9 Aralık 2015 Çarşamba

Bir insanın hayatını kurtarmayı umarım başaracağız | Bedri Baykam | 8.12.2015


Ashraf Fayadh, dünyanın çağdaş sanata en uzak bölgelerinden birinde yaşayan bir sanat insanı. Henüz 35 yaşında, şair, sanatçı ve küratör kimlikleri arasında gidip gelerek şu üç günlük ömürde, kendini kelimelerin ve sanatın gizemine adamış. Hem kelimelerle oynuyor, hem detual, fotoğraf, video, her birini kullanarak sanat üretiyor, yorumluyor. 2013’te Venedik Bienali’nde Suudi sanatını sergileyen küratör oluyor.
BİR FUTBOL MAÇINI SEVMEMEK İÇİN BİN SEBEP!
2013 Ağustosu’nun lanet olası bir günü, Fayadh’ın bir kahvede bir Avrupa futbol maçı seyredeceği tutmuş. Ne var ki o gün oradaki bir “sözde” meslektaşıyla absürd bir tartışmaya giriyorlar. Bu, kendisini sevmeyen, herhalde onu kıskanan ve hatta ondan nefret eden bir zavallı. Tartışma sonrası Suudi Arabistan’ın Kral’a bağlı en sert birimlerden din polisine gidiyor ve Fayadh hakkında Dini kitaba sövdü, ateizm propagandası yaptı” şeklinde bir şikayet bırakıyor. Mahkeme önce onu bir tazminat karşılığında serbest bırakıyor ama ardından 1 Ocak 2014’te 4 yıl hapse ve 800 kırbacamahkum ediyor. Fakat dava bir üst mahkemeye gittiğinde, hakim davanın bu sefer tekrar bir alt mahkemede görülmesini istiyor. Orada bu davaya yeni atanan hakim ise, Fayadh’ın daha önce gösterdiği pişmanlıkların yetersiz olduğunu ve ölüm cezasından kurtulmaması gerektiğine karar veriyor. Yani Fayadh, umduğu gibi serbest kalacağına, bu sefer 17 Kasım’dan itibaren birden ölümü bekleyen adam haline geliyor. Halbuki aradan geçen süreçlerin hiç birinde kimse Fayadh’ın şiirlerinden onun din düşmanı veya ateistolduğunun tatmin edici kanıtını bulamıyor. 4 yıla mahkum olduğunda, sonuçta karşı tarafın kendisini suçladığı konular, saçının uzun olması, sigara içmesi ve... telefonunda kadınlarla beraber birçok fotoğrafı bulunması. Kaldı ki bunlar mesela çıplak kadın resimleri filan değil. Çevrelerinde sanatçı ve sanat severlerle çekilmiş normal resimler!Ama bunlar da katı Suudi rejiminde fazlasıyla “cyber-suçlar” kapsamına giriyor!! En çok 2008’de yazdığı bir aşk şiirinden suçlanıyor sanatçı. Karar “dinden dönmesi, İslam’dan çıkması” gibi yoruma dayalı suçlar üzerine gelip demir atıyor.
FAYADH’IN AİLESİNİN YAŞADIĞI BÜYÜK DRAM
Ne var ki bu us ve mantık dışı bindirmeler ve suçlamalar, geçen hafta korkunç bir olaya neden oluyor. Bu ani yükü kaldıramayan babasına bir inme geliyor ve kendisi ne yazık ki, vefat ediyor. Bu bilgiyi 2. bir kaynaktan teyid etme peşindeyim.
Fayadh’ın kız kardeşi Raeda Fayadh, Gaza’da oturuyor ve bu dehşet karşısında perişan. CNN’de panik içinde yardım arıyor dünyadan. Hatta CNN de Suudi yetkililere ulaşmaya çalışıyor ama en azından henüz başaramıyor. “Bazı aptal adamlar kardeşimin dizelerini yanlış anladılar! Onu şikayet edenin zaten ona takıntısı ve nefreti var diyor. Ve Raeda, Suudi Arabistan’da insan öldürmenin ne kadar basit ve günlük bir olay olduğunu bölgenin içinden biliyor. Bu yıl rakamlar tekrar birden 1995 yılının rakamlarına fırlamış. Amnesty International, yalnız bu yıl içinde rakamın şimdiden 151 olduğunu söylüyor. Konular dine hakaret iddialarından, aldatma veya  uyuşturucu gibi konulara kadar gidebiliyor! Uzun lafın kısası, durum çok vahim. Konuşulan şeyler arasında, Fayadh’ın sitesine, kamuya açık alanda, Abha’da, din polisinden kırbaç cezasını çeken bir adamcağızın görüntülerini koymuş olmasının esas bu kararda rolü olduğunu söyleyenler var.
