11 Şubat 2015 Çarşamba

KÜBA GEÇMİŞ VE GELECEK ARASINDA DENGESİNİ ARIYOR... | BEDRİ BAYKAM | 10 Şubat 2015 tarihli makalesi..



12 gündür Küba’dayım. Buraya “40. Yılında Küba Devrimi ve Che” kitabımın genişletilmiş ve renkli yayınını hazırlamak için geldim. Yok yok merak etmeyin, zamanlamanın Aksaray ziyaretiyle bir ilgisi yok. O bölgeleri akredite yandaşlar size anlatırlar! Ben ise, yaptığım son derece ilginç görüşmeleri daha sonra açıklayacağım ama özet de olsa şimdi aktarılacak çok başlık var.
Che’nin anıt mezarına geçen hafta sonu tekrar gittim. Santa Clara’dan Küba dostu halklarla ilişkileri götüren ICAP’ın daveti üzerine hem sanatçılarla buluştum hem de ardından o muhteşem mekanı bir kere daha gezme fırsatım oldu. Che ve Bolivya seferinde can vermiş 39 gerilladan 31 tanesinin kemikleri o anıtta mevcut. Esas yenilik ise Che Müzesi. Orada nefis fotoğraflar ve bilgiler dışında, Che’nin kullandığı envai çeşit nesneleri buluyorsunuz. Mesela astım krizlerini aşmak için kullandığı nefes pompası, Sierra Maestra’da kullandığı satranç seti ve dişçi aletleri, eyerii, saati, tabancaları, tüfekleri, Kongo’da kullandığı piposu, dürbünü, üniforması... Aralarında bir eşya var ki, içimi titretti: Che’nin Higuera köyünde diktatör Barrientos ve CIA’in emirleriyle öldürülmesinden önce esir tutulduğu eski okul binasında, Ninfa Artaega’nın kendisine getirdiği çorbayı içtiği kurşun tas. Yani yediği son yemeğin kabı. Buna kalp mi dayanır? Resmen tarihin o melun anının sıcaklığını üzerinizde hissediyorsunuz.
Hala mı Che? Yetti artık” diyenler varsa, şunu iyi bilsinler: Devrim burada 55 yıldır yaşıyorsa, emin olun Che’nin ve biraz da Camilo’nun sayesinde. Diyelim ki şundan bundan şikayet ettiğinde Castro’ya bile gizlice fatura çıkarmaya kalkan Kübalılar bile, Che deyince saygıyla duruyor. Che’nin burada tam bir dokunulmazlığı var ve efsanesi de özenle korunuyor. Mesela Che’ye 4 çocuk veren Aleida March’ın “Che’yi Hatırlamak” başlıklı kitabı, daha 2012’de çıkmış. İlk karıştırmamda bile bir sürü şey öğrendim. Mesela başta kendisine fazla yüz vermeyen Che’nin Aleida hakkında “Git şu adamı yakından izle, komünist midir, nedir, bir bak bakalım” şeklinde bir misyonla geldiği konusunda duyduğu ağır şüpheler! Eğer magazin haberi arıyorsanız, Aleida’nın kıskançlıktan Che’nin kaç güzel sekreterini işten çıkardığını da öğrenebilirsiniz!
Diğer büyük efsane Camilo Cienfuegos. Zaten 1999’da Küba Devrimi’nin 40. Yılı başlıklı sergimi açtığım Devrim Müzesi’nde onun ve Che’nin Sierra Maestra’da ilerleyen mumyaları var. Devrimin koca şakacısı Cienfuegos, muziplikleri ile tanınıyor! Mesela Che ve Aleida evlenirken davetlilere “Che kızıyor, herkes kendi yemeğini getirsin” diye espri yapıp neredeyse herkesin oraya ellerinde tencerelerle gelmesini sağlıyor. Ama ne yazık ki bu şakacı adamı sonunda okyanus teslim alıyor.
Bu iki arkadaşına en büyük payeleri dağıtmaya devam eden Fidel ise, tabii ki dün de bugün de adanın her şeyi. Diktatör Batista’nın adada kurduğu işkence, baskı ve soygun rejimine karşı akıl almaz derecede cesur ayaklanmanın lideri, ülkeden kaçarak giden Faşist kan içici Batista’dan 55 yıl sonra, 2006’da görevini kardeşi Raul’a teslim etmesine rağmen, hala son derece keskin makaleler kaleme alıyor. 2010’da ilk baskısını yapan “Obama ve İmparatorluk” kitabı ciddi biçimde ele alınmaya değer.

Tabii bu da bizi kaçınılmaz şekilde bir-iki aydır konuşulan Küba-ABD ilişkilerinde yaşanan gevşeme konusuna taşıyor. Fidel, “İmparatorluğa rağmen” konuyu veto etmiyorsa, bu barışa verdiği önemden. Şu anda tüm veriler uçuşuyor. Bir yandan ABD Bakan Yardımcısı Roberta Jackson Büyükelçilik açılması için Havana’da görüşmeler yaparken, diğer taraftan soğuk savaş dönemini özlemişe benzeyen Putin de Küba’ya yeni silah gemileri yollayarak üs peşinde koşup tarihi hortlatmaya çalışıyor. Bir yandan ABD, vatandaşlarına Küba’dan 100 dolarcık puro getirme hakkı verirken, diğer yandan Raul Castro, şimdiden Guantanamo Amerikan askeri üssünün kaldırılmasını talep ediyor. İşin en matrak tarafı ise, büyük Amerikan şirketlerinin hepsinin o müthiş potansiyelli piyasaya girmek için “aportta”’bekliyor olmaları. Raul durumu hem üstleri, hem de altları ile en geniş şekilde istişare ederken, Küba’nın romantizmi dünyayı sallamaya devam eden devriminden ödün vermeden, bu yeni sentez nasıl yaşanabilir, onun hesaplarını yapıyor...

