10 Temmuz 2015 Cuma

WİMBLEDON'DA BEKLENEN FİNAL: DJOKOVİC-FEDERER


Her ne kadar her tenissever ve birçok tenis eleştirmeninin farklı beklentileri olsa da, Wimbledon yarı finallerinde sürpriz yaşanmadı ve rakiplerini yenen Djokovic ve Federer, finale yükseldiler.
Günün birinci maçında, Dünya bir numarası Sırp Djokoviç, son yıllarda hareketlenen Fransız tenisinin flaş isimlerinden Richard Gasquet ile karşılaştı. Djokovic'in hem dayanıklı, hem güçlü oyunu "günümüz tenisi"ne karşı incelikli vuruşlarıyla klasik tenisi temsil eden Gasquet, Wavrinka'nın oyununun bir benzerini oynadığı için Sırp rakete potansiyel bir tehlike olabilirdi. Roland-Garros finalinde, Djokovic'i yenen Wavrinka'yı Wimbledon çeyrek finalinde eleyen Fransız raket, bu maça da büyük umutla başladı. Son yıllarda Wimbledon'da yalnız iki kadın şampiyon çıkarabilen ülkesinin "makus talihini" yenmek isteyen Gasquet, 2-0 geriye düştüğü ilk sette, hemen rakibinin servisini geri almayı başararak maça denge getirdi. 2/2 den itibaren her iki tenisçi de arada zorlansalar da, servislerine tutundular. Çok kaliteli geçen bu sette, Gasquet arada üst üste çıkardığı winner vuruşlarla Djokovic'i sürklase etse de, rakibinin servisini zorlayabileceği puanlarda gereksiz hatalar yaparak maça ağırlığını koyma şansını kaçırdı. Özellikle kritik tie-break'i rakibine hiç şans tanımadan 7-2 alan Djokovic, ilk seti böylece zor da olsa hanesine yazdı. İkinci sete girer girmez yine servisini kırdıran Gasquet, karşısında, arada adale ağrılarına karşı sahaya fizyoterapistinden yardım istese de, giderek özgüveni artan ve makine gibi işleyen bir "Djoko" buldu. Alman eski büyük şampiyon Becker'in çalıştırdığı ve maçın en zor anlarında en iyi birinci servislerini çıkaran Sırp şampiyon, o andan itibaren maçın sonuna kadar fazla zorlanmadan yolunda yürüyerek diğer iki seti de 6/4-6/4 kazanmayı bildi. Bir zamanlar fransız tenisinin gençlerde dünyayı sarsan umudu olan ve Kohlschreiber ve Wavrinka ile beraber "eski tenisin" en göze hoş gelen oyuncuları arasında olan Gasquet, belki de Djokovic'i 2007'den beri yenememiş olmasının getirdiği bilinçaltı freni aşamadığı için kaybetti. Çünkü bir maç, önce, hem stratejik hem psikolojik olarak kafada kazanılır..

Günün ikinci maçı, dünya tenisseverlerinin tartışmasız "umumi sevgilisi", ekselansları Roger Federer ile Büyük Britanya'ya uzun yıllar sonra bir Wimbledon şampiyonluğu kazandıran Londralılar'ın sevgilisi Roger Murray arasındaydı. Eski Wimbledon şampiyonu kadın tenisçi Amelie Mauresmo'nun koçluğunu yaptığı ve "çevremde yalnız kadınlar olunca kendimi daha iyi hissediyorum" diyen Britanyalı raket, son üç-dört yılda yaptığı büyük çıkışa rağmen, hala ciddi bir uluslararası gerçek "fan" paketi oluşturacak bir karizmaya sahip değil. Bunun nedenleri farklı. Rakibi Federer'i ise, yalnız yukarıda anlattığım "klasik tenis"le izah etmek mümkün değil. Dünyanın en agresif ve en şık tenisini oynayan Federer, dünkü maça son iki-üç yılda giderek alıştığımız şekilde "Federer Express" formatında başladı: Yani puanları uzatmadan, bulduğu her kısa topta derhal kendini fileye atarak rakibi bunaltan ve cezalandıran bir "centilmen terminatör"!
3/3de rakibinin servisini kırma şansını kullanamayan Federer, 6/5 ilerideyken nefis bir dekruaze forehand ile rakibinin servisinde iki set topu kazandı. İlkinde filede geçilse de, ikinciyi kaçırmayan İsviçreli tenisçi ilk seti 7/5 aldı. 
İkinci sette 2/1'de yine rakibinin servisini kırma topu yakalayan Federer'e karşı Murray, santrkort seyircisinin futbol maçlarını andıran abartılı desteğiyle ayakta kalmayı başardı. 2. setin en ilginç oyunu, 5/4 de yaşandı. 0-40 dan geri gelerek önce 3, toplamda 5 set topunu müthiş servisler ve korkunç izleyici desteğiyle kurtaran Murray durumu eşitliğe taşısa da, "ekselans" bir sonraki rakip servisinde cezayı keserek setleri 2-0'a taşıdı: 7/5
Üçüncü set, 5/4 e kadar maç aynı tempoda geldi. Maçı bitirme puanları yaklaştıkça giderek baskıyı arttıran Federer, Murray'a bu sefer fazla şans tanımadan seti 6/4, maçı 3-0 alarak finale çıktı. Bakalım geçen yıl 5 set süren ve bir heyecan kasırgası yaratan bu büyük kapışmayı Pazar günü kim kazanacak? Yaşlandıkça hızlanan ve herkesi şaşırtan Federer mi, yoksa "1" numara sıfatını teyid etmek isteyecek olan Djokovic mi?

