13 Aralık 2011 Salı

HİNDİSTAN’DA AYDINLAR BULUŞMASI… / Bedri Baykam / 13 Aralik 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..


9 gündür Hindistan’dayım. Doğduğumdan beri merak ettiğim bu ülkenin kalbinden, Taj Mahal’den yazıyorum bu satırları. Geçen hafta Çarşamba-Pazar arası, Rajasthan’ın merkezi Jaipur’da, “INK Talks” adıyla gerçekleşen uluslararası aydınlar buluşmasına konuşmacı olarak davetliydim. Çok güzel hazırlanmış bu dört günlük etkinlikte birçok düşünce masaya yatırıldı, yeni dostluklar edinildi, yeni fikirler veya buluşlarla karşılaşıldı, bireysel veya insanlık yolunda atılan adımların oluşturduğu “yolculuk” esnasında yaşanan büyü tekrar hatırlandı. “Frida “ ve “Fırtına” gibi filmlerin Amerikalı yönetmeni Juliet Taymor, birçok defa Oskar’a aday gösterilen ünlü film müzikleri bestecisi Elliot Goldenthal, Wired dergisinin genel yayın yönetmeni David Rowan davetliler arasındaydı.
Ama ben onlar yerine size önce, 15 yaşında olmasına rağmen 1.40’lık boyuyla, konuşmasında herkesi büyüleyen Aisha Chaudhary’den söz etmek istiyorum. Doğuştan bir bağışıklık sistemi iflası yaşamış ve hayatın cilveleri sonucu mucizelerle hala aramızda kalabilmiş bir inanç abidesi Aischa… O küçücük boyuna rağmen sesi ve zekasıyla öyle bir doldurdu ki sahneyi. İnandığı beş prensibi özetledi ana tema olarak: 1- Mucizelere inanın, çünkü aynen bana olduğu gibi, en düşük olasılıklı felaketler nasıl başımıza gelebiliyorsa, en umulmadık güzellikler de bizi bulabilir.
(İyi, belki CHP de bir gün verdiği demokratikleşme sözlerini tutacak bir başkana kavuşabilir demek!) 2- Yaşadığınız ana inanın, çünkü yarın hiç olmayabilir ve hedeflerinize erteleyerek ulaşamazsınız 3- Rüya gibi görünen hedeflerinizden korkmayın. 4- Önünüze çıkan zorluklar, aslında fırsatlarınızdır. 5- Bütün hepsi ters gidiyorsa o zaman bari bir köpek alın, onun vereceği özgüven ve mutluluk tartışılmaz! Aisha’yı ayakta alkışladık. Sürekli olarak sorumluluk almaktan korkan ve bahanelerle kendine kılıf aramaya devam edenlerin kral gibi gezdiği bu dünyada herkesin bu değerleri hatırlamaya ihtiyacı varmış.
Kendi konuşmam, bir sanatçı olarak özgürlüğü koruma adına yıllardır sürdürdüğüm sanat, siyaset, yazın yolculuğu üzerine hızlı sarılmış bir özeti aktarıyordu. Atatürk’ün bize hediyesi olan ve babamdan devir aldığım özgürlük meşalesini oğluma nasıl iki yaşından itibaren damardan vermeye başladığımı, sanatta ırkçılık, siyasette laiklik ve demokrasi düşmanlarıyla nasıl savaştığımı, kritik virajlarımı aktardım. Hintli dostlarımız konuşmamdan çok etkilendiler. Belki emperyalizmin planlarını deşifre ederek hatırlatmam, belki gördükleri samimi ödünsüz mücadele nedeniyle, bilemem. Ardından benimle yapılan röportajlar ve aldığım sayısız tebrik arasında kişisel derinliğini en çok hissettiren, bir monk’la, Hint fakiri arası bir görüntü çizen ve “Sanat Kar” isimli bir eski felsefe hocasıydı. Adının Türkçe anlamını duyduğu zaman çok şaşırdı.
INK konuşmalarının 3. gününde, her an Sanat Kar’ın asistanı gibi yanından ayrılmayan gencecik, ince yapılı ve asil bakışlı bir Hintli genç sahneye çıktı.
Bir insan düşünün, 8 yaşında kendisi Bengal Murshidabad’da severek okula gidip gelirken, ailesine mahalledeki diğer arkadaşlarının çoğunun neden okula gitmediğini soruyor. “İmkanları yok” yanıtını alınca, o çocuk paçaları sıvıyor ve her gün okuldan döndükten sonra mahalle arkadaşlarına ders veriyor. Bu geçici bir çocuk aklı, bir heves filan değil, yıllarca süren bir girişim haline geliyor ve onun bugün tek kuruş ödemeyen 800 öğrencisi ile sayesinde üniversitelerden mezun olmuş gençler var! Bize insanlık dersi veren bu mütevazı gencin adı, Ali Babar. Salondaki herkesin gözünü yaşartan bir sosyal hizmet girişimcisi. Kendi okulunu seneye büyütüp açmak üzere. Bu aktardıklarım dışında, saymakla bitmez, çok müthiş bir teknik sahne rejisi ve görseller arasında birçok yoğun sunum izledik. Denizlere yayılan petrolü temizleyecek buluşu yapan sevimli geleceğin milyarderi girişimci genç Nikhilesh Das’dan, geçenlerde şirketini Google’a satan ama paranın keyfini süreceğine yeni programlara yoğunlaşan Anand Agarawala, çocukluk rüyasını gerçekleştirmek için Silicon Valley’deki başarılı şirketini satarak milyonlarca dolar ödeyip uzaya çıkan İranlı işkadını Anousheh Ansari ve daha neler neler… Dünya kah uzaya, kah okyanuslara, kah eğitim ormanlarına çıkarken, Türkiye tarihiyle uydurma hesaplaşmalarla altın yıllarını havaya kurşun sıkarcasına boşa geçirmeye devam ediyor.    

