19 Mart 2021 Cuma

ZAMAN VE GÜNDEM BÖLME-ÇÖZME MAKİNENİZ VAR MI? | Bedri Baykam | 18.03.2021

Sonra kendime dedim ki, “Bugün yine illa o meşhur otomatik gündemi yazma”. Bu gazeteleri eline alanlar, biz yazarların sürekli olarak gündem hakkında ne düşündüğümüzü öğrenmek istiyorlar. O gündem nereden mi geliyor? Sessiz virüs Corona’dan, toprağın 1000 kat dibinde öksürdüğü zaman her şeyi yerle bir eden deprem zaliminden, kadın katillerinden, bir siyasinin attığı tweet veya fırlattığı bir kitapçıktan, dilinin kemiği olmayan provokatif bir dinciden veya Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir konuşmasından. Biz, yıllardır yazılarımızın %85-90’ında o gündemi, hem de ne diyebileceğimiz bazen çok malum konular etrafında (mesela “kadına şiddet”) yorumlayan veya ender olarak hiç bilmediğiniz sivri köşelerini ekleyen insanlarız. İnanın bazen oldukça sıkıcı olabilecek durumlar yaşıyoruz. Sonuçta o gündem de çiklet gibi çiğnenip kendini tüketiyor; kokusu hızla geçiyor. O katıldığımız siyasi ekran tartışmaları için de her televizyoncu boynunda ilmikle yaşatan rating kavgaları nedeniyle en taze konuyu arıyorlar. Biz ise, sanki tüm geçmişi, bugünü ve geleceği bilmek durumunda olma baskısı ile atılıyoruz o kazana. Arşiv, güncel bellek ve referansiyel refleksleri harmanlama mecburiyeti ile... Hem de herkes “sansür ve otosansür” gerçeği ile o tartışma meydanına çıktığına inanmasa da, bunu itiraf edemese de!

Son aylarda tekrar gündeme getirdiğim “Demokratik Dijital Devrim” tüzük taslağının ulvi gördüğüm bir hedefi var: Oyunun kurallarına müdahale edip seçen ve seçilenin tüm haklarını kendi ellerinde tuttukları, başka kimseyi suçlayamadıkları dürüst bir siyaset ortamı. Umarım SİZİN de katkılarınızla bir gün gerçekleşir, kim bilir?


VAR VARSA, FUTBOL BAR-BAR!

Bazen spor, siyaset gündeminin önüne geçiyor da “biraz keyif alabiliyoruz” diyeceğiz ama... orada da işler artık bulanık, çünkü artık VAR diye bir teknolojik hakem masası var önümüzde. Bunun sonucu ise koca bir felaket! İster görüntü talep eden hakemlerin suçu deyin, ister o görüntüleri imal eden operatörlerin suçu deyin, artık spor, spor olarak kalmaya devam ediyor mu bilmiyorum ama futbol kesinlikle artık futbol değil. Eskiden bir golü alkışlamadan önce hakem santrayı gösteriyor mu diye bakma refleksimiz olurdu. Şimdi acaba hangi takımı tutan ve milyonları ağlatmayı kafasına koymuş hangi teknolojik operatör veya VAR hakemi, 30 milyonluk bir camianın gözünün içine bakarak, alay eder gibi, atılan bir golü iptal edecek veya uyduruk bir penaltı çalacak diye bekliyor herkes! Belki yolsuzluk değil, ego tatmini! 22 yıl önce VAR’dan ilk söz eden kişi olarak ekliyorum: Yakında her şeyi bilgisayar yapacak, insan hatalarından kurtulacağız!

Bir de yaşamımıza sinsice girenler var: Diziler! Bazı hikayeler bizleri ister en saf merak odağımızdan, ister nostaljik bir kokudan, ister güzel bir genç oyuncunun gözlerinden yakalıyor ve sanki izlediğimiz gerçek bir dava, gerçek bir kayıp çocuk, gerçek bir aşk serüveni oluveriyor. Onlar da beynimizin davetsiz misafirleri oluveriyor. Milyonlarca “her yaştan genç”, Hande Erçel veya Alina Boz’la, Kerem Bürsin veya Mert Fırat’la kavramsal flörtler yaşarken buluyorlar kendilerini…

 

ZAMAN KAYMALARI

Bakın yirmili yaşlarımızda, zamanı ve “ileride” yaşayabileceklerimizi sonsuz bir olasılıklar dizisi olarak görürdük. Siz de bugün ömrünüzün o safhalarındaysanız, beni onaylıyorsunuzdur. Sonra bakıyorsunuz ki kimi beklentileriniz gerçekleşmiş, kimileri tozlu hayaller ve hedefler rafına kaldırılmış ve 60’lı yaşlarınızda buluyorsunuz kendinizi... Zaman çok daha değerli ve giderek daha da yetmez hale geliyor. Ama o zamanın da her saniyesini sizden tırtıklayarak talep eden yeni teknolojik sistemlerle kuşatılmış durumdayız. Elinize tutuşturulan kumandalar ile dünyanın her yerinden 1001 çeşit haber, dizi, film ve spor karşılaşması elinizin altında; ne büyük zenginlik değil mi? Halbuki sizin buna harcayabileceğiniz zaman 2 -3 saat! Buna bir de bin bir sosyal medya mecrası ve orada kurduğunuz veya geçmişten gelip sizi bulan arkadaşlıklar eklenince zaman tükeniveriyor!

Tüm işiniz ve içinde yaşadığınıza emin olduğum zaman kayıpları arasında ben de size farklı bir olasılık önereceğim: Mesela kitap okurken kullanabilirsiniz. Radio Garden diye bir uygulama var. Önünüzde dünya haritası ve üzerinde on binlerce pırıltılı nokta. Her biri bir radyo istasyonu. Siz harita üzerinde, dünyayı resmen elinizle çevirip istediğiniz ülke üzerinde durup o noktalardan birini merkeze alıp o istasyona giriş yapıyor, dünyanın bütün dillerini, bütün müziklerini ve bütün seslerini dinleyebiliyorsunuz. Mesela ben sizlere bu cümleleri yazarken Nijerya’dan, Abuja’dan harika bir istasyonun müzik seçimlerini dinliyorum. Büyülü deneyim! Yaşam mecburiyetleri beni en az üç, bazen dört şeyi aynı anda yapmaya beynimi alıştırmama mecbur etti. Tv’de tartışma izle, telefonda ciddi bir konuşma yap ve yazacağın makalenin satırbaşlarını çıkar, belki WhatsApp’daki grup tartışmalarını da aynı anda yürüt…


TÜM KİTAPLARIMI SONSUZA KADAR OKUYACAĞIM!

Bir de kitaplar var tabii; hani “Bir gün, şunları kesinlikle okumam lazım” diye başucunuza ayırdığınız o kitaplardan söz ediyorum. Sevgili “Barışların” Metastaz 2’si, Timur Soykan’ın Baronlar Savaşı, Erkan Yılmaz Uzunköprü’nün Kozmik Albay’ı, Suzanne Preston Blier’in Picasso’s Demoiselles’i, Baki Can Edipoğlu’nun Olamayanların Mabedi ve daha kütüphanemde belki binlerce kitap benim “uygun zamanımı” bekliyor. Gerçek bir aydın, evrenin akışı hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğini fark edecek kadar mütevazi ve gerçekçi olabilendir. Dünyada yayınlanmış ve her yıl belki yayınlanmaya devam eden milyonlarca kitap arasında bir entellektüel ancak yetersizliğinin hakkını teslim edebilir. Ama ben o soruna bir formül buldum. Tanrı’dan, öldükten sonra birikmiş tüm kitaplarımı baştan sona okuma sözü aldım. “Ama nasıl?” diye sormayın, işin büyüsü bozulmasın! 