7 Temmuz 2015 Salı

MECLİS BAŞKANLIĞINI HEDİYE EDEN CHP... | BEDRİ BAYKAM | 7 Temmuz 2015 tarihli makalesi..


GÖZÜM ARKADA GİDİYORUM
Sizler bu yazıyı okurken ben eski köyüme doğru uçuyor olacağım. Yirmili yaşlarında beş parasız gittiği San Francisco’da, tenis dersi vererek canlı kalmaya çalışan genç bir ressam adayının izini sürüp, yine onun eski hatıralarını ve ayakta kalan arkadaşlarını karıştırmaya gidiyorum! Otobiyografimin ikinci cildi Sonsuz Okyanus’u okuyanlar, neden söz ettiğimi iyi bilirler... Bir yandan stilini oturtmaya çalışırken, diğer yandan açlık ve boya bulma mücadelelerine kafa göz yara yara giren o genç adamın ilginç noktası, tüm eski arkadaşlarına sadakatidir. Adına tatil diyebilirsiniz ama ben yine çalışmaya devam edeceğim. Mesela yazılarımı okumaya devam edeceksiniz. Yalnız 4 yıl önceki bıçaklanmamı takip eden hafta yazamamıştım. Onun dışında balayında bile yazdım! O disiplini bozmam. Ayrıca yanımda yazmakta olduğum kapsamı geniş, İngilizce kaleme aldığım bir tarih kitabı var. Sonuçta yine çalışmaya gidiyorum! Ama gözüm arkada gidiyorum!


MHP TUZAKLARININ DESTEKÇİSİ SOLCULAR!
Çünkü MHP’lileri affedemiyorum: Zaten 1001 dertle ezilmiş olan halkımızın iradesiyle alay ederek, kendisini “ödünsüz muhalif” gösteren MHP, AKP’nin koca suçlarına tepki göstererek oyunu kendisine emanet etmiş vatandaşların gözünün içine baka baka onlarla alay etti. O insanların yolsuzluğa, yobazlığa, Cumhuriyet karşıtlığına verdikleri tepkiyi çöpe atarak, 7 Haziran seçimlerinin tüm sonuçlarıyla dalga geçti. Ne yazık ki, MHP'nin yıllardır süren "sadık stepne" işlevini bilmezcesine, bu partiye kanıp, "sağdaysanız MHP, soldaysanız CHP" diye her seçimde oy isteyenlere sorulacak tek soru var: Utanıyor musunuz, neden olduğunuz demokrasi çöküşünden? Mesela bundan sonra, Sol-Kemalist gazetelerde yazıp “onların da Cumhuriyetçi ve AKP muhalifi” oldukları iddiasıyla MHP'ye oy isteyen her yazarı, hiç çekinmeden deşifre edeceğim: Biz bu filmi defalarca gördük. Biliyorsunuz, post-modernizmin tepesine şapka gibi oturan bir graffitim vardır: “This Has Been Done Before” (Bunlar daha önce yapıldı). İşte MHP, gerçek niyetlerini örttüğü makyajla, üst üste halkı tuzağına düşürerek, perişan etmekten çekinmeyen bir parti.


YETMEZ AMA EVETÇİ MHP’LİLER!
Bundan sonra MHP’liler siyasi arenada birçok haklarını kaybettiler. Örneğin 2010 referandumunda, "yetmez ama evet"çiler ne kadar demokrasinin çöküşünden sorumlularsa, artık MHP'liler de bir o kadar bu suça ortaklar! Artık neo-liberal, 2. Cumhuriyetçi, AKP’nin kavramsal destekçisi yazarlara gık diyemezler! Çünkü onlardan bol bol esinlendiklerini tekrar kanıtladılar; hani şu liberal gazetelerin eklerinde AKP’nin önünü açmaktan yorulmamış, ama bugün de “pişmanlık itirafını etmeden” muhalif saflara katılmış görünen yüzer gezer kadro var ya? Artık MHP’liler onların önünde bile düğme ilikleyecekler. Herkes anlayacak: AKP=MHP! Aralarında var olduğu iddia edilen farklar, her kritik virajda, buz dağlarına çarparak bir bir erirken, yakın tarihimiz, herkesin ezberlediği gibi MHP’nin AKP’ye olan ikramlarıyla dolu.


CHP, BAŞKANLIĞI AKP’YE HEDİYE ETTİ!

