25 Ağustos 2015 Salı

TÜRKLER’İN SANATI, ALMANLAR’IN YAŞAMI... | BEDRİ BAYKAM | 25 Ağustos 2015 tarihli makalesi..

SAN FRANCİSCO MANİFESTOSU, BATI MÜZESİNDE
Hafta sonunu Almanya’da geçirdim. Kunstverein Rheinland Westfallen Düsseldorf’ta, “Türkler’in Sanatı” başlıklı bir sergimiz vardı. Küratörler Hans-Jürgen Hafner ve Manuel Graf. Sergi çok farklı bir toparlamayı hedef almıştı. 19. yüzyılın ortalarına doğru fotoğrafın gelişinden, Osmanlı’nın sonları ve Atatürk döneminin resmî modernleşmesi üzerinden Türk çağdaş sanatının farklı dönemleri ile kritik virajlarına değinen bir sergi... Bu bağlamda, sonuçta Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki modernleşmeyi, ünlü Alman mimarlar üzerinden ele alıp ardından Adnan Çoker'in, benim, Erdağ Aksel'in, Fikret Atay’ın ve Haluk Akakçe'nin işlerine ulaşan zaman ötesi bir seyahat... Öte yandan, ilk yazılışından 31 yıl sonra 1984 SAN FRANCİSCO MANİFESTOSU'nun ve yıllardır vurguladığım şekilde batının doğuya karşı önyargıları konusundaki kültür emperyalizmi eleştirilerimin üst düzey bir batı sanat kurumunda kabul görmesi, beni ayrıca çok mutlu etti; genç bir sanatçı olarak ortaya koyduğum o iddialı fikirlere karşı batının ukalalıklarının en azından bazı cephelerde sona erdiğini gösteriyordu adeta. Açılışa bini aşkın Alman sanatsever geldi.
HUZURLU VE EĞLENEN BİR ALMANYA!
Otel odamda zapping yaparken gördüğüm en çarpıcı “gerçek”, kanalların, derdi olmayan bir ülkenin yaşam tarzını yansıttığıydı. Yemek tarifinden asilzadelerin konkurhipiklerine, komedilerden futbola geçerken hiç bombalara, rehin alınmış bir halka ve tehditlere rastlamadım. Kendi ritminde mutluluk içinde yaşayan insanlar vardı ortada. Sokaklar mı? Gündüz sakin ve aşırı kalabalık değil, geceleri ise toplanma yerlerinde mutlu bir şekilde birbiriyle şakalaşan, gülen eğlenen, 24 saat sokaklarda doyasıya bira içen, öpüşen “kızlı-erkekli” gruplar! Olmaz böyle rezalet! Birileri AKP’ye derhal haber vermeli, Alamanyamızda sokaklarda böyle ‘çirkin’ görüntülere müdahale etmek için tez elden çevik kuvvet ve zabıtalar yollanmalı!” dedim beraber seyahat ettiğimiz asistanım Öykü Eras’a...
Bizi havaalanına götüren taksici tabii ki Türk’tü! Fethi Kaçmaz, Diyarbakır’dan gelmiş, artık Alman olmuş. Eşi de “memleketlisi”... Bu çok hoşsohbet dostumuz, bize izlenimlerimizi teyit eden bir Almanya özeti çıkardı hemen: “Burada 72 milletten insan istediği gibi bir arada güzelce yaşar, kimse kimseye karışmaz, sağ-sol anlamını kaybetmiş, ülke çıkarı konu olunca, herkes bir araya gelir. Polis dediğin kafasına göre takılamaz, izni olmadan seni arayamaz, evine ekip gelirse de, polis merkezini arayıp rahatlıkla ‘bu ekibi gözüm tutmadı, bana yenisini yollayın’ diyebilirsin. Kimse kimseye bir tokat bile atamaz, 15.000 Euro ceza öder, burada cezalar caydırıcı ve işe yarıyor”.
BAKANLIKLA KANDIRMAK!
Sonra ne mi oldu? Uçağa bindik ülkemize döndük. Hani şu kızlı-erkekli, alkollü her şeyin yasak, günah, ayıp olduğu sevgili ülkemize! Hani şu siyasi heyecan yaşamaktan yerimizde duramadığımız film gibi, kara mizah gibi, absürd tiyatro gibi, cehennem azabı gibi, fokur fokur her tarafı kaynayan ülkemize. Günün bayatlayan haberi “Vermiyeceğim görevi demiştim, işte vermedim, ne sanıyordunuz ya!” şeklinde özetlenen, malum evlere şenlik durumlardı. Buna bir de yeni bulvar tiyatrosu eki yapılmıştı pazar günü: Başbakan, partilerin reddine rağmen, kırmızı halılı bakan koltuğu ile kandırabileceği CHP ve MHP’lilere teklifler götüreceğini söylüyordu övünçle!
PARDON SEVGİLİ CHP, DARBE VARSA...
Şimdi bu TV parodilerinin oynandığı ülkemizde, Kılıçdaroğlu haklı olarak “Ortada sivil bir darbe var” diyor. İyi de sevgili CHP’li yoldaşlarım, o dediğiniz varsa, -Kİ VAR!- o zaman sizce bu tepki dozunuz yeterli mi? Bakın 1984 yılında, batı kültür sistemine toptan rest çeken Manifesto’yu yazıp korsan eylemle müzede dağıttığımda, cebinde 20 dolar olan ve vize süresi dolmuş, yabancı, genç bir ressamdım. Risklerim sonsuzdu. Sizlerin sıfatları, dokunulmazlıkları ve halktan aldıkları kapı gibi yetkileri var! Peki bu uslu, yumuşak “Aaa, olur mu hiç böyle şey” tepkileriniz sizi tatmin ediyor mu? Yeri göğü inletip halk adına hakkınızı ne zaman arayacaksınız? Atatürk veya İnönü, benzer durumda şikayet edip boyun eğerler miydi dersiniz? Sizin “müzeniz” parlamento. Ve orada haklarınızı milyonlarca seçmen adına aramanıza engel olmak isterlerse, miting için çıkacağınız sokaklar, caddeler, sizleri bekliyor. Şimdi değilse ne zaman? Siz yapmayacaksanız, kimden bekliyorsunuz bu eylemi? Merkel mi? O hala sokaklarda. Bugün “Almanya’da (daha da!) iyi yaşamak” adına Duisburg’da Marxloh’da Türk ve diğer göçmenlerin arasına karışıyor.