Karar alındığından beri, Fayadh’ın bazı İngiliz dostları başta olmak üzere, Avrupa’dan başlayarak tüm dünyada tepkiler yankılanıyor. The Guardian’da yayınlanan bir kaç yazı, uluslararası sanat ve düşünce özgürlüğü derneklerinin devreye girmiş olması, hızla konuyu uluslararası arenaya taşıdı.
DÜNKÜ BASIN TOPLANTIMIZ
Dün, 7 Aralık’ta Dünya Başkanı olduğum UNESCO resmi Partneri IAA Uluslararası Sanat derneklerinin girişimiyle Türkiye’nin en önemli sanat ve düşünce insanları İstanbul’da Piramid Sanat’ta Ashraf Fayadh için bir araya geldi. Aralarında AICA Türkiye BaşkanıEvrim Altuğ, PEN Türkiye adına Halil İbrahim Özcan, Türkiye Yazarlar Sendikası adınaAba Müslüm Çelik, Tiyatrocuları temsilen Erhan Yazıcıoğlu, Sanatçılar Girişimi adına sözcüler Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın, Sodev adına İnan Dağdelen ve Bilgesu Erenus, Ekrem Kahraman, Suay Karaman, Denizhan Özer ve UPSD yönetim kurulundan sanatçılar gibi birçok isim bir araya geldi. Bu çok önemli bir çıkıştı. Ayrıca şahsen temas ettiğim PENInternational Başkanı Jennifer Clement, bu basın toplantısına özel bir metin yolladı ve toplantıda okudum: ‘Dünyada kendi dönemimizde yaşanan en büyük haksızlıklardan biri karşısında dehşet içinde irkiliyoruz. Şair Ashraf Fayadh bir kriminal değildir. Onun sözleri kimseyi öldürmedi, kimseye işkence yapmadı, kimseden bir şey çalmadı. Sözlerinde taş, bomba, kılıç ve silah yoktu. Fayadh, şiirlerinde düşünce ve inanç özgürlüğüne inandığı için bu ceza ile karşı karşıya’.
Ayrıca IAA olarak Suudi Arabistan Kralı Sayın Salman’a yanlış anlamalar sonucu mahkum olan Fayadh’ın bir an önce serbest bırakılması için açık mektup yazarak kendisine gönderdik. Suudi Arabistan, Türkiye Büyükelçisi’ne de bu mektubu ayrıca ilettik. UNESCO daimi temsilcimiz Hüseyin Avni Botsalı aracılığı ile Suudi Arabistan UNESCO temsilcisi ile irtibata geçeceğiz. Ayrıca Kral ailesi ile yakın ilişkisi olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e de konuyu aktardık. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, konuyu benden dinledikten sonra uluslararası imza kampanyasına adını yazdırarak Fayadh’a açık destek verdi. Bizim kuşak için, uzun yıllar geçmesine rağmen Deniz Gezmişlerin acısını dün gibi taze. Bu nedenle Fayadh’ın durumu ile Türk aydını hemen empati kurdu ve sıkıntıyı iliklerinde hissetti.
Uluslararası kamuoyu dayanışmasının baskısıyla bir insanın hayatını kurtarmayı umarım elele başaracağız. Şimdi, bütün bu çabalar ne kadar başarılı olacak? Gerçekten bilemiyorum, bilemiyoruz. Basın toplantısı son derece enerjik geçti, ama orada bulunan, her biri köklü kurumlardan gelen prestijli “hazirunun” tersine, sevgili basınımız, maalesef herhalde yine daha önemli konular peşindeydi. Mesela kimin eteği kısaydı, kim gece kulübünde çıkarken olay çıkardı veya küfretti gibi...
İşte bu uyurgezerleri yola getirmek de bizim işimiz olacak. Ashraf Fayadh, hapisten çıkıp özgürlüğüne kavuşana kadar!
Bedri Baykam

