14 Şubat 2012 Salı

“İLERİ DEMOKRASİ”MİZE KRİZ ÖNLEYİCİ ÖĞÜTLER / Bedri Baykam / 14 Subat 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.

       Değerli okuyucular, son günlerde yaşanan derin MİT-Savcılık krizi aslında çok gereksiz ve en başından önlenebilirdi. Tam gaz “ileri demokrasi”nin en parlak günlerini yaşadığımız bu kutlu günlerde, gerçekten bu şaşırtıcı çıkışlar ve devlet içinde çıkarılan kavgalar, çok üzücü. Tam sevgili “müttefik”lerimiz “Oh işte, nihayet istediğimiz gibi bir Türkiye var artık” derken, bu kadar hayal kırıklığı yaratmamızın bir gereği var mı?
Bir kere Sayın Başbakan -ki geçmiş olsun dileklerimizi saygılarla sunuyoruz yine- hep nasıl bir demokrasi istediğini anlatmıyor muydu? Sayın Başbakan, yargıyla “uyumlu çalışma” istiyordu. Öyle eskisi gibi, rahmetli Özal’ın, Erbakan’ın veya ilk “çıraklık” döneminde kendisinin yaşadığı şekilde, iktidarın çıkardığı yasaların, geçirdiği kanun hükmünde kararnamelerin yok Danıştay, yok Yargıtay, yok Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar tarafından zırt pırt kesintiye uğratılması, iktidarların prestijini sarsması; neydi o dönemler öyle? Allah'tan şimdi bitti o günler. 12 Eylül referandumundan sonra artık tam “ne güzel, iktidar-yargı uyumu göz yaşartıcı” derken, geçen hafta ortaya hortlayan bu durumları ben de aynen Sayın Bakanlarımız gibi “an-la-ya-mı-yo-rum”!
Herkesin şaşırdığı nokta şu: Bu ülkede Kemalistler devlet kademelerinde tasfiye edildikten; Y-CHP de, yeni Genel Başkanı ve yeni kadrosu eliyle kendini ideolojik olarak tasfiye ettikten sonra, insan iktidarı paylaşan Cemaat-İktidar ikilisinin tavırlarına bakıp “El insaf” diyor! Yahu bu devleti kuran kadrolar kendi elleriyle teslim bayrağını çektiler, daha ne istersiniz? Nedir bu paylaşamadığınız? Hangi yorganın kavgası? Lütfen “buldunuz da bunuyorsunuz” dedirtmeyin adama! Siz dikensiz gül bahçesini de elde etmişsiniz de, bu sefer “bizim takımda kimin gülü en iyi kokar?” kavgası mı yapıyorsunuz?? Şimdi kendi marifetleriyle tasfiye olmuş Kemalist kesimden kulağıma gelen esprili sözleri size aktarayım: “Biz yıllardır bunlarla baş edemedik, çıkış biletini elimize verdiler de, ister misin şimdi şu son düelloda kendileri birbirlerini bir anda yok ediversinler?