Meclis Başkanlığı seçimi bir skandaldı. Ama suç yalnız MHP’nin mi? CHP’li arkadaşlarım, çok cesur bir satranç hamlesini yaşama geçirme şansını kaçırdılar. İsteseler, bir taşla üç kuş vurarak hem Yılmaz’ın seçilmesini engelleyebilir, hem MHP’yi, Meclis Başkanlığını HDP’nin de verdiği oylarla kazanmış duruma düşürebilir, kendilerini de bu zeka oyunlarının politik yansımalarında çetin ceviz olarak kabul ettirebilirlerdi. Ama CHP grubu, kritik turda, kaybedeceği kesinleşmiş Baykal’a destek vererek bir anlamsızlığa imza attı. Halbuki hamle basitti: MHP, kendine ait hiçbir fikri olmayan ve sırf HDP’nin hamlelerinin tersini yapmaya kararlı bir parti olarak ortaya çıkıp Baykal’ı desteklemeyeceğini açıkladıktan sonra, CHP İhsanoğlu’na oy verecek, böylece son tura o kalacaktı. O zaman da MHP’nin oyları da boş olmayacağından, HDP’lilerin de verebileceği oylarla, AKP 7 Haziran’ın ilk fiili mağlubiyetini bu şaşırtıcı “rok”la almış olacaktı. Zaten kendilerinin de düşünmüş olması gereken bu seçeneği son oylama günü CHP’nin tüm kurmaylarına iş işten geçmeden hatırlattım. Ama o hızlı ve cesur uygulama yaşama geçemedi. Umarım nedenini birbirlerine izah ederken ikna edici olabiliyorlardır: Çünkü ben ne yazık ki anlayamadım. Farklı yapıdaki bir parlamentoda, CHP bu hantallıklarından kurtulup spontane doğru kararlar alamayacaksa, vay halimize... MHP, ideolojik tercih inatlarıyla, CHP esnek ve atik olamayışıyla hediye etti Başkanlığı AKP’ye...

30 Haziran 2015 Salı

KOALİSYONU ŞİMDİDEN SEVMEDİNİZ, BİLİYORUM, AMA... | BEDRİ BAYKAM | 30 Haziran 2015 tarihli makalesi..



Sevmediniz, çünkü sizin daha demokrat, daha devrimci, daha emekten ve özgürlükten yana hedefleriniz var. Bir Türkiye sevdalısı olarak tam demokrat-laik bir hukuk devletinin yaşama geçtiğini görmek istiyorsunuz. Ve öte yandan biliyoruz ki ortaya konan alternatiflerden hiç biri sizi tatmin edemeyecek. Dudak bükecek, hatta belki yüksek sesle “işte bu en kötüsü oldu!” diyeceksiniz. İçinde yüzdüğümüz tablo bu!

HER OLASILIK, İÇ KARARTICI!
Şimdi bunu kabul ettikten sonra, belki stresiniz biraz daha azalır. Çünkü baştan işin “fena” olacağını bildikten sonra hayal kırıklıklarınıza katlanabilirsiniz. Bakın muhalefetin “sözde” %60’lık blokunu, Bahçeli en baştan yaktı, imza kalemini de denize attı. Demek ki, geriye ne kaldı elimizde? AKP-MHP veya AKP-CHP alternatifleri. MHP sorumluluk almadan muhalefette büyümek veya son ana kadar yapacağı nazla, AKP’ye karşı pazarlık gücünü arttırmak istiyor. Biliyorum ki, bir çok demokrat insanın, AKP-MHP olasılığına karşı tüyleri şimdiden diken diken. “Bu en kötüsü” diyorlar. AKP-CHP ise, solun büyük kısmı için gaflet, hıyanet ve hatta intihar seçeneği. Yani her “kötü” olasılığın önceden üzeri çizili. Neyi istemediğimiz söylemek şu günlerde çok daha kolay. “Peki sizce ne olmalı?” sorusuna ise pek cevap veren yok. Herkes hemen kıvırıp neyi istemediğine getiriyor lafı. Demek ki önce bu acı gerçekle yüzleşmemiz lazım: Biz bu koalisyonu şimdiden sevmedik ama alternatif de üretemeyip kaçıyoruz. İşte durumun pek de şık olmayan özeti bu!

CHP, OLGUN DAVRANIYOR
Peki CHP, bu süreçte ne yaptı? Gayet pratik bir yöntemle, o da her kapıyı kapatıp “istemezük, ne haliniz varsa görün” diyebilirdi. Ama açık konuşmak gerekirse, Cumhuriyeti kuran parti, soğukkanlılıkla davranıp herkesle diyaloğa açık bir tablo çizdi. Aslında demokratik açıdan olması gereken de öncelikle buydu. Kılıçdaroğlu’nun Bahçeli’ye sunduğu “Sen Başbakan ol” teklifi bile “koltuk tedarikçiliği” sözleriyle affedilmez bir kabalıkla reddedildikten sonra, CHP liderinin hala beyefendiliğini bozmadan sükunetle MHP ilişkisini nadasa bırakması, siyasi arenamızda ender görülür bir düzeydir. Çünkü agresif şekilde bir başka liderin özverili çabalarını aşağılamak, üst düzey siyasette bir meziyet olamaz. CHP, koalisyon hazırlıkları safhasında, en yapıcı, en olgun parti olarak dikkat çekmiştir. Kılıçdaroğlu, “rövanşist olmayacağız” derken, ince bir uçurum çizgisinde yürüdüğünü umarım biliyordur. Çünkü yolsuzluk dosyalarının üzerine gitmek, halkımızın “olmazsa olmaz” beklentisidir.

