8 Ocak 2014 Çarşamba
7 Ocak 2014 Salı
SIRLARIN ZİRVELERİ SALLADIĞI HA BU DİYAR! / Bedri Baykam / 7 Ocak 2014 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Türkiye çok ilginç durumları
saatte 200 km hızla virajlar alarak tartışmaya devam ediyor.
Gerçekten de
"ülkenin içine düştüğü duruma gülelim mi ağlayalım
mı"
klişesine hapsolduk kaldık. Lafonten'in masallarda verdiği
dersler vardır, kurnaz tilkilere veya sözde hızlı tavşanlara
filan... Kimbilir şu teatral Türkiye komedisinden Moliere ve Aziz
Nesin ne mükemmel piyesler çıkarırlardı... Kimsenin hakkını
yemeyelim, büyük ihtimalle onlar kadar güçlü olmaya aday
kalemler şu anda harıl harıl bu sayfaları yazıyorlardır.
Mesela Nazlı Hanım ve Nagehan Hanım “eskiden”, yani 16 Aralık’a kadar tartışmalarda nefis paslaşırlardı! Biri Oğuz gibi ortalar, diğeri Aykut gibi voleyle gol attığına inanırdı. Şimdi birbirlerini öyle yiyorlar ki ortada hakem olsa, ikisine de kırmızı kart çıkaracak! Ne günlere kaldık, iyi ki Altan Bey aralarına giriyor da polisiye bir durum olmuyor. Ortaklık bitti, ortaya saç saça baş başa nankör bir kavga çıktı! Futbol dedik de, "Allah’tan Hakan ve Rıdvan da ayrı kanallarda çıkıyorlar, yoksa onlar da birbirlerine girerlerdi" diyecektim… Ama Hakan'a zaten o sözünü ettiğim kırmızı kart şak diye çıkıvermez mi?
Evet, gerçekten de meğer bizi gizli koalisyon götürüyormuş! Daha da kötüsü Başbakan'ın da haberi yokmuş! Bakın durup durup "Bu krizin en iyi tarafı bu devlet içine sızmış paralel yapının, çetelerin ortaya çıkmasıdır" diyor da başka şey demiyor! Demek Anglo-saksonların dediği "zirvede insan yalnızdır" sözü doğruymuş! Bakın yıllardır bunları hepimiz biliyormuşuz, yazıyormuşuz da, Sn Başbakan yeni duymuş! Vallahi üzüldüm. Halbuki her zaman "bağımsız yargı"nın kararlarıyla ne kadar da gurur duyardı! Dink cinayeti, Ergenekon, Balyoz, KCK, her birinde nasıl da ifade ediyordu yargıya olan sarsılmaz güvenini! Şimdi oğlunu bile bu çeteden korumak durumunda kaldı, insan korkuyor resmen! Bizlerin Başbakan –Pardon İmparator- babası yok ki! Bilal Bey'in de kimseyi takmadan ifade vermeye gitmemesiyle herhalde artık "Hanedan" resmileşti de ondan da benim haberim yok! Bunu en yüksek rakıma sormayı düşünüyorum ama yine futbol tabiriyle Çankaya bir türlü "topa girmiyor". Onun hemen altında bulunan Cemil Çiçek de "Mahkemelerin bağımsızlığı bitmiştir" diyerek şaşkınlığını ifade edince, ülkenin nutku tutuldu. Demek koca TBMM Başkanı da "kumpas"tan habersizmiş! Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz? Başbakanı artık fazla sıkmasınlar, bence seçtiği kişileri direkt olarak yargının her kademesine atasın ve hatta her an bu atamaları geri çekme hakkı da -neme lazım- bulunsun! Bu konularda da kendisine arka çıkan yalnız Rıdvan değil, Ajda bile şaşırtıcı derecede bilgiç tweetler atarak kendisine destek oluyor maşallah…
Şu bilinmeyenlerden ve sırlardan söz ediyoruz ya; Hükümetimizin hakkını da yemeyelim. Onlar da dünyanın içeriği "devlet sırrı" olan ilk yardım TIR’ını üretmeyi başararak dünya tarihine yaldızlı harflerle ad yazdırdılar. İnsanın içine kurt düşüyor. Acaba o TIR’da hediye ayakkabı kutuları mı vardı, yoksa çocuklara oyuncak silahlar mı diye... Amaaan, bendeki de lüzumsuz merak! Yeni İçişleri Bakanımız ne dedi? “TIR’ın içinde yardım var, herkes işine baksın”. Yani: “Bedri Bey, atölyenize, Ataol Bey, şiir masanıza dönün!” Sır dedik de, dahası var. Mesela 17 Aralık Operasyonunun –pardon ‘Suikasti’nin- ardında yabancı istihbarat örgütleri ve faiz lobileri varsa, düşünün ki bunlar milyonlarca dolar ve sayısız kutucukla İçişleri Bakanı’nın oğlunun evine sızmışlar ve kimsenin haberi olmamış! Yoksa David Copperfield'de çete üyesi de, o da mı "sır"?
