14 Ocak 2021 Perşembe

BATIK BATI VEYA 5. DÜNYANIN YARATTIĞI CANAVAR | Bedri Baykam | 14.01.2021

 Batı’da yaşanan kaotik görüntülerden sonra, Amerika ve Fransa’nın 1. dünya ve 3. dünyayı harmanlayan, yeni “hibrid” çehresi hakkında düşünürken, aklıma önce “4. veya 5. Dünya” gibi daha klişe kilit isimler gelse de, bunlar ve benzeri her ismin farklı şekillerde kullanıldığını hatırladım. Dünyadaki atıllaşan onca bilgi yığını arasında “4. 5. 6. Dünyaların” kavram olarak cirit attığını görüyoruz. Bu nedenle, Batı’nın simge iki ülkesi olan Fransa ve ABD’nin bu hallerini en iyi tarif eden başlık olarak “Batık Batı”yı düşündüm. Yavaş yavaş suya gömülen büyük Batı medeniyetinin dev renkli transatlantikleri gibi… Ama buna rağmen, özellikle Fransa ve ABD özelinde yaşanan sürece toplu bakarsak, başlığa yine de

5. Dünya” tanımlamasını eklemekten kendimi alamadım. (4. Dünya, Afrika başta olmak üzere en fakir ve donanımsız ülkeleri için kullanılıyor. Ama ötesinde, 5. 6. ve 7. Dünyaların içerikleri de “çoklu muallak”ta…) Belki nasıl Roma veya Osmanlı imparatorlukları tarih içinde göçüp gittiyse, şimdi sıra yavaş yavaş 21. yüzyılın bu şekilde hibritleşen büyük Batısı’na geldi…

Trump’cıların, Washington DC’de Capitol Hill’i basması, 2-3 yıldır süren ve Batı’nın kalbinde yaşanan her türlü taşkın olayın apokaliptik “grande finale”siydi adeta. Siz bu makaleyi okurken dünyanın gündemi şu an Trump’ın azledilip edilmeyeceği, bunun için hangi yöntemin kullanılacağı, daha önce onca hazırlıkla deneyip başaramadıkları, Trump’ı Beyaz Saray’dan uzaklaştırma operasyonunu bu sefer

2. Impeachment”ın ardından “mutlu son”a ulaştıramayacaklar var. Tabii bunun için Senato’dan onay almaları lazım.

Sahne inanılmazdı. Gerçeküstü bir Hollywood filminden çıkmış görünen, Viking’i andıran bir tipolojide, kendine Q Shaman adını uygun gören Jake Angeli lakaplı şahıs her temsili fotoğrafın ortasında yer alıyor; üstlerine sardıkları bayrak veya slogan dolu örtülerle maskeli baloya gider gibi giyinmiş “yol arkadaşları” ile beraber, Kongre baskınında tarihe geçtiklerini bile bile poz veriyorlar.

Trump dönemi, ister New York kulelerinde, ister hapishanede, ister boşanma mahkemelerinde bitsin, onun eksantrik imaj ve sözleri kadar, o bizon avcısına benzeyen Kongre içindeki şovmenin görüntüsü de hatırlanacak… Trump, bu maceraya giriştiğinde, dünyanın en güçlü koltuğunu terk etmemek için kitapta yazan ve de özellikle yazmayan her türlü numarayı denemeye kalktı, kendisini o noktaya taşıyan Amerikan rejimini dinamitleyerek tahtının gücünü ve hakkındaki potansiyel suç duyurularına karşı dokunulmazlığını sürdürmek istedi. Şimdi pişman mıdır? Bence kesinlikle! Ama hiç çaktırmamaya gayret ediyor!

İşin ilginç tarafı, Kongre binasını basan Trump’cılar, George Floyd olaylarında ortalığı yakarak yürüyüşe geçen milyonların siyasi olarak bir ölçüde zıttı. Peki aralarında küçük de olsa bir kesişme yok mudur? Belki, çok minimal düzeyde olabilir! FBI, Biden’ın “başkanlık” sıfatını kazanacağı 20 Ocak günü, 50 eyaletin merkezlerinde silahlı isyana girişecek gruplar hakkında duyumları olduğunu açıkladı ve önlemler almaya şimdiden başladı. O gün iç savaş görüntüleri yaşanmaması Amerika’da aklı selim her insanın temennisi. Ama Trump’tan bu konuda kitleleri ikna edecek net demeçler bir türlü gelemiyor! Pentagon, özellikle Amerika’nın başkentinden başlayarak ek güçleri sahaya sürerek, büyük hazırlıklar yapmak durumunda kaldı. Ortam gerilmeye devam ediyor.


BÜYÜK TABLOYA BAKALIM!

Şimdi daha genel bir hikayeye geçmek istiyorum. Nasıl olsa önümüzdeki bir hafta boyunca Amerika’nın iktidar geçişini, Kongre baskını skandalının artçı şoklarını ve Trump’ın acı dolu “anti-epik” serüvenlerini istesek de istemesek de izleyeceğiz. Lütfen konudan biraz daha uzaklaşıp Batı dünyasının ve özellikle Fransa ve ABD’nin son birkaç yılda hatta yüzyılda yaşadıklarına göz atalım.

ABD, Kongre baskınının inanılmaz görüntülerinden önce, başka kitlesel sokak hareketlerini, Covid-19’un getirdiği bomboş meydanları, George Floyd’un polis tarafından acımasızca öldürülmesinin ülke çapında yarattığı tepkileri, infiali ve yağmaları yaşadı. Amerika’yı 1960’larda kasıp kavuran siyahi hakları için Martin Luther King’in canıyla bedelini ödediği liderliğiyle örgütlenen “Sivil Haklar Hareketi”nden 60 yıl sonra bu sahnelerin hala gündemde olabilmesi, gerçekten yazık ve düşündürücü.

Amerika’daki olaylar aynen Fransa’da “Gilets-Jaunes” (Sarı Yelekliler) adıyla gerçekleşen büyük isyanların Macron ve hükümet karşıtı dev gösterilere dönüşürken Champs-Elysées’de gördüğümüz sinematografik sahneler gibi değil miydi?


BATI’NIN “MARKA DEĞERLERİ” NASIL BU DURUMA DÜŞTÜLER? 

Batı ve onun kültürel liderleri ABD ve Fransa, dünyada demokrasi, hukuk ve politik kökeni oluşturan iki çıkış noktası. Özellikle son iki yılda ise en büyük şehirlerinde düzeni alt-üst eden, dev sosyal dalgaların yeni merkezleri. Fransa, gerek 68 Kuşağı’na Avrupa’ya yaşattığı büyük ajitasyondan, gerek gençler ve sendikaların bu 68 ruhu geleneğiyle sık sık hak talep etmek için, işi sokağa ve grevlere döken deneyimlerin izlerini DNA’sında taşıyor. Ama bugünkü ortamın içeriği ve dokuları çok farklı…

Fransa, kolonilerinden kendisine yadigar kalan Kuzey Afrika, Afrika ve buna eklenen Musevi ve Türk etnik gruplarla kendi “eski katıksız Fransız” dokusunu çoktan gerilerde bırakmış. Özellikle başkenti yeni bir sosyolojik fırtınanın merkezini oluşturuyor. Çocuk yapma oranları Fransız ailelerin üç misli olan göçmenler, matematiksel bir doğal çıkışla bir süre sonra egemen hale gelecekler. Élysée Sarayı, en fazla birkaç on yıl sonra türbanlı bir cumhurbaşkanı eşi görürse, kimse şaşırmasın! 

Benzer durumdaki Amerika’da ise kaynama siyahilerden, Porto Rikolulardan ve Hispaniklerden ve gençlik arasında artan sol eksenli veya anti-kapitalist frekanslardan geliyor. Onların normalde temsil ettiği siyasi ve sosyal duruşun karşıt ekseninde yer alanlar ise, Washington Capitol Hill baskınında sokağa dökülen yeni sağcı, “redneck” şeklinde özetlenen “gürültülü-tutucu” yeni kovboylar! 

Amerika’da, bu iki çok farklı dip dalganın izledikleri medya organları da birbirinden tamamen farklı; mesela CNN veya FOX haber… Ve bu gruplar arasında birbirinin medyasını takip eden yok denecek kadar az! Sosyal medya da bu büyük yarılmaya ağır bir katkıda bulunuyor; şöyle ki, mesela “Black Lives Matter” doğrultusunda internet aramalarına girişen gruplara, daha sonra hep bu yönde veriler ve sonuçlar sunuluyor! Bunların sonucunda mesela Amerika’da her iki partinin de desteklediği Temsilciler Meclisi veya Kongre kararları büyük ölçüde düşüşe uğradı. Kitlelerdeki kutuplaşmalar, sert futbol holiganlarınkine benzemeye başladı. Amerika’da “Güneş Kuşağı” olarak tanımlanan beyaz çiftçi egemenliğinin yoğunlaştığı bölgelerin kozmopolit doğu veya batı merkez kentleriyle pek kesişmeleri olamıyor. 