AKP, CHP’Yİ MESUT EDEMEZ
Bunları beklemeye almak bile, toplumun geneli açısından kabul edilemez olduğu kadar, özellikle de CHP’ye yıkım getirir. Halbuki biliyoruz ki, oluşabilecek bir koalisyon ihtimalinde bu konuların dondurucuya kaldırılması en beklenen olasılıktır. AKP, teori olarak olası partnerine, ekonomi ile ilgili bakanlıkları vererek, kriz faturasından kurtulmak isteyecek kadar uyanık olabilir. Özellikle CHP’nin isteyeceği, Milli Eğitim, Adalet, Dışişleri ve İçişleri bakanlıklarını vermeye yanaşmaz, yobaz Türkiye yolunda attığı adımların silinmesini kabul edemez. Ayrıca Kaçaksaray’ın boşaltılması, 17/25 dosyalarının ödünsüz takibi de alabileceği riskler arasında bulunamaz. Yani çıkaracağımız sonuç şudur: Evet, CHP’nin her görüşmeye açık olması medeni ve doğru duruştur. Ama Davutoğlu ile pazarlıkların CHP açısından “değecek” bir noktaya taşınması olanaksızdır. Bence bu aşamada CHP her şeye rağmen tabanının ağır basan sesini dinleyerek topu taca atıp, bir AKP-MHP koalisyonunun oluşmasına teorik bir olanak sağlayarak kendini beklemeye alabilir. Bu alternatif oluşursa, CHP, MHP’ye muhalefetteykenki söylemlerini hatırlatarak ana muhalefet görevini üstlenebilir.

KAPIDAKİ TEHLİKELER

Türkiye’yi bekleyen tehlikeler arasında, kurulamayan bir hükümetin halkta yaratacağı bezginlik, “AKP’siz işler yürümüyor” havasıdır. Zaten muhalif halk için en kötü şey, bu sahte özlemin itici gücüyle AKP diktatoryasının geri geleceği senaryodur. Buna Güneydoğu’da bekleyen IŞİD ve Kürt devleti baskıları gibi bizi doğrudan ilgilendiren uluslararası sorunlar ve Erdoğan’ın savaş çığırtkanlığı da eklendiğinde, hükümetsiz kalarak kaos yaşayan bir Türkiye tablosunun hangi tehlikelerle karşılaşacağını net görebiliyoruz. Devlet sorumluluğu taşıyan her siyasi parti ve vatandaş, bu karanlık tablolara rağmen, ortaya -kimseyi tatmin edemese de- bir sonuç çıkarmaya mecbur olduğumuzu unutmamalıdır. İşte şimdi bu yazıyı, başa dönüp tekrar okuyabilirsiniz! Ne yazık ki, döngü kısır, tablo ağırdır!

23 Haziran 2015 Salı

KEŞKE DENİZ O CENAZEYE KATILABİLSEYDİ! | Bedri Baykam | 23 Haziran 2015 tarihli makalesi..


Demirel’in ölümünü ilk duyanlardan biriyim. O gece 02:45’te “son dakika” haberi olarak izledim. Ardından da zaten rafta hazır bekleyen ölüm belgeselleri yayına konuverdi. İlk duyan ama son yazanlardan biriyim. Haftada bir yazmanın bedeli bu. Gazeteler ise ölüm saati nedeniyle haberi ertesi gün sayfalarına giremediler bile! Allah rahmet eylesin, ölünün ardından “kötü konuşulmaz”. Ama ünlü biri öldükten sonra, hele ülkeye yön vermiş bir siyasiyse, bir muhasebe kaçınılmaz olur.


“TOY SİYASETÇİ”DEN SERT BAŞKANA
Hani Demirel sanki ezelden beri vardır ya... Bizim aile için biraz farklı. 1963 ilkbaharında ben ilk sergilerimi açıp kamuoyuyla tanışmışken, Demirel aynı yılın sonbaharında AP kongresinde liderliği alıp göz önüne çıktı. 1965 yılındaki seçimlere doğru giderken hatırladığım ve evdeki arşivde de gözlemlediğim, babamla onun arasında yaşanan polemikler! Mesela babamın “Demirel toy politikacı, önce öğrensin de gelsin!” sözleri! Dr. Suphi Baykam 1965 seçimlerinde “Ortanın Solu”nun sözcüsü olarak propagandayı yürütürken, Demirel de buna “Ortanın Solu, Moskova yolu” karşılığını vererek düelloyu sürdürüyordu. İnönü ise 60’lı yıllar boyunca Demirel’le kapışırken onun laiklik ilkesinden sapmaları nedeniyle büyük infial yaşıyor, mesela “Demirel ‘Said-i Nursi’ye karşıyım’ diyebilir mi?” diyerek, onun gerçek kimliğini deşifre etmeye çalışıyordu. Sonuçta Demirel, Menderes’ten sarkan din eksenli oyların doğal talibiydi. Türkiye bugün bile sözde liberal ve yobazların kin kusmaktan vazgeçemediği 27 Mayıs Devrimi’nin açtığı kapıdan girerek laik demokratik bir hukuk devletine kavuşmaya çalışırken, sağ kesimin bunu hazmetmesi kolay olamıyordu.


SİLİNEMEYEN İDAM LEKELERİ
68 Kuşağı’nın efsanevi lideri Deniz Gezmiş ve mücadele arkadaşları Yusuf Aslan’la Hüseyin İnan’ın 1972’deki idamları, Demirel’in uzun siyasi kariyerinde silinemeyen bir leke olarak kaldı. Her ne kadar Cindoruk, Demirel’in bu konuda bir etkisinin olamayacağını söylese de, tartışılmaz gerçekler farklı bir tabloyu ortaya koyuyor. “Üçe- üç” diye açıkça haykıran, idam oylanırken arkasına dönüp grubunu kontrol eden acımasız bir sağ lider var o günlerde... Yaşlı çınar İnönü’nün çabaları yetmiyor idamları durdurmaya, ne yazık ki. 12 Eylül öncesinin inatlarla tıkanmış kanlı günlerinde, MC Hükümetlerinin başı olarak “bana ‘sağcılar da adam öldürüyor’ dedirtemezsiniz” diyen de, faşistleri koruyan da ta kendisi!