Şimdi son bir kaç günde "ıslak imzalı" (!) Pensilvanya mektubundan söz ediliyor... Herhalde nemli bir mektup olsa gerek... Şimdi bir barışmaya kalksalar ne matrak olur ama! Geçen hafta bundan "gerçek ötesi senaryo" olarak söz ediyordum ama ülkemizde olup bitenin hep rüya, kabus ve masalları solladığını düşünürseniz, her an "Ne kavgası? Biz şaka yapıyorduk, bakalım inanan çıkacak mı diye ülkeyi test ediyorduk, bizler altın yumurtlayan bir düzeni içten yıkacak kadar enayi miyiz?" diye zeytinyağı gibi üste çıkmayı deneyebilirler, hazırlıklı olun! Ne diyordu Devekuşu Kabare yıllar önce "Ha bu diyar!" İşte ahanda bu diyar, sizler için bire bin katarak Hacivat-Karagöz tuluatına devam ediyor... Değerini bilin! Ya İsviçre'de yaşasaydınız? Bir Türkiye Milli maçı daha oynanana kadar gazetelerinizin atacak manşeti bile olmazdı!
Mesela Nazlı Hanım ve Nagehan Hanım “eskiden”, yani 16 Aralık’a kadar tartışmalarda nefis paslaşırlardı! Biri Oğuz gibi ortalar, diğeri Aykut gibi voleyle gol attığına inanırdı. Şimdi birbirlerini öyle yiyorlar ki ortada hakem olsa, ikisine de kırmızı kart çıkaracak! Ne günlere kaldık, iyi ki Altan Bey aralarına giriyor da polisiye bir durum olmuyor. Ortaklık bitti, ortaya saç saça baş başa nankör bir kavga çıktı! Futbol dedik de, "Allah’tan Hakan ve Rıdvan da ayrı kanallarda çıkıyorlar, yoksa onlar da birbirlerine girerlerdi" diyecektim… Ama Hakan'a zaten o sözünü ettiğim kırmızı kart şak diye çıkıvermez mi?