Peki insanın enerjisi bitmez de, 60’lı yaşlarında aynı hızla çalışmaya ve yuvarlanmaya devam ederse, o zaman ne oluyor? Belki işler daha çok sarpa sarıyor. Çünkü gençliğinizdeki o “sonsuz imkanlar dizisi” hala elinizdeymiş gibi hayallere kapılıyorsunuz! Belki zamanı ve Azrail’i güldürerek! 

Nijeryalı NEC radyomda bilge bir adamın ağzından dökülen, notunu alabildiğim şu sözlerle bitirelim yazımızı: “Yerinden kaldıramadığın taşı öp”, “daha uzun yaşayamıyorsan, daha derin yaşa”, “bir ışık yak karanlığa karşı”, “kaşık, hiçbir zaman çorbanın tadını bilemeyecektir”, “senin hakkında yapılan kötü şeyleri kuma yaz, iyi şeyleri mermere geçir.” 

Bir cümle daha var ki, siyasiler hiç duymasın: “Açığa çıkmasını istemediğin şeyi, hiç yapma!”



13 Mart 2021 Cumartesi

İNSAN HAKLARI ANAYASASI MI? GÜLDÜRMEN BENİ! | Bedri Baykam | 11.03.2021

Türkiye, insan hakları ve yeni anayasa paketi ile demokratik, özgür, hakça ve insanca bir yaşama yelken açacakmış, öyle mi? 19 yıldır Türkiye’yi yöneten AKP, birden içinde uyanan büyük bir insan hakları arzusu ile yanıp tutuştu herhalde ve “Yahu onca yıldır nasıl bu kadar ihmal etmişiz bu konuyu, hatırlatan da çıkmadı” diyerek bu işe girişti. Hemen bir ekip kurmuşlar ve en mükemmel insan hakları projesini nasıl yazıp çizeriz diye kafa kafaya vermişler. Sonra da tarihi bir mart ayı müjdesi vermek için, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ekibi, bu yeni muhteşem insan hakları paketi ve yeni anayasa duyurusu için hemen bir basın toplantısı örgütlemişler. Fakat şu şansızlığa bakın ki muhalif gazetelerin köşe yazarlarını davet etmeyi unutmuşlar! Gerçekten aksilik işte!

Türkiye bu mutlu günlere dört köşe olarak hazırlanırken İnsan Hakları ile ilgisi olmayan korkunç görüntüler yine birbirini takip etti. Canilere kravat takmaktan iyi hal indirimi uygulamaya alışmış mahkemelerimiz ve sığınmak için gelen her kadını tatlı sert bir dille evine geri yollayan, “kocandır, döver de sever de” demeyi standart haline getirmiş karakollarımız, herhalde bu ortamı bir şekilde kolaylaştırıyorlar ki, kadın cinayetlerinin hızı ve vahşet derecesi katlanarak artmayı sürdürüyor!

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ NE OLA Kİ?

Hükümet herhalde önce, İstanbul Sözleşmesi’ni, Kanal İstanbul’un bir öncü doğum senedi sandığından olsa gerek (!) önce heyecanla imzaladılar, arkasından herhalde farkına vardılar ki bu evraklar, o evraklar değilmiş! Bunun üzerine iktidar çevreleri, İstanbul Sözleşmesi’ne birden sırtlarını dönmüşler! Ne hayal kırıklığı ama! Espri bir yana, AKP’li erkeklerin İstanbul Sözleşmesi’ne niye karşı çıktıklarını merak ediyorsanız özetleyelim. Öncelikle tarikat ve cemaatlerin yoğun baskısı devreye girmiş; kolay mı dayak yiyen kadınların zır pırt polis koruması altına alınmaları: “Aşk olsun, bunlar Türk insanının örf ve adetlerine yakışmıyor”; farklı cinsel yönelimlerden söz eden LGBTIQ gündeme gelmiş: “Türk toplumunu dejenere eder, hiç atalarımızda böyle şeyler görülmüş müdür?”. Bir başka konu da kocaların eşlerinden uzaklaştırılma tehlikesi! Herhalde derin aşkları yüzünden hiçbiri buna katlanamadı ve büyük baskı koydular parlamentoya: “Biz bu kadar mesafeli kalamayız eşlerimizden, n’olur imzalamayın şu kör olasıca sözleşmeyi!”

İlginçtir ki, Sümeyye Erdoğan’ın öncülüğünü yaptığı Kadem, İstanbul Sözleşmesi’nin hem çıktığı gün destekliyordu hem de galiba hala destekliyor ama sonuç malum! Dolayısıyla çok net kanunlarla kadınları korumak isteyen o sözleşme bir türlü yaşama geçemedi. “Kadına şiddeti önle; önleyemiyorsan iç hukukla kadını koru, elektronik kelepçe ile tehditkar erkeklerin yaklaşmasını engelle, kadınları hayat içinde tut, 4-5 bakanlığın katkısı ile onları koru ve geleceklerine yön ver!” Aylin Nazlıaka böyle özetliyor AKP’nin dışladığı İstanbul Sözleşmesi’ni…

ÖVÜNÜLESİ İNSAN HAKLARI DÖKÜMLERİ

Şu tesadüfe bakın ki, 4 Mart’ta bu İnsan Hakları yeni dönem deklerasyonları verilmeden bir hafta önce Amerikan Kongresi’nden 180 üye Türkiye’ye bir mektup gönderiyor ve bizimle ilişkilere yön verirken “İnsan Hakları konusuna iktidarın eğilmesini” talep ediyorlar. Zamanlamayı manidar bulanlar olabilir! Böylece hükumetimiz 2010 referandumundan 11 yıl, 2017 Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişten dört yıl sonra tekrar yeni bir sözde “demokrasimizi iyileştirme” operasyonuna girişiyor! Ama Sözcü TV’nin logosunun neden bir yıldır verilmediği bir muamma kalmaya devam ediyor. Enis Berberoğlu dört yıl içinde 24 ayrı hakim tarafından yargılanıyor ve kendisi ile ilgili karar veren hakimler ertesi gün adliyede bulunamıyor, özel kararnamelerle görevden alınıyorlar. Cumhuriyet Gazetesi’ne haftalarca resmi ilan kısıtlaması getirme kararları sekteye uğramıyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri doğal gösteri ve yürüyüş haklarını kullanırken polisin orantısız güç kullanması ve bu da yetmiyormuş gibi terörist olarak damgalanmaları gibi durumlarla boğuşuyorlar. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş konusunda Anayasa Mahkemesinin verdiği kararlar, ceza kararı veren mahkemeler ve hükümet tarafından uygulanmıyor! Gazeteci Levent Gültekin sokak ortasında orta çağ çeteleri tarafından dövülüyor, AKP ve ortağında pek büyük bir üzüntü yok! İktidar işine geldiği zaman “biz o işlere karışmayız yargı bağımsızdır” der, bir yandan da Cumhuriyet Başsavcısı’na direktif verir gibi Grup Başkanvekili Cahit Özkan’ın ağzından HDP’nin kapatılacağını Parlamento’da beyan eder. 180 ülke arasında özgürlük ve demokrasi açısından 154. numaradayız ama o kadar üzülmeyin, Suudi Arabistan, İran ve Kuzey Kore gibi bazı ülkeleri limitte geçebilmişiz!


PEKİ ESAS GEREKÇE NE!

İktidar iyi sinyaller vermiyor, iktidarı elinde tutabilmek için yeni senaryolara ihtiyacı var. Hani halkımızı her açıdan ihya edeceği söylenen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi var ya, herhalde beklenenin aksine dört yılda vefat etmiş ki, şimdi ısrarla yerine geçecek bir yeni anayasa güzelliği aranıyor! Halbuki demokrasimiz ve aydınlanmamızın en değerli birkaç duayeninden biri olan Alev Coşkun, en net şekilde getirilen teorik anayasa paketinin 1982 Anayasası’nın sunduğu temel hakların bile gerisinde kaldığını alıntılarla kanıtladı!