18 Ağustos 2015 Salı

ÜLKEDE CESUR HUKUK ADAMI VAR MI? | Bedri Baykam | 18 Ağustos 2015 tarihli makalesi..


EVREN VE MENDERES’TEN DAHA AĞIR!
Erdoğan’ın gündeme damgasını vuran talihsiz “fiili durum şu andaki rejime uymuyor, tez değiştirile!” emirlerinin yankıları devam ediyor. Bir kısım gazeteci veya Levent Gök gibi siyasi arkadaşlar, Erdoğan’la darbe rejiminin lideri Evren’i kıyaslamaya başladılar. Aslında pek kıyaslanacak tarafları yok. Evren hiçbir zaman iktidarı sivillere devretmenin önünü kapamadı. Kendi desteklediği MDP’nin lideri Sunalp kaybedince üzüldü ama seçimler tekrarlansın demeyi de aklına getirmedi! Bırakın Evren’i, demokrasiyi yerle bir etti dediğimiz Menderes-Bayar ikilisi bile buna benzer rejim siparişine açıkça yeltenmediler. Var olan hukukun içinde anti-demokratik entrikalar çevirirken, Tahkikat Komisyonu gibi bir garabetle son raydan çıkmayı yaşadıklarında bile teorik olarak çuvala sığdırmaya çalıştıkları bir mızrak vardı. Bu durum onları da aşacağa benziyor.
RTE’nin güç anlayışı şundan ibaret: “Fors bende, AKP emrimde, polis ve asker de emir erlerim konumunda. Gerisinden bana ne? Karşımda teorik olarak bile herhangi bir caydırıcı güç var mı? Demokrasi, kaba kuvvete kimin sahip olduğundan ibaret bir komedya oluveriyor!
YARGI YA GÖREV YAPSIN YA İSTİFA ETSİN!
RTE’nin buyruğu hukukdışıdır. Halkın iradesini, Anayasayı ve sevdiği deyimle “seçilmişleri” yok sayan bir tehdittir. Açık bir “oldu-bittiye getirme” çabasıdır. Yani “Anayasayı tağyir, tebdil, ilga” suçlarına girer. Dolayısıyla Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu’nun “Erdoğan hakkında meclis soruşturması açılabilir, Yüce Divan’a sevk edilebilir” sözleri ciddi bir içerik ve anlam kazanmaktadır. Bu kadar sorumsuzca yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısına doğrudan çomak sokan ağır bir ihlalin adını koyacak bazı hukuk insanları umarım bu ülkede vardır. Yargı ya görevini yapmalı, ya da “ben artık bitmişim” diyerek toptan istifa etmelidir!
TEPKİLER BİLE NE DİYECEĞİNİ BİLEMİYOR
AKP’lilerin bile RTE’yi doğru dürüst savunamadıklarını görüyoruz. Öte yandan AKP’li milletvekilleri kendilerini ıskartaya çıkaran bu tavra karşı “gık” deme cesaretini hala bulamıyorlar! Allah affetsin! RTE’nin neo-liberal destekçileri çoktan çekildi. Hatta Taha Akyol bile kendisini destekleyemez hale geldiyse, siz anlayın durumu. Affedersiniz ama Bahçeli bile “Yerli Hitler istemiyoruz” deyip yine herkesi şaşırtarak kendini yeniden muhalif (!) gösterme peşinde! İyi sıhhatte olsunlar! Bakalım RTE’den aferin almak için yine hangi son dakika golü hazırlıyor? Acaba o bile anladı mı “Savaşın bir seçim oyuncağı, bir RTE cankurtaranı” haline dönüştürüldüğünü? Konunun HDP’yi baraj altında bırakıp, RTE’yi kurtarma operasyonu olduğunu? Yoksa bu zaten kendilerinin de arzuladığı senaryo mu? HDP düşmanlıklarının RTE’ye muhalefet etme kararlarını geride bıraktığını biliyoruz artık! Bakın bu 45 gün özetle nasıl kullanıldı: Oyalama, zaman kazanma bir yandan, savaş çığırtkanlığı diğer yandan! Ve tabii “fiili hukuksuzluk hazırlığı” dört bir koldan! Ben bu satırları yazarken, Başrehin Davutoğlu, Bahçeli ile beraber 45 günden arta kalan saniyeleri tüketmekle meşgul... Sağlık Bakanı Müezzinoğlu’nun “Cumhurbaşkanı yerine başkan seçmiş olsaydık, bu kaos yaşanmazdı” sözleri ise, şimdiden demokrasi tarihinin arka kapısından ibretlikler arasına girdi...
ZEKERİYA ÖZ OLAYININ ÖĞRETTİKLERİ...
Hani bir savcı vardı ya, esip gürleyen! Atatürkçüleri, askerleri, Fenerbahçelileri hapislere tıkan? Hani bir başbakan bardı.. “Ben o davanın savcısıyım” demekten çekinmeyen... İşte şimdi o savcı, İlhan Selçukların, Aziz Yıldırımların, Tuncay Özkanların öngördüğü gibi kaçacak delik arıyor ve bulamıyor. Eski büyük dayanışma partneri, onu “saklandığı inden bulup getirmeye” yemin etmiş! Ne öğreniyoruz bu tarihi dersten: Asıp keserek hukuksuz yöntemlerle kükremek, hiç kimse için güvenilir bir liman değil. Demek ki bundan istisnasız herkes kendine bir ders çıkarmalı! Dün fezlekeler ve baskınlarla ortalığı birbirine katarken, birden İnterpol’ün WANTED listesine girip kırmızı bültenle aranabilirsin!
SON DERSLERE GELİNCE:
Şu hayatta, ben neymişim demeyeceksin, önünü göreceksin, körleşmeden. Şu devlete borçlu olduğun, içtiğin su, oturduğun koltuk, müsrifçe kullandığın tüm nimetler, hepsini hazmetmen gerekecek. Biraz kadirşinas ve mütevazı olmak, her siyasinin unutmaması gereken hayat dersi...