5 Şubat 2015 Perşembe

ÇIRILÇIPLAK | Piramid Sanat - 26 Subat, Perşembe / OPENING 'TOTALLY NAKED' | Piramid Sanat - Thursday, 26th of February




ÇIRILÇIPLAK

Bedri BAYKAM - Erden CANTÜRK - Philippe DEUTSCH 
Koray ERKAYA - Damien GUİLLAUME 
Tetsuro HİGASHİ - Hugh HOLLAND 
Uwe OMMER - Arto PAZAT

Kürator: Cüneyt Ayral

26 Şubat - 29 Mart 2015


Açılış: 26 Şubat 2015 Perşembe | 18:30 - 21:00

Fotoğrafta uluslararası başarılar elde etmiş dokuz ünlü sanatçının 
katıldığı grup sergisi 
26 Şubat – 29 Mart tarihleri arasında Piramid Sanat’ta...

Küratörlüğü’nü şair/yazar Cüneyt Ayral’ın üstlendiği Çırılçıplak sergisinde bulunan eserlerin hepsi 70x100 cm boyutunda ve  çerçevesiz olarak ‘çırılçıplak’ sergileniyor.

Almanya’dan Uwe Ommer, Fransa’dan Philippe Deutsch, Damien Guillaume, Arto Pazat, Japonya’dan Tetsuro Higashi, Amerika’dan Hugh Holland, Türkiye’den Bedri Baykam, Erden Cantürk, Koray Erkaya’nın katıldığı sergide 49 adet eser yer alıyor.

26 Şubat, Perşembe günü gerçekleşecek açılışa Türk sanatçıların yanısıra Higashi, Deutsch, Guillaume, Ommer geliyorlar (Ommer 52 yıldır sanatını Paris’te sürdürüyor bu nedenle Fransa’yı da temsil ediyor).

“Sanatın, görselliğin ilk günlerinden bu yana baktığımızda hep çıplaklığı izliyoruz, doğanın yarattığı belki de en güzel şey olan insan vücudundan utanan, sakınan, onunla ilgili inanılmaz garip yorumlarla, onu örtüp saklamaya çalışanlara inat bu sergiyi düzenlemeyi düşündüm ve işte ÇIRILÇIPLAK” diyen küratör Ayral, yaşamakta olduğu Paris’te, sokaklardaki hemen hemen tüm heykellerin çıplak olduğunu ve bundan hiç kimsenin gocunmadığını, üstelik yürüyüp gezerken cinsel isteklerinin artmadığını, güzellik ve estetik karşısında apayrı bir zevk aldıklarını anlatıyor.

Sergi için Piramid Yayıncılık tarafından hazırlanan kataloğun kapak fotoğrafını Ahmet Öre Paris’te çekti. Çırılçıplak üzerine şair Devrim Bağman’ın da bir yazısının yer aldığı katalog Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak hazırlandı. İngilizce çevirilerin Tarık Günersel, Fransızca çevirilerin ise Beverly Barbey tarafından yapıldığı katalogda sergilenen tüm eserler yer alıyor.

-------------------------------------------


TOTALLY NAKED
Bedri BAYKAM - Erden CANTÜRK - Philippe DEUTSCH
Koray ERKAYA - Damien GUİLLAUME
Tetsuro HİGASHİ - Hugh HOLLAND
Uwe OMMER - Arto PAZAT
Curator: Cüneyt Ayral
26 February – 29 March 2015

Opening: Thursday, February 26, 2015 | 6.30 - 9.00 pm

Nude photographs by nine internationally renowned artists
are in a group exhibition in İstanbul
at Piramid Sanat from 26 February – 29 March

Curated by poet-novelist Cüneyt Ayral, Totally Naked consists of 49 photographic artworks. All of the works are 70x100 cm (except Baykam’s work) and without frames, “totally naked”.

The artists are Uwe Ommer from Germany, Philippe Deutsch, Damien Guillaume, and Arto Pazat from France, Tetsuro Higashi from Japan, Hugh Holland from the USA, and Bedri Baykam, Erden Cantürk and Koray Erkaya from Turkey.

Higashi, Deutsch, Guillaume, and Ommer will join the Turkish artists present at the opening on Thursday, February 26th (Having worked in Paris for 52 years, Ommer represents France as well).

“Art has included nudity since its earliest days. The human body is probably the most beautiful thing created by nature. Yet some people not only refrain from seeing a naked body in art, but they try to cover the human body almost totally. So, in contrast to that approach, I wished to prepare this exhibition: TOTALLY NAKED” Thus speaks curator Cüneyt Ayral who lives in Paris, emphasizing that almost all the sculptures in Paris streets represent naked bodies and hardly anybody is offended or sexually provoked by them. Such sculptures give us aesthetic pleasure.