Sonuçta AKP maçı kaybedeceğini anlayınca oyunun kurallarını kendisine göre yeniden yazmak istiyor! Yeniden seçilme hakkı kalmayan Erdoğan, bu durumu çözmek için parlamenter rejime dönüşü bile kabul edebileceği izlenimini veriyor veya cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci turu ortadan kaldıracak “en çok oy alan ilk turdan seçilsin” diyecek…

İktidarın son 40 yılda, belki 40 kere içeriğini değiştirdiği 12 Eylül Anayasası’ndan elde kalan, şu andaki A dan Z’ye değişikliklerle dolu ve Erdoğan’ın her müdahalesinde alkışlarla kutsanmış son halinin hala yeni bir Anayasa oyunu için bahane oluşturabilmesine ancak pes denir!

Kaybedeceğini gördüğü oyuna son anda yeni kurallar koymaya çalışanlara mızıkçı denir. Ben maalesef bunu en ağır şekillerde 2003’te yaşadım. Şimdi ülke, yeniden bir İnsan Hakları aldatmacasıyla resmen yazboz tahtasına çevrilen ve bu akılalmaz tavırlar yüzünden kalıcı vasıflarını kaybetmeye devam eden anayasamızın içine sürüklenmeye çalışıldığı girdabı durdurmaya çalışıyor.

Merak: Muhalefet kanadından kimler sunulan elma şekerlerine kanacak da, bu operasyonlara farkında olmadan alet edilecek!

Tabi bir avantajımız var, 2. Cumhuriyetçiler artık toptan tedavülden kaldırıldı ve peşlerinden gelen Yetmez ama Evetçiler sinerek masaların altına saklandı. Dolayısıyla toplumun kandırma iletkenleri artık sekteye uğramış oldu. Umarım onların yerini saf ve toy, sözde iyi niyetli siyasetçiler almaz.

5 Mart 2021 Cuma

MÜJDAT GEZEN, AKPINAR, AKM VE MUHALEFET! | Bedri Baykam | 04.03.2021

Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın beraatleri tabii ki toplumun geniş çoğunluğu açısından büyük bir rahatlama ile karşılanan güzel bir haber oldu. Böyle bir konunun bu kadar ağır iddialarla gündeme girmiş ve aylarca ülkeyi meşgul edebilmiş olması, esas yazık olan bu! Türkiye’nin gerek onlar gibi, gerek Genco Erkal, Ferhan Şensoy, Ekrem Kahraman, Orhan Kurtuldu, gerek Orhan Aydın, Ataol Behramoğlu gibi yere sağlam basan, sonsuzluğa harç atmış sanatçıya sahip olması bu ülkenin en büyük zenginliklerinden biridir. Değerli meslektaşlarımla gurur duyuyorum. Onlar, Atatürk aydınlanmasının en büyük övgülerini hak eden abidelerdir.

Erdoğan, yakında inşaatı biteceği söylenen Atatürk Kültür Merkezi hakkında, Ben artık Atatürk Kültür Merkezi demiyorum çünkü biz orayı bir opera binası olarak hazırlamış durumdayız” şeklinde bir demeç verdi ve baklayı ağzından çıkardı. Camii yapımı dahil, Taksim Meydanı’nın yeniden düzenlenirken AKM’nin, aynı isimle çok güzel bir şekilde yerinde devam edeceğini söyleyerek ağzımıza bal çalmışlardı. Anlaşılan, artık böyle bir jeste gereksinim duymuyorlar. Öncelikle AKP’ye değil, CHP’ye ve tüm muhalefet partilerine seslenmek istiyorum: Bu konuyu fazla ciddiye almadığınız için sizlerin sesini duyamadık! Yoksa bunu bir detay, basit bir isim seçimi mi sandınız? Aynen Atatürk Havalimanı gibi en kritik ve sembolik noktalardan Atatürk isminin esrarengiz bir el tarafından, bir gecede değil, zamana yayılarak silinip yok edilmeye çalışıldığını hala anlayamadınız mı? Şayet iktidar bunu yapmaya cüret ederse ve bizim ana muhalefet ve yavru muhalefet partilerimiz “çok daha önemli konuları” olduğuna inanmayı sürdürürlerse, bir adım ötesinde Taksim’deki Atatürk anıtını “Şimdi biz bu heykeli alıp çok daha güzel bir yere taşıyacağız” masalıyla yerinden söküp, adeta bitkisel hayat deposunda yeşil bir alanda emekliliğe geçiş yaptırıp kaldırırlar! Sayın Kılıçdaroğlu, Sayın Akşener ve bütün diğer partiler, hadi diyelim antenleriniz fazla açık olmadığından Atatürk Havalimanı’nın adının neden yerine yeni liman yapma pahasına yok edildiğini göremediniz… Bunu da mı anlamazlıktan gelip seyredeceksiniz? Cumhuriyeti ve laikliği sinsi planlarla yok etmek isteyen gizli ajandalara daha nereye kadar seyirci kalacaksınız?

Eminim operacılar da bana katılacaktır, orası bizim için Atatürk Kültür Merkezi’dir ve sonsuza dek öyle kalacaktır, sonsuza kadar. Takma isimli bir komediye girişmeye çalışan olursa, kimse o ismi telaffuz etmez, AKM varlığını sürdürür, sonra da gün gelir dinmeyen alkışlarla gerçek ismini geri alır.


FEZLEKELER MECLİSE GELİNCE NELER YAŞAYACAĞIZ?

Birileri zannediyor ki, HDP veya buna benzer bir ismi taşıyan aynı doğrultuda bir oluşumu birkaç senede bir kapatırsak, “Kürt sorunu” yok olacak. Yıllarca “Bu ülkede artık parti kapatma dönemi bitmiştir” diye nutuk atan iktidar partisi, herhalde Bahçeli’nin getirdiği ilginç şartlanmalarla şimdi bir HDP kapatma merakına saplandı!

Öncelikle anlayamadığım nokta şu: Bir parti kapatılacaksa, bu iktidar partisinin emri veya talebi ile mi oluyor yoksa Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından elindeki veriler gözetilerek mi? Nasıl oluyor da böyle bir dava açılmadan Parlamento’da AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan, “HDP hem siyasi hem de hukuken kapanacaktır. Milletin vicdanında kapatılacaktır” şeklinde bir konuşma yapabiliyor? Ve ardından aynı iktidar nasıl oluyor da işine geldiği zaman çıkıp “Yargı bağımsızdır, kararları onlar alır” demekten çekinmiyor? İktidarın içine mi doğuyor, Cumhuriyet başsavcısının böyle bir dava açacağı?

Defalarca, benzer partiler kapatıldı. Her defasında yeniden kuruldular ve yola devam ettiler. Hem de mağdur edilmiş olarak, bir nevi halkın bir kısmının gözünde güçlenmiş olarak. Efendim, bu sefer yerine parti açılmasına imkan verilmeyecekmiş… Peki nasıl yapacaksınız bunu? İlgi alanlarını daraltarak veya yorumla ilerleyen önleyici yasalar getirerek mi? Anlaşılan AKP’nin yeni demokrasi ve yeni Türkiye tarifi giderek ilginçleşiyor, işin içinden çıkılmaz ve anlaşılmaz bir hal alıyor.