Hani “kandırıldık” diyorlar ya... Umuyorum bu halk da onları öyle bir kandıracak ki... O seçimi yaptıklarına yapacaklarına pişman olacaklar! Ama yeter ki tüm partiler bilsin ki bu tarafgir ve devrini doldurmuş, düşmüş hükümetle seçime de gidilmez! 

11 Ağustos 2015 Salı

CHP’YE KIZANLARA BİR ÇİFT SÖZÜM VAR... | BEDRİ BAYKAM | 11 Ağustos 2015 tarihli makalesi..


         Pardon ama, CHP’ye dönüp “vay kendini bilmezler, AKP ile ortaklığı nasıl düşünebilirsiniz!” diyenlerin hiçbirinin, gündem içinde geçerliliği olan tek bir alternatif getirdiklerini görmedim. Yıllarca AKP ile herbirimiz mücadele ettik. 13 yıldır süren ve adım adım tek adam diktasına giden AKP iktidarı,  7 Haziran’da beklemediği bir yenilgi aldı ve oyları ekseriyetin altına düştü. Ülkede demokratik çevrelerde büyük bir rahatlama yaratan bu gelişmeye rağmen, AKP, aradan geçen iki ayı aşkın süreçte dolambaçlı formüllerle her olumsuz şarta karşın iktidarı vermemeyi başardı.
       MHP’nin seçim gecesi başlayan malum negatif enerji yüklü olumsuz tavrı, bugüne kadar şiddetini ve ukalalığını arttırarak devam etti. CHP’nin “Sn. Bahçeli Başbakan olsun” formülünü bile en agresif ve kaba üslupla reddetmekten çekinmeyen, “AKP ve CHP, koalisyonu Cuma namazından sonra kursunlar” diyecek kadar dengesini kaybeden Bahçeli, dönemin ağır mağlubu.
       HDP ise maalesef aldığı ödünç oyları elinden kaçırmanın eşiğine geldi fazlasıyla. PKK’nın affedilmez cinayetlerine karşı, toplumun duymak isteyeceği yükseklikte bir sesle itiraz edemedi. AKP ile bir koalisyona girmeyeceğini de zaten en başında belirtmişti.
        Bu köşeden üç muhalefet partisine seslenerek “herbiriniz, AKP ile koalisyon kurmama sözü verin, düşsünler” demiştim. Peki ne oldu o günden beri? MHP kendini saha dışına çıkardı. Sayısı CHP ile iktidara yetmeyen HDP de ofsaytta kaldı. Geriye somut olarak CHP-AKP koalisyonundan başka ne kalıyor? Hadi diyelim MHP-AKP seçim hükümeti alternatifi var... Var da, belki RTE’nin bırakın CHP ile ortaklığı, bu sonuncuya bile tahammülü yok!
        Gelelim “Efendim, CHP 3-5 kırmızı plaka için mi bunu yapıyor?” diyenlere... Kırmızı plaka nedir? Bakanlık ve iktidar. İktidar ne işe yarar? Türkiye’yi korumaya ve gerici okları tersine çevirmeye.. Mesela Dışişleri ve Milli Eğitim’in CHP’ye geçtiğini düşünebiliyor musunuz? Kırmızı plaka bu işe yarayacaksa, buna hayır diyerek küçümseyeceklerin acilen tekrar düşünmeleri lazım. O zaman nedir istedikleri? Tüm bakanlıklar, daha 13 değil, 