Evet, gerçekten de meğer bizi gizli koalisyon götürüyormuş! Daha da kötüsü Başbakan'ın da haberi yokmuş! Bakın durup durup "Bu krizin en iyi tarafı bu devlet içine sızmış paralel yapının, çetelerin ortaya çıkmasıdır" diyor da başka şey demiyor! Demek Anglo-saksonların dediği "zirvede insan yalnızdır" sözü doğruymuş! Bakın yıllardır bunları hepimiz biliyormuşuz, yazıyormuşuz da, Sn Başbakan yeni duymuş! Vallahi üzüldüm. Halbuki her zaman "bağımsız yargı"nın kararlarıyla ne kadar da gurur duyardı! Dink cinayeti, Ergenekon, Balyoz, KCK, her birinde nasıl da ifade ediyordu yargıya olan sarsılmaz güvenini! Şimdi oğlunu bile bu çeteden korumak durumunda kaldı, insan korkuyor resmen! Bizlerin Başbakan –Pardon İmparator- babası yok ki! Bilal Bey'in de kimseyi takmadan ifade vermeye gitmemesiyle herhalde artık "Hanedan" resmileşti de ondan da benim haberim yok! Bunu en yüksek rakıma sormayı düşünüyorum ama yine futbol tabiriyle Çankaya bir türlü "topa girmiyor". Onun hemen altında bulunan Cemil Çiçek de "Mahkemelerin bağımsızlığı bitmiştir" diyerek şaşkınlığını ifade edince, ülkenin nutku tutuldu. Demek koca TBMM Başkanı da "kumpas"tan habersizmiş! Bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz? Başbakanı artık fazla sıkmasınlar, bence seçtiği kişileri direkt olarak yargının her kademesine atasın ve hatta her an bu atamaları geri çekme hakkı da -neme lazım- bulunsun! Bu konularda da kendisine arka çıkan yalnız Rıdvan değil, Ajda bile şaşırtıcı derecede bilgiç tweetler atarak kendisine destek oluyor maşallah…
Şu bilinmeyenlerden ve sırlardan söz ediyoruz ya; Hükümetimizin hakkını da yemeyelim. Onlar da dünyanın içeriği "devlet sırrı" olan ilk yardım TIR’ını üretmeyi başararak dünya tarihine yaldızlı harflerle ad yazdırdılar. İnsanın içine kurt düşüyor. Acaba o TIR’da hediye ayakkabı kutuları mı vardı, yoksa çocuklara oyuncak silahlar mı diye... Amaaan, bendeki de lüzumsuz merak! Yeni İçişleri Bakanımız ne dedi? “TIR’ın içinde yardım var, herkes işine baksın”. Yani: “Bedri Bey, atölyenize, Ataol Bey, şiir masanıza dönün!” Sır dedik de, dahası var. Mesela 17 Aralık Operasyonunun –pardon ‘Suikasti’nin- ardında yabancı istihbarat örgütleri ve faiz lobileri varsa, düşünün ki bunlar milyonlarca dolar ve sayısız kutucukla İçişleri Bakanı’nın oğlunun evine sızmışlar ve kimsenin haberi olmamış! Yoksa David Copperfield'de çete üyesi de, o da mı "sır"?
Şimdi son bir kaç günde "ıslak imzalı" (!) Pensilvanya mektubundan söz ediliyor... Herhalde nemli bir mektup olsa gerek... Şimdi bir barışmaya kalksalar ne matrak olur ama! Geçen hafta bundan "gerçek ötesi senaryo" olarak söz ediyordum ama ülkemizde olup bitenin hep rüya, kabus ve masalları solladığını düşünürseniz, her an "Ne kavgası? Biz şaka yapıyorduk, bakalım inanan çıkacak mı diye ülkeyi test ediyorduk, bizler altın yumurtlayan bir düzeni içten yıkacak kadar enayi miyiz?" diye zeytinyağı gibi üste çıkmayı deneyebilirler, hazırlıklı olun! Ne diyordu Devekuşu Kabare yıllar önce "Ha bu diyar!" İşte ahanda bu diyar, sizler için bire bin katarak Hacivat-Karagöz tuluatına devam ediyor... Değerini bilin! Ya İsviçre'de yaşasaydınız? Bir Türkiye Milli maçı daha oynanana kadar gazetelerinizin atacak manşeti bile olmazdı!
6 Ocak 2014 Pazartesi
5 Ocak 2014 Pazar
4 Ocak 2014 Cumartesi
31 Aralık 2013 Salı
Yediğin Hurmalar, Gün Gelir Tırmalar! / Bedri Baykam / 31 Aralık 2013 tarihli Cumhuriyet makalesi..
Pazar günüm çok yoğun geçti. Önce CHP’nin yeni İstanbul İl Başkanlığı binasının açılış töreninin doğal bir mitinge dönüşmesini yerinde izledim. Müthiş bir coşku vardı. Saatlerce eski dostlarla Kılıçdaroğlu’nun havaalanından 4. Levent’e gelmesini bekledik. Kılıçdaroğlu çarpıcı bir konuşmayla iktidarı iyice hırpaladıktan sonraSarıgül’ü İstanbul örgütüne sundu. Şu sözleri çarpıcıydı: “Benimle ‘genel müdür’, ‘esnaf’, ‘çiftçi’ diye alay ediyor. Ben tüm bu sıfatlarla gurur duyarım da, acaba o yarın sokağa çıktığında halkımız kendisine ne diyecek?”