1 Aralık 2015 Salı

HIZLI HÜKÜMETİN KARIŞIK GÜNDEMİ! | Bedri Baykam | 1.12.15


İsviçre’de veya Finlandiya’da 10 yılda olmayacak olaylar, Türkiye’de iki-üç haftaya sığarak rahatça yaşanabiliyor (Dikkat edin “Fransa” veya hatta “Belçika, Hollanda” demiyorum, çünkü oralarda da durum karışık!). Hayatımız artık James Bond filmi gibi. Yakında her gün yürüdüğümüz sokaklardan geçerken “eğilin kurşun atıyorlar” demeye bile alışacağız. Acıtan bir durum bu. Zaten dünyada ne yazık ki devamlı canlı kalması gereken “gündemdeki sıcak bölge” açığı artık İsrail-Filistin hattında değil,  bizim coğrafyamızda yer buluyor! Yani dünyanın savaş ekseni tamamen bize doğru kaymış durumda ve işin acısı biz artık bu duruma alıştık!

TÜRKİYE NESİNE GÜVENEREK RUS UÇAĞINA SALDIRABİLDİ?
Eskiden konumuz yalnız PKK terörüydü; şimdi işleri geliştirdik, kılıç kalkan döşenip kavga etmeyeceğimiz, diklenmeyeceğimiz komşu kalmadı.
Hatırlayacaksınız, Kennedy cinayeti hakkında “Dünyayı Değiştiren 8 Saniye” başlıklı bir sergi açmıştım. Bizim geçen hafta yaşadıklarımız da, “Türkiye-Rusya ilişkilerini ve Türk dış politika eksenini toptan değiştiren 17 saniye” diye anılacak diye korkuyorum! “Efendim, bu uçak 17 saniye boyunca sınırımızı ihlal etmişmiş, kaç kere söylemişiz bizi dinlememiş, sınırlarımızın dışına bir türlü çıkmamış!” İyi de hepimiz ezbere biliyoruz ki, buna benzer konular sürekli yaşanıyor. Örneğin, Türkiye ve Yunanistan arasında en az ayda bir, savaş uçakları “it dalaşı” yapıyorlar ve günün sonunda siyasiler hızlarını alamazsa hemen bir nota dayıyorlar... Aynen yine Ege kara sularında yaşanan kıta sahanlığı konularında olduğu gibi! Rusya bunu bilmiyor mu? Fazlasıyla biliyor! Peki biz topraklarımıza bir saldırısı söz konusu olmayan Rus uçağına ne yaptık? Vurup düşürdük ve pilotlarının da ölmesine veya kaybolmasına neden olduk. Bir de üstüne “yarın olsa yine yaparım” dedik (!), bu da yetmedi, “Rusya bizden özür dilesin” dedik. Rusya’nın bize şu anda yaptığı ekonomik yaptırımlara ve açtığı ekonomik savaşa bakıyorum da, “nereden çıktı bu acayip tavır?” diyemiyorum! Türkiye neye güvenerek bu kabadayılığı yaptı? Dünyanın bu kritik süreci içinde, alternatif bir süper güç ilişkisini neye dayanarak ateşe atabildi? Konu “düşmanımın dostu düşmanımdır” diyecek kadar basit olamaz, değil mi? Bunu yapan bir Amerikan uçağı olsaydı, sen onu da aynı şekilde düşürebilecek miydin, aynı kafa tutmayı yapabilecek miydin? Rusya’ya hiçbir mantığa sığmayan saldırıyı yaparken bunun yüz binlerce ya da milyonlarca ailenin günlük ve hatta tüm yaşamlarının gidişatına ne gibi korkunç zararlar getirebileceğini aklına getirdin mi? Anlayamadığımız püf noktası hangisi? Nedir bu işin gerçek yüzü? Karışık işler bunlar!

KORKARIM TAHİR ELÇİ CİNAYETİ GRİ BÖLGEDE KALMAYA MAHKUM...
Tahir Elçi cinayeti çok bilinmeyenli bir denklem ve ne yazık ki şimdiden öyle kalmaya aday. Polis ve savcılar cinayet yeri ve delil toplama işini çatışmalar sürdüğü için doğru dürüst yapamıyorlar. Olay yerini saatler/günler sonra incelemek ne kadar işe yarayabilir, tartışılır. Tabi kaçınılmaz şekilde insanların aklına 90’larda üst üste yaşanan derin devlet cinayetleri geliyor. Ama o senaryo adına da birçok gri nokta var. Tahir Elçi’nin açıklama yaptığı sokağın başına otomatik silahlı PKK militanlarının gelmesi için derin devlet mi emir verdi? Bu senaryoda devlete sızmış güçler iki polisi yem olarak mı harcadı? Teröristlerin ellerinde silahlarla Tahir Elçi’nin açıklama yaptığı sokağa ateş ederek dalmalarını polis mi istedi? “Tüm yaz boyunca HDP’nin siyasi yükselişini durdurmak için saldırılara geçen ve emeline kavuşan PKK, Elçi’nin de barışçı sözlerinden rahatsız olup o bölgede o saatte silaha mı sarıldı?” sözlerini biri söylediği zaman, aksini kesin olarak iddia edebilir miyiz? Aslında şu saatten sonra ne desek boş, çünkü her iki taraf da bu olayı kendi açısından, görmek istediği gibi değerlendirecek. Her veriyi, ulaşmak istediği sonuca kanıt olarak görecek, uysa da, uymasa da! Zaten biz Türkiye’de davaların böyle akmasına alışık değil miyiz? Savcının etrafta ateş sürerken neredeyse yerde emekleyerek, vurulmamaya çalışarak kanıt aradığı, (ardından da çoluk çocuğun, gazetecilerin delilleri ayaklar altına alıp gezindiği!) ülke haline gelmiş olmamız acı bir gerçek! Birileri artık ülkeyi “Vahşi Batı”nın kovboy filmlerinin orta yerine taşıdı ve bırakıp gitti! Hayır bu ortamlara alışmamız bir güldürü vesilesi olamaz! İyi de, nedir bu işin gerçek yüzü! Karışık işler bunlar!