Prepared in Turkish, English and French, the exhibition catalogue has been published by Piramid Yayıncılık.  The cover photograph was taken by Ahmet Öre in Paris. Poet Devrim Bağman wrote his thoughts on nudity. All the artworks from the exhibition are included in the catalogue. The texts were translated into English by Tarık Günersel and into French by Beverly Barbey.

3 Şubat 2015 Salı

HAVANA’DAN STRASBOURG NOTLARI | BEDRİ BAYKAM | 3 Subat 2015 tarihli makalesi..


Türkiye'de Perinçek-İsviçre davası nasıl yaşandı, tahmin edebiliyorum. Olayın boyutlarını ve ülkenin imajına dev getirilerini algılayabilenler alkışlarken, kimileri dudak bükmüş ya da aleyhte fiilen çalışmışlardır!
Davayı AİHM Mahkemesi'nde fiilen izledikten ve Ulusal Kanal’ın coşkulu toplantısına katıldıktan sonra "Che ve Küba Devrimi" kitabımın yeni ve genişletilmiş baskısının hazırlığı için Havana'ya uçtum. Küba izlenimlerimden önce Strasbourg notlarımı paylaşmak istedim. Çünkü Nisan’da, soykırım konusu tsunami gibi üzerimize gelecek.
Öncelikle Strasbourg rüzgarını küçümseyen ve hatta "faşistler" diye sahtekarca tanımlamaya kalkan o "soykırımla yüzleşin"cilere bir çift lafım var: Sayenizde Ermenistan ve Ermeni kardeşlerimizle doğru dürüst bir barış sağlanamayacak. Çünkü provokasyonlarınız nedeniyle tersine ip gerildikçe geriliyor. Zavallılık, batı emperyalizmine kökten bağlılık gibi nedenlere dayanan bu yalakalıktan, kendi ulusunu lekelemekten ve yargısız infazdan sado-mazo bir keyif alıyorlar. Ne yazık ki bir Türk derneği utanmadan kendi topraklarımızda iflas etmiş Ergenekon davasının binlerce sayfalık absürd ve “Kafkaesk” metinlerini Strasbourg'a karşı taraf adına yollamaya bile tenezzül etti!
Bazen hukukta veya bir polemikte, karşı taraf, o kadar çarpıcı mantık analizleri veya kontrataklar yapar ki, hayranlığınızdan karşı koyma refleksleriniz körelir. İsviçre ve Ermenistan avukatları ise, zekadan, yaratıcılıktan ve hatta kimi anlarda hukuk üslubundan öyle uzak savlar öne sürdüler ki, bırakın bu çelişkili duyguları, mesleklerinden utandım. Örneğin ömür üstünden koca bir sıfır alan Geoffrey Robertson, seviyeyi yerlerde gezdirerek Perinçek'in "politikacı diye adlandırılan bir ırkçı" olduğu savından yola çıktı! Perinçek’in İsviçre'ye özellikle tutuklanmaya geldiğini, elle tutulur hiçbir argümanı olmadığını, bir AİHM Mahkemesi’nin ise katliamlar ve gaz odalarının varlığını nasıl sorgulayabileceğini anlamadığını en saldırgan ve ırkçı tonla söyledi durdu. Perinçek'in argümanlarını öne çıkarabilmesi için önce ortada bir tartışma özgürlüğü olması gerektiği, konunun Yahudi soykırımıyla eş tutulabilmesi için mevcut bir dava girişimi bile yaşanmadığını, Perinçek'in ömre yayılan siyasi kimliğini batı ırkçı önyargısıyla aşağılamaya çalışırken esas kendini bitirdiğini düşünemedi. Mahkeme dışında barışçıl bir gösteriyle -hiçbir Ermeni düşmanlığı yapmadan bayrak sallayan "Şu Çılgın Türkler"e bir kolonyalist emperyalistin tavrıyla saldırırken, kendi maskesini düşürdüğünü hesaplayamadı!
Büyük medyatik gösterilerle sahne alan ve dolgun "kaşe"sini hak etmek için en melodramatik edebi üslupla cümleler kuran, şöhreti George'dan menkul Amal Clooney'nin ise hakim "Ermenistan’a ayrılan vakit bitti" deyince hevesi kursağında kaldı. Ermenistan'ın mahkemeye ek kanıt sunabileceği ve Osmanlı’nın o yıllarda Ermeni ırkının kökünü kazımaya çalıştığı şeklinde, davanın özüyle ilgisi olmayan sözleri orta yere koyup dava bitiminde korumalarla kaçırılan star tavrıyla kayboldu gitti! Halbuki ortada ne sarılmak için bekleyeni vardı, ne de üstüne yumurta atanı!
İsviçre'nin bir şeyler deneyen çelişkili savları da gerek Perinçek'in avukatı Christian Laurent Pech'ten, gerek Türkiye'nin avukatı Stefan Talmon'dan hak ettiği yanıtları aldı. Federal Mahkeme'nin hangi verilere dayanarak "insanlığa karşı suç" ve "ırkçılığa dayanan nefret söylemi"nden söz ettiğini hiçbir şekilde somutlaştıramadı. "İsviçre'de kamuoyunun genel düşüncesiyle oluşmuş konsensüs", hukuki boş bir veri olarak öne sürülürken, Talmon'un şu sorusu yanıtsız kaldı: "Kendi mahkemenizin bile soykırım olduğuna dair bir kararı yokken, tartışmayı yasaklamasının hukuki dayanağı neydi?"
Dava günü, salondan yayın yapan Ermeni televizyonuna da bunu net söyledim: "İki halkın kavgayı sonlandırması, sınırları açması ve barışı da yine özgür tartışmadan ve bu davadan geçiyor".
Zaten Türkiye'ye karşı bu tek yönlü linç kampanyasının ve bu hukuki garabetin yıllardır sürebilmiş olmasının kökeninde batının gizli ırkçılığı ve önyargıları yatıyor. Aynen "Modern Sanat Tarihi, batının bir oldu bittisidir" derken ifade ettiğimiz gibi! Gücün yetiyorsa ve "Soykırım anıtları ve tartışma yasakları" peşindeysen, neden ABD'nin Kızılderili veya Iraklılar’a, İspanyollar’ın Aztek ve İnkalar’a, Fransızlar’ın Cezayirliler’e yaptıklarından yola çıkmıyorsun? Yoksa gerçekten büyük batı bu kadar gözü kara bir ortaçağ haçlı kulübü mü?