Fransa’da da benzer şekilde, ucu ırkçılığa değen aşırı sağcı Le Pen’ciler ve varoşlardaki Kuzey Afrika/İslamcı frekanslara yakın grupların kesişme şansları yok! Ekonomik zorluklar ve sosyal kıskançlıklar bu ayrışmaları körüklüyor. Fransa ve Amerika’nın ayrıldığı nokta şu: Fransa göçmenlerine vatandaşlık haklarını verdiğinde onları tam “Fransız” kabul ediyor ve eşit statüde görüyor; Amerika ise konuyu “azınlık hakları” şeklinde ele alıp içindeki farklı yapıları ayrıştırıyor. Örneğin, kurumlara belli yüzdelerde farklı etnik azınlıklara uyumlu kotalarla iş vermek kanunen zorunlu kılınabiliyor!

Dolayısıyla değişen sosyal iklimde, bu sert duruşlar birbirini körüklüyor, daha da sivri hale geliyorlar. Bu arada medya ve sosyal medya sayesinde (veya yüzünden) ekmek ve yaşam hakkı arayan en düşük gelirli ile altın saraylarda havyar banyosu yapanlar sözde aynı rüyanın içinde buluşuyorlar, ama korkunç düş kırıklıkları yaşayarak ve yaratarak!


KENDİ CANAVAR KARŞITIYLA YÜZLEŞME

Hem Fransa’nın hem Amerika’nın bu bahsettiğim gergin etnisite noktalarında veya diğer frekanslarında yıllarca yaşadım; her ikisini de içinden biliyorum. Değişen hızlı demografilerini, çete savaşlarını, öğrenci olayları ve üniversite grevlerini, ailelerinin canlı kalma ve suça karışmama zorluklarını yerinde gözlemlerimle izledim!

Televizyon program geçişlerindeki hızlandırılmış Boğaz vapurları veya bulutlar gibi, artık yaşam da aynı korkunç süratle akıyor. İnsanlar “başarı öyküsü” olarak gördükleri, dolar milyarderi olma hikayelerini sürekli okuyarak, kendi çaresizliklerinde daha da debelenir hale geliyorlar. Bir spor firmasının ünlü sloganı “tek yaşamın var, kaçırma, yaşa” (one life live it), ne yazık ki gerçek hayatta adeta “tek yaşam hakkımız vardı, onu da ıskaladık” (One life, we missed it) sloganına dönüşüyor! Bu da hayal kırıklığını arttırdığı gibi, yıllarca sömürülen köleler, ırklar ve kolonilerin bıraktığı izlerden fışkıran hesaplaşma, varoluşçu bir şekilde bu yüzleşmeyi “şimdi”ye taşıyor.

Böylece, her şeyi yakıp yıkmanın mübah ve tarihsel etik açıdan normalleştiği bu şizofrenik ortamda, sosyal dokular kendi bağırsaklarından “Alien” filmindeki gibi karşıt canavarlarını yaratıyor. Karınlardan kankardeşi değil, kandüşmanı yaratan ortamlarda siyaset ve gerçek yaşam farkı hızla açılıyor. Apokaliptik ortamda adeta 200 metreye ulaşan sosyolojik tsunami, toplumların suratına çarparak onları asırlık uykularında yakalıyor. Böylece “Amerikan ayrıcalığı” rüyası da bitmiş oluyor.

Sonuçta Amerikan rüyası da, demokrasisi de, güçler ayrımı da tuzla buz oluyor. Batı’nın dünyaya yaydığı savaş, sefalet ve açlık gerçekleri artık kendi ülkelerinde bile demokrasi palavrasının kendi ellerinde patlamasını beraberinde getiriyor. Batı’nın yeni çehresi bundan sonra hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak. John F. Kennedy 1963’de Amerikan faşizmi tarafından kendi halkının önünde infaz edilmeden önce ülkesinin hangi tehlikeli sulara çekildiğini dehşet içinde görerek, CIA, FBI, Pentagon, büyük kapitalistler, savaş endüstrisi ve mafyaya karşı aynı anda savaş açma çılgınlığına cüret etmişti (!) Esasında tam bir sosyal demokrat lider gibi hareket ediyordu. Ama ABD düzeninin en faşist odaklarının gözünde o bir “gizli komünist”ti. JFK bu çabalarını canıyla ödemek zorunda kaldı. O günden sonra, Vietnam’dan Latin Amerika’ya, Irak’tan tüm Orta Doğu’ya kadar ABD dünyaya kendi çıkar kararlarına göre şekil vermeye kalkıştı ve bu neredeyse 60 yıldır böyle sürüyor!

Kapitalizm, acımasız ezici ve umursamaz tavrı ile emek gücünün ucuzunu ister göçmenlerde ister Uzak Doğu’da arama sevdasının da ötesinde, “insan fazlasından kurtulma” yöntemlerini araştırıyor. Bunu orta vadede Covid-19 sürprizi mi yoksa robotlar mı sağlar, kim neyin peşinde orasını yaşayarak (?) göreceğiz…

Silikon Vadisi’nin, dünya servetinin hatırı sayılır bir kısmını tek başına dijital numaralara sığdırıp iç ettiği yeni bir 3. binyılda, bu ortamın büyük yıldızları için belki rejimler de, kongreler veya senatolar da, Covid-19 ile mücadele senaryoları da, insanların kişisel verilerini ve özel hayatlarını, düşünce özgürlüğünü koruma altına alma arzuları da, artık eski bir belgesel filmden sahneler gibi…




7 Ocak 2021 Perşembe

SAYIN CUMHURBAŞKANI, HANGİ TÜRKİYE’Yİ TASARLIYORSUNUZ? | MR. PRESIDENT, WHAT KIND OF TURKEY ARE YOU DESIGNING? | Bedri Baykam | 07.01.2021

Sayın Cumhurbaşkanı,

Son zamanlarda yaptığınız kimi yorumlar ve bunlarla ilişkili gördüğüm bazı uygulamalar beni size bu açık mektubu yazmaya itti.

 

YILIN SON İKİ AYINA YAYILAN İMAJ ÇABALARINIZ

Açık açık “18 yılda fikri iktidarımızı tesis edemedik” diye şikâyet ettiniz. Sonra bu uğurda “fikri iktidar” için yeni bir sanat vakfı kurdunuz ve sözcünüz olarak hareket eden İbrahim Kalın da bu vakfın yönetim kurulunda yer aldı. Hedefiniz “Kadim medeniyetimizin yapıtaşları ve değerleriyle beslenen evrensel bir kültür sanat anlayışından güç alarak eğitim ve üretim odaklı yaklaşımı ile Türkiye’nin kültür-sanat ekonomisine katkı sağlamak” olarak açıklandı. Çevrenizde yalnız siyasi ve maddi güç arayışına girmiş insanlar olduğunda, dünyada saygın bir imaj elde edilemediği gibi, ülkenin içinde de güven oluşamadığı belli oldu. Ardından ikinci bir hamleyle, şahsınız ve Adalet Bakanı Gül’ün, “adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” şeklinde özetlenen çıkışınızla, artık mahkeme kararlarına ve “hukuk devleti”ne saygı gösterileceği yönünde bir umut ışığı yaktınız. Hemen arkasından da yine “AB hamlesi” olarak özetlenen üçüncü bir çıkışla bu “olumlu algı inşası” çabanızı somutlaştırdınız. Sözcünüz Kalın, Brüksel’e giderek AB yetkilileriyle görüştü. AB ve ABD’ye sıcak mesajlar yollayarak, geleceğimizi AB’de gördüğünüzü dosta düşmana ilan ettiniz. Arada yaptığınız ağır AB ve Batı karşıtı çıkışla doldurulmuş seçmenlerinizin önemli bir kısmı bunu yadırgasalar da sizin siyasi gelgitlerinize alışık oldukları için fazla üstelemediler. Ardından sıra dördüncü hamlenize geldi. Yılın son birkaç gününde, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Ödülleri töreninde ise, “Beklediğimiz o sanatçı, muhalefetini sosyal medya hesabından savurduğu siyasi polemiklerle değil, kanatlanıp uçurduğu sanatıyla gösterecektir” diyerek, “milleti hor görmeyen” sanatçıları beklediğinizi ifade ettiniz. Çok pardon, bir de yine aralık ayında, daha önceki yorumlarınızın aksine Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nı saygı ve dikkatle dinlediniz, müziğe verdiğiniz önemden söz ettiniz.

Yine aynı dönemde, size özellikle bir hayvansever olarak teşekkür ederim, engelli bir köpek olan Leblebi’yi yanınıza aldınız, ona eşinizle beraber şefkat gösterdiniz. Buradaki teşekkürümün de hiçbir imalı yanı olmadığından emin olmanızı isterim.

 

KOYDUĞUNUZ HEDEFLERLE UYUŞMAYAN UYGULAMALAR!

Sayın Cumhurbaşkanı,

Yukarıda, birbirini tamamladığına inandığınız davranışlarınızla, umarım bir gün gerçekten ülkemizi düşünce insanları, sanatçılar ve müzisyenlerle dolu, Batı’nın artık kabul ettiği bir hukuk devletine doğru çekersiniz… diyeceğim ama, yaşanan onca çelişkili uygulama beni tam tersine bu konuda ağır şüphelere taşıyor. Sanatçılara ödül dağıtırken kullandığınız ifadeler, bu tereddütlerimi fazlasıyla arttırıyor.