90’LARIN FARKLI DEMİREL’İ
90’lı yıllarda önce Başbakan, sonra Cumhurbaşkanı olarak gittikçe farklı bir Demirel portresi görüyoruz. 28 Şubat’ta MGK ile beraber, giderek küstah provokasyonlara girişen anti-laik akımlara dur diyen, laik cumhuriyet ve demokrasiyi savunan bir Demirel var artık sahnede. Gerek RP’nin, gerek benzer şeriatçı grupların çıkışlarında yere sağlam basan, 60’lı yıllardaki politika stilini yerle bir eden bir Demirel! Aynı süreçte sanatçılarla, gazetecilerle, aydınlarla da arasını belirli ölçülerde düzelten bir lider var karşımızda. Sergilerimize, tiyatrolarımıza gelen, konserlere giden, yaratıcı demokrat insanları köşke davet eden bir Demirel bu. O kadar farklı bir kimlik ki, sol eğilimli ve cumhuriyetçi sayısız insan, farkında olmadan anti demokratik her hükümet çıkışına karşı, ona güvenmeye başlıyor. O dönemde Çankaya’da “noter” yok!
Demirel arkasında sonsuz espri, anekdot, nüktedanlık bıraktı. Gerçekten de, bugünün siyaseti halka karşı bir kin kusma yöntemi olarak gören bahtsızların yanında, Demirel’in gazeteciler dahil pek kimseye dava açmayan, karikatüristler ve tiyatroculara hoşgörü ile bakan tavrı, bambaşka bir boyut. Ama “emekli” olduktan sonra, 2000’lerde, Erdoğan faşizmine tepki vermeyen bir Demirel çıkıyor yine karşımıza...

BİNAENALEYH... KEŞKE...

Binaenaleyh, GAP’ı ve şapgayı gaptırmadığıma göre, olsa olsa 276’yı bulecekler, ancak o zaman düşeriz, va mı bunun başka türlü bir izah tarzı! Türkiya, büyük ülkedir! Her sorunun altından galkar!” İşte bu ve benzer her türlü sempatik cümleyi gülümseyerek kuracak sonsuz malzememiz var elimizde. Ama bir de maalesef değişmez ağır gerçek var: Deniz Gezmişler’e yapılan çağdışı, hukuk dışı infaz. İşte Demirel’in yaşadığı dönüşüm ve yaşattığı algı değişimine rağmen, bu leke bir türlü çıkarılamıyor. Ben de, son dönem Demirel’in çıkışlarını olumlamışsam da, yüreğimde taşıdığım bu acıyı unutamıyorum. Çünkü kendimi o ailenin bir ferdi sayacak kadar yakınım. Keşke Demirel o ağır suçu işlememiş olsaydı da, bugün Gezmiş, onun cenazesine katılan siyasi liderimiz olabilseydi. Tarih derslerle dolu...

16 Haziran 2015 Salı

MHP KİLİDİ HANGİ PARTİYE UYACAK? | Bedri Baykam | 16 Haziran 2015 tarihli makalesi..



Şu anda ülkemizin mücadeleci yurtsever halkı ve aydınları seçim sevincini rafa kaldırdılar ve artık koalisyon dedikoduları havuzunda yüzüyorlar. Halkımızın söyleminde genellikle daha çok neyi istemediklerini öne çıkaranların sesi duyuluyor: “HDP ile ortaklık yapmayı nasıl düşünürsünüz?” diyen MHP’liler veya sol ulusalcılar, “AKP ile ortaklık gündeme bile gelmemeli” diye haklı tepki veren Atatürkçüler ve sol kesim, veya toptan her şeye “hayır” demeyi bir meziyet olarak göstermek isteyen MHP yöneticileri gündemi belirliyorlar. CHP ve HDP yöneticileri ise, diyaloğa daha açık bir tavır sergileyerek “süreci” izlemekle meşguller...

AKP’Yİ YANLIZ BIRAK”
Geçen Cumartesi “AKP’yi yalnız bırak” başlıklı bir çağrıya imza atarak toplumu ikaz ettik. AKP’nin katılacağı hiçbir hükümetin yolsuzluklarla mücadele edemeyeceğini, Kaçaksaray’la hesaplaşamayacağını ve o hükümete giren partinin açıkça rejim düşmanlığı yapan bir yapının ortağı haline geleceğini, AKP’ye “koalisyon yapılabilir herhangi bir siyasi parti” gözüyle bakılamayacağı aktarıldı. Bunların maalesef üstü kapatılamaz doğrular olduğunu biliyoruz.
Tabii bu ikazın bir sonraki duruşu, çözümsüzlük olamayacağına göre, CHP- MHP- HDP üçgeninde oluşabilecek bir çıkış kapısı aramaktan başka bir yol kalmıyor! Bu da tabii, ancak Davutoğlu görevi RTE’ye iade ederse gündeme gelebilecek bir alternatifler dizisi! RTE, sürpriz bir çıkışla, Davutoğlu başaramazsa görevi Kılıçdaroğlu’na vereceğini açıkladı. Ama...