Yok daha neler! Onlar bizden akıllıdır! Nasıl olsa birileri ortaya çıkıp arabuluculuğa soyunur… Ne yani, tam yüzüp kuyruğuna gelmişken, şimdi olacak şey mi bu? Bir kere yandaş gazetecilerin kafası karıştı! Kimi tutacaklarını şaşırdılar. Bu durum, ulusalcı köşe yazarlarının yeni büyük malzemesi Mehmet Altan vakasını (!) bile fena halde solluyor! “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” derler ya! Tam o durum işte. Ne okyanus ötesini incitsinler, ne de iktidara saygısızlık yapsınlar! İşte bu nedenle TV’lerde bu konuda yorumları dinliyorum da, bir şey anlayamıyorum. 15 dakika konuşuyorlar da, kime haklı demiş oldular, sezilemiyor! Hani konu Ergenekon olduğunda coşup bol keseden atıp tutarlardı ya, işte öyle bir netlik yok ortada. “Efendim, hak hukuk başbakan, tabii şimdi” falan filan. Tabii programcılar da sıkışmış, pek soramıyorlar: “Hani yargı bağımsızdı, soruşturma gittiği yere kadar giderdi, hiç kimse dokunulmaz değildi, yargı süreci yalnız izlenirdi?” “Haşa, olur mu canım, biz o lafları mesela Genel Kurmay Başkanı, muhalefet, gazeteciler, yeni Türkiye’yi anlamayanlar için söylemiştik” mi diyorsunuz? Eh, haklısınızdır belki! Bir de diyorlar ki “Efendim, MİT gizli çalışır, bilgilerini ifşa etmek suçtur” İyi de, TSK’nın “kozmik oda” ları neydi?
İşte bazı yaratıcı fikirlerle burada bir katkı sunmak istiyorum. Öncelikle ta İsrail’e, ABD’ye, AB’ye, dört bir yana saçılan potansiyel çıkar hesapları ve girift ilişkilerde bu maçta kimin eli kimin cebinde belli değil. O kadar belli değil ki, ulusalcılar bile, kimi tutmaları lazım geldiği konusunda bu düğümü çözemiyorlar! Aslında bu iç kavgayı bir an önce bağlasalar, bundan sonra dışarıdan fena görünen bu krizleri engelleyecek formül var! Hani yeni Anayasa hazırlanıyor ya, işte orada dersin ki “savcılar artık Başbakan’ın talimatıyla soruşturma açarlar veya kaparlar” böylece o nahoş sahneler, “aç-kapa-sürül” son bulur. Hatta bu hat geliştirilebilir. Yok işte Deniz Fener’i savcılarının yaşadıkları, MİT savcılarının gördükleri, hatta Ergenekon hâkiminin başına gelenler… Ne gerek var bunlara? Başkanlık sistemi, merkezi karar, temiz iş! Bizi böylesi paklar. Böylece sorun kökten çözülür, kimse de “Yargıya müdahale edildi mi, edilmedi mi” diye ukalalık taslamak zorunda kalmaz! Nasıl olsa gerisi, Toroğlu’nun deyimiyle “Lafonten’den masallar”!