Son sözüm ülkemizdeki kinden beslenen kavga ittifakına: Nereye kadar yolunuz varsa gidin, ama artık Hrant'ın yakasından düşün! Körüklemeye çalıştığınız iç kargaşaya o güzel insanı alet etmeyin!

27 Ocak 2015 Salı

DEMOKRASİ VE İÇ BARIŞIN ANLAMINI BİLMEYENLER! | Bedri Baykam | 27 Ocak 2015 tarihli makalesi..


Demokrasi, biliyorsunuz herkesin sahte sevgilisi. Aynen barış gibi... Sorsanız, herkes demokrasiyi çok sevdiğini ve ülkenin huzuru için barış aradığını söyler.
Mesela Davutoğlu, evrensel barış ve terörü kınama adına yürüdü Paris’te. Halbuki o günden beri İstanbul’dan Diyarbakır’a, birçok yerde katilleri öven, Charlie Hebdo ve destekçilerine lanet yağdıran yürüyüşler yapıldı. Bu saldırgan gösteriler polis koruması altında gerçekleşti. Bu konuda oldukça titrek bir görüntü çizen Türkiye imajı, acaba yurtdışında nerelere kadar düştü?
Geçen Cuma günü, CNN Türk’te Şirin Payzın, merkez medya açısından son zamanlarda görülmedik bir “jest” yaptı ve Perinçek’in de “ifade özgürlüğü olmalı” diye düşündüklerini dile getirdi! Bu da gerçekten, şaka değil, günümüz “medyası” açısından ciddi cesaret örneği! Çünkü normalde artık demokrasi kılıflı bölücü veya dinci değilseniz, ana dalga mecralarda kendinize yer bulamazsınız. Böylece Perinçek’i 20 dakika kadar dinleyebildi şaşkın izleyiciler.
Perinçek’ten sonra sahne alan HDP’li Garo Paylan ise, ilginç bir ders verdi: Gerçekte demokrasi düşmanlığı yaparak, bir insan izleyicilere nasıl büyük demokrat havası atar? Paylan’ın konulara temel girişi geleneksel ikinci Cumhuriyetçi tornadan çıktığını kanıtlıyor: “Resmi tarih yaftalanmış”, “yıllardır size yalan söyleniyor” şeklinde artık kanıksanmış ezberler. Son günlerin o bulamaç stiliyle, konuları birbirine karıştırmada eksper olmuş! Soykırım, Hrant Dink, Roboski, Berkin Elvan, hepsi aynı anda ortaya atılıp aynı “katil devlet”e mal ediliyor! Çok pratik! Böylece Hrant Dink’e destek olmak için, “Soykırımla yüzleşin” pankartının peşinde yürümek farz oluyor! Oysa herkes biliyor ki, o pankartı kabul etmeden Hrant Dink’in katillerini bulmak için kararlılıkla uğraşan dev bir kitle var. İşte ne yazık ki Dink’i açıkça kullanan bu küçük siyasi zümre, gerçek Hrant destekçilerinin bu dayanışmasının Türkiye çapında büyümesini engelliyor.
Bir de Paylan’ın akıl almaz farklı bir anti-demokratik ısrarı var: “Türkiye soykırımla veya bu büyük suçla yüzleşsin” derken, sanki ortada bu tanımlamayı hak ettiği tescillenmiş kesin bir suç varmış gibi konuşuyor. Çok ilginç. Dünya tarihçilerinin bile onca farklı görüşleri var. Paylan için herhalde demokrasi, yalnız partisinin adında yer alan soyut bir kelime! İnsanların eşitçe kendilerini savunma, yargısız infaza karşı direnme hakları, ona hiçbir şey ifade etmiyor. “Ermeniler veya şu şu tarihçiler ne diyorsa doğrudur, diğerleri resmi tarihin yalancılarıdır. Savunularına bile gerek yok!” Ayrıca iddialarını temellendirmeye çalışırken, utanıp sıkılmadan üstüne basa basa Nazi soykırımından örnek sunması dehşet verici! Sorulacak bin soru var ama birkaç tanesiyle yetineyim: Bu konuda Türkiye’nin yargılandığı bir “Nürnberg” mahkemesi oldu mu? Her iki tarafın arşivleri açılıp tarihçiler ve tarafsız hakemler tarafından araştırmalar yapıldı mı? Oldu da biz mi bilmiyoruz? Eğer yoksa, oradan çıkmış bir “soykırımı inkar suçu” kavramını nasıl Türkiye üstüne taşıyabiliyorsun? Sonra da “dünyanın en büyük suçu soykırım” cümlesini ortaya bırakıverip bu kanıtsız iftirayı rahatlıkla nasıl atabiliyorsun? Merak ediyorum Garo Bey’e demokrasi ilkelerini kim öğretti? Acaba 2005’te Boğaziçi ve Bilgi üniversitelerinde düzenlenen, hiçbir Atatürkçü’nün çağrılmadığı, sözde Ermeni Soykırım iddialarının tek yönlü, hiçbir farklı görüşe yer verilmeden “bilimsel” (!) olarak tartışıldığı (!) forumlar mı?
Görüşmenin sonunda Payzın, Perinçek’in ifade özgürlüğünden söz ettiğinde Paylan, bu sefer inanılmaz demokrasi inkarını açığa çıkarıveriyor: “İfade özgürlüğü inkara dönüşmemeli, inkar herkesi zehirler!” Özetle o özgürlüğü de abartmamak lazım. Doğu bey, kendisi gibi düşünmüyorsa, inkar etmesin, sussun!
Perinçek, “soykırım olmuştur” diyenlerin ifade özgürlüğünü açıkça savunuyor. Ama tersi, Paylan’ın ajandasında yok. Oysa demokrat “yeni Türkiyeli” kendisi! Bu arada kullandığı cümlelerden biri, “yüzleşmediğimiz sürece, suç tekrarlanıyor”. Hmmm... Acaba bunu Ermeniler açısından mı dile getiriyor? Suikastlerle alçakça katledilen diplomatlarımızın durumundan söz ediyor olabilir mi? Pek sanmıyorum, o konuya giren bir babayiğit pek çıkmıyor o tuhaf ortamlarda...
Türk ve Ermeni halklarının tarihi kardeşliği ve barışı, tek yönlü olarak yangına körükle giden provokasyonlardan geçmiyor. Birbirini önyargısızca çay içerek dinlemekten ve korkusuzca tarihi karıştırmaktan geçiyor.