HİNDİSTAN’DA AYDINLAR BULUŞMASI… / Bedri Baykam / 13 Aralik 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..


9 gündür Hindistan’dayım. Doğduğumdan beri merak ettiğim bu ülkenin kalbinden, Taj Mahal’den yazıyorum bu satırları. Geçen hafta Çarşamba-Pazar arası, Rajasthan’ın merkezi Jaipur’da, “INK Talks” adıyla gerçekleşen uluslararası aydınlar buluşmasına konuşmacı olarak davetliydim. Çok güzel hazırlanmış bu dört günlük etkinlikte birçok düşünce masaya yatırıldı, yeni dostluklar edinildi, yeni fikirler veya buluşlarla karşılaşıldı, bireysel veya insanlık yolunda atılan adımların oluşturduğu “yolculuk” esnasında yaşanan büyü tekrar hatırlandı. “Frida “ ve “Fırtına” gibi filmlerin Amerikalı yönetmeni Juliet Taymor, birçok defa Oskar’a aday gösterilen ünlü film müzikleri bestecisi Elliot Goldenthal, Wired dergisinin genel yayın yönetmeni David Rowan davetliler arasındaydı.
Ama ben onlar yerine size önce, 15 yaşında olmasına rağmen 1.40’lık boyuyla, konuşmasında herkesi büyüleyen Aisha Chaudhary’den söz etmek istiyorum. Doğuştan bir bağışıklık sistemi iflası yaşamış ve hayatın cilveleri sonucu mucizelerle hala aramızda kalabilmiş bir inanç abidesi Aischa… O küçücük boyuna rağmen sesi ve zekasıyla öyle bir doldurdu ki sahneyi. İnandığı beş prensibi özetledi ana tema olarak: 1- Mucizelere inanın, çünkü aynen bana olduğu gibi, en düşük olasılıklı felaketler nasıl başımıza gelebiliyorsa, en umulmadık güzellikler de bizi bulabilir.
(İyi, belki CHP de bir gün verdiği demokratikleşme sözlerini tutacak bir başkana kavuşabilir demek!) 2- Yaşadığınız ana inanın, çünkü yarın hiç olmayabilir ve hedeflerinize erteleyerek ulaşamazsınız 3- Rüya gibi görünen hedeflerinizden korkmayın. 4- Önünüze çıkan zorluklar, aslında fırsatlarınızdır. 5- Bütün hepsi ters gidiyorsa o zaman bari bir köpek alın, onun vereceği özgüven ve mutluluk tartışılmaz! Aisha’yı ayakta alkışladık. Sürekli olarak sorumluluk almaktan korkan ve bahanelerle kendine kılıf aramaya devam edenlerin kral gibi gezdiği bu dünyada herkesin bu değerleri hatırlamaya ihtiyacı varmış.
Kendi konuşmam, bir sanatçı olarak özgürlüğü koruma adına yıllardır sürdürdüğüm sanat, siyaset, yazın yolculuğu üzerine hızlı sarılmış bir özeti aktarıyordu. Atatürk’ün bize hediyesi olan ve babamdan devir aldığım özgürlük meşalesini oğluma nasıl iki yaşından itibaren damardan vermeye başladığımı, sanatta ırkçılık, siyasette laiklik ve demokrasi düşmanlarıyla nasıl savaştığımı, kritik virajlarımı aktardım. Hintli dostlarımız konuşmamdan çok etkilendiler. Belki emperyalizmin planlarını deşifre ederek hatırlatmam, belki gördükleri samimi ödünsüz mücadele nedeniyle, bilemem. Ardından benimle yapılan röportajlar ve aldığım sayısız tebrik arasında kişisel derinliğini en çok hissettiren, bir monk’la, Hint fakiri arası bir görüntü çizen ve “Sanat Kar” isimli bir eski felsefe hocasıydı. Adının Türkçe anlamını duyduğu zaman çok şaşırdı.
INK konuşmalarının 3. gününde, her an Sanat Kar’ın asistanı gibi yanından ayrılmayan gencecik, ince yapılı ve asil bakışlı bir Hintli genç sahneye çıktı.
Bir insan düşünün, 8 yaşında kendisi Bengal Murshidabad’da severek okula gidip gelirken, ailesine mahalledeki diğer arkadaşlarının çoğunun neden okula gitmediğini soruyor. “İmkanları yok” yanıtını alınca, o çocuk paçaları sıvıyor ve her gün okuldan döndükten sonra mahalle arkadaşlarına ders veriyor. Bu geçici bir çocuk aklı, bir heves filan değil, yıllarca süren bir girişim haline geliyor ve onun bugün tek kuruş ödemeyen 800 öğrencisi ile sayesinde üniversitelerden mezun olmuş gençler var! Bize insanlık dersi veren bu mütevazı gencin adı, Ali Babar. Salondaki herkesin gözünü yaşartan bir sosyal hizmet girişimcisi. Kendi okulunu seneye büyütüp açmak üzere. Bu aktardıklarım dışında, saymakla bitmez, çok müthiş bir teknik sahne rejisi ve görseller arasında birçok yoğun sunum izledik. Denizlere yayılan petrolü temizleyecek buluşu yapan sevimli geleceğin milyarderi girişimci genç Nikhilesh Das’dan, geçenlerde şirketini Google’a satan ama paranın keyfini süreceğine yeni programlara yoğunlaşan Anand Agarawala, çocukluk rüyasını gerçekleştirmek için Silicon Valley’deki başarılı şirketini satarak milyonlarca dolar ödeyip uzaya çıkan İranlı işkadını Anousheh Ansari ve daha neler neler… Dünya kah uzaya, kah okyanuslara, kah eğitim ormanlarına çıkarken, Türkiye tarihiyle uydurma hesaplaşmalarla altın yıllarını havaya kurşun sıkarcasına boşa geçirmeye devam ediyor.    

FENER PUANLARI STOCHLADI / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..