Bu sorunun orada koro halinde verilen yanıtını biliyorum da, acaba bu tepki salt CHPlilere mi has, diye düşündüm. Yanıt gecikmedi. Akşam Fenerbahçe-Kayseri maçındaydım. Artık alıştığımız gibi maçın başında ve 34. dakikasında hükümet aleyhine yapılan ısrarlı ve giderek artan tezahüratların dışında, CHP mitinginde atılan slogan, çok farklı insanlardan oluşan stadyumda da aynı kabulü gördü! Dünyada belki bugüne kadar hiç yaşanmamış bir tepkiydi bu! Hemen ekleyelim: Dünyanın herhangi bir ülkesinde bu sahneyi yaşayarak aşağılanan bir başbakan, kendisine biraz saygı duyup derhal istifa ederdi. Internet dünyasında yayılan bu “dünya çapında haber”in en önemli yanı, medyada uğradığı sansür! Yine artık “kapalı” bir dikta rejiminde yaşadığımız teyit edilmiş oldu.
17 Aralık skandalında, Erdoğan’ın kriz yönetimi son derece başarısızdı. Hatta daha kötüsü yapılamazdı! Suçluların üstüne gidip krizi az yara bereyle atlatacağına, fırtınanın merkezine akıl almaz bir dalış yaptı. Yolsuzlukta suçüstü yakalananlara ve onların uydurdukları masallara arka çıkmaya kalktı. Soruşturmayı yürüten polis ve savcıları yok etme operasyonuna girişti. Yargı bağımsızlığını fiilen öldürdü. Tabii“referandumda hata yapmışız” tespiti, duyanları güldürdü. Meğer Sayın Başbakan“yetmez ama hayır”cıymış da henüz farkında değilmiş! Böylece, 16 Aralık’a kadar kendilerinden bağımsız ve adil bir mekanizma olarak gördüğü yargıyı, birden“çeteleşmiş düşman” ilan etti! Tabii elinden gelse HSYK’yi yargılayacağını da ifade etmesi, tüm çaresizliğini ve saldırganlığını en mizahi yolla ortaya koymuş oldu. Bizler o demeçle artık sorunun siyasi değil “ruhi” olduğunu anladık! Aynen “İçki içen bize oy vermişse ayyaş değildir” demeci gibi!
Erdoğan’ın her gün kötüye giden ve dehşetle izlenen ağır tepkilerinin arkasında, yaşadığı büyük hayal kırıklıkları var. Kafasındaki gerici modele oturtmaya çalıştığı “Yeni Türkiye”(!) projesi anayasa ve başkanlık hayallerinin suya düşmesiyle tozlu raflara kalktı. Bunun üzerine ortamı her gün gerdikçe gerdi. Gerek beyaz kefenli müsamerecilere yaptığı provokatif konuşmalar, gerek “Seninle işimiz bitmedi savcı efendi” diye hitap ettiği yargı mensupları, gerek “Bu bir istiklal savaşıdır” çağrısı, son derece vahim raydan çıkmalar! Peki, Erdoğan halkı, mantığı, Cumhuriyeti, yargıyı, özgür basını (!) ve kendi suyundan gitmeyen her kişi ve kurumu neye güvenerek toptan dışlıyor ve tehdit edebiliyor? Çünkü artık bu ülkede bekçi kovuldu, arada düdük öttürmesi, ıslık çalması bile yasaklandı: Böylece tek adam dayatmaları çeşitli itirazlara rağmen biber gazı, cop ve zindanlar eşliğinde paşa paşa yürüyebiliyor!