Siz bu satırları okurken Perinçek’le beraber Strasbourg’da gerçek ifade özgürlüğü haklarının peşinde olacağız. Değerli ermeni kardeşlerimizle kalıcı barış, o yoldan geçiyor.

21 Ocak 2015 Çarşamba

Perinçek’ten Avrupa’ya Demokrasi Dersi! / Bedri Baykam / 20 Ocak 2015 tarihli makalesi..

Dün büyük bir gafın eşiğinden dönülmüş oldu! Yalnız bir hafta kalmıştı Doğu Perinçek’in AİHM’de görülecek davasına. 28 Ocak’ta Strasbourg’daki oturumun hayati önemi, sadece Perinçek değil, Türkiye Cumhuriyeti için. İşte dün nihayet aylardır vahametini tekrarladığımız konu çözüldü ve yurtdışı yasağı kaldırıldı. Soykırım iddialarına neden olan 1915 olaylarının 100. yılı geldi çattı. Ermenistan devleti ve diyasporası tüm dünyaya bir asır önce Türklerin kendilerini nasıl topluca katlettiğini anlatmak için paneller, belgeseller hazırlıyorlar. Zaten özellikle Avrupa’da ve ABD’de yıllardır tek yönlü linç sistemi ile yıkanmış beyinler, önlerine getirilecek bu ağır sunumdan fazlasıyla etkilenmeye şartlanmışlar bile. Çoğu neredeyse doğduklarından beri birbirinin kopyası olan makaleler okuyarak “barbar Türklerin”durup dururken nasıl “1.5 milyon Ermeniyi katlettiği” konusunu tartışılmaz şekilde hatmetmişler. Ülkelerinin yayın organları, zaten ezberlenmiş iddialar dışında genellikle farklı yorumlara izin vermeyen sözde demokrat, özde sansürcü gazeteler. İşte tüm bu önyargılı yıkım ekibi, Perinçek’in İsviçre devletine karşı AİHM’de elde ettiği zaferle bir darbe yediler. Aynen Fransız Parlamentosu’nun çıkardığı o yüz kızartıcı “Soykırım olmadı demek ceza gerektiren bir suçtur” kararının yine Fransız Senatosu’ndan yediği darbe gibi. Strasbourg’da şayet AİHM Büyük Dairesi, bu konuda AİHM’nin Perinçek lehine kararını onaylarsa, işte o zaman bu “algı operasyonunu” onlarca yıldır sürdürenler, en çok hazırlık yaptıkları yıla 2-0 mağlup başlayacaklar! Türkiye Cumhuriyeti, kendisini bekleyen girdaptan kurtulmak için dev bir adım atarak ve dünya gazetelerine tam sayfa ilanlar vererek konuya açıklık getirmeliydi. Onu yapamadı ama nihayet devlet katında birileri bu korkunç hatadan dönebildiler ve Perinçek’in önü açıldı. Şimdi onun gibi cesur, yetkin ve bu konuda kılcal damarına kadar donanımlı ve inançlı bir dava adamı, kendini ve esas ülkesinin tarihini, ecdadını savunabilecek! Bu hem bir demokrasi zaferi, hem de Türkiye için büyük bir şans! Şimdi lütfen ister hemen yeşil pasaport versinler, ister devlet müdahelesiyle, vizeyi hemen alsınlar ki bir son saniye golünü zamansızlıktan yemeyelim! 