sükunette yapılabildiği, Başkan Trump’ın lehinde ve aleyhinde konuşan insanların birbirini nasıl uygarca dinlediği, herkesin nasıl not aldığı ve salondaki sessizliği nasıl koruduğu… Olaya tamamen farklı açılardan bakan insanlar sırayla ve sakin bir ses tonuyla Trump’ı suçluyor veya aklıyor. Ama kimse kimseye sataşmıyor, bağırmıyor, ayağa kalkıp kürsüye yürümüyor.
Tabi bunun daha öncesi de var. Başkan’ın aleyhinde konuşan veya yazan hiç kimseye çeşitli bürokratik veya siyasi baskılar yapılmıyor, Trump aleyhine olan insanlar coplanmıyor, dayak yemiyor, gazlanmıyor! Tarafların avukatlarına baskı yapılmıyor. Müvekkilini savunmaya giden avukat, kendisini hapishanede bulmuyor. Her iddia ortaya atılabiliyor, herkes özgürce konuşuyor.
İşte beni en çok ilgilendiren konu bu! Bilmem anlatabildim mi? Nasıl kıskanıyorum biliyor musunuz?

17 Ocak 2020 Cuma

ASRİKA İHANETİNE GÖZ YUMABİLİR MİSİNİZ? | Bedri Baykam | 16.01.2020


Sözcü davasının gerekçeli kararı, kamuoyunun tüylerini diken diken eden şaşırtıcı bir içerikle öne sürüldü. Artık mantık, delil, şahit aranmıyor. Yalnız “Ben bu manşeti böyle okudum, böyle anladım” şeklinde bir yorum, yıllardır Atatürkçülük, laiklik ve demokrasinin kalesi olarak bilinen bir gazeteyi “FETÖCÜ” ilan etmek için yetebiliyor. Bizler de gücümüzün yettiği oranda, bu “deli saçması” olarak dayatılan hukuksuzluklara karşı bir savaş veriyoruz. Bugün size yine bu kabul edilemez iddialardan, geçmişe yönelik yapılan akıldışı yorumlardan bahsetmeyeceğim. Bu sefer geleceğimizi hedef alan, altımızı oyarak hazırlanan bir tuzağa dikkatinizi çekmek istiyorum.
Cumhuriyetimizin varlığına yönelen bu iğrenç saldırının adı ASRİKA, İslam Devletler Birliği. Bu, açık suç unsurlarıyla dolup taşan yüz kızartıcı girişim, Riyad veya Tahran’da fanatik bir mollanın hezeyanıyla toplansa, güler geçersiniz. “Anca gidersiniz” diyerek o sayfayı kapatırsınız. Ama ne yazık ki bunu yapamayacaksınız. Projenin mimarı, daha düne kadar Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın “Güvenlik Başdanışmanı”, “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurul Üyesi” bir zat. Birkaç hafta önce İstanbul’da toplanan “ASSAM” kongresinde (Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi Derneği), laik-demokratik bir hukuk devleti olan (olmasını istediğimiz) Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve şeri yasalara bağlı, Asya’dan Afrika’ya uzanan bir İslam Devletleri Birliği’nin bir parçası yapmak isteyen bir girişimin sahipleri, bütün cerahatlerini ortalığa kustular. Bu densizler, başkentimizi İstanbul’a alırken, dilimizi de “Arapça” olarak değiştirerek, her zerresi ve kazanımıyla Atatürk ve silah arkadaşlarının kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma planı için düğmeye basıyorlar! Umarım tuzağın boyutlarını anlatabildim.
Öncelikle birkaç soru sormak istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanı, Adnan Tanrıverdi gibi birini, yanı başınızda bu büyük göreve getirirken dayanağınız neydi? Hadi güvenlik soruşturması demeyelim de, hiç mi istihbaratın tornasından geçirmediniz? Ağzına din-İslam-Allah adını alan her şebeke, sizi bu şekilde kandırabiliyor mu? Yok ben abartıyorsam, Tanrıverdi’nin işlediği bir suç yoksa, o zaman her önüne gelen sizin Başkanı olduğunuz Cumhuriyet yapısını dağıtmak, yok etmek için en büyük kentimizde açık toplantı yapabilir mi? Mesela yarın Kürtler “İstanbul’da Kürdi Devletler Birliği kuruyoruz, başkenti İstanbul, dili Kürtçe, bayrağı şu şekilde, sınırları da şuradan şuraya uzanıyor” diye bangır bangır bir açık toplantı yapabilirler mi? Bunu da görmezden mi gelirsiniz? Yoksa o toplantı derhal basılır, katılanlar gözaltına alınır ve peş peşe davalar mı açılır? Evet, aynen öyle olur Sayın Cumhurbaşkanı. Peki bir etnik temele dayalı başkaldırı, meydan okuma ve küstahlığa bu tepkiyi vereceğinizi biliyoruz da, “ASRİKA” rezaleti hakkında neden hala sesinizi ve hükümetinizin, içişleri bakanınızın tepkilerini duyamadık? Konu din olunca, akan suların durması ve gözlerin görmemeye başlamasının bedelini bu ülke, en ağır şekilde daha yeni ödedi. Çok daha beter bir felaket bizi 15 Temmuz’da ele geçirmiş olabilirdi. Peki 3,5 yıl önce yaşanan o kaostan siz ve ekibiniz hiç mi ders çıkarmadınız? Öyle sinsi ve terör örgütü gibi planlar hazırlamış bir insan türünü nasıl yapınızın kalbine yerleştirdiniz ve bu durumu nasıl hala içinize sindiriyorsunuz? Tanrıverdi isimli, “Mehdi gelecek” gibi evlere şenlik çıkışlarla ortada dolaşan bir zat, makamınızda hangi tarihler arasında “görevde bulundu”? Görevi, Mehdi’nin ne zaman geleceğini saptamak mıydı?
Bir diğer sorum ana muhalefet Partisi CHP’ye: Durumun ciddiyetinin farkında mısınız? Topluca ayağa kalkıp bu alçakça girişimin üzerine yürümek için ne bekliyorsunuz? Lütfen Meclisi birbirine katın ve Atatürk’ün partisi olduğunuzu hatırlayarak gereken en sert tepkiyi verin. Bu olayın gündemin ilk maddesini işgal eden Kanal İstanbul’u bile felaket senaryolarında solda sıfır bırakacak bir tuzak olduğunun bilincine varın.
Bir sorum, hala yetkileri ve etkileri olduğuna inanıyorlarsa, Hükümet’e, AKP grubuna ve başta İçişleri Bakanı olmak üzere tüm kabineye: THY, ASELSAN, HAVELSAN, MKEK, TAİ gibi kuruluşlar ve başta Bursa Büyükşehir Belediyesi olmak üzere birçok belediyenin desteği ile yapılan bu suç buluşmasını “normal” mi karşılıyorsunuz? Bu girişimin, içinde sizin de yer aldığınız binayı kökten devirmek için oraya getirilmiş, tam teçhizatlı bir yıkım ekibi olduğunun farkında değil misiniz? Milletvekili yemininizi ederken bir ayağınız havada mıydı?
Bir sorum da Cumhuriyet Başsavcıları’na: Bu olayın farkında mısınız? Ne zaman müdahale edeceksiniz? Yoksa Anayasa ve Türk Ceza Kanunu değişti de ben mi ıskaladım? Bu konunun üzerine çökmediğiniz her gün, yarın tarihte aleyhinize bir kanıt olarak yazılacak.
Nihayet bir sorum da televizyonlarda ASRİKA’yı hafife alarak, “demokratik” algı formülleri yaratan, bunu sivil toplumun bazı şeyleri önerme hakkına bağlamaya çalışan komedyenler sürüsüne: Yine aynen Fetö döneminde olduğu gibi kullanıldığınızın farkında mısınız? Yarın öbür gün bu abartılı ebadlarda suçlar ortaya çıkıp da dosyalar savcılar aracılığıyla önünüze düşmeye başladığında sakın üzülmeyin, hiç de şaşırmayın.