Sayın Cumhurbaşkanı, “fikri iktidar”, “Batı’da saygı”, “sanatçılar dünyası ile diyalog” arıyorsanız, o zaman şunları dikkatinize sunmak isterim:

Enis Berberoğlu, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında mahkemenin kararlarına saygı gösterilmezse; GATA’nın başına, paylaşımlarıyla Cumhuriyetçi saygın insanlarla alay eden tarikatçı bir doktor atanırsa; iktidar yanlısı şeriatçı televizyon kanallarında ölüm listeleri hazırladıklarını ve mahalleleri kana bulayacaklarını söyleyen yobaz kadınlar özgürce cirit atarsa; idam tartışmalarını, her fırsatta “hedef göstererek” başlatanlara şaibeli bir şekilde destek verilirse; kadına şiddet her gün masum insanların canını alırken İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamamak için her türlü bahane ve saptırılmış yorum ortaya sürülürse; bunun yanı sıra sokakta gösteri yaparak hak arayan kadınlarımıza her türlü şiddet gösterilirse; Ayasofya yeniden ibadete açılırken imam açıkça Cumhuriyet’in kurucularına beddua okur, aynı imam, “Yılmaz Özdil’in cenazesi camiiye sokulmamalıdır” diyen bir Sifil’in “haklı olduğunu” utanmadan söyleyebilir ve bu ağır nefret provokasyonlarına rağmen görevden alınmazsa; bu ülkenin kurucusu Atatürk’ün anıtına çiçek ve çelenk koymayı bile suç sayan kaymakam veya valiler atanabilirse; ülkenin sanatsal oksijen alabildiği AKM ve Rumeli Hisarı Açık Hava Tiyatrosu hiç kimseyi tatmin etmeyen nedenlerle kapatılmışsa; düz ve anadolu liseleri zorla ve mantıksız şekilde imam hatip lisesine dönüştürüldüyse; AKP milletvekili Cengiz Aydoğdu “şeriat bizim hukukumuzdur” diye demeç verebildiyse; ülkenin en aydınlık ve ilerici sayılan üniversitelilerinin başına, iktidarın siyasal yapısında yer almış insanlar büyük tepkilere rağmen rektör olarak atanabildiyse; iktidarı temsil eden iki ortak partinin liderleri sürekli olarak ana muhalefet partisi hakkında ağza alınmayacak sözler sarf ederek bu tarihi partiyi aşağılıyorlarsa, “CHP’nin kökü bereketsizdir” diye çekinmeden halkı kin duygularıyla doldurabiliyorlarsa; ülkede iktidarın görüşünü temsil eden kurumlar, muhalefet görevini yürüten gazetelere karşı akıl almaz kampanyalara girebiliyor, her türlü ceza ve baskıyı devreye sokabiliyorsa; ülkenin en değerli yeşil alanları ve koyları, yerel halkın ve ekoloji derneklerinin bütün uyarılarına rağmen yeni saraylar yapılacak diye iktidara peşkeş çekilebiliyorsa; Necati Doğru ve Emin Çölaşan gibi efsanevi yazarlar hakkında sen FETÖcüsün diye içeriksiz davalar gündeme alınabiliyor ve hatta sonuca bağlanabiliyorsa; dünyanın en sevilen  havalimanlarından Atatürk Havalimanı isim alerjisi yüzünden milli serveti de yok ederek kullanılamaz hale getirilip zoraki şekilde yeni havaalanı yapılıyorsa; dünyada görülmemiş bir komediyle, televizyonlarda karın deşmek serbestken, içkilerin üstü buzlanabiliyorsa; sanatçı tarifinizde, düşünen insanın egemen güçlerden farklı eleştirel görüşleri dile getirebileceğini yok sayarak, “uslu sanatçı” tarifi yaparsanız; bu ülkede hala sizden farklı düşünen bir Fikri Sağlar’ın görüşleri eleştiri değil, dava konusu olabiliyorsa

 

SONUÇ: Sayın Cumhurbaşkanı, daha fazla saymama gerek var mı? Lütfen artık bu durumu görün. Türkiye’de bunlar yaşandığı müddetçe sizlerin “fikri iktidar” kurmanıza uzaktan yakından imkan yok. Sanatçılarla sağlıklı diyalog oluşturmanıza imkân yok. Batı’nın sizi ve yaptıklarınıza saygı duyarak AB’de ülkemize yer açmasına imkân yok. Ve hepsinden önemlisi bu ülkenin insanlarına huzur, mutluluk, dinginlik yok.

Bu nedenle önünüze koyduğunuz umut dolu hedeflere gerçekten ulaşmak istiyorsanız, yeni yapılacak işler listemizde “nelerin olması ve olmaması gerektiğini” yeniden gözden geçirmenizi öneriyorum. Çünkü ülkemizin en çok huzura ihtiyacı var!

Saygılarımla.

---------------------------------------------------------------------------------------------

MR. PRESIDENT, WHAT KIND OF TURKEY ARE YOU DESIGNING?
Bedri Baykam, January 7, 2021


Dear Mr. President,
Your recent comments and some of the decisions you made and implementations of your power structure, urged me to compose and address this open letter to you.

YOUR EFFORTS FOR IMAGE DURING THE LAST TWO MONTHS OF THE YEAR

Bluntly, you complained; “We were not able to establish our intellectual power in 18 years”. Then you founded a new art foundation for "intellectual power" for this purpose, and İbrahim Kalın, who is your spokesperson, took place as a board member in this foundation. Your objective was announced as "Contributing to Turkey's culture and art economy with a training and production-oriented approach, powered by the universal understanding of art & culture, that is fed by values and building blocks of our ancient civilization.” It has become clear that neither a respectable image could be achieved in the world, nor even trust could be established within the country, as long as there are people around you who only seek political and material power. Then, with a second move, you imposed a glimpse of hope that the court decisions and the "state of law" will now be respected, with your outlook summarized as "Let justice be served, even if the price for it is Doomsday," as pronounced by you and Minister of Justice, Mr. Gül. Immediately after that, with a third attempt, again summarized as the "EU move", you enforced your "building a positive perception" effort. Your spokesperson Kalın went to Brussels and met with the EU officials. By sending warm messages to the EU and the USA, you declared to friends and foes around the globe that you see your future in line with the EU. Although a significant part of your voters, agitated by the heavy anti-EU and anti-Western debates you often made, found this approach somewhat strange, they did not push it too much since they were used to your recurrent political tides. Then it was time for your fourth move. In the last few days of the year, you said during the Presidential Culture and Art Awards ceremony, "The artist we expect will show his opposition not with the political polemics s/he scatters from his/her social media account, but with the art s/he blows us away with", and you also stated that you are expecting artists who do not “despise the nation”. Sorry, and again in December, contrary to your previous comments, you listened to the Presidential Symphony Orchestra with great respect and attention, and bragged about the importance you attach to music.

Again, in the same period, I hereby would like to thank you especially as an animal lover; you adopted a disabled dog, Leblebi (Chickpea), and you showed affection to this dog together with the First Lady. I want to assure you, that my thanks here have no cynical implications.

APPLICATIONS THAT DO NOT MATCH WITH YOUR GOALS!

Mr. President,
With your behaviors mentioned above, which you believe complement each other, I hope that one day you will really divert our country towards a state of law full of thinkers, artists and musicians and is also finally recognized by the West; I am eager to pronounce this hope of mine, however and to the contrary, all the contradictory practices that have been experienced in the political arena, make me seriously skeptical about this issue. The expressions you used while handing out awards to the artists, incite those hesitations.

Mr. President, if you are looking for "intellectual power", "respect by the West", "dialogue with the world of the artists", then I would like to bring to your attention the following facts:

If the court's decisions are not respected in the cases of Enis Berberoğlu, Osman Kavala and Selahattin Demirtaş; if a sectarian doctor is appointed as the head of GATA (the military hospital), who makes fun of respectable Republican people with his social media posts; if the bigoted women who dare to say that “they are preparing death lists and that they will turn some neighborhoods into blood arenas” on pro-government sharia favoring television channels run around freely; if those who initiate again the death row debates by "targeting people" at every opportunity are given dubious support; if violence against women takes the lives of innocent people every day, if all kinds of excuses and distorted comments are put forward in order not to sign the Istanbul Convention; if in addition, all kinds of violence is asserted by the police on women seeking their rights by demonstrating on the streets; while Hagia Sophia is being opened to worship again, if its imam clearly curses the founders of the Republic, and then shamelessly gives support to a would be miserable academician who proposes "Yılmaz Özdil's (famous opposition journalist and writer) corpse should not be permitted in the mosque for his funeral" as "righteous" and if this İmam is not dismissed from office despite these severe provocations of hatred; if some district or provincial governors, who consider placing flowers and wreaths at the monument of Atatürk, the founding father of this country, as a crime, can still be appointed; if the Atatürk Cultural Center and the Rumeli Hisarı Open-Air Theater, some of the very few spots where the country could still inhale artistic oxygen, were closed for reasons that satisfied nobody; if most of public and Anatolian high schools were forcibly and unreasonably converted into İmam-Hatip high schools (religious vocational high schools); if AKP parliamentary Cengiz Aydoğdu could make a blunt statement saying “Sharia (Islamic law) is our law”; if people who took part in the political structuring of the government were appointed as deans to the most enlightened and progressive universities in the country, despite great student and academic staff reactions; if the leaders of the two allying parties representing the government constantly humiliate the opposition party by spreading immoral statements about this historical party, if they can agitate the people with hatred without hesitation saying "The root of the CHP (Republican Party of the People) is unproductive and infertile"; if the institutions representing the view of the government in the country can engage in unimaginable campaigns against the newspapers carrying out their opposition duty, and if they can impose all kinds of punishment and pressure methods towards those publications; if the most valuable green areas and bays of the country can be offered to the holders of power so that new palaces would be built despite all the warnings of the local people and ecology associations; if lawsuit cases without content can be brought up and even concluded with convictions against legendary writers such as Necati Doğru and Emin Çölaşan with allegations of them being members of the FETO (Fethullah Gülenist Terrorist Organization); if the “Ataturk” Airport, one of the most popular airports in the world and essential part of the national wealth, is made obsolete and destroyed due to an allergy to its name and a new airport hugely expensive and pompous is being built by force; like a comedy that the world has never ever seen before, if it is okay to show bloody crimes like stabbings on TVs, whereas scenes containing alcohol consumption are blurred and disguised; if in your description of the artist, a "good artist" to be precise; means ignoring the fact that a thinking person can express critical opinions very different from the dominant forces in politics and if you define the opinions of Fikri Sağlar (Former Minister of Culture and Parliament member of CHP) who still dares to think differently from you in this country, not as pure criticism, but make his critical expressions (about the veil) a subject for litigation...


CONCLUSION: Mr. President, do I need to mention more examples? Please perceive this situation now. As long as all this is experienced in Turkey, there's no way, not even remotely close, that you can establish what you call your "intellectual power". It is impossible for you to establish a healthy dialogue with the artists. It is impossible for the West to reserve a place for our country in the EU by respecting you and your actions. And most important of all; there will be no peace, happiness or serenity for the people of this country.

Therefore, if you really want to achieve the hopeful goals you have set before you, I suggest you reconsider "what should and should not be done" on your new to-do list.
Because,
peace is what our country desperately needs, the most…

Respectfully.


31 Aralık 2020 Perşembe

COVİD YILI BİLE KADIN CİNAYETLERİNİ AZALTAMADI! | Bedri Baykam | 31.12.2020

Sevgili okurlarım,

İtiraf edeyim, aslında yine gündemdeki siyasi konulardan birini yazmıştım bugün sizlere... Türkiye’nin bitmez tükenmez çileli politik hayatının, içi mantıksızlık ve gerilim yüklü konularından birini. 

Sonra, o yüzümüzü kızartan iğrenç ve vahşi kadın cinayetleri yine üzerimize yağmaya başladı. Aslında biliyorsunuz, bu cümle de yanlış; çünkü kadın cinayeti olmayan bir gün yaşarsak, o günü istisna diye not ediyoruz! Şiddet, ister ölümle sonuçlansın ister sonuçlanmasın, her koşulda asla kabul edilmeyecek bir davranış. Bazı zamanlarda ise erkek vahşetinin utanmazlık ve acımasızlık dozu, bizleri yaşadığımıza ve insan olduğumuza pişman eden zirvelere yükseliyor! Yani günlük siyasi ve ekonomik kavgaların ortasında, sürekli bir döngü olarak işlenen kadın cinayetleri birden mesela aynı gün 3-4 adede ulaşarak insanların sabrını taşırıyor! Yalnız iki gün önce yine üç kadınımız yaşamdan koparıldı. Bunlardan biri daha önce kadına karşı şiddet konusunda televizyonlara çıkmış değerli bir akademisyen, İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Aylin Sözer, acımasızca Maltepe’de bir insan müsveddesi tarafından öldürüldü ve ardından cesedi yakıl. Diğer kurbanlarımız, Malatya’da oturan Selda Taş, diğeri Gaziantep’ten Vesile Dönmez... 

Bu arada, CHP Milletvekili’nin Muğla’da katledilen Pınar Gültekin’in babasına telefon ederek “şikayeti geri çek” dediği yönünde gündemi meşgul eden iddialar hakkında Parti, objektif değerlendirmeyle birkaç gün içinde acilen bu durumu netleştirmelidir! Geçen yıl işlenen 418 cinayetin üzerine, bu yıl -son iki ay hesaba alınmadan- 382 rakamına ulaşmışız! Kimsenin neredeyse evden çıkamadığı bir yılda, caniler yine ortalıkta cirit atmış! Böyle bir ortamda, hala İstanbul Sözleşmesi’nin çeşitli akıl almaz yorum ve bahanelerle yürürlüğe girmemiş olması, iktidarın bir utancıdır! Bu konuda muhalefet yoğun baskıyı sürdürmelidir!

Bu vahşetlerin bitmez tükenmez dökümlerini yapma şansım yok, hiçbir meslektaşımın da bunları makalelerine sığdırması mümkün değil! Olaylar bu evrene, dünyaya ve insanlığa sığmayacak boyutlara çıktı. Yıllar geçtikçe yavaş yavaş eğitimli medeniyetle söner gider dediğimiz bu alçaklıklar, trafik kazalarından beter bir şekilde günlük rutin haline geldi.


ERKEKLER ARTIK DİNLEYİN!

Bu katliamları gerçekleştiren hemcinslerime sesleniyorum: Hangi yobaz ortamda yetiştiniz, hangi şefkat eksikliği ortasında büyüdünüz veya hangi ruh bozukluğu ile beyninizde bir deformasyona gittinizde bu cani davranışlara kayabildiniz, bilmiyorum. Ama bunların bir bahanesi veya özürü yok. Her biriniz ağırlaştırılmış müebbet hak ediyorsunuz ve bu cezanızı hafifletecek hiçbir kravat, hiçbir “iyi hal veya sahte masum bakış” yok! O duvarların arasına girin ve bu ülkenin aydınlarının çabalarıyla ölüm cezasının kaldırılmış olmasına oturup kalkıp şükredin. O duvarlara boş boş bakın ve “ben nasıl bir canavarım ki bu alçaklığı yapabildim?” diye ömür boyu kendinizi sorgulayın. 

Tüm erkeklere sesleniyorum: Daha kaç kere bunları duymanız gerekecek? Kadınlarla, rızalarını aldıysanız, önerileriniz karşılık bulduysa, size “evet” diyerek yeşil ışık yakmışlarsa gidin aşk yaşayın, sevişin, ister evlenip yuva kurun, ister serbest yaşayın, gezin-tozun, ne istiyorsanız yapın! Anlaşamıyorsanız da medenice ayrılın, dost kalmayı başarın. Terkeden hanginiz olursa olsun, saygılı olun, birbirinizi tehdit etmeyin, seviyeyi düşürmeyin, karşınızdaki insanla empati kurarak onu acıtmamak için elinizden geldiği kadar size düşeni yapın. Kadın-erkek ilişkileri zaten sonunda kaçınılmaz gözyaşı olan, her iki taraf için de zor; insanların %90’ı için de tüm bunlara rağmen vazgeçilmez bir tutku!

Sevgili erkekler, kadınlar “malınız” değildir. Bir aşk yaşadıktan sonra kadın sizden ayrılmaya karar verebilir, bu onun hakkıdır. İster evli, ister nişanlı, ister flört seviyesinde olsun, buna sizin ne kadar hakkınız varsa, onların da o kadar hakkı var. Çok üzülebilirsiniz, ağlayabilirsiniz, intiharın eşiğine gelebilirsiniz, onun fikrini değiştirmek için konuşmak isteyebilirsiniz, mesaj gönderebilirsiniz, aracı koyabilirsiniz... Ama, son karara saygı göstermekten başka hiçbir şansınız yok. “Sen benim olacaksın ya da toprağın” lafı kadar tiksinç, egoist, evreni algılayamamış bir cümle olamaz. Yani siz bir kadını zorla mı sevgiliniz yapacaksınız? Sonuçta sevgiliniz, eşiniz her kimse sizi terk ederse ve bu kararı uygularsa, size düşen bir arkadaşınızla rakınızı/çayınızı içip derdinizi paylaşmak ya da sayfayı çevirerek gönlünüze ve yaşamınıza daha uygun yeni bir partneri aramak için gözünüzü ve radarlarınızı açmaktır. Şunu unutmayın ki, bitmiş büyük aşklar derin yaralar bırakır ama hiçbir insan karşısındakini bütün dünya insanlarını deneyip en iyisini seçerek elde etmemiştir. Belki karşılıklı olarak birbirinizi çok daha fazla mutlu edeceğiniz bir başka insan, iki gün veya 200 metre ötenizde sizi beklemektedir. Bir ilişki bitti diye ne bir kadının hayatını bitirin ne de kendinizinkini!