Dünkü maça çıkarken, farklı sebeplerden bu sezonu sorunlu geçiren iki takımın da bu maça çok asılacakları belliydi. Aralarında iki yıl önceden kalma büyük kapışmanın izleri bir yana, son haftalardaki kayıplar da kapışmanın önemini arttırıyordu. Aykut Kocaman, orta sahada “medyaya inat” Baroni’yi kullanmak yerine, yine Selçuk-Özer ikilisiyle başlayarak bir ciddi risk almıştı. Stoch ve Semih’in ise sahaya beraber sürülmesi, her hafta hatırlattığımız artık beklenen doğru karardı.
Fenerbahçe maça beklenilmedik derecede iyi başladı. Özellikle Alex, Emre, Stoch ve Semih paslaşmalarıyla dikkat çeken ve kanatlardan Gökhan ve Ziegler’le olgunlaşan akınlarda sarı lacivertliler Stoch ve Emre ile gole yaklaştılar ama sonuca ulaşamadılar. Golsüz sürerken de büyük keyif veren maçın 30. Dakikasında Emre’nin nefis uzun aşırtma pasını değerlendiren Semih ustaca bir sağ iç plase voleyle filelere bırakan Semih golden sonra yeri öperken benim de gözlerim yaşardı. Klasından şüphe etmediğim sezonun şanssız santrforu böylece şeytanın bacağını kırdı. 43. Dakikada Özer hızlı kontratakta rakiplerinden iyi sıyrıldı ama üst direk gol vuruşuna mani olarak maçın kopmasına engel oldu.
2. Yarıya değişikliklerle başlayan Ertuğrul Sağlam, orta sahada Fener’in hızını kesmeyi bir ölçüde başardı. Volkan 55. Dakikada Ömer’in nefis kafa vuruşunu Volkan nefis bir plonjonla kurtardı. Bunun dışında Bursalıların şutları “dağlara taşlara” atmaları sarı lacivertlilerin şansıydı. Kocaman bu yarının ortasında anlaşılır bir Özer-Baroni ve anlaşılmaz bir Semih-Bienvenue değişikliğine gitti. Halbuki Selçuk yerine Topuz’u oyuna almak maçın sonlarına doğru daha yerinde bir hamle olurdu. Kocaman’ın kararları aslında hep esrarengizliğini koruyor!
Maçın sonları yaklaştıkça, her iki takımın taraftarlarının tezahürat rekabeti futbolun önüne geçmeye başlarken, Gökhan’ın nefis bindirmesinden sonra çıkardığı pası çatala mıhlayan Stoch maçı kaparken, geçen hafta ilk 11 de yer almayışını adeta hatasız futboluyla sessizce protesto etmiş oluyordu. Fenerbahçe’de günün diğer en başarılı isimleri Gökhan, Yobo ve Emre’ydi. Sarı lacivertliler maçı bileklerinin hakkıyla alarak Trabzon maçı öncesi gözdağı verdiler.