GAZETECİLİĞİN YİNE ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN!  
İşte bu denklemlerin önümüze sürüldüğü aynı hafta bir de Can Dündar ve Erdem Gül tutuklanmalarını yaşadık. Ne yazık ki beklenen oldu Cumhuriyet ve Can Dündar önce hedef gösterildi sonrasında da düğmeye basılınca aylar sonra savcılar üzerlerine gitti. Zaten bu bilinen verileri tekrarladığımızda, ülkede yargı bağımsızlığının ve güçler ayrılığının olmadığını ve davaların resmen sipariş edilebildiğini görüyorsunuz! Ülkenin ve basının bu olaydan sonra Cumhuriyet gazetesine ve bu iki gazeteciye sahip çıkışındaki en güzel taraf şu: Can Dündar’ın ideolojisini veya Cumhuriyet gazetesinin yeni çizgisini hiç tutmayan, sahiplenmeyen, hatta toptan reddeden insanlar da aynı yüksek sesle ve aynı kararlılıkla konunun üzerine gidip desteklerini açıkça verdiler. İşte bu alkışlanacak güzel bir şey. Çünkü tek sesli bir “diktatörlüğün hedeflediği dikensiz gül bahçesi”ne ulaşmak istemiyorsak, başka seçeneğimiz yok. Bugün bu hesaplaşmaların vakti hiç değil... Bugün bizim için ana hedef, demokrasiyi korumak için Can Dündar ve Erdem Gül’ü hapisten çıkaracak toplumsal baskıyı kurmak, Cumhuriyet gazetesini koruma altına almak... Önceliklerinizi, mücadele kitabınızda çok iyi saptamanız lazım. Arada bazen haddini aşıp sizi delirtmeye çalışanlar olsa bile...

30 Kasım 2015 Pazartesi

UPSD 14. Genel Kurul basın bülteni‏



UPSD 14. Olağan Genel Kurulu dün (29 Kasım 2015)
İstanbul’da UPSD Merkezi’nde yapıldı ve
Bedri Baykam 4. defa UPSD Başkanlığına getirildi.

Baykam üç yıllık yoğun faaliyet raporunu okuduktan sonra, dünyanın en zor dönem ve coğrafyasında görev yaptıklarını ve ayrıca geçen ay Çek Cumhuriyeti/Pilsen’de yapılan UNESCO Resmi Partneri IAA/AIAP Uluslararası Sanat Dernekleri 18. Genel Kurulu’nda Dünya Başkanı seçilmesiyle birlikte sanat dünyasının gözünün Türkiye’ye çevrildiğine dikkat çekerek tüm kurullarda yer alan üyelere büyük sorumluluklar düştüğünü vurguladı. Önümüzdeki dönemin faaliyet programının ele alınması ve diğer tüzük değişikliklerinin yanı sıra UPSD üye giriş aidatının genç sanatçılar için %50 indirimli olmasına karar verildi.

Seçimlerle oluşan UPSD’nin yeni dönem Yönetim Kadroları aşağıdaki üyelerden oluştu:

YÖNETİM KURULU ÜYELERİ
BEDRİ BAYKAM Başkan
BAHRİ GENÇ Başkan Yardımcısı-Sayman
TİJEN ŞİKAR Genel Sekreter
ASLI ÖZOK
MURAT HAVAN
CEYLAN MUTLU
FAZİLET KENDİRCİ

YÖNETİM KURULU YEDEK ÜYELERİ
AYŞE EREL
DENİZHAN ÖZER
PINAR PARTANAZ
BOZKAYA ALDAŞ
DENİZ SAĞDIÇ
NEBAHAT KARYAĞDI
BETÜL AYDINER
YÜCEL DÖNMEZ

ONUR KURULU
HÜSAMETTİN KOÇAN
NİLÜFER ERGİN
TOMUR ATAGÖK
ÖZDEMİR ALTAN
SEYHUN TOPUZ
MUZAFFER AKYOL
RAHMİ AKSUNGUR
EKREM KAHRAMAN