Erkekler, kadınların namusu sizden sorulmaz. Sizden ayrılan kadın, başka erkekle isterse flört eder ister nişanlanır ister evlenir, sizi ilgilendirmez. Kıskançlığınızın veya hatıralarınızın veya sahiplik duygunuzun gözünüzü kör etmesine izin veremezsiniz, buna hakkınız yoktur. Karşınızda, sizinle eşit haklara sahip, size bağımlı olmayan, isterse kendi kararı ile sizinle yaşayacak bir dünya vatandaşı vardır. Bunu anlamakta zorluk çekiyorsanız, o zaman kadın erkek ilişkilerinden çıkın, istiyorsanız yalnız evinizde heyecanlı filmler izleyin yoksa aksi taktirde, bir kadının canını alıyorsunuz, tüm sevenlerinin hayatlarını bitiriyorsunuz. Beyninizi bu konuda rahatlatamıyorsanız, şaka yapmıyorum yol yakınken dönün.


SEVGİLİ OKURLARIM!

Cumhuriyet okur duyarlılığıyla, yaşadığımız her kaybın, sizin içinizi bir yakınınızı kaybetmiş kadar acıttığını biliyorum. Bu kadar yoğun zorluklarla boğuştuğunuz bir yılda, eminim Covid çevrenizden insanları da hedef almışken, yaşam şartları bu kadar zorlaşmışken, kendimizi kitaplarla, filmlerle, güzel televizyon yayınlarıyla besleyerek direnmemiz lazım. Dayanışma içinde bu zor günleri, aşının da etkili olacağına inanarak atlatabilmemiz lazım. 2021’in gerçekten daha sağlıklı, mutlu, normal ve sizler için başarı ve keyif dolu bir yıl olmasını diliyorum.

Bugün de, ev keyfinizi gönül rahatlığıyla aile ve arkadaşlarınızla sıcak bir ortamda geçirirsiniz umarım…

Sizlere kucak dolusu sevgiler!



24 Aralık 2020 Perşembe

AKP YENİ MAĞDURİYETİNE KAVUŞTU! | Bedri Baykam | 24.12.2020

İlk duyduğumda ben de Kılıçdaroğlu gibi anlam veremedim o cümlelere... Kimlerin, bunları nerede telaffuz ettiğini hiç fikrimiz yok. “İktidara gelince AKP’yi kapatacaklar, bizi desteklemiş iş adamlarının şirketlerine el koyacaklar, kendilerine muhalefet eden medya kuruluşlarının kapısına kilit vuracaklar” gibi cümleler!

Şaşkınlıktan küçük dilini yutan Kılıçdaroğlu, bu hafta grup konuşmasında konuyla ilgili ne diyeceğini şaşırdı; çünkü gerçekle bağlantısı olmayan bir iddia hakkında insan ne yorum yapacağını bilemez, bir yandan cevap vermeye çalışırken, bir yandan da “acaba tuzağa mı düşüyorum, bu sözleri ciddiye alıp onların bu şekilde gündemi yine istedikleri yönde değiştirmeleri için alet mi oluyorum?” sorusunu kendisine sormaktan alıkoyamaz.

AKP, 18 senedir bu ülkeyi yönetiyor. Hem de öyle böyle değil! Her bakanlık, her atama, her kanun, her kararname, yurt dışı ile ilgili her karar, diplomat atamaları, ekonomi politikaları, hukuk sistemimizin baştan tasarlanması ve sosyal hayatımızı da derinden etkileyen daha burada saymaya vaktimizin ve yerimizin yetmeyeceği istisnasız her şey 2002 Kasım ayından beri AKP’nin kontrolünde.

Fakat ülkede ihaleleri, otoyol geçiş fiyatlarını, akıl almaz Kanal İstanbulları, müteahhitlerine kâr dağıtmaktan başka pek işe yaramayan kimi köprüleri, mükemmel bir hizmet verirken ismine duydukları antipatiden yok edilen havaalanları dahil her şeyi, AMA HERŞEYİ zerresine kadar kontrol eden AKP, öte yandan her fırsatta kendisini mağdur göstermeyi refleks haline getirmiş, yalnız ülkemizin değil, dünyanın yegâne partisi!

Bu mağduriyet söyleminin halktan ciddi olarak karşılık bulduğuna inandıkları için AKP ve tartışılmaz tek karar alıcısı, yıllardır ortalama üç günde bir 27 Mayıs’tan bahsederler. Kendilerini Menderes’in devamı olarak gösterip özetle “Ülkemizde demokrasinin yüzakı ve sembolü Adnan Menderes’i asan bu zihniyet, yine ne manevralar peşinde” şeklinde demeçler verirler. Bu arada ülkenin 20. ve 21. yüzyılında neler yaşanmışsa hepsini kendilerine bir mağduriyet söylemi haline getiriyorlar, ki buna artık alıştık! Biliyorsunuz onların gözünde yalnız 27 Mayıs değil, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, hatta 15 Temmuz, yani iktidarlarının birinci gününden itibaren kendilerine davul ve zurna ile herkesin ikaz ettiği FETÖ çetesinin darbe manevrası dahil AKP’nin gözünde kendi ağır mağduriyetleri oluyor! Finanse ettikleri ve atamasını yaptıkları her FETÖ mensubu, aynen beklediğimiz gibi günü gelip de silahlarını kendisine çevirdiğinde, mağdur yine ne hikmetse o canavarı itinayla büyüten AKP oldu!

Ülkede işler iktidar için çok iyi gitmiyor. Bunu sağır sultan bile duydu. Zaten yok olan orta direk artık “elim kırılsaydı da bu iktidara oy vermeseydim” diye kimseden korkmadan her yerde mikrofonlara dil döküyor, bir umutla! Ekonomi iyi gitmiyor, o kadar iyi gitmiyor ki bundan önceki Maliye Bakanı Türk Lirası’nın Dolar karşısındaki çöküşünde mücadeleyi bırakıp “Dolardan size ne? Sanki maaşınızı dolarla mı alıyorsunuz?” diye insanları susturup işi şakaya vuracak kadar ileri gitti. Sonra kendisi gemiyi terk etti veya bu karara itildi. Enflasyonun fazla yükselmediğini kanıtlamak için bir ara tenis topu fiyatlarına bakılıyordu, şimdi de mesela domates gibi aniden parlama yapan muzır sebzeler dışında kalan ne varsa onlar baz alınıyor!

Covid-19’un dünyada hüküm sürdüğü şu günlerde Amerika ile aramız kötü, Avrupa ile aramız kötü ötesi, birçok başka ülkeyle o günkü rüzgâra göre asansör diplomasisinde ilişkiler inişli çıkışlı, hatta traji-komik. Sayısız ülke, bugün yakın dostumuz ama ertesi gün can düşmanımız, sonraki gün yine dostumuz veya komşumuz.

Herhâlde ufuktaki seçimler, AKP için geçmiş yerel seçim hezimetlerini hatırlatır bir şekilde alarm sinyalleri veriyor ve iktidar bunu “yeni mağduriyetler üretmeye acilen mecburuz” şeklinde yorumluyor ki, ortaya apar fiktif mağduriyetler topar atılmaya başlandı!

Dolayısıyla, Erdoğan elinden kayan güce tutunmak için, “iktidara gelince bizi kapatacaklar” şeklinde hiçbir kaynağı, hiçbir ipucu olmayan sözleri Türk basının önüne bırakarak, seçmenlere son bir umutla bir çeşit insafa dayalı destek ve yardım çağrısı yapmış oluyor! Bu arada seçimler konusunda morallerinin bozuk olduğunu da böylece dolaylı olarak öğrenmiş oluyoruz!

Nasıl geçmişte “Camiler ahır yapıldı” veya “Kabataş’ta deri pantolonlu tacizciler türbanlı bacılarımıza saldırdı” dendiyse, bugün de muhalefet partilerinin böyle masalsı demeçler verdikleri ortaya atılabiliyor. Özellikle yandaş basın elinizdeyken, merkez basın da korkudan masanın altına saklanmışken… İktidarı kaybetmemek için AKP’nin elinde kalan diğer kozlar arasında, seçim sistemleri ve iktidar için gerekli yüzdeler üzerinde çeşitli manipülasyon ve stratejiler geliştirmek gibi senaryolar olduğu sık sık konuşuluyor. Bu nedenle Erdoğan ve danışmanları herhalde ellerinde kalem-kağıt seçim ittifakları ve tahmin tabloları arasında gidip geliyorlardır! Allah onlara akıl fikir ve bol zihin açıklığı versin, çünkü ellerinden kayıp giden bu iktidara tutunabilmek adına fiktif de olsa hikaye yazıp inandırmak için çok uğraşmaları gerekecek.

Ama şu noktada AKP’nin hakkını vermek lazım: Gündem değiştirmek konusundaki manevralarda onların eriştiği kıvrak senarist ve yönetmen zekası kimsede yok! Muhalefet, kurulan tuzaklarla ancak 72 saat uğraştıktan sonra oyunun farkına varıyor!


LONDRA WUHAN OLDU! PEKİ ÇÖZÜM NE?