Hiç akıllarına geliyor mu, HDP kapatılırsa o partiye destek veren veya gönül veren veya Türkiye’de bir Kürt sorunu olduğuna inandırılmış milyonlarca insan ne yapacak? Onları PKK’ya yaklaştırmış olmayacak mısınız? Satranç masasının birkaç hamle ötesini görmekten aciz mi bu insanlar? Emperyalist batı bu fırsatı nasıl değerlendirecek ve PKK’ya verdiği/vereceği desteği ve yazacağı siyasi senaryoları ne kadar arttırabilir bunu da mı okuyamıyorlar?

Her Kürt kökenli vatandaş, benim için birinci sınıf yurttaşımdır, kardeşimdir. Beni üzen, onların Türklerden ayrı bir insan tipolojisi olduğu konusunda beyinlerinin yıllardır yıkanmış olmasıdır. Maalesef kimi aydınlarımızın bile beyni o kadar yıkanmıştır ki, şu anda bu cümlemi bile anlayamadan okuyup “Şuna bak, Türklerle Kürtleri aynı zannediyor” diye bu cümleyi aşağılayabilmektedirler. Halbuki konu çok daha basit. “Türkler” dediğimizde aynı ülkenin bayrağı altında yaşayan, aynı kaderi paylaşan eşit yurttaşlardan bahsediyoruz. Bu şekilde ulusunun karışımlarını bayrak altında bütünleştirmiş birçok ülke var. “Türkler” derken de bir ırktan bahsetmiyoruz. Bu yüzden Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene” şeklinde bir cümle kullanıyor, “Ne mutlu Türk kanı taşıyana” demiyor! Ayrıca, “Türk kanı taşıyor” denilen insanlar da belki 30 farklı etnik kökenin karışımından oluşuyor. Bugün “Kürt” diye PKK tarafından adeta fişlenen ve ayrı bir toprağı kullanma hakkı verilmek istenen insanlar da yıllardır başka etnik kökenlilerle evlenerek, çocuk yaparak zaten büyük bir zenginlikle “karışıyor”. Bu coğrafyanın insanları, tam bir “beraber erime kazanı” içinde yer aldığımızı göremeyen körelmiş insanlar haline dönüştürülmeye çalışılıyor.

Kürt kökenli vatandaşlarımızın siyaset yapma hakları ellerinden alınamaz. Bugünkü HDP, arzu edilen siyasi tavrı göstermiyorsa, teröre yüksek sesle karşı çıkamıyorsa bunun sandıkta bedelini ödeyecek. Bu partiyi oylarıyla hizaya getirebilecek olan seçmenlerdir. Başkaları veya “parti kapatıcılar” değil. Elbet bu coğrafyada ortak bir yaşamı kardeşçe yaşamamızdan daha güzel ve daha kutsal bir hak olmadığını er geç herkes anlayacak.


DEMOKRATİK DİJİTAL DEVRİM (D3) TÜZÜK TASLAĞI

Yarın sabah (5 Mart, Cuma) 11.30’da, Taksim’deki Piramid Sanat’ta, “CHP için Demokratik Dijital Devrim Tüzük Taslağı” konulu basın toplantısı yapılacak. Aylar, hatta yıllar süren bir çalışmayla ve birçok CHP’linin katkısıyla yürüttüğüm bu tüzük taslağı, hem PDF formatında hem de kitap olarak Türkiye’de ve siyasi partilerde demokrasi arayışında olan kitlelere dağıtılacak. Siyasi kararların, genel başkan ve etrafındaki üç-beş kişilik yakın ekibin eksenine takılı kalan değil, halkın geneline yayıldığı bir tam demokrasi çağrısı…

27 Şubat 2021 Cumartesi

GARA DRAMI VE AKP’NİN DEMOKRASİ TAHAMMÜLSÜZLÜĞÜ! | Bedri Baykam | 25.02.2021

Gara kavgaları hâlâ sürüyor. Yaşananlar tabii ki çok üzücü, öte yandan kesinlikle Kılıçdaroğlu’na hak veriyorum. Kimse ana muhalefet partisine Sen neden bu soruları soruyorsun diyemez. Mühim olan, böyle başarısız bir operasyonun yeniden yaşanmaması için insanların akıllarını, tecrübelerini, eleştirilerini açıkça ortaya dökmeleri. Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nun “Ne yapayım, ağzıma bant mı takayım?” sözleri haklı!

Bu konuda, hiç kimse TSK’ya dil uzatıp onlara “başarısız” demedi. Asker verilen bir planı uygular, operasyonun anatomisi daha yukarılarda çizilir. Burada Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, MİT Müsteşarı ve Cumhurbaşkanı; nerede, nasıl istişarede bulunup düğmeye bastılar, onu bilemeyiz. Geçen yazımda da söylediğim gibi, ben sadece seçilen yöntemden ikna olmadım. İYİ Parti’den Aytun Çıray da “nokta tarzı rehine kurtarma operasyonuyla hudut güvenliği sağlamak ve terörist unsurların lojistik merkezlerini etkisiz hale getirme çabalarının çelişkisinden söz ediyor, Milli Savunma Bakanına verdiği soru önergesinde. “Bu durumda Hava Kuvvetleri’nin müdahalesinin çıkaracağı gürültünün mahalledeki PKK teröristlerini uyaracağını hiç düşünmediniz mi?” diyor! Mühim olan aynı hatayı bir daha yapmamak. Değerli Cumhuriyet yazarı dostum Tuncay Mollaveysioğlu geçen hafta çok önemli bir paragraf kaleme aldı:

Demokrasilerde iktidar, halkı azarlayamaz. Soru soranları hapisle tehdit edemez... İktidarların her iş ve eylemleri ile ilgili hesap vermesi en temel çağdaşlık ilkesidir. AKP devlet değil, bir siyasi partidir... AKP ve yöneticilerinin diğer partilerden ve siyasilerden üstün hiçbir yönü yoktur... Seçmen, yani halkın tamamı da değil, 5 yıllığına ülkeyi yönetme sorumluluğunu AKP’ye vermiştir. Sorumlular yönetim becerileri ve aldıkları kararlarla ilgili halkın eleştirilerine açık olmalıdır...”

Olay bu kadar net ifade edilir. Bu iktidarın ve bu ülkenin hukuk düzeninin artık algılaması lazım ki, demokrasinin olmazsa olmaz oksijeni olan eleştiri hakkı, sürekli olarak tepki, hakaret ve dava konusu yapılamaz. Eleştiriye olsa olsa yanıt verilir.


BU TAVIRLA MI “TEK YUMRUK” OLMAK İSTİYORDUNUZ?

CHP’nin eleştirilerinden rahatsız olan AKP sözcüsü Sayın Ömer Çelik de şunları söylüyor:

Tek yumruk olmalıydık: Pek çok metot denendikten sonra ortaya çıkan bu tablo karşısında bu kadar ağır bir üzüntü içerisindeyken tartışmamız gereken konu bu terör örgütünün bölgemizde yaratmaya çalıştığı derinliği yok etmek üzere bütün dünyaya tek bir yumruk gibi cevap vermek olmalıydı. Burada bütün dünyaya karşı kabine muhalefet partileri, tek bir yumruk olarak dünyaya nasıl bir mesaj veririz arayışı içerisinde olmalıydı. Ama bu artık siyasi kıblesini kaybetmiş, bütün siyasi değerlerden boşanmış bir tabloyu gözümüzün önüne getiriyor.

Çelik’in sözlerine şu açıdan çok şaşırdım: Başarısızlığa ve krize muhalefet cephesinin de ortak olmasını söylüyor ve “tek yumruk olmalıydık” diyor. O zaman soruyorum Çelik’e: Keşke operasyon başarılı olsaydı, siz muhalefet partilerini bu başarıya da ortak edecek miydiniz? Yani sözünü ettiğiniz “müjdeli” basın toplantısını yaparken sağınızda Akşener, solunuzda Kılıçdaroğlu mu oturacaktı? Bunu yapmanız mevzubahis değildi. Yıllardır ve özellikle son aylarda hızlanarak ana muhalefeti “Bay Kemal geldi, Bay Kemal gitti” diliyle eleştiren, CHP’ye “kirli zihniyet” diyen, “yüzsüzler” diyen, sürekli hakaretamiz sözlerle CHP’yi ve Başkanını her gün eleştiren bir iktidarın, kalkıp “tek yumruk olmalıydık” sözlerinde bir samimiyet görebilen olabilir mi?