HANEDAN’IN KABUSU!
RTE ve AKP, her ne kadar şu anda MHP inadı yüzünden üçlü muhalefet grubundan bir hükümet çıkacağına inanmasalar bile, bu onların alabileceği bir risk değil. Bu nedenle, şu anda AKP ve Hanedan, iktidarı kaybetmekle ilgili bir kabus yaşamamak için, acil yollar üretip MHP ile anlaşmanın şartlarını zorlayacak.
AKP’nin bu kadar ağır verilerle dünyanın gözü önünde suçlandığı bir ortamda, MHP’li 18 vekili bir de üstüne bakanlık vererek transfer etmeye kalkışacaklarını -manşetten dedikodulara rağmen- sanmıyorum. Bu artık abartı olur. Onun yerine MHP ile “legal” görüşmeler yapılıp bol vaatler verilerek hükümet kurulmaya çalışılacak, belki olası transfer görüşmeleri, bu dönemin ileri bir tarihine atılacak! Şu anda gösterdiği iletişimsizlik tavırları içinde, MHP “nazlı kız tarafı” statüsünde!

AKP’NİN TERCİHİ MHP!
MHP’nin, AKP’nin bol vaatli tekliflerine dur diyemeyeceğini düşünmek pek yanlış değil. Ama buna rağmen, diyelim ki Bahçeli’nin inadı tam tuttu ve o yolu da kapadı. Hatta CHP yollarını da kapadı! O zaman B planımız ne olmalıdır? Unutmayalım ki, yaşamda en önemli plan, B planıdır. Her ne kadar ABD ve büyük medya, AKP-CHP koalisyonu için düğmeye basmış olsa da, AKP’nin ana arzusu ya MHP seçeneğidir ya da erken seçim! Bunun dışındakiler tatmin edici olamayacağı gibi, yolsuzluk dosyaları ve Yüce Divan tarzı cehennem senaryolarını da beraberinde getirir! Her ne kadar Bahçeli yolsuzluk konusunda çok esip gürlemiş olsa da, sonuçta bu konularda bir sağ partiyi sakinleştirmek, bir sol parti karşısında bunu başarmaktan 100 kere daha kolaydır! Burada MHP, tabanına karşı kendini korumak için, mesela birkaç eski bakanın kellesini isteyerek suların durulmasını sağlayabilir!
Burada RTE’nin 4 partinin liderleriyle görüşerek kendine imaj payı kapmayı gündemine alması, şimdiden ters tepti. Bahçeli Kaçaksaray’ı reddederek bu ortamı doğamadan yok etti. Bu hamleden sonra, Kılıçdaroğlu veya Demirtaş’ın RTE ile görüşmesi düşünülemez! Dolayısıyla RTE turları, koalisyon konusunda Baykal ile sınırlı kalabilir!

KİMİN B PLANI?
B planından söz ederken diğer konu, MHP’nin “muhalefet iktidarını” durdurması halinde, CHP’nin ne yapacağı ve ödünsüz muhaliflerin hangi “istemedikleri” seçeneği işaretlemeyi tercih edecekleri... Erken seçim mi, yoksa ABD’nin Derviş üzerinden tasarladığı AKP-CHP ittifakı mı? Tek tartışılmaz konu var: Unutmayın ki, birisi şu cümleyle köşede bekliyor: “Gördünüz mü? Her kafadan bir ses çıktı, anlaşamadılar, bizden başka seçenek yok!”. Yani çözümsüzlük duruşu, ölümle eşdeğer...

Ayrıca seçilen 550 milletvekilinden kaç tanesi, özlük haklarını kazanmadan bir “erken” ya da “yeniden seçim”i göze alabilir ki? Dolayısıyla önümüzdeki günlerde hangi senaryo üzerinden gidilirse gidilsin, milletvekillerinin koalisyon yanlısı olacakları tek kesin tahminimiz!

9 Haziran 2015 Salı

GÜNAYDIN GÜNEŞLİ TÜRKİYE! | Bedri Baykam | 9 Haziran 2015 tarihli makalesi..