2005’te Perinçek’e soruşturma açılıp gözaltına alınma kararı verildiğinde, ben de o heyetin içinde, Zürih-Lozan hattındaydım. Perinçek’in yaptığı konuşmanın ardından alkışlarla polisler eşliğinde götürülmesi, ancak saatler sonra bırakılması, gerilim dolu bir süreçti. Savcı ile süren diyaloğunda İsviçrelilere açıkça tarih dersi veren Perinçek, artık bu kadar hayati bir davaya ülkesi adına katılma şansını kullanabilecek!.. Davaya destek vermek için Strasbourg’a uçacak yüzlerce aydınımızın desteğiyle! Bu utanılası kararları alabilen tüm Batılı ülkelere bu ayıp yüzyıl yeter. Evrensel değeri olan tarihi bir konuda, karşı tarafın savunmasını dinlemeden, tarafsız yargıçlarla bir yargılama gerçekleştirmeden, hem bu konuda karar oluşturup, hem de aksini söyleyen herkesi kodese tıkmaya kalkışabilmek, kolay yutulur bir lokma değil... Bu seviyede bir anti-demokratiklik, yemin ediyorum, Afrika muz cumhuriyetlerinde bile görülmez. Onlar bile bir yargısız-infaz suçlaması ile karşılaşmamak için uyduruk bir çadırda sözde mahkeme toplarlar! Başta Fransa ve İsviçre olmak üzere, Batı’nın demokrasinin temel değerlerini göz ardı ederek kendini bu kepaze duruma sokabilmesi, siyasi oportünizmin ülkeleri nerelere taşıyabileceği konusunda acı bir tarihi kanıt. Hem de 1970’lerde ve 80’lerde hunharca katledilen onca diplomatımızdan tek kelimeyle söz etmeden, özür dilemeden! Demek ki konu“soykırım vardı-yoktu” tartışmasının çok önünde, bambaşka bir eksende! Her ne kadar tüm okuduklarımdan mesela bana “soykırım” iddiası abartılı hatta tamamen yanlı ve yanlış gelse de, bunun kararını verecek olan ben değilim! Dünyanın tarafsız tarihçileri bir araya gelirler, gerekirse üç yıl bir binadan çıkmazlar, nihayetinde tüm kanıtları elden geçirip kararlarını açıklarlar. Gelelim işin püf noktasına: Önce oyunun kurallarını saptayalım. Tabii ki isteyenler “bence soykırım oldu” diyebilirler. Ama şayet bu ülkenin Batı yağdanlıkları, “Soykırım olduğuna inanmıyorum, arşiv açalım, benim belgelerim farklı” diyen her tarihçiye alçakça “faşist, satılmış, gerici” diye saldıracaksa, o sahte solcu ve tartışma yobazlarına hatırlatırım ki, bu seviyesizlikle yanıt bile verilmeyi hak etmeyecek noktaya gerilemiş olacaklardır. Bu arada onlar arasından, tartışmayı utanmadan Hrant Dink davasına alakasızca bağlamaya çalışan güruh ise, en büyük zararı Dink’e veriyor!

13 Ocak 2015 Salı

İSLAMOFOBİDEN ŞİKAYET EDİYORSUN AMA.... | Bedri Baykam | 13 Ocak 2015 tarihli makalesi..