Bir ayda dünyanın bu sıkıntıyı aşmasının mucize formülü için aşıdan fazlasına gerek var. Sağlıkçılardan ekonomistlere kadar tüm uzmanların artık stratejilerine tam korunma ve çözümün ancak küresel ve eşzamanlı bir karantinayla mümkün olabileceği bilgisini eklemeleri gerekir.” Değerli düşünürümüz Emin Çetin Girgin, dünyanın “Acaba ikinci dalgaya mı yakalandık, yoksa taze bir yeni birinci dalgaya mı?” ikileminin ortasında kaldığı şu günlerde “Covidsel durumlarımız” hakkında Twitter’da bu yorumu yapıyor. Gerçekten bu özet görüş, şu açıdan çok haklı: Dünya Covid ile, bir yıla yayılan taksit taksit önlemlerle savaşacağına, belki de 30 veya 45 gün kendisini adeta toptan karanlık bir odaya alıp izole etse, bu beladan kurtulacağız ve sonuçta total ekonomik mali yük de bunu uzatarak yaşadığımız sürecin maliyetinden çok daha az olacak! Denemeye değer! Ama bunu Dünya için başlatabilecek babayiğit kim?


17 Aralık 2020 Perşembe

MUHALİF MEDYANIN ONURU VE DİRENCİ | Bedri Baykam | 17.12.2020

Aslında bu yazıma, Cumhuriyet’e sürekli olarak yağan resmi ilan kısıtlamalarının “beyhudeliğini” vurgulayarak başlama kararı almıştım. Günün gazetelerini elime aldığımda ise, Sözcü’ye kesilen milyonlarca liralık yeni ceza haberi ile karşılaştım. Sözcü şu manşetle çıktı dün: “Ceza da yazsanız, ilanlarımızı da kesseniz, hapislere de atsanız, Sözcü’nün büyümesini engellemeyi asla ve asla başaramayacaksınız!” Tabii ki bunları okurken yine sudan sebeplerle Halk TV ve Tele1’e verilen cezalar geldi aklıma. Yani bildiğimiz gibi, ceza gerekçeleri, muhalif medya için sudan ucuz şekilde her an üretilmeye müsait. “Gözünün üstünde kaşın var” tespiti yeterli.

Cumhuriyet’te ceza konusu yapılan tüm yazılar, belgeli haberler... Cumhuriyet’in zaten bu konuda dünyada örnek gösterilen bir referans gazetesi olduğu tartışılmaz gerçek. Ama ne yazık ki iktidara göre bu önemli bir kriter değil! Öne sürülen bilgi, haber ve yorumların neleri ve kimi savunup savunmadığı esas. Aynen ceza kriterlerinde olduğu gibi. Yani muhalif gazetecilere veya siyasilere hakaret veya tehdit sanki serbest! Belki çok uğraşırsanız bir soruşturma açılır, ama pek sonuç çıkmaz. Halbuki iktidar mensuplarına yönelik herhangi bir sosyal medya eleştirisi dahi anında polislerin kapınızı çalmasına neden olabilir. Yeni Türkiye’de herkes eşittir, ama bazıları daha eşittir!

Cumhuriyet, bu muhalif direncin, Cumhuriyetimiz kurulduğundan beri değişmez kalesidir. Her türlü ceza, baskı, sansür, tehdit, bomba, kurşun, bıçak, hiçbir engel Cumhuriyet’in yazarlarını ve gazetesini hiçbir zaman durduramamıştır. Bugün de muhalif yazarlar ve yayınlar Cumhuriyet’in yıllardır oluşturduğu bu ödünsüz tavrın rotasını ve sağlam duruşunu izler. Cumhuriyet, aydınlanma çizgimizin değişmez mihenk taşıdır.

Bu özgürlük mücadelesini ele aldığımda, kaçınılmaz şekilde aklıma Tayyip Erdoğan’ın “şiir okuduğu için hapse girdiği” dönem ve ardından söyledikleri geliyor: “Eskiden bu ülkede şiir yazanları hapse atarlardı şimdi şiir okuyanları hapse atıyorlar. Korkarım ilerde şiir dinleyenleri de hapse atacaklar!” Bugün Sayın Erdoğan, evrensel sosyal medya şirketlerine sert uyarılar gönderirken manşet şuydu: “Sınırsız özgürlük mağduriyet yaratır”. Evet “sınırsız özgürlük” talebi medyada olamaz. Ama eleştiri hakkının kutsal ve dokunulmaz olduğu da, günümüz Türkiyesi’nde hiç hatırlanıyor mu?


ATAOL BEHRAMOĞLU’NUN YAŞ YASAKLARIYLA SAVAŞIMI!

Türk edebiyatının ve aydınlanmanın muhalif temel direklerinden sevgili Ataol Behramoğlu, 65 yaş yasakları ile ilgili daha önce de makaleler yazmıştı. Kısa bir süre önce de milyonlarca insanımızı yakından ilgilendiren bu uygulamaya karşı İdare Mahkemesi’nde bir dava açtı ve bu yasağın Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgulayarak 65 yaş ve üstü insanların, yöneticilerin oyuncağı veya deney tahtası olmayacağını savundu.

Öncelikle, sevgili Behramoğlu’yla yüzde 100 aynı şeyi düşündüğümü vurguladıktan sonra şayet farklı bir görüşünüz varsa diye, hemen en başından size sormak istiyorum: Şayet gerçekten Covid önlemleri açısından bu yasak o kadar önemli olsaydı, sizce Amerika, Fransa ve Almanya gibi ülkeler de aynı uygulamaya geçmez miydi? Onların Sağlık Bakanlıkları bizimki veya hükümetimiz kadar bu konuda duyarlı veya dikkatli değil mi sanıyorsunuz? Neden bu çok düşünülmüş ve zeki görünen yasağı biz uyguluyoruz da hiçbir başka uygar devlet uygulamıyor?

Size birinci gerekçeyi söyleyeyim: Çünkü dünyada hiçbir ülkenin anayasasında insanların hayatlarının kepengini bu şekilde indirmeye kimsenin hakkı yoktur! Kimse böyle bir şeyi düşünmeye bile cesaret edemez. Adeta bir “Zihni Sinir procesi” şeklinde bu yaş üstü insanların evini kodese çeviremez! İnsanların özel hayatlarını, işleri veya arkadaşları ile olan ilişkilerini, zaten azalmış olan vakitlerinde nasıl paylaştıracakları emrini verebilme ukalalığını hiçbir ülke uygulayamaz. Ve maalesef ülkemizde bu konunun halkla ilişkiler kısmında olay öyle yönetilmiştir ki, sokağa çıkan yaşlı bir insan adeta başkalarının sağlığını tehdit ediyormuşcasına, vebalı gibi görülüp aşağılanmıştır!

Sakın yanlış anlamayın, “Covid yüzünden kapanmamak lazım” demiyorum tabii ki. İsterseniz Türkiye de Almanya gibi 27 gün veya 47 gün kapansın, ama bu HER YAŞ için geçerli olsun! 65 yaş diye saçma bir sınır çekerek bu insanların hayatını yok etmek hiç kimsenin haddi olamaz. Behramoğlu’na lütfen tekrar kulak verin ve sanki Covid olayı 65 yaş üstünün özgürlüklerini budayarak çözülecekmiş inancından kurtulun: “Başka hiçbir ülkede böyle bir uygulama yoktur. Bir grup insanın bu keyfi uygulamayla yaşam haklarını sınırlamak haksızlıktır. Üstü örtülü olarak da olsa “zaten şunun şurasında ne kadar ömrünüz var, dışarıda ne yapacaksınız, oturun oturduğunuz yerde” demektir. Zorunlu evde kalma döneminde bu yaş gruplarından insanlar arasında Covid’den ölümlerde eksilme olmadığı gibi, normal ölümlerinde artış olduğundan kuşku duymuyorum. 65 yaş ve üstü yurttaşları, yöneticilerin oyuncağı olmadığını belirten Behramoğlu, “Bu yaş gruplarından insanları, lütfedilip izin verilen saatlerde topluca gördüğümde, yalıtılmış, toplum dışına atılmış görünümleri beni üzüyor”.

AFFEDEMEDİĞİM DEV İLETİŞİM ŞİRKETLERİMİZ

Bu konuyu çok kısa yazacağım. Onları mahcup etmemek için son defa isim vermeden yazmak istiyorum. Ülkenin en büyük iki mobil telefon ve iletişim teknolojisi servis sağlayıcı şirketleri ile en büyük uydu televizyon kanal dağıtımını sağlayan şirketleri, bildiğiniz gibi sektörlerinde birbirleriyle ağır rekabet yaşıyorlar. Birbirlerinin müşterileriyle kontratlarının ne zaman bittiği bilgilerini birbirlerinden sızdırarak, -veya çalarak orasını bilemem- ele geçiriyorlar ve sonra bu müşterileri otomatiğe bağlayarak sırayla en agresif şekilde arayıp “sen onu bırak bana gel” diye bir yaylım ateşine tutuyorlar! Ama şu bilgiye hiç ihtiyaç duymuyorlar: Acaba bu müşterinin ev veya işyerinde zaten bizim şirketimizin verdiği servis var mı, yok mu? Bu kontrolü yapmadıkları için mesela beni iki günde bir bunlardan biri arıyor ve sonuçta arayan genç arkadaş, kendisi aracılığıyla yöneticilerine aktarmasını rica ederek çektiğim zılgıtla karşı karşıya kalıyor! Madem o kadar mahrem ticari bilgileri sızdırmayı biliyorsunuz, bu listeleri kendi listelerinizle eşleştirerek filtreden geçirmek o kadar zor mu? Neden kendinizi bu kadar iptidai ve sorumsuz gösteriyorsunuz?