Günaydın Türkiye! İki gündür artık doyasıya nefes alabiliyorsun! Artık güneşin sıcaklığını yüzünde hissedebiliyorsun! Üç eski dönem “muhalefet” partisinin milletvekili sayısı, AKP’nin “çaylak” vekil sayısını 34’le geçiyor. Türkiye’nin rengi döndü bile... Valiler, savcılar, bürokratlar, en azından “ne olur ne olmaz” diye düşünerek AKP’nin emir erleri gibi davranmaktan vazgeçecekler. Polisin, haramilerin, tomacıların baskı rejimi mecburen fren koyacak. Ürkek merkez medya, penguen dünyasının içinde gözünü yarım açabilecek. Hatta yargının bir kısmı tek ve gerçek patronlarını hatırlayacaklar: Adalet!
Bu seçimde halkın sandıklara her zamankinden çok sahip çıkması, her zorluğa karşın bu sonucu getirdi. Hem siyasi partiler, hem “oy ve ötesi” öyle güzel çalıştılar ki, kediler de, plakasız arabalar da ofsaytta kaldı! (Aklıma “diğer” partilerin hiçbir sandığa sahip çıkmadığı 90’lı yıllar geldi!)
POTANSİYEL SENARYOLAR
Türkiye bugün harıl harıl siyasi hamleleri ve koalisyon seçenekleri konuşuyor. Şayet üç muhalif parti sözlerini tutup AKP ile koalisyona girmezlerse, Davutoğlu güvenoyu alacak bir hükümeti kuramaz ve görevi iade eder. Ve ülkenin tüm yerleşik demokratik teamüllerine göre, görev 2. en büyük partinin başkanına, yani Kılıçdaroğlu’na verilir. Ancak tabii Kaçaksaray’ın yasalar ve demokratik teamüllerle bir ilişkisi olmadığından, senaryonun bu kısmı şimdiden şaibeli bir bölgeye çekildi bile. RTE, kendi sonunu getirebilecek hamleye izin veren bir demokrasi şampiyonu (!) değildir. Yani normalde “mecbur” olduğu bu görevlendirmeden kaçması, kendi görevinin sonu anlamına gelir! Bana inanmıyorsanız, yaşayan tarih Süleyman Demirel’e sorun! Ama RTE’nin notu belli olduğundan, şimdiden herkes “erken seçim”den bahsetmeye başladı! Bunlar arasında yandaş-kanalların piyasaya saldığı yalaka gazeteciler, akademisyenler olduğu kadar, AKP’nin sözde “hukuk” müşaviri Burhan Kuzu da var! O da “Hayret, ne yaptık biz, yalnız halka hizmet ettik” diyerek hiçbir şey anlamadığını kanıtladı! Bu arada hiçbir şey anlamayanlar grubunun içerisinde tabii ki AKP seçmen kitleleri de var. Balkon konuşmasında bu yıl düşüşlerini mi kutladılar, yoksa korku filmi seyrettikten sonra toplu uyanma seansı mı yaşadılar, bilemem!
FAŞİZM YAVAŞLAYACAK
Neden erken seçim diyorlar, biliyor musunuz? Çünkü hem iktidardan düşerlerse direkt Yüce Divan’ı boylayacakları malum, hem de koalisyonlarda, komisyonculuk, ihaleye fesat karıştırmak bu devirde kolay iş değil! Bu nedenle şimdiden kafa karıştıran farklı senaryolara girip, alaturka Başkanlık rüyalarının sona erdiği bu yeni dönemde, kendilerine bir çıkış kapısı sağlamaya çalışacaklardır. Artık ortada kah Can Dündar ve Cumhuriyet’i, kah Tuncay Özkan veya Balbay gibi siyasi aktörleri, kah demokrat sanatçıları halkın gözü önünde tehdit edecek, manevi işkence yapacak, işine gelen her davanın “savcısı” olarak kendini ilan edebilecek bir RTE olamayacak. Bu seçimlerin ortam rahatlatıcı tokadı siyasi sahnemizde patlamadan önce de, bu ülkenin gazetecileri, aydınları olarak, dün Silivri, Balyoz, İnsanlık Anıtı, bugün Can Dündar olayında, RTE ve onun “adaletsizliği”ne meydan okumaktan kaçınmadık, sorumluluğu üstlenerek, zindan veya beterinin riskini her zaman aldık. Şimdi ise, halkın şamarı ile, TBMM kompozisyonunda AKP azınlığa düştükten sonra, bu demokratik başkaldırı ve tepkilerde de farklı çevrelerden ciddi bir artış olacak... Sokakta gencin protestosu da, Parlamento kürsüsünde milletvekilinin sesi de farklı çınlayacak. Faşizm çatırdadığında, fareler gemiyi terk eder! Ne de olsa “Nemli kara ambar ortamını yaratan biz değildik” deme yarışındadırlar! Özellikle Saraylılar, karafatmalar dışında, bu nedenle bir de farelerden korkarlar!
HDP REALİTESİ

Geçen hafta kararsızları CHP’ye oy vermeye davet ederken, “bence şimdiden karar verenler, HDP’ye büyük ihtimalle yetecek. Yeni kararsızların da kayması ise, CHP’yi gerçek gücünden uzaklaştırır” demiştim. Sonuçta HDP, beklediğimden de 2 puan fazla oy almayı başardı. Böylece terör tehlikesi, ertelenmiş oldu, demokratik çözüm umudu Parlamento’ya taşındı. Açık konuşursak, sayısız insanın HDP’nin %10’u geçmesi karşısında çeşitli korkuları var. Ama gerçek şu: AKP saltanatının şimdilik görünen bitişi, HDP’nin göreceli seçim zaferinin getirdiği matematikle gerçekleşebilmiştir. Bundan hem herkes ders çıkaracak, hem de Türkiye siyasi arenasında yeni bir sayfa açılacaktır.

2 Haziran 2015 Salı

KARARSIZ OYLAR NEDEN CHP’YE GİTMELİ? | Bedri Baykam | 2 Haziran 2015 tarihli makalesi..


Bu yazının nedeni, kendi desteğimin CHP’ye yönelecek olmasıyla ilgili değil. Yıllardır uğraştığımız, mantık ve hukuk dışı %10 barajı kaldırılmış olsaydı, ben bu yazıyı yazmaz, seçimleri ilgiyle izler ve hatta sosyalist, yeşil, komünist, milli merkezci her türlü muhalif ismin parlamentoya girerek ülkenin yönetim merkezini renklendirmelerine destek verirdim. Demokrasinin yüz karası olan bu barajdan da, onu koyan ve sürdüren 12 Eylül zihniyetinden de nefret ediyorum.
AKP’nin tekrar tek parti iktidarı çıkması ülkenin felaketi olur. Nedenlerini tekrarlamaya gerek yok. Halkı Fransız veya Amerikan başkan modelleriyle kandırmaya çalışan ve tartışılmaz imparatorluk yetkileri isteyen bir Saraylı, yolsuzluğun üstüne gitmemeye yeminli milletvekilleri, biat etmiş emir bekleyen bürokratlar ve birilerinin “bir yerinin kılı” olmayı yeterli gören bir eğitimsiz seçmen kitlesi. Ülkeyi uçuruma yuvarlamanın tüm aktörleri seçim sonuçlarını tetikte bekliyorlar...