Dünya sarsıldı. Önce şoka, ardından paranoya ve onu atlatıp tepki dönemine girdi. Charlie-Hebdo benim yıllardır okuduğum, Türkiye'deki demokrasi dozu ve faşist yönetimlerin pek kaldıramayacağı ele avuca sığmayan bir "siyasi-hiciv" dergisi. Canlı izlediğimiz o saldırı ve ardından yaşananlar için "Fransa'nın 11 Eylül'ü" denildi. Ben ise Pazar günü yapılan büyük yürüyüşe bakarken tabii ki sevgili Uğur Mumcu'nun cenazesini düşündüm. Bugün "Je suis Charlie" afişiyle dolaşan gençler doğduğu günlerde, bizler Mumcu ve Sivas cenazelerinde yürüyorduk. Fransa bizim o günlerimizi yeni yaşamaya başladı. Ne umutlarımız vardı o soğuk Ocak günlerinde... Sanıyorduk ki bu yeri doldurulmaz dev kaybımızdan sonra ülke hatalarından dönecek. Maalesef, ne gezer! Verilen ödünler giderek arttı ve Türk demokrasisi bugünkü iflas noktasına kadar geriledi.  
            Bakalım Fransa daha neler yaşayacak... Önce daha türban krizinin artan temposuyla muhatap olacaklar, sonra da bitmez tükenmez TV tartışmalarıyla bizim 90'larımızı yaşayacaklar. Gerek bu, gerek başka olaylarda “bu olay provokasyon kokuyor, dinciler yapmamıştır” diyenler çıkacak. Hatta belki bizdeki gibi  “ana işi” bu haline gelen eski istihbarat şefleri orada da kaynağından türeyecek!
          Yine basınımızda çirkin yayın yarışları oldu. “Adrese teslim provokasyon” yazanlar, “bu işte bir gavurluk var, 12 kişi öldürdüler, ellerini kollarını sallayarak kaçtılar. Hedef çok manidardı” diyenler oldu. “Saldırının İslamofobinin arttığı günlerde olması dikkat çekti” diye sorumluları gözden kaçırmaya çalışanlar oldu. Arınç demecinde teröristlerin yolu tıkayan arabasına kimsenin müdahale etmemesine şaşırdığını söyleyerek daha da şaşırttı. Acaba ne bekliyordu? Arkadan birinin gelip etrafı makinalı tüfekten geçiren saldırganlara yaklaşıp klaksona basarak, “hadi kardeşim, çek şu arabanı, işimiz gücümüz var!” demesini mi? Fesupanallah!
           “Terörün dini yoktur, lanetliyoruz” dedikten sonra “ama” diye başlayanlar, suçu ya ırkçılara ya da emperyalizme atma peşinde... Hepsine hatırlatırım ki ABD 239 yıldır var, halbuki köktendincilik 7. yüzyıldan beri adam doğruyor. Konuları birbirine karıştırmamak lazım. Öte yandan o şanssız Cuma günü, Türkiye -iyice düşündükten sonra- gecikmeli kınama mesajları attı. Bu sözlerin inandırıcılığına bakmak için, aslında bu iktidarın ifade özgürlüğüne, sanatçılara ve karikatüristlere olan tavrına bakmak lazım. Orada da notun yerlerde gezindiğini ne yazık ki biliyoruz.
          Şimdi dünyada, Müslüman siyasi, yazar ve kitlelerin ana kaygısı bu saldırının İslamofobi ve ırkçılığı körüklemesi... Davutoğlu da dün zaten Merkel’e basın önünde yine bu mesajı iletti. İyi güzel de, orada net bir ayrım var: “Gerçek İslam’da terör yoktur, olamaz” diyen Müslümanlar, acilen naklen kafa kesen yobaz sürüsü ile ayrımlarını en net şekilde ortaya koymalılar. Yoksa, Müslümanlara karşı oluşacak tepkileri önleyemezler (Bakınız Murdoch önyargıları). Bir karikatür nedeniyle Avrupa’yı birbirine katarak ağır tepkiler verebilen Müslüman kitlelerin, her gün sözde dinleri adına insan öldürenleri kınamak için büyük bir gösteri düzenlediklerini henüz göremedik! Mesela Nijerya’da Boko Haram’ın 2000’i aşkın masum insanı katletmesine karşı gereken tepkiyi verebilen hükümet, basın organı veya dini sözcüye ben rastlamadım. O da tabii ayrı bir konu... Batılı olmayan insanlar, o kadar mı değersiz ki bu dev katliam, Paris olaylarının onda biri kadar yer işgal ediyor medyada? Size bir not: Boko Haram, “Kitap haram” sözünden geliyor. Yani Latince alfabeye açılan bir savaş var bu terör örgütünün kökeninde. Bilmem size neler hatırlattı...
          Öncelikle bu konuda acil sonuçlar alınamazsa, “farklı siyasi veya dini liderlerin beraber verecekleri mesajlar”ın hiç bir önemi kalmaz. Öncelikle Kuran’ı bir terör saldırı anlaşması niyetiyle okumaya kalkanlara karşı, çağdaş din alimlerinin nihai ve kalıcı bir yorum getirip, bu vahşi oyuna dur demeleri lazım. IŞİD’e veya El Kaide’ye karşı birleşemeyen ve sokağa dökülmeyen, yazı yazmayan hiç bir Müslümanın İslamofobi kavramından şikayet etme hakkı yoktur!

           Açık konuşalım: Dünya acilen Atatürk’ü tekrar keşfedip, onun bizim coğrafyamızda getirdiği laik-demokratik rejimin içine özenle ve saygıyla yerleştirdiği laik-din anlayışını yeniden fark edip, bunun Müslüman ülkeler için olmazsa olmaz model olduğunu kabul ettiremezse, getirilecek her çözüm çöker ve toplumları uyuşturup kandırmaktan öteye gidemez. Terör de ihya olmaya devam eder! Bağlantılı Tunus konumuzu umarım haftaya devam edebiliriz...

6 Ocak 2015 Salı

TUNUS, DİNCİ SİYASETİ NASIL ALT ETTİ? | Bedri Baykam | 6 Ocak 2015 tarihli makalesi..