PEKİ KENDİ ARKA BAHÇEMİZ?
İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk’ü kutluyorum. Gereken tepkiyi en doğru sorularla Parlamento’ya taşımış! Her milletvekilimizden de bu tavrı bekliyorum. Biliyorum, halkımız, aydınlarımız yıllarca uyuşturuldu, reflekslerini kaybettiler. Sonra son 12-13 yılda yılda biraz uyandılar, ama hala Cumhuriyet’in sloganıyla “Tehlikenin farkında mısınız?” sorusuna, rahat ve yüksek sesli bir yanıt veremiyorlar. Örneğin bu makalemi hala abartılı, şovcu, paranoyak bulan kendi çevremizden insanlar var mıdır? Kesin HALA vardır! Zaten bu yazı en başta onlara! Hatırlayın bundan 30 yıl önce de “Paranoyak Bedri Baykam”, TCK’dan 163. Madde’nin çıkarılmaması için yapılan kampanyaların Muammer Aksoy, Türkan Saylan, Oktay Ekşi, Necla Arat ve Yekta Güngör Özden ile başını çekiyordu. O zamanlar da bu fikirler “eksantrik” bulunuyordu. Yani son 30 yılda rejim değilikliği de dahil onca bedel ödedik ama tepki reflekslerimiz bu bedeller oranında gelişemedi.
AYAĞA KALKIN, HUKUKÇULAR, SANATÇILAR, SİYASİ ÖRGÜTLER! BU İHANETLERİ CİDDİYE ALIN, KONTROL DIŞI BÜYÜMESİNİ BEKLEMEYİN. YAŞADIĞINIZ ONCA SİYASİ DÜŞÜŞÜ HATIRLAYIN!