10 Aralık 2020 Perşembe

CHP 5. VİTESE Mİ GEÇİYOR? | Bedri Baykam | 10.12.2020

Kılıçdaroğlu’nun geçen hafta övgü alan grup konuşmasının, halkın çoktandır beklediği bir çıkış olduğunu yorumlamıştık.

Bu hafta ise CHP Genel Başkanı bütçe müzakerelerinde bir nevi şov yaparak AKP’yi en korktuğu tavırlarla, yani içeriği rakam, bilgi ve mantığa dayanan çıkışlarla, hem de halkın anlayacağı, seçilmiş, cesur kelimeler ve göndermelerle ses ve vücut dilini harmanlayarak yıprattı.

Parlamentoda yapılan bütçe veya eleştirel kürsü konuşmaları, genellikle halkı etkileyen ve o siyasetçinin de siyasetin de tarihine geçen izler bırakır. İsmet İnönü ve Dr. Suphi Baykam’ın Menderes ve Demirel hükümetlerine karşı buna benzer hitabeti yüksek konuşmalarının yanı sıra, aklıma 70’lerde Ecevit, 80 ve 90’larda Cüneyt Canver, Deniz Baykal ve yakın dönemden Şafak Payev, Muharrem İnce, Özgür Özel gibi isimlerin sarsıcı konuşmaları geliyor. Kılıçdaroğlu ise son zamanlarda “Adalet Yürüyüşü” dönemi performanslarını bile sollayan bir grafik çiziyor. Sert ve sağlam muhalefete susamış kitleler, CHP Genel Başkanı’nın yükselen karizmasını izlerken, belediye seçimnzaferlerinin de hala süren yankısıyla 2023 seçimleri için umut ve hayal dünyasını canlı tutma fırsatı buluyor.

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasından özellikle gündem yaratan bölüm “Size Cumhurbaşkanı adayı olmayacağımı kim söyledi?” cümlesi oldu. CHP Başkanı’nın bu radikal değişime işaret eden yeni söylemi, ne kadar spontan bir kürsü dalaşı refleksi, ne kadar bir ciddi rota değişimi, bunu yaşayarak göreceğiz. Ancak şurası net ki, bu sorunun yanıtı, Millet İttifakı’nın, Muharrem İnce’nin ve parti içi muhalefetin geleceğine yön verecek bir faktör. Mansur Yavaş ve İmamoğlu’nun, Kılıçdaroğlu’nun çıkış ivmesine paralel şekilde baskıyı arttırmaları ve eski dönemlerin yolsuzlukları hakkında suç duyurusunda bulunmaları, “CHP nihayet beklediğimiz 5. vitese mi geçti?” umudunu topluma taşıyor. (7. vites demiyorum, abartmayalım!)


FUTBOLUN GÜZELLİKLERİ VE ÇİRKİNLİKLERİ

Biliyorsunuz bazı aydınlar spora ve özellikle futbola çok karşıdırlar, “Efendim 22 adam bir topun peşinde deli gibi koşuyor, binlerce kişi de ardından işin kavgasını yapıyor. Boşa zaman kaybı!” Bir de bunun tam tersine, sporu ve futbolu hayatının merkezine koymaktan çekinmeyen aydınlar var. Bunların en meşhuru, 1957 Nobel Ödülü kazanan, varoluşçuluğun ünlü Fransız yazar Albert Camus. Harry Potter yazarı J. K. Rowling, ünlü müzisyenler Elton John, Rod Stewart, Paul Mc Cartney, Fransız yazarlar Alain Finkielkraut, Jean-Paul Enthoven, Olivier Guez, Avrupa parlamentosu üyesi 68 olaylarının en ünlü ismi Dany Cohn-Bendit ve daha sayısız ünlü isim… Mesela Julio Iglesias’ın Real Madrid amatör takımının eski kalecisi olduğunu biliyor muydunuz? Ya da Che Guevara’nın Güney Amerika motorsiklet günlerinde ve öncesinde sahada olmaya doyamayan bir futbol tutkunu olduğunu, bu sporu “devrimin silahı” olarak tanımladığını okumuş muydunuz?

Türkiye’de ise, Allah’tan benim gibi bu spora tutkun birçok sanatçı var. Rasim Öztekin, Şevket Çoruh, Zeki Demirkubuz, maalesef geçen yıl kaybettiğimiz Küçük İskender, Tamer Karadağlı, Selçuk Altun, Komet, Yusuf Taktak ve daha niceleri gibi… Nejat İşler dostum ise her birimizden ileri giderek Gümüşlükspor’un eli kolu, ana itici gücü oldu!

Kusura bakmasınlar, sporu küçümseyen kimi entellektüeller, insanın beyni ve vücudu arasındaki koordinasyon ve akıl almaz iş birliği, bütünleşme, limitlerini aşma konusundaki mükemmeliyet arayışından pek bir şey anlamamışlar, daha doğrusu kendilerine bu fırsatı vermemişler. Bu satırları, bu önyargıyı taşıyan bazı arkadaşlar varsa, bunu aşmaları için yazıyorum.

Futbol özellikle son yıllarda ırkçılıkla mücadelenin en gözle görülür merkezi haline geldi. Bu konuda FIFA ve UEFA ısrar ve ödünsüz tavırlarıyla çoğu zaman doğru hamleleri yaparak ırkçı anlayışları cezalandırdı. Evvelsi gece Başakşehir’in Paris’te oynadığı maçta Romen 4. hakemin Başakşehir yardımcı antrenörü, eski futbolcu Webo’ya karşı takındığı tavır ve kullandığı çirkin ifade, birden dünya futbolunun ana gündemi haline geliverdi. Bakın o hakem kendini nasıl savunmuş: Negru, Romence “siyah” demekmiş! Özrü kabahatinden büyük! İyi de bunlar o kelimenin, dünyadaki anlamını hiç duymamışlar mı? Bu yutulmaz! Ayrıca Demba Ba’nın dediği gibi, beyaz bir futbolcudan söz ederken hakemler kendi aralarında “şu beyaz adam” diyorlar mı? Mümkün değil böyle bir savunma. Maçın ertesi güne ertelenme kararı ve PSG’nin de desteğiyle Başakşehirli futbolcuların sahaya çıkmayı reddetmeleri, alkışlanacak bir tavırdı. Şimdi bu vesileyle bütün dünyada ışıklar tekrar ırkçılığa çevrildi. Sporun dünyadaki insanları ve ülkeleri birleştirici özelliği tekrar yoğun şekilde gündeme gelmiş oldu. Dün gece oynanan maçta, Webo’nun kırmızı kartı iptal olarak saha kenarında yer alabilmesiyle hem Başakşehir’i, hem UEFA’yı tebrik etmek lazım.

Ülkemizde bazı istisnalar dışında spor sahalarında ırkçı söylemler pek kullanılmadı.

Bildiğiniz gibi, FETÖ, Türkiye’yi yok etmek üzere giriştiği saldırıda futbolu en elverişli ortam olarak gördü ve 3 Temmuz kumpası Fenerbahçe’ye karşı böyle başladı. Türkiye’de futbol ırkçılık değil, ama siyasi yobaz terör yapılanmasının bir parçası haline geldi.

Futbolun başka hangi çirkin yapılanmaların hedefi haline gelebileceğini uzun uzun anlatıp sizi yormak istemem. Ama maalesef Türkiye’de 3 Temmuz’un üstünden 8-9 yıl geçtikten sonra futbola yakışmayan, benzer çetevari oluşumlar yeniden hortladı. Ali Palabıyık ismini burada korumaya pek imkan yok, ama yazıyı negatif bir ifşaatlar dökümü haline getirmemek için diğer isimlerden “şimdilik” bahsetmeyelim. Denizlispor-Fenerbahçe maçında yaşanan olaylar, futbolun centilmen ruhundan uzak olmasının yanı sıra, yenilmesini istedikleri takım aleyhine futbol kaidelerini kafalarına göre yeniden yazan- yorumlayan tehlikeli bir anlayışın örgütlü iş birliklerine işaret ediyor. Sizi hiçbir detaya boğmadan şüphe götürmez bazı sonuçları söylemekle yetineyim: Hakem kötü niyetini, organize ve işbirlikçi yanlı tavrını o kadar belli etti ki, futbolumuzun yeniden ağır bir dip saldırısı altında olduğunu ve müdahale edilmezse işin çığırından çıkacağını somut olarak anladık. VAR hakemlerinin de çelişkili kararlarıyla çifte standartlarını ayyuka çıkardıkları maalesef ortada.