“İLERİ DEMOKRASİ”MİZE KRİZ ÖNLEYİCİ ÖĞÜTLER / Bedri Baykam / 14 Subat 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi.

       Değerli okuyucular, son günlerde yaşanan derin MİT-Savcılık krizi aslında çok gereksiz ve en başından önlenebilirdi. Tam gaz “ileri demokrasi”nin en parlak günlerini yaşadığımız bu kutlu günlerde, gerçekten bu şaşırtıcı çıkışlar ve devlet içinde çıkarılan kavgalar, çok üzücü. Tam sevgili “müttefik”lerimiz “Oh işte, nihayet istediğimiz gibi bir Türkiye var artık” derken, bu kadar hayal kırıklığı yaratmamızın bir gereği var mı?
Bir kere Sayın Başbakan -ki geçmiş olsun dileklerimizi saygılarla sunuyoruz yine- hep nasıl bir demokrasi istediğini anlatmıyor muydu? Sayın Başbakan, yargıyla “uyumlu çalışma” istiyordu. Öyle eskisi gibi, rahmetli Özal’ın, Erbakan’ın veya ilk “çıraklık” döneminde kendisinin yaşadığı şekilde, iktidarın çıkardığı yasaların, geçirdiği kanun hükmünde kararnamelerin yok Danıştay, yok Yargıtay, yok Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar tarafından zırt pırt kesintiye uğratılması, iktidarların prestijini sarsması; neydi o dönemler öyle? Allah'tan şimdi bitti o günler. 12 Eylül referandumundan sonra artık tam “ne güzel, iktidar-yargı uyumu göz yaşartıcı” derken, geçen hafta ortaya hortlayan bu durumları ben de aynen Sayın Bakanlarımız gibi “an-la-ya-mı-yo-rum”!
Herkesin şaşırdığı nokta şu: Bu ülkede Kemalistler devlet kademelerinde tasfiye edildikten; Y-CHP de, yeni Genel Başkanı ve yeni kadrosu eliyle kendini ideolojik olarak tasfiye ettikten sonra, insan iktidarı paylaşan Cemaat-İktidar ikilisinin tavırlarına bakıp “El insaf” diyor! Yahu bu devleti kuran kadrolar kendi elleriyle teslim bayrağını çektiler, daha ne istersiniz? Nedir bu paylaşamadığınız? Hangi yorganın kavgası? Lütfen “buldunuz da bunuyorsunuz” dedirtmeyin adama! Siz dikensiz gül bahçesini de elde etmişsiniz de, bu sefer “bizim takımda kimin gülü en iyi kokar?” kavgası mı yapıyorsunuz?? Şimdi kendi marifetleriyle tasfiye olmuş Kemalist kesimden kulağıma gelen esprili sözleri size aktarayım: “Biz yıllardır bunlarla baş edemedik, çıkış biletini elimize verdiler de, ister misin şimdi şu son düelloda kendileri birbirlerini bir anda yok ediversinler?
Yok daha neler! Onlar bizden akıllıdır! Nasıl olsa birileri ortaya çıkıp arabuluculuğa soyunur… Ne yani, tam yüzüp kuyruğuna gelmişken, şimdi olacak şey mi bu? Bir kere yandaş gazetecilerin kafası karıştı! Kimi tutacaklarını şaşırdılar. Bu durum, ulusalcı köşe yazarlarının yeni büyük malzemesi Mehmet Altan vakasını (!) bile fena halde solluyor! “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” derler ya! Tam o durum işte. Ne okyanus ötesini incitsinler, ne de iktidara saygısızlık yapsınlar! İşte bu nedenle TV’lerde bu konuda yorumları dinliyorum da, bir şey anlayamıyorum. 15 dakika konuşuyorlar da, kime haklı demiş oldular, sezilemiyor! Hani konu Ergenekon olduğunda coşup bol keseden atıp tutarlardı ya, işte öyle bir netlik yok ortada. “Efendim, hak hukuk başbakan, tabii şimdi” falan filan. Tabii programcılar da sıkışmış, pek soramıyorlar: “Hani yargı bağımsızdı, soruşturma gittiği yere kadar giderdi, hiç kimse dokunulmaz değildi, yargı süreci yalnız izlenirdi?” “Haşa, olur mu canım, biz o lafları mesela Genel Kurmay Başkanı, muhalefet, gazeteciler, yeni Türkiye’yi anlamayanlar için söylemiştik” mi diyorsunuz? Eh, haklısınızdır belki! Bir de diyorlar ki “Efendim, MİT gizli çalışır, bilgilerini ifşa etmek suçtur” İyi de, TSK’nın “kozmik oda” ları neydi?
İşte bazı yaratıcı fikirlerle burada bir katkı sunmak istiyorum. Öncelikle ta İsrail’e, ABD’ye, AB’ye, dört bir yana saçılan potansiyel çıkar hesapları ve girift ilişkilerde bu maçta kimin eli kimin cebinde belli değil. O kadar belli değil ki, ulusalcılar bile, kimi tutmaları lazım geldiği konusunda bu düğümü çözemiyorlar! Aslında bu iç kavgayı bir an önce bağlasalar, bundan sonra dışarıdan fena görünen bu krizleri engelleyecek formül var! Hani yeni Anayasa hazırlanıyor ya, işte orada dersin ki “savcılar artık Başbakan’ın talimatıyla soruşturma açarlar veya kaparlar” böylece o nahoş sahneler, “aç-kapa-sürül” son bulur. Hatta bu hat geliştirilebilir. Yok işte Deniz Fener’i savcılarının yaşadıkları, MİT savcılarının gördükleri, hatta Ergenekon hâkiminin başına gelenler… Ne gerek var bunlara? Başkanlık sistemi, merkezi karar, temiz iş! Bizi böylesi paklar. Böylece sorun kökten çözülür, kimse de “Yargıya müdahale edildi mi, edilmedi mi” diye ukalalık taslamak zorunda kalmaz! Nasıl olsa gerisi, Toroğlu’nun deyimiyle “Lafonten’den masallar”!