53, 113 yıl AKP’nin elinde mi kalsın? O zaman “solcu arkadaşlar kırmızı plaka istemiyor” diye sevinecekler mi? Herhangi bir alternatif üretemeden bu üsluba kayanları demagoji yapacaklarına, reel politikanın acımasız gerçekleri karşısında soğukkanlı değerlendirmeler yapıp fevri saldırılardan uzak durmaya davet ediyorum. Hele AKP, net bir taktikle savaşı kullanıp erken seçimde RTE’nin buyurduğu gibi tekrar tek parti iktidarı hesapları yapıyorken! Artık herkes sahte kahramanlığı bıraksın. CHP topa hiç girmese ve AKP, “Gördünüz mü, hepsi uyumsuz, gelin bize dönün” diyerek 226’yı geçse, tercih mi edeceksiniz bu olasılığı? Lütfen kılıç çekmeden önce, iki hamle ötesini düşünsün herkes...
FİKRET OTYAM’IN KAYBI AĞIR GELDİ
Fikret Otyam’ı 1960’larda, benim tüm sergilerime gelen bir fotoğrafçı, rahmetli babamın yakın arkadaşı, gazeteci bir ağabeyim olarak tanıdım. Ben de onun Anadolu insanını ve toprağını ebedileştirdiği karelerden oluşan fotoğraf sergilerine giderdim. Daha sonra da aynı konuyu resimlerinde nasıl bir başarıyla işlediğini keşfederek, bu mükemmel sohbetli, harika gülüşlü insanın nasıl komple bir sanatçı olduğunu gördüm. Tabii buna ekleyebileceğimiz cesur, kırılmaz, bükülmez kalemi var! Atatürkçü aydınlanmayı ve devrimleri gerçekten kanının son damlasına kadar savunan yılmaz bir yazar! Siyaset yazmayı oportünist bir orta oyunu veya “yetmez ama yan cebime koy” fırsatı sayan döneklerin cirit attığı ve çok bilmiş büyük beyinler olarak sürekli haber kanallarında kullanıldığı bir ortamda, sonsuz bir ışık örneği olarak hep parlamaya devam edecek... Onu gelecek kuşaklar da keşfederek “Otyam külliyatından” beslenmeyi sürdürecekler. Efsaneyi bugün alkışlarla kalbimize gömüyoruz.
NEJAT UYGUR’U ANDIK...
Harbiye Açık Hava Tiyatrosu’nda, Uygur kardeşler “Marko Paşa”yı sahneye koydular. Çok başarılı bir Bulvar Tiyatrosu örneğiydi. Benim açımdan bir anlamı daha vardı gecenin. Uygur kardeşlerle aramda zamana bırakılmış bir sorun vardı... Aramızda kalsın. O gereksiz mesafeleri de aşmış olduk. Ülkemizin sahneyi tartışmasız en iyi dolduran kadın oyuncularından Şahnaz Çakıralp, mükemmel performansı dışında siyasi tecrübesini kullanarak bu “arabuluculuğu” gerçekleştirdi. Gülerek, danslarıyla beraber izlediğimiz bu müzikal komedinin sonu ise, çok duygusal bir ana gebeydi. Rahmetli Nejat Uygur, sahnedeki dev ekranlardan bize seslenerek doğum günü olan 9 Ağustos’ta Açık Hava’yı hınca hınç dolduran binlerce insanın gözünü yaşarttı...