FENER PUANLARI STOCHLADI / Bedri Baykam / Fotogol yazisi..


Dünkü maça çıkarken, farklı sebeplerden bu sezonu sorunlu geçiren iki takımın da bu maça çok asılacakları belliydi. Aralarında iki yıl önceden kalma büyük kapışmanın izleri bir yana, son haftalardaki kayıplar da kapışmanın önemini arttırıyordu. Aykut Kocaman, orta sahada “medyaya inat” Baroni’yi kullanmak yerine, yine Selçuk-Özer ikilisiyle başlayarak bir ciddi risk almıştı. Stoch ve Semih’in ise sahaya beraber sürülmesi, her hafta hatırlattığımız artık beklenen doğru karardı.
Fenerbahçe maça beklenilmedik derecede iyi başladı. Özellikle Alex, Emre, Stoch ve Semih paslaşmalarıyla dikkat çeken ve kanatlardan Gökhan ve Ziegler’le olgunlaşan akınlarda sarı lacivertliler Stoch ve Emre ile gole yaklaştılar ama sonuca ulaşamadılar. Golsüz sürerken de büyük keyif veren maçın 30. Dakikasında Emre’nin nefis uzun aşırtma pasını değerlendiren Semih ustaca bir sağ iç plase voleyle filelere bırakan Semih golden sonra yeri öperken benim de gözlerim yaşardı. Klasından şüphe etmediğim sezonun şanssız santrforu böylece şeytanın bacağını kırdı. 43. Dakikada Özer hızlı kontratakta rakiplerinden iyi sıyrıldı ama üst direk gol vuruşuna mani olarak maçın kopmasına engel oldu.
2. Yarıya değişikliklerle başlayan Ertuğrul Sağlam, orta sahada Fener’in hızını kesmeyi bir ölçüde başardı. Volkan 55. Dakikada Ömer’in nefis kafa vuruşunu Volkan nefis bir plonjonla kurtardı. Bunun dışında Bursalıların şutları “dağlara taşlara” atmaları sarı lacivertlilerin şansıydı. Kocaman bu yarının ortasında anlaşılır bir Özer-Baroni ve anlaşılmaz bir Semih-Bienvenue değişikliğine gitti. Halbuki Selçuk yerine Topuz’u oyuna almak maçın sonlarına doğru daha yerinde bir hamle olurdu. Kocaman’ın kararları aslında hep esrarengizliğini koruyor!
Maçın sonları yaklaştıkça, her iki takımın taraftarlarının tezahürat rekabeti futbolun önüne geçmeye başlarken, Gökhan’ın nefis bindirmesinden sonra çıkardığı pası çatala mıhlayan Stoch maçı kaparken, geçen hafta ilk 11 de yer almayışını adeta hatasız futboluyla sessizce protesto etmiş oluyordu. Fenerbahçe’de günün diğer en başarılı isimleri Gökhan, Yobo ve Emre’ydi. Sarı lacivertliler maçı bileklerinin hakkıyla alarak Trabzon maçı öncesi gözdağı verdiler.