Dost ülke Tunus’ta, halkı, içini daraltan siyasi ortamdan 90 yaşına iki basamak kalmış bir dedenin, yalnız iki yıl önce kurduğu partisi sayesinde kurtardığının ne kadar farkındasınız? Size geçen hafta yerinde gözlemlediğim Tunus vakasını aktarmak istiyorum.
"Arap Baharı"nın şişede durduğu gibi duramayacağını o sıcak günlerde ilk anlatanlardandım. O ülkelerde bizimkine benzer bir demokrasi birikimi ve özgür tartışma kültürü olmadığını hatırlatarak, gençlerin onlarca can pahasına gerçekleştirdikleri devrimlerin kolayca demokrasi getiremeyeceğini aktarmıştım. Ardından bu coğrafyalarda yaşananlar, ne yazık ki görüşlerimin haklılığını ortaya çıkardı.
Tunus’un son dört yılı, demokrasi yolunun mayınlı olduğunu tekrar dünyaya gösterdi. Bunun ardından son aylarda gördüklerimiz de, şaşırtıcı ama umut verici gelişmeler olarak bu sempatik ülkenin tarihine eklendi. Şu günlerde 88 yaşının tüm tecrübe dolu, bilge ve uzlaşmacı kimliğiyle Tunuslular’ın hayranlığını kazanan, seçimlerin taze galibi Cumhurbaşkanı Beji Caid Essebsi, evvelsi gün partisinin kongresinde Başbakanlığa tarafsız siyasi bir ismi, Habib Essid’i atayarak yeni dönemin adını koydu. Parlamento seçimlerinde partisi Nida Tunsi’nin aldığı %35 oyun ardından hükümeti kurma görevini üstlenmesi ve AFEK, UPL ve HALK CEPHESİ oluşumlarıyla bir araya gelerek iktidarını kurmayı başarmasının ardından, Essebsi, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden de %55’le muzaffer çıkarak Tunus halkının çoğunluğunu ihya etti. Tunuslular artık oldukça ağır faturalarla yüklü bir dönemin ardından Şubat’ta görevi devralacak yeni hükümetin ışığıyla ısınıyorlar.
Tunus bildiğiniz gibi demokrat bir geçmişten gelmiyor. 1881-1956 yılları arasında Fransız “himayesinde” kalan bu ülkede Habib Burgiba, 1957’den 1987’ye kadar döneme damgasını vurdu. Halkı tarafından sevilen otoriter Cumhuriyetçi lider, Tunus’un seçimsiz süren siyasi hayatını ve 1934’te kurulan Düstur Partisi’ni, bağımsızlığın ilan edildiği 1957’den itibaren sarsılmaz bir güce eriştirdi. 1987 yılında bir “tıbbi-hukuki” kansız darbeyle görevden alınan Burgiba, Zeynel Abidin Bin Ali’ye koltuğunu bu şekilde bırakmak zorunda kaldı. Bin Ali’nin 1989’da “Anayasal Demokratik İttifak” adını alan partisi, genelde dinci politikalara ve bunları Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasına taşıyan oluşumlara set çekmeyi görev bildi. Sert bir tek parti rejimi sayılabilecek yol izleyen Bin Ali, 2010 sonu bir seyyar satıcı olan Bouazizi’nin kendini yakmasıyla başlayan gösterilerin ardından 14 Ocak 2011 tarihinde gerçekleşen devrimde ülkesini terk etmek zorunda kaldı.
Parlamento Başkanı Mbazaa, 2011’de Başbakan Mohamed Gnanouchi’nin de etkisiz kalmasının ardından 20 yıldır siyaset bırakmış eski “Burgibacı” Essebsi’yi 8 ay kadar sonra gerçekleşecek seçimlere kadar göreve getirdi. Dinci bir siyaset izleyen Nahda Partisi’nin %37 alarak iktidara geldiği bu yeni sözde bir yıllık sürecin hedefi, anayasa hazırlanana kadar ülkeyi yönetmekti. Essebsi, seçimden sonra siyaseti bıraktığını açıkladı. Üç partili bir Troika’nın başbakanlığını Nahda’dan Hamadi Jeballi yaptıktan sonra solcu militan Chokri Belaid’in öldürülmesinin ardından bu isim 2013 Şubatı’nda istifa etti. Yeni başbakan yine Nahda’dan Ali Laraydh oldu. Bu arada 6 ay sonra tüm muhalefete birlik çağrısı yapan Essebsi, siyasete döndü ve Haziran 2012’de Nida Tunis’i kurdu. Troika’nın bir türlü iktidarı bırakmamasına karşı, solcu Arap Cumhuriyetçisi Brahmi’nin Temmuz 2013’te öldürülmesini takip eden aylarda, Bardo’da, Parlemanto’nun önünde 400.000 kişinin katıldığı bir oturma eylemi düzenlenmesinin ardından, Essebsi ortama ağırlığını koydu. Nahda lideri Rached Gnanouchi’yle Paris’te tarihi bir görüşme yaptı ve iktidardan çekilmeye ikna etti. Sendikalar, İşadamları Birliği UTİCA, barolar ve insan hakları derneklerinin ortak eylemiyle teknokrat hükümeti başladı ve yeni Başbakan Mehdi Jamaa hükümeti son seçimlere kadar sürdü. İslamcı Nahda Partisi’ni Türkiye’de AKP ve Katar’dan başka destekleyen kalmamıştı. Essebsi’nin seçimi kazanan partisi “Tunus’a Çağrı” ise, bugün hem bu coğrafyanın hem de dünyanın ilgi odağı. Önümüzdeki hafta bu deneyimin öğretilerini mercek altına almak istiyorum.