12 Şubat 2012 Pazar

BİR FENERBAHÇE KABUSU / Bedri Baykam


Maçın kırılma anı, ya da tuzla buz olma anı konusunda kimsenin bir tereddüdü yok. Dakika 44, Fenerbahçe kendi sahasından top çıkarmaktadır. Top Stoch’a gelir. Stoch aynen rakip kaleye asist yapar gibi, geri döner ve… kendi ceza sahasındaki Sernat’ı bulur. Sernat, “al da at” der gibi gelen bu hediyeyi, ters çevirmez ve cezayı nefis bir vuruşla keser. (Herhalde dünya haber kanalları, bu jeneriklik asistin hakkını vereceklerdir!) Bu ilk golün ardından devrenin son anlarında Fenerbahçe can havliyle kendini rakip sahaya atar. Ama Alex’den Serdar’a kazandırılamayan top 7 saniyede gol olarak Fener ağlarına dönüş yapar. 2-0.
Aslında bu gol hakkında söylenecek çok şey var. Dün Karabük, hep hızlı kontrataklarla Fener ceza sahasına girerek buna benzer başka pozisyonlarda da gol şansları buldu. Fenerbahçe ise yine ısrarla kendi sahasından sözde kontratağa kalkıştığında, o hantal, alaturka paslarla, hareket etmeye çalışan 1000 tonluk tırlar gibiydi.
2. Yarıda futbol Tanrıları, 66 ve 67. dakikaları arasında iki duran toptan o kara dakikanın bir rövanşını vermek istedi sarı-lacivertlilere… Alex, zor olanı yaptı, frikik’i gole çevirdi ama ardından ekrana fısıldadıklarımı duyamayıp farklı köşeyi seçince, penaltıyı kaçırıverdi. (Oldum olası solakların mükemmel frikikçiliklerine rağmen iyi penaltı atamayacağını tekrarlarım)
Hani gazeteler ballandıra ballandıra Semih’in kadro dışı bırakılışını anlattılar ya? Dün düşündüm de, Sow’un formasının içinde Semih olaydı, ne azarlar işitirdi yine… Senegalli santrforun yokları oynayışı tabii forma ve takıma alışamamak şeklinde izah edilebilir ama bir de şu var: kendisinin hep sırtı kaleye dönük olarak topla buluşması, ne kadar sağlıklıydı ki?( Fener’in öz evladı Semih, şu krizler yaşanırken harcanırsa büyük hata olur) Sarı lacivertliler mesela dünkü Karabük’lü oyuncuların hem kontratak hızını, hem topu (Mehmet Yıldız gibi) önlerine alıp kaleye bodoslama yönelişlerini iyice etüd etmeliler derim… Uzun lafın kısası, deplasman kabusu sürer, sürer, sürer!