7 Aralık 2011 Çarşamba

KOCAMAN HEDİYE! / Bedri Baykam



Galiba bu biraz teknik direktör hastalığı; Ne zaman bir oyuncu çok formda
olsa, onu halk çok sevse, hoca onu kenarda tutup, “siz anlamazsınız, bu
işleri ben bilirim” diye bir karar uygular. Bunu daha önce meselâ Şenol
Günes uygulamış, ve müthiş bir form yakalayan İlhan Mansız ı Brezilya ile
yarı final maçında takımımız mağlup duruma düşene kadar da oyuna almamıştı.
Zaten o saatten sonra da.. Neyse, dünkü maça gelirsek, Aykut Hoca da maça
ilginç kararlar alarak çıktı. Stoch gibi bir silahı herkese “pes” dedirterek
kenara aldı acaip bir kurgu yaptı, Bienvenu ısrarını sürdürdü Alex i santrfora
(?) aldı ve bir de maça Selçuk la başladı. Bu acaip karışım ve diziliş ya bir
sürpriz mucize yapacaktı ya da… Yaşananlar kaçınılmaz olacaktı GSaray ın
hayrına! Aykut un kumarı tutmadı. İlk yarı skor 5/0 olmadıysa, esas mucize
buydu. Volkan ve futbol Tanrıları bir yere kadar koruyabildi Fener i… Sonra
GSaray duruldu derken, goller peş peşe geldi. 2. sinde belki faul verilmeliydi
Elmander in Bilicayı düşürmesine ama bu bir özür olamaz. Sonra 2. Yarıya Aykut
nihayet Stoch ve Semih i alarak maça başladı. Çoook gecikmeli bir doğru
karardı, hatta ben olsam bir de Selçuk u çıkarıp Dia yı alırdım, kaybedecek
bir şeyim kalmayınca…
FBahce 2. Yarı başlar başlamaz doğal olarak zoraki gerçeküstü kadro yerine
doğru adamlarla oynayınca önce pozisyonlar gelmeye başladı. 55 de Stoch un
şutu direkten dönmese,sarı lacivertliler 1989 u anımsatan bir geri dönüş
yapabilirlerdi belki ama olmadı. Sonuçta şans da maçı daha iyi kurgulayana
gülmeyi seçti. GSaray Melo nun “kaza” golüyle 3/0 ı bulduktan sonra maç zaten
Fenerbahce adına vefat ilanını vermişti artık. Futbol belki yaratıcılığa açik
bir oyundu ama bu kadar da alay eder gibi oynanmazdı bir takımla. Özer in o
saatte maça alınışı, kötü şakanın taçlandırılması hissini uyandırdı bende.
Alex in golü, küçük bir züğürt tesellisiydi…
Maçı Hindistan’dan izleyip size yazan bendeniz, uzaklarda olmakla bu maçın
acısını azalttım mı çoğalttım mı bilemedim.. Tebrikler başta Fatih Terim’e!
GSaray maçı fazlasıyla haketti…