Bu makaleyi kaleme alırken Erdoğan, partisinin grup toplantısında CHP’ye bakın hâlâ neler saydırıyordu: “Terör güdümündeki Parti… Millet, tek parti devrinden beri CHP’nin ciğerini bilir… Demokrasinin d’sinden nasibini almamış süzme faşist bir parti… Vizyonsuz hedefsiz ilkesiz bir parti… Kibir bataklığına saplanmış bir parti… Cibilliyeti bozuk bir parti… Kirli zihniyeti tarihin tozlu raflarına havale edilecek parti…” ve daha burada kullanmak istemeyeceğim nice yaralayıcı tanımlamalar… Sonra bunlar yetmedi. Erdoğan, kar fırtınasının bastırdığı günlerde, CHP’li belediyelerin yönettiği kentlerdeki trafik tıkanmaları, arabaların kaymaları veya birbirlerine çarpma görüntülerinden oluşan bir özet videoyu, fon müziği eşliğinde sunup CHP’nin beceriksizliğini kanıtlamaya çalıştı! Gerçekten pes dedim. Sanki yüz yıldır böyle sahneler Türkiye’de diğer hükümetler veya AKP’ye oy vermiş illerde görülmemiş bir şeydi de, Allah’ın hava koşullarından ve bunun dünyanın her yerinde yaşanan yansımalarından da CHP sorumlu oldu! Gerçekten soruyorum sayın Ömer Çelik’e, her gün bu şekilde sizden hakaret yiyen, geçmişte kurucularına “iki ayyaş” demeye cüret ettiğiniz parti ile “tek yumruk” mu olmak istiyordunuz, aranızda buna inanan var mı? Ama CHP’nin devleti ilgilendiren konularda yine de sizinle yan yana durduğu birçok konuyu hatırlatabilirim. Başta 15 Temmuz gecesi ve ertesi gün yaşananlar, Yenikapı mitingine katılım, Kıbrıs konusu, Ermeni iddialarına karşı duruş, Libya, sınır dışı operasyonlar, Irak’a asker yollama…


HDP KAPATMA İDDİALARI

AKP, HDP üzerindeki baskısını Demokles’in kılıcı gibi hep ortada tutuyor ve çoğu zaman Bahçeli’nin ağzından bir kapatma somut tehdidine dönüştürüyor. Sanki bu konuda “parti kapatma” kalıcı bir çözüm olabilirmiş gibi… Geçmişe bakıp belleğimizi tazelersek HEP, DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, DDP, BDP geçmişte Kürt siyasetinin kapatılan partileri… Şimdi HDP’yi kapatsanız yarın başka bir isimle tekrar kurulmayacak mı? Yoksa bunlar, şu göstermelik otorite arayışı ve seçmenlere göz kırpma mı? Temcit pilavı gibi “İdam Parlamento’ya gelirse hemen onaylarız” türünden, sanki bugün o yasa meclisten geçse bile, önceden işlenmiş suçlara uygulanabilecekmiş gibi hukuken mümkün olmayan, geriye dönük bir uygulamanın sahte iştahı ile kin ve intikam havası yaratmak üzere ortaya atılan laflara benziyor.

Evet, biliyoruz ki HDP, teröre ve PKK’ya karşı görmek istediğimiz net duruşu sergileyemediği için bir hayal kırıklığı yarattı; aksini düşünmek mümkün değil. Merak ediyorum hiç anlamıyorlar mı, şayet bütün siyasi diyalog, söylemler ve temsiliyet bitirilirse, bu gerek PKK’nın gerek onları destekleyen Batı emperyalizminin ekmeğine yağ sürmekten başka bir sonuç doğurmaz ve ortaya maalesef her gün yeni terör eylemleri ve yeni şehitler gelir, canımız tekrar yanar! Şayet bu kapatmayı, “seçim yatırımı” olarak görmek istiyorlarsa da, “benden sonra tufan” anlamına gelen bir bilinçsizlik ve acizlik itirafından başka hiçbir sonuca varamazlar!

PKK’nın ateşini kalıcı şekilde söndürecek, benim gözümde tek bir çözüm var; o da ne parti kapatmaktan ne de büyük çatışmalardan geçiyor! Konumuz felsefe ve propaganda. Bunu da tekrar bir başka yazımda ele almak isterim.

24 Şubat 2021 Çarşamba

AVUSTRALYA ŞAMPİYONU JAPON OSAKA, DÜNYANIN GÖZDESİ! | Bedri Baykam | 20.02.2021

Bugün Avustralya Açık’ta şampiyon olan Naomi Osaka, tartışmasız sert kortlarda dünyanın en iyi kadın tenisçisi. Amerikalı rakibi Jennifer Brady’yi oldukça kolay geçen bir maçtan sonra 6/4, 6/3 yenen Japon tenisçi, böylece dördüncü Slam finalini oynarken dördüncü şampiyonluğuna ulaştı ve bu konuda ancak daha önce 90’larda Monica Seles ve 2000’lerde Roger Federer’in başarabildikleri bir rekora imza attı. Hatta şu detayı da verebiliriz: SLAM turnuvalarında oynadığı son çeyrek final, yarı final ve finallerde 12 maçın tamamını kazanan sıradışı bir terminatör var karşımızda! Naomi bu galibiyetle dünya sıralamasında ikinci sıraya çıktı ve artık önünde yalnız Avustralyalı Barty var. Ancak benim de dahil olduğum tenis yazarlarının önemli bir kısmı, Naomi’yi bir adım ilerde görüyorlar rakibinden. Öte yandan sponsorluklar dahil yıllık kazanılan para ve tenis dünyasındaki gücü ve etkisini göz önüne aldığımızda, fark daha da açılıyor. Tenis dünyasında bir numaraya yükselmek, illa en iyi tenisçi olarak görüldüğünüz anlamına gelmiyor. Bunu daha önce Caroline Wozniacki de yaşamıştı.

Henüz 24 yaşında bu başarılara ulaşabilen Japon tenisçi, 21 maçtır ve bir yıldır hiçbir maçı kaybetmeden yoluna devam ediyor. Öte yandan Osaka, büyük şampiyonaları yani Avustralya ve Amerika’yı hep sert sahalarda kazanarak sonuca ulaştı. Henüz Wimbledon çiminde veya Paris’in toprak kortlarında elle tutulur bir başarısı yok. Yani günümüzde “her sahada oynayabilen Şampiyon” sıfatı için, biraz daha çalışması, uğraşması, ekmek yemesi lazım.

Tenis, kelebek etkisinin en çok görüldüğü ve en nankör olabilen sporlardan da biridir. Bizler bugün Osaka’nın büyük başarılarını konuşuyoruz; halbuki dördüncü turda İspanyol Garbine Muguruza’ya karşı ünlü tenisçi son sette iki maç topu kurtarmak zorunda kalmıştı. Bunlardan birincisini harika bir ace servis ile savuşturduktan sonra, İkincisinde de uzun bir rallide rakibinin topu forhand’i ile auta atışında derin bir nefes alarak işin içinden sıyrılmış, maçı son sette 7/5 ile lehine yazabilmişti.