DENETLEME KURULU ASİL
BÜNYAMİN ÖZGÜLTEKİN
EKBER YEŞİLYURT
FEHİM GÜLER

DENETLEME KURULU YEDEK
TÜLİN ONAT
BARIŞ SARIBAŞ
DURSUN DÖNMEZ

ÜYE KABUL ASİL
BERNA ERKÜN
MUSTAFA KARYAĞDI
NURGÜL DÖKMECİER

ÜYE KABUL YEDEK
BAHAR KOCAMAN
SONYA TANRISEVER
BİLGE ALKOR

27 Kasım 2015 Cuma

UPSD'nin Can Dundar ve Erdem Gul hakkındaki bildirisi‏


UNESCO RESMİ PARTNERİ IAA/AIAP TÜRKİYE ULUSAL KOMİTESİ
ULUSLARARASI PLASTİK SANATLAR DERNEĞİ (UPSD)
CUMHURİYET GAZETESİ’NDEN CAN DÜNDAR VE ERDEM GÜL’ÜN TUTUKLANMALARINI PROTESTO EDİYOR VE
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÇAĞRISI YAPIYOR!
27.11.2015


Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Sorumlusu Erdem Gül’ün dün (26 Kasım 2015) tutuklanmaları, Türkiye’de basın ve düşünce özgürlüğünün ötesinde, haber alma özgürlüğünün de artık tam bir karanlık döneme girdiğinin kanıtıdır.

Araştırmacı gazeteciliğin, dünyanın her yerinde bilinen konuların iç yüzünü araştırmak ve derinine inmek gibi kamuoyunu ilgilendiren temel hak ve çalışma yöntemlerini yok sayarak sorumlu gazetecileri aylarca tehdit ettikten sonra hapse atmak, ancak anti-demokratik rejimlerde görülebilecek çağdışı bir uygulamadır.
Zaten uygulanan yöntem, yani önce habere veryansın etmek, sonra hedef göstermek, ardından da yargıyı o hedefe kilitleyerek mesleğini yapan gazetecileri zindana atmak, her hangi bir medeni hukuk devletinde kabul edilebilir yöntemler değildir. ‘Bağımsız yargı’ ve ‘kuvvetler ayrılığı’ bu şekilde tamamen yok sayılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ve geçmişinde onca baskı ve basın şehidi olan Cumhuriyet Gazetesi elbet bu karanlık günleri aşacaklardır. Türkiye, baskılara ödün vermeyecek kararlı ve gururlu bir halka sahiptir. Ancak, bu yöntemlere başvuranları tarih tüm marifetleriyle hatırlayacaktır.

Kamuoyuna saygılarımızla duyurulur.

Bedri Baykam
UPSD Başkan
IAA/AIAP Dünya Başkanı

Yönetim Kurulu
Bahri Genç
Tijen Şikar
Murat Havan
Nebahat Karyağdı
Ceylan Mutlu

PANEL | Koleksiyonerlikte Tehlikeli Batı Sapması, 3 Aralık Persembe, 17.00-19.30‏


25 Kasım 2015 Çarşamba

SEVGİLİ KÖŞEDAŞLARIM: CUMHURİYET’TE “KURBAĞA ILIK SUDA PİŞİYOR”; PEKİ RAHİP NİEMÖLLER’İ HATIRLAYAN VAR MI? | BEDRİ BAYKAM