Gelelim iktidar-cemaat ilişkilerine... Biri beddua okuyup diğeri “Çetenin inlerinegireceğiz” dedikten sonra, bu kopuştan panik olan kimileri tekrar aralarını bulabilir mi? Pek sanmıyorum, bence artık U dönüşü kavşağını aştılar. Yoksa ne diyecekler?“İnlerine girdik, geçiyorduk uğradık, çorbaya geldik” diye lafı mı çevirecekler? Birbirlerine girmeleri, Türkiye’de “reel politik” açısından yeni ittifak veya oluşumlar yaratabilir, ama her ikisi açısından orta yere bırakılan faturalar artık kolay kolay kapanmaz. Çünkü kumpasçılık ve yolsuzluk-hırsızlık birbirini örtemez! Umarım bugüne kadar sadaka mantığıyla yaklaşıp kendilerine bağladıkları halk, bu sefer nasıl kandırıldığını ve soyulduğunu anlar!
Tabii halkımız bu trajedi karşısında bile espri kapasitesini ayakta tutuyor. Bir taksi şoföründen: “Vallahi anlamadım, gazeteciler içeride bunlar mağdur, askerleriçeride bunlar mağdur, şimdi ülke kutu kutu soyulmuş, yine bunlar mağdur; nasıl oluyor da oluyor?” Bir de sanal muhalefetten taşanlar var: “Yeni 10 bakanın 27 çocuğu varmış, nasıl besleyeceğiz hepsini? Acaba peşin ödesek indirim yaparlar mı?” İşte böyle dostlar, dün yediğin hurmalar, gün gelir seni böyle tırmalar! Hepinize daha neşeli, temiz, sağlıklı ve aydınlık bir yeni yıl dilerim.
Bu sorunun orada koro halinde verilen yanıtını biliyorum da, acaba bu tepki salt CHPlilere mi has, diye düşündüm. Yanıt gecikmedi. Akşam Fenerbahçe-Kayseri maçındaydım. Artık alıştığımız gibi maçın başında ve 34. dakikasında hükümet aleyhine yapılan ısrarlı ve giderek artan tezahüratların dışında, CHP mitinginde atılan slogan, çok farklı insanlardan oluşan stadyumda da aynı kabulü gördü! Dünyada belki bugüne kadar hiç yaşanmamış bir tepkiydi bu! Hemen ekleyelim: Dünyanın herhangi bir ülkesinde bu sahneyi yaşayarak aşağılanan bir başbakan, kendisine biraz saygı duyup derhal istifa ederdi. Internet dünyasında yayılan bu “dünya çapında haber”in en önemli yanı, medyada uğradığı sansür! Yine artık “kapalı” bir dikta rejiminde yaşadığımız teyit edilmiş oldu.
17 Aralık skandalında, Erdoğan’ın kriz yönetimi son derece başarısızdı. Hatta daha kötüsü yapılamazdı! Suçluların üstüne gidip krizi az yara bereyle atlatacağına, fırtınanın merkezine akıl almaz bir dalış yaptı. Yolsuzlukta suçüstü yakalananlara ve onların uydurdukları masallara arka çıkmaya kalktı. Soruşturmayı yürüten polis ve savcıları yok etme operasyonuna girişti. Yargı bağımsızlığını fiilen öldürdü. Tabii“referandumda hata yapmışız” tespiti, duyanları güldürdü. Meğer Sayın Başbakan“yetmez ama hayır”cıymış da henüz farkında değilmiş! Böylece, 16 Aralık’a kadar kendilerinden bağımsız ve adil bir mekanizma olarak gördüğü yargıyı, birden“çeteleşmiş düşman” ilan etti! Tabii elinden gelse HSYK’yi yargılayacağını da ifade etmesi, tüm çaresizliğini ve saldırganlığını en mizahi yolla ortaya koymuş oldu. Bizler o demeçle artık sorunun siyasi değil “ruhi” olduğunu anladık! Aynen “İçki içen bize oy vermişse ayyaş değildir” demeci gibi!