4 Ağustos 2015 Salı

ÇIKARCILIĞI BIRAKIN, VATAN EVLADINA BAKIN! | Bedri Baykam | 4 Ağustos 2015 tarihli makalesi..


ŞAFAK PAVEY “CAK CAK”A KARŞI
Bu vatan hırslarımızdan çok daha önemli” diye seslendi, birbirini yemek içen fırsat kollayan milletvekillerine. Zarif, kararlı bir tavırla Meclis Başkanlığı’nı özlediğimiz şekilde yönetti, bu kritik gündemde. Şafak Pavey, tartışmalı oturumda tam puan aldı. Bu dönem siyaseti bırakmak istemiş, Kılıçdaroğlu’nun ağır baskısı ile yeniden aday yapılmıştı. Öte yandan Bülent Arınç, siyasetin ne kadar özen isteyen bir uğraş olduğunu maalesef yine tersten kanıtladı. Bir kızgınlık anında içindekini dışa vuran söz, tüm Türkiye’nin tepkisini çekti. “Bir kadın olarak sus” lafının bir izahı olamaz. Bir siyasetçinin bu gafın üzerine yapabileceği tek şey -en azından AKPliler’in çok alışık olduğu şekilde- “onu demek istememiştim” tekerlemesinin arkasına sığınıp özür dilemek olabilirdi. Onu da beceremedi. Konuştukça, yanlış gerekçeleriyle daha da battı Arınç.
CHP, ERDOĞAN’IN TUZAĞINA DÜŞMÜYOR
AKP’nin taktiği belli: Koalisyon çabalarını yokuşa sürerek, erken seçime yönelmek ve halka diğer partileri şikayet ederek “Gördünüz mü? Şurada 3-5 oy aldılar diye hemen birbirlerine girdiler. Her biri ne demokrasiye, ne de uzlaşmaya açık olmadığını kanıtladı”. MHP zaten sanki halk nezdinde bu eleştiriyi hak etmek için, var gücüyle çalışıyor. HDP’nin ise topladığı sempatiyi, firesiz tutabildiğine inanmıyorum. Onlar da giderek alçaklaşan PKK terörüne karşı, pasif bir tavır takındılar. Böylece terörün faturası onlara da doğrudan sirayet etti. Ne var ki CHP, Erdoğan’ın malum tuzağına düşmüyor. CHP de MHP gibi “Uyumsuz Cafer” rolüne girip her kapıyı nemrut bir tavırla kapasa, Erdoğan da, AKP de derin bir nefes alıp şu sözlerle propagandaya girişecekler: “Gördünüz mü? İşte birbirlerinden farkları yok. Biri sağcı, diğeri solcu, öbürü Kandil’le İmralı arasına sıkışıp kalmış, ortak amaçları, halkı hükümetsiz bırakmak, Türkiye’yi kaos’a taşımak”. Ama işte CHP “ya sabır” çekerek de olsa koalisyon görüşmelerine en yapıcı şekilde katılarak, bu planı ıskartaya çıkartıyor. “Başka hikaye uydurun, bu tutmadı” diyor. Aslında Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi, Davutoğlu tek olsa, bu görüşmeler büyük ihtimalle sonuç verir. Ama ne var ki, AKP’nin bir parti olma vasfı yok. Kurucusunun baskısı altında eziliyor. Hala başkanlık hayalleriyle beslenip, 7 Haziran’da içine düştüğü kabustan, Bahçeli’nin geleneksel gizli ortaklığı sayesinde kurtulan Erdoğan, şimdiden erken seçim kampanyasının teorik hazırlığına girişmiştir!
TOPLUM İŞTE ŞUNLARDAN BIKTI:
Toplum, siyasi entrikalara malzeme olmaktan, enayi yerine konulmaktan bıktı. “İslam Devleti” denilen terör örgütünün adını “DAEŞ veya DEAŞ” diye değiştirerek söz eden, ama yine de onlarla olan şaibeli ilişkilerini netleştirmekten kaçınanlardan bıktı. Güncel oportünist tavırlarla, AKP’nin tek başına iktidar olmasını engelleyen HDP’yi geçmişte olduğu gibi kapatarak cezalandırmak ve Güney Doğu’yu PKK’nın ötesinde çözümsüz bırakarak sonsuza dek kana bulamak isteyenlerden bıktı! Toplum terörden bıktı. Hatta bu yüzden, son bombardımanlara da ağzını pek açmadı. Öte yandan Demirtaş’ın kendisinden aldığı temsiliyet gücüne rağmen hala herkesin duyacağı yüksek sesle PKK ve Kandil’e karşı açık tepki vermeyip lafı gevelemesinden bıktı. Ama “bir erken seçim yatırımı olarak savaş” mantığından da bıktı. Neredeyse kimseye güveni kalmadı.
SEÇİM SONUCUNUN GARANTİSİ VAR MI?
Herkesin kendini en uyanık siyasetçi olarak gördüğü bu alt tabaka hesaplaşmalarda, seçimin ortaya yepyeni bir tablo çıkarmasının garantisi hiç yok. Evet, MHP huysuzluğu ve en son koalisyon için “halk önünde Kuran’a el basma” şartı (!) ile 2-3 puan oy kaybetmiştir. Evet PKK’nın kana susamış tavrına karşı yumruğunu masaya vuramayan HDP de, birkaç puan kaybetmiş olabilir. Ama bu veriler, tablonun değişmesi için yeterli değil. En azından toplumun karşısında bir güç birliği oluşturamayan %60’lık blok, şayet tutarlıysa, seçime gidilirken barajı düşürmeye mecbur. Aksi taktirde zaten seçmenlerin önünde gülünç duruma düşecekler. Ancak o zaman ortaya biraz daha net olarak farklı bir tablo çıkar ve o noktada da AKP’nin işi daha zor noktalara geriler. Sonuçta seçimin, Kaçaksaray’ın arzu ettiği kabustan çıkış senaryosunu taşıyacağının garantisi hiç yoktur. “Nasıl olsa bizim oylarımız artıyordur” inancı, birçok uyanık siyasimiz için hayatlarının yenilgisini getirebilir. En büyük risk, toplumda 7 Haziran sonrasında görülen tartışılmaz gevşemedir. Son dönemlerde rahatlamış görünen tüm muhalif kesimler, şayet bu “ivme kayıplarını” görmezden gelirlerse, işte o zaman kendi elleriyle AKP’ye teslim olmuş olurlar!


28 Temmuz 2015 Salı

KONU HALİFELİK REKABETİ OLMASIN? | Bedri Baykam | 28 Temmuz 2015 tarihli makalesi..