Şu andan itibaren Cumhuriyet yönetimi ve özellikle Can Dündar hakkında söylediklerimi tekrarlamak istemiyorum. Bu da en azından bu süreçte bu konuda kaleme aldığım son satırlar. Yazdığım iki yazıda bu konuyu fazlasıyla irdeledim. Mantıksızlıkları, çelişkileri, bahane üretim mekanizmalarını teşhir ettim. Nasıl Fethullahçıların sahte kanıt üretim merkezlerinde can kardeşlerimiz hakkında onca sahte delil, tutuklama bahanesi üretildiyse, bu yüzden Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Doğu Perinçek ve Soner Yalçın gibi sayısız aydınımız ve Genel Kurmay Başkanına kadar sayısız komutanımızı yıllarca zindana attılarsa, nasıl bundan 52 sene önce Kennedy cinayeti konusunda Warren Komisyonu üyeleri ve darbeciler, gerçekleri saklamak için akla karayı seçip delilleri yok etme başarılarıyla tarihe geçtilerse, “Can Dündar mantığı” da en az o kadar ödüllerini topladığı demokrasi kavramını doğduğuna pişman etmeyi başardı.
KURBAĞA ALIŞTIRILARAK PİŞİRİLİYOR...
Beni burada biraz daha yakından ilgilendiren, Cumhuriyet gemisinin içinde kalan değerli yazar ve gazeteci arkadaşlarımın yaşanan infazı ve geminin toptan değiştirilen rotasını anlayıp anlayamayacakları. Nedeni ortada: Cumhuriyet’ten çıkan ve giren isimlere bakan herkes, bir ideolojik operasyon yapıldığını görebilir. Fakat bu operasyon, “yavaş yavaş pişirilen kurbağa” örneği gibi sinsice ve bir sürece yayılarak yapılıyor. Nazilerin Kristal gece katliamı gibi bir toplu yok etme değil bu. Kendini kurnaz sanan sinsi bir sürekli öğütme. Kimi yazar vefat ediyor, yerine farklı ideolojiden biri getiriliyor. Kimisi “yönetim seçimiyle” değişiyor, kimisi istifaya zorlanıyor, kimisi ne olduğunu anlamadan kendini denize atılmış buluyor. “Arada bir” yazan diğer bazı Atatürkçü yazarlara ise, gazetenin kepengi indiriliyor, “başka kapıya” denmiş oluyor. Benim infazımda ise Can Dündar bilinçaltı dürtülerine mağlup oldu ve gazeteye uyguladığı ideolojik metamorfozu açığa çıkaran abartılı bir hamleyi sudan bir bahaneyle yapıverdi. Kör Salih bile bunu gördü. Bu usulca yapılan ameliyat şimdi birden ayyuka çıktı, insanların gözüne battı. PKK veya F tipi hakkında yapılan ve yapılmayan yorumlar veya satır aralarında değişen niyetlerin aranması birden geride kaldı, takke düştü, kel göründü. İtiraf edeyim, Can, itirazlarımı dile getirdiğim konuşmalarımızda beni bile tereddüde düşürüp“acaba?” dedirtmişti. Gazetenin aldığı yeni çarpıcı farklı liberal kadroyu sorguladığımda, bana yelpazeyi genişletmek ve solun her rengini temsil etmekten söz etti. “Bekleyelim, görelim” dedim. Sonuçta yapılan sansür ve “Atatürkçü CHP” arayışlarına vurulan doğrudan darbeyi herkes gördü ve gündeme taşıdı. Nasıl Parti’de, Kürt sorununa bakış, fiili ve yarı resmi olarak değiştirildiyse, “Ermeni soykırımı” tanımlamasına sıcak bakanlar veya doğrudan bunun propagandasını yapanlar listelerde öne çıkarıldıysa, nasıl Parti’nin sözcülüğüne İslami partilerden gelen Bekaroğlu çıkarılabildiyse, nasıl “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla olsa da, dün demokrasi ve Cumhuriyet’in bir numaralı düşmanı olan “F tipi” şaşırtıcı köprüler oluşturulabildiyse, Cumhuriyet de bu gidişata paralel koşarken Y-CHP’yi ve Y-Cumhuriyet’i benim gibi kökten Atatürkçülerin “şerrinden” korumak istedi! Yani Dündar, “bir taşla iki kuş” vurmuş oldu!
SEVGİLİ KÖŞEDAŞLARIM VE RAHİP NİEMÖLLER

Yine en az şu “ılık suda yavaş yavaş pişen kurbağa” hikayesi kadar ünlü bir diğeri var: Alman rahip Niemöller’in: “Önce komünistleri almaya geldiler, bir şey demedim, komünist değildim, sonra Yahudileri almaya geldiler, bir şey demedim, Yahudi değildim..” diye başlayıp devam eden o muhteşem ders metni... Peki soru şu: Orhan Bursalı, Ataol Behramoğlu, Zeynep Oral, Ali Sirmen, Işık Kansu (ki yakın zamanda kendisi de direkten dönmüştü!), Mine Kırıkkanat, Şükran Soner, Erol Manisalı gibi gazete içi dostlarım, bu infazı görmezden mi gelecekler? “Nasıl olsa biz gemide duruyoruz, birinin daha suya atıldığını duymadık” mı diyecekler? Göreceğiz. Çünkü bazı kritik viraj olayları vardır ki, artık farklı izahat arama reflekslerini birden öldürür... Bu sevgili yazar arkadaşlar olan biteni görüp tepki verebilecekler mi, yoksa ezbere bilip defalarca kullandıkları bu örneği, sevgili gazetemizin iç eylemleri hakkında da gündeme getirebilecekler mi? Geçmiş tecrübelerine ve isimlerinin ağırlığına baktığımda sorunun yanıtı, onların doğruları görecekleri yönünde. Bugün bunun Cumhuriyet’te yaşandığını görmezden gelip “canım bana ne, ben CHP üyesi miyim sanki” derlerse, herhalde bir daha ömür boyu o rahibin adını ağızlarına alamayacaklarını eminim biliyorlar... Ben onlardan “Bedri Baykam’ı savunmalarını” istemiyorum. Savunduğumuz ortak demokratik siyasi değerleri ve gelecekte kendi mevzilerini gazete içinde savunmalarını istiyorum. Umarım kendimi ifade edebildim. Bu ikazı yapmak, benim bu süreçte Cumhuriyet’e yönelik dile getirdiğim sorumluluklarımın sonuncusuydu. Cumhuriyet, daha önce de benzer işgaller yaşadı. 1991 yılında İlhan Selçuk’lar, Uğur Mumcu’lar gazeteden ayrıldılar, liberal kabus geçtikten sonra da 1992’de evlerine döndüler. Bilmem başka söze gerek var mı?