Erdoğan’ın her gün kötüye giden ve dehşetle izlenen ağır tepkilerinin arkasında, yaşadığı büyük hayal kırıklıkları var. Kafasındaki gerici modele oturtmaya çalıştığı “Yeni Türkiye”(!) projesi anayasa ve başkanlık hayallerinin suya düşmesiyle tozlu raflara kalktı. Bunun üzerine ortamı her gün gerdikçe gerdi. Gerek beyaz kefenli müsamerecilere yaptığı provokatif konuşmalar, gerek “Seninle işimiz bitmedi savcı efendi” diye hitap ettiği yargı mensupları, gerek “Bu bir istiklal savaşıdır” çağrısı, son derece vahim raydan çıkmalar! Peki, Erdoğan halkı, mantığı, Cumhuriyeti, yargıyı, özgür basını (!) ve kendi suyundan gitmeyen her kişi ve kurumu neye güvenerek toptan dışlıyor ve tehdit edebiliyor? Çünkü artık bu ülkede bekçi kovuldu, arada düdük öttürmesi, ıslık çalması bile yasaklandı: Böylece tek adam dayatmaları çeşitli itirazlara rağmen biber gazı, cop ve zindanlar eşliğinde paşa paşa yürüyebiliyor!
Gelelim iktidar-cemaat ilişkilerine... Biri beddua okuyup diğeri “Çetenin inlerinegireceğiz” dedikten sonra, bu kopuştan panik olan kimileri tekrar aralarını bulabilir mi? Pek sanmıyorum, bence artık U dönüşü kavşağını aştılar. Yoksa ne diyecekler?“İnlerine girdik, geçiyorduk uğradık, çorbaya geldik” diye lafı mı çevirecekler? Birbirlerine girmeleri, Türkiye’de “reel politik” açısından yeni ittifak veya oluşumlar yaratabilir, ama her ikisi açısından orta yere bırakılan faturalar artık kolay kolay kapanmaz. Çünkü kumpasçılık ve yolsuzluk-hırsızlık birbirini örtemez! Umarım bugüne kadar sadaka mantığıyla yaklaşıp kendilerine bağladıkları halk, bu sefer nasıl kandırıldığını ve soyulduğunu anlar!
Tabii halkımız bu trajedi karşısında bile espri kapasitesini ayakta tutuyor. Bir taksi şoföründen: “Vallahi anlamadım, gazeteciler içeride bunlar mağdur, askerleriçeride bunlar mağdur, şimdi ülke kutu kutu soyulmuş, yine bunlar mağdur; nasıl oluyor da oluyor?” Bir de sanal muhalefetten taşanlar var: “Yeni 10 bakanın 27 çocuğu varmış, nasıl besleyeceğiz hepsini? Acaba peşin ödesek indirim yaparlar mı?” İşte böyle dostlar, dün yediğin hurmalar, gün gelir seni böyle tırmalar! Hepinize daha neşeli, temiz, sağlıklı ve aydınlık bir yeni yıl dilerim.
24 Aralık 2013 Salı
"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE" / FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL
"DÜNYAYI DEĞİŞTİREN 8 SANİYE"
JFK, Dallas 1963
2. FİLM GÖSTERİMİ VE PANEL
Bedri Baykam'ın 22 Kasım 2013 - 19 Ocak 2014 tarihleri arasında Piramid Sanat’ta sergilenen "Dünyayı Değiştiren 8 Saniye" başlıklı sergisinin paralel etkinlikleri kapsamında düzenlenen
2. film gösterimi ve panele davetlisiniz.
Aynı zamanda Türk vatandaşı olan ve Türk-Amerikan siyasal ortamlarını yakından tanıyan 1940 doğumlu Amerikalı araştırmacı yazar CEM RYAN ve BEDRİ BAYKAM'ın katılımlarıyla...
Kennedy Cinayetini Hazırlayan Odaklar ve Günümüze Kadar Süren Artçı Şokları'
28 Aralık 2013 Cumartesi
Saat 15.00-18.00
Not: Bundan sonraki 3. ve son ‘tarihi’ 12 saatlik maraton buluşma,19 Ocak pazar günü, serginin son gününde Bedri Baykam'ın tüm yönleriyle Kennedy cinayetini anlattığı 9 saat 45 dakikalık video, 2 saatte bir yapılacak yarımşar saatlik tartışma aralarıyla sabah 11.00 gece 23.00 arasında izlenecektir. Bu tarihi de şimdiden programınıza not edebilirsiniz!
Piramid Sanat
Feridiye Cad. 23 Taksim-İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)