SAVAŞ MI SAVUNMA MI” İKİLEMİ
Birinin durup dururken savaş istemesi için faşist-emperyalist ya da kan içici bir sapık olması lazım. Ama kendi toprağını müdafaa için girişilen savaş ise, tabii farklı. O zaman kimse itiraz edemez.
Yine 5 gündür uçaklarımız bomba yağdırıyor, IŞİD (yeni adıyla İslam Devleti) ve PKK kamplarına. Önce gerçekçi bir saptama yapmamız lazım: Mesela 2003'te ABD Irak'a savaş açtığında veya Türkiye, Suriye ile savaşa yeltendiğinde bu topraklarda görülen "savaşa hayır" tepkisinin düzeyi, bugün pek yok. Bu durum hoşumuza gitmese de, böyle. Nedenlerine gelince...
EL KAİDE’DEN İSLAM DEVLETİ’NE
Bir kere Orta-Doğu'da Bin Laden sonrası, El Kaide'yi sollayan ve çok farklı bir yöntem izleyen IŞİD, (Eski adı: Irak El Kaidesi) yalnız bölge için değil, uyuyan hücreleriyle tüm dünya için büyük bir tehlike. Belki 21. yüzyılın, şu ana kadar yalnız bölgesel veya Avrupa'ya serpiştirilmiş eylemler olarak izlediğimiz Ortaçağ savaşlarını, 3. Dünya Savaşı’na çevirmeye kararlı bir... örgüt değil, devlet! IŞİD’in kökeninde El Kaide politikalarını reddedip eski Sünni-Şii çatışmasını körüklemeye kararlı Al Zarqawi var; 2006’da bir ABD hava saldırısında öldürülünce, liderlik Al Baghdadi’ye geçti. El Kaide'den ana farkları ise şunlar: Konu dağlara çekilip ABD'yi düşman sayarak beklemek değil. IŞİD, Suriyeli El Kaideci cihat grubu El Nusra’nın bir kısmı ile birleştikten sonra bu ismi 2013 yılında aldı. Ardından Orta-Doğu'da, Irak, Suriye ve ötesi coğrafyaları da gündemine alarak, halifeliği tekrar ana hedefi yapan bir devlet olarak ortaya çıkıp yeni topraklara, militanlara hatta vatandaşlara sahip olmak istedi. Ayrıca bölge halkının kısaca “Devlet” dediği oluşumun adı, lideri Al Baghdadi tarafından geçen yıl “İslam Devleti” olarak değiştirildi. Bunun gerekçesi kendileri açısından çok mantıklı: 13 ay kadar önce Al Baghdadi halifeliğini ilan ettikten sonra, “Irak-Şam İslam Devleti” tanımlaması, onların iddialarını küçültürdü. Çünkü hedefleri yalnız Orta-Doğu’ya değil, tüm dünyaya genişlemek isteyen bir yapı. Sosyal medyada korku yayma politikasını sonuna kadar kullanan, mücahitlerine kapı kapı gezerek eş arayan, halkına “çorba mutfakları”nda aş dağıtan, uluslararası bir şirket gibi tutulan bütçesi ve günlük iki milyon dolar petrol geliri olan, yani gerçek bir devlet yapılanmasına doğru giden bir kartopu... Bugün İslam Devleti deyince dünyayı titreten kafa uçurma videoları, bu yapının dış elemanları aracılığıyla internete yerleştirdiği dehşet yayınlar.
NE DEĞİŞTİ DE “DEAŞ” (!) DÜŞMAN OLDU!
Bunların bir kısmını bilen Türk halkı için, kaçınılmaz şekilde sırası gelince (!) ülkeyi Suruç ötesi kana bulayacak olan bu örgüte dur demek, aslında fazlasıyla gecikmiş bir nefs-i müdafaa olarak görünüyor. İyi de daha düne kadar bu tehlikenin adını anmayan, MGK’dan “irtica”yı zaten “tanımlanamıyor” diye çıkartan, hatta bu örgütün militanlarına her türlü yeşil ışık yakıp mali destek sunan Erdoğan ve AKP, ne oldu da, “Esed”i yıkmak ve Sünni İslam’ı yüceltmek için araç olarak gördükleri IŞİD’e karşı birden operasyon için düğmeye bastı? Tabii ki ABD baskısı, Suruç ve askerimizin o gün şehit edilmesi, önemli gerekçeler. Ama kim bilir belki arada rekabet bile vardır! Al Baghdadi kendini Halife ilan ettiğine göre, bizim ülkede de kendini o pozisyona layık gören biri olabilir! O da bombardımanlar sırasında “ben sana gösteririm, nasıl oluyormuş dağdan gelip bağdakini kovmaya çalışmak” şeklinde mırıldanıyor olabilir! Atatürk hilafeti kaldıralı 90 yılı geçti ama ülkeyi “şeyhler, dervişler, müritler” inine çevirmeye gayret eden çilekeşler her yerde!
PKK-HDP-KANDİL ŞEYTAN ÜÇGENİ

Uçakların bir diğer hedefi de, PKK kampları. Yani “sorti”ler iki ana hedefe yönelirken, yurt içi operasyonlarda da bu iki terör oluşumunun parçası olduğu iddia edilen merkezler basılıyor. Çifte standart şık değil. Gözümde yıllardır süren PKK katliamlarının, İslam Devleti’nin yaptıklarından tek farkı, daha az şova yönelmeleri. Tabii ki aklı başında hiç kimse Türkiye’de yıllardır dökülen kanın sürmesini istemez. Ama “Çözüm Süreci” gündemdeyken PKK’nın cinayetlere devam etmesi, hiçbir şekilde izah edilemez. Ne yazık ki, bir yandan Türkiyeliliğe oynayan HDP, diğer taraftan PKK’nın derin etki alanından kurtulamıyor. Daha düne kadar, ülkemizin siyasi ve dini sözcüleri ağızlarını IŞİD’e karşı açamıyorlardı. HDP ise bu ağır kayıplardan sonra bile PKK’yı kınamayı gündemine alamıyor. Ne yazık ki sol yayınlarımızın bunu mazur göstermek için verdiği çabalar da yavan kalıyor! Barışı isteyenler, tutarlı olmaya mecburlar.

21 Temmuz 2015 Salı

TRAFİK MAGANDALARI CANINIZI İSTİYOR!​​ | Bedri Baykam | 21 Temmuz 2015 tarihli makalesi..