BİR FENERBAHÇE KABUSU / Bedri Baykam


Maçın kırılma anı, ya da tuzla buz olma anı konusunda kimsenin bir tereddüdü yok. Dakika 44, Fenerbahçe kendi sahasından top çıkarmaktadır. Top Stoch’a gelir. Stoch aynen rakip kaleye asist yapar gibi, geri döner ve… kendi ceza sahasındaki Sernat’ı bulur. Sernat, “al da at” der gibi gelen bu hediyeyi, ters çevirmez ve cezayı nefis bir vuruşla keser. (Herhalde dünya haber kanalları, bu jeneriklik asistin hakkını vereceklerdir!) Bu ilk golün ardından devrenin son anlarında Fenerbahçe can havliyle kendini rakip sahaya atar. Ama Alex’den Serdar’a kazandırılamayan top 7 saniyede gol olarak Fener ağlarına dönüş yapar. 2-0.
Aslında bu gol hakkında söylenecek çok şey var. Dün Karabük, hep hızlı kontrataklarla Fener ceza sahasına girerek buna benzer başka pozisyonlarda da gol şansları buldu. Fenerbahçe ise yine ısrarla kendi sahasından sözde kontratağa kalkıştığında, o hantal, alaturka paslarla, hareket etmeye çalışan 1000 tonluk tırlar gibiydi.
2. Yarıda futbol Tanrıları, 66 ve 67. dakikaları arasında iki duran toptan o kara dakikanın bir rövanşını vermek istedi sarı-lacivertlilere… Alex, zor olanı yaptı, frikik’i gole çevirdi ama ardından ekrana fısıldadıklarımı duyamayıp farklı köşeyi seçince, penaltıyı kaçırıverdi. (Oldum olası solakların mükemmel frikikçiliklerine rağmen iyi penaltı atamayacağını tekrarlarım)
Hani gazeteler ballandıra ballandıra Semih’in kadro dışı bırakılışını anlattılar ya? Dün düşündüm de, Sow’un formasının içinde Semih olaydı, ne azarlar işitirdi yine… Senegalli santrforun yokları oynayışı tabii forma ve takıma alışamamak şeklinde izah edilebilir ama bir de şu var: kendisinin hep sırtı kaleye dönük olarak topla buluşması, ne kadar sağlıklıydı ki?( Fener’in öz evladı Semih, şu krizler yaşanırken harcanırsa büyük hata olur) Sarı lacivertliler mesela dünkü Karabük’lü oyuncuların hem kontratak hızını, hem topu (Mehmet Yıldız gibi) önlerine alıp kaleye bodoslama yönelişlerini iyice etüd etmeliler derim… Uzun lafın kısası, deplasman kabusu sürer, sürer, sürer!

7 Şubat 2012 Salı

SAYIN KILIÇDAROĞLU: KARAR ZAMANINIZ GELDİ / Bedri Baykam / 7 Subat 2012 tarihli Cumhuriyet makalesi..