BUGÜNKÜ FİNALİN AKIŞI

Bugün finale Osaka hızlı başladı ve henüz skor 2/1 iken rakibinin servisini kırmayı bildi. Ancak hemen arkasından Brady rakibinin servisini alınca maç 4/4’e kadar dengeli gitti. Hatta o noktada Osaka kendi servisinde Amerikalı rakibi bir kısa topa yetişerek üzerinden nefis bir lop atınca, oyunu ve belki ilk seti kaybetmek üzereydi. Ancak harika bir sert forehand’le kabustan çıkmayı bildi. 5/4’de Brady kendi servisinde 5/5 eşitlik için top kullandı ancak üst üste yaptığı basit hatalarla seti kendi eliyle teslim etmiş oldu. Bu setin ve hatta maçın en ilginç noktası, kadın maçlarında çoğu zaman gördüğümüz uzun rallilerin neredeyse hiç olmaması ve puanların çoğunlukla çok hızlı alınıp verilmesiydi.

Bu nispeten zor seti lehine çevirdikten sonra Osaka ikinci sete çok moralli ve hızlı başladı. Üst üste sert forhandler ve servislerine karşın rakibi de kolay hataları birbiri peşi sıra kritik anlarda buna ekleyince, skor birden göz açıp kapayıncaya kadar 4/0’ı buldu. Bunun arkasından gelen oyunu Amerikalı sporcu kendi servisinde zor da olsa kazandı ve arkasından rakibinin servisini kırarak skoru 4/2’ye getirdi.

Bir tenis maçında set oynanırken en önemli oyun yedinci oyundur, en önemli puanı da dördüncü puandır. Çünkü buna göre o oyun veya o sette fark iyice açılır veya eşitlenebilir. Osaka tabii ki bu kritik 7. oyunun dördüncü puanını kazanarak 40/15 ileri geçti ve ardından skoru 5/2’ye taşıdı, maçı da son oyunda kendi servisinde kolaylıkla sıfıra karşı bitirerek, Melbourne’da ikinci kere şampiyon oldu.


OSAKA’DAKİ ŞAMPİYON DNA’SI

Osaka’yı özellikle büyük şampiyonalarda ve kritik maçlarda neredeyse rakipsiz kılan faktör, kendi üzerinde oluşan baskıları tersine daha iyi oynamak için bir motivasyon olarak görmesi. Bu tabii ki her tenisçide böyle yaşanmıyor! Ancak Osaka çok ilginç bir karakter: Çocukluğunda büyük şampiyonaları, stadları görerek hep orada seyircinin önünde yüksek gerilimli maçlarda keyifle sahaya çıkmak istemiş. Serena Williams’a hep büyük bir hayranlıkla bakmış ve umarım ilerde ben de birilerinin bu şekilde idolü olurum diye düşünüyor şimdi. Osaka, Amerikalı yıldızla yaptığı dört maçın üçünü kazandı. Bu sene de çeyrek finalde, üstelik dördüncü turda iki numaralı favori Halep’i yenmiş olan bir Serena’ya top göstermemiş, maçı iki kolay sette kapamıştı.

Osaka “ne güzel kadın” diyebileceğimiz bir fiziğe, bir havaya sahip değil. Ancak ilginç bir şekilde herkesin sempatik bulduğu bir kişilik, profesyonellik, ciddiyet ve işine duyduğu yoğun saygı ve konsantrasyonla hareket ettiğinden, en azından tarafsız herkes maçı onun kazanmasını istiyor! O herkesin arkadaşı veya akrabası gibi!

Kim bilir, belki Serena Williams’ın bir türlü egale edemediği Margaret Court’un 24 Slam Şampiyonluğu rekorunu bundan 15 sene sonra Osaka kırar! Ünlü İsveçli şampiyon Mats Wilander’in bugün EuroSport’da söylediğinin aksine, ben Williams’ın artık 24 rakamına ulaşacağını ve ardından da geçeceğini sanmıyorum. Bırakın 39,5 yaşına gelmiş olmasını, Osaka dışında her değişik kortta sürekli güçlü yeni isimlerin ortaya çıktığı bir tenis dünyasında işi artık imkansız gibi. Barty, Halep, Pliskova, Svitolina, Muguruza gibi olağan ağır rakipler dışında, artık Sabalenka, Muchova, Brady veya Swiatek gibi yeni sayılacak isimlerin hızla turnuaları şenlendirdiği bir ortamda, sinirlerine gittikçe daha az hakim olan bir Williams, bence artık slamlerde mutlu sona ulaşamaz. Göreceğiz… Sakin Japon arkadaşımız ise, 2 milyon 750.000 dolar gibi, onun açısından çok mütevazi bir parayı hangi yatırımını ekleyeceğini fazla önem vermeden düşünüyordur… Bu da onun sorunu olsun…

DJOKOVİC, AVUSTRALYA’DA İŞİ OTOMATİĞE BAĞLAYARAK YİNE KAZANDI | Bedri Baykam | 21.02.2021

Hani bazı spor günleri vardır; bir final izleyeceksinizdir, yiyecek içecekleri hazırlarsınız, uzun sürecek bir spor müsabakası için koltuğunuza kurulursunuz, notları için isterseniz elinizde kalem kağıt bulundurursunuz, hele bir slam finali sizi 4-5 saat o koltukta tutabilir. Bazen günün akışı umduğunuz ve vaad edilen heyecan seviyesini tutar. Bazen de dağ fare doğurur. Bir futbol derbisi insanın uykusunu getirebilir. Bir tenis finali de 2 saate ulaşmadan hızlı bir şekilde bitip gidebilir… İşte Avustralya Açık’ın Djokovic-Medvedev finali, ne dersek diyelim bu hayal kırıklığı yaratanlar arasında hatırlanacak… 20 maçtır üst üste yenilmeyen, bu son maçlarında ilk 10’dan 12 ismi ve Sırp rakibini bile 6/3, 6/3 yenmiş olan Rus Medvedev, burada Slam finalinde oynamanın farklı bir boyut olduğunu bedelini ödeyerek tekrar öğrendi. Djokovic maçı 3 sette 7/5, 6/2, 6/2 ile zafer listesine eklerken, Avustralya’da 9. finalde 9. şampiyonluğuna ve toplamda 18. Slam zaferine ulaşarak Nadal ve Federer’e gözdağı verdi. Nadal’dan bir yaş, Federer’den altı yaş daha genç olduğunu düşünürsek, normal akışta Novak Djokovic’in önce İsviçre efsanesini, ardından da Nadal’ı Slam zaferleri sayısında aşabileceğini görüyoruz. Nasıl Nadal Paris’te Roland Garros santrkortunda toprak sahada bir dokunulmazlığa sahipse, ilginç bir şekilde Djokovic de Melbourne’da Rod Laver Arena’da inanılmaz bir özgüven kazanıyor. Hatta belki kariyerleri sona erdiğinde, Nadal’ın Paris zaferi rekorunu bile Avustralya’da yakalayabilir… diyecektim ama tabii ki vazgeçtim çünkü bu rakamın 13 olduğunu hatırladım! Arkadan gelen Thiem, Medvedev, Zverev, Tsitsipas ve hatta Berettini ve Karatsev gibi oyuncuların buna izin vermeleri pek mümkün değil. Ki, üstelik her an ortalığı alt üst edecek yeni yetme 20 yaş civarı gençler de peydahlanabilir!