Futbol Federasyonu’nu, iş işten geçmeden sağduyu ile göreve davet ediyor, bu yaşananların hakemlerin yetersizliğinden mi yoksa daha tehlikeli işaretlerin baş göstermesinden mi kaynaklandığını acilen netleştirmelerini diliyorum.

4 Aralık 2020 Cuma

MARADONA’NIN ÖLÜMÜ, PELE VE TÜKENMEZ POLEMİKLER… | Bedri Baykam | 03.12.2020

Sayın Kılıçdaroğlu, beni mazur görsün; her gün yazsam, grup konuşmasındaki müthiş performansını size ballandıra ballandıra anlatmak isterdim. Ali Mahir Başarır’ın TSK ve Katar hakkında sarfettiği sözlerin yarattığı polemiklere yanıtını verirken, AKP’nin iktidarı boyunca orduya yaşattıklarını o kadar tarihi sözlerle dile getirdi ki, milyonlarca vatandaşı ekrana kilitledi. Sayın Kılıçdaroğlu’nu parti içi demokrasi konularında ne kadar eleştiriyorsam, AKP’ye karşı gösterdiği cesur ve donanımlı mücadele için de bir o kadar tebrik etmem lazım!


MARADONA: 4 DAKİKADA TANRI’NIN ELİ, ŞEYTANIN ÇALIMLARI

7 yılımı geçirdiğim Kuzey Kaliforniya’nın, o kalbimin kopamadığı şirin kenti Berkeley’de Kips isimli bir spor barı var. 1986 Haziran ayında, Arjantin-İngiltere Dünya Kupası çeyrek finalini orada seyretmiştim. Büyük bir kalabalık ve kaos vardı. Maradona’nın “Tanrı’nın eli” sayesinde attığı golün orada canlı izlerken, kafayla atıldığına dair en ufak bir şüphem yoktu. Diego, “Tanrı’nın eli” derken, 1982’de İngiltere donanmasının saldırısıyla Falkland Savaşı’nda ülkesinin verdiği 649 kaybın acısına atıf yapıyordu. O maç aynı zamanda siyasi ve askeri bir rövanş gibiydi! Daha sonra kare kare analiz ve Diego’nun da itirafıyla o topun, Maradona’nın kafasından değil, sol elinden ağları boyladığı ortaya çıktı. İlginçtir, Diego o el hareketini o kadar usturuplu yapmış ki, bugün bile genel kameradan her seyrettiğimde gerçeği bilmeme rağmen bunu hala kafa golü olarak görüyorum! Tunuslu hakem Nasser, golü nasıl verdiğini röportajlarda anlatırken önce tereddüt ettiğini, ardından yan hakem Bulgar Dotchev’in santraya hareketlendiğini görüp o pozisyona daha yakın diye golü verdiğini anlatıyor, ama ekliyor: “O yıllarda yardımcılarla kolay konuşamıyorduk; Avrupalı bir hakem o maça verilmiş olsaydı belki gol iptal edilirdi.”

Çoğumuzun ezbere bildiği gibi, 51. dakikadaki bu golden yalnız dört dakika sonra, Maradona bu sefer kendi yarı sahasının 7 metre arkasından bir top alarak yıldırım hızıyla İngiltere’nin yarı sahasına giriyor ve önüne çıkanı çalımlıyor. Bu tarihi slalom yalnız 10 saniye sürüyor ama aynen ilk gol gibi, 34 yıldır konuşuluyor!

2. gol hakkında belki duymadığınız ilginç bir nokta var: Seyrederken insanlar o kadar Maradona büyüsüne kapılıyorlar ki, belki kimse topun Shilton’un koruduğu kaleye Maradona’nın ayağından mı yoksa onu son anda durdurmaya çalışan bek Fenwick’in ayağından mı gittiği konusundaki hissettiğim tereddütleri aklına getiremiyor. Belki 100 kere izlediğim o görüntülerde ben de düne kadar kararsızdım. Ta ki çok farklı açılardan yavaş çekimleri üst üste görene kadar! Ama zaten futbol adına o kadar muhteşem bir 10 saniyeydi ki, kimse -İngilizler bile- böyle bir hatalı golle sonuçlandığını aklına getirmek istemezdi!


PELE Mİ, YOKSA MARADONA MI?

Bizim kuşak için futbolun tartışılmaz tek verisi, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusunun Brezilyalı Pele oluşuydu. Bu tartışmaya açık değildi! Şimdi inanamazlar ama bizler Dünya Kupası’nı veya Olimpiyatlar’ı, dev tenis maçlarını gazetelerden takip ederdik! Dolayısıyla Pele’nin büyüklüğünü de maç skorları ve spor yazarlarımızın güzel yorumları belirliyordu. Halit Kıvanç veya Namık Sevik böyle diyorlarsa, bizlerin bunu tartışacak bir hali olamazdı. Mahalle maçlarında kendimizce “Pele gibi şut attım!” diye havalara giriyorduk ama Pele’nin nasıl şut attığını veya efsanevi Rus kaleci Yaşin’in plonjonlarını hiç görmemiştik! Bunu Sokrates, Pasteur ya da Napolyon’un tarihsel kimliklerine duyduğumuz saygıyla kıyaslayabilirdiniz ancak.

Sonra 80’ler geldi ve Maradona ortaya çıktı. Bizler artık televizyon çağında, onu keyifle izleyebiliyorduk. Aynen Platini, Paolo Rossi, veya Zico gibi!

İlk defa, 1990’lara geldiğimizde “Pele mi daha büyük Maradona mı” tartışmaları birden başlayıvermişti. Sonsuza dek sürecek bu kavga, şimdi ki “Messi mi Ronaldo mu” tartışmalarını andırıyordu ama şu farkla ki, bu futbolcular ayrı dönemlere damga vurmuşlardı!


PELE-MARADONA: AĞIR POLEMİKLER

Genel yargıya göre Pele usludur, düzenin adamıdır, örnek insan, örnek sporcudur. Maradona ise halka yakındır, haşarıdır, solcudur, varoşların arkadaşıdır. Maradona futbol dünyasını acıya boğarak 25 Kasım’da aramızdan ayrıldıktan sonra Pele, “Ben çok büyük bir arkadaşımı kaybettim ve dünya da bir efsanesini” demecini verdi. Bu cümle sizi belki çok şaşırtmıyor ama konuyu biraz daha derin katmanlarından hatırlayan benim gibi insanları şaşırtabiliyor. Çünkü o kadar uzun yıllara uzanan polemikler yaşandı ki bu iki dev arasında! Hem de en ağırlarından... Mesela Pele, Maradona hakkında “Arjantin hocası olmayı kabul etti, çünkü bir işe ve paraya ihtiyacı vardı“ dediğinde aldığı yanıt şuydu: “Pele bazen karıştırıp gece alması gereken uyku hapını sabah alıyor ve ortaya böyle saçmalıklar çıkıyor. O aslında artık müzelik bir insan”. Veya başka dönemlerde söyledikleri: “Yaşı artık onu etkiliyor, 20 yıldır markete gitmek dahil, hiçbir şey yapmıyor. Ancak FIFA onu davet ettiğinde kumandayla yerinden oynatılan bir oyuncak bebek gibi ayağa kalkabiliyor!” Maradona bu konuda “FIFA ailesine dahil olmaktansa öksüz kalmayı tercih ederim” sözlerini de eklemeyi ihmal etmiyor! Pele de Maradona’nın, gençler için iyi bir örnek teşkil etmediğini, uyuşturucu müptelası olduğunu ve insanlarda biraz bilinç olsa ona hiçbir iş vermemeleri gerektiğini söylüyordu. Ayrıca “Kral”, Maradona’nın sağ ayağı olmadığını ve iyi kafa vuramadığını da ekleyerek onun komple bir futbolcu olmadığını dile getiriyordu. İkili arasındaki kavgalardan Ronaldo ve Messi bile nasiplerini aldılar!

Bu kavgaların en sivri iddialarını, bir ölüm arkasından burada dile getirmeyelim. Elimde kitap dolduracak kadar malzeme var. Ama sonuçta Pele’nin hatırlattığı gibi bir gün göklerde tekrar buluşacaklar ve tatlı sert atışıp bulutlarda keyifli maçlar yapmaya devam edecekler. Ne de olsa bu ağır polemikleri, 2016’da kameralar önünde savaş baltalarını gömerek sonlandırmışlardı. Tahterevallideki rakibi ölünce, Pele şimdi hem boşlukta kaldı hem de bir nevi kendi ölümünü de yaşıyor gibi oldu.

Dünya dönmeye devam ettikçe bu tartışma yalnız Brezilyalılar ve Arjantinler arasında değil, her biri futbol otoritesi olduğuna inanan dünyadaki milyarlarca insan arasında devam edecek. Ta ki belki bu yıl doğacak bir bebek, kim bilir onları jet süratiyle sollayana kadar!

Bu tartışmaları beraber yapmak istediğim arkadaşım Yılmaz Vural’ın, bir an önce sağlığına kavuşup güleryüzüyle aramıza karışması en büyük dileğim! Futbol ortamımızda, yeri doldurulmaz bir öneme sahiptir Yılmaz Hocamız!