Sayın Kılıçdaroğlu, CHP nihayet “Tüzük Kurultayı”nı düzenliyor. Ne yazık ki, bu Kurultayı siz özgür iradenizle toplamadınız. ”Muhalif” delegelerin yurt çapında topladıkları imzalarla size ve MYK’nızın direncine karşın elde ettikleri bir sonuç bu. Keşke siz Genel Başkanlığınızdan sonra ilk fırsatta bu büyük açılımı sağlamış olsaydınız. Kaderin cilvesine bakın ki “Parti tüzüğünü demokratikleştirme” hamlesi, sayenizde (!), 1990’ların başından beri Partinin kapılarını sıkı sıkıya kapamış olanların öncülüğünde nasip oluyor! Siz bu imza sıkıştırmasına karşı, “O zaman o Tüzük Kurultayı’nın ilkini de biz yaparız” diye bir garip yol belirleyip, hep ötelediğiniz bu işe son anda girişiverdiniz. Yıllardır süren bu tüzük çabalarının en somut örneklerinden birini, yaptığımız uzun çalışmayla size iki yıl kadar önce sunmuştuk. Daha önce de Haluk Koç ve arkadaşlarının hazırladığı tüzükten de yararlanılmıştı ve CHP'de Partinin mükemmel bir demokratik tüzük hak ettiğine inanan geniş kitleler bu yeni projeye destek vermişti. Bu çabaları yok saydınız. Sosyal demokrat kültürün temel değeri olan emeğe saygıyı unutarak, bu hazırlıkları işler sıkışmadan karşılıksız vermiş arkadaşlarınızı görmezden geldiniz. Şimdi umarım bu sefer “mecburen” Tüzük Kurultayı’na girişmişken, kurmaylarınızla “gerçekten demokratik” maddeleri alır ve uygularsınız da, “miş” gibi bir sözde değişim senaryosuyla karşılaşmayız. Sn. Erdoğan Toprak’ın Habertürk’te ifade ettiği şekilde, milletvekili adaylıklarında “kadınlara ve gençlere olumlu kota” önerimizi nihayet duyup yeni tüzük maddeleri arasına aldıysanız, Türkiye’de siyasetin önü ciddi ölçüde açılmış olur. Tabii buna eklenecek onca başka madde var ki!
CHP sizin yönetiminizde maalesef artık tepetaklak gidiyor Sn. Kılıçdaroğlu; Karşı-devrimciler, sizlerin Y-CHP olarak özetlediğiniz “ezber bozan, Cumhuriyet değerlerini unutan (!)” stratejinizden güç alarak, abartılı bir özgüvenle, Cumhuriyet mirasını ters-yüz ediyorlar. Türban konusunda çektiğiniz beyaz bayrağın ardından, Dersim olayının “sorgulanış” tarzı, 19 Mayıs’ın uğradığı tırpan, “Andımız”ın kaldırılması ve şimdi anti-Cumhuriyetçi liberal medya Truva atlarının 2. kuşağının aklından dökülen “Gençliğe Hitabe kaldırılsın” kampanyaları... Bunlara her gün ekleyebileceğimiz yeni bindirmelerle iktidar partisi, Atatürk’ün mirasını silmek ve karşı-devrimi ”yaşama geçirmek” adına ses hızına geçiş yaptı. Sizin kontrolünüzde Partinin sessizce olan-biteni izlemesi, son derece belirgin bir boyun eğmeyle beraber yaşama geçiyor. Yakın danışman kadronuzun da yönlendirmesiyle, AKP’nin önünü açacak her yolu kullandınız. Laikliği savunmaktan utanır hale geldiniz; Anti-emperyalist mücadele, yaşam tarzları, alkol, sanat, bunların her birini “savunmamak” için kendi aranızda bahaneler ürettiniz. AKP politikalarının yansımasından ibaret bir alanda, bir antrenman boksörü gibi, ringi kaplayan rakibinize teslim oldunuz. Partiyi ideolojik çizgisinden tamamen saptırıp, demokrasiyi çoktan unutmuş eski CHP yönetimini bile aratacak kadar seçmenlerinizin nabzından uzaklaştınız. Üstelik, verdiğiniz zararların telafisi bile büyük ihtimalle olamayacak.
Bildiğiniz gibi sizlerin de “teşvikiyle”, TSK kendi kendini lağveder gibi bir konuma itti. Atatürk patenti taşıyan bu kurum da, laikliği savunmaktan vazgeçip özgüven kaybıyla, küçücük bir ses bile çıkartmaktan ürker hale geldi, yürütülen bir psikolojik savaşa teslim oldu. Bakın Sn. Kılıçdaroğlu, TSK bu yolu tercih etmiş olabilir. Ama CHP’nin aynı köşeye sıkıştırılması mümkün değildir. Yürütülen Atatürk ve devrimlerini silme yarışına karşı CHP, tüm demokratik tepki gücünü toplayarak sahaya çıkmaya mecburdur. CHP’nin bu yakın kadronuzla yörüngeye oturtulamayacağı tartışmasız kesinlik kazanmıştır. Bu ekiple, CHP ideolojik ve fiili bir yok olma sürecine girmiştir.
Önünüzde iki seçenek var Sn. Kılıçdaroğlu. Ya derhal bu Tüzük Kurultayı’nın ardından Parti’yi bir seçimli Olağanüstü Kurultay’a taşıyıp yakın ekibinizi değiştirin, hatalarınızı kabullenme yoluna gidin ya da çok iyi başardığınız şekilde sizi siyasette önemli bir isim olmaya taşıyan “yolsuzluk dosyaları” na dönün. Bırakın CHP Genel Başkanlığını, o koltuğa 2. Cumhuriyetçi felsefelere prim vermeyen, Atatürk devrimlerinden utanmayan, “yargımıza belirli bir cemaatin sızması yoktur” demeyen, başka bir partilimiz otursun. Konumuz hangi partiyi yönettiğinizi size acilen hatırlatmaya çalışmak ya da işin doğal gereğini yapmak… Saygılarımla…