BASKET TOPU YOLA KAÇARSA...
Yer: Berkeley, College Avenue.
70 yıldır değişmeyen nefis ağaçlıklı yol. Üstünde müteahhitlerin her gün yıkıp yaptığı yaz-boz tahtası evler yok. Kullandığım cipin bagajından oğlumun basketbol topunu düşürüyorum. Top yola kaçıyor. Tek şeritli, çift yönlü yola. Yola atlamadan dikkatlice takip ediyorum. Sağdan gelen araba duruyor. Top önünden geçiyor. Adam durmaya devam ediyor, bana geçebileceğimi işaret ediyor. Geçip topu bir arabanın altında arayıp buluyorum. Adam bekçi gibi beklemeye devam ediyor. Topu elime alıp şaşkın bakıyorum. Nazikçe tekrar geri geçebileceğimi söylüyor ve ben de teşekkür edip geçiyorum.
ERKEKLİK İSPATI PEŞİNDE ZAVALLILAR
Bu olayın Türkiye’de gerçekleşme olasılığı nedir, yanıtını verebilir misiniz? Bugün sizinle trafik dertleşmesi yapalım. Bu canavar yüzünden her yıl kaybettiğimiz binlerce canı düşünün. Bundan önemli konu var mı? Aynı koalisyon tekerlemelerine mi girelim ya da oral seks münazarasına mı takılıp kalalım? (Bu iş için tavsiyem: İslam ulemalarının birbirini mat edemediği noktada, ünlü hocalardan veya alemin yeni gülü olarak dikkat çeken kitaplı-tesettürlü eski modellerden görüş isteyebiliriz!)
Türkiye ve ABD arasındaki trafikte davranış farklarına dikkat çekerek başlayabiliriz. Amerika’da insanlar, çocukluklarından beri yasalara uymayı ve birbirlerine saygılı olmayı büyük oranlarda öğrenmişler. Türkiye’de ise araba kullanmak, insanların çoğu için, güvensizlik içinde yüzdürdükleri erkekliklerini test edebilecekleri büyük bir fırsat. Bir araba kendilerini geçtiğinde veya korna çaldığında veya yayaya yol vermek için önlerinde durduklarında, ilk fırsatta önünü kesip yumruk küfür veya beyzbol sopasıyla hesap sorabilecekleri koca bir ring. Maalesef durumumuz bu.
Otobanlar mı? Ne siz sorun, ne ben hatırlatayım. Yolda 24 saniyeye kaç şerit değiştirme sıkıştırabilecekleri konusunda bahse girenler, bir araba geçip araya kendilerini sokuşturmak için sağdan sıkıştıranlar, özellikle kadınları şeritlerde sıkıştırmak için bilhassa yola düşenler, saatte 200’le giderken geçmeye çalıştıkları arabaya arkadan yarım metreye kadar yapışanlar cirit atıyor.
DEVLETİN SORUMSUZ SORUMLULARI!
Devlet mi? Onlar her zamanki gibi konunun özünü anlamadan ucuz yoldan pahalı cezalar dağıtıp sorumluluklarından kurtulma peşindeler! Kimin neden sorumlu olduğunu bizim de tam bilmeyişimiz, onların kaçış planının ta kendisi. Yaptığımız eleştiriler kime yönelik? İçişleri Bakanlığı mı, Karayolları mı, Trafik Emniyet Müdürlüğü mü, bazı bölgelerde jandarma mı? Bağlı olduğu vilayet mi? İnanın beni ilgilendirmiyor! Kimlerin sorumlu olduğuna “devlet” karar versin ve artık bu sorumsuzlukla yüzleşsin. “Devlet” trafik kazalarını gerçekten engellemeye çalışsa, kalkıp şehir giriş çıkışlarında alakasız ve mantıksız hız ve saçma seviyelere indirilmiş alkol kontrolleriyle uğraşarak kendini tatmin etmez. Taksim’deki alt geçide konulan saatte 50 km limiti, sürücüleri kızdırmaktan başka hiçbir işe yaramayan çocukça bir uygulamadır. Tek kadeh içki yüzünden insanların altından arabalarını almakla gurur duyan zihniyet, şehir ve otoban magandalarını durdurmak için kılını bile kıpırdatmıyor! Devlet, halkı her gün yasa boğan yolların gerçekten tımarhanelik ve hapishanelik magandalarını durdurmak istese, bu tembellik örneği uygulamalar yerine, yollara ihbar telefon numaraları yerleştirir, tüm otobanları ve yolları arşınlayan sivil plakalı trafik polislerini ortalığa salar. Arabaların -özür dilerim- kıçına aşırı hızla yapışıp onları tehdit ederek, zor kullanarak geçmeye kalkışan, yolları lunaparklardaki “çarpışan otomobiller”e çeviren katilleri bulmak, yakalamak için basit bir hamle yapar. Ama ne gezer...Sağa çek! 80 yerine 93’le gidiyordun” diyerek normal insanları çıldırtıp yollara salmaktan başka gözle görülür bir çabaları yok!
REZALETE SON VERMEK...

Her gün binlerce vatandaşımızı sakatlığa ve acılara terk eden bu başıboş ortama dur demeye mecburuz. Her bayramı ölüm istatistiklerine dönüştüren bu büyük karanlığa, devletin konuya “önem veriyor görünen” zihniyetine savaş açmaya mecburuz. Ülkede yaşanan kadın düşmanlığının da kökeninde var olan aynı şiddete dayalı sahte erkekliğin maganda sahipleri, yollarda hiçbir polis engeliyle karşılaşmadan yarışarak bela aramakta, bunlara araba kullanma özürlü yağmur-çamur veya mıcır felaketzedeleri de eklendiğinde, ortaya Azrail’in fink attığı bir Türkiye yolları tablosu çıkmaktadır. İşte bu bayram sonunda, yine yüzlerce aileyi korkunç acılara iten görüntünün kökeni!

14 Temmuz 2015 Salı

SİZ ORTAÇAĞ İLE BOĞUŞURKEN... GELECEK! | BEDRİ BAYKAM | 14 Temmuz 2015 tarihli makalesi..