KOCAMAN HEDİYE! / Bedri Baykam



Galiba bu biraz teknik direktör hastalığı; Ne zaman bir oyuncu çok formda olsa, onu halk çok sevse, hoca onu kenarda tutup, “siz anlamazsınız, bu işleri ben bilirim” diye bir karar uygular. Bunu daha önce meselâ Şenol Günes uygulamış, ve müthiş bir form yakalayan İlhan Mansız ı Brezilya ile yarı final maçında takımımız mağlup duruma düşene kadar da oyuna almamıştı. Zaten o saatten sonra da.. Neyse, dünkü maça gelirsek, Aykut Hoca da maça ilginç kararlar alarak çıktı. Stoch gibi bir silahı herkese “pes” dedirterek kenara aldı acaip bir kurgu yaptı, Bienvenu ısrarını sürdürdü Alex i santrfora (?) aldı ve bir de maça Selçuk la başladı. Bu acaip karışım ve diziliş ya bir sürpriz mucize yapacaktı ya da… Yaşananlar kaçınılmaz olacaktı GSaray ın hayrına! Aykut un kumarı tutmadı. İlk yarı skor 5/0 olmadıysa, esas mucize buydu. Volkan ve futbol Tanrıları bir yere kadar koruyabildi Fener i… Sonra GSaray duruldu derken, goller peş peşe geldi. 2. sinde belki faul verilmeliydi Elmander in Bilicayı düşürmesine ama bu bir özür olamaz. Sonra 2. Yarıya Aykut nihayet Stoch ve Semih i alarak maça başladı. Çoook gecikmeli bir doğru karardı, hatta ben olsam bir de Selçuk u çıkarıp Dia yı alırdım, kaybedecek bir şeyim kalmayınca…
FBahce 2. Yarı başlar başlamaz doğal olarak zoraki gerçeküstü kadro yerine doğru adamlarla oynayınca önce pozisyonlar gelmeye başladı. 55 de Stoch un şutu direkten dönmese,sarı lacivertliler 1989 u anımsatan bir geri dönüş yapabilirlerdi belki ama olmadı. Sonuçta şans da maçı daha iyi kurgulayana gülmeyi seçti. GSaray Melo nun “kaza” golüyle 3/0 ı bulduktan sonra maç zaten Fenerbahce adına vefat ilanını vermişti artık. Futbol belki yaratıcılığa açik bir oyundu ama bu kadar da alay eder gibi oynanmazdı bir takımla. Özer in o saatte maça alınışı, kötü şakanın taçlandırılması hissini uyandırdı bende. Alex in golü, küçük bir züğürt tesellisiydi…
Maçı Hindistan’dan izleyip size yazan bendeniz, uzaklarda olmakla bu maçın acısını azalttım mı çoğalttım mı bilemedim.. Tebrikler başta Fatih Terim’e! GSaray maçı fazlasıyla haketti…

6 Aralık 2011 Salı

“YENİ” CHP VE DERSİM TUZAĞI! / Bedri Baykam / 6 Aralik 2011 tarihli Cumhuriyet makalesi..