MAÇIN AKIŞI:

Djokovic maça çok hızlı başladı. Sert servisler ve geri vuruşlarla tek puan kaybettiği ilk oyunun ardından rakibinin forehand basit hatalarını da değerlendirerek servis kırdı. Aynı hızda oyunun kontrolünü elinde tutarak 3/0’a beklenmedik bir hızla ulaştı. Medvedev bunun ardından acelerle kendi servisini nihayet kazandıktan sonra, Djokovic basit hataların ardından bu beşinci oyunda 28 vuruşluk bir rallide kısa top denerken fileye takıldı hemen ardından bir smaçı kaçırarak servisini kaybetti. Bunun ardından Medvedev kendi servisini sıfıra karşı kazanınca skora 3/3’lük bir denge geldi ve maç adeta yeniden başladı. Her iki raket, servislerini kolayca kazanarak yürüdüler ve Djokovic 6/5 öne geçti. Ancak tie break’e ulaşabilmek için, Medvedev’in servisini kazanması lazımdı; halbuki önce 0/40 geri düşen Rus tenisçi sonra 30/40’a yükselse bile basit bir forehand hatasıyla ilk seti kendi elleriyle 7/5 teslim etmiş oldu.

İkinci sete Medvedev hızlı başladı ve Sırp tenisçinin iki backhand basit hatasıyla hemen servis kırdı. Fakat o noktada dev şampiyonların meşhur ani tepki sendromu hemen devreye girdi. Sonraki oyunda Djokovic rakibinin servisinde, gaza basarak aldı ve sete yine dengeyi getirmiş oldu. Ertesi iki oyunda, önce kendi servisinde ardından rakibinin servisinde basit hatalarını oyunda kalarak ve yere sağlam basarak değerlendiren Djokovic, ardından kendi servisine de kolayca tutunarak birden 4/1 öne geçti. Medvedev kendi servisini sıfıra karşı alarak bir oyun daha alsa da, Djokovic rakibinin beraberliğe kadar ulaştığı kendi servisinde üst üste attığı müthiş servislerle 5/2’yi buldu. İkinci setin son oyununda Medvedev’in servisinde returlarını çok uzun oynayan Djokovic, rakibinin inisiyatif kullanmasına olanak vermedi ve bu seti de 6/2 ile cebe indirdi. Setin sonlarında içsel kızgınlığını dizginleyemeyen Rus tenisçi raketini yerlere vurarak paramparça etti.

Üçüncü sete başlarken Medvedev’in aklında muhakkak 2019’da Amerika Açık’ta Nadal’a karşı ilk iki seti verdikten sonra beş sete uzatmayı başardığı o muhteşem final vardı. Djokvic’in servisinde giriş oyununda 15/40’ı bulduğunda umutları muhakkak yeşermişti ancak rakibinin sert servisleri ve kendi basit hataları ile bu oyunu verdi ve şansını kaçırdı. Medvedev daha sonra kendi servisinde rakibinin başarılı servis karşılamaları ve güzel bir backhand volesinin dışında iki çift hata yaparak 2/0 geriye düştü. Bu çift kıtaların ikincisi Rus serisinin psikolojisini aktarmak açısından önemliydi. Medvedev eşitlik varken ikinci servisini beklenilenin aksine birinciden de daha sert patlatmayı denedi ve 1 metre dışarı attı. Bu sürpriz çabası kendi elinde patlayan bir silah oldu. Rakibinin ritminin bozulmasını fırsat bilen Sırp tenisçi 3-0’ı kolayca bulduktan sonra Medvedev nihayet ilk oyununu kazandı. Maçın geri kalan oyunlarında taraflar önce kendi servislerini kazandılar ve dünya bir numarası 5/2’yi buldu. Ardından maçın son oyununda Avustralya Açık’ın adeta hamisi ve sahibi haline gelen Djokovic ilginç bir vole/smaç karışımıyla maça son noktayı koyarak kendini sırtüstü yere attı! Seyircilerin umdukları sürpriz olmamıştı ve favori şampiyonluğu kolayca üç sette kazanarak eve dönme hakkı kazandı.


DJOKOVİC’İN TAKTİK ŞİFRELERİ

Avustralya’da adeta kendini aşarak oynayan Djokovic, maçın başından itibaren oyun planına sadık kaldı, hiç sinirlenmedi. Melbourne’da attığı yüzü aşkın ace servisi aynı başarıyla kullanmaya devam etti. Geri oyununu hem çok uzun oynadı hem de kesme backhandlerle ve kısa toplarla kendi oyununa sürekli farklılıklar getirdi. Fileye çıktığı 18 seferin 16’sında puanı kazandı ve uzun süren rallilerin çoğundan da galip çıkmayı bildi. Geri oyunda toplarını derin oynamayı sürdürerek oyunun kontrolünü hep elinde tuttu, böylece rakibinin ilginç tekniği ve stili ile beklenilmedik noktalara beklenmedik açılarla toplar yağdırmasını maçın genelinde engelledi.


MAÇTAN SONRA DJOKOVİC İMAJI

Sırp raket ilginç bir şekilde dünyadaki bütün başarılarına rağmen kitlelerin sempatisini kazanamıyor. Ya da en azından zirvedeki diğer iki dev isim kadar kazanamıyor. Sürekli olarak kendisiyle bir hesaplaşma içinde olması, dış dünyaya saklayamadığı kızgınlığı ile ufak tefek veya büyük müdahalelere kalkışması, son zamanlarda sakatlığını sürekli öne sürmesi ve “ben zaten bu turnuadan çekileceğim” ayaklarına yatması, yine seyirci ile arasına uçurumlar koyan gerçeklerdi.

İşte bütün bu saydıklarıma rağmen Djokovic maçtan sonra yaptığı konuşmada çok puan topladı. Adeta kendisini Medvedev’in yerine koyarak onun anlayacağı şekilde ruhunu okşadı, ona iltifatlar yağdırdı ve kendisini iyi hissetmesini sağladı. Kimileri kalkıp şimdi buna bir psikolojik taktik ve iyileştirme çabası dese bile, çok etkili olduğunu saklamayacağım ve iyi ki böyle yaptı! Bu arada Medvedev’in özellikle geçmişlerinden anlattığı anekdot çok tatlıydı: “Monako’da antrenman için Novak’ın birine ihtiyacı olduğunu söylediler, ben o anda dünyada 500 veya 600’üncüydüm, gittim. Bana tek söz söylemeden oynayıp ayrılacağını sanıyordum. Halbuki çok yakın davrandı, arkadaşım gibi konuştu, birçok soru sordu ve çok şaşırdım.” Sonra da iki tenisçi kupa merasiminde aralarında şakalaştılar; Novak, “Beni daha sık aramalısın, artık aramıyorsun” diyerek herkesi güldürdü.

Melbourne Park’tan ayrılırken mağlubiyetin analizini yaparak kendi çözülmesinin şifrelerini arayan Medvedev ilk kelimeleri sarf etmişti bile: “Bir dahaki sefere saha içinde de dışında da bazı şeyleri farklı yapacağım, tam ne yapacağım bilmiyorum ama her şeyi farklı deneyeceğim.”

Evet şimdi seride üç ay sonra Paris var ve ne mutlu bizlere ki gösteri devam edecek, yeni anekdotlar, yeni hatalar, yeni şaşırtıcı maçlar ve isimler öne çıkacak…

20 Şubat 2021 Cumartesi

GARA’NIN ACISI VE ATEŞİN DÜŞTÜĞÜ YER | Bedri Baykam | 18.02.2021

Yorucu bir ülkede yaşıyoruz. Her an yürekleri acıyla doldurabilen, yorucu bir ülkede... Gara’dan gelen haberle bütün ülke sarsılana kadar, son birkaç haftada yaşadıklarımızın bir kısmını hızla hatırlayalım. Sistematik olarak iktidarın sunduğu sahte gündemlerin içine balıklama atlayan bir medya var. Halkımız ise bu gündem tuzaklarının içine düşmeleri için kırmızı halılar döşendiğinin farkında olmasına rağmen, kendini o tuzağın girdabının ortasında buluyor.