24 Kasım 2015 Salı

“Y-CHP” VE “ULUSALCILIK” İKİLEMİ | Bedri Baykam | 24.11.2015


DERSİMLİ KEMAL”
Kılıçdaroğlu göreve geldiğinden beri, CHP’ye demokrasi vaat etti. Bu arada Parti’nin kökleriyle ilgili algılarının “Ortodoks” CHP’lilerden farkı, göreve geldiğinin ilk haftası anlaşıldı. Mesela benim için o ilk hafta Radikal’le yaptığı röportajda manşete taşınan “27 Mayıs’ı yapanlar şimdi utanıyor” cümlesi, ciddi bir yol ayrımının ağır işaretiydi. CHP kültüründen gelen bir insanın kullanacağı bir cümle değildi bu. Gerekçelerine girmiyorum, ayrı bir makale konusudur. Ama zaten cümle toptan yanlıştı ve CHP hinterlandına ait bir insandan gelecek bir cümle değildi. Ortada buna benzer bir düşünce taşıyan ne bir eski dönem gazetecisine, ne de eski bir siyasi veya askere rastladım. “İdamlar hatalıydı, o insanları kahraman yaptı” dedi herkes, genel kanı böyleydi, hepsi bu. Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet’in ilk yılları ile ilgili sorunları da hep oldu. Yani “Dersimli Kemal” söylemi, İnönü hakkında getirilen ağır suçlamalara sessiz kalma, “biz eski CHP değiliz” sözleri, hep liberal ve merkez medyada malum yankıları bulan çıkışlar oldu. “Türkiye’de laikliğe yönelik bir tehlike yoktur” gibi şakamsı sözler bile duyabildik CHP zirvesinden. 


CHP’NİN KADRO ENGELLİLERİ
Nasıl yazılarımda “Ben Cumhuriyet Gazetesinin genel gidişatına, tablonun geneline bakarım” dediysem, aynı şey CHP için de geçerli. Sanki Atatürkçülük uzak tutulması gereken bir veba! Sayın Kılıçdaroğlu, hiç bir zaman Atatürkçülüğü ile tanınan siyasetçi, yazar, düşünürleri A kadrosuna değil, herhangi bir kadrosuna bile almadı. Sonuçta tabii ki zaten CHP kadrolarının çoğunun da Atatürkçü olduğu söylenebilir, ama ben başka şeyden söz ediyorum. Bu konuda emek harcamış, kitap yazmış, siyaset yapmış, yurdu taramış eylemci insanlardan söz ediyorum. Alev Coşkun, Uluç Gürkan, Vural Savaş veya rahmetli Alpaslan Işıklı gibi ağır isimlerden söz ediyorum. Buna daha bir çok genç yazar-eylemci isim de eklenebilir. Ümit Zileli veya Tevfik Kızgınkaya gibi, Suay Karaman gibi. Bu dostlarımız gibi sayısız isim hep dışarıda kaldı.