   
Tarihi sürekli olarak 60-100 yıl geri sarıp, temcit pilavı gibi güncel siyasete bulamaç yapmak, bu iktidarın ve onun psikolojik harp taktiklerini yöneten sapmış entel kadronun ana görevleri arasında. AKP halkın ekonomik sorunları ve ezilmişliğiyle uğraşacağına, yalnız 27 Mayıs, 28 Şubat, 12 Eylül ve şimdi Dersim diye, dur durak bilmeden geçmiş hakkında çoğu yalan yanlış yorumlara sarılıyor. Bir yandan Ermeniler’e “Tarihi tarihçilere bırakın, siyasete malzeme yapmayın” diyeceksin, diğer yandan kendi ülkende en bayağı şekilde tarih saptırmalarından medet umacaksın… İşte CHP, böylesine bu konulara meraklı bir iktidara, kendi vekili Hüseyin Aygün eliyle gümüş tepsiyle akıl almaz bir servis yaptı, içten vuruldu.
Erdoğan herhangi bir lider değil: Stratejiden son derece anlayan, fırsatçı, en küçük zaaf veya duvardaki çatlaktan istediği konuda olay çıkarabilen, büyük bir taktisyen. Ona karşı bu gaflete imza atmak az başarı (!) değil… Bu olay CHP’ye yakışmadı. Yani en azından tarihten tanıdığımız gerçek CHP’ye hiç yakışmadı. Peki böyle düşünceler demokratik bir toplumda olamaz mı? Olabilir tabii ki. Ama yeri CHP olamaz. Toplumda ateistler olamaz mı? Tabii ki olur. Ama yeri AKP veya SP olamaz. Olursa komik olur! Bazı çelişkiler, kurumsal kimliklerle abartılı çatışmalara sokulamazlar. Ayrıca önemi kendinden menkul
“Resmi Tarih” suçlamasıyla tüm Cumhuriyet tarihini yadsımanın malum takımın hastalığı olduğunu biliyoruz. Ama bir CHP’linin bu standart tuzağa düşmesi, içler acısıdır.
Kılıçdaroğlu, CHP ve Cumhuriyet tarihine bu kadar
“Fransız” kalamaz. Herkesin anlaması lazımdır ki, CHP, 90’lardan kalma “Yeni Demokrasi Hareketi” değildir. Hiç kimsenin sorumsuzca Partinin adı önüne “Yeni” kelimesini koyarak, CHP içinde Atatürk ve İnönü eleştirmenliğine soyunmaya hakkı yoktur. CHP, “Öz Varan” veya “Hakiki Koç” şeklinde firmalar gibi isim değiştiremez. Bunu mümkün sananlar, Partide sıfatları ne olursa olsun, çok şaşıracakları sonuçlarla karşılaşabilirler. Bir gün Parti disiplini işlerse, Partinin kimliğini koruyanlara değil, saptıranlara işler.
Siyaset, her şeyden önce 3-5 hamle sonrasını görebilmektir. CHP’yi Dersim tuzağının dibine çekenlerin ana hedefi, ne Sabiha Gökçen, ne Aleviler’dir.
Onların hedefi, Dersim üzerinden bir türlü başaramadıkları bir Mustafa Kemal cephesi açmak, büyük öndere saldırmaktır. Tabii ki Sabiha Gökçen, Atatürk’e uzanan bir köprüdür, bir günah keçisi yapılmaktadır. Herhalde Gökçen, durup dururken sefere gitmemiştir! Hükümet kararını uygulamıştır. Ayrıca kendini çürüğe çıkarıp askerlikten kaçanlardan farklı bir örnek sergilemiştir. Bu zavallı mantıklarla yakında Kubilay’ın anıtı kaldırılıp, “Menemen’de karşı-devrimi engellemiş olmaktan” dava açılabilir! Zaten AKP’nin bir güzide ismi, İstiklal Mahkemeleri’nin de yakında mercek altına alınacağını “müjdelemiştir”!
İşte Hüseyin Aygün bu toprak kaymasını tetiklemiş olmakla övünebilir! CHP, Cumhuriyet düşmanlarına uydurma paslar verip, kendi kalesine gol atamaz: Artık hiç olmazsa bu kritik dönemde, Parti’ye
“Truva Atı” sokmaktan vazgeçilmelidir. Zaten yıllardır gözünü kan bürümüş Sevrciler, Cumhuriyet düşmanları, Emperyalizm uşakları her yerde Parti aleyhine çalışmakta, Cumhuriyet karşıtı psikolojik harekatı, CHP üstünden yapmaktadırlar. Partinin bir de iç düşmanlara ihtiyacı yoktur.
Dersim konusunda köşe yazısında tarih dersi vermeyeceğim. Çok merak edenler mesela Mehmet Perinçek’in
“Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt isyanları” kitabını okuyabilirler. Herkesin nimetlerinden faydalandığı bu Cumhuriyet nasıl kurulup korunabilmiştir? Hangi dış destekli kışkırtılmış isyanlarla baş ederek ayakta kalabilmiştir? Geçmişte kalmış talihsizlikleri deforme ederek masumiyete çekip, geriye dönük suçlu aramak, son 88 yıl hakkında bu hükümetin refleksi olmuştur. Tabii özellikle kendilerini rahatsız eden ve yoruma açık olmayan Sivas gibi olaylara perde çekerek!
Bu anakronik değerlendirmelerle geriye bakarak herkes her ülkeden ve herkesten özür dilemeye mecbur edilebilir! Bunun sonu yoktur. AKP, bu işe çok meraklı olduğuna göre, bir daha ki sene işe İstanbul’un fethi nedeniyle Bizanslıların torunlarına özürlerini sunmakla başlayabilir!
Haluk Koç ve arkadaşları, tabii ki haklıdırlar. CHP’yi
“Anti-Kemalist faaliyetlerin odağı” (!) sananlar varsa, acil olarak bu trenden inmeleri şarttır.