Saray, sanki Boğaziçi geriliminden Gezi Direnişi kadar sertlik gösterisi yapabileceği bir konu üretmeye gayret ediyor veya düğmeye bastığı an bütün basın sanki Türk Apollo 29’u yarın uzaya fırlatacakmış gibi bunu ciddiye alıyor ya da ciddiye alır görünmeye mecbur bırakılıyor. Birden aya gitmeyi ciddiye alanlarla almayanlar arasında münazara başlıyor! Ya da birkaç haftadır yeniden ve aniden tedavüle sokulan Anayasa tartışmaları! Şaşırabilirsiniz, “Allah Allah bu da nereden çıktı” diye, “2010 ve 2017’de zaten sekiz yıla yayarak anayasayı iki kere değiştirmemişler miydi?”

Diğer bir gündemimiz, hükümetin Covid’e karşı yürüttüğü “sözde” savaş! Bu da çok ilginç bir noktada duruyor, Cumhurbaşkanımız AKP kongrelerindeki kalabalıklardan memnun!

İşte böyle bir ülkenin orta yerine düşüyor Gara şehitleri… Tabii ki ateş önce düştüğü yeri yakıyor. Polis memuru Sedat Yabalak’ın, babası ile hiç oynayamamış olan yedi yaşındaki kızı Zeynep’i düşünün; babasının cenazesi önünde selam durduğu o fotoğrafa 40 yıl sonra acaba nasıl bakacak? Ya da Muhammet Salih Kanca, Fenerbahçe bayrağı ile naaşı örtülen, Samsun’da gömülen sevgili sivil vatandaşımız, yıllardır mağaralarda veya dağlarda tutsaklık hayatını sürdürürken neler düşünüyordu, ne hissediyordu? Şehit Uzman Çavuş Mevlüt Kahveci’nin annesi Ayşe Hanım, Cumhurbaşkanından Şehidimiz, sevgili peygamberimizin inşallah komşusu olacak, bir anneye böyle bir şeref nasip olmaz ama siz bu şerefi yakaladınız dediği zaman neler hissetti? Şehit Uzman Çavuş Hüseyin Sarı’yı altı yıldır bekleyen eşi Emine Sarı, hala “Ben seni hep bekledim bekleyeceğim” diye ağlamaya devam ederken, hangi geleceğe bakıyor artık? Mesela Diyarbakır-Lice karayolunda otobüsü durdurularak indirilen ve her biri rehin alınan bu askerler, kendilerini bırakıp giden otobüsü hangi endişeli gözlerle izlemişlerdi?


GARA HANGİ BEDELLERLE “TEMİZLENDİ”?

Ateş düştüğü yeri yakar… Her birimiz çok üzülüyoruz, kahroluyoruz ama bedeli aileler ödüyor. Zaten 37 yıldır, bu coğrafyada bir akrabası veya arkadaşı, bir yakını PKK teröründen kaybetmemiş kaç kişi var?

Bu şehitlerin farkı şu: Bu şehitlerimiz dün oluşan bir pusu veya çatışmada ölmediler, altı yıldır terör örgütünün elinde rehin durumdaydılar. Bu bilgi kamuoyu ile fazla paylaşılmadı. CHP konuyu Parlamento’nun veya Saray’ın gündemine getirmeye çalıştı. İzmir Milletvekili Murat Bakan yedi ayrı önerge vermiş, biri hariç hep yanıtsız kalmış. Tüm bu süreçte şehitlerin verdikleri bazı tepkilere bakıyorum, Müslüm Altıntaş “Bizi vatandaşlıktan mı çıkardılar?” diye sormuş, ilgisizlik karşısında… Semih Özbey, “Ne olur bizim için bir şeyler yapın” diye adeta yalvarmış. Bu gibi durumlarda izlenen yöntem, İHD, MAZLUMDER ve HDP’nin yaptıkları temaslar. Ancak hükümet tarafından bu yollar da zorlanmamış ve “terörle pazarlık yapmayız” bakış açısıyla konu hep kilitlenmiş. Burada konunun herhangi bir çekilme pazarlığı değil, can olduğu ve kurtarılması gereken vatandaşlar olduğu yıllarca sanki unutuldu! Konu, hiçbir aşamada kamuoyu tarafından baskı yapılabilecek ana gündem olarak medyaya taşınmadı.

Karada yapılan operasyona baktığımızda, sanki bu rehineleri kurtarmakla hiçbir alakası olmayan bir yöntemler dizisi seçilmiş. Uçaklar bombalama yaparken, içerdeki rehinelerin can güvenliği ve infaz edilme tehlikesinin nasıl önüne geçilebilirdi ki? Sanki o noktada terör örgütünün merhametini mi bekliyorlardı, ne vardı akıllarında çok merak ediyorum! Herhalde 37 yıldır hangi acımasız alçaklıkları yapmaktan çekinmediklerini ezbere biliyoruz. Biz de 53 teröristi “etkisiz hale getirmişiz”, onu öğreniyoruz… Basketbol maçı mı yapıyoruz burada? 53-13 maç kazandık mı diyeceğiz! Kaybedilenler birer can. Her insan, en az yüzlerce kişinin hayatını mahvederek aramızdan ayrılıyor. Böyle bir korkunç olaydan sonra insan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni eleştirmek istemiyor, ama “bu kurtarma operasyonu, başka yöntemlerle nasıl daha başarılı geçebilirdi?” sorusuna yanıt vermeye mecburlar. Evet, “Gara temizlendi” diyorlar; güzel yurdumun ve dünyanın her yeri teröristlerden temizlensin. Ama hangi bedelle? Kılıçdaroğlu, Erdoğan’a 5 soru yöneltirken, çok yerinde bir hamle yapıyor. Bu soruların muhatabının tatmin edici yanıtlar bulması bence imkansız. Hele Başarısızlığın sorumlusu kim?” sorusu kesin askıda kalır. Bu soruların dışında bir konu da gündeme getirildi, CHP’liler tarafından: “Neden ulusal yas ilan etmediniz? Şehitlerimizin Suudi Arabistan kralı kadar değeri yok gözünüzde?” Bu soruyu da kimse yanıtlayamaz!


ABD VE HDP ARTIK KENDİLERİNE GELECEKLER Mİ?

ABD’nin, katliamı lanetlemek için o kadar nazlanması ve PKK’ya yıllardır silah akıtması da ayrı bir kabul edilemez “sözde müttefik” tavrı!

Gelelim HDP’ye… Ne kadar acıdır ki bırakın terörü ve alçaklıkları lanetlemeyi, terörle arasına mesafe bile koyamayan, maalesef kendi kendini tıkayan bir oluşum. Tam siyasi oluşum diyemiyorum, çünkü bir siyasi oluşum tabii ki bir terör örgütüne bu kadar bağımlı hareket edemez! Öte yandan HDP’yi yok saymak, kapatılmasını istemek, dolayısıyla Kürtlerin ideolojilerinin veya kendilerine seçtikleri mücadelenin Parlamento’da artık muhatabı kalmamasının da Türkiye’ye kazandıracağı hiçbir şey yok! Ne yapacaksınız, yarın konunun dağlardan ve silahlardan başka hiçbir muhatabı kalmadığını mı dünyaya ilan edeceksiniz? O da bir yol olamaz… HDP, 2015’de bir şekilde bu toplumun kendisine uzattığı da göremedi, kabullenemedi! Orada HDP, hem kendisi için, hem Türkiye ve Orta Doğu için bir fırsatı harcadı.

Herkese görev düşüyor, HDP önünde nöbet tutan annelere de, bu ölümlere dur demek isteyen HDP’lilere de, tüm siyasi partilere de, yazarlara da, herkese…

Artık bu büyük belanın sonuçlarının yalnız “Ateş’in düştüğü yeri” değil, herkesi yakıp geçtiğini askeri, siyasal, sivil veya yazar herkesin görüp idrak etmesi lazım.