ORTAÇAĞ, TAM GAZ DEVAM!
Türkiye’den uzaklaşmak, ilginç duyguları beraberinde getiriyor bu çağda... 2-3 gün aradan sonra haberlere giriyorum ki, şark cephesinde yenilik yok! Halaçoğlu’nun “dinsiz parti CHP” yorumuna gelen çağdışı sözleri, TRT’de Atatürk’e ve İnönü’ye serbestçe hakaret eden bir zavallının debelenmelerinin yankıları, bir başka komedyenin yine TRT’de, halka anal ve oral seks konularında (Ramazan programında?) vaaz vermesi ve sunucu Pelin Çift’in tüm vidalarını gevşetip çileden çıkarması, MHP ve AKP’nin sözde devlet ciddiyeti yansıtan (!) özde gına getiren koalisyon yorumları... Her biri 14.000 kilometreden traji-komik acınası bir durum yaratmaktan öteye gidemiyor. MHP’ye yine soruyorum: AKP’nin mağlubiyet sonrası illegal bir tavırla hala iktidarda kalmasının sorumluluğunu daha ne kadar yaşayacaksınız? Mesela RTÜK üyelerinin ve TRT yönetiminin saçmalamaya devam etmelerinin ve daha onca rezilliğin ana nedeni olduğunuzu bu ülke bilmiyor mu sanıyorsunuz?

BURALARDA GÜNDEM YAPAY-ZEKA!
Türkiye, her akşam haber kanallarında ve Parlamentosunda yaptığı din ve ırk tartışmalarıyla Ortaçağ ile olan göbek bağını koparamazken ve bu saçmalıkların yüz kızartıcı dünyasına gündemini teslim ederken, dünya yoğun bir şekilde yeni dönemini hazırlamakla meşgul. Robotlar ve insansız uçan istihbarat toplama ve askeri operasyon sürdürme uçakları (Drone planes) gerek yaşam tarzı, gerek savaş tarzı açısından önümüzdeki 21. yüzyıl ve ötesine damgasını vuracak akıl almaz değişimleri dünyamıza taşıyorlar. Hitachi’nin EMIEW2 robotu, Japonyalı MİYA veya Osaka Üniversitesi’nden Hiroshi Ushiguro’nun tiyatroda rol bile alabilen Geminoid F robotu, Boston Dynamics’in köpek, at, veya ne idüğü belirsiz şekilli robotları, hayalet uçaklar dışında, kara savaşlarının da ileride neye benzeyeceğinin işaretini vermiş oluyorlar. Belki bilgisayarların yerini kısa zamanda hem yoğun sekreterlik, hem de bilgisayarlık yapabilen insan benzeri Androidler alacak. Belki evlerde hasta ve yaşlılar için artık özel hemşireler değil, özel robot bakıcılar kullanılacak? Hatta “belki” sözüm fazladan; kesin alacak. Öte yandan şimdiden Japonya’dan başlayarak görüldüğü şekilde, gerçek insanlardan ayırt edilemeyecek kadar başarılı olan, seks veya aşk ilişkisi yaşanabilecek yapay robotlar da artık piyasayı zorluyorlar. Ayrıca şunu unutmayın: Burada bu konuda saydığım her şey, henüz “embriyo” kıvamında. Transistorun ilk bulunduğu günden bugüne geçen süreçte bu devrimin bize sağladığı çağ atlamalarını düşündüğünüzde, korkudan çayı üzerinize dökmeniz lazım. Niye mi? Çünkü “Terminator” veya “I Robot” tarzında bilim-kurgu filmlerinde gördüğümüz “robotların insan ırkından kurtulma senaryoları” tabii ki gerçekleşmeye başlayacak. Hem de saf insanlar bu durumu anlayana kadar, “türban” olayında da karşılaştıkları “evdeki hesap ve çarşı” durumunun bir benzerini 1000 kat büyük bir faturayla ödeyecekler! Yapay-zekanın nereye kadar gideceği, robotlara ne kadar karar verme gücü veya yetkisi verilebileceği ise dünyada “robotlar hukuku” ile beraber gelişecek yeni tartışma alanları! Bu tartışmalar iyi yapılmazsa, insanlık kendi yarattığı yeni düzene esir olabilir. Doğru yapılırsa da, KEMİK romanımda anlattığım gibi insan beyni hücresi ile bilgisayar çipi evliliğinden akıl almaz bir yeni dünya kıvılcımlanması peydahlanabilir! Yani özetle, dünya son süratle değişiyor... Mesela kızınız, gitmek istemediği randevulara, doğum gün hediyesi olarak aldığınız kendi tıpkı basımını yollayabilecek... Dünya bunları yapıyor olacak da, belki bizim beyni kilitlenmiş coğrafyamızda bunun tek iz düşümü, “robotlarla anal ilişki caiz midir?” sorusuna yanıt arayan ulemalar olacak!

OMER SERİF’İ HATIRLAMAK...

Hayatı karma karışıktı... Halbuki Michel Dimitri Shalhoub olarak başladığı Kahire yaşamında, Suriye/Lübnan asıllı matematik-fizik mezunu, aşık olduğu aktrisle evlenebilmek için başka ulemaları kullanarak Müslümanlığı seçecek ve aktörlük kariyerine yelken açacaktı. Arabistanlı Lawrence ve özellikle Dr. Zhivago filmlerindeki başarıları, onu birden dünya yıldızlığına taşıyacak, ömrünü otellerde yatıp kalkarak, dünya kadınlarının yüreğini hoplatarak, uluslararası düzeyde “briç” ustalığını konuşturarak yaşayacaktı. Hepimizi ve tüm Orta Doğu’yu imrendirdi... Halbuki ömrünün sonlarında söylediği bir cümle vardı: “Keşke hayatta yalnız bir Mısırlı aktör olarak kalıp, ülkemde ailemle yaşayabilseydim!”. Çok klas ve etkileyici bir figürünü kaybetti bizim kuşak.