ULUSALCILIK KELİMESİNİN UĞRATILDIĞI ANLAM KAYMASI
Bu tavır, merkez medya ve TV sunucuları arasında “ulusalcı” adıyla anılan Atatürkçü kesimin hep aşağılanması ve anti-demokrat/faşist gösterilmesine paralel gitti. Ortada saçma bir algı oluşturuldu. Buna göre “ulusalcılar”, şayet demokrasinin gelişmesi isteniyorsa, her şekilde uzak tutulması gereken kesim olarak görüldü. Bir çeşit “demode” statüsüne geçirilerek kendi bazı mecraları dışında toplumdan izole edildi. Malum haber kanallarının tartışma programlarından ve gazetelerden uzak tutuldular. 
CHP içinde de bu farklı olmadı. Parti, gerek kuruluş kökleri, gerek tarihçesi gerek örgütü ve yoğun Atatürkçü seçmen kitlesine rağmen kendisine çekinmeden başkanınca  “Yeni CHP” dedirterek farklı bir kulvara girdi. Baykal’ın anti-demokratik dar vizyonundan şikayet derken ortaya bir de partinin kendi temel yapısından uzaklaşması geldi. Olayın vahameti, Kılıçdaroğlu’nun, Ekmeleddin İhsanoğlu gibi, (şayet Erdoğan Cumhurbaşkanlığını istemeseydi) AKP’nin “taktik adayı” olabilecek bir ismi, Partinin bayrağı haline getirmeye kalkışmış olabilmesi! Hem de inanmadan, bir miting bile yaptıramadan. 
Peki oturup sorgulamak lazım: Bu ulusalcılık nasıl bir şeydir ki? Nasıl bir öcüdür? Nedir ağır suçları? Laikliğe bağlılığı mı, yobazlığın eğitimden bürokrasiye, siyasetten hukuka sızmasını engellemek istemeleri mi yoksa Atatürk'e değişmez saygısı mı? Tarikatlarla arasına koyduğu mesafe mi? Bağımsızlık arzusu mu? Ülke bütünlüğüne ırkçılığı reddederek sahip çıkmaları mı? Belli değil! İlginçtir ki, dinci-faşist grupların DA, bayrak sevmelerinden yola çıkıp, kendilerini “milliyetçi” olarak tanımlamalarını referans alan kimi Atatürk karşıtları, hemen oradan Kemalist yurtseverleri aynı sepete atıp, hiç bir utanç taşımadan aynı kasede bu grupları çalkalayabiliyorlar. İşte merkez veya liboş veya yandaş medyanın ekran ve sütun prensesleri, prenslerinin bu saptırmaları, sessiz şekilde CHP’ye de yansıyan dalgalar yaratıyor.


ÖZAL’I ALTI OK’A TERCİH ETMEK!
Aslında Y-CHP köklerini 1993-95 yılları arasında Türk siyaset sahnesinde sahte bir heyecan yaratan Yeni Demokrasi Hareketi’nden alıyor. Sn Kılıçdaroğlu, o hareketin ana ekseninden yola çıkarak CHP’yi “demokrasi, ifade özgürlüğü, yolsuzluk karşıtlığı” hatlarından yakalamayı başardı. Ama Parti’nin geri kalan temel değerleriyle arasına koyduğu mesafe gün geçtikçe ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu, CHP tarihinden en çok Ecevit’ten söz etmeyi seviyor, ama sevdiği liderlerden söz ederken Menderes ve Özal’ı da eklemeyi ihmal etmiyor! Yani kendisi için bu liderler, zaten yeniden tanımlamak istediği “Altı Ok” felsefesinden kesinlikle daha çok iz bırakmışa benziyor. Tabii gerçek CHP seçmeni tabanında bu hayranlıkların bıraktığı etki, soğuk bir duştan ibaret. Yani bu “ezber bozma” (!) pek hayırlı olmuyor.
Sonuçta, ortaya çıkan resim şu: Ermeni soykırımı iddialarına, Kürtlere, tarikatlara, İslamcılara, “F tipi”ne rahatlıkla açılabilen, ama Atatürkçülere kapanmayı refleks haline getiren bir liderin partisi artık CHP! Halbuki partinin takılıp kaldığı %25’lik oy limiti, sanılanın aksine büyük oranda ülkenin ödünsüz laik, altı okçu, Atatürkçü kesimlerinin oyu. Zaten Kılıçdaroğlu’nun örnek aldığı ve kendi arkadaş damarlarını beslediği YDH’nin de %40 oy alacağını iddia edip %0,4 aldığını hatırlarsak, bu ideolojik bölgenin oy potansiyeli biraz daha ortaya çıkar. Aynen Y-CHP’nin de tüm destek ve çabalarımıza karşın, patlama yapamaması gibi!
Eğri oturup doğru konuşalım: CHP’de kimseden Atatürkçülüğe müsamaha etmesini istemiyoruz. Atatürkçülük CHP’nin ana atar damarıdır, kurucu felsefesidir. CHP’yi bu doğal köklerinden yapay dönemsel kanırtmalarla koparmaya çalışanlar, CHP’ye ve Türkiye’de solun muhalefet gücüne rötar yaptırmaktan başka bir sonuca ulaşamazlar. Ulusalcılık kelimesine de kimsenin alakasız canavarımsı uydurma anlamlar yüklemek, kimsenin haddi değildir.

İşte bu okumuş olduğunuz makaleyi kimi yapay sahte demokratların, neden “Y” organlarda yayınlamak istemediklerini şimdi daha iyi anlamışsınızdır umarım!