HDP TEORİLERİ ÇOK GRİ!
HDP, “Ben barajı geçersem, bu benden çok CHP’ye yarar” söylemini her kanaldan yayıyor. Cihangir aydınları bu söylemi damardan ısırmış durumda. Herkes CHP’nin değil, HDP’nin propagandası peşinde. Mantığın özü, HDP barajı aşarsa CHP’nin AKP karşısındaki oy oranının net artacağı şeklinde özetlenebilir. Bu teoriye Demirtaş’ın sempatik profili eklendiğinde, ortaya “yetmez ama evet”ciler benzeri kararlı bir grup çıkıyor. Umarım yeni bir “pişmanlar ordusu” yaratmayız!
Çünkü... Söylenecek çok şey var. Mesela matematik teorileri çok yanıltıcı olabilir. Biraz siyaset konuşalım. HDP barajı aşarsa, AKP’nin ortağı olması, 276’nın aşılmasına yardım edecek. Peki, o zaman HDP ve AKP’nin şu anlaşmaya yanaşmayacaklarının bir garantisi var mı: “Ben Apo’yu dışarı çıkarırım, sen de beni Başkan yapamasan bile önümü aç, benim fiili başkanlık şovlarıma karışma, zaten sonra da belki Apo yerimi alır”. Ben Demirtaş’ın verdiği sözlere rağmen bunun garantisini göremiyorum. Gezi olaylarında bile AKP korumacılığına soyunmuş, Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinde ayakta alkışlamış olan HDP, bunu mu yapmayacak? 2012’de Mardin’de “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz” demiş bir Demirtaş, bu İmralı bağımlılığının getireceği ödünleri ve bazı bakanlık koltuklarını elinin tersiyle itebilecek mi? Bir yıldır sürdürdüğü genel Türkiye söylemleri, etnik-bölgesel siyaseti bıraktığı anlamına mı geliyor? Ne yazık ki sanmıyorum. Unutmayalım ki bunun için elle tutulur bir gerekçe yok. HDP, son süratle kendisini Haziran ortası pazarlık masasına atmaya çalışıyor. Ayrıca diğer eşbaşkanların da Demirtaş’ın söylemine açık destek verdiğini pek göremiyoruz. Her an Demirtaş izole edilip, “az konuşanların” B planına geçilebilir! HDP’nin parlamentoya girmesinin teröre karşı bir sigorta olabileceği de doğru bir tespit. Ama CHP’den ödünç istenen oyların kayma limitini kim tespit edebilir ki? Bence şimdiden karar verenler buna büyük ihtimalle yetecek. Yeni kararsızların da kayması ise, CHP’yi gerçek gücünden uzaklaştırır.

CHP’NİN SOMUT KİTLESEL VAATLERİ
Baykal’ın CHP’si laikliği fazla savunuyor, pek bir proje üretemiyor diye eleştiriliyordu. Laikliğin yok olduğu bir Türkiye’de, sırayla hukuk ve demokrasinin de nasıl öldüğünü zaten yaşadık. Ama genel söyleme bakarsak, CHP’nin bu sefer hem dar gelirliye, hem yatırımcıya tutarlı ve somut vaat ve projeler getirdiğini görüyoruz. Emeklilere 2 maaş ikramiye, asgari ücretin arttırılması, dar gelirlilere verilen umutlar... Öte yandan “Merkez Türkiye” projesi, en tutucu işadamlarının bile ağzının suyunu şimdiden akıtıyor. Seçmen profilinin en tepe ve en altına umut taşıyan bu atılımı, nerelere gideceği belirsiz bir HDP sapmasıyla tehlikeye atarak gücünü budamaya değer mi?

HERKES OY AVCILIĞINA, SOKAĞA!
Seçimlere 5 gün kala, herkes çevresindeki muhalif ve şikayetçi vatandaşlarla konuşup bu defa sandığa gitmeyen insan sayısının 2-3 misli azalması hedefine yönelmeli, inandığı muhalif parti adına sokak çalışması yapmalı. Keşke CHP, Vatan Partisi ve diğer merkez/sol partileri kendi çatısında birleştirseydi de sağa sola kaçan oyları küçümsemeseydi! Bir ikaz daha: MHP’yi “muhalif” görenlerin bu partinin geçmiş AKP ilişkileri şeceresine göz atmalarını ve MHP örgütlerinin “AKP’nin yeterince muhafazakar olmamasından şikayet ettiklerini” hatırlamalarını rica edeceğim. Keşke MHP de, “hiçbir surette, AKP ile pazarlık masasına oturmam” sözünü yüksek sesle verebilmiş olsaydı! Artık top sizde. Özgür iradenizle, inandığınız parti için yoğun sokak ve sanal alem çalışması yapmak, ardından Pazar günü sandıkları canınız pahasına korumak, yeni